Ana Sayfa Blog Sayfa 440

PayPal Türkiye 6 Haziran’da Türkiye faaliyetlerini durduruyor!

Paypal, alıcılara ve işletmelere sadece bir e-posta aracılığı ile para gönderme ve alma imkânı sunan bir ödeme sistemidir. Online ödemelerin en kolay ve en güvenilir yollarından biri olduğu için 190 ülkede 100 milyonun üzerinde üye hesabına ulaşan PayPal, maalesef 6 Haziran 2016 tarihinde sistemin Türkiye ayağını belirsiz bir süre için kapatıyor.

PayPal yetkililerince yapılan açıklamada yerel düzenleyici kuruluşa yaptıkları lisans başvurusunun reddedilmesi ve ilgili kurumun Türkiye’deki faaliyetlerini durdurma talimatı almaları sebebiyle Türkiye’deki faaliyetlerini durduracakları belirtildi. PayPal yetkilileri yaptıkları açıklamada lisanslarını geri almak için çalışmaya devam edeceklerini de eklediler. Sisteme kayıtlı müşterilerin bu süreçten etkilenmemeleri için PayPal Türkiye sayfasındaki bilgilendirme bölümünü okumaları tavsiye edilmektedir.

Tabii ki bu durum PayPal ile ödeme alan ve ödeme yapan işletmeler için oldukça moral bozucu oldu. Bu kadar yaygın başka bir alternatifi olmaması da birçok küçük işletme için ciddi bir sorun teşkil ediyor. Özellikle internet üzerinden ürün satan ve ürünlerini yurtdışından getirten firmalar isyan etmiş durumdalar. Tüm dünyada kendine önemli bir yer edinmiş olan PayPal’in lisans problemlerini bir an önce çözmelerini dileyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor.

Bununla birlikte, Paypal hesaplarında 10 doların altında bulunan paralar çekilemiyor. Ancak bu ufak meblağları belli kurumlara 6 Haziran 2016 tarihinden önce göndererek, bağış yaptığınız kurumun hizmet kalitesinde ciddi bir fark yaratabilirsiniz. İşte PayPal hesaplarınızda bulunan 10 dolar altı meblağları yollayabileceğiniz bazı hayır kurumları ve dernekler:

  • Alikev (Ali İsmail Korkmaz Vakfı)

O, Gezi olaylarının en önemli simgelerinden biri. Aydınlık bir gelecek için çıktığı sokakta hayatına kast edilen Ali İsmail Korkmaz’ın adını yaşatmak için kurulan ALİKEV de bağışlarınızı bekliyor: https://alikev.org/bagis/

  • Darüşşafaka Eğitim Kurumları

Anne veya babası hayatta olmayan ve maddi durumu yetersiz öğrencilere tam burslu ve yatılı eğitim imkânı veren ve eğitimde fırsat eşitliği yaratmayı amaçlayan Darüşşafaka Eğitim Kurumları’na bağış yapabilmek için: http://www.darussafaka.org/bagis/genel-bagislar/serbest-bagis

  • Lösev

Lösemili Çocuklar Sağlık ve Eğitim Vakfı’na bağış yapmak için: losev.org.tr/bagis

  • Çak bi Pati

Hayvan dostlarımızı da unutmadık. Sokaktaki canları korumak ve onlara yardım etmek için Yeni Nesil Sokak Hayvanları Koruma Derneği’ne bağış yapabilirsiniz.
PayPal adres: [email protected]

  • Hayat Sende Derneği

Koruma altındaki çocuk ve gençlerin hayatlarına yenilikçi bir çözüm getirmeyi amaçlayan Hayat Sende Derneği’ne bağış yaparak bu gençlerin başarılarına ortak olmak isterseniz;
http://hayatsende.org/sayfa/paypal-ile-odeme.html

  • Vicdani Ret Derneği

Vicdani Ret Dernegi’ne destek olmak için: [email protected]

  • SineMasal Kültür Sanat Derneği

Bu dernek de gelecek olan bağışlarla çocukları sinemaya götürerek, onlara unutulmaz bir an yaşatmak istiyor. Siz de sinema bileti bağışı yapmak isterseniz Paypal adresleri: [email protected]

**Bu yazı yayınlandıktan kısa bir süre sonra yeni bir açıklama yapıldıı: PayPal hesaplarından banka hesaplarına para aktaran müşterilerimiz için güncellememiz var. PayPal hesabınızdaki bakiyeyi banka hesabına aktarabilmeniz için minimum çekim limitini kaldırdık. Tüm müşterilerimize gösterdikleri sabır için teşekkürlerimizi iletmek isteriz. Ayrıca bilmenizi isteriz ki 6 Haziran’dan sonra da PayPal hesabınızdan banka hesabınıza para aktarmaya devam edebileceksiniz.

Engelsiz Filmler Festivali, ödül töreni ile sona erdi

Ankara Engelsiz Filmler Festivali, engeli olan-olmayan bütün sinemaseverleri biraraya getirdiği festival programını 29 Mayıs Pazar akşamı Opera Sahnesi’nde yapılan ödül töreniyle sonlandırdı.

Ödül töreninde de festivalin tamamında olduğu gibi göremeyenler için sesli betimleme, duyamayanlar için ayrıntılı altyazı ve işaret dili ile gösterim yapıldı.

Engelsiz Yarışma’nın bu yılki programında Emin Alper’in Abluka, Faruk Hacıhafızoğlu’nun Kar Korsanları, Deniz Gamze Ergüven’in Mustang, Emine Emel Balcı’nın Nefesim Kesilene Kadar ve Tolga Karaçelik’in Sarmaşık filmleri yer alıyordu.

Sunuculuğunu Levent Kol’un gerçekleştiridiği Ödül Töreni’nde, Levent Kol’a işaret dili çevirmeni Hayrettin Baydın ve sesli betimleme için de Çiğdem Banu Yeşilyurt destek verdi.

En İyi Yönetmen ödülünü alan Tolga Karaçelik’in yönettiği Sarmaşık, En İyi Film Ödülü’nün sahibi oldu. Faruk Hacıhafızoğlu’nun yönettiği Kar Korsanları ise En İyi Senaryo Ödülü’ne layık bulundu. Seyircilerin oylarıyla belirlenen Seyirci Özel Ödülü, Deniz Gamze Ergüven’in yönetmen koltuğunda oturduğu Mustang filmine verildi.

Ödül alanların konuşmalarıyla renklenen törende konuşmacılar, festivalin diğer şehirlerde yaygınlaşmasının önemi üzerinde durdu.

Mustang adına ödülü alan yapımcı Mine Vargı, “Bu ödülü tüm ekip adına aldım. Engelsiz Festival, festival ötesi bir şey olmuş. İleriki yıllarda daha da güzel olacak, kendi adıma söz veriyorum. Engelli – engelsiz hepimiz biriz” dedi.

Kırsala dönüş yıllığım 2: Ekonomi

Ekonomi konusuna ne çabuk geldik eyvahlar olsun. Hem çok keyifsiz meseleler hem de tam bir başarısızlık öyküsü bu seferki. “Evren, ne alemde limon bahçesi?” sorusunun cevabı. Sizlere tavsiyem, yazdıklarımı “Böyle yapmazsak daha iyi olur” gözlüğüyle okumanız.

defne yagi yaparken
Defne yağı yaparken

Bu hikâyede hem tek başarılı kısım hem de gerçekten atılması gereken ilk adım olduğunu düşündüğümden dolayı, işin kolay ve eğlenceli kısmından başlayalım bari, harcamamak. Maddenin doğası gereği harcama kalemlerini ne kadar kısarsak kazanma zaruriyetinden de o kadar kurtulmuş oluyoruz değil mi? Aslında bu konuyu açmayı başka bir yazıya saklıyorum ama para harcadığımız birçok şeyi yapmak, onu almak için harcadığımız parayı kazanmaya ayırdığımız zamandan çok daha kolay. Mesela Ankara’da yaşayan bir insan yıllık tükettiği domatesi 3 m²’lik balkonunda yetiştiremeyebilir. Ama o küçücük balkonunda mevsiminde Ayaş’tan alınmış mis gibi kilolarca domatesi kurutmak pazar günü 3 saatlik keyifli bir uğraşla mümkün. Bir sonraki hafta yine yerel üreticinden temin edilen mürdüm eriğinden cevizli sucuklar, kırkağaç kavunundan pestiller… Yazın haftada birkaç saatlik uğraşınızla hazırlayacağınız kışlıklar, kışın bir aylık maaşınızı yatırsanız bile satın alamayacağınız güzellikte ve nitelikte ürünler oluyor. Neyse bu konuya daha fazla girmeyelim şimdilik, kısacası ben de böyle böyle harcamayı durdurdum. 

Ev içi harcamaları durdurdum durdurmasına ama ya diğer işler? Ortaca’ya ilk geldiğimde ben burada yokken uzun süre boş duran tarlamı artık hak ettiği güzelliğe kavuşturma isteğiyle kolları sıvadım. Tarlam biraz problemli bir yerde bulunuyor. Arazi komşularım uzun süreden beri çeşitli zarar verme taktikleriyle tarlayı onlara satmamız için işleri zorlaştırıyor. Buna karşı akılcı bir çözüm bulmaya karar verdim. Madem onlar her fırsatta zarar verecekler o zaman ben de bu zarara karşı maksimum dayanıklılıkta bir ağaç seçmeliydim. Çok düşünmeme gerek kalmadan seçimimi Ortaca’nın yerli limon cinsi olan Kara Limon’dan yana (tabii ki mono kültür değil) kullandım. Bu tür hem araziye son derece uygun hem de su baskınlarına karşı (ki en çok kullandıkları zarar verme yöntemi su bastırmak) dayanıklı. Hemen nasıl ödeyeceğim kaygısına çok kapılmadan krediye başvurdum ve çalışmaları başladım. 

Tam o sırada ilk bela geldi çaldı kapımı. Yine tarlayı su bastırmışlardı, eğer ki fidanlar üzerinde olsa ciddi bir zarara uğrayacaktım. Ben de bir daha böyle bir tehlike yaşama riskini göze alamayacağımdan dolayı elimdeki paranın yaklaşık yarısını harcayarak tarlanın etrafını büyük drenaj hendekleri ile çevirdim. İşte evdeki hesap çarşıya o gün uymamaya başladı. Kuyucudan yediğim kazık, kışın yaşanan dondan dolayı fidan fiyatlarının artması, damlama hortumları ve diğer ekipmanlara gelen zamlar derken bahçe bitmedi. Şu anda dikime hazır bir tarlam ve 200 ağaç fidanım dışında hiçbir şey yok. 

Bahçe bitmiş olsaydı da bu, şu an için bir ekonomik döngü yaratacağı anlamına gelmiyor. Fidanların büyümesi ve ağaçların tam anlamıyla verime oturması 10 yıla yakın bir süre alıyor (komşulardan koruyabilirsem). Yaz boyu bahçeye o kadar odaklanmıştım ki ekim ayında ilk kredi taksitlerinin geleceği aklımın ucundan bile geçmedi. Ama benim aklımdan geçmiyor oluşu bankanın beni unuttuğu anlamına gelmiyordu tabii ki. Ekim ayı geldiğinde önümde iki seçenek vardı. Ya borcu ödemek için şehre gideceğim ya da burada bir şeyler yapmaya çalışacağım. İlk hedefim olan limon bahçesi henüz bitmemiş olduğundan birinci seçenek otomatik olarak düştü. İkinci seçeneğin ise bir şeyler yapmakla bitmediğini biraz uzun sürede anladım.

kirsala donus yilligim Ankara'daki balkonum
Ankara’daki balkonum

İlk olarak elimdekileri bir döktüm ortaya. Yazın yaylaya inip çıktıkça hem oradaki küçük bostanımızdan, hem de doğadan topladığım malzemelerden epey bir kışlık yapmıştım şehirdeki dostlarıma hediye etmek için. Tabii beni tanıyanlar bilir elimin ayarı yoktur, hediyelik dediysem mesela elimde 70 kilo tarhana, 30 kilo salça vardı. Bir de özel bir merakı yoksa hiç kimsenin almak istemeyeceği ardıç kütüğünde tütsülenmiş yaban mantarı gibi bir dünya absürt şey. İçlerinden en makul ve herkesin bildiği kalemleri arkadaşlarım arasında yaptığım bir duyuruyla satmaya başladım. Az evvel dedim ya, yapmakla bitmiyormuş iş, bu sefer de çarşıdaki hesap eve uymadı. Sonrasında da toparlamak için birkaç tane daha başarısız girişim. 

Her neyse uzatmayalım bu sıkıcı konuları, gelmeden evvel benim de bir çok hayalim, hatta planım vardı burayla ilgili. İlk hedefim olan bahçeyi bile elime yüzüme bulaştırdım en sonunda. Anadolu’nun muzip insanlarının söylediği bir deyimde olduğu gibi ben de “sıvadım” işin doğrusu. 

kirsala donus ekonomi
Tarlamın ekilmeden önceki hâli

Peki, ne olsaydı belki böyle olmazdı? 

Benim yaptığım gibi büyük adımları tercih etmemek gerek bence. Tarla işlerinden anlıyor olmam, limon ağaçlarını sevmem ve bakımını bilmem limon bahçesi yapabileceğim anlamına gelmiyor. Hani bunun çiti, hani bunun kuyusu, hani bu değirmenin suyu?

  • Kendi gücümüze ve emeğimize ne kadar güveniyor olsak da yeterli insan kaynağının olmaması işleri çok zorlaştırıyor. Duvara çivi çakmak için bile sandalyeyi tutacak ikinci bir insana ihtiyacımız var. 380 tane ağacın dikileceği tarlayı hazır etmeyi varın siz düşünün.
  • Mümkün olduğu kadar, borçla harçla bir işe kalkışmayın. 
  • Otomobil kullanmayı teşvik ediyormuşum gibi olacak ama otomobil kullanmasını bilmemek bile işleri çok zorlaştırıyor. Hammaddeyi taşımak, gerektiğinde çarşı pazara inmek vesaire için harcadığınız efor ve zaman, işin kendisinden çok daha fazla zor olabiliyor. Yayladaki o ürünleri aşağı indirmek yapmaktan uzun sürdü (tarhanayı yapmam ve kurutmam 10 gün, aşağı değirmene indirmek için bir vasıta ayarlamam 1 ay zaman aldı)

Bu liste daha uzar da uzar. Evet, belki her şeyi salıvermek de mümkündü. Meşhur olmuş bir duvar yazısı var ya “İmkânı olan delirsin” diye, işte tam da öyle, her türlü adım kişinin koşulları ve imkânları doğrultusunda gerçekleşebiliyor. İstesem de boşverebileceğim koşullarım yok muhtemelen yakın zamanda olmayacak da.

Her ne kadar motivasyonum kırılmış olsa da bazı konularda, bu kırılmayı bir derse dönüştürüp hedefime ulaşmak konusunda hâlâ kararlıyım. Bir kere inat ettim artık inat! O bahçe bitecek!

Serinin ilk yazısı: Kırsala dönüş yıllığım 1: Sosyalleşme 

Elinor Ostrom’un ortak mallar üzerine çalışmaları

Ekonomi alanında Nobel Ödülü’nü kazanan ilk ve tek kadın olarak tarihe geçen, 1933 yılında ABD’de doğan Elinor Ostrom’a Nobel Ödülü’nü ve uluslararası ününü kazandıran çalışması, ekonomi yönetişimi ve özellikle de “Müşterekler” (the commons) konusundaki çalışmalarıydı. 

2009’da Nobel Ekonomi Ödülü’nü alan Elinor Ostrom’un çalışmalarının merkezinde ortak mallar açısından kamu ve özel mülkiyet dışında bir alternatifin yer alması, kamu maliyesi açısından önemli bir dönüm noktasıdır. ‘‘Ortak mallar açısından devlet ve firma teorilerine eleştirel bir yaklaşımla yeni bir alternatifin Ostrom’un çalışmalarının merkezinde yer alması, kamu maliyesi açısından da önemli bir dönüm noktasıdır. Ortak malların trajedisinin çözümüne verilen Nobel Ödülü, kamusal malların finansmanı, tanımı, denetimi bakımından maliye biliminin yeniden yapılanması noktasında yapılan tartışmalara katkıda bulunması bakımından da önem taşımaktadır’’ (1).

‘‘Oyun teorisyenlerinin çalışmalarına dayanan ortak mallar sorununa yönelik çözüm önerileri, Mahpushane İkilemi, otlak sorunu gibi pek çok oyunda ele alınmaktayken Ostrom’un yaklaşımında oyunun kurallarının değiştirilemediği varsayımına dayanan oyun teorisinin sınırlarının, özgür bireylerin kendi tercihlerini yapabildikleri gerçek dünya için geçerli olmayacağı vurgulanmaktadır. Ostrom’un ortak mallara yönelik çözüm önerisi ne devlet ne de piyasa olarak tarif edilecek üçüncü bir yolu işaret etmektedir’’ (2).

Ostrom’un müşterekler konusundaki analizi gerçekten de devrim niteliğindeydi. ABD’li ekolojist Garret Hardin’in ilk defa 1968’de Science bilim dergisinde yayınlanan Müştereklerin trajedisi (The Tragedy of the Commons) makalesiyle birlikte ortak alanlardan yararlanan birçok birey ve aktörün bireysel çıkarlarını azami hale getirmek için mümkün olduğunca hızla ve yoğun olarak kullanımı nedeniyle yok olmaya (bireyler ve aktörler bu yok oluşun kendilerinin de sonu olduğunu bilse bile!) mahkûm olduğu düşüncesi tüm dünyada kabul görmeye başlamıştı. Dünya genelinde ortak mallar üzerindeki aşırı daralma ve kısırlaşma da bunu kanıtladı. Hardin, buna çözüm olarak müştereklerin devlet tarafından belirlenen ciddi kurallarla denetimi ve/veya özelleştirilmesini işaret ediyordu.

Ostrom ise kabaca, ortada sanıldığı kadar büyük bir trajedi olmadığını ve var olan trajedinin kaynağının da müştereklerin bunlardan yararlanan yerel halk ve toplulukların tasarrufundan çıkarılması olduğunu ortaya koydu. Önemli bilimsel araştırmalar ve örnekler de bu tezini destekliyordu Ostrom’un: “İç Asya’da Çevresel ve Kültürel Koruma” programı (ECCIA) tarafından 1992-1995 yılları arasında Moğolistan, Rusya ve Çin’de yapılan ve serbest malların (herkesin kullanımına açık alanların) yerliler tarafından korunması halinde bozunumun çok düşük seviyelerde kaldığını kanıtlayan araştırma ya da Hindistan’da 1980’lerden beri uygulanan ve başarısıyla ünlü “Ortaklaşa Orman İdaresi” sistemi gibi.

Ostrom, Science dergisinde Nisan 1999 yılında yayımlanan “Müştereklere yeniden bakış: Yerelden Dersler, Küresel Mücadeleler” adlı makalesinde bu görüşlerini araştırmalardan çıkan sonuçlarla da destekleyerek paylaştı. Elinor’a göre yerel topluluklar, tarihsel akış içinde, ortak olarak kullandıkları doğal kaynakların yönetiminde yerel olgulara uygun ve herkesin uyduğu bir takım kurallar geliştirmişlerdi; kadim bilgi ve deneyimlere dayanan bu kuralların başarısı sayesinde insan toplulukları binlerce yıl boyunca doğal kaynaklarını yok etmeden yaşamlarını sürdürebilmişlerdi. Dolayısıyla çözüm, iyi yönetişim ve yerellik ilkeleri ışığında, doğal kaynakların yönetiminin ve karar alma mekanizmalarının yerel halklara verilmesinde yatıyordu.

(1) Ortak malların geleceği: Ortak mallar çerçevesinde Mali alanın analizi (Kamu maliyesinde güncel sorunlar) – Başak ERGÜDER, Berna UYMAZ
(2) Ortak kaynakların yönetimi, Elinor Ostrom anısına – Ayşen EREN

Kaynak: Yeşil Gazete

Rotanıza ekleyebileceğiniz psychedelic seyahat noktaları

Alice’in peşinden giderek psychedelic seyahat noktalarını takip etmeye ne dersiniz?

Dünya o kadar güzel ki, yeni yerler keşfettikçe bu muhteşem doğanın insan eli ile yok olduğu gerçeği içimi acıtıyor. Ayrıca o kadar çok ilginç yer var ki insan hayret ediyor, hayran kalıyor gördüklerine.

Bu noktalar üzerindeki bazı yerler de psychedelic etkilerle bizleri ağırlıyor. Psychedelic Traveler internet sitesinden aldığım 18 nokta, insan ömrü boyunca bir kere gidilip, görülmeye değer. Psychedelic kültürü ve gezmeyi seviyorsanız eğlenceli bir rota çıkartabilirsiniz buradan. Bu inanılmaz yerlerde yürüyüşler yaparak doğa ile bağlarınızı güçlendirebilir, kamp yaparak yıldızların keyfini sürebilirsiniz.

Duygularınızı açarak canlılığın, tarihin, doğanın sizde bıraktığı etkiyi hissedin ve keşfedin.

Sizin bildiğiniz, dünyanın başka herhangi bir yerinde, psychedelic etkisi ile bizi kendine çeken yerler var mı? O zaman şimdi fotoğraflara keyifle bakın.

Quilotoa Krater Gölü – Cotopaxi, Ekvator

Quilotoa Karater Golu

Montgomery Woods – Kaliforniya, Amerika

Montgomery Woods - Kaliforniya, Amerika

Arches Milli Parkı – Utah, Amerika

Arches Milli Parkı - Utah, Amerika

Devlerin Geçiş Yolu – Kuzey İrlanda

Devlerin Geçis Yolu - Kuzey İrlanda

Caño Cristales Nehri – Meta, Kolombiya

Caño Cristales - Meta, Kolombiya

Las Pozas – Xilitla, Meksika

Las Pozas - Xilitla, Meksika 1

Electric Ladyland – Amsterdam, Hollanda

Electric Ladyland - Amsterdam, HollandaElectric Ladyland - Amsterdam, Hollanda 2

Wellington Botanik Bahçesi – Yeni Zelanda

Wellington Botanik Bahçesi - Yeni Zelanda

Li Gölü – Guilin, Çin

Li Golu - Guilin, Çin

Torcal de Antequera – Antequera, İspanya

Torcal de Antequera - Antequera, İspanya

Glebe Tramvay Hangarı – Sidney, Avustralya

Glebe Tramvay Hangari - Sidney, AvustralyaGlebe Tramvay Hangarı - Sidney, Avustralya 2

Buddha’nın doğduğu yer – Lumbini, Nepal

Buddha'nın doğduğu yer - Lumbini, Nepal 1 Buddha'nın doğduğu yer - Lumbini, Nepal 2

The Peristal – Berlin, Almanya

The Peristal - Berlin, Almanya 1

Le Palais Ideal – Hauterives, Fransa

Le Palais Ideal - Hauterives, Fransa
Bu yer ile ilgili daha önce hazırladığımız yazıyı okumak için tıklayınız.

The Abode of Chaos (Kaos Yurdu) – Saint Romain Au Mont D’or, Fransa

The Abode of Chaos (Kaos Yurdu) - Saint Romain Au Mont D'or, Fransa 2 The Abode of Chaos (Kaos Yurdu) - Saint Romain Au Mont D'or, Fransa

Quinta de Regaleria – Sintra, Portekiz

Quinta de Regaleria - Sintra, Portekiz Quinta de Regaleria - Sintra, Portekiz 2

Gale Sahili – Albufeira, Portekiz

Gale Sahili - Albufeira, Portekiz 1 Gale Sahili - Albufeira, Portekiz 2

Pena Sarayı – Sintra, Portekiz

Pena Sarayı – Sintra, Portekiz 6 Pena Sarayı – Sintra, Portekiz 3 Pena Sarayı – Sintra, Portekiz 1

Nergis, lotus, elma ve narın mitolojideki önemi

1

Gündelik hayatımızda gördüğümüz, kokladığımız hatta yediğimiz şeylerin aslında ne kadar önemli anlamlara sahip olduğunu öğrenmek istemez misiniz? Mitoloji dalında incelenen nergis ve lotus çiçeği, nar ve elmanın sırlarını gelin hep beraber öğrenelim!

Mitolojik açıdan öneminden bahsedecek olursak, insanların yaşantıları ve inançları mitolojiyi oluşturmuştur. Antik dönemde bazı bitki çeşitlerin söz edilip kutsal anlam yüklendiği ve bunları kendileri arasında sembol haline getirdikleri görülmüştür. Binlerce yıl öncesinden anlam taşıyan bu sembollerin hayatın her alanında özellikle sanatta kullanıldıklarını açık ve net bir şekilde görüyoruz.

white-lotus-wallpape2

Lotus çiçeğinden başlayalım. İlk olarak sizlerle paylaşacağım şey Nelumbonaceae ailesinden olmasıdır. Latince’de lotus, Grekçe’de lotos diye geçer ve birçok isimle bilinir: Hint lotusu, çin su zambağı gibi. Lotus, 5 bin yıldan fazla zamandır kutsal sayılarak insanlar tarafından sanatın her dalında sıkça kullanılmıştır. 13 yapraklı lotus çiçeği nadir bulunduğu için o dönemlerde insanlara uğursuzluk getireceği düşünülmüştür. Bir diğer ilginç bilgi ise lotus, kirli sularda yaşamasına rağmen kendini güzelce temizleyen bir çiçektir. Yağmur damlaları kirli yapraklarına çarptığı zaman onları kendini temizlemekle kullanır. En ufak toz kalıntısında bile yapraklarını sallar ve kirli olmaktan kurtulur. Bu özelliği ile mitolojiye temizliğin, özellikle ruhsal temizliğin sembolü olarak yansır.

Lotus, geceleri kapanıp sualtına giren ve gündüzleri su üstüne çıkıp çiçeklenen bir bitki olduğu için güneşin ve doğal yaradılışın simgesi haline de gelmiştir.

elma mitoloji

Sıra Elma’ya geldiğinde ise insan anatomisinde karşımıza Adem’in elması çıkıyor. Adem elması denilen şey gırtlak çıkıntısıdır.

Eski çağları düşündüğümüzde ortada şeker olmadığı için elma aroma olarak kullanılır ve bu tamamen kusursuzluğun sembolüdür. Elma bir ödüldür ve elma ile seçenekler sunulur. Aklınıza neden sorusu geliyor bunları okudukça, hemen cevabını sizinle paylaşayım; elma tüm toplumlar tarafından bilinen bir meyvedir çünkü. Böylece meyvelerin genel adı elmadır diyebiliriz.

Mitolojide Herakles’in 12 görevinden 11’incisi 3 altın elmayı almak ve 12’incisi yer yüzüne çıkmaktır. Burada seçim Herakles’indir ve Herakles, kendi seçimi ile kaderini değiştirecektir. Biraz daha açmaya çalışırsak, elma radikal kararların başlangıcıdır.

nar mitoloji

Hepimiz Nar seviyoruzdur, bundan sonra onu yerken ne kadar önemli olduğunu aklınıza getirerek ve onu severek yiyecekseniz adım gibi eminim! Nar, mitolojide doğurganlığın ve döllenmenin sembolüdür. Kadın ile de ilişkilendirilebilir. Şamanist insanların da bugüne kadar kutsallaştırarak ölümsüzleştirdiği bir meyve olan nar, cenneti de sembolize eder.

Diğer anlamlarından söz edecek olursak da dış görünüşün güzelliğini bir yana itip, asıl olan ruh güzelliğini temsil eder. Ufak bir dipnot olarak ise size şunu bırakıyorum: Halk arasında narı üstünüzde veya evinizde bulundurursanız kötü ruhlardan zarar görmeyeceğiniz anlamına geliyor. Denemekten zarar gelmez herhalde?

nergis mitoloji

Son olarak bahsedeceğim bitki ise nergis ismini Yunan Tanrısı Narcissus’tan (Narsis) almıştır. Narsizm (kendini beğenmişlik) kelimesi ile aynı etimolojik kökenden gelir. Narsin’in hikâyesi de şöyle anlatılır:

Narsis ırmak ilahı Kephissos ve arındırıcı suların bekçi perisi Liriope’nin oğludur. Bir kahin onlara Narsis’in kendi yüzünü görmediği sürece hayatta kalacağını söyler. Daha sonra Narsis bir su birikintisinin yanına gelip oradan su içmeye başlar. Su içesi bittiğinde kendi yüzünün yansımasını görür. İlk başta çok şaşırır ama daha sonra kendisine hayran kalır ve kendisine âşık olur. Bu seyirden de kendisini alamayan Narsis gitgide hissizleşir,duygularını bir kenara bırakarak yaşamına göz yumar ve yere kök salarak açılmış bir çiçeğe dönüşür.

Kaynak: Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Mitolojilerde ve Türkiye’de derlenen masallarda narın yeri- Münir CelladoğluApelasyon- Aynur Civelek, Türk mitolojisinin ana hatları, Yaşar Çoruhlu

Türkiye’de müziğe iki yeni soluk: Güney Marlen ve Gökçe Kılınçer

0

Bu hafta Haftanın Albümü köşemizde sizlere şimdilik geniş kitlelerce tanınmayan ama ileriki dönemlerde adından çok daha fazla söz ettireceğini düşündüğümüz iki ismi ve albümlerini tanıtıyoruz. Kurak müzik iklimimize bereket getirebilecek bu iki isim; Gökçe Kılınçer ve Güney Marlen.

Bu hafta size bir değil iki albüm öneriyoruz. Birincisi Kalan Müzik’ten çıkan Güney Marlen’in ilk albümü “Şişelere Mektuplar”. Marlen’i, Eski Bando grubundan tanıyoruz, Marlen grubun gitaristi ve solisti idi. Güney Marlen ilk solo çalışması “Şişelere Mektuplar”ı geçen aylarda yayınladı.

Albüme ilk şarkı “Yangın Anında İlk Kurtarılacak Şey” ile hızlı bir giriş yapıyoruz. Şarkı albümün geri kalanına dair net bir izlenim sunuyor esasında bize. Şarkının özellikle sözleri bu albümde bizi yakalayabilecek, ortaklık kurabileceğimiz şeyler olduğunun işaretlerini veriyor sanki. Özellikle de “İstanbul’da denize giremeyen / Bir nesiliz bisiklete binemeyen” ve “Bu bina yoktu eskiden / Deniz görünürdü pencereden” şeklindeki şarkı sözleriyle.

Albümün geneline bir akış içinde hızlıca bir tempoda söylenen vokal tarzı ve şarkı sözleri hakim. Ama bu sözler sadece kafiye olsun yazılmış sözler değil emin olun daha fazlası. Naif ama çevresinde olanlardan, toplumsal ve bireysel ilişkilerden, kıyımlardan, değişimlerden rahatsız olan şehirli bir insanın öykülerinden oluşuyor. Liriksel anlamda oldukça güçlü bir albümle karşı karşıyayız. İncelikli, derdi olan, yer yer mizah içeren de sözler.

Çok eskiye değil yakın bir geçmişe de özlem duyan sözler; “Zor günlerde kimse yoktu/ O kadar adama şimdi ne oldu/ Tüm çiçek çocuklar hep soldu” Dolmuşa binmek yerine sahilden yürümeyi seçen. Boğa güreşinde boğayı tutan. Albümün genelinde doğaya yönelik de doğanın tarafını tutan bir tını hâkim;


Kaldırımları işgal eder belki bütün arabalar
Oysa onları devirecek bir gün bütün bu yayalar
Kuşların seslerini bastırmaya çalışır tüm bu kornalar
Oysa kuşların onlara yukarıdan bırakılan sürprizleri var


Müzik Ekspres sitesindeki röportajına göre; Marlen lise çağlarında gitarla tanışarak müziğe başlamış. Grubu Eski Bando ve ilk albümü “Renkli Şeyler” ile ilk kez müzik piyasasına çıkan Marlen’in solo albümü aslında müziğe ilk başladığı günlerden beri hayalini kurduğu bir girişim imiş. Marlen 2008’de Eda Baba ile tanışıp Eski Bando’yu kuran Marlen’in albümünde Güney Marlen’e ses ve destek veren arkadaşlarının birçoğu da Eski Bando ekibi. Ama Marlen, solo albümünde Eski Bando’ya göre farklı bir sound tutturmuş, grubun müziğini solo albümünde de tekrarlamamış.

Albüme dair güzel bir özet de albümle ilgili bültende belirtilmiş “Bu şarkılar kazayla teker teker mektuplara dönüşmüştür belki… Ve bu mektuplar şişelerin içinde, ulaşamayacakları sahiplerini bekletiyor olabilir… Ya da zaten yaşanmışlıkların sese bürünmüş halidir; kim bilir…”

Güney Marlen zekice yazılmış şarkı sözleri, sağlam vokaliyle kendisinden çok bahsettirecek.

Nitelikli retro Türkçe pop: Gökçe Kılınçer

gokce1

Bu haftaki ikinci albüm önerimiz ise Gökçe Kılınçer’den. Kılınçer, ilk stüdyo albümünü Kalbimde İzi Var adıyla geçtiğimiz ay içinde yayınladı. Hayatını Londra’da devam eden müzisyenin albüm kayıtları da Londra’daki stüdyosunda gerçekleştirilmiş. Albüm DokuzSekiz Müzik etiketiyle çıktı. Kılınçer, Gazi Üniversitesi’nde okurken, Londra Metropolitian Üniversitesi’nden kazandığı burs ile kendini Londra’da bulmuş. Londra’da müzik dünyasının çoksesliliğinden, çeşitliliğinden etkilenen Kılınçer, kendi tarzını da zaman içinde oluşturmuş.

Toplamda on şarkının yer aldığı bu albümde Kılınçer, kendi bestelerinin yanı sıra beş tane de cover parça seslendirmiş. Bu tekrar yorumlar arasında sözleri Oktay Yurdatapan’a, müziği ise Cepero Garcia Francisco Lopez’e ait Yalan isimli şarkı da var ve ilk klip de bu şarkıya çekildi.

Kılınçer’in albümünü retro pop olarak tanımlamak mümkün. Ama Kılınçer’in tarzında caz etkileşimleri de var. Ama en ayır dedici yönü ise Kılınçer’in kendine özgü vokal tekniği, bu teknikle oluşturduğu nev-i şahsına münhasır yorumu. Aynı ses tonları, tınılar, ritimler ve tekerlemeye benzeyen şarkı sözlerinin adeta işgal ettiği Türkçe pop’ta Kılınçer kesinlikle başka bir kulvarı oluşturuyor. Bu kulvarda daha çok yol almasını ve kendine özgü yolunda devam etmesini diliyorum.

2 bin 700 yıllık Kyme Antik Kenti rant için feda ediliyor

1

kyme antik kenti yok ediliyorKyme (Cyme) milattan önce 8’inci yüzyılda kurulmuş bir Aiol şehri. İzmir’in Aliağa ilçesi yakınlarında bulunan kent dönemin Aiol uygarlığına olduğu gibi İyonlar ve Doriyanlar gibi diğer uygarlıkların ve sonrasında gelen Roma ve Doğu Roma İmparatorlukları’nın tarihlerine de ışık tutuyor.

Azeri petrol şirketi Socar Power Enerji Yatırımları A.Ş.’nin iki termik santral ve 17 rüzgâr türbini yapmak istediği tarihi Kyme Antik Kenti’nin bulunduğu bölgede, iş makineleri çalışmalara başladı. Çalışmalar tamamlandığında Kyme Antik Kenti’nin kalıntıları büyük zarar görebileceği gibi Aliağa’nın neredeyse son yeşil alanı da yok olacak.

Türkiye’de devlet destekli sermaye gruplarının doğal ve kültürel yaşama yönelik talan operasyonları, bölgeyi tahrip eden çalışmalar, koruma yasalarına uygun olmayan karar ve izin ile devam ediyor…

Bu korkunç uygulama sonucu önemli bir orman alanı daha yok edilirken, antik kentin ve antik limanın 50 metre ilerisinde arkeolojik dip kalıntıları da kepçelerle tahrip edilmeye başlandı.

İzmir 2 No’lu Koruma Kurulu’nun “1. Derece Sit Alanı” olarak tescillediği antik taş ocağının sit sınırları içinde rüzgâr türbini inşa edilmesine izin vermediği, fakat ardından 2015 Aralık’ta türbinin kaydırılarak sit alanı sınırına bitişik olarak inşa edilmesine izin verdiği ortaya de çıktı. Tescil kararının alındığı 2012’de Koruma Kurulu, ilgili belediyelerden arkeolojik alana dair detaylı (1/5000 ve 1/1000 ölçekli) Koruma Amaçlı İmar Planları’nın hazırlanmasını istemiş, ancak bu planlar henüz hazırlanmış dahi değil.

Kaynak: DİHA

Woodstock: “Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz”

1

İlkinin büyüsünün yerini tutmayacağını düşünsem de nostaljinin gerçekleştirilmesi içimde kıpırtılar oluşturuyor. O dönemi kaçırmış olmanın burukluğu olsa da bir Woodstock ihtimali ile suratımı mutluluk kaplıyor. Herkese müjde! 2019 yılında Woodstock efsanesi tekrardan doğuyor.

1969 senesi, efsane bir festivale tanıklık etti. Organizasyon ekibi 50 ila 100 bin kişinin katılacağını tahmin ederken beklenmedik şekilde 450 bin kişi festivale katıldı. Woodstock hikâyelerini okumak her zaman heyecanlandırır beni. İnsanların üzerinde sonsuza dek bıraktığı izler, dünyanın diğer ucundaki bizlere dek ulaşıyor. Aşk, barış, müzik, dans, huzur… Beşeriyet olarak bunları bir araya getirebilmek gerçekten inanılmaz.

woodstock_1

Beat Kuşağı’ndan hippi akımına…

Hippi akımının kökleri sayılan Beat Kuşağı, 1950’li yıllarda, konformist hayata önem vermeye başlayan ABD toplumunun değerlerine karşı bir duruştu. 60’lı yıllara kadar birçokları tarafından duyulan ve bilen bu hareket, Amerikan şairleri ve yazarları tarafından oluşuyordu. Doğaçlama, tutkulu diyalog, açık cinsellik ve uyuşturucu deneyimleri ile ilgilenen Beat Kuşağı isimleri kendisinden sonra gelen hippi akımını da fazlasıyla etkilemişti. Bob Dylan, Pink Floyd, The Beatles, The Doors gibi isimler de bu hareketten etkilenerek yaptıkları işlerle Beat Kuşağı’nın müzikteki temsilcileri olarak anıldılar (1).

1967 yılında Rampoart adlı radikal sol bir dergi tarafından ilk defa hippi kelimesi şu şekilde kullanıldı: “1960’ların hippileri, 1950’lerin beatnikleridir, tıpkı bugünün astronotlarının Birinci Dünya Savaşı’nın pilotları olması gibi…” (2) Batı’nın konformist yaşam biçimi mide bulandırmaya, tüketimin odak noktası haline gelmeye başladığı zamanlarda, 1960’ların gençleri savaşlara, politikalara ve boktan yaşam biçimlerine tepki göstermeye başlamışlardı. Sınırların olmadığı, özgürce her canlının yaşayabildiği bir dünyanın varlığını duyurmak için seslerini yollarda müzikle, dansla… yükselttiler. Hindistan’a, İstanbul’a, Afrika’ya… Dünyanın birçok noktasına doğru yol aldılar. Hepsinin mottosu belliydi. Aynı Jim Morrison’un dediği gibi “Dünyayı istiyoruz, hemen şimdi istiyoruz” (3). 

Sisteme karşı duruşları, Vietnam Savaşı için en geniş muhalif kitleyi oluşturmaları gibi pratikleri nedeniyle hippi yaşam tarzının apolitik olup olmadığı tekrardan tartışılabilir bence.

Bu süreç içerisinde, savaş protestolarında karşı tepkilere maruz kalan hippiler nefes alma ve rahatlama alanı arıyorlardı. 15-18 Ağustos 1969 yılında, Bethel, New York’ta gerçekleşen Woodstock festivali ile üç gün boyunca “barış ve müzik” sloganı ile politik kaygılar bir kenara bırakılıp, tüm enerji barışa, sevgiye ve aşka yöneldi. Richie Havens ile müziğe başlanan festivale Jimi Hendrix, Jefferson Airplane, Joan Baez, Janis Joplin, the Who, Crosby, Nash & Young, Ravi Shankar, Tim Hardin, John B. Sebastian gibi efsane isimler katıldı.

woodstock_2

Woodstock efsanesi

John Roberts, Joel Rosenman, Michael Lanf ve Artie Kornfeld o zamana kadarki en büyük rock konserini düzenlemek istiyorlardı. Çok fazla insanın nasıl sığdırılacağı konusundaki arazi sorunları tartışmalarının sonrasında kırsalda yaşayan Max Yasgur’un arazisi “Woodstock Ventures” şirketi adı altında, üç günlük bir hippi festivali için kiralandı. 

Her şeyden bıkan gençler üç gün süren Woodstock festivali’nde boğucu hayata “dur” diyerek müzik, dans, eğlence ve enerji ile en sonunda bir araya geldiler. Birlikte birçok şeyi paylaşarak yağmur altında dans ettiler, çamurda oynadılar, yoga yaptılar, anıları paylaştılar. Aşık oldular… Seviştiler… İki genç doğum yaptı. İki kişi ise ne yazık ki aşırı doz uyuşturucan hayatını kaybetti. Rapora göre 5 bin sağlık vakası yaşandı. Bu kadar kişinin katılımı beklenmediği için yiyecek, içecek ve tuvalet sorunları ortaya çıktı. Yine de her şeye rağmen tüm güzelliği ile festival efsane oldu. İnanılmaz hikâyeler oluşturuldu (4).

Life Dergi’nin yayınladığı 1969 Woodstock festivalinden fotoğraflar:

“16 yaşındaydım, abim Josh’la birlikte gitmiştik. İlk jointimi, ilk biramı orada içtim. Ve ilk defa bir erkekle seviştim, abimin arkadaşı Brian’la. Ve hamile kaldım. Lisedeydim, ama doğurdum. Liseyi bitirdiğim yıl Brian’la evlendik. Dört çocuğumuz var, en büyüğünün adı Jerry, Jerry Garcia’dan ötürü. Woodstock sadece hayatımı değiştirmedi, anlamlı kıldı.” Allayna Kayne 

“18 yaşında bir hippiydim ve ilk çocuğuma hamileydim. Woodstock unutulabilir bir şey değil. Ömür boyu kalıcı bir iz bıraktı üzerimde. Neil Young’la şarkı söylemiş, sohbet etmiştim. Çok cool bir herifti.” Kathy Popple

* Resmi adı Woodsctock Music And Art Fair idi.
* Woodstock ile ilgili filmler: Woodstock Diars (1994), Woodstock (1970), My Generation (2000), Taking Woodstock (2009).
* Katılan sanatçılar ve sahneye çıkış sıralarını incelemek istiyorsanız burayı tıklayınız.
* Fotoğraflar arasında kaybolmak istiyorsanız burayı tıklayınız.

(1) Beat Kuşağı, Wikipedia 
(2) Blue Point
(3) Hippi, Wikipedia 
(4) Woodstock, Wikipedia

“Canım kaynadı” diyen istismarcı, neden utansın ki?

“Veli bir öğrenciyi kucağıma aldığımı ve uygunsuz vaziyette gördüğünü söyledi. Sınıfımın beden eğitim dersi vardı. Ben ve bir kız öğrenci sınıfta kalmıştık. Amacım ders göstermekti. Sınıfın kapısı kapalıydı. Ben bu sırada sandalyemi çekip oturdum. Sevmek ve motive etmek için kucağıma aldım. Birden kapı açıldı ve veli sınıfa girdi. Ben o an utandım ve kızardım. Üç kız çocuğunu daha kucağıma alıp ısırdığım, öptüğüm ve okşadığıma dair ifadeler verilmiş. Benim bu çocuklara karşı ayrı bir sevgim vardır. Özellikle bir kızı çok seviyorum. Çok güzel bir kızdır. Kendisini teşvik için bazen kucağıma alıp seviyor, okşuyor ve öpüyordum. Bir defasında sevgim o kadar ileri gitmişti ki canım kaynadı. Boynundan öptüğümden, beyaz tenli olduğundan boynu morardı. Annesi bu durumu sorduğunda kötü bir niyetimin olmadığını, kendisini şeker gibi gördüğüm için boynundan öptüğümü söyledim. Diğer öğrencileri de öpmüş olabilirim.”

Midem bulanıyor. Her bir ifade için söyleyeceğim o kadar çok söz var ki… Ama gerçekten midem bulanıyor. Bu ne rahatlık be insan, bu ne yılışık laf kalabalığı, bu ne iğrençlik. Canı kaynamış. Canı kaynar tabii. İstismarcılara canı kaynayan, iç içe geçmiş istismar davalarından hiç utanmayan bir hükümetin keyfine göre değiştirdiği bir düzende bu istismarcı neden utansın? Tabii ki utanmayacak, diğer istismarcıların yaptığı gibi. Tabii ki canı kaynayacak. Ne de olsa devir sapıkların, manyakların, istismarcıların devri. Devir; serseme çevrilmiş bir halkı uyutmayı görev bilmiş, uyutmak az gelince gönlünce işte, evde, sokakta, okulda her yerde bir de öpebilme, tahrik olma, canı kaynama, asılma gibi davranışları kendine hak görebilenlerin devri. Bu koşullar gerçekleştiğinde ancak toplumun kalabalık bir kesimi tarafından fark edilince göstermelik cezalar veren, ama sapıklara her daim yol verenlerin devri.

Çocuklarınıza dikkat edin, devir onlara zarar vermekten çekinmeyenlerin, emri verenlerin devri. Ölebilir çocuğunuz, dövülebilir, taciz edilebilir, psikolojisi -hâlâ bozulmadıysa- bozulabilir, kalıcı hasarlara neden olabilecek bu olayların sonucunda hayatı mahvolabilir.

Aylardır, belki de hiç al(a)madığımız kadar fazla istismar haberi alıyoruz. Bu olayda muhtemelen Karaman’da yaşanan Ensar vakfı tacizlerinin etkisi büyük. Her olayda, fail ve failin arkasını kollayanlar ilk olarak inkar yolunu tercih etseler de bazı gerçekler su götürmüyor ve açığa çıkıyor tüm inkarlara rağmen. İstismarcıların açıklamaları önce inkar, sonra pisleşerek tahrik, can kaynama, tuzak gibi bahaneler ile normalleştirilmeye çalışılıyor. Sonra bu sapıklardan birine 508 sene hapis cezası veriliyor ve hükûmet ile yargının istismarcıları kollamadığı vurgulanma gayretine giriliyor.

Bakın Diken’de yer alan son zamanlardaki bazı istismar vakaları aşağıda. Kimi kuran kursu hocası, kimi çocuk gelişiminde ve eğitiminde belki de en önemli kişi olan ilkokul öğretmeni. Hepsi birbirinden iğrenç. Oysa hepsi birbirinden değerli olmalıydı. Çocukların emanet edildiği, geleceğimizin emanet edildiği yerlerde bu insanlar.

Diyarbakır’da sekiz ve dokuz yaşlarındaki dört öğrenciyi istismar ettiği iddiasıyla tutuklanan 25 yaşındaki öğretmen A.D. savcılık sorgusunda verdiği ifadede, Bazı öğrencileri çok severdim. Bir defasında bir öğrencime sevgim o kadar ileri gitmişti ki, canım kaynadı. Beyaz tenli olduğundan, boynundan öpünce boynu morardı dedi.

Cinsel istismar 22

Bu uzun zamandır görmediğimiz bir haber değil, artık alıştık bile denebilir:

Yaklaşık iki hafta önce; Van Çevre Şehircilik İl Müdürlüğü’nde temizlik işçisi olarak çalışan 36 yaşındaki M.C., 11 yaşındaki erkek çocuğu H.A.’yı istismar ettiği iddiasıyla tutuklandı.

Manisa’da bir edebiyat öğretmeni 14 yaşındaki öğrencisine dört yıl boyunca cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla görevden alındı. (Bu haber nedense yasaklanmış, ancak dns ayarlarınızı değiştirerek veya bu işe yarayan programlar aracılığı ile okuyabilirsiniz.)

Edirne’de 14 yaşındaki işitme engelli bir çocuğa “cinsel istimar“dan 10 kişi mahkum olurken, bakanlığa yapılan başvuruya rağmen istismara uğrayan çocuğun koruma altına alınmadığı dönemde tekrar istismara uğradığı ve hamile kaldığı ortaya çıktı.

Gaziantep’te Suriyeli mültecilerin kaldığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’na (AFAD) bağlı Nizip Mülteci Kampı’nda bir temizlik işçisi, 30 erkek çocuğa cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla tutuklandı. Gaziantep’te Suriyeli mültecilerin kaldığı Nizip Mülteci Kampı’ndaki cinsel istismar vakasından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın geçtiğimiz yılın eylül ayında bir çocuğun şikayetiyle haberdar olduğu, ancak harekete geçmediği ortaya çıktı.

11’inci sınıf öğrencisi bir çocuk, camideki imam odasında imamın cinsel istismarına maruz kaldığını söyleyerek şikâyetçi oldu. İmam açığa alındı.

Bianet’ten Çiçek Talhaoğlu’nun haberine göre Nisan ayındaki taciz haberlerinin yüzde 67’si eğitim kurumlarından gelmiş ve istismarcıların yüzde 73’ü öğretmenlerden oluşuyor!

Çok acı ki, insanlar atanamadıkları için intihar ediyorlarken, öğretmen deyince akla gelen kutsal bir mesleği icra eden iyi kalpli, fedakâr ve bilinçli insanlarken kadrolaşan saçma insanlar topluluğu nedeniyle artık aklımıza gelen sapık, taciz, istismar kelimeleri oluyor.

Dünyayı bilmem ama Türkiye’nin çivisi çıktı, üstelik çivi çakma iddiasıyla başımıza geçip her şeyi inşaattan ibaret, tek gerçeğin ibadette bereket olduğunu sananlar sayesinde! Çirkinlikler, rant ve makam uğruna feda edilen doğa, çocuk, hayvan ve kadının sürekli sömürülmesi ibadetleri gölgede bırakıyor, o ibadetleri konuşup durmak, insanların çok hayırlı olduğunu anlata anlata bitirememek maalesef onların tacizci olduklarını aklımızdan silmeye yetmiyor. Her yerimizi inşaatlarla donatan bizi betonlarla kaplayan yobazların ellerinde çocuklarımız. Kafalarımızı da betonlaştırmak, kadınlarımızı pıstırmak, erkeklerimizden de kendileri gibi sapıklar yaratmak istiyorlar. Ne yazık ki kendi kendilerine durmayacaklar. Ses çıkarmadığımız bu şartlar altında, şartları değiştirmek için hiçbir şey yapmadan lütfen herhangi bir umut da barındırmayınız. Zira bu olanları 2002’den beri alkışlamaktan avuçlarınız patladı.