Son yüzyılın pandemisi olan Koronavirüs, tüm dünyada etkisini devam ettirirken, birçok aşı çalışması da hayata geçti. Bu aşılardan biri de BioNTech firmasına ait. Bu firmanın başında ise “milli gururumuz” olan Prof. Dr. Uğur Şahin ve Dr. Özlem Türeci bulunuyor. Tüm dünyayı ve özellikle Türkiye’yi heyecanlandıran bu aşı haberinin iki Türk tarafından verilmesi de, haberin epeyce gündemimizde kalmasını sağladı. Peki, aşıyı gerçekten iki Türk mü buldu? Gelin bu soruyu cevaplamadan önce, Özlem Türeci ve Uğur Şahin hakkında daha detaylı bilgi edinelim.
Özlem Türeci ve Uğur Şahin Kimdir?
Özlem Türeci ve Uğur Şahin, Almanya’da yaşayan iki bilim insanı. Nerede okudukları, ne yaptıkları çokça yazılıp çizildi. O yüzden biz burada ortak özelliklerine değinelim. Bu bilim insanları, ailelerinin Almanya’ya göçmesi ile birlikte ya orada doğmuş, ya da küçük yaştan beri Almanya’da yaşamakta. Eğitimlerine Almanya’da başlamış, bilimsel çalışmalarını da orada sürdürmüşler. Sonra ise tanışıp, evlenmişler. Kendilerine ait bir firma kurmuşlar.
Peki, Koronavirüs aşısını bulan bu iki değerli bilim insanı için Türkiye, hayatlarında hangi yerde? Bu aşıyı bulmasalar ama çalışmalarına devam etselerdi, onlardan haberimiz olacak mıydı? Muhtemelen hayır… Tüm hayatları Almanya’da geçen, tüm eğitimlerini Alman eğitim sistemlerinden alan, orada bilimsel çalışmalar yapmak için bir şirket kuran bu iki insanı düşünürsek, hala aşıyı iki Türk buldu diyebilir miyiz?
Aşıyı Almanya’da yaşayan iki insan buldu!
Almanya’da eğitim gören ve bilim insanı olan bu iki insan için Türkiye herhangi bir yol açmış mı? Hayır. Türkiye, onların çalışmalarını takip edip, araştırmalarına katkı sunup, onları Türkiye’ye davet etmiş mi? Onları ödüllendirmiş mi? Hayır. Peki, bugün bu iki başarılı bilim insanı, gündemde olan bir konu ile popüler hale geldiğinde, gururlanmalı mı, yoksa üzülmeli miyiz? Neden bu başarılı insanlar ülkemizde değil ve biz onların adını tesadüfen duyuyoruz diye… Kesinlikle üzülmeliyiz.
Dünya üzerinde pek çok Türk bilim insanı ya da birçok önemli dünya markasında görev alan, çalışmalar yapan, eğitimler veren pek çok Türk var. En yakın zamandan hatırlayacağımız Aziz Sancar da Nobel Ödülü ile birlikte yakından tanıdığımız bir isim olmuştu. Kendisi Türkiye’de doğup eğitim almış ama eğitimine burada değil, ABD’de devam etmiş. Bugün Aziz Sancar ABD’ye gitmeyip, Türkiye’de doktor olmaya devam etseydi, onu bu kadar başarılı olarak görebilecek miydik? Tüm dünya tanıyabilecek miydi Aziz Sancar’ı, Özlem Türeci’yi, Uğur Şahin’i ya da birçok başka insanı?
Bu yazı, kim Türk ya da değil ayırmak için değil, ismi geçen ve geçmeyen birçok başarılı insanı, neden ülkemizde tutamıyoruz ya da ihtiyaçları olan eğitimi veremiyoruz diye, sorgulamak adına yazılmıştır. Beyin göçü oranı ülkemizde gittikçe yükseliyor. Bu durumun önüne geçebilmek ve engelleri kaldırmak adına hızlı adımlar atılması gerekiyor. Yüksek niteliklere sahip ve ulaşılabilir bir eğitimi sistemi kurmak adına çalışmalar yapmak ve genç insanları teşvik etmek gerekiyor. Onların bir ileriyi hayal edebilmesi için maddi yetersizlikler içerisinde debelenip, geri adım atmalarına ya da ülke değiştirmelerine neden olmayan bir sistem kurmak gerekiyor. Varolan sistem içerisinde bir şekilde hedeflerine ulaşmış ve başarılı olmuş insanlar da var elbette ama küçük örnekler sadece…
Çocuklara bilimi, kitabı ve teknolojiyi sevdirmek, onlara imkan tanımak ve yönlendirmek doğru olan. Tabii zor olan da. Ya zor olanı yapmak yerine, kendini yetiştirmiş ve bir şekilde göçüp ileriyi hayal etmiş insanların başarılarından pay çıkarıp, gurur duyacağız ya da özgür ve aydınlık bir gelecek kurmak adına, elimizi taşın altına sokacağız. İşte o zaman başarıları ile adını duyuran insanlar için göğsümüzü gere gere sevinebiliriz.
2020’nin Eylül ayında Birkan Nasuhoğlu, Nova Norda, Canozan ve Sedef Sebüktekin Sapanca’da birkaç haftalığına bir eve kapandı ve müzikal yeteneklerini, vizyonlarını yepyeni fikirler ile bir araya getirerek sekiz şarkı kaydettiler.
Ev konsepti taşıyan bir sahnede konser verme fikrinden ortaya çıkan EVDE projesi, pandemi koşullarında Canozan’ın önerisiyle beraber bir eve kapanma ve albüm kaydetmeye evrildi.
Albüme imzasını atan şarkıcıların albüme dair hisleri ve görüşleri şu şekilde:
Birkan Nasuhoğlu
Sapanca’da, tüm bu özellikleri taşıyan, müstakil bir ev bulduk. O evde, 21 günde 8 şarkı kaydedeceğimizi önce kendimize sonra bu işin bir parçası olan birçok insana inandırdık. Ve yaptık da… EVDE albümü işte böyle ortaya çıktı. Albümde beni en çok etkileyen, sözlerinin bir kısmını yazdığım ve yazarken yeni duygularla tanıştığım Bir Yol Buldum şarkısını harika bir ekiple kliplendirdik. Biz bu albümü kötü hislerden uzak, sevgimizle ve bütün iyi niyetimizle yapmaya çalıştık. Umarım dinleyen herkese de bir o kadar iyi gelir.
Nova Norda
Pandemi süreci boyunca geçirdiğim en güzel haftalardı diyebilirim! En sevdiğim müzisyenler, en yakın yol arkadaşlarım 7/24 yanımda, bütün gün bol müzik ve bol kahkaha, daha ne isteyebilirim ki? Pandemiden yorulduğumuz alelade bir günde aklımıza umut ışığı gibi düşen beraber yaşama fikri nasıl oldu da bu kadar büyüyüp dev bir projeye dönüştü, hala inanamıyorum. Sabahtan akşama kadar müzik ürettiğimiz, çok yorulduğumuz ama dev tatmin yaşatan 21 günün sonunda koskoca bir albüm tamamladık.
Canozan
Karantinada ev şartlarında müzik yapmaya çalıştığım zamanlarda bu zor dönemi psikolojik olarak da atlatabilmek adına başka bir evde karantinaya girip beraber müzik üretme fikrini ekiple paylaştım. Sonrasında işler şekillenerek büyüdü ve 8 şarkılık güzel bir albüm yaptık. Diğer yandan karantinada beraber olabilmek motivasyonel anlamda hepimizi yükselten bir durum oldu, çokça eğlendik ve güzel bir anı bıraktık.
Sedef Sebüktekin
Kendimi bireysel işlerde hep daha rahat hissetmişimdir. Bu açıdan bu kolektif proje benim için büyük bir deneyim oldu. Her şeyi rahatça konuşabilmenin çok yararı var tabii ki… Güzel iletişimi olan dört arkadaş olduğumuz için çalışmak oldukça keyifli ve verimli oldu.
Yeni bir işe mi başladınız? İşi rayına oturtmak için kafanız etkileyici bir logonun nasıl elde edileceğine dair sorularla vızıldıyor olmalı. Çoğunuz, işletmenizin bir logoyu hak edecek kadar büyük olmadığına inanıyor ve burada yanılıyorsunuz. Logo, her tür işletme için çok önemli bir unsurdur. Bir logo, müşterilerinizin markanız hakkında bir zihniyet oluşturabilir. Bir tanımlama işareti olarak çalışır ve her zaman izleyicinin ilk fark ettiği şeydir. Logo, markayı olumlu şekilde tanıtmada kesinlikle büyük bir rol oynamaktadır.
Bununla birlikte, bir logo doğru tasarlanmadığında da olumsuz bir izlenim bırakabilir. Kötü tasarlanmış bir logo geri tepmeye dönüşebilir. Kötü bir logo, işletmenizin böylesine önemli bir unsuru üzerinde çalışmak için yeterince zaman harcamadığınız anlamına gelir. Bu, izleyiciler arasında ilgi eksikliği yaratır ve onların müşterinize dönüşmesini engeller. Eskilerin dediği gibi, ilk izlenim son izlenimdir. Aynısı şirketinizin logosu için de geçerlidir. Ürünleriniz veya hizmetleriniz ne kadar birinci sınıf olursa olsun, logonuz yeterince ikna edici değilse, müşterilerinizi kaybedebilirsiniz.
Neden İşletmeler için Ücretsiz bir logo programı kullanmalı?
Bir logo kesinlikle herhangi bir organizasyonun temel unsurudur. Sadece markanızı temsil etmekle kalmaz, aynı zamanda aktif olarak faaliyet göstermediğiniz zamanlarda bile işinizi destekler. Sosyal medya sayfanıza gelen bir çevrimiçi kullanıcı örneğini ele alalım. Kullanıcılar logonuzun çekici olduğunu gördüklerinde, ürün ve hizmetlerinize daha fazla ilgi göstermek isteyeceklerdir. Bu, şirketiniz için yeni müşteriler kazanma potansiyelini artırmanıza yardımcı olur.
Organizasyonunuz için etkileyici bir logo elde etmenin birçok yolu vardır. Bir kişiyi işe alabilir ve ondan sizin için iyi bir logo oluşturmasını isteyebilirsiniz. Veya logoyu kendiniz tasarlamak için ücretsiz bir logo programı uygulaması kullanabilirsiniz. İkincisi, size para tasarrufu sağlayabileceği için çok daha iyi bir seçenektir.
Dahası, düşüncelerimizin başkalarıyla uyuşmadığı durumlarla karşılaşırız. Başkalarından istediğimiz çıktı türü her zaman elde edilemez. Düşüncelerinizi bir kenara koyduğunuzda, en baştan istediğiniz ürünü ortaya çıkarırsınız. Bunu başarmanıza yalnızca bir logo programı yardımcı olabilir.
Bir Çevrimiçi Ücretsiz logo programı Kullanmanın Faydaları
Bir çevrimiçi logo programı, yeni başlangıçlar için kesinlikle sahip olunması gereken bir programdır. Bu programlar, işletmelerin çalışma şeklini tamamen değiştirdi. Ücretsiz logo programı araçlarının kuruluşlara nasıl yardımcı olabileceğine bir göz atalım.
· Kullanımı Kolay
Bu programların kullanımı gerçekten de son derece kolaydır. Minimal tasarım deneyimine sahip biri olsanız bile, aracı kullanırken ve kendiniz için bir logo oluştururken herhangi bir sorunla karşılaşmazsınız. Araçlar kullanıcı dostudur ve sorunsuz çalışır.
· Hızlı Sonuçlar Üretin
Bir gecede bir logo istiyorsanız, serbest çalışan logo tasarımcılarından hızlı bir teslimat beklemek neredeyse imkansızdır. Acil hizmetler için sizden daha fazla ücret alacaklar. Yanınızda ücretsiz bir logo programınız varsa, birkaç dakika içinde birden fazla tasarımla karşılaşabilirsiniz. Bu araçlar, zamanınız dolduğunda hayat kurtarıcıdır.
· İhtiyaçlarınıza Göre Özelleştirin
Ücretsiz bir logo programı aracı, istediğiniz gibi özelleştirebileceğiniz önceden hazırlanmış şablonlar sunar. Sadece içinde çalıştığınız sektörden bahsetmeniz gerekiyor ve yazılım buna göre logo şablonları üretecek. Yazı tipleri, stil, grafikler, vektörler, renkler ve efektlerle oynayabilirsiniz.
· Sınırsız Yineleme
Bir sanatçıyla çalıştığınızda, önerebileceğiniz değişikliklerin sayısı için bir sınır vardır. Oysa ücretsiz bir logo programı ile istediğiniz kadar değişiklik yapabilirsiniz. Tasarımı beğeninize göre değiştirebilir ve yalnızca tamamen tatmin olduğunuzda kararlaştırabilirsiniz.
En İyi Ücretsiz logo programı Aracı
Arama motorunda ücretsiz bir logo programı aracı arayın ve hiç bitmeyen bir listeyle karşılaşacaksınız. Elbette bolca seçeneklerimiz var ama en önemli olan daha iyi bir seçenek. Doğru aracı seçmenize yardımcı olmak için, rahatınız için en iyi ücretsiz logo programı araçlarını kısa listeye aldık.
1.LogoMaker.net
Bir tasarım web sitesi en iyi şekilde kendi web sayfası tarafından değerlendirilir. Web sitesinin çekici bir düzeni ve etkileyici bir görünümü varsa, logo tasarım hizmetleriniz için onlara kesinlikle güvenmelisiniz. Logomaker.net, çarpıcı bir arayüze sahip böyle bir web sitesidir.
Web sitesi, kayıt olmak, iş ayrıntılarını girmek, uygun bir şablon seçmek, özelleştirmek ve son olarak indirmek için beş aşamalı bir süreç sunar. Onların 8.000’den fazla şablonu kesinlikle ilginizi çeken bir şeye sahip olacaktır.
2.Tailor Brands
Tailor Brands, işletmeniz için benzersiz bir logo tasarlamanıza yardımcı olabilecek güçlü bir web tabanlı araçtır. Tailor Brands’de logo oluşturmak çok basittir. Markanız, sektörünüz ve tercihinizle ilgili ayrıntıları beslemelisiniz. Ardından en sevdiğiniz şablonu seçebilir ve son çıktıdan memnun kalana kadar değişiklik yapabilirsiniz.
3.Canva
Canva bir süredir tasarım pazarında. Web sitesi hem ücretsiz hem de ücretli logo şablonları sunar. Logoların dışında el ilanları, davetiyeler, kartvizitler ve daha fazlasını bulacaksınız. Ücretsiz şablonlarından herhangi biriyle başlayın ve markanızla eşleşen metni, renkleri ve yazı tiplerini değiştirebilirsiniz.
“Kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim.” Judith Butler
Erkeklik. Bu kelime ile ne yapacağımı bilmiyorum açıkçası. Daha doğrusu nasıl bir başlangıç yapacağımı, ilk etapta nasıl bir paragrafla giriş yaparak Erkeklik kelimesinin oluşturduğu düşünceleri hiçbir başka çağrışıma tutunmaksızın nasıl yazmaya başlayacağımı bilemiyorum. Şimdiye kadar kadın konusu üzerinden erkeklik, feminizm üzerinden erkeklik, homofobi üzerinden erkeklik, queer kavramı üzerinden erkeklik, şiddet üzerinden erkeklik, güç üzerinden erkeklik, savaş üzerinden erkeklik, iş dünyası üzerinden erkeklik ve benzeri birçok konu başlığı üzerinden tartıştığımız erkeklikler, hiçbir tanıma ve çağrışıma tutunmaksızın, salt kendinden mütevelli haliyle karşıma dikilmiş durumda.
Kitabın adı; Erkeklikler. Yazarı, Raewny Connell. Kitabın bir alt başlığı bile yok. Olsaydı işimi kolaylaştırırdı elbet. Ne bileyim, Eril Tahakkümde Erkeklik Sorunları veya Bir Toplumsal Cinsiyet Rolü Olarak Zarar Veren Erk Sistem vb. gibi bir alt başlık bu konular üzerine çok okuyup, düşünüp, yazıp, konuşup, hareket halinde olduğumdan nereden başlayacağım yönünde bana bolca ip ucu sunabilirdi. Fakat yardımcı alt başlıklar, yardımcı çağrışımlar, yardımcı ögeler yok, yok, yok. Erkeklik var.
Salt erkeklikle baş başa kalmış olmam durumumun en zorlayıcı tarafı değil. Kitabın her bir sayfasını okuyup, ilerlerken ve her bir yeni bölümle beraber Erkeklikler kitabını ezberlediğim gündelik bilgi dağarcığımla ele alamayacağımı düşünmeye başlıyorum.. Erkek olma, erkeklik, erk sistemin gündelik düşünceleri, konuşmaları, eylemleri dışına çıkmam gerekiyor. Bana alışık olduğum konfor sunulmuyor. Erkeklikten, Erkeklik kitabı sayesinde ilk defa bu kadar faydalanacak, erkekliğin ince detaylarını ilk defa kavrayacak ve erkekliğe dair kafamda oluşan kalıpları ilk defa ters yüz edebilecek miyim? Bu cümleyi bir soruya dönüştürmeksizin bitirebilirdim. “Erkeklikten, Erkeklik kitabı sayesinde ilk defa bu kadar faydalanacak, erkekliğin ince detaylarını ilk defa kavrayacak ve erkekliğe dair kafamda oluşan kalıpları ilk defa ters yüz edebileceğim.” Fakat tercihimi hep en az bir soru sormaktan yana kullanmalıyım. Erkeklik kara sularının tekinsizliği en az bir soru ile o kara sularında dolaşmayı gerektirir.
Bir Kişi, Bir Kimlik, Salt Erkeklik
Raewny Connell, Erkeklikler kitabı ile, içinde yaşadığımız dünya düzeninin, sistem çarklarının oluşumunda öncü, kadın varlığının tam ve eksiksiz şekilde ortaya çıkmasını olağanüstü şekilde zorlaştıran, iğdiş eden, gerekirse erkekleştiren fakat kadına çizilen sınırlar aşıldığı zaman kadın olduğu gerçeğini sözlü veya fiziki şiddete başvurarak hatırlatan fail ile karşı karşıya getiriyor bizleri. Connell bu buluşturmayı “erkek” kimliğini pekiştirmeye hizmet edecek şekilde gerici, benmerkezci kalıp yargılarla değil, erkekler arasında var olan cinsiyet kalıplarının çeşitliliğini anlatan ve belgeleyen bir kitap ile yapmak isteyerek yola çıkıyor. Kitabın ilk basım tarihi 1995. Genişletilmiş ikinci baskı tam on yıl sonra okuyucuyla buluşuyor. Elimdeki kitap genişletilmiş ikinci baskı ve her bir sayfa ile erkeklikler kavramına yaklaşıyorum. Yaklaştıkça erkeklikler kavram dağarcığım biraz daha, daha fazla, daha da fazla dikkat kesilmeye başlıyor.
Raewny Connell’ın kaleme aldığı İkinci Baskıya Önsöz’ün henüz ikinci sayfasında 1970’li yıllara tekabül eden Kadınların Özgürleşme Hareketinin hemen akabinde, küçük çapta da olsa, Erkeklerin Özgürleşme Hareketi adı altında erkekler, iktidar ve değişim konusunda “erkek cinsiyet rolünü” yeniden düzenlemeye çalışan bir oluşum başlatılmıştı bilgisi veriliyor. Kadınlar tarafından başlatılan, kadınların varlıklarını tam olarak ortaya çıkarabilecekleri, aynı zamanda kadınlar için failin (suçlunun) artık elini kolunu sallayarak suçsuzmuş gibi dolaşmaya devam edemeyeceği yeni dönemin tohumları serpilmeye başlanırken, erkeklerin de kendi oluşumları için örnek aldıkları bu durum kalıplaşmış erkek yargılarını çürütebilmek adına önemli bir fırsatı erkeklerin ayağına kadar getirmiş. Kadınlar çıktıkları yolda -yukarı doğru ivme kazanacak şekilde- hızla ilerlerken, erkekler adına durum düşünüldüğü gibi olmamış. Raewny Connell bir sosyolog olarak bu durum ile ilgili, erkekliğin yeni dönem oluşumlarının sonraki yıllarda erkeklerin ve erkek çocukların gerçekte ne yaptıklarıyla ilgili pek fazla çalışma yürütmediği ve toplumsal cinsiyet kavramı konusunda o sıralar var olan ciddi kafa karışıklığından mustarip olma durumlarının bu sebeplerden dolayı büyüyerek devam ettiği savını ileri sürmüş. Connell’ın bu savı yüzde yüz doğru. Çünkü içinde bulunulan sistemin konforu erkeklik üzerine kurulu ve buna rağmen erkeklik üzerine yeni oluşumlara kapı aralansa bile devamının gelmesi, büyümesi, bırakalım kadın varlığına yardımcı olur nitelikte geliştirilmesine, erkeklik kimliğini olgunlaştırıp, büyütecek olan yeni oluşumlara dahi “elbette” gerek duyulmayacaktı.
Tüm bu olup bitenler karşısında şu sıralar halihazırda Sidney Üniversitesi’nde onursal profesör olarak çalışmalarına devam eden Connell bir sosyolog olarak 1970’lerin başından itibaren 1980’leri kapsayacak ve 1990’ların ilk çeyreğine kadar sürecek olan ısrarlı bir araştırma temposu içerisinde eğitim alanındaki eşitsizlikler üzerine çalışan bir araştırma grubunun içinde yer alarak, orta dereceli okullardaki toplumsal ilişkileri mercek altına yatırılacağı, ergenler arsında erkekliğin ve kadınlığın muhtelif anlamlarının belirlenmek istendiği çalışmalara katkı sağladıktan sonra eşcinsel eylemciler ve kuramcılar olan arkadaşlarıyla “yeni bir erkeklik sosyolojisinin” ana hatlarını çizen, kavramlaştırma projelerinde yer aldıktan kısa bir süre sonra ise AIDS’in toplumsal boyutlarını eşcinsel erkeklerin yaşamlarında nelere yol açtığını inceleyecekti. Kendi tabiriyle, “aslında yazma konusunda pek de hevesli olmadığı Erkeklikler kitabına” tüm bu çalışmalar çerçevesinde adım adım yaklaşmaktaydı. Erkeklik kimliğini toplumsal normların, kalıplaşmış tanımların dışına çıkarak ele almak, sizin bildikleriniz ve gördükleriniz veya size gösterilenler dışında da bambaşka erkeklik dünyaları, yaşayışı, yani erkeklikler mevcut diyen Connell; “Erkekler arasında cinsiyete dayalı iktidar ilişkilerini kuramlaştırmaya ve toplumsal cinsiyet düzeninin meşruiyetinin sağlanmasında erkeklerin ne derece etkili olduklarını anlamaya hala ihtiyacımız var.” dedikten sonra, erkeklik kuramları, daha geniş kapsamlı cinsiyet kuramlarıyla bağlantı kurabilmek ve şiddetin önlenmesi gibi çözüm bekleyen sorunları denetim altında tutabilmek için gerekliler, diyecek ve şöyle diyerek düşüncesini net olarak ortaya koyacaktı: “Bu kitapta da izah ettiğim üzere, işte bu yüzden hegemonik erkeklik kavramının hala gerekli olduğunu düşünüyorum.”
Erkeklik kara sularının tekinsizliği en az bir soru sormayı gerektirir mi demiştim?(!) Kafamdaki sorular artmış vaziyette erkeklik kara sularında dolaşmaya devam edeceğim, henüz bitmedi.
Erkeklik Kalıplarından Yeniden İnşaya
“Erkekliğe dönüşeğilimi”. Erkekliğe dair nasıl oluşumlar olursa olsun veya ne tür değişimler yaşanırsa yaşansın “erkekliğe dönüş eğilimi” içerisinde olma hali yakamızı asla bırakmayan muktedir, kaba saba, korku içeren ve korkuyu hep canlı tutarak hiç yok olmayan bir zombi misali hayatlarımıza nüfus etti. Bu durum, erkekliğin toplumsal inşacı açıklanışından mütevelli olarak yüzyıllardır sürmekte. Bu yüzden “…hegemonik erkeklik kavramının hala gerekli olduğunu düşünüyorum.” diye bir cümle okuduğumuzda zihnimizdeki “dönüş eğilimi” otomatik olarak bir sistem içerisindeki bir elamanın diğerlerinden baskın, üstün olduğunu belirtir, tanımının içine ışınlıyor bizleri. Çünkü erkeklik karşımızda tüm gerçekliğiyle belirdiği her an ciddi şekilde yaralandık, zarar gördük ve öldük.
Şunu kesinlikle belirtmeliyim: Raewny Connell sadece konusuna çok hakim birinin yapabileceği şekilde kitap boyunca 3 ana bölüm başlığıyla; –Bilgi ve Sorunları, Erkekliğin Dinamikleri Üzerine Dört Çalışma, Tarih ve Siyaset– ele aldığı Erkeklikler’i kafamızın içinde en az bir soru ile kitabı okumamıza veya “erkekliğe dönüş eğilimi” düşünce kalıpları ile hareket etmemize veya bir kelimenin “hegemonya” tanımının bizleri hapsedip, tedirginlik verici, tekinsizlik içeren kalıp yargılarına bakmaksızın/aldırmaksızın yazıyor. Şu soruyu soruyoruz ister istemez:
Raewny Connel’ın bahsettiği hegemonik erkeklik nedir?
Bu soru izleğinde devam etmekte fayda var çünkü erkeğin toplumsal cinsiyet rolleri düşünüldüğünde, “delikanlılık, adam olmak, erkek adam, adam gibi adam” tanımlarına karşılık hegemonik erkeklik kavramının ayırt edici özellikleri ortaya çıkmakta. Raewny Connell hegemonik erkekliğin tanımı olan; farklı coğrafya kültür ve tarihlerde çeşitlilik göstererek erkekler ve kadınlar arasındaki eril ilişkileri meşrulaştıran erkekler için idealleştirilmiş biçimleri üreten, diğer erkeklikleri az veya çok etkileyebilen bir erkek olma biçim olan yapıya karşılık yeni bir tanımla; erkekliklerin toplumsal cinsiyet tutumları ve davranışlarındaki kuşak farklılıklarına, toplumsal cinsiyet düzenindeki yapısal değişimlere ve sosyal yapıda meydana gelen değişimlere bağlı olarak değiştiğini söyleyerek hegemonik erkeklik kavram yapısının belirli tarihsel, toplumsal ve kültürel koşullarla sürekli olarak kendini yeniden üreten nitelikte olmasının bulunduğumuz yüzyıl içerisinde artık kesinlikle gerekli olduğunun altını çiziyor. “Her erkek X’dir.” kalıp yargısının en çok erkeklik kavramına zarar verdiğini Erkeklikler kitabının her bir satırı, her bir bölümüyle yeniden anlıyoruz. Ve Raewny Connell, toplum, tarih, kültür, toplumsal cinsiyet rolleri, kadınlık, erkeklik, kavramları doğru değerlendirip, tek tipten yeni tanımlara açılımlar yapmak gerekiyor derken atlanmaması gereken şu satırları yazıyor.
“Erkekler ve erkeklikler ile ilgili nasıl araştırma yapılabileceği konusunda kafa yorarken, bu alana diğer alanlardan yalıtılmış bir alan gibi yaklaşmamalıyız. Nitekim bu meseleler sosyal bilimlerdeki diğer sorunlar için de stratejik öneme sahipler. Örneğin erkeğin şiddete daha meyilli oluşları, erkeklerin devlet otoritesinde ve kurumsal şirketlerin yönetiminde ezici hakimiyetlerini de kapsayan toplumsal cinsiyete dayalı iktidarın sadece bir yüzüdür.. Bu iktidara bugün özellikle feminizm tarafından ve toplumsal cinsiyet eşitliği tedbirleriyle meydan okunuyor.”
Yani hegemonik düzene karşı içinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde kadınların başlattığı ve son 50 yılda istikrarlı bir şekilde hızını devam ettirerek sürdürülen feminist yapılar/manifestolar, kadını özgürleştirme oluşumları, Queer Teoremi, Lgbt, Lgbti, Lgbt+ aktivistleri, Me too gibi hareketlerin tamamı, yeniden düzenlemeye ihtiyacı olan erkeklikler ve erkeklik kavramlarının yeniden tanımı ve uygulanarak hayata geçmesi açısından cesaret vermiş, hiçbir yargının, hiçbir normun olduğu gibi kabul edilmeyeceği yönünde gösterilecek mücadelelerin kapılarını ardına kadar açmışlardır.
Çağdaş Erkeklik Siyaseti
Bu noktada, elbette, erkeklikler kavramı üzerine etki eden tüm örgütlenmeleri, hareketleri, tezleri, savları, eylemleri gözümüzün önüne koyduktan sonra çağdaş erkeklik siyaseti nasıl olmalıdır sorusunun sorulması gerekiyor. Çünkü kim ne derse desin toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden ortaya çıkan tüm mücadeleler, beşeri, toplumsal, ilmi olduğu kadar siyasidir de. Bu konuda kitapta ilk olarak şu sav ortaya konuluyor: Erkeklerin bedenleri, insan türünün omuzlarına yüklenmiş, evrimsel baskıların ürettiği doğuştan gelen erkekliğin taşıyıcılarıdır. Erkekler olarak erkeklerin saldırganlığa, aile yaşamına, rekabete, siyasi iktidar mücadelelerine, hiyerarşik topluluklar oluşturmaya, bölgeci davranmaya, çapkınlık yapmaya ve erkek çeteleri kurmaya meyilli oluşlarının nedeni, bu özellikleri genleri aracılığıyla atalarından almış olmalarıyla birlikte, aynı zamanda işlerine gelen bu yapıyı toplulukların birbirine aktararak korumalarından kaynaklanır. Fakat diyerek devam eder Connell, çağdaş erkeklik siyasi yapısı artık başka bir yöne doğru evrilmektedir. Çünkü konular, kişiler, toplumlar, toplumsal cinsiyet rolleri ne olursa olsun “yeni girişimcilik modelleri” küresel oluşumlardaki sahne düzenini tamamen değiştirmiştir. Namus anlayışı, evlilikte sadakat, erkek himayesi, sadece erkeğin para kazanması gibi unsurlar paketten çıkarılınca erkeklikler üzerine kurulan sistemin çarklarının otomatik olarak tersi yönde dönmeye başlaması olasılık olmaktan çıkar. Dünya çapında oluşabilecek yeni erkelik siyaseti fikirlerin, yöntemlerin ve eylem örneklerinin dolaşıma sokulması ile önem kazanacaktır, diyerek bundan sonra erkeklikler üzerinden oluşacak toplumsal cinsiyet rolü üzerine önemli tespitlerde bulunup, araştırmalarını Erkeklikler kitabı aracılığıyla bizimle paylaşan Reawny Connell böylece okuyucuya kaynak değerinde bir kitap hediye eder.
Robert W. Connell
Reawny Connell, yani ilk ismiyle Robert W. Connell bir trans kadındır ve ileriki yaşlarda bu dönüşümünü tamamlamıştır. Erkeklikler kitabı, erkeklik çalışmalarının köşe taşı olan Masculinities (2005) adlı çok iyi bilinen çalışmasının Türkçe çevirisidir aslında. Bizim böylesine nitelikli ve toplumsal cinsiyet rolü üzerine erkeklik kavramı ile ilgili yazılmış neredeyse tek kapsamlı içeriğiyle köşe taşı vazifesi gören Erkeklikler’i okumamızı sağlayan Phoenix Yayınları’na ve kitabı dilimize kazandıran Nagihan Konukçu’ya ayrıca teşekkür etmek isterim.
Bir transseksüel olarak Connell karısına ve çocuğuna kararını bildirdikten sonraki değişiminden sonra erkeklik kavramı üzerine o zamana kadar attığı temeller konu ile ilgili araştırmalarını geliştirmesine/genişletmesine yardımcı olmuş, sonuç olarak bizlere benzersiz bir kaynak eser hediye etmiştir. Bundan sonraki çalışmalar adına tüm toplumsal cinsiyet rolleri üzerine Reawny Connell’ın Erkeklikler kitabı rehber görevi görecektir her daim.
Eduardo Galeano’nun aklımdan çıkmayan anlatılanlarından birinin yayıcısı olmaya karar vermiştim. Başka bir kıtanın bir köşesine atılan radyoaktif çöpü sihirli bir şey sanıp köyüne götüren ve bunun sonucunda ölen köylüler hakkındaydı. Cehaletle birleşen vurdumduymazlığın yeryüzündeki pervasız yansımalarından birine dahildi lakin yine de bence dillendirilmesi gerekliydi. Bir on yıl önce olmalı, şimdi düşünüyorum da belki de daha vahimleri ülkemizde yaşanıyor.
Kaybolan Olaylar
Galeano’nun anlatısından yola çıkarak yazmaya çalıştığım öyküde, Rafi ve Diago isimli iki kahramanı kasabaya yollamıştım. Dönüş yolunda altın sandıkları o şeyi bulmuşlardı. Mümkün olduğunca sade anlatmaya çalışıyordum. Hani kilise resimlerinin dine katkısı gibi bir şeydi yapmak istediğim bu nedenle grotesk bir anlatımdan özellikle kaçıyordum. Gerçi olayın vahameti grotesk bir abartmaya da ihtiyaç duymuyordu. Derdim, bir yandan üç maymunu oynayan tümlüğümüze bir tür ayna tutmak ihtiyacının yansımasıydı. Öykü olmaya çalışan metinde Rafi ve Diago:
Nefes nefese sarı ışıltıya doğru koşuyorlar.
“Altın, altın olmalı.” olmalı.
Ne olduğunu anlamadıkları şeyle köye dönüyor ve bunun sonucunda kendileri de dahil pek çok insanın ölümüne sebebiyet veriyorlardı. Bir türlü içime sinen bir biçimi almayan bu öyküde olaylar şöyle devam ediyordu:
Ertesi hafta kasabada bu olayı konuşan iki adamdan biri:
“O köyden Diago adlı bir çocuğu tanırdım. Çocuğun yüzü o kadar masumdu ki, yanındaki pis kızıla rağmen ona yardım ederdim. İlk başta peşlerindeki o uyuz maymunu görünce hırsızlığa geldiklerini düşünmüştüm ama onlar hırsız değildi. Radyasyonu köye onların götürdüğü söyleniyor. Onlarsa bile kesinlikle Diago değildir.”
“Ölünün arkasından kötü konuşmak uğursuzluk getirirmiş. Konuyu kapatalım.” demeleriyle öyküdeki olaylar suskunluk sarmalında kayboluyor.
Galeano anlatmasa asla duymuş olamayacağım bu trajedi karşısında suskun kalmak istemiyordum lakin öykü de bir türlü tamamlanmıyordu. Belki bazı şeyleri olduğu gibi anlatmak en mantıklısıdır.
Günümüz
Şimdi dışarıya maske, mesafe çıkıp, çoğun evlerde vakit geçiriyoruz. Dışarıda yağmur çiseliyor. Yağan yağmurla birlikte nükleer kirlilik belki de toprağa, havaya, suya nüfuz ediyor ve ben, “bu kentte yaşadığı halde merkez ilçelerden birinde, ucuz bir aracı firma tarafından bırakılan nükleer çöpten kaç İzmirlinin haberi var?” diye düşünüyorum. Yıllardır çözülmeyen bu sorun aklıma sorular getiriyor:
“Geleceğe böylesine zarar verirken, kim bilir işin muhatapları kendilerini nasıl ve neden kandırıyor?”
Lakin bu noktada soruların cevabı değil merak ettiğim. Bir süre, Gediz’in pırıl pırıl Ege’ye karıştığı hayal ediyorum. “Gelecekte,” diyorum “neden mümkün olmasın?” İzmir’in çiçekler açan dağlarına ağaçlar dikmek aklımdan geçiyor. Belki salgından sonra…
Bu nedenle oturup, halimizi ahvalimizi dillendiriyorum.
Umarım geleceğimiz, ne idiği belirsiz aracıların nükleer çöpleri bırakıp, kaçarak para kazandığı bir belirsizliğe kurban verilmiyordur ve yine umuyorum ki onca kent ilgilisinin olduğu İzmir’in bu çözümsüz bırakılan sorunu doğru biçimde en kısa zamanda çözülür. Yoksa distopik olan içinden geçtiğimiz günler değil, gelecek olacak gibi görünüyor.
Sadece kasalara değil geleceğe de baksalar, hepimiz kazanacağız ama torunlarımızdan emanet lafları sadece muhabbet sanılırken, aymazlık, bilgisizlik, çıkar yüzünden, çevre sorunları sadece bir avuç insanın meselesi gösteriliyor. Bu saçmalığa kanmış görünmektense çok önemli bir soruna dikkat çekmek için yazdığım yazıyı bitiriyorum.
Sosyal medya platformları tüm dünyada adeta altın çağını yaşıyor diyebiliriz. Anlatacak bir şeyi olan herkesin insanlara ulaşmak için en çok tercih ettikleri mecra günümüzde artık sosyal medya platformları.
Henüz oldukça yeni olmasına rağmen bu platformların da kendine has anlatı kuralları oluşmuş durumda. Bu kurallara uyarak hareket eden profillerin diğerlerine kıyasla daha başarılı olduğu ve daha çok kişiye erişim sağladığını söylemek mümkün.
Biz de her ne amaçla olursa olsun sosyal medyada görünürlüğünü arttırmak isteyen kişi ve kurumlar için sosyal medyaya içerik hazırlamanın püf noktalarını ele almak istedik.
Sosyal medyadaya hazırlanan video içerikler için püf noktalar
Şüphesiz sosyal medyada başarıya ulaşmanın altın anahtarlarından biri düzenli aralıklarla video içerik paylaşmak. Özellikle sosyal medyayı pazarlama aracı olarak düşünen firmaların veya amacı ne olursa olsun hedefi daha fazla takipçiye erişmek olan hesapların muhakkak video içerikler ile hesaplarını beslemeleri gerekiyor.
Bunu sosyal medyaya içerik hazırlamanın temel kaidesi olarak pek çok kişi söyler. Ancak video içerik hazırlamak için nelere dikkat edilmesi gerektiğinden çok da bahsedilmez.
Mümkün olduğunca etkili ve mesajı doğrudan veren videolar çekmeye gayret edin.
İnsanların sosyal medyada bulunmalarının temel sebebi genellikle boş zamanlarını değerlendirmektir. Tabii ki burada genel olarak tüm sosyal medya platformları için aynı kuraldan bahsetmek çok doğru olmayacaktır. Ancak hangi platform için içerik hazırlıyorsanız hazırlayın içeriğinizi ilgi çekici kılmak ve hedef kitlenizi toplamak için videonuzu mümkün mertebe daha kısa tutmaya özen gösterin.
Elbette mesela Youtube için içerik hazırlıyorsanız daha uzun videolar çekebilirsiniz. Ancak Youtube için dahi çok uzun videoların ilk etapta çok da faydalı olmayacağını söyleyebiliriz. Hedef kitlenize ulaşana ve büyüyene kadar etkili mesajlarınızı daha kısa sürede vermeye gayret edin.
Yapılan araştırmalar da bunu doğrular nitelikte. İnternet kullanıcılarının bir videoyu izlemeye devam edip etmemeye videonun ilk 20 saniyesini izledikten sonra karar verdiği görülmüş.
Videoya müzik ekleme esnasında rastgele kararlar vermeyin.
Şüphesiz müziğin insanlar üzerindeki etkisini yadsımak mümkün değildir. Bir videoyu da videonun ruhuna uygun bir müzik olmadan düşünmek çok doğru olmayacaktır. Dolayısıyla videoya müzik ekleme işlemini yaparken detaylı bir şekilde düşünün ve videonun ruhuna en uygun müziği seçmeye çalışın.
Zira ses ve müziğin insan beyni üzerindeki etkileri tahmin edilenden çok daha etkili. Dolayısıyla video içeriklerde müzik, videonun ayrılmaz bir parçası olmalıdır ve bu müziğin seçiminde titiz davranılmalıdır.
Video içerik ile müzik ilişkisinde akla gelen bir diğer soru da videoya müzik ekleme nasıl yapılır sorusudur. İşin teknik boyutu noktasında bilgi almak için buraya tıklayın.
Videonuz sessiz modda da anlaşılır olmalıdır.
Özellikle Instagram, Facebook ve Twitter gibi sosyal medya platformlarında kullanıcılar videoları sesi kapalı bir şekilde izleyebilmektedir. Bu platformlar; kullanıcıların karşılarına çıkardıkları videoları varsayılan olarak sesi kapalı bir şekilde çıkarmaktadırlar. Dolayısıyla özellikle bu platformlara video hazırlayanların hazırladıkları videoların sesi kapalı bir şekilde de izlenebilecek şekilde içeriklerini oluşturmaları çok önemlidir.
Bunun için videoda geçen konuşmaları videoya aynı zamanda altyazı şeklinde de ekleyebilirsiniz. Ayrıca video metnindeki önemli noktaları videoda daha vurgulu olarak gösterebilirsiniz. Bu sayede sessiz modda video izleyenlerin de videonuzu tüketmesini sağlayabilirsiniz.
Sosyal medyaya hazırlanan fotoğraf içerikler için püf noktalar
Fotoğraf içerikler de şüphesiz sosyal medyada insanlara ulaşma noktasında en az video içerikler kadar büyük öneme sahiptir. Bu kadar önemli olan bir konuda da daha geniş kitlelere hitap etmek isteyenlerin işini şansa bırakması beklenemez. Bu nedenle sosyal medyada fotoğraf paylaşırken birkaç noktayı asla gözden kaçırmamak gerekir.
Özgün görseller hazırlayın.
İnternet kullanıcıları her gün onlarca görsele maruz kalırlar. Dolayısıyla bir görselin özgün olup olmadığını da anlayabilecek kapasitededirler. Bu nedenle kendi kitlenize verdiğiniz önemi gösterme açısından sayfanızda paylaşacağınız görselin özgün olmasına gayret gösterin.
Özellikle üzerinde düşünülmüş ve emek verilmiş görseller, kullanıcıların dikkatini çekecektir. Görseller, bir mesajı aktarmanın en etkili yolu olabilir. Dolayısıyla bunu dikkate alın ve muhakkak en azından üzerinde logonuzun olduğu özel görseller hazırlamaya gayret edin ve sosyal medya hesaplarınızda bu görselleri paylaşın.
İnfografiklere başvurun.
İnfografikler; adından da anlaşılacağı üzere bilgi vermek amacıyla hazırlanan görsellerdir. Hiç kimse ilgi çekici renklerle bir görsel şeklinde sunulan bilgileri okumaya üşenmez.
İnternette gördüğünüz uzun yazıları çoğu zaman okumaktan çekindiğiniz olmuştur. Bu nedenle kitlenizin muhakkak sizinle ilgili görmesi gereken bir bilgiyi onlarla paylaşmak istiyorsanız bunu infografikler aracılığıyla yapmaya gayret edin.
İnfografik hazırlanırken renk dengesi iyi gözetilmeli ve gözü yoran renk seçimlerinden kaçınılmalıdır. Bununla birlikte iyi bir tasarım için gereken diğer tüm noktalara da dikkat edilmesi etkili bir infografik oluşturulmasını sağlayacaktır.
Düşük boyut ama kaliteli görüntü kullanmaya çalışın.
Sosyal medyada var olmanın temel şartlarından biri de artık hız çağında hızlı ve kaliteli bir şekilde kullanıcıya ulaşmaktır. Kimse dakikalarca ekranına yüklenmeye bir görseli beklemek istemiz. Dolayısıyla paylaşacağınız görselin mümkün mertebe düşük boyutlu ancak görsel kalitesi olarak yüksek kalitede olmasına gayret edin.
Şunu hiçbir zaman unutmayın. Sosyal medya ve dijital dünyada var olmanın en temel şartlarından biri görselliği iyi bir şekilde kullanmaktır. Nitekim insanlar dijital platformlarda görsel içerikleri diğer içeriklere nazaran %94 oranında daha fazla görüntülüyor. Ayrıca insan beyninin duyduklarının %10’unu, okuduklarının %20’sini ve gördüklerinin ise %80’ini hatırladığı da göz önünde bulundurulursa görsel iletişimin insanlara erişme noktasında ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılacaktır.
Sosyal olan ve olmak zorunda olan insan; yüzyıllardır kendisi ve karşısındakini, yaptığı her eyleme ikna etme çabası içerisine girmiştir. İnsan bir topluluğa bir kültüre bir inanca bir kimliğe ait olmak, dahil olmak ister. Dışlanmanın yaşatabileceği acının insan beyninin fiziksel olarak acı çektiğinde etkilenen bölgesini etkinleştirdiği araştırmacılar tarafından ortaya konmuştur.(1) Boşluk hissi, yalınlık, tekillik; yalnızlıkla ve beraberinde getirdiği olumsuz duygularla bütünleşir, çoğalır ve taşar. İnsan, belki farkında bile olmadan bu soyutluktan kaçmak için toplumsal ve ahlaki düzenin bir parçası olduğunu göstermeye çalışır. Sünnet uygulaması da bunun bir gösteriş biçimidir.
Sünnet işlemi erkek çocuklarında penis glansının etrafını saran dokunun (prepüsyum) kesilerek çıkarılması işlemidir. Dini ya da medikal (!) nedenlerle (idrar yolu enfeksiyonlarının önlenmesi ya da cinse yolla bulaşan hastalıkların bulaşma riskinin azaltılması) olduğu gibi çocukluktan erişkinliğe geçiş, evliliğe hazırlık ya da benzer sosyo-kültürel nedenlerle yüzyıllardır uygulanmaktadır.
Kız çocuklarında ise; dış genital organının özellikle klitorisin bir kısmının ya da tamamının kesilmesi dikilmesi kazınması gibi işlemleri ifade eder. Erkek sünnetinde olduğu gibi kültürden kültüre değişmekle birlikte uygulamanın yapılıyor olmasında erkek sünnetinden farklı bir dizi neden sayılabilir. Cinsel olarak; erkek egemenliğinin hüküm sürdüğü toplumlarda, kadının cinselliğini bastırmak veya azaltmak için, sosyolojik olarak; kadının çocukluktan yetişkinliğe geçmesi ve geleneklerin bir parçası olduğunu kanıtlamak için uygulanır. Özellikle Eski Mısır’da temizlik ve hijyen ile bağdaşlaştırılmış ve bu nedenle çirkin ve kirli olarak görülen kadın cinsel organının kesilmesi ya da dikilmesi işlemi gerçekleştirilmiştir. Aynı zamanda bazı kültürler klitorisin uyarılması ile gelen sıvının spermi öldürdüğünü ve doğurganlığı olumsuz etkilediğini, soyun devamı için bu işlemin yapılması gerektiğini ileri sürer. Bu uygulama dinde direkt bir emir olarak var olmasa da, kadınların da erkekler gibi sünnet olması gerektiği görüşünde olanların hareket noktası, Nahl Suresi, 16/123; “Biz sana hanif olan İbrahim’in dinine uymanı vahyettik, o müşriklerden olmadı.” anlamındaki ayettir. İslam’da Âdem’le başlayıp Muhammed’le sonlanan peygamberler zincirinde önemli bir etki yaratmış bir peygamber olarak görülen (2) Hz. İbrahim’in seksen yaşında sünnet olduğu ve çocuklarını da sünnet ettirdiği bilinmektedir. İbrahim’in dinine uymada kadın erkek ayrımı gözetilmemektedir. İlk sünnet olan kadın da karısı Hz.Sare’nin Hz. İbranim’e sunduğu(!) Hz. Hacer’dir.(3) Günümüzde yaklaşık 30 ülkede (birçoğunda yasaklı olmasına rağmen) kadın sünneti uygulanmaya devam etmektedir. Sudan, Yemen ve Somali’de rakamlar 80-110 milyon arasındadır. Kuzey Irak, Arabistan, Hindistan, Pakistan, Malezya, Endonezya da kadın sünnetinin görüldüğü diğer ülkelerdendir. Bu geleneklere sahip insanların göç ettikleri toplumlarda da bu uygulama sürdürülmektedir.
Kız çocuklarına uygulanan bu işlem yaralama, istismar, beden bütünlüğüne zarar verme olarak görülmüş ve Dünya sağlık örgütünce (WHO), “tıbbi olmayan nedenlerle kadınların üreme organlarını yaralayan her türlü prosedür” genital sakatlama kategorisinde değerlendirilmiştir. Kadın sünnetine maruz bırakılan Somali modeli Waris Dirie’nin yaşamını konu edinen Desert Flowers adlı film de, insan haklarını ihlal eden bu zorbalığı tüm şeffaflığıyla izleyiciye aktarmıştır. Kadın sünneti, ulusal ve uluslararası metinlerde yasaklanmaktadır veya yasaklanması teşvik edilen bir uygulamadır. Örneğin, Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nin (İstanbul Sözleşmesi) 38. maddesi, taraf devletlerin, kadın ve genç kızlara yönelik yapılan kadın sünnetinin cezalandırılmasını temin etmek üzere gerekli yasal veya diğer tedbirleri alacakları hükmünü taşımaktadır.(4)
Sünnet uygulamasının -kadında ve erkekte- tarihi ile ilgili çok çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan birisi tarih öncesi dönemde toprak ana tanrıçaya sunulmak amacıyla kendini hadım eden iki rahibin ardından töreleşmiş ve zaman içerisinde şimdiki halini almış olmasıdır. Eski Mısır’da 2300 yılına dair sünnet uygulamasına ilişkin bulgular vardır. MÖ. 5. yüzyılda yaşayan meşhur tarihçi Heredot sünnet olma geleneğinin başta Mezopotamyalılar olmak üzere yakın doğu ülkelerinde uygulandığını belirtmektedir. (5) Birçok dinde farklı biçimde kabul görmüş (müslümanlık), sözleşme sayılmış (yahudilik), terkedilmiş (Hristiyanlık) ya da reddedilmişse de birçok nedenle varlığını hala sürdüren bu işlem, İslam toplumunda dinin mutlaka yerine getirilmesi gereken bir kuralı olmayıp Hz. Muhammed tarafından önerilen bir uygulama olmuştur. Sünnet olmak yüzyıllardır bir topluluğa ve inanca aidiyetin sembolü haline gelmiştir. Sadece ülkemizde değil birçok toplumda uygulanan ayinsel ve anlamsal formu değişse de yapısal olarak değişmeyen bir uygulamadır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün “genital sakatlama” olarak nitelendirdiği ve yasakladığı kadın sünnetinden farklı olarak, uygulaması yasal olarak devam eden erkek sünnetinin de erkek çocuklarında bir dizi fiziksel ve psikolojik soruna yol açtığı su götürmez bir gerçektir. Her ne kadar gerekçeleri arasında sünnet uygulamasının oluşabilecek hastalıklardan koruması (İYE gibi) ya da seksüel geçişli hastalıkların insidansının azalmasını sağlaması gibi nedenler konuşulsa da; çocukta psikolojik travma, olumsuz duygusal ve ruhsal etkilenmeler oluşturabildiği, cerrahiye ya da anesteziye bağlı olarak yaşanabilecek , kanama, enfeksiyon, sepsis, glansın ve/veya penisin kısmı amputasyonu, yeniden cerrahi işlem gerekmesi, prepisyumun fazla ya da yetersiz eksizyonu, mukoza yada cilt yapışması, idrar retansiyonu, penis yanıkları ve cilt soyulmaları ya da tüm penisin nekrozu gibi komplikasyonları olduğu göz ardı edilen bir konu olmuştur. Özellikle Güney Afrika kabilelerinde steril olmayan koşullarda erişkinliğe geçiş ritüeli şeklinde uygulanan erkek sünneti sonucunda penissiz ya da sadece idrar yapmaya yarayacak bir çıkıntı ile işlemden dönen, hastaneye kaldırılan ya da hayatını kaybeden erkek çocuk sayısı azımsanamaz düzeydedir. Chicago üniversitesinde ders veren Güney Afrikalı antropolog Jean Comaroff, bazı kabilelerce uygulanan bu barbarca uygulama için sadece çocukluktan yetişkinliğe geçiş için değil bir kültür aşılama yöntemi olarak uygulandığını, bedende bırakılan izin kolektif kimliğin damgası olduğunun ifadesi olduğunu söyler. Öyle ki göz ardı edilen konu yaşanabilecek komplikasyonlar ile de sınırlı kalmamıştır. Özellikle Australian College of Pediatrics üyelerinin belirttiğinin aksine ilk 6 ay içerisinde sünnet uygulamasının öneriliyor ve uygulanıyor olması TMK 339 ve onu karşılayan mehaz İsviçre Medeni Kanunu (Art. 301 ZGB) uyarınca, anne ve babanın, önemli konularda ayırt etme gücüne sahip çocuğun görüşünü almaları gerekir. (6) maddesine de aykırıdır. Çocuk doğar doğmaz uygulanan yenidoğan sünneti ile, çocuğun rızasının alınması şöyle dursun, gözünü dünyaya tam olarak aralayamadan bedeninden bir parça koparılıp atılır. Bebeğin bedenine; doğar doğmaz, tıbbi bir zorunluluk olmadan uygulanan bu işlemle ebeveynlerinin inanç, düşünce, gelenek ve göreneklerine göre kendisine danışılacak yaşa gelmesi beklenmeden uygulanarak ailesinin ve toplumun ilk imzası atılır. Ardından erkeklik ile ilgili toplumsal cinsiyet rolleri yüklenmeye başlar.
Sünnet derisi diye ifade edilen glansın koruyucu tabakası prepüsyumun alınmasıyla, glansın duyarsızlaşması ve mukozanın kuruması, işlem yapılan bölgede aşırı duyarlılık ile yaşanabilecek cinsel eylem sorunlarının varlığı şehir efsanesi olarak değerlendirilse de hala geçerliliğini koruyan ciddi komplikasyonlardır. Kaldı ki hangi toplumda olursa olsun tabu olarak kabul edilen ‘erkek cinsel yaşamı, süresi, etkinliği’ konusunda sosyolojik olarak yürütülen hiç bir araştırmanın tam anlamı ile gerçek verilere ulaştırması beklenemez. Şehir efsanesi olsaydı bile, beden dokunulmazlığını acil tıbbi bir gerekçe olmadan ihlal eden sünnet uygulamasının haklı bir sebebi olmazdı. Günümüzde fimozis varlığında bile (prepüsyumun darlık nedeni ile geriye doğru çekilememesi) 2 yaşına kadar geriye doğru masajla açılması beklenen bir durumken İYE (idrar yolu enfeksiyonu) ya da 2021 yılında hala seksüel geçişli hastalıklardan korunma yöntemi olarak uygulanması oldukça düşündürücü medikal nedenlerdir.
Sünnet işleminin idrar yolu enfeksiyonuna sık yakalanma gerekçesi ile -ki tartışmalıdır- uygulanması; yenidoğan döneminde sık rastlanan gözyaşı kanalı darlığı ya da tıkanıklılığı nedeni ile oluşan göz enfeksiyonlarını önlemek için gözün kesilip dikilmesi işleminden farksızdır. Böyle bir işlem yapılamazken neden karar verme yetisi olmayan bir bebeğe tüm komplikasyonlar göze alınıp bu istismar yapılır sorusuna, sünnete hangi perspektiften bakarsak bakalım tatmin edici bir cevap bulamayacağımız da çok açıktır.
Kadın sünneti erkek sünnetinden daha önemli ve çarpıcı görülmüş bununla ilgili birçok yasal düzenleme yapılmış fakat erkek sünnetine dair bir düzenleme söz konusu bile edilmemiştir. Bir grup tarafından aynı kategoride değerlendirilmesi istenmiş olsa da günümüzde asla eskimeyen sünnetin erkek adam olma, erkekliğin ise güç kavramı ile bağdaşlaştırılması sebebiyle olsa gerek, yeterince ses getirmemiştir.
Erkek sünneti tıpkı kadın sünneti gibi yaşamından sorumlu olduğumuz çocuklarımıza yaptığımız bir istismar ve insan haklarını ihlal eden bir uygulamadır. Her ne gerekçe ile olursa olsun tüm komplikasyonları göz önüne alındığında, zorunlu tıbbi haller dışında uygulanmaması gereken bir işlemdir. Hayat yolculuğunda o izin verdiği ölçüde ona eşlik edecek insanlar olarak ebeveynlerin; çocuğu belirli bir kültün ya da inanışın parçası yapmaya çalışması ve tek tipleştirme çabası son derece yanlış ve bencilce bir düşüncedir.
Bir erkek bebek annesi olarak yaşadığımız toplumda, çocukluğunda kendi penisinin neden diğer çocuklardan farklı olduğu sorusuna verebileceğim cevabım varken, yetişkin olduğunda neden toplumsal dayatmalara boyun eğip, onu damgaladığım ve belki ileride yaşayabileceği sorunlara ortam hazırladığım sorusuna verecek bir cevabım bulunmamakta ne yazık ki.
Son olarak ”kabuklu mu kalacak?” sorusuna bir beslenme hemşiresi olarak, çürümemesi için kabuğunu kullanacağınız zaman soymanızı hatta vitamin kaybı yaşamamanız için soymadan tüketmenizi önerebilirim.
Referanslar
(1) Eisenberger, N.I.(2015). Social pain and the brain: controversies, questions, and where to go from here. Annual review of psychology, 66, 601-629
(2) Wikipedia.org
(3) Aynur Eryiğit Bader / Sünnet Olma ve Kadın Sünneti • 95
(4) Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi • Cilt 25, Sayı 2, Prof. Dr. Ferit Hakan Baykal Armağanı, Aralık 2019, ISSN 2146-0590, ss. 1337-1357
(5) Aynur Eryiğit Bader / Sünnet Olma ve Kadın Sünneti • 83
(6)Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi • Cilt 25, Sayı 2, Prof. Dr. Ferit Hakan Baykal Armağanı, Aralık 2019, ISSN 2146-0590, ss. 1343
Bağımsız müzisyenlerin bir araya gelerek oluşturdukları Olta Dayanışma, 8 Ocak’ta dördüncü albümünü dinleyici ile buluşturdu.
“Umut denizine atılmış bir olta” mottosundan yola çıkan müzisyenlerin oluşturduğu albümün tüm gelirleri, yine diğer üç dayanışma albümünde olduğu gibi pandemi sürecinde işsiz kalan müzisyenlere, müzik ve sahne emekçilerine dağıtılacak. Dördüncü albüm ile beraber bugüne kadar toplam 45 şarkı yayınlanmış oldu. Ve bu şarkıların oluşmasında emek harcayan yüzü aşkın müzisyen dayanışma oltasını daha derine salmaya devam ediyor. Olta, yeni müzisyenlerin katılımıyla albüm serilerini sürdürmeyi ve dayanışmayı büyütmeyi hedefliyor. Şubat ayının sonuna doğru çıkması planlanan 5. Albümün neredeyse tamamlanmak üzere olduğunu söyleyebiliriz.
Peki 4. Albümde kimler var? Hangi muhteşem şarkıları dinleyeceğiz?
o People Around – Three Monkeys
o Uğur Bozdağ ft. Barış Çapkın – Azrail’e Gülümsedim
o Peyk ft. Alp Yenier – Gel Bunu Sen Çöz (Yarım Kalan Aşklar Soundtrack)
o Grado ft. Kuzak – İda
o Sercan Candemir – Belli Değil
o Nadir Kaya – Canım Ağaç
o Sercan İke – Kalbimi Biliyorum
o Aras Ozan – Darling Don’t
o Oğulcan Sönmez – Şarkılarda Saklarım
o Metin Yerkan – Bir Zaman
(*Albüm kapak tasarımı; Yaman Can )
Olta’ya şarkı göndermek ve iletişime geçmek için [email protected] adresi kullanılabilir.
Olta’yı spotify, youtube gibi tüm dijital platformlardan dinleyebilirsiniz.
Artık gündelik hayatımızda sık sık sürdürülebilirlik terimiyle karşılaşıyoruz. Bu kitapta Kent Portney, bu kavramın evrimini ve ekonomik büyüme ve tüketimden hükümet politikası ve şehir planlamasına kadar çeşitli çağdaş bağlamlarda uygulamalarını inceliyor.
MIT Press Gerekli Bilgiler dizisi, ilgi çeken güncel konularda özenle hazırlanmış, kolay erişilebilir, özlü cep kitaplarından oluşmaktadır. İleri gelen düşünürler tarafından yazılmış bu kitaplar kültürel ve tarihî konulardan bilimsel ve teknik konulara uzanan bir yelpazede uzman bakış açısı sunmaktadır. İçinde bulunduğumuz anlık bilgi hazzı çağında görüşlere, gerekçelendirmelere ve yüzeysel açıklamalara kolayca erişebiliyoruz. Çok daha zor olansa dünyaya dair ilkelere dayalı bir anlayış geliştirmemizi sağlayacak temel bilgiyi edinebilmek. Gerekli Bilgiler serisi bu ihtiyacı karşılıyor. Uzman olmayan okurlar için özelleşmiş alanlarda bilinenleri bir araya getiren ve önemli konu başlıklarını temel bilgilerle birbirine bağlayan bu kitapların her biri karmaşık fikirlere bir erişim noktası sağlamaktadır.
En kısa zamanda kitabın incelemesini de paylaşacağız.
Eser Adı: Sürdürülebilirlik Yazar: Kent E. Portney Çevirmen: Ali Bucak Yayınevi: Pan Yayıncılık Türü: Çevre Katkıda Bulunanlar: Kapak Grafiği: MITPress, Yayın Yönetmeni: Işık Tabar Gençer, Redaksiyon: Burhan Yüksekkaş-Deniz Ulkat, Son Okuma: Önder Tatar, Baskı Hazırlık: Fatma Tulum Cilt Bilgisi: Karton kapak Kağıt Bilgisi: 70 gr. Kitap kağıdı Basım Tarihi: Aralık 2020 Basım Bilgisi: 1 Basım Sayfa Sayısı: 256 Kitap Boyutları: 12,5×17,5 cm ISBN: 978-605-9646-76-5 Barkod: 9786059646765