Ana Sayfa Blog Sayfa 45

Gündemimiz Whatsapp

Son birkaç günlük gündemimizi oluşturan ve ciddi çalkantılara sebep olan Whatsapp isimli uygulamanın kullanıcıları için -yani aslında çoğumuz için- öne sürdüğü bir veri paylaşım sözleşmesi, alevli tedirginlikler yarattı. -Tabii teknolojiyle harmanlanan bir ülke olma adımlarımızdaki yavaşlık nedeniyle normal olan da bu.- Sosyal alanlarda SMS koltuğuna oturttuğumuz hatta gündelik akışı takip ettiğimiz, internet üzerinden iletişimin kemikleşmiş uygulaması olan Whatsapp, 8 Şubat 2021 tarihine kadar sözleşmeyi kabul istemiyle pencereler açıyor ekranlarımızda. Akıllardaki en büyük soru, bunun nelere yol açacağı olsa da az çok tahminlerde bulunabiliyoruz. Sözleşmenin içeriğini kısaca özetleyen, “kabul et” butonunun ise küçük ekranlarımızda büyük yer kapladığı bu yeni durumun temellerinin aslında çok daha öncesine dayandığı söylentisi kulaktan kulağa internet hızında yayılıyor. -Her zaman tam aydınlatılma gerçekleşene kadar bir bilgi kirliliği yahut karmaşası mevcuttur.- Facebook, Whatsapp ve Instagram adlı Bermuda şeytan üçgeninin günümüzdeki ayaklarını oluşturan ve içerisinde kaybolmaktan memnuniyet duyduğumuz, dünyaya işlemiş alanların dahi yaratıcısı Mark Zuckerberg’in bu girişiminin yasal bilgi paylaşımı için yani kişisel verilerimizin paylaşımı için oluşturduğu bu karmaşık girişime, zaten bir süredir bizi hayretlere düşüren bir durumla eş sekmede bakıldığında kavranması çok kolay bir hal alıyor. Mesela çok istediğimiz bir ajanda nasıl oluyor da Facebook, Instagram gibi ağlarda bir anda karşımızda beliriveriyor aslında sorunun yanıtı apaçık ortada. Elbette bunun korkutucu tarafı bir yana oldukça faydalı olduğu da düşünülebilir.

Lakin piyasayı hareketlendirmek adına bizlerin en derin dehlizlerde üzerine topraklar örterek sakladığı ve çoğunlukla “Özel hayatın gizliliği diye bir şey var!” söyleminin ardına istiflediği bilgilerimizin, pazarları hareketlendirecek ipek kumaşlar olması ne kadar mantık cetveline uygun bilemiyorum. Böyle düşünenler için durum, incelemesine düşünülmüş ve şirket bize seçeneklerimizden oluşan bir ültimatom sunmuş. Rızailik ilkesi gereğince onayımızı isteyen yeşil logo eğer buna müsaademiz yoksa derhal hesabımızı imha edeceği ihtimalini de altını çizerek karton kutulara doldurmuş. Bizlerin ve bağımlı olduğumuz çevremizin yılları aşkın süredir bu portal da yer alıyor olması ve bunun yanı sıra hesabımızın silinme olasılığı her birimizde çevremizden yumuşak uçlu bir silgiyle silineceğimiz algısını yaratıyor. O nedenle sözleşmeyi kabullenme ve sanki hiçbir şey olmamış gibi gözlerimizi iki elimizle kapatıp devam etme itkimize bir alternatif arayışına girdik. Bunlar Whatsapp yerine bilişim uzmanları tarafından önerilen ve kullanıcılarına format olarak benzer özellikler sunan, güvenlik açısından şu an için en akla yatkın diğer uygulamalardan başkası değil. -Güvenlik anlayışınıza göre çeşitlenebilir, sonuçta beklentiye göre şekillenen bir zaman içerisinde kulaç atıyoruz…- Ama her ne kadar muadillerle yerini doldurmaya çalışacak olsak da tek başımıza oluşturduğumuz bir hareket anlamsız kalabilir. Örneğin yeşil logoyu reddedip sarımtırak ama siyahi tonlarla süslenmiş logoyu tercih etseniz bile sürekli kontakta bulunduğunuz kimselerin at gözlüklerini takmış olmaları, iletişim skalanızı sekteye uğratacaktır.

Kişisel olarak ince ince düşünülmesi gereken bu kalışın yahut gidişin, yalnız olmadığımız bu boyutunu da 64 GB’lık hafızamızın kıyı köşelerinde bulunduralım. Maazallah 9 Şubat dediğinde çırılçıplak kalacaksak bile -ki her iki ihtimalde de bu kaçınılmaz olan- en azından “Kendim düştüm, boşuna ağlamayayım.” bilinciyle biraz olsun gönlümüz ferah olur. Bakınız zaten özgürlüklerin dünyasında yaşayan, sosyal ve ekonomik refahı iliklerine kadar hissedebilen, tek derdi kaliteye olan açlıkla sınırlandırılmış, mutlu ve öz saygılı bireyler olarak hayat (Whatsapp) bizi inanılmaz sarp kayalıklarla sınıyor, dikkat edelim de gökten düşen bir kez olsun daha yenilebilir bir elma olsun.

Türkiye’de mutlu bir sabah – 1

Günaydın arkadaşlar. Sizinle zaman zaman farkındalıklarımı paylaşacağım bu yazı dizisinin sizlere faydalı olmasını diliyorum. Bu sabahki farkındalığım: “Unutmayın; mutlu değilsek sorun bizdedir.”

Dün gece biraz düşündüm. Düşünce sistemimi değiştirmem gerektiğini düşündüm. Mat üstünde pilates, olumlama ve meditasyon derken harika bir güne uyandım diyebilirim.

Bu sabah ineklere ait olduğunu umursamaksızın bir kutu süt satın aldım. Düşündüm ki reklamdaki o yeşil ovalarda çok mutlu inekler. Afiyetle içtim. Biraz gaz yapmış olabilir. Laktoz intoleransıdır büyük ihtimalle. Yoksa o sütün benim bünyeme uygun olmaması ihtimalinin benim bir buzağı olmamamla uzaktan yakından ilgisi yok; eminim. Belki kendimi şımartıp güzel bir sucuklu yumurta bile yaparım. Size bir sır vereyim mi? Biz yesek de yemesek de hayvanların bir ömrü var. Nasılsa ölecekler. Rahat olmakta fayda var. Hehe.

Bu sabah Zehra Zümrüt Selçuk’un 1 milyon 215 bin liraya yenilenen toplantı salonunun ne kadar şık olabileceğini hayal ettim. Deri koltukların ne kadar rahat ve görkemli göründüğünü düşünerek rahatladım. “Rabbim bu millet için çalışanın yar ve yardımcısı olsun” dedim. Gerçek bir vatansever böyle olmalıdır. Gururluyum. Hehe.

Bu sabah Melih Bulu’nun terbiyesiz öğrencilere karşı sükûnetle alkış tutmasını takdirle karşıladım. Aslında gereksiz gençlik duygularına kapılmayı kenara bıraksalar öğrencilerin Melih Bey’i çok seveceklerini düşündüm. Tüm kalbimle inanıyorum ki bir hafta sonra seçim yapılsa o öğrenciler Melih Bey’e oy verir. Melih Bey’in çizgi film karakterlerine benzetilmesini, akademik ve siyasi geçmişi ile sürekli yıpratılmaya çalışmasını gördükçe öfkeleniyorum. Neyse ki öfkeme yenik düşmedim. YouTube’dan nefes egzersizi açtım. Sakinim, sakinim. Bununla baş edebilirim. Hehe.

Bu sabah düşündüm ki bizim polisimizde çelik gibi sinir var. Nasıl da sabırlı ve insancıllar. Çevik kuvvet, çelik sinir ama pamuk gibi kalp… Hehe.

Bu sabah “Hendek İçin Adalet” diye çığırtkanlık yapan işçi ve işçi yakını ve işçi sendikası ve işçi seven partilerin videosunu seyrettim. Neyse ki Erkan Baş maske takmıştı ve onun bıyığını görmekten kurtuldum. Neden her yürüyüşte polisimizin karşısında insanların koluna girdiğini bir türlü anlayamadığım Erkan Baş’ın bir de bıyıklarına katlanmak zor oluyordu. Videoyu kapattım. Hehe.

Bu sabah bu ülkedeki hiçbir bürokratın, siyasetçinin, devlet büyüğünün diplomasını ve not ortalamasını merak etmedim. Yasalara uydum. Kurallara uyarsanız kimse sizi huzursuz edemez. Hehe.

Bu sabah intihar ettiği aşikâr olan kız çocuğu Rabia Naz hakkında düşünmedim. Çünkü yeterince açık her şey. Neden düşüneyim ki? Babasına açılan davaları da düşünmedim. Davanın avukatı düşünsün. Yani Rabia Naz’ın babasını nasıl zor duruma sokabileceğini düşünsün. Herkes işini iyi yapsa keşke… Başlarına bir şey geldiğini sanıp #RabiaNazaNeOldu #GülistanDokuNerede diye ortalığı karıştıran provakatörleri de bir güzel engelledim. Twitter’da verimli vakit geçirdiğimi söyleyebilirim. Tavsiye ederim. Hehe.

Bu sabah aşıları düşündüm. Herkesin bir an evvel aşı olması gerektiğini düşündüm. Öyle hevesliyim ki şimdiden damarımda kan gibi hissediyorum diyebilirim. 🙂 Çevremdeki herkes aşılara ve ilaçlara güveniyor. Lütfen sorumluluklarımızı ihmal etmeyelim. Hehe.

Hiç kimsenin düşünmediği kadar doğru şeyler düşündüğüme göre şimdi sıra sizde. Hadi yine iyisiniz; hazıra kondunuz. Hehe.

Ne rahat, ne hoş, ne eğlenceli bir gün. Türkiye’deyiz ve mutlu olmak için çok nedenimiz var. Bundan iyisi Şam’da kayısı. Belki de Geyve ayvası. Hepimize afiyet olsun. Yeniden günaydın…

Bir Mirasyedi: David Alan Harvey

“David Alan Harvey, hakkında süregelen iddialardan dolayı 73 yıllık ‘Magnum Mirası’nı temelinden sarsıyor. Öyle ki bu sürecin sonunda ajans için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.”

1947 yılında Paris’te başta Henri Cartier-Bresson, Robert Capa, David ‘Chim’ Seymour ve Maria Eisner olmak üzere bir grup fotoğrafçı tarafından kurulan Magnum, kuruluşundan bu yana geçen yaklaşık 73 yıllık süreçte, Capa’nın ‘Düşen Asker’inin gerçek olup-olmadığı hususundaki spekülasyonlar haricinde, hiçbir zaman cinsel taciz ya da çocuk istismarı gibi ahlak dışı konularla gündeme gelmemişti. Ta ki son zamanlarda David Alan Harvey vakası patlak verinceye kadar… Hoş aslında bu vaka yeni de değil, 2009 yılından günümüze uzanan bir süreci kapsıyor.

Konuya dair ayrıntılara geçmeden ‘ne umduk ne bulduk’ minvalinden bir çıkarımda bulunmamıza vasıta olması açısından merhum Henri Cartier-Bresson’un Magnum’a dair eşsiz söylemini aşağıda yineleyerek ajansın kuruluşunun ana gayesini anımsamakta fayda var.

“Magnum bir düşünce topluluğu, paylaşılan insani bir kalite, dünyada neler olup bittiğine ilişkin merak, olana saygı ve görsel uyarlamaya arzu duymaktır.”

Şimdi kaldığım yerden bu elim vakayı ilgililere aktarmaya devam edeyim. 76 yaşındaki Harvey, özellikle Latin Amerika’da yaptığı fotografik çalışmaları ile tanınan, !saygın¡ bir fotoğraf emektarı… 1973’ten beri düzinelerce konuyu National Geographic için fotoğraflamış, 1997 yılında da Magnum’a tam üye olarak katılmış. Genç fotoğrafçıların destekçisi ve akıl hocası olarak nam salmış, dünyanın dört bir yanındaki Magnum atölyelerinde eğitmenlik yapmasının yanı sıra, gelişmekte olan fotoğrafçılara burslar sağladığı hem çevrim içi hem de basılı formatta yayımlanan bir dergi olan Burn’u de yönetmekte…

Birçok genç fotoğrafçıya göre neredeyse bir Hollywood yıldızına yakın ihtişamlı bir statüye sahip, nitekim iddiaya göre ‘The Bridges of Madison County’ filminde Clint Eastwood’un canlandırdığı ana karaktere de ilham dahi vermiş. Lakin bu ihtişamlı geçmiş ve statü, yakın zamanda alevlenen bir dizi iddia ile sarsılmış durumda, hatta öyle ki iddiaların kanıtlanması durumunda David Alan Harvey hayatının geri kalanında bir çocuk ve kadın istismarcısı olarak anılacak. Daha da ötesi tutuklanarak cezaevine gönderilecek.

Peki, “2009 yılından günümüze kadar uzanan bu bir dizi suçlama neleri kapsıyor?” Şimdi size kısaca bu suçlamaları ve nihayetinde gelinen son noktayı özetleyeyim. (En kısa sürede Kristen Chick’in Columbia Journalism Review’de yayımlanan ‘Magnum’un Hesaplaşma Anı’ başlıklı makalesini dilimize çevirerek konuya ilgi gösterenlerin yaşananların detaylarına vakıf olmasına aracılık edeceğim.)

2009 yılında Contact Fotoğrafçılık Festivali sırasında Toronto’daki Ryerson Üniversitesi’nde fotoğrafçılık okuyan Yalda Pashai, Magnum atölyesine gönüllü olarak katıldığında son derece heyecanlıydı. Ne de olsa etkinlik boyunca koskoca David Alan Harvey’e yardım etmekle görevlendirilmişti. Harvey daha ilk günden sınıfta kendisini belinden kavrayıp fiziksel görünümü hakkında iltifatlarda bulunarak fazlaca “temaslı!” davranmaya başlamıştı. Öyle ki ikinci gün Pashai’nin, Harvey’e kendine çeki düzen vermesi gerektiğini söylemesi gerekmişti.

Harvey, O’nu kendi kaldığı otelde konaklaması için ikna etmeye çalışmış, bu sonu gelmeyen ısrarlar üzerine Pashai, O’na teklifi ancak erkek arkadaşı kendisiyle kalırsa kabul edeceğini belirtmiş ki, Harvey bu noktada ısrarından hemen vazgeçmiş.

Bu olaylar cereyan ederken Magnum çalışanı Song Chong, atölyeleri denetlemek için Toronto’daydı. Pashai, o zaman Chong’a Harvey’in davranışlarını bildirmiş. Buna karşılık olarak ise şu cevabı almış. “Bu tipik David, bütün kızlara böyle davranıyor. Güçlü ol! ve O’na hayır! demeye devam et” demiş. “İşler daha da kötüye giderse, biriyle konuşmaya ihtiyacın olursa bana gelebilirsin.” diye de eklemiş.

Sizlere aktardığım bu vaka, David Alan Harvey’nin kadınlara yönelik örtbas edilen (şimdilik) ilk tacizi olarak biliniyor.

Takvimler 2018 yılını gösterdiğinde Magnum çalışanları The New Yorker’dan bir gazetecinin, biri David Alan Harvey olmak üzere iki (bu şahsı kolaylıkla tahmin edebilirsiniz. Edemediniz mi? Peki, o zaman malumu ilan edeyim: Antoine d’Agata) Magnum fotoğrafçısına yönelik bir takım cinsel taciz iddialarını araştırdığını öğreniyorlar. O günlerde Magnum’un Londra ofisine dışarıdan bir freelancer olarak çalışan dijital editör Naina Bajekal, bu haberin kapalı kapılar ardında yapılan Magnum toplantılarında telaşa yol açtığını söylüyor. Özellikle ajansın marka değerinin bu iddialar sebebiyle sarsılması ve sonrasında ortaya çıkacak değer kaybı herkesi oldukça endişelendirmiş. Hatırlayacak olursanız, bu olayın cereyan ettiği zamanda Magnum’un fotoğrafçıları için mevcut yazılı bir davranış kuralları yönetmeliği yoktu. Ayrıca bu türden şikayetleri değerlendirmek için herhangi resmi bir mekanizması da bulunmuyordu. (Şu an var. Bildirmek istediğiniz herhangi bir konu varsa; [email protected] e-posta adresinden ya da 00 800 4488 20729 numaralı telefondan Magnum Photos ile iletişime geçebilirsiniz.)

Bajekal, ajanstaki temel sorunu şu ifadeleriyle işaret ediyor. “Magnum ile ilgili sorun çok net bir biçimde bu yapının bir fotoğrafçı kolektifi olmasından kaynaklanıyor, bu nedenle personelin mevcut fotoğrafçılar üzerinde hiçbir hükmü yok. Onlar bizim patronlarımız..,” diyor. Ve ekliyor: “Etrafta gezerken çok dikkatli hareket etmelisiniz, çünkü nihayetinde ezelden beri personellerin bu ajansa gelip gittiğini gördüler. İşlerine gelmeyen biri olduğunda çok fazla söz hakkı olmadan, pılısını pırtısını toplayıp ajanstan gider. Ne de olsa burası Magnum… ve söz sahibi olanlar bu kolektifi oluşturan fotoğrafçılar… Sonuçta bu durum, söz konusu olan cinsel tacizi ele almayı oldukça zorlaştırıyor.”

2018 yılındaki yaşanan süreçte Magnumun CEO’su olan David Kogan, “bu dönemde kamuya açık hiçbir iddianın” olmadığını, ancak Magnum’un o zamanki başkanı olan Thomas Dworzak’ın “söz konusu fotoğrafçıları araştırdığını” ifade etmişti.

2018’de henüz Magnum’da bulunmayan şu anki Magnum’un CEO’su Hughes ise verdiği bir röportajında Dworzak ve Kogan’ın net bir iddiayı veya kişi/leri tespit edemediklerini ve bu nedenle soruşturmaya dair yeterli kanıt ya da tanık bulamadıklarından ötürü karşı eyleme geçemediklerini söylemişti.

Nihayetinde 14 Şubat 2018’de Kogan, Magnum’un Londra ofisinde düzenlediği bir toplantıda The New Yorker’ın taciz iddialarını araştırmaktan vazgeçtiğini ilan etti. Böylece taciz iddiaları bir güzel halının altına süpürülmüş oluyordu.

Bu yılın Ağustos ayında, Fstoppers’da yayımlanan makaleyle birlikte bir başka skandal patlak verdi. Ne hikmetse konunun merkezinde yine aynı isim yer alıyordu: David Alan Harvey

Bu makalede, Magnum’un internet sitesinde, -1989’da Bangkok’ta Harvey tarafından çekilen bazı fotoğraflarında dahil olduğu- cinsel istismara uğrayan çocukların fotoğraflarının pazarlandığı yazıyordu. Bu makale vesileyle, foto muhabiri Amanda Mustard, Twitter’da David Alan Harvey hakkında bir tweet paylaştı. Bu paylaşımda Harvey’e yöneltilen cinsel taciz iddialarının Amerika’da sektördeki herkesçe bilinen ama gizlenen bir gerçek olduğunu belirtiyordu. Bu şikayetler ve gittikçe büyüyen kamuoyu tepkisi üzerine Magnum, Harvey’i geçici olarak askıya alacağını açıkladı. 28 Ekim’de ise kimliği gizli tutulan bir kadının kendisine yönelik ‘özel suçlaması’ nedeniyle yapılan iç soruşturmanın ardından, Magnum’un davranış kuralları yönetmeliğini ihlal ettiği gerekçesiyle askıya alma süresinin bir yıla uzatıldığı açıklandı. Bu karar ajansın fotoğrafçı üyelerinin oy birliğiyle alınmıştı.

Fakat gerçeklerin eninde sonunda su yüzüne çıkma huyu bu olay içinde söz konusuydu. Gazeteci Kristen Chick’in Columbia Journalism Review’de yayımlanan Magnum’un Hesaplaşma Anı’ başlıklı makalesine göre, alınan bu karardan günler önce zaten Harvey on bir kadın tarafından cinsel tacizle suçlanmıştı. Bu on bir kadın Harvey’i kendilerini video görüşmesi sırasında mastürbasyon yapmasına tanık olmaya zorlamaktan, elle tacize varıncaya kadar türlü şekillerdeki cinsel tacizlerinden ötürü suçluyorlardı.

Üç yıl önce, Magnum yeni bir davranış kuralları yönetmeliği oluşturdu. Daha fazla fotoğrafçıyı bünyesine kattı. Ve en işin ilginci; biri CEO, diğeri başkan olmak üzere iki kadını ajansın başına getirdi. Magnum’un şu anki başkanı Olivia Arthur, makalenin bu ayın (Aralık) 21’inde yayımlanmasının ardından, verdiği demeçte şu sözleri dile getirdi:

“Bu konuda konuşmanın çok zor olduğunu ve toplumun kadınlara her zaman inanmadığını biliyoruz. Bu insanların bize gelme konusunda çekimser kalmalarına üzülsek de, bunu kayda geçirme cesaretlerini takdir ediyoruz ” dedi. Evet… sadece bu kadar… söylediklerinin hepsi bu kadar ile sınırlı kaldı.

Yaşanan gelişmelerin ardından Harvey, Twitter hesabında, hukuk temsilcisi Patrick Mincey aracılığıyla Columbia Journalism Review’de yayımlanan ve kendisine yöneltilen suçlamaları ‘kesin bir şekilde’ reddeden bir açıklamayı paylaştı.

Kristen Chick’in makalesinin yayımlanmasından bir gün sonra yapılan açıklamada, askıya alınma kararı sonucunda Magnum’un müvekkiliyle mutabık kaldığı sessizlik anlaşmasını, ajans yöneticilerinin yaptıkları açıklamalar nedeniyle bozduklarını iddia ediyordu.

Öte yandan, bu açıklama cinsel istismara uğrayan çocuk fotoğraflarının yayımlanmasını, fotoğrafçının suiistimaline değil Magnum’un internet sitesindeki yazılımdan kaynaklanan bir hataya bağlıyor.

Harvey tweetinde bu konuyla ilgili gelecekteki tüm açıklamaların hukuk müşaviri aracılığıyla yapılacağı ve medya soruşturmalarının onun üzerinden sürdürüleceğini belirtti.

Bu süreç daha öncekilere hiç benzemiyor. Uzun bir dava sürecinin başlayacağını öngörmek için bir hukukçu olmaya gerek yok. Harvey ve ajansın yollarının ayrılmaya yüz tuttuğu da bir gerçek. Bakalım ilerleyen günler ne gibi gelişmelere gebe olacak? Acaba sıra d’Agata’ya da gelecek mi?

Olaylar bu şekilde seyrederken ülkemizdeki fotoğrafçıların ve #MeToo hareketi destekçilerinin sessizliklerini koruduğu gözlemleniyor. Bu konuya dair adını vermek istemeyen tanınmış bir fotoğrafçıya, konu hakkındaki fikirlerini sordum.

Şunları söyledi:

“Magnum fotoğraf ajansı ülkemizde özellikle belgesel fotoğraf üreten ve foto-muhabirliğe gönül veren fotoğrafçılarının Kabesi… Hiç kolay sindirilemeyecek bir olayla karşı karşıyalar ve ne diyeceklerini… ne tepki vereceklerini bilemiyorlar. Bir hata edip, tepki almaktan da korkuyorlar… Bunu riyakarlık olarak değerlendirebilir miyiz? Elbette bu mümkün. Ama onlara da anlayış göstermek lazım. Malum ülkemizde de buna benzer bir vaka kısa bir süre önce cereyan etti. İki fotoğrafçı arasında olanlara dair bir tecavüz ifşası gündeme geldi. Taraflardan birisinin PKK terör örgütü propagandası yapmaktan suçlu bulunmuş olmasından sebep olay bir yandan terör seviciler tarafından politize edilirken, tecavüz mağduru olduğu iddia edilen kişi ise ifşasının ardından önce küçük, duygusal ve ateşli bir ‘popülist’ grup tarafından kısa bir süreliğine desteklendi. Kızcağız şu anda yalnız kalmış durumda… Kulağıma gelen bilgilere göre vermiş olduğu karardan ötürü oldukça pişmanmış. Güvendiği dağlara kar yağdığını söylüyormuş. Bu yüzden kişisel çıkarını düşünen herkes sessizliğini koruyacaktır.”

Görüşlerine değer verdiğim bir diğer fotoğrafçı ise olaya bambaşka bir bakış açısı getiriyordu.

“Magnum özellikle yayıncıların ekmeği; bu ekmek yere düşmüş olabilir. Üfler… 3 kere öpüp başlarına koyar… yine bu ekmeği yedirmeye devam ederler. Ekmeğe ne kadar mikrobun bulaşmış olduğu onları ilgilendirmez. Çünkü halen Cartier-Bresson’un ‘Karar Anı’nı, Capa’nın biyografisini satıyorlar. Siz, David Alan Harvey’nin yaptıkları sebebiyle sadece O’nu mahkum edemezsiniz. Bu olaylara çanak tutan ve kooperatifte yer alan her fotoğrafçı, yaşanan bu olaylara kayıtsız kaldığı ya da politik davrandığı için olası mevcut kara lekeden nasiplenecektir. Dolaysıyla ortaya çıkacak sonuçlardan doğrudan Magnum da etkilenecektir. Bu yüzden adamların etekleri tutuşmuş. Sadece ve sadece sermayeyi düşünmekteler. David Alan Harvey hakkında hiç aleyhte konuşabilirler mi?”

Bu arada konuya dair önemli bir diğer gelişmeden bahsetmeden geçmek haksızlık olurdu. Söz konusu vakaya dair Magnum ile ilişkili Türkiyeli fotoğrafçıların tavrını merak ederek Gölge Fanzin sordu:

“Süre gelen olaylara dair Türkiyeli Magnum fotoğrafçıları Sabiha Çimen ve Emin Özmen’in görüşlerini merak ediyoruz. Magnum’un sessizler ekibinde mi yer alacaklar? Ya da?..”

Bir süre sonra bu soruyla ilgili olarak iki gelişme yaşandı. Bunlardan ilki Emin Özmen’in eşi Cloé Kerhoas Özmen’in bu soruya verdiği yanıtı oldu. Yanıt, Emin Özmen’in konuya dair görüşlerini duyurduğu tweet’i içeriyordu.

“Kristen Chick’e ve bu konuda konuşma cesareti gösteren tüm kadınlara teşekkürler. Yaşadıklarından dolayı tiksindim ve de üzgünüm. Onları ve istismar mağduru diğer tüm kadınları tam olarak destekliyorum. Magnum’da veya başka hiçbir yerde taciz edici davranışlara yer yok. Adalet yerini bulmalı…”

Daha Magnum’a tam üyeliği gerçekleşmemiş ve ileride yapılacak ajans içi oylamalarla bu anlamdaki kaderi belirlenecek olan Emin Özmen’i, bir Magnumcu olmaktansa insan olmayı tercih ettiği için tüm samimiyetimle ve geleceğe dair güçlü bir umutla alkışlıyorum. Bu süreçte göstermiş olduğu bu tavrı bence desteklenmeli…

Gelelim ikinci vakaya… Gölge Fanzin’in aynı sorusuna istinaden Magnum Ajansı’nda görsel araştırmacı ve öğrenme koordinatörü olan Bayryam Bayryamali, Sabiha Çimen’in konuya dair Instagram’da bir açıklaması olduğunu belirtti. Bu iddiayı araştırdım. Lakin iddia gerçek dışıydı.

Ardından aynı kişi, Sabiha Çimen’in görüşlerini bir hikaye (story) olarak paylaştığını iddia etti. (Bu noktada bir teknik detayı belirtmek lazım. IG’de yayımlanan hikayeler 24 saat boyunca etkin kalıp, sonrasında kamudan gizli olarak kişinin özel arşivinde saklanıyorlar.) Bu konuda yazacağım makaleye istinaden pür dikkat gelişmeleri izleyen bendeniz bahsedilen zaman diliminde böyle bir açıklamaya rastlamadım. Dolaysıyla bu yazıyı kaleme aldığım an itibariyle Magnum aday adayı Sabiha Çimen, bu kadın ve çocuk tacizleriyle ilgili olarak herhangi bir görüş bildirmiş değil… Nedense sessiz kalmayı yeğlemiş durumda… Herhalde bu tutumunun oldukça geçerli bir nedeni vardır.

Sadede gelecek olursam, ilerleyen günlerde bu konuya dair birçok yeni gelişmenin yaşanacağı aşikar… Düşüncem Magnum ve David Alan Harvey’nin bu vakada itibarlarının ciddi anlamda sarsıldığı ve tamir edilemeyecek bazı yaralar aldığı doğrultusunda, benim öngörüm ajans ve fotoğrafçı arasında ilerleyen vakitte yol ayrımına gidilmesi kaçınılmaz olacaktır. David Alan Harvey’nin tüm sponsorları hukuki süreç tamamlanana kadar anlaşmalarını ya askıya alacak ya da iptal edecektir.

Ayrıca Magnum CEO’su Caitlin Hughes ve başkanı Olivia Arthur’un da süreci yönetemedikleri ayan beyan ortada iken istifalarını sunmaları Magnum Mirası’nın korunması adına alınacak yerinde kararlar olacaktır.

Ama daha da önemlisi cinsel tacize maruz kalmış kadınlar adına -uğradığı maddi-manevi kayıpların mutlak telafisi asla söz konusu olacak olmasa da- adaletin bir an önce tecellisi sağduyulu insanların gönüllerine az da olsa su serpecektir. #MeToo

Başlık Görseli: ©Christopher Michel, 2017

Anlamlandıramadığımız “tebessüm”: İroni

“Şansıma Auschwitz’e 1942 yılından sonra getirildim.’’ (Levi Promo- “Se questo è un uomo)

“… Çok yaman kızdır. Bütün törelerle alay eder. Çok ileri kafalı kızdır. (…) Kımız da içiyor…’’(Oğuz ATAY- Tutunamayanlar)

“Kimseler olmadı bu feth-i mübine mazhar,
Ne skender ne Hülagü ne Sezar-ü Anibal
(Zafername- Ziya Paşa)

Dil bizimle oyun mu oynuyor? Biz mi dili kontrol ediyoruz yoksa dil mi bizi kontrol ediyor? Gerçekten de dil, anlatmak istediklerimizi çevremize aktarmamızda başarılı olabiliyor mu? Eğer başarılı oluyorsa neden sadece kelimelerin sadece bir gerçek anlamı dururken bizler bunun yanına mecaz, kişileştirme, ironi gibi anlamlar üreterek dolambaçlı yollara girdik? İnsanlığın evreni ve dünyayı anlama ya da tanımlama konusunda nesnelere verdiği isimlerin tek bir anlam üzerine kurulamayacağının nedenini insanın sürekli gelişmek üzerine kurulu doğasıyla açıklanmanın mümkün olduğunu savunabiliriz. İlk çağlardan bu yana sürekli kendi fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarıyla ilgili ilerlemeler kaydedip değişik nesneler icat eden felsefik ve siyasal düşünceleri kavramsal hale getirip bu düşünceler etrafında kamplaşmalara giden kurduğu ekonomik modellerle dünyaya iktisadî anlamda yönlendirmeye çalışan insan konuştuğu dilde kelimelerin tek bir anlamına bağlı kalmaz. Nesnenin tek bir anlamına bağlı kalınmaması felsefe, edebiyat, tiyatro gibi yazınsal ve sözel sanatlarla ilgilenen filozofların, şair ve yazarların eserlerinde mecaz, kişileştirme ve ironi gibi mecazlaştırma (söz oyunu) yollarına yer vermesine sebep olur. Bu bakımdan ironiyi incelerken öncelikle ironinin tarihsel kökenini, anlamının neyi karşıladığını, dilbilimsel altyapısını, konuşma dilinde ve yazınsal-edebi dilde ve görsel sanatlarda nasıl var olduğunu, temel olarak İngilizce olan kelimenin Türk dilinde karşılığının olup olmadığı sorularının cevabını bulmaya çalışacağız.

TARİHSEL OLARAK İRONİ

İroni, sadece bir söz oyunu mu yoksa bütün hayatımıza yerleşen kelimelerin ardına usulca saklanmış bir hayalet mi? Sadece anlamsal olarak bakılırsa ironinin ne olduğunu ya da ne için kullanıldığını anlamakta yetersiz kalırız. Çünkü ironi milattan önceki dönemlerden beri öncelikle filozofların daha sonra dilbilimcilerin üzerine hayli kafa yorduğu bir kavramdır. Dolayısıyla ironiye herhangi bir dilin sözlüğünden anlamsal bir karşılık bularak genel-geçer bir izahat getirmek kavramın doğasına ters bir araştırma yöntemi olacaktır.

“İroni eski Yunan filozoflarının kafasını kurcalar. Kelime ilk defa Platon’un (MÖ. 347) Devlet eserinde “eironia” olarak kullanılır.(1) İlginçtir ki ironi Sokrates tarafından uygulanan bir öğretim metodunun içindeki bir yol olarak ortaya çıkar. Filozof çok şey bildiğini düşünen kişileri kurban olarak seçer ve bu kişilerin aslında bildiklerini sandıkları şeyleri tam olarak bilmediklerini ortaya koymaya çalışır. Filozof karşısındaki insanın bilgisizliğini ortaya çıkarmayı bildiği halde bilmiyor gibi davranarak(tecahülü arif) başarır. Bu yönteme verilen isim “diyalektik metodu”dur. Sokrates, karşısındakine bir şey öğretmek istediği zaman, bunu direkt olarak yapmaz, karşısındaki kişiye sorular sorarak onu doğruyu bulmaya yönlendirir. 

Sokrates’in yöntemi, kişiler tarafından bilgi olarak adlandırılan şeylerin aslında bilgi başlığı altında kullanılamayacak kadar boş şeyler olduğunu gösteriyordu. Sokrates’in kullandığı bu yöntemi olumlu ve olumsuz yönde iki farklı şekilde yorumlamak mümkündür. Olumsuz yorumlar, kelimenin kökü göz önünde bulundurularak yapılmıştır. “Eironia”nın kökünde yer alan “eiron” kelimesinin Demosthenes (M.Ö.322)’e göre tanımı, layık olmadığını iddia ederek vatandaşlık görevlerinden kaçan kişi demektir. Theophrastus (M.Ö. 287) ise “eiron”un kaçak, bağlanmayan ve düşmanlığını saklayan, arkadaş gibi davranıp, hareketlerini farklı göstererek doğru bir cevap asla vermeyen kişi olduğunu söylemektedir.’’(2)

Tüm bu tanımlamalar ışığında ironinin sadece gramatik ya da edebi bir yanının olmadığını aslında çok güçlü bir felsefik altyapısının olduğunu söyleyebiliriz. Sokrates’in ironiyi bir yöntem olarak kullanması ironinin insan bilgisini sorgulamada kullanılacak bir öğretim metodu bile olabileceğini gözler önüne serer. Günümüzde ironi, sadece “alaysama’’ ya da söylenilmek istenilen durumun tersini algılatma yolu olarak düşünülür. Fakat ilk çağlarda ironi “alay cümlesi’’ pozisyonunu aşıp yukarıda söylediğimiz gibi bir öğretim metodu haline gelir. Buradan ironinin anlam ya da kullanım alanının daraldığı sonucu çıkartılabilir. Kısacası ironi sadece insanlarla alay etmek için başvurulan gelişigüzel bir söz oyunu değildir. Geçen zaman içinde insanlık ironiyi başka amaçlar için kullanılır. Bazı teoriler ironiyi, anlam zıtlığını tek bir yapıda sınırladığı için aslında zıtlığı uyum ve birliğe kavuşturan bir arabulucu olarak tanımlar.(3)

Zıtlığı uyum ve birliğe kavuşturmak amacında olan ironi kendisine Sokratik(diyalektik) öğrenim metodunda geniş bir yer bulur. Arabuluculuk kavramının içini doldurmak için Sokrates’in Menon ile yaptığı meşhur diyaloğu ironi başlığı altında inceleyelim. 

………….

“SOKRATES. – Bu kenara ne uzunluk vereceksin?

KÖLE. – Üç ayak.

SOKRATES. -Üç ayaklık kenarı elde etmek için ilk kenara yarı uzunluğunu Ekliyeceğiz. İşte iki ayak, işte bir ayak, öteki kenarları da çizelim, işte iki ayak, işte bir ayak… istediğin kare meydana geldi.

KÖLE.- Evet.

SOKRATES.- Peki, şeklin boyu üç ayak, eni de üç ayak olursa, şekil üç kere üç ayak olmaz mı?

KÖLE.- Evet

SOKRATES.- Üç kere üç ayak ne eder?

KÖLE.- Dokuz.

SOKRATES. – Ama birinci şeklin iki misli olması için kaç ayak lâzımdı?

KÖLE.- Sekiz.

SOKRATES.- Öyleyse bize sekizlik şekli verecek olan, üç ayaklık kenar değil.

KÖLE. – Tabii değil.

SOKRATES.- O halde hangisi? Bunu doğru olarak söylemeye çalış. Hesap etmek istemiyorsan bize sadece göster.

KÖLE. -Bilmiyorum, Sokrates.

SOKRATES. – Anımsama yolunda onun şimdiden ne kadar ilerlediğini görüyorsun, değil mi, Menon. Düşün bir kere, sekiz ayaklık kare kenarının ne olduğunu bilmeden, bunu şimdi de bilmiyor ya, bildiğini sanıyor, hiçbir güçlüğün farkında olmadan, bilen adamların güveniyle cevap veriyordu. O şimdi çıkmaza girdiğinin farkında… Bilmiyor ama, bildiğini sanmıyor.

MENON.- Hakkın var.

SOKRATES. – Bilmediği şey karşısında şimdiki durumu daha iyi değil mi?

MENON.- Evet, bence de öyle

SOKRATES.- Onu çıkmaza götürdük, yassı balığın yaptığı gibi uyuşturduk, ona bir zarar verdik mi?

MENON. – Sanmam.

SOKRATES.- Ya ben çok aldanıyorum, yahut onun, gerçeğin karşısındaki durumunun ne olduğunu bulmasına iyi yardım ettik. Çünkü şimdi, bilmediği için, araştırmaktan zevk duyacak; halbuki daha önce, herkesin karşısında bir karenin iki mislini elde etmek için, kenarının iki mislini almak gerektiğini hiç çekinmeden söyleyebiliyordu.

MENON.- Herhâlde.’’(4)

…………

Sokrates burada iki zıt durumu bir araya getirmek ister(bilgisizlik ve bilmek). Sokrat Menon’la bir iddiaya tutuşur. Ona göre bilgi doğuştan vardır, yapılması gereken bilgiyi ortaya çıkarmak için kişiye bazı sorular sormaktır. Bu soruların içeriği ironik özelliktedir. Sokrat öncelikle bir takım sorular sorarak kişinin bildiklerini ortaya çıkartır. Daha sonra kişinin bildiklerinin aslında yanlış olduğunu ironik bir “tersinme’’ (5) yaparak gösterir. Sekizlik şekil verecek olanın üç ayaklık olmayacağını köleye sorarak kişinin bilgisizliğini ortaya çıkarır. Bu bilgisizliği ortaya çıkartırken de iki zıt kavramı yani kişinin var olan yanlış bilgisiyle aslında doğru olan bilgiyi aynı potada eriterek ironik bir söylem ortaya koymuş olur. Kısacası ironik söylem kişinin kendi düşüncesini keşfetmesinde bir arabuluculuk yapar. Bu öğretim metodu daha sonraki filozoflar ve günümüz eğitim bilimcileri tarafından kişiyi sindirmesi nedeniyle eleştirilir. 

Sokrates’ten sonra ironinin hakkında çıkan tartışmalar daha çok ironinin işlevi konusunda olur. Sokratik ironide kişiyi övermiş gibi yapıp kötülemek, kötülemiş gibi yapıp övmek durumu mevcuttur yani olumlu ve olumsuz işlevin her ikisi de görülür. Anaksimenes de tıpkı Sokrat gibi ironiyi övgü ve yerginin merkezinde bir olgu olarak görür. Çiçero’ya göre ironinin olumlu bir işlevi vardır. İroninin sonradan bir güldürü unsuru olarak daha fazla ön plana çıkmasının temelinde kavramın olumlu bir işlevinin olduğunu savunmak yatar. 

Günlük yaşantımızdan örnekler verirsek ironik cümleler her zaman güldürü unsuru olarak karşımıza çıkar. Bu durumda insanların neden güldüğü ile ilgili teorileri incelememiz gerekir. 

GÜLMEK VE İRONİ

İnsanlığın neden güldüğü ya da neden gülmeye ihtiyaç duyduğuyla ilgili çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Düz bir mantıksal yaklaşımla savaşların, haksızlıkların, zulümlerin olduğu bir dünyada insanlığın bir şekilde deşarj olması gerekir. Dolayısıyla üzüntüye karşı gülmek âdeta bir panzehir görevi görür. Ancak bu tanım tam anlamıyla neden güldüğümüze bir cevap oluşturmaz. Bilimsel olarak gülmek bilişsel ve fizyolojik unsurlara dayanır. Bilişsel başlığı altında gülmeyi incelediğimizde uyumsuzluk teorisiyle karşılaşırız.

“Uyumsuzluk teorisi, gülmenin daha çok bilişsel yanı ile ilgilidir. Teoriye göre, dünyadaki nesneler ve bu nesnelerin özellikleri, olaylar vb. arasında bazı kurallar (kalıplar) vardır ve bu kurallar sayesinde insanlar düzenli bir hayatta yaşamaktadırlar. İnsanların beklentilerine uymayan bir durumun varlığı gülmeye neden olur. Bu uyumsuzluklar, bazen bir unsurun eksilmesi, bazen sıranın değişmesi, beklenilen şeylerin olmayışı şeklinde ortaya çıkabilir. Pascal bunu, “Kişiyi, umduğuyla bulduğu arasındaki şaşırtıcı orantısızlıktan başka hiçbir şey daha fazla güldürmez.” şeklinde ifade eder’’ (6)

Teoriye göre, güldürü unsuru olan ana etmen, insanlara uyumsuz gibi görünen olguların sanki geçmişten bugüne kadar uyumlu olduğunu gösterip aslında içeriğinde uyumsuzluk olan bu uyumluluğa gülünmesidir. İnsanların doğru ya da gerçek olarak kabul ettiği kalıpların aslında öyle değilmiş gibi gösterilerek anlatılması insanları güldüren bir unsur olarak kabul edilir. Teoride asıl vurgulanmak istenen birbiriyle zıt iki durumun bir arada gösterilmeye çalışılmasıdır. Kieerkegard‘a göre zıtlığın olduğu yerde güldürü vardır.(7) Teorinin kökenine inersek karşımıza Aristoteles’in düşünceleri çıkar. Aristoteles, Rhetoric’de dinleyiciler üzerinde belli bir beklentinin oluşturulup sonra da onları umulmadık bir şeyle vurmanın konuşmacı için güldürme yollarından birisi olabileceğini söyleyerek bu kurama ait ilk açıklamalardan birisini yapmış olur. Uyumsuzluk kuramı üzerinde çalışan Schopenhauer ve Kant’ın görüşleri de bu kuramın gelişmesinde önemli bir rol oynar. Schopenhauer, konuyla ilgili olarak “Her durumda gülmenin nedeni, bir kavramla, o kavram ilişkisi içinde düşünülen gerçek nesneler arasındaki uyumsuzluğun aniden algılanmasıdır ve gülmenin kendisi bu uyumsuzluktan başka bir şey değildir.” şeklinde bir değerlendirme yaparak uyumsuzluğu algılamanın ani olması gerektiğini vurgular.(8)

Uyumsuzluk teorisini bir Bektaşi fıkrasıyla açıklayıp fıkranın içindeki ironik unsurları bulduktan sonra gülmenin fizyolojik dayanaklarına geçebiliriz.

 Emr-i-hak ile Allahın Bektaşi kullarından birisi Azrail ile sırat köprüsüne gelir. 

Azrail: – Ey Bektaşi köprüden geç.

Bektaşi: -Geçmiyorum ey Azrail!

Azrail: Bre insan! Öldün artık geç köprüden!

Bektaşi aynı şekilde geçmiyorum cevabını verirken köprüden geçmek için bekleyen ölülerden biri bu diyaloğu duyar. Ölü Bektaşi’yi tanır. Bunun üzerine ölü Azrail’e dönerek:

-Ey Azrail, bu adam Bektaşi’dir. Onun köprüden geçmesi için senin karşı tarafa rakı koyman gerekir.(9)

Baştan sona uyumsuzluk ögeleriyle dolu olan bu fıkrada ölünün Azrail’e önerdiği çözüm tamamen ironiktir. Çünkü Azrail‘in karşı tarafa rakı koyması ihtimal dışıdır. Burada bize anlatılan ve kafamızdaki sırat köprüsü motifiyle bir uyumsuzluk söz konusudur. Bu uyumsuzluk ironik söylemi yaratmıştır. Gülmenin fizyolojik boyutu üzerinde yoğunlaşan rahatlama teorisi, psikoanalitik kuram olarak da bilinmektedir. Bastırılmış ve biriktirilmiş enerjinin aniden ortaya çıkması ile gülmenin gerçekleştiği fikrini savunan bu kuram, gülmenin rahatlatıcı etkisini ön plana çıkarır (Türkmen, 2002: 373; Eker, 2003: 75-76) (10)-(11)

Sosyal hayattaki pek çok kısıtlayıcı ve yasaklayıcı tutum insan üzerinde ister istemez baskı oluşturur ve bu baskıda belli ölçüde enerji birikimine sebep olur. Cinsellikle ilgili yasaklar, günlük hayatta bireylerin istemeseler de yapmak zorunda oldukları davranışlar, uymak zorunda kaldıkları kurallar vb. daha pek çok husus insanda tepkiye sebep olacak bir enerji birikimine yol açar. Uygun şartların oluşması neticesinde ortaya çıkan bu enerji de gülme sonucunu doğurabilir. Bunlara ek olarak gülmenin nedenleri arasına Bergson’un gülme yankıya muhtaçtır.(12) sözünü koyabiliriz. Bergson’a göre gülmek kolektif yapılan bir iştir. Mutlaka bizi güldüren bir olayın olması gerekmektedir. Bizi güldürecek olan olay başkalarını da güldürecektir ve bu durum dalgalar halinde bir grubu etkisi altına alabilir. Tam bu noktada ironinin de tekil değil çoğul yapılan bir mekanizma olduğunu vurgulamak durumundayız. İroni bir söz sanatı ya da kelime oyunu olarak yapıldığı zaman karşısında bir muhatap ister. Tek başına yapılan ve alıcısı olmayan bir ironi, ironi başlığı altında ele alınamaz.  

Görüldüğü gibi ironi gayet derin bir temele sahip olan ve aslında anlaşılması güç ve üzerinde felsefik, dilbilimsel ve edebî olarak kafa yorulması gerekilen bir olgudur. Bu kadar geniş bir kapsama alanına sahip olan ironinin değişik alanlarda tezahürlerine bakmak, ironinin aslında hayatın neredeyse her yerine sirayet ettiğini anlamakta bizlere katkı sağlamış olur. 

 Gülmenin ironiyle ilişkisini anlatırken konunun bağlanması gereken başka bir yer vardır. Türkçe’de ironinin anlamı hep gülmece olarak karşılanmıştır.(13) Bunun nedeni yazımızın başından beri sözünü ettiğimiz ve günlük hayatta ya da yazınsal dilde sıkça karşılaştığımız zıtlık durumlarının yarattığı “komedi’’ havasından ötürü Türk dilindeki tanımlamalarında “gülmece’’ olarak kullanmamızdır.

İRONİNİN GÖRÜNGÜLERİ 

Sokakta yürürken yıllardır sizinle bilerek görüşmeyen bir arkadaşınızla karşılaşıyorsunuz. Bir anda beyniniz arkadaşınızın hayırsız biri olduğu düşüncesini oluşturuyor. Arkadaşınızın bütün görmezden gelme çabalarını ustaca bertaraf ettikten sonra düşünce dünyanızda arkadaşınızla ilgili oluşan vefasız ya da hayırsız düşüncelerine taban tabana zıt bir cümle kuruyorsunuz.

–  Vefalı arkadaşım, beni o kadar sık arıyorsun ki yokluğunu hiç hissetmiyorum!

En basit konuşma dilinden en karışık edebî yapıtların içinde kendisini hemen göstermeyen kelimelerin anlam dünyasının ve telaffuz gücünün arkasına gizlenmiş ve cümle düzeyinde kendini daha net hissettirebilen bir olgu olan ironiyi psikoloji bilimi(özellikle pedagoji) tedavi ya da terapi uygulamalarının içerisinde kullanır. Örneğin dersini çalışmayan ya da brokoli yemeyen bir çocuğun bunları yapması için sık sık başvurulan bir yöntem olan ters psikolojinin cümle düzeyindeki uygulamalarında ironik söylemi görebiliriz.

– “Bu kadar ders çalışmaya devam edersen korkarım ki gözlerini kaybedeceksin.’’

Çalışmamaktan ötürü yanınıza gelip

-“Anne/Baba ben bugün de ders çalışmadım’’ diyen bir çocuğa

– “Okumasan da olur. Nasıl olsa dışarda okumayan işsiz insan çok’’ dediğiniz zamanda ironik bir söyleme başvurmuş olursunuz.

Meseleyi göstermeye bağlı sanatlara getirecek olursak bu tip sanatlardan tiyatroda ironinin çok önemli bir yeri olduğunu görüyoruz. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıntısı içinde insanların yaşadığı  üzüntü, savaşın mental anlamda insanların üzerinde yarattığı büyük çöküntü ve “boşluk’’ duygusu tiyatroda yeni bir akım oluşturur. “Absürd’’ denilen bu akım tam anlamıyla şiddetin ve duygusuz yaşamanın kural olduğu bir dünyada bütün mantık ilkelerine karşı çıkarak işe başlar. İnsanları sözel saçmalıkların ve anlaşılmazlığın kural olduğu bir sahneye davet eden Eugéne Ionesco (d.1912), Jean Genet (d.1910), Samuel Beckett (d.1906), Arthur Adamov( 1908-1970), Harold Pinter (1930) gibi absürtçüler insanlığı bir nebze de olsa yıkım dünyasından uzaklaştırmaya çalışırlar. Bu şekilde amaçsızlığı amaç edinen yasaları ve kanunları alaycı bir şekilde eleştiren absürd tiyatronun tiyatro metninde ironiyi sık sık kullanması gayet normal bir durumdur.

 Tiyatroda modern sonrasına/postmoderne bir geçiş olarak değerlendirilebilecek ve Martin Esslin tarafından “absürd tiyatro” başlığı altında sınıflandırılmış oyunlar, yansıttıkları durumun yoğun trajik boyutu ile oyun kişilerinin içinde bulundukları duruma verdikleri komik tepkilerin iç içe geçmesiyle ironi aygıtının varlığının ilk ipuçlarını verir.(14)

Yukarıda yaptığımız alıntının bir örneğini Samuel BECKET’İN “GODOT’YU BEKLERKEN’’ adlı oyunundan bir bölümde bulabiliriz. 

“ESTRAGON- Ne var?

VLADIMIR – Pişman olalım mı, ne dersin?

ESTRAGON- Neye?

VLADIMIR- Şey… (Bulmaya çalışır.) Ayrıntılara girmemiz gerekmez.

ESTRAGON- Doğduğumuza mı?

(Vladımır kahkaha atarken elini kasığına götürerek kendini tutar.)

VLADIMIR – Artık gülmek için bile yürek gerekli.

ESTRAGON- Bir yoksunluk tabii.

VLADIMIR- Kala kala bir gülümseme kaldı. (Yüzüne çok geniş, bıçak gibi bir gülümseme yayılır ve donar, uzunca bir süre öyle kalır, sonra birden kaybolur.)

Aynı şey değil. Ne yapalım… (Bir süre.) Gogo…

ESTRAGON (rahatsız edilmiş gibi)- Yine ne var?

VLADIMIR- İncil’i okudun mu?

ESTRAGON- İncil’i mi? (Düşünür.) Bir göz atmışımdır herhâlde.

VLADIMIR (şaşırmış)- Tanrısız okulda mı?

ESTRAGON – Tanrılı mıydı, Tanrısız mıydı, bilmiyorum.

VLADIMIR- Sen la Roquette’yi ıslah eviyle karıştırıyorsun.’’

Bu diyalogda geçenPişman olalım mı?, Doğduğumuza mı?….” konuşmalarında Estragon Vladımir’in garip sorusuna karşı “doğduğumuza mı?’’ diyerek alaysamalı bir cevap verir ve bir anlamda yaşamanın gereksizliğini “ironi’’ yaparak değerlendirir. Bunun yanı sıra Vladımır’in “tanrısız okulda mı?’’ sorusu birbirinden ayrı değerlendirilemeyecek iki olgunun yani İncil ve Tanrı’nın ayrı gösterilmesiyle yapılan bir ironidir.

    “Vladimir: Ne hoş bir akşam geçiriyoruz.

      Estragon:Unutulmaz

      V:Berbat!

     E:Ucuz piyesden de kötü 

    V: Sirkten de

   E: Müzikholden de”  (15)

Bu diyalogda da Beckett oyunla dalga geçmiştir. Vladimir’in aslında berbat olan bir akşam için “ne unutulmaz bir akşam geçiriyoruz’’ cümlesiyle Estragon’un bu cümleye verdiği karşılık diyalogdaki ironik bölüm olarak belirlenebilir. 

GÖSTERGEBİLİM VE İRONİ

Anımsamak ve kısa bir özet yapmak gerekirse göstergebilim (semiotics, semiology) göstergeleri ve gösterge dizgelerini inceleyen bilimdir. Göstergebilim kendisinin temel uğraşı alanı olan göstergeden(sign) ayrı düşünülemez. Gösterge “genel olarak bir başka şeyin yerini alabilecek nitelikte olduğundan kendi dışında bir şey gösteren her türlü nesne, varlık ya da olgu” dur.(16) Mesela bir tablodaki bir renk öğesi ya da bir figür bir gösterge olarak değerlendirilebileceği gibi, bir yazınsal yapıtta bir kahramanın amacı ya da davranışı, veya moda açısından bir bluz, bir etek, bir kazak vb. çevresindeki öbür birimlerle ilişkiye girmiş bir gösterge olarak değerlendirilebilir.(17) Bu bakımdan ister konuşma düzeyinde olsun ister yazı düzeyinde olsun kelimeler ya da cümleler vermek istediği mesajı açık ya da kapalı olarak verirler. Kapalı anlatım ise daha çok örtük anlatım şeklinde adlandırılır. Doğan GÜNAY  örtükleşmeyi dolaylı ya da dolaysız yoldan ulaşılabilecek bilgiler için kullanılan (Günay, 2007: 86) (18) bir kanal olarak belirler. İroninin bu bakımdan açık anlatım yolundan ziyade kapalı anlatım yolunu benimsediğini söyleyebiliriz.

Herhangi bir mahallede dükkanının dış kapısında oturmuş bir berberin dikkati birden yoldan geçen yaşlı adama takılır, yaşlı adamın sakalları uzamıştır. Tam dükkanın önünden geçerken berber yaşlı adama bağırır: 

-DELİKANLI! Sakalların çok uzamış içeri gel de sakallarını keseyim!

Bu cümlede yaşlı bir adama delikanlı diye hitap edilmesi cümlenin arka planında örtük bir anlam olduğunun mesajını verir. Cümleyi söyleyen berber(söyleyen) gerçek anlamı kapatarak ya da örterek yaşlı adama(alıcı) delikanlı(gösterge) diyerek doğaçlama bir şekilde cümlenin içine gizli bir çıkarım koyar. Bu çıkarımı anlaması gereken yaşlı adamdır. 

“İroni, tamı tamına herkesin söylediğinin aynısını söylememek için, son derece yapmacıklı olarak tersini söyleme biçimidir. Ama belki de bu söz oyununun daha derin bir işlevi vardır. İroni belirsiz bir söz oyunudur.(…) İroni üst düzeyde bir üslup stratejisi içine sıkıştırılmışsa ki bu haliyle ironi olduğu konusunda kuşkulanmamak olanaksızdır, işte o zaman gerçeği vurgulamada akıl almaz bir araç haline gelir. En büyük ikna stratejisi hâline gelebilir. (…) Kendini olduğu gibi ortaya koyan iyi bir ironi stratejisi, dünyanın öz niteliğiyle ilgili bilgileri bile değiştirmeye kadar gidebilecek, kesinlikle çok büyük bir ikna aracı olabilir”(19)

Yazımızın genelinde ironinin bir zıtlıklar toplamı olduğunu belirttik. Eco ise bu zıtlık toplamının stratejik olarak kullanıldığında bütün evrensel doğruları değiştirebilecek bir gücü olduğuna dikkat çeker. Örnek resmimize baktığımızda ise ilk olarak ağacın yanından geçen insanların ağacın dibine sürekli olarak sigara attığı(görmememize rağmen) çıkarımında bulunuruz. Bunu engellemek için duyarlı bir vatandaş ağaca sigara atılmaması için ironik bir söyleme başvurmuştur. Buna göre izmaritin toprakta yetişmeyeceği herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir fakat buradaki ironik söylem zihnimizdeki “toprakta yetişebilecek nesneler’’ şemasını alt üst etmektedir. İroninin zıtlık dünyası bu resimde Eco’nun söylediği gibi ikna aracı olarak kullanılır. Söylediklerimizin yanısıra, Eco bu sözüyle ironinin sadece alaysamalı cümleler kurup basit bir kapalı cümle söyleme olayı olmadığını, ironinin altyapısında insanların evrensel doğrularını bile değiştirebilecek bir güce sahip olduğunu anlatır. Çevremize baktığımızda reklamların, bilbordların, kitap kapaklarının aslında ironik bir altyapıya sahip olduğunu biraz daha iyi incelemeyle algılayabiliriz. Bu durumda Eco’nun söylediği ironinin yüksek ikna kapasitesini bilerek ya da bilmeyerek algılayan bazı girişimcilerin ironiyi çokça kullandığını söyleyebiliriz.

SONUÇ YERİNE

“Oxford tarihsel sözlüğünde yer alan bilgiye göre ironi kelimesi ilk defa 1502 yılında kaydedilmiş ve Sokrates’in kullandığı retorik tekniğini açıklamak için kullanılmıştır. XVII. yüzyılın ortasından itibaren kesin tarih verilecek olursa 1649 yılında, ironi kelimesinin anlamı biraz değişime uğrayarak mecaz anlamla ‘olayların beklentilerle alay edercesine çelişkili sonucu’ anlamını taşımaya başlamıştır. Bu kullanım Sokrates’in bilinçli olarak kendini azımsamasından farklı olmak üzere ironinin kaynağı değişmektedir. Sokratik ironide ironiyi yapan kişi ön plandayken, XVII. yüzyıldaki kullanımıyla beraber ironinin kurbanı bu sefer insan olmakta, ironinin kaynağı ise kader ve dünya olmaktadır. Bu anlam Fransızca’da “ironie du sort” (Şemsettin Sami’nin tercümesiyle “cilve-i kader”), İngilizce’de ise 1884 yılında kayıt edildiği şekliyle “irony of time” yani “zamanın acı alayı” deyimleri ile tanımlanmıştır. Fransızca’da aynı sözcüğün Littre’nin anıtsal sözlüğündeki tanımının “anlaşılması istenenin tersini söyleyerek takınılan alaycı tutum” olmasını da, bu deyimin içerdiği anlamdan türediğini söylemek mümkün olacaktır.’’(20)

 İroni bütün anlamlara gelebilecek bir anlamsızlık mı? Ya da bu kadar çelişkili ve zıtlık içerisinde yaşayan insan bu zıtlık ve çelişki dünyasının durmaksızın süren saldırılarına karşı son kozunu gülerek ya da alay ederek mi oynuyor? Sözel dünyamızı çepeçevre kuşatmış bir hayaletle yaşıyoruz, bu hayaletin adı ironi… Bu çalışmamızda sözünü ettiğimiz bu hayaleti tezahür ettirmek, ironiyi(tersinme, alaysama, gülmece…) kelimelerin karmaşık anlam dünyası içinden çıkarıp kavramın düşünsel altyapısını ortaya çıkarmak istedik.

“Muhteşem bir iklimin ortasında, insanların birbiriyle hiçbir sorunun olmadığı ve refah içinde, güvenle yaşadığımız ülkemizin yeni yılını tüm içtenliğimizle kutlarız. Bol ironili günleriniz olsun.” 

(1) Cebeci, Oğuz: Komik Edebi Türler, Parodi, Satir ve İroni(2) Muecke, Douglas Colin: Irony, Methuen, 1970
(3) Norman Knox, Dictionary of the History of Ideas, University of Virginia, (Çevrimiçi)http://xtf.lib.virginia.edu/xtf/view?docId=DicHist/uvaGenText/tei/DicHist2.xml&chunk.id=dv2- 70&toc.id=dv2-70&brand=default,
(4) www.felsefedersligi.com/FileUpload/op30412/File/platon-menondiyalogundan.pdf
(5) 4 Savaş Kılıç, İroni, İstihza, Alaysılama, Cogito, Kış, 2008, s.143-148; Fatma Jale Gül Çoruk, Hiciv Üzerine BirÇalışma, (Türk, İngiliz ve Ermeni Edebiyatları Örnekleminde), Ankara
(6) Bektaşi fıkraları ve gülme teorileri; Türk kültürü ve hacı Bektaş-ı-veli araştırma dergisi 2010/55
(7) 1 Mehmet Çolak, “Humour in Turkish: A Study on the Basic Linguistic Features of Humour Language”,(Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), 2006, s.15
(8) Morreall, John. (1997). Gülmeyi Ciddiye Almak. çev.: Kubilay Aysevener-Şenay Soyer. İstanbul: İris Yayıncılık.
(9) Kaynak kişi
(10) Türkmen, Fikret. (2002). “Gülme Teorileri ve Bursa Yöresi Yörük Fıkralarının Analizi”. Bursa Halk Kültürü I.Bursa Halk Kültürü Sempozyumu (4-6 Nisan 2002) Bildiri Kitabı. Cilt 2, Bursa, 367-375.
(11) Eker, Gülün Öğüt. (2003). “Fıkralar”. Türk Dünyası Ortak Edebiyatı Türk Dünyası Edebiyat Tarihi. Cilt III.Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, 63-130.
(12) Henri Bergson, Gülme, çev. Mustafa Şekip Tunç, Ankara, 1989, s.8.
(13) http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&arama=gts&guid=TDK.GTS.585d58d9bea966.68874599
(14) GÜÇBİLMEZ beliz, Öğretim Görevlisi, Doktor Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi TiyatroBölümü(absürd tiyatroda ironi)
(15) http://www.kitapso.com/kitaplar/roman-hikaye-oyku-kitaplari/27/Samuel-Becket—Godot_yu-Beklerken.pdf
(16) Vardar, Berke yönetiminde, Açıklamalı Dilbilim Terimleri Sözlüğü, ABC Yay., İstanbul, 1988, s.111
(17) Rifat, Mehmet, Göstergebilimin ABC’si, Simavi Yay., İstanbul, 1992, s.6
(18) Günay, D. 2007 Metin Bilgisi. İstanbul: Multilingual
(19) Eco, U. 1991 .Alımlama Göstergebilimi. Çev. Sema Rıfat. İstanbul: Düzlem Yayınları.
(20) Kılıç savaş, İroni, istihza, alaysama adlı makalesinden alıntıdır.

Girişimci kadınlar Giresun’da atalık tohumlarla organik üretimi e-ticarete taşıdı

Özellikle son bir yıla yakın süredir içinden geçilen bu zorlu pandemi sürecinde evde yemek pişirme oranı oldukça arttı. Aynı zamanda gıdanın bağışıklık üzerindeki etkisi ve önemi herkes tarafından daha bir anlaşılır ve dikkat edilir hale geldi. Artık her şekilde temiz ve sağlıklı gıdaya ulaşmak internetin daha aktif kullanımıyla mümkün.

Bu doğrultuda öykülerden biri de Giresun’dan geldi. Aralık 2020’de hayata geçen Ortakbahçe Yaşam Çiftliği, kendi yemeğini pişiren, bunu doğal ve temiz gıda ile yapmaya özen gösteren bir kolektif yapı oluşturuyor. Giresun’da, köylerinde, aileye ait  topraklarda atalık tohum ve geleneksel yöntemlerle üretilen yerel ve doğal ürünler sağlıklı, temiz gıdaya ulaşmak isteyen tüketiciyle buluşuyor.

Ortakbahçe Yaşam Çiftliği, her geçen gün artan sayıda organik ürün satan pazar ve pazaryerlerinin internette boy göstermeye ve satış yapmaya başladığının farkında. Ortakbahçe, diğerlerinden bir adım daha öne çıkmak için bölgesel ürünlerdeki coğrafi işaret, menşe adı ve mahreç işaretini önceliyor. Bu ürünlerde belirli bir standart ve kalitenin olduğunu tüketicilere garanti ediyor. Ayrıca Ortakbahçe, fiyatlarla da rakiplerden bir parça sıyrılıyor, doğal olan ekonomiktir onların ana kuralı..

Sekiz kuzen bir araya geldi

Tam 200 yıldır bu topraklarda ekip, diken, üreten, paylaşan bir neslin üçüncü kuşak torunları olarak Ortakbahçe Yaşam Çiftliği, çalışmayı, üretmeyi annelerinden görmüş ve hep bu dayanışma içinde yaşamış, her biri farklı eğitim ve iş gücüne sahip ancak toprakla bağı hiç kopmamış sekiz kuzen tarafından kuruldu. Bir araya gelen bu sekiz kadın gücünü, bilgisini, emeğini ve tüm birikimlerini yanlarına alarak bu topraklarda üretmek ve çoğaltmak için çalışıyor ve ürettiklerini paylaşmak istiyor. Topraklarında yetişen ürünleri en doğal haliyle son tüketiciyle buluşturuyor.

Ortakbahçe Yaşam Çiftliği, kendi bahçelerinden sofralarına ne geliyorsa tüketicinin sofrasına da aynı güvenle sağlıklı ve temiz gıdayı ulaştırmak ilkesiyle hareket ediyor.

Giresun bölgesindeki diğer kadınların da güçlerinin birleşmesi gerekliliğine vurgu yapan  Ortakbahçe Yaşam Çiftliği, kadın dayanışmasına ve kadının emeğini değerlendirerek aile ekonomisine katkı sunmasına öncülük etmek,  uzun vadede kadın kooperatifi olmak için çalışmalar yürütüyor. Yöresel, sağlıklı ürünlerin tüketiciye ulaşmasına ön ayak olacak kooperatif, aynı zamanda kadınların el emeklerini de değerlendirme imkanı bulduğu bir çatı olarak oluşturuluyor.

Tüketici, her mevsim temiz fındığın yanı sıra mevsime göre kabak, kara lahana, fasulye, domates, biber, mısır, elma, armut, cennet hurması, böğürtlen… gibi taze sebze – meyve seçeneklerine ve toplanan ürünlerle hazırlanan domates sosu, çeşit çeşit reçel, elma kurusu, sirke, kiraz tuzlusu, yaprak tuzlusu, fındık ezmesi, mısır unu, pekmez, mısır ekmeği gibi hazır ürünlere ulaşma imkanı buluyor. Ayrıca bölgenin meşhur İsabella üzümü ve mısır unuyla yaptıkları mor muhallebileri samaksa tüketiciyle buluşan ürünler arasında özel bir yere sahip.

Ortakbahçe Yaşam Çiftliği hakkında daha detaylı bilgi almak  ve sipariş vermek ise şu an için https://www.instagram.com/ortakbahceyasamciftligi instagram hesabıyla mümkün.

Benim Edebiyatçım İşini Bilir ya da Günümüzde Bir Seyir

Merhaba, nice zaman oldu ki bir yazıya merhaba diyerek başlamamıştım. Oysa merhaba da eskimeyen sözcüklerden, pek çok başlangıca yakışıyor. Hayatlarımızın bir salgın tarafından belirlendiği bir yıl geçirdik. Oysaki; aylardır muhabbeti, “bitsin de kurtulalım 2020,” olan bu yılın insanların eline düşmekten başka suçu yoktu. Somut nedenlerle yüzleşemeyen bizler için durum sadece rakamların arkasına saklanmaktan ibaretti. Bu açıdan bakarsak, 2020 de bize çoktan “beni bir salın,” diyordur.

Dün yurdumuzda işlenen kadın cinayeti sayısı 4’tü. İnsanlarımızı salgından ve cinayetten kaybettiğimiz günlerde yaptığımız her şey biraz da üzüntüden kaçmak için yapılıyor. Kendi adıma maruz kaldığımız onca kötülüğe bakıp “bıktım,” diye haykırmak isteği duyuyorum. Lakin biliyorum ki haykırmak da bir şeyi çözmeyecek. Bu nedenle üstünde durulduysa bile gözümden kaçan bir detayın çevresinde dolaşmak mantıklı geliyor. Edebiyatçısının bile beis görmediği hallere dair bir dipnot olsun diye belki, belki de bu da burada dursun, diye bilemiyorum. Bu kadar duygu durumumuza zararlı hallerde bile ne anlatıyoruz ki dememek için belki de yazıyorum.

İnsanın korkunç yanına zeval gelmeden yaptığı işte ustalaşmayı marifet saya saya geldiğimiz günlerdeyiz. Hiç hesaplaşmadan, düzeltmeye çalışmadan, değişmeden, arkasına sığınılabilecek heyula “erkeklik” dağlarına güvenerek bu işler bizde böyleyle karşılaşmaktan usanmışken detaylar önemlidir, diyorum kendime ve size bilemiyorum. Ve yine biliyorum ki çevremiz, mangalda kül bırakmayarak eşitlik savunan ama evde hiçbir işe el sürmeyen, en yakınının yani aynı hanede yaşadığı insanın bile emeğini sömürmekte sakınca görmeyerek sömürüye karşı olduğunu söyleyenlerle dolu. Bulunduğumuz bu zeminde oluşan tezat, bir yandan detayların ütopyaya dahil olduğunu düşünmeme sebep oluyor ama olsun.

DÜNYANIN EN TUHAF MAHLUKU

Hani Nazım Ustanın bir şiirinde:

“kabahat senin,

-demeğe de dilim varmıyor ama-

kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

dizeleri var ya işte bence biraz bu dizelere dahil olmamak için de yazıyoruz / yaşıyoruz. Bu nedenle üstünden günler geçse de bu detayı dillendirmek önemli görünüyor gözüme.

Bakı

Tuzu olduğumuz çorbanın seçimi bize kalmışken,

“Kendi bahçesinde dal olamayanın biri

Girmiş bahçeme ağaçlık taslıyor.” dediği gibi Özdemir Asaf’ın, belki de zihin bahçemizi ezkaza emanet ettiğimiz bir yazarın bakışına büyüteç tutarak oradan halimize ahvalimize geçmek istiyorum.

“Bakar mısın Faruk, hamilikart yakinimdir.”

Taciz iddialarından sonra Milliyet gazetesine verdiği röportajda taciz iddialarının muhatabı yazarın ifadesinden benim çıkardığım başlık bu. Cımbızladığım cümleyse; 

“Varlık Yayınları’ndan ilk kitabı çıkmıştı, ikinci dosyasını yayımlayacak yayınevi arıyordu. Dosyayı okuttu bana daha sonra. Ben de Can Yayınları’ndaki arkadaşım Faruk Duman’ı aradım, ilgilenmelerini söyledim.”

Hep olagelen kafkaesk sunumda sormak isterim. “Yazar burada ne söylemek, ne anlatmak istemiştir?”

Olasılıklar

Birisi bana gelip, artık bir itibarım var. Yıllardan sonra bu da oldu. Şimdi ne yapabilirim diye sorsa ona vereceğim ilk üç tavsiye,

Çevre sorunlarıyla ilgilenmek; Dünya barışı için çalışmak -ki malumunuz bu savaşı savunmaktan daha zordur ya da şiddetsiz bir gelecek için çalışmak; açlıktan, susuzluktan ölen insanların gıdaya ve temiz suya ulaşımını sağlamak, olabilir.

Beş yüzüncü tavsiyede;

Bir çocuğu gülümset, diyebilirim.

Bin beş yüzüncü tavsiyede;

Seni seven birine onu çok sevdiğini söyle diyebilirim ama farzımuhal kimseye itibarını ziyan et, demem.

Biliyorum benim demem bir şey ifade etmiyor. Yine de edebiyatın içinde ola geldiğini duyduğumuz savrukluklardan bu şekilde bahsedilmesinden rahatsızlık duyuyorum. Adını duymak bile yüzümde gülümseme yaratabilecek bir yayınevinin bu şekilde dillendirilmesi, belli ki hatır ilişkisi yakınlığında bir arkadaşın, bir edebiyat insanının, gölge figüre indirilerek bir iki cümlede hiçleştirilmesine tanık olmak beni şaşkına çeviriyor. Bu kadar mı basit her şey? Bu mu hak ettiğimiz gerçeklik? Sığındığımız, kaçtığımız, bazen kendimize kalkan yaptığımız kitap dünyasının aralanan kapılarından böyle tozlar mı dolmalı içimize? Duyduklarımız yetmiyormuş gibi röportajlarda bile muhatap kaldığımız söylemin sunduğu nokta, üzücü değilse ne?

İnsan Değişir

Yeniden olumluya motive olmak için kendimi, Orta Çağ Avrupası’nda, bir aydının(!), engizisyon mahkemesi kararı gereği yapılacak cezalandırmayı izleyecek şen insanlarına bakıp; “bu insanlardan bir şey olmaz!” diye düşünmediğini hatırlatıyorum. Bir zamanlar Afrika’dan getirdikleri insanları oluşturdukları hayvanat bahçesi benzeri insan bahçelerinde sergileyen Avrupa’dan şimdilerde insan hakları dersi alıyoruz ama hâlâ insanın değişmezliği safsatasının arkasına sığınmak yürürlükte duruyor. Bunca tutarsızlık arasında tutarsızlık için enfes bahane…

Böyle olunca bu günlerde, mevcut olumsuzluklardan kurtulmamızı zorlaştıran, okumuş yazmışların hali, tavrı da gözüme fenalık olarak görünüyor. İşini bilenlerin gemisini kurtardığı deryada, yıllardır kurulan bir mekanizmanın işlerlik kazandığı günümüzde haliyle pek bir şeyin tadı tuzu da kalmıyor.

Buyurun coğrafyayı çıkarına göre bükme isteği buyurun bu işler böyle yürür temrini buyurun erkek değil miyim edebiyatı ya da en iyisi siz bu demodeliğe buyurmayın. Savunma hakkı için okurun pazarına gelen yazarın yaptığı ifşa da aslında ayyuka çıkmış bozulan nice şeyin yansıması sadece neyse ki bu cümleleri engizisyon kararlarını şak şaklayan kalabalığa bakarak söylemiyorum. Bu nedenle hâlâ güzel günler göreceğimize inanabilirmişiz gibi geliyor.

Umarım, 2021’de yüzlerdeki ve zihinlerdeki maskelerden de kurtuluruz. İnsanın daima daha iyiyi hak ettiği, daha iyiye doğru yürüdüğü bir 2021’de görüşmek dileğiyle.

2020’de Türkiye’de müzik adeta yok sayıldı ama yine de üretim durmadı

0

2020’de pandemi koşullarından Türkiye’de en çok etkilenen alanların başında müzik endüstrisi geldi. Özellikle alınan her önlemde ilk olarak müzik dünyasını etkileyecek kararlar alındıkça, müzisyenler ve müzik sektöründe çalışanların işleri olumsuz etkilendi, hatta batma noktasına geldi. Ama bu zorlu koşullarda bile Türkiye’de nitelikli müzik üretimi durmadı. Birçok şarkıcı ve grup özellikle çıkardıkları teklilerle dinleyicilerine ulaştı. Geçen yıllara göre daha az olsa da albümler yayınlandı. 

Rap’in yükselişi devam etti. Bu yıl da birçok standart üstü rap albümünü Ezhel, Kamufle, Farazi gibi isimlerden dinledik. Güney Marlen yıl boyunca paylaştığı teklilerle ısıttığı albümünü yılın son ayında dinleyiciyle buluşturdu, söz ve müzik uyumuna dair kabiliyeti yine ön plana çıktı. Alternatif ve indie sahnesi de kaliteli işlere devam eden diğer bir alandı, Palmiyeler, Eskiz, Hedonutopia gibi isimlerle. ‘Ax Lê Wesê’ ile müzikseverlerin dikkatini çeken Rewşan, yeni albümü TOV’u yılın başında çıkardı, dinleyen her yüreğe bir tohum ekti.

Gaia’da geleneksel olarak her yıl yaptığımız yılın en iyileri derlemesinin yerli albümler ve şarkılar listesini, bu kez belki de Türkiye’de müzik endüstrisinin en belirsizlikte kalmaya mahrum kaldığı yıldan yapıyoruz.

Eskiz – Kozmik Ruh Dansı

Kamufle – 19T

Palmiyeler – Ben Hür

Güney Marlen – Kara Plak

Muzha Ezhel – Made in Turkey

Sorgu & Farazi – Anti Kahraman: 90 Nesli

Hedonutopia – Beyaz Durak

Evren Besta – 2020

Gazapizm – Hiza

Rewşan – Tov

Su İdil – Anlat Bana

Doğan Duru – Epoch

Sertab Erener – Ben Yaşarım

Ve geride bıraktığımız yılda yayınlanan yüzlerce single’dan birkaçı.

Hüsnü Arkan – Boşluk

Gözde Öney – Gitmek

Melike Şahin – Geri Ver

https://www.youtube.com/watch?v=4PRkZuv6c9k

2020’de ayakta kaldıysak biraz da bu albümler sayesinde

0

Yılın en iyi yabancı albümleri

2020, her zamankinden farklı ve sıra dışı bir yıl oldu. Pandemiyle birlikte evlerimize kapandık, evlerde zaman geçirecek bir çok aktivite bulmak ve şimdiye kadar evde yaptığımız şeyleri dönüştürmek durumunda kaldık. Pandemiden en çok etkilenen alanların başında ise kültür-sanat dünyası özellikle de müzik dünyası geldi. Fakat yaşanan tüm zorluklar, bu yıl müthiş albümler ve şarkılar dinlememizi engellemedi. Geleneksel olarak her yıl Gaia’da yaptığımız yılın en iyileri derlemesini bu kez hiç unutamayacağımız bir yıl için yapıyoruz

3 kadın müzik dünyasının gündemini belirledi

Dünyada müzik dünyasında bu sene 3 kadın şarkıcıyı çok konuştuk. Dua Lipa özellikle hem pop başyapıtı albümüyle hem de klipleriyle yıl boyu popun bugünkü ve gelecekteki gidişatını adeta çizdi. Taylor Swift, öncesinde herhangi bir pazarlama ve tanıtım çalışmasına girişmeden çıkardığı iki sürpriz albümle, hem kendi hem de pop dünyasının çıtasını yükseltti. Fiona Apple ise yıllar sonra gerçekten kusursuz bir albümle geri döndü.

R&B dünyasında yine geçen yılki bu yıl da özgün ve kaliteli işlerin altına imzalar atıldı. Black Lives Matter akımı özellikle müziğin bu türünü etkiledi, şekillendirdi. Nu-metal ile R&B’nin birleştiği işleri gördük bu sene.

Ustalar geri döndü

Ustaların albümleriyle arz-ı endam da yılıydı 2020. Bob Dylan, Bruce Springsteen, AC&DC, Paul McCartney bu dev isimlerden bir kaçıydı. Poptaki en büyük geri dönüş ise süper disko albümüyle Kylie Minogue oldu.

İşte bu yıl bizi ayakta tutan albümlerden bir bölümü

Fiona Apple – Fetch the Bolt Cutters

Dua Lipa – Future Nostalgia

Rina Sawayama – Sawayama

Perfume Genius – Set My Heart on Fire Immediately

Sault – Untitled (Black Is)

Taylor Swift – Folklore

Chloe x Halle – Ungodly Hour

Bob Dylan – Rough and Rowdy Ways

Lady Gaga – Chromatica

Caribou – Suddenly

Laura Marling – Song for Our Daughter

Ariana Grande – Positions

Kylie Minogue – Disco

Bruce Springsteen – Letter to Youhttps://www.youtube.com/watch?v=AQyLEz0qy-g