Ana Sayfa Blog Sayfa 452

Ekoeleştiri: Ekoloji ve Çevre Üzerine Kültürel Tartışmalar

0

Ekoeleştiri, en geniş tanımıyla insanla insandışı arasındaki ilişkinin insanlığın kültürel tarihi boyunca ve bizzat insan kavramının eleştirel incelenmesini sağlar. Bu kitap da hem edebi hem de kültürel ekoeleştiriye yer vererek bu eğilimleri yansıtmaya çalışıyor.

Çevresel sorunları sadece bilimsel açıdan tartışmak gerçekten yeterli mi? İşte bu noktada ekoeleştiri, çevresel sorunlar kültürel incelemelere de tabii olmalıdır diyor. Bu sorunların doğaya ilişkin çevre bilgisiyle bunun kültürel yansıması arasındaki etkileşimin sonuçları olduğunun altını çiziyor. Ekoeleştiri, çevre tartışmalarında kullanılan mecazları eleştirel bir şekilde incelemeye ve dahası, hangi mecazın tarihin hangi noktasında belirli bir topluluk üzerinde istenen etkiyi yaratabileceğini öngörmeye imkân tanıyor. (Sf. 32)

Kolektif Kitap‘dan Nisan ayında yayına çıkan, Türkçesini Ertuğrul Genç‘in hazırladığı Greg Garrad‘ın Ekoeleştri: Ekoloji ve Çevre Üzerine Kültürel Tartışmalar kitabı; kirlilik, pastoral, yaban hayat, kıyamet, mesken, hayvanlar ve dünya başlıkları altında ekoeleştirel kavramları inceleyerek bu kavramlar etrafında şekillenen “kırsal”, “toprak”, “ozon deliği” gibi farklı dönemlerde farklı toplumsal çıkarlara hizmet ettiği düşünülen mecazların nasıl üretildikleri ve nasıl dönüşüm geçirdiklerini araştırıyor.

British Columbia Üniversitesi Yaratıcı ve Eleştirel Çalışmalar Fakültesi’nde sürdürülebilirlik alanında çalışan Garrad’ın bu kitabı sekiz bölümden oluşuyor. Yaklaşımlar bölümü ile başlayan kitap bolluk, derin ekoloji, ekofeminizm, toplumsal ekoloji gibi kavramları açıklıyor.

Pastoral bölümüne geçtiğimizde ise edebiyat eserlerindeki şehirden kırsala dönüş, kırsala özlem temaları işlenen pastoral edebiyatını inceliyor. Bizim edebiyat tarihimizde böyle bir çalışma var mı bilmiyorum ama yapılan çalışma ile hem Türkiye siyaseti ve edebiyatı adına önemli noktalar ortaya çıkabilir.

İkinci bölüm Yaban Hayatı başlığında ise kavramın geçen süre içindeki farklı anlamlarının dönemle ilişkisi ele alınıyor. Adından da anlaşılacağı üzere Kıyamet bölümünde ise dünyanın sonunu getirecek çevre sorunları odak noktasına çekiliyor. Biyobölgecilik anlayışını işlediği Mesken başlığında yerli kültürleri anlatıyor. Hayvanlar bölümünde de insanların hayvanlar üzerindeki tahakkümünü ele alıyor. Son bölüm Dünya başlığında ise Gaia hipotezini ve ekoeleştirinin geleceğini tartışıyor.

İlk sayfalarından itibaren sıkmadan okumayı sağlayan, sonraki sayfalar için merak uyandıran ve aynı zamanda okuyanın ufkunu gerçekten genişleten bir çalışma. Ekoloji, sürdürülebilirlik konuları üzerine daha önce okumalar yaptıysanız sonraki aşama olarak bu kitabı okumanız size farklı bakış açıları katacaktır.

Zapp ailesi 15 yıldır vintage arabayla mutlu bir şekilde dünyayı dolaşıyor

Herman ve Candelaria Zapp çifti 2000 yılında sadece sırt çantalarını alarak Arjantin’den Alaska’ya doğru 16 aylık bir yolculuğa çıktı fakat bu yolculuk en usta gezginleri bile kendilerine hayran bırakan 15 yıllık bir devr-i âleme dönüştü.

Çift, Buenos Aires’teki rahat hayatlarını geride bırakarak sıradışı maceraperest oldu. Ulaşım şekilleri de imrenilen hayatları kadar alışılmadık. 1928 model bir GrahamPaige Model 610. 87 yaşındaki bu vintage araba saatte yaklaşık 60 km hızla ilerliyor; 1930’ların Hollywood mafya filmlerinden çıkma gibi ve aynı zamanda Herman, Candaleria ve çocuklarına yuva olmuş durumda.

Herman ve Candaleria dört çocuğuyla birlikte; her biri farklı bir ülkede yolculuk esnasında dünyaya geldi.

1996 yılında hayatlarını birleştirmeden önce Herman ve Candaleria birbirinin hem çocukluk arkadaşı hem de çocukluk aşkıydı. 2000 yılında tam anlamıyla aile olmadan son bir kez yolculuğa çıkmaya karar verdiler. Gezinin altıncı ayında süreyi bir yıla uzattılar ve sonra iki yıla derken 15 yıldır seyahat ediyorlar ve etmeye de devam edecekler. Bu esnada hayallerini kurdukları geniş aileye de sahip oldular. Herbiri yolculukları esnasında farklı ülkelerde dünyaya gelen üç erkek bir kız çocuğu oldu. 12 yaşındaki Pampa Amerika’da; 9 yaşındaki Tehue Arjantin’de; 7 yaşındaki Paloma Kanada’da; 5 yaşındaki Wallaby Avustralya’da doğdu.

Photo By: Zapp Family/Barcroft Media
Fotoğraf: Zapp Family/Barcroft Media
Bu resim derme çatma salla Amazon'a meydan okurken çekilmiştir. Photo By: Zapp Family/Barcroft Media
Bu resim derme çatma salla Amazon’a meydan okurken çekilmiştir.
Fotoğraf: Zapp Family/Barcroft Media

Çiftimiz 4 çocukla 5 kıta, 50 ülke ve bir milyon milin dörtte biri kadar yol katettiler ki tabiri caizse bu Ay’ın Dünya’ya mesafesi kadar bir uzaklık. Zapp ailesi keşiflerine hâlâ devam ediyor. Alaska’dan tutun tüm Amerika kıtasını, kendi toprakları olan Güney Amerika’yı, Kanada’yı, Japonya’yı, Filipinler’i, Avustralya’yı, Yeni Zelanda’yı, Güney Kore’yi, Malezya’yı, Tibet’i, Hindistan’ı, Etiyopya’yı, Mısır’ı ve Güney Afrika’yı gezdiler. Amazon’u salla geçip rotalarını Serengeti’ye çevirdiler. Güney Asya’nın ücra köşelerini dolaşarak karla kaplı Everest’e vardılar. Avusturalya yerlileriyle yemeklerini paylaştılar, yolkesenlerden paçayı zor kurtardılar, yıldızların altında kamp yaptılar ve yaşadıkları tüm maceralar anlık gelişen olaylardı.

Zapp ailesinin çocuklarının yaşadıkları deneyim gösteriyor ki para doğrudan eğitimi satın alamaz! Photo By: Zapp Family/Barcroft Media
Zapp ailesinin çocuklarının yaşadıkları deneyim gösteriyor ki para doğrudan eğitimi satın alamaz!
Fotoğraf: Zapp Family/Barcroft Media

Temel gereksinimlerine gelince aklımızda beliren “Para, konaklama, araç tamiri ve en önemlisi çocuklarının eğitimini nasıl karşılıyorlar?” sorusuna seyahatleri boyunca kendi yeteneklerini kullanarak sağladıklarını belirtiyorlar. Eski bilgi teknolojileri uzmanı Herman, tüm tamir işlerinden anlar oldu, böylece arabada gereken tamir işlerinin çoğunu kendi halletti. Çiftimiz yolculukları boyunca festivallerde ilham veren konuşmalar yaparak gelir elde etti. Ayrıca dünyayı keşfetmek isteyenlere yol gösteren yayınladıkları Spark Your Dream (Hayallerini harekete geçir) isimli kitap sayesinde de gelir elde etmiş oldular. Candeleria yaptığı resimleri de seyahatleri sırasında sergi ve fuarlarda sattı.

Zapp ailesinin çocuklarının yaşadıkları deneyim gösteriyor ki para doğrudan eğitimi satın alamaz! Photo By: Zapp Family/Barcroft Media
Zapp ailesinin çocuklarının yaşadıkları deneyim gösteriyor ki para doğrudan eğitimi satın alamaz!
Fotoğraf: Zapp Family/Barcroft Media

Arjantin hükûmetinin desteği ve yardımıyla Candaleira çocuklarının uzaktan eğitim rutinini kendi hallediyor ve çocukları Paloma, Tehue, Pampa ve Wallaby’ın seyahatleri boyunca deneyimledikleri bu eğitim modelini paranın satın alamayacağının altını çiziyor. En büyük servetleri yolculukları boyunca karşılaştıkları insanlar: arkadaşlığa dönüşen yerel insanlar Zapp ailesini seyahatleri boyunca evlerine ve hayatlarına dahil ettiler.

Herman Zapp harekete geçmek isteyenlere “Korkularınızın sizi ele geçirmesine izin verirseniz hayatı sadece seyredersiniz” diyor.

Photo By: Zapp Family/Barcroft Media
Photo By: Zapp Family/Barcroft Media

Avrupa ayağında yolu Türkiye’den de geçen Zapp ailesinin serüvenlerini yakından takip etmek isteyenler argentinaalaska.com internet sitesinde bulabilirler.

Kaynak: The Plaid Zebra

Amazon kabilesinden 500 sayfalık doğal tıp ansiklopedisi

Yerli gelenekler, öyküler, kültürler ve daha pek çok bilgi… Sayısız dil ve mitoloji yok olup gidiyor. Hatta bazen büyük yerli grupların bile nesli tükenebiliyor. Ama ardından kalan kullanışlı bilgiler bizi aydınlatmaya devam ediyor. 500 sayfalık doğal tıp ansiklopedisi haberi de buna bir örnek. Amazonlarda bir kabile, Brezilya ve Peru’dan Matsés halkı, geleneksel tedavi yöntemlerini içeren bir ansiklopedi yarattı. Ansiklopedi, 5 şaman ve Acaté üyesi asistanları tarafından derlendi.

Acaté, Matsés halkıyla birebir iletişim halinde olan ve onlar gibi daha pek çok Amazon yerlilerine yardımcı projeler geliştiren bir örgütlenme. Yaklaşık 10 yıldır faaliyetlerini sürdürüyorlar. Gelir kaynakları kısıtlı, ormanların diplerinde yaşayan, giderek daha çok dış kaynaklara bağımlı hale gelen kabilelere ya da ağır koşullarda madenlerde çalışanlara; altın, petrol ve biyo-korsanlığı için baskılarını giderek arttıran endüstrilere karşı sosyal ve ekolojik hayatı korumaya yönelik alternatif çözümler arıyorlar.

Matsés halkına gelirsek… Yaklaşık 3 bin 200 kişiden oluşuyor. Kendi Matsés dilini konuşuyorlar. Son 30 yılda büyük ölçüde yerleşik hayata geçtiler. Bölgelerini diğer yerli kabilelerden ve yabancı sömürücülerden korumaya yönelik bekçilik yapıyorlar. 

Acaté’nin kurucu ve başkanı Christopher Herndan bir röportajında bu yeni projelerinden bahsediyor. “Matses Geleneksel Tıp Ansiklopedisi, Amazon kabilelerindeki ilk zaman şamanlarından günümüze kalanların bir nevi bir kopyası. Matsés’in en yaşlı bilgesi ve şifacısı, bilgilerini kendinden sonrakilere aktaramadan öldü. Acaté ve Matsés liderleri bir daha böyle bir trajedinin yaşanmaması için ansiklopedi çalışmalarına hız vermeye karar verdi.’’

“Matsés halkı daha önceki tecrübelerinden hareketle, kendi tıbbi bilgilerinin şirketler veya araştırmacılar tarafından çalınmasını önlemek amacıyla bilgilerini kendileri basmaya karar verdi. Aynı zamanda yeni genç şamanlar için iyi bir rehber olacak.”

Acaté bu arada bir de Matsés‘te kalan şamanlarla genç öğrenciler arasındaki iletişimi arttıracak bir proje başlattı. Bu rehberlik programıyla yerliler yaşam biçimlerini kendileri yok olup gittikten yüzyıllar sonraya da yaşatmayı umuyorlar.

Pek çok ağır hastalığın tedavisinde kullanılan Matsés şifaları, her bir bitkinin detaylı özellikleriyle belirlenmiş. Bu tedavi yöntemleri yok olup gidiyor ve en çok zararı yine kendi genç nesillerine oluyor. Matsés ve Acaté tarafından geliştirilen metodoloji diğer yerli kültürler için de güzel bir örnek şablon olabilir.

500 sayfalık doğal tıp ansiklopedisi 2

Amazon insanları yüzyıllar boyunca birikmiş bilgi servetlerini, doğayla olan derin fiziksel ve ruhsal bağlarının sonucu sahip oldukları iyileştirme tekniklerini sözel olarak sonraki nesillere aktardılar. Matsésliler gezegenimizin biyoçeşitliliği çok yüksek bir ekosistemde varlıklarını sürdürdüler. Bu yüzden bitkilerin iyileştirici özellikleri hakkında uzmanlar.”

Ansiklopedi, iki yıllık yoğun çalışmanın bir ürünü. Her bir veri, hastalık adına göre kategorize edilmiş. Her birinin semptomlarından nasıl tanınacağı açıklanmış.
Ansiklopedi şu an için satışta değil; ama bu projeye ve Matsésliler gibi daha pek çok kabileye destek olmak isterseniz Acaté’ye bağışta bulunabilirsiniz.

Sitede kuruluşla ve projeleriyle ilgili pek çok bilgi mevcut. Eğer ekibe katılıp katkı sağlayabileceğinizi düşünüyorsanız, gönüllülük seçeneği de var.

Kaynak : Conscious Life, Mongabay, Wikipedia, Acaté

Hayal gücü: Mutlu ve sağlıklı yaşam için gizli aracınız

0

Albert Einstein, bir zamanlar “Hayal gücü bilgiden daha önemlidir. Bilgi sınırlıdır. Hayal gücü dünyayı çevreler” demişti.

Hayal gücü; zihni, daha haraketli, kendini bilen, duyarlı ve kendi içsel yönü ile açar. Aşağıda beynin daha hayalperest, yaratıcı ve gözlemleyici olmasını uyandıran 10 eşsiz yol.  Size hitap edenlerin peşinden gidin!

1. Günlük meditasyon

Yaratıcı ve hayalperest olmak özveri ve pratik ister. İşlenmemiş niyetler, hayaller ve meditasyonlar için her gün biraz zaman ayırın. Derinliklerinize dalmak için bunu uygulayın.

2. Alan yaratın

Yeni bir alan yaratmanın değerini keşfedin. Kendinizi sıradan günlük ritüellerden, iş sorumluluklarından hatta ilişkilerinizden sıyırın ve yeni alışkanlıklara başlayın. Bu her gün sadece 5-10 dakika bile olsa, durup nefes almayı alışkanlık haline getirin, zihinsel ve duygusal boşluk yaratın. Zihninizi temizlediğinizde; öz farkındalık, derin yaratıcılık gibi özelliklerinizle dikkatinizin ne denli açıldığını göreceksiniz.

3. Günlük tutun

Yazma, karalama, boyama, günlük tutma ya da not alma gibi pratikler yapın. Bu pratikler zihnin serbest dolaşmasını ve yaratıcı olmasını sağlar.  Hangi yaşta olursanız olun, hiç bir zaman hiç bir şey için geç değildir. İçinizdeki yaratıcı ruhu uyandırın.

4. Dışarıya çıkın

Doğaya aşık olun ve açık havada daha çok zaman geçirin. Çocukluk zamanlarınızda doğada ne kadar zaman geçirdiğinizi hatırlayın. Tekrar yapın! Güneşlenin, yeni parklar keşfedin, yüzün, yeşillikler üstünde kestirin, bulutları izleyin, kamp yapın, ağaçlara tırmanın. Destansı bir kale inşa edin! Doğa, imkansızı hayal etmeniz için ilham kaynağınız olacaktır.

“Saçmalıkları seviyorum; bunlar beynin hücrelerini uyandırır.” Dr. Seuss

5. Rüyalarınızı yazın

Rüyalarınızı not edin. Zihin çalkantıları, biz uyuyorken rüyalarımızı gerçek hayattaymış gibi yansıtır. Rüya; hayal etmenin en soyut hali, her şeyin mümkün olduğu yerdir. Uyanıkken hatırladığınız rüyalarınızı yazın. Tekrar okuyun. Eğilimlere, yinelenen görüntülere ve mesajlara dikkat edin. Rüya defteriniz, daha yaratıcı bir yaşama adım atmanız için size rehberlik edecektir.

ruyalarinizi-yazin

6. Çocuklarla zaman geçirin

İster kendi çocuklarınız, ister arkadaşlarınızın çocukları ya da seçtiğiniz herhangi başka bir çocuk olsun, mutlaka onlara zaman yaratın. Çocuklarla vakit geçiriyor olmak bize yaşadığımızı ve tekrar çocuklar gibi olduğumuzu hatırlatır. İçinizdeki çocuğa dönün, çılgın ve özgür olun!

7. Hayallere dalın

Rüyalarınız ile hayal gücüne dalın. Çevrede olan biteni bir kenara atın. Kendinizi “derin düşüncelere” bırakın. Hayallere dalmak için zaman yaratın, ruhunuza iyi gelecektir. Kendinizi inandırın ve zihninizi genişletin. Mucizelerinizi bulun.

“Neden, bir zamanlar kahvaltıdan önce altı imkânsız şey olduğuna inandım?” – Lewis Carroll, Alice Harikalar Diyarında

8. Kendinize inanın

Kendinize yürekten inanın. Güçlüsünüz ve aklınıza koyduğunuz herhangi bir şeyi yapacak yetkinliktesiniz. Buna inanın, hayal gücünüz size rehberlik edecektir. Şaşkınlıklarınız ve kötü rüyalarınız kaybolacaktır. Bilinmedik ve beklenmedik mucizelere inanın.

9. Geçmişinizi anımsayın

Gençliğinizde sevdiğiniz şeyleri hatırlayın. En sevdiğiniz çocukluk kitabınızı okuyun, çizgi  film izleyin, gün ortasında kestirin, eski fotoğraflara bakın.

10. Yaratın

Şiir yazın, grup eğitimlerine gidin ve yeni bir hobi edinin. Yetişkinler için boyama kitabı satın alın, boncuklarla takı yapıp el becerilerinizi geliştirin, karalama defteri yapın, fotoğraf albümü yapın. Zihninizi açacak, sizi esinlendirecek herhangi bir şey yaratın.

Unutmayın ki, hayattaki her güzel şey, çok çalışmayı, sabırlı olmayı ve tekrar etmeyi gerektirir. Yaratıcılığınızı ve hayal gücünüzü geliştirmek için ihtiyacınız olan zamanı yaratın.

Kaynak: Yoganonymous

Erkin “genel ahlakı” ve kadınların omuzlarındaki tahakküm

Mao Zedong’un şu cümlesini herkes bilir; “Kadın göğün yarısıdır.” Ben buna katılmıyorum. Kadın göğün tamamıdır, eğer gözlerini kapatırsa karanlık çöker, gözlerini açarsa güneş gülümser yeryüzüne. Kadın doğanın bağrından çıkan ilk fikir silahıdır ve üzerinde kurulan, birazdan uzun uzun bahsedeceğim tahakkümün temel sebebi de budur.

Dilin politik anlamdaki önemini keşfeden yapısalcılar, sanat metinleri üzerindeki eleştirilerini bunun üzerinde yoğunlaştırdılar önce. Metinlerin içindeki ve farklı metinler arasında dil üzerinden kurulan bağlantı, anlamları değiştirebilir, herhangi bir konu hakkındaki düşünceler üzerinde inanılmaz etkilidir. Ben bu yazıyı yazarken mesela, kullandığım dilin yereceğim konuya uygun olmasını sağlamaya çalışıyorum. Çünkü eğer bir konu üzerinde düşünecek ve üretecekse insan, dili iyi kullanmayı bilmeli. Politik anlamını da fark etmeli ki kadınlara yönelik aşağılayıcı dilin ortaya çıkış sebebini görebilsin.

Virginia
Virginia Wolf

Kadınların göğün tamamı olduklarını söylemiştim. Bunun neden bu kadar önemli olduğunu ve iktidarların neden kadınları sürekli ”hizaya getirmeyi” amaçladıklarını şöyle açıklayayım; kadın, doğanın yaratan, hayat veren ve yenilikleri bağrından yetiştiren gücüdür. İnsanlığın geliştirdiği ilk dinlerin ana tanrılarının hep kadın olması, benim herhangi bir kelimenin kökenini ya da önemini vurgularken ”ana” dememin sebebi de budur. Kadın doğanın bağrından çıktı, şekil verip insanları ve hatta kadınlara düşman olan egemenleri de dünyaya getirdi. Kadının bu önemini keşfeden otorite, giyiminden konuşmasına, gülümsemesinden öfkesine kadar, hayatının her alanını kontrol altına almak istedi. Çünkü bir şeyin size zarar vereceğini düşünüyorsanız, yapmanız gereken, onu yönetmek ve ona egemen olmaktır. Otoritenin “ideal kadın” tasavvuru ve kadınları kendi politik düzlemine göre şekillendirmek istemesi de bundan kaynaklanıyor işte.

Kadının önce cinselliği tahakküm altına alındı, sonra cinsiyeti. Çoğu zaman tersten kurulan denklem, ancak böyle okunduğunda net bir resim çıkarabiliyor önümüze. Kadını bu kadar “tehlikeli” hale getiren şey, kadının yetiştirdiği ve otoritenin vermediği sevgiyle büyüttüğü insanlar (cinsiyet fark etmiyor) hayata şekil verdiler. Yani her şeyin kaynağıydı kadın, hâlâ öyle ve bu kaynağı kendi tarlasına akıtmadan, kontrol noktalarını ve tahakküm çiçeklerini yetiştirmezdi otorite. İşe önce “kadınsı” taraflarından başlamak, hegemonyayı oradan kurgulamak gerekiyordu. Bu yüzden, oklarını kadının vajinasına ve cinselliğinin politik işlevine çevirdiler. Kendi egemenlik sahaları olarak görmek istedikleri bedeni, kullanışlı bir gözlem kulesine çevirdiler. Virginia Woolf’un bahsettiği “kadın düşmanı kadınlar” işte burada devreye girdi. Aşırı “ahlaklı”erkeklerin başlattığı tahakkümü, yine onların içinden çıkan, onlarla aynı havayı soluyan kadınlar üzerinden devam etmesi, oldukça kullanışlıydı. Ped almaktan çekinen, siyah poşet isteyen, cinselliğini ve cinsiyetini “edepsizlik” olarak gören ve bu yüzden yanakları kızaran kadınlar yaratma girişimi de bunun ürünü. Bazılarının din üzerinden kurguladığı bu “giyinik şiddet”, bazı dönemlerde, kadının değişim potansiyeli üzerinden de kurulmuştu. Yani kadın, her dönem otoritenin avuçlarını kaşındıran bir hakimiyet alanıydı.

tdk-regl-kirli

Bugün çıkan haberi eğer bu perspektiften okumazsak, önemini kavrayamayız. Karşımızda duran olgu, basit bir “hata” veya bir düşünce tasviri değil, kadının hakimiyet alanını kısıtlayan, onu tutsaklaştırmaya çalışan zihin yapısının dışa vurumu. Kadınları rahatsız etmek, “Benim istediğim gibi olmadığın sürece rahat etmeyeceksin” anlamına gelen bir cümle kurmaktır bu. Başka bir açıklaması yok bu tablonun.

Foucault, Cinselliğin Tarihi kitabında, “Cinselliğin tarihi, yasakların güncesidir” der. Bu yasakların dili her zaman “erkekçe” olmuştur ve kadın kelimesinin üzerini örten, işte bu dildir. İşte bu yüzden, cinsel özgürlük sloganını haykırmak için kadınlar zihinlerini ve bedenlerini öne çıkarıyorlar. Çünkü “her başarılı erkeğin arkasında, bir kadın vardır” klişesi dahi, kadını daha baştan geriye itiyor.

Yazının başında kurduğum cümleye bir daha atıf yaparsam, kadın göğün tamamıdır ve üzerinde kurulan hakimiyet, tamamen bu gerçeğin yarattığı sonuçların kontrol kalemidir. Cinselliği ve kadın erkek ilişkilerini, ticarete ve güç savaşına çeviren sistem, tüm topluluk üzerindeki iktidarını, bu şekilde inşa etti her zaman. Kadınların önemi burada işte. Tarihte, kadın ne zaman aydınlanmışsa, topluluk çağ açmıştır. Tarihin ilerici kadınlarının aydınlık yüzü, yeryüzünde özgürlüğün güneşi olarak var oldu ve hep öyle var olacak.

Başlık Fotoğrafı: Leyla Ehsan

Nimet Arıkan: Kimliksiz 10 yıl bir yaşamdan dövme sanatçılığına

Dünyayı insan merkezli değil doğa merkezli düşünen ve bu yönde yaşayan Nimet Arıkan, doğa ve içindeki tüm canlıların eşit derecede önemsendiği bir dünyanın var olmasını diliyor. Bir zamanlar kimliksiz yaşamak zorunda kaldığı için fikirlerini de saklamak zorunda kalan Arıkan, şimdi ise Türkiye’deki kadın dövmecilerin görünürlüğü için çalışmalar yapan bir dövme sanatçısı.

Yeşim Özbirinci: Nimet Arıkan kimdir?

Nimet Arıkan: Bu soruya klasik bir cevap verecek olursam Malatya’nın Akpınar köyünde bir gece vakti annemin yalnız başına doğurduğu ve ev halkının ağlama sesi ile uyandığı bir kız çocuğu olarak geldim bu dünyaya. İki yaşına kadar köy ve sonrasında ailenin İstanbul’a yerleşmesiyle İstanbul’da devam eden bir hayat… Liseye kadar tamamen içine kapanık, lise ile birlikte dünyayı algılamaya başlama ve nihayet 17 yaşında politik argümanlarla tanışma dönemine girdim.

İlk olarak sol bir örgütün kadın derneğinde yaklaşık üç yıl dünyayı değiştirmeyi hayal ederek gecekondu mahallelerinde kadınları bilinçlendirme çalışması yaptım. Tabii o dönemin politik bakış açısına göre tamamen sınıf temelli, kadının kadın olmaktan kaynaklanan sorunlarını olası bir devrimden sonraya erteleyen bir örgütlenmeydi. O dönemde ilk cezaevi deneyimini bir ay sağmacılar hapishanesinde kalarak geçirmiş oldum. Son derece yasal ve naif politik sebeplerle tutuklanmıştım ve sonrasında beraat ettim. Derken politik serüvenim böylece başlamış oldu.

Bunlar dışında bugün Nimet Arıkan, kendisini anarşist feminist fikre yakın bulan dünyayı algılarken artık insan merkezli değil doğa merkezli düşünen ve yüzünü bu tarz yaşama çeviren bir bireydir. Doğa merkezliyi biraz açmak istiyorum. Çünkü özellikle bizim gibi Ortadoğu ve Asya tipi ülkelerde İslam’ın “itaat et” yargısı altında insan olma bilinci bile neredeyse yoktur. Köle zihniyeti vardır; tanrıya, devlete, otoriteye, para kimin elindeyse ona; kadınsan babaya, kocaya ve erkek kardeşe itaat vardır. Dolayısıyla insan ya da birey olmak bile başlı başına aşılması gereken bir sorun olunca bu coğrafyalarda mücadele ve aktivizim önce insan olmaktan gelen temel haklar üzerine yeşermiş.

Aslında geçmiş bazı toplumsal deneyimlerde doğanın ve hayvanların da aynı anda Nimet Arikan 7korunduğu, saygı duyulduğu, önemsendiği, kadının toplumun en önemli parçası hatta öncülü olduğu yaşamlar var. Özellikle Şamanizm’de. Ama itaatkâr yaşam biçimine geçildiğinde kölelik etkisi ile durum değişiyor. Bu genel yaşam biçimine göre örgütsel tutumunu belirleyen politikalar var geçmişten beri. Ben de öyle bir politik ortamda kaldım uzun yıllar. Orada devrimden bahsedersiniz ama doğayı arka plana atarsınız biraz sıkışınca. Hayvan hakları görüntüde var gibidir ama “önce insan” dersiniz ve asıl özgürlük anlayışını algılamadan yaşarsınız. Buradaki “önce insan” söylemi gerçekten de “insan” denilen türü doğa üzerinde sonsuz haklara sahip, egosu her şeyin üzerinde katliamcı, vahşi bir kurum haline getirdi. Ne yazık ki tüm doğa üzerindeki katliamların tek sorumlusu sadece devletler ve kapital değil, özgürlük adına savaş veren ama doğayı geri planda tutup insan egosunu kölelikten kurtarma adına vahşi bir hale getirenlerdir. Bu nedenle ben artık yüzümü doğanın ön planda ve tüm problemlerde önceliğin doğa ve içindeki tüm canlıların eşit derecede önemsendiği bir dünyaya çevirdim.

Yeşim: Dövme sanatına nasıl başladın?

Nimet: Politik nedenlerle ikinci tutuklanmamda yaklaşık üç yıl hapishanede kalmıştım. Çıktığımda kendime yeni bir yol çizmeye karar vermiştim. Yine dünyaya sol sosyalist bakış açısı ile bakıyordum ama artık eski argümanlar yetmiyordu. Yeni bir bakış açısı gerekiyordu ve yol arkadaşlarımla yolumu ayırdım. Ama hapishane sonrası baktım ki ben devrimcilik dışında hiçbir iş bilmiyorum. Lise sonrası okumamıştım da. Sadece bende değil neredeyse tüm sülalede var olan bir çizim yeteneği vardı ve bunu değerlendirmek istedim. Önce kitap, incik boncuk sattım ve yanında geçici dövme yapmaya başladım. Aslında geçici dövmeyi bile bilmiyordum. Bir kere taksimde bir yerde görmüştüm. İlk dükkânımı bir arkadaşla Avşa Adası’nda açıp orada elle çizim yaparak ilk dövme kataloğumu yaptım. Sonra yavaş yavaş kalıcı dövmeye geçtim.

Nimet Arikan 1

Yeşim: Daha çok hangi tarzda dövmeler yapıyorsun?

Nimet: Ben resim yapabildiğim için asıl olarak realistik çalışmaları seviyorum. Portre ve üç boyutlu resimleri yaparken kendimi daha iyi hissediyorum. Ama iş gereği her türlü dövmeyi yapıyorum.

“Toplumdaki genel yargı kadınının dövme yapmasını yadırgama şeklindeydi”

Yeşim: Stüdyonun ismin Amazon olmasının anlamı nedir?

Nimet: İlk dövme stüdyosunu o zamanki erkek arkadaşımla açmıştım. Stüdyonun hemen hemen tüm organizesini ben yapıyordum, dövmeyi de genellikle erkek arkadaşım yapıyordu. Ben de dövme yapsam da toplumdaki genel yargı ,kadınının dövme yapmasını yadırgama şeklindeydi. Aslında dövme mesleği de Türkiye’de yeniydi ama dövmenin tarihinden bihaber yurdum insanı meslek olarak dövmeyi kadına yakıştıramıyordu. Gelen müşteriler benim de dövme yaptığımı gördüğünde “Aaa siz mi yapıyorsunuz?” diyorlardı. Bazen Nimet Arikan 9öyle komik diyaloglar oluyordu ki. Örneğin; bir gün iş yerinde sadece bir erkek arkadaş ve ben varım, o sıra içeri giren müşteri erkek arkadaşa bakarak dövme sordu. Cevabı her seferinde ben verdiğim halde o yine erkek arkadaşı muhatap alıyordu, çünkü arkadaşın tipi insanların adlandırdığı şekilde bir dövmeci tipiydi ki bu çok saçma bir şey.

Dövme bir sanattır ve bunun çok özel bir tipi olmaz. Evet, aykırı bir sanat dalı ve aykırı bir fikirdir dövme ve bu nedenle kişiler de aykırıdır ama bu sadece tiple olmaz, kişinin yaşamı aykırı olmalı ama bunu algılayacak insan hâlâ az. Neyse… Ben en son müşteriye dedim ki “Burada tek dövmeci var, o da benim ama siz arkadaşımla konuşmayı tercih ediyorsunuz.” Evet, sanırım ilk sıkıntılar buralardan başlamıştı bende. Bunun gibi bir çok sebeple stüdyonun adını Amazon koydum.

Amazon bundan binlerce yıl önce Kafkasya taraflarından Türkiye’ye kadar gelmiş olan kadın savaşçıların ismidir. Birçok söylencede ortak fikir Amazon savaşçı kadınlar ilk olarak o toplumdaki erk olanlara karşı savaşmışlar. Sonrasında erk olanların asıl olarak erkeklerden oluştuğun görünce sadece kadınlardan oluşan bir savaşçı grup kurup kendi içlerinde yaşamayı tercih etmişler. Bir çok savaşta doğal olarak erkeklerle savaşmışlar ama bu erkek düşmanlığından değil kendi özgürlüklerini koruma kaynaklı olmuş.

“Dövmeyi ilk yapanlar çoğunlukla kadınlarmış”

Ben de kendi özgürlüğümü koruma amaçlı stüdyomun adını Amazon koydum. Ve hiçbir erkeği çalıştırmama kararı aldım Amazon ismi ve kadının dövme dünyasındaki yeri oturuncaya kadar. Türkiye’deki dövme dünyasında kadın dövmecilerin görünürlüğü için ciddi çalışmalar yaptım diyebilirim. Bu konuda mütevazilik yapmayacağım. Gerek convention’larda, gerek yurtdışı gezilerinde gerek çeşitli röportajlarda kadın dövmeci varlığı göstererek diğer kadınlara ve dövmeyle ilgilenenlere bir giriş kapısı açtım. Ki dövmenin tarihine bakarsanız dövmeyi ilk yapanlar çoğunlukla kadınlarmış. Toplumun bilge kadınları dövme yaparmış. Her nasılsa bu meslek de birçok meslek gibi erkekler tarafından gasp edilip kadını sanatta bile aşağı görme hali oluşmuş. Bugün birçok kadın dövme sanatçısı oldukça sağlam dövmelerle adını duyuruyor Türkiye’de…

Nimet Arikan 10

Yeşim: İlk cezaevinden tahliye olduktan sonra Yargıtay cezanı az bulup artırınca tekrar cezaevine girme tehlikesi ile karşılaşıp çareyi bir şekil kaçmakla bulmuşsun. O dönem kimi yurtdışına kaçıp, kimi cezayı çekmiş. Sen de kimliksiz bir şekilde yaşamaya devam etmişsin. Üçüncü bir seçenek olarak kimliksiz yaşamaya nasıl karar verdin?

Nimet: Mültecilik bugünkü kadar zor değildi o zamanlar ama yine de benim gibi politik geçmişi olanlar için her zaman zordur. Yurtdışına gitme olanağım vardı elbette. İşçi emeklisi ailemin 40 yılda biriktirip aldıkları mütevazi bir evi satıp, o parayla yurtdışına gidebilirdim ki ailem gözünü kırpmadan vermek istedi. Ama bunu yapamazdım. Ben ailemin emeğine güvenerek bu yola çıkmamıştım. Kendi emeğim kendi gücüm varsa olmalıydı ki her genç insan gibi kendi ailemi çoğu kez ezip de geçmiştim. Şimdi nasıl olur da kendi ideallerim uğruna harcadığım zaman için ezdiğim ailemden destek alırdım. Her zaman bana destek oldular ama bu gerçekten büyük bir paraydı ve onların 40 yılda edindikleri bir şeyi bugün bir çırpıda harcamak gerçekten gayri ahlakiydi benim için.

Nimet Arikan 6Ayrıca kendime güvenmiyordum, ya gittiğimde oralara uyum sağlamaz kaçmak istersem geri. Hadi aldım borç diye aileden bu parayı ki onlar borç diye vermiyor… Kendi ülkemdeki sorunlar için gençliğimi hapislerde geçirmişim bu benim tercihimdi ve bu tercihin bedeline aile de dahil olduysa da tek başıma ödemeliydim. Ödedim de. Aileye olan vefa borcumu ise ölünceye kadar ödeyeceğim. Bu bir zorunluluk değil, benim ailemde özellikle annemin emeklerini, karşılıksız sevgisini fedakârlığını elden geldiğince sonuna kadar görmek zorundayım.

Durum bu olunca ben de yurtdışına gitmekten vazgeçtim ve kendi ülkemde kendi kimliğimi kullanmadan yaşamaya başladım.

Yeşim: Kimliksiz yaşadığın zaman süresince sende bıraktığı izler neler oldu? Gerçekten zorlu bir seçim de, sana güç veren neydi?

Nimet: Kimliksiz yaşadığım zamanda sorsaydınız belki o anki güç ne ise ona göre beni aktifte eden şeyleri söylerdim. Ama şimdi bilemiyorum, bilmediğim ve bilemeyeceğimiz karakterimiz mi bize yol gösteriyor yoksa bir role girmişsiniz, o mu gidiyor? Bence ben en zorunda kendimi zorluyorum…

Gerçekten çok zordu çünkü arkamda herhangi bir örgüt yoktu, gidebileceğim bir evim yoktu. Siyasal ortamlara girsem bile en ufak politik bir sözcük ağzımdan kaçmasın diye fazla konuşmuyordum. Kimliksizlik sadece bir kâğıttan ibaret değildi, fikirlerimi de saklamak zorunda kaldım yıllarca. Bir yandan kötü ama bir yandan da herkesi izleme farklı yaşamları algılamam açısından iyi oldu belki de. Konuşmadım ama çok dinledim. Bana güç veren şey belki de inat etmem. Geçmiş örgütsel deneyimde hayal kırıklığına uğramıştım ama bu benim dünya görüşümü değiştirmemişti. Devrimci olmak ya da adil bir dünya için özgürlükler için adımlar atmak kimsenin tekelinde olmamalıydı ve ben tek başıma iken de bunu yapabilmeliydim. Arkamda birileri varken mi ben ben oluyordum. Tek başıma iken hiç miydim. Belki de bunun inadıydı. Sadece devrim idealleri değil, toplumda tek başına ayakta kalma inadı da bana güç verdi. Bir çok iş denedim kimliksiz yaşadığım dönemde. Semt pazarlarında pazarcılık yaptım. Kaldırım kenarlarında tişört sattım. Kimi dergilerde on parmak daktilo “dizgicilik” denilen işi yaptım. Derken en son Avşa Adası’nda el işi kolyeler satarken dövme yapmaya da başladım.

Nimet-Arikan 2

Yeşim: Çanakkale’de bir otelde konaklarken tekrar polislere yakalanmışsın. Nasıl oldu?

Nimet: Artık tamamen dövmeci olmuştum. Avşa Adası’ndan sonra Fethiye Ölüdeniz’de üç yıl yazları sezonluk dükkân açmış çalışıyordum. En son ki sezon dönüşünde o zamanki erkek arkadaşın motosikleti ile İstanbul’a dönmeye karar vermiştik. Üç gün sürdü Fethiye’den Çanakkale’ye kadar olan dönüşümüz. Çanakkale’den İstanbul’a geçiş için sabah feribotunu beklememiz gerekiyordu. Gece olmuştu ve çok yorgundum. Üç günlük salaş gezgincilikten sonra düzgün bir otelde kalıp duş almak istiyordum. Otele gittiğimizde hızla kimlikleri verip odaya çıktık, duş alıp yattım.

O kadar yorgunluktan ve duştan sonra derin uykuya dalmam lazım ama uyuyamadım. Bir türlü uykum gelmedi. Ve gece üç gibi kapı çalındı. Tuhaf bir şekilde kimliksizliğimin Nimet-Arikan-8üzerinden 10 yıl geçtikten sonra gece yarısı gelenleri hissetmiştim. Otelde aceleyle yatmaya giderken istenilen TC numarasını kendi gerçek numaram olarak vermişim. Yani 10 yıldan sonra belki de gerçekten hayat da yordu ki basit ama sonucu hapisle bitecek bir dalgınlığıma kurban gittim. Ama yine de uzun zamandır hayatı olduğu gibi kabul edip ama teslim olmayıp, yeni gelen koşullara göre yolumu çizmeyi öğrendiğimden zor da olsa bu yeni süreci de hayatıma kattım.

Yeşim: Ankara Sincan Cezaevi’nde yatarken hapishane dövmeleri ilgini çekmiş. Ne oldu da dikkatini çekip, araştırmaya başladın?

Nimet: Ankara hapishanesine girdiğimde dövmeciydim. Hem dövmeci olup hem de hayatı sorgulayan kişi olunca haliyle hapishanelerde yapılan dövmeler ilgimi çekti. Hemen sormaya, araştırmaya başladım. Tabii benim ilgimi çeken kadınların dövmeleriydi. İlk olarak örgütsüz olduğum için beni siyasi olmayan hükümlülerin arasına koydular. Orada sekiz ay kaldım. Hapishane dövmesi deyince hep erkeklerdeki dövmeler akla gelir ve ben de öyle düşünüyordum. O cezaevinde kadınlarda o kadar çok hapishane dövmesi gördüm ki şaşırdım. Bu da benim bu konuda araştırma yapmama sebep oldu.

Yeşim: Hapishanedeki kadınların yaptırdıkları dövmeler ne üzerine daha çok?

Nimet: Hapishanedeki kadınlar daha çok acı, özlem ve kin üzerine dövme yaptırmışlar. Çünkü hapishaneye giren erkeğin tersine kadınlar, girdikleri andan itibaren terk edilirler. Evli iseler en fazla 2-3 ay sonra eşler onları bırakır, çocuklarını bile göstermezler. Bekarsan tüm sülaleden çevreden saklanan ayıplı kişi olursun, ailenden de belki bir tek annen gelir ziyaretine. Bizim gibi toplumlarda kadın olmak cezaevinde daha da zordur, özellikle adli suçtan cezaevine girmişsen. Bunu orada bizzat gördüm kadınların ruh hallerini izlerken.

Nimet-Arikan-9

Yeşim: Peki, bir hapishanede dövme nasıl yapılıyor?

Nimet: Oldukça basit yöntemlerle. Boncuk iğneleri ve külden yapılan boya ile. Tamamen el yordamı ve aslında tamamen sağlıksız koşullarda. Ama hayatı acı ile yaşayan kadınlara bunun sağlıksız ya da kötü olduğunu söylemek en saçma şey. Belki de dövmenin verdiği acı ve simgelerle ruhlarını tamir ediyorlar cezaevi sürecince. Ki kendinizin seçtiği beden acısı çoğunlukla ruhunuzdaki acıya iyi gelir.

Yeşim: Bunun üzerine bir kitap da hazırlıyormuşsun? Tamamlandı mı? Kitap ne anlatıyor tam olarak?

Nimet: Maalesef kitabı yayınlayamadım. Asıl sebep içinde yeterli ve iyi fotoğraf olmaması. Ben cezaevindeyken idare dövme fotoğrafı edinmeme izin vermedi. Dışarıdayken de bunu bulmam zaten zordu. Fotoğraflar olmadan kitap oldukça eksik görünüyor. Bu nedenle birçok yayınevi ilgilense de yayınlamadı. Şimdilik bir araştırma notu gibi bende duruyor.

Fotoğraf: amazondovme.com
Fotoğraf: amazondovme.com

Yeşim: Kadın olarak içeride yatmanın zorlukları erkeklere göre daha mı ağır oluyor?

Nimet: Tabii ki ağır. İster siyasi sebeple ister adli sebeple cezaevine girin eğer topluma aykırı bir şeyi, toplumun arka planda gördüğü kadınlar olarak yaptıysanız sizin cezanız her zaman iki katıdır. Çünkü toplumda her şeyde öncelik erkeklerdedir. Erkek soysaldır, her yere gider her şeyi yapar ve sonuçta suç ta işler. Kadın ise zaten her şeyi geri planda yaptığından, o her şey içinde suç denileni de yaparsa o durumda da haddini aştığı için ayrıca suçlanır ve ayıplanır. Cezaevindeki kadınların aileleri ve toplum tarafından dışlanması ve terk edilmesi en ağır travmadır.

Sana dövme yaptırmak istesek nasıl ulaşabiliriz?

İnternet sitesi, Facebook, Whatsap, Instagram ve Google adresinden kolaylıkla ulaşılabilir. amazondovme.com ve Nimet Arıkan ismi ile Facebook en kolay ulaşılacak adres. Tabii randevu ile çalıştığımdan gelecek arkadaşların önceden mutlaka araması gerekiyor. Dövme bir anda yapılacak bir şey değil. Onu taşımak için bir fikriniz olması lazım. Bazen gelip “Bana ne yakışır” ya da “En çok ne yapılıyor, ondan yaptırayım?” diyenler oluyor. Ömür boyu taşıyacağınız şeyin sizin için bir anlamı olmalı. Basit olabilir ama anlamlı. Bu yüzden düşünerek gelinmeli ve randevu alınmalı.

Fotoğraf: amazondovme.com
Fotoğraf: amazondovme.com

Yeşim: Beğendiğiniz, başarılı bulduğun kadın dövmeciler kimler var?

Nimet: Türkiye’de başarılı bulduğum birçok kadın dövmeci arkadaş var artık. Çok seviniyorum daha başarılı ve yetenekli kadın arkadaşları gördükçe. Didem Cındık, Gökçe Korkmaz, Tutku Duphead, Gökşen Erbek Özbaş, Ece Baş, Eda İnanır, Ayça Işıla, Zehra Kuşlugil, Ezgi Taşpınar, Damla Orn, Melek Taştekin, Laden Soysal, Esra Yavuz, Özlem Deviren Oğuz, Özge Canoğlu, Nihal Null, Mia Porfiria, Birgül Çakıner, Eva, Çisem Öztürk, Eda Karaoğlan, Günnur Şimşek (Lima), Mutlu Erdoğan ve tanımadığım birçok kadın dövme sanatçısı iyi işler çıkarıyorlar.

Yurtdışından ise birçok kadın sanatçı sayabilirim ama benim şu sıra favorim Sarah Miller. Gerçekten çok yetenekli bir kadın. Çalışmalarını hayranlıkla izliyorum.

“Türkiye’de konu genital alan olunca özellikle erkekler açısından olay seksist bir alana çevriliyor”

Fotoğraf: amazondovme.com
Fotoğraf: amazondovme.com

Yeşim: Klitorise piercing takmadığını öğrendim. Böyle sınırlamaların başka var mı? Neden çizgiler çektin kendine?

Nimet: Aslında sadece Klitorise değil, penise de piercing takmıyorum. Bilgi olarak nasıl yapıldığını biliyorum. İsteseydim uygulama yapardım. Çünkü eğitimini aldım. Ama Türkiye’de konu genital alan olunca özellikle erkekler açısından olay seksist bir alana çevriliyor. Birçok defa sırf bu konuyu konuşmak hoşlarına gittiği için erkekler tarafından sanal ortamda taciz edildim. Tacizi baştan anlamıyorsunuz, siz sanıyorsunuz ki sadece piercing soruluyor, oysa konusunu konuşmak istiyorlarmış bir kadınla. Piercing ve dövme yapan kadın olunca genital bölgeler üzerine konuşmak bile erkeklerin çoğunda seksist ve tacizkâr durum oluşuyor. Ben de ilkesel karar aldım piercing ve dövme uygulamasını genital bölgelere yapmıyorum. Hatta konuşmasını bile yapmıyorum. Bunu dayatan olursa anında teşhir ediyorum, bir daha cesaret edemiyorlar.

Bunun dışında bir çizgim yok. Dövme konusunda kişilerin kendi bedenleri kendi kararları olduğundan önerilerde bulunsam da genellikle kararlı gelen müşterinin istediği dövmeyi yapıyorum. Tabii kendi stilimde olanları tercih ederim daha çok. Ben realistik dövmeleri daha çok seviyorum. Ama hemen her stilde el yeteneği yettiği ölçüde çalışabilirim.

Yeşim: Şu an neler yapıyorsun? Gelecekteki planların nelerdir?

Nimet: Şu an Beşiktaş’ta Amazon Dövme stüdyosunu işletiyorum. Ama bizim meslek eğer vergi vererek bir stüdyo işletiyorsan çok zor. Olay sanat dışında esnaflığa da giriyor ve vergi, kira, fatura ve birçok kâğıt işleri insanı çok yoruyor. Her zaman sanat kafasında olamıyorsunuz. Ve bu dükkancılık işinden çok sıkıldım. Bir iki sene daha bu şekilde devam edip, homeofis çalışmak istiyorum. Zaten tamamen randevulara göre çalışıyorum. Dövmenin tamamen sanat ve keyif kısmı ile ilgilenmek ve kalan zamanlarda dünyayı gezmek, farklı kültürleri tanımak istiyorum. Yeterince yorulduğumu artık biraz hayatı yaşamam gerektiğini düşünüyorum, beyin ve vücut bütünlüğümüz bozulmadan.

27. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde ilk 3 günden 4 film

1

27. Uluslararası Ankara Film Festivali’nin ilk üç gününde sinemaseverler hem yerli hem de yabancı sinema seçkileriyle buluşma imkânı yakaladı. Uzaklarda Arama, Love – Aşk, Ötedekiler ve Happy Hours filmlerine dair değerlendirmeleri yazımızda bulabilirsiniz.

Uzaklarda Arama: Türkan Şoray

Türk Sineması’nın simge ismi Türkan Şoray’ın Yeşilçam için verdiği emeklerin değeri sonsuza kadar hissedilebilecek boyutlardadır. Pek çoğumuz kendisini oyunculuğuyla anıyor olsak da, 1972 yılında yönetmenliğini yaptığı Dönüş filmi ve ardından gelen diğer yapımlar usta aktristin kamera arkasında da neler yapabileceğini açıkça kanıtlamıştır.

Akabinde gelen uzun yıllar ise Şoray’ın yönetmenlik kariyerini bir köşede bekleterek geçirmesine tanıklık etti. Lakin kızı Yağmur’un bir yapım şirketi açmasıyla birlikte “Sultan” lakaplı yıldızın yönetmenlik koltuğuna yeniden oturacağı haberini 2014 yıllarının sonuna doğru aldık. Uzaklarda Arama ile bir grup pavyon çalışanının ötede kalan bir kasabaya taşınmasıyla birlikte başına gelen trajikomik olayları anlatan yönetmen, filminin her sahnesine buram buram yeşilçam havası sığdırmış.

Uzaklarda Arama’nın senaryo kısmında İtirazım Var ve Sen Aydınlatırsın Geceyi gibi son dönem Türk sinemasında başarılı işlere imzasını atan Onur Ünlü bulunuyor. Ancak karanlık sonlarla biten filmleriyle nam salan Ünlü’nün Uzaklarda Arama için aşırı iyimser bir senaryo çıkarması ilk 40 dakika rahatsızlık vermese de, sonuca doğru giden kısımlarda bir takım aksaklıkları da ortaya çıkarmaya başlıyor. Daha sonra duyuyoruz ki net belirtilmeyen nedenlerden dolayı Ünlü, filmin senaryosunu yarıda bırakmak zorunda kalmış. Filmin bu durumunu göz önüne aldığımız zaman ise herhangi bir sinema filminin yapım aşamasında başına gelebilecek en can sıkıcı gelişmesi yaşandığı için bazı eksiklikleri göz ardı edebiliriz. Lakin yine de bu tarz eksikliklerin yönetmenlik ile oyunculukların başarılı performansıyla titiz bir şekilde geriye itildiğini söyleyebiliriz. Mustafa Uğurlu’nun liderliğinde içten performanslarla şekil alan oyunculuklar, dönemin pavyon kültürü ve etrafındaki insanlara olan bakış açısını bir hayli etkili kılabiliyor.

Uzaklarda Arama’nın en naif bölümü olarak ise Türkan Şoray’ın iki saniyeliğine de olsa göründüğü sahneyi gösterebiliriz. Öyle ki usta sanatçının beyaz perdeye kısacıkta olsa atmış olduğu o bakış kendisinin ne denli mükemmel bir oyuncu olduğunu bininci kez kanıtlamış oluyor. Tabii bununla birlikte ortaya çıkardığı işe duyduğu özveri başarılı kamera açılarıyla fazlasıyla ekrana yansıyor ve bizler ister istemez Şoray’ın yönetmenlik kariyerini devam ettirmesi yönünde hemfikir oluyoruz.

Uzaklarda Arama
Uzaklarda Arama

Love – Aşk: Gaspar Noe

Arjantinli yönetmen Gaspar Noé için aşırı gerçekçi bir sinema dehası tanımını yapabiliriz. Festivalin şu zamana kadar ki en sert sayılabilecek filmlerinden biri olan Love – Aşk üzerinden yakaladığımız her sahnede, insanoğlunun gerçek aşka olan açlığı, tatminsizliği ile tahammülsüzlüklerine tanıklık ediyoruz. Ülkemizin vizyon programında gösterilmesi neredeyse imkânsız olan Love – Aşk’ın konusu her ne kadar klişe bir vicdan azabı üzerinden ilerlese de, ortaya çıkartılan sinemasal estetiklik mevcut alt metinlerle harika bütünleşiyor.

Love – Aşk filminde herhangi bir yılbaşı sabahında eski aşkı Electra’ya duyduğu özlemle uyanan Murphy’nin bir gün içerisine sığdırdığı iki yılı izliyoruz. Murphy artık evlidir ve bir tane de çocuğu vardır. Lakin Electra ile yaşamış olduğu aşkın izleri her zaman ruhunun bir köşesinde yer edinmiştir. Tüm bunların üstüne sabah uyandığında Electra’nın annesinden almış olduğu sesli mesaj ise söndü zannedilen alevin yeniden körüklenmesine sebebiyet veriyor. Filmin farklı sekanslarda ve geri dönüşlerle ilerleyen sahnelerinde aşkın insanlar üzerinde ne denli sınırsız boyutlara ulaşabileceğine bazen kurmaca, bazen de belgesel tadında bir estetiklikle tanıklık ediyoruz. Pornografik ögelerin fazla oluşu ise Love – Aşk filmini rahatsız edici boyutlara taşımaktan ziyade; yönetmenin kadraj estetikliğini fazlasıyla perdeye yansıtıyor. Keza her sahnesinde renkler ile kamera açılarının uyumlarına hayranlıkla tanıklık ediyoruz. Her ne kadar her kesim sinema seyircisinin kolayına kabul edemeyeceği bir tür olsa da, Love – Aşk 27. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin en başarılı seçkilerinden biri olmaktadır.

Love
Love

Ötedekiler

Kurmaca – belgesel tarzında ilerleyen ve Obama yönetimini yerden yere vuran Ötedekiler, İtalyan yönetmen Roberto Minervini imzasını taşıyor. Herkesin kafasında oluştuğu bilindik Amerikan Rüyası kavramına gerçekçi bir üslupla değinmeye çalışan yönetmenin filmi ilk başlarda bu amacını yolunda gerçekleştirmeyi başarıyor. Lakin bir süre sonra sahnelerin gereksiz yere uzatılması ve karakterlerin kendisini seyircisine çok fazla yansıtamaması, filmi anlatmak istediği derdin uzağına taşıyarak büyük bir çıkmaza sürüklemiş. Tabii bu süreç içerisinde yüzümüzü güldürecek bazı anların olmadığını da asla inkar edemeyiz. Ancak yönetmenin son 20 dakika içerisinde izlenilen hikâyeden koparak filmi başka bir öykü sekansına taşıması ortaya ayrı bir çıkmazlığı çıkartmış.
Aslına bakacak olursak film bir yönüyle gerçekten cesur bir duruş sergilediğini söyleyebiliriz. Hatta Obama üzerinden dönen geyikler ile hakaretlerin ardı arkası kesilmeden ilerlemesi bizlere bir ara acaba bizim ülkemizde böyle bir film çekilse nasıl olurdu sorusunu bile sordurtuyor. Lakin yönetmenin genel itibariyle anlatmak istediği meseleleri sürekli dolambaçlı yollara sürüklemesi filmini durağanlaştırmak öteye geçemiyor

Ötekiler
Ötekiler

Happy Hour

Kino 2016 Alman Filmleri bölümünde gösterime giren Happy Hour için festivalin şu zamana kadarki en tatlı seçkisi olduğunu söyleyebilirim. Kendilerinden kaçmaya çalışan orta yaşlı üç adamın bir haftalık tatillerini anlatan film; aynı anda hem naif ve hem de komik olmayı çok iyi başarıyor. Üstelik bu aşamalara ulaşırken de düz bir komedi filminde var olan taşkınlıklar ile durum komedilerinden olabildiğince uzak kalarak seyircisine içten bir öykü sunuyor.

HC karısı tarafından terk edilmiştir. Onun bu mutsuzluğunu gören 2 yakın arkadaşı ise kafasını dağıtmak ve eski günleri yad etmek adına tatile çıkarlar. Orada hayat hala eskisi gibi çok özgürdür. Şarhoş olmak, balık tutmak ve çıplak odun kesmek çok eğlencelidir. Ama araya giren yapmacıklık bu üç eski arkadaşın aralarındaki bağı yeniden sorgulamalarına sebebiyet verecektir. Arkadaşlık bağlarını neşeli bir istikametle ilerleten Alman yönetmen Frans Müller, küçük bir İrlanda kasabasına sığdırdığı öyküsünde birey olma ve gerçek hislere ulaşma meselesini bir hayli eğlenceli anlatıma dönüştürüyor. Özellikle de tek bir karaktere odaklanmaktan ziyade birbiri ardı insan yansımalarına odaklanan yönetmen, hoş müzik ezgileri eşliğinde izleyenlerin yüzüne tebessüm saçmayı başarıyor.

happy hour

Gülümseyerek etrafına neşe saçan insanların en derinlerinde saklamış oldukları hüznü bizlere yorucu olmayan bir sinema anlatısıyla yansıtan yönetmen, izleyenlerine karakterle özdeşleşme ve nefret etme imkanı tanıyor. Neşe verici, acı dolu ve bir o kadar da komik olmayı başaran Happy Hour; seçim yapanların asla pişman olmayacağı bir film olabilir. Özellikle final sahnesine doğru daha da belirginleşen kişinin öz benliği dışında her şeyi olabilme potansiyeli, filmi gönüllerde çok özel bir yere taşıyacaktır.

Doğadan hem bize hem evlerimize bir şifa: Sirke

1

Sirke sözcüğü Farsça ekşi anlamına gelmektedir. İnsanların şarap yapmaya başladıkları tarihten itibaren sirkeyi tanıdıkları söylenir. Yunanlar, Asurlar, Mısırlılar ve Romalılar sirkeyi yemeklerde konservelerde ve ilaç olarak hastalıkların tedavisinde kullanırlardı.

Mısır ve Çin’de yapılan kazılarda 8 bin sene öncesine ait kaplarda sirke izlerine rastlanılmış, Babillerin bundan 7 bin sene evvel hurmadan sirke yaptığı ve sirkeyi tedavi amaçlı kullandıkları anlaşılmıştır. Asurlular ise sirkeyi kulak ağrılarının tedavisinde kullanıyordu.

Sirke bunlara benzer birçok medeniyet tarafından kullanılmış yaraların dezenfekte edilmesinde ezik ve çürüklerde, yılan ve çiyan sokmalarına karşı kullanılmıştır. Romalılar sirkeyi üzümden hurmadan ve bazı tahıllardan yapıyordu. Columella Romalı askerlerin yola çıktıklarında mikrop öldürücü güç verici ve serinletici poşka denen sirkeli su içtiklerini yazmıştır.

Onlarca halk binlerce yıldır sirkeyi şifalanmak ve korunmak için kullanırken bizler neden hâlâ sadece salata ve turşularımıza sirke koyuyoruz? Sirke bizlerin ve evlerimizin temizliğinde kullanılabilecek ortak maddedir.

Bakalım şimdi sirke nelere iyi geliyormuş ve nasıl kullanılmalıymış?

  • Elma sirkesi tamamen doğal bir üründür. Elma suyunun fermantasyonu ile elde edilir. Elma sirkesi kullanarak evinizde ve günlük yaşantınızda doğal olmayan kimyasal ürünlerin tüketimini azaltabilirsiniz.
  • Elma sirkesi dişteki lekelerin temizlenmesinde yardımcı olabilir. Dişlerinizi elma sirkesi ile ovun ve ağzınızı su ile çalkalayın.
  • Saçlarınızı zeytinyağlı sabunla yıkadıktan sonra elma sirkesi ile durularsanız daha parlak ve hacimli olmalarına yardımcı olabilirsiniz. Boş bir şampuan şişesine 2 kaşık elma sirkesi ve bir bardak soğuk su koyarak çalkalayın. Etkili sonuç için haftada iki kez bu işlemi yapmanız doğru olacaktır.
  • Ağız kokularına karşı 1 çay bardağı suya 1 yemek kaşığı sirke eklenerek haftada bir kez gargara yapılır.
  • Elma sirkesini seyrelterek cildinize uygulayabilirsiniz. Bu cildinizi temizleyecektir akne, siyah nokta oluşumunu da engelleyecektir. Aynı zamanda 1 bardak suya 1 yemek kaşığı sirke atarak makyaj temizleyici elde edebilirsiniz.
  • Orta kulak iltihabına karşı 1 çay kaşığı sirke 2 çay kaşığı su karıştırılır kulağa bir damla sıkılır.
  • Güneş yanıkları için, banyo suyuna bir fincan elma sirkesi ekleyin ve 10 dakika kadar içersinde bekleyin.
  • Elma sirkesi siğil tedavisinde de etkilidir. Gece yatmadan önce bir parça pamuğu elma sirkesi ile ıslatın ve pamuğu siğilin üzerine koyup flaster bant ile kapatın. Sabaha kadar açmayın. Siğilin tekrar oluşmaması için aynı işlemi birkaç gün daha tekrarlayın.
  • elma sirkesi 2Elma sirkesi doğal bir tıraş sonrası losyonudur. 2 tatlı kaşığı sirke 1 fincan suyla karıştırılıp kullanılabilir.
  • Güneş yanıkları için, banyo suyuna bir fincan elma sirkesi ekleyin ve 10 dk kadar içersinde bekleyin.
  • Asit içerikli elma sirkesi ile mide asidinin tedavisi çok tuhaf gelebilir, ancak araştırmalar mide yanmasına elma sirkesinin iyi geldiğini göstermektedir. Bir çay kaşığı elma sirkesini yutup üzerine bir bardak su için. Ancak ülseriniz varsa elma sirkesini tek başına içmeyin. Bu aynı zamanda homeopatik bir uygulamadır.
  • Elma sirkesi, tüm dahili sisteminizi korur. Beden, sürekli bir denge durumuna ulaşmak için çabalamaktadır. Elma sirkesi bedenin sağlıklı alkali pH düzeyine erişmesi için yardımcı olur.
  • Bedenin pH dengesine yardımcı olmasının bir sonucu olarak, elma sirkesi toksin atıcı etki yapmaktadır. Araştırmalar kalp damar dolaşımı geliştirdiğini ve karaciğeri temizlediğini göstermektedir.
  • Elma sirkesi evcil hayvanlarda pire kovucu olarak kullanılabilir. 1 ölçü elma sirkesi ile bir bardak suyu karıştırıp evcil hayvanınızın üzerine spreyle püskürtün ve birkaç gün tekrarlayın. Pire varsa yok olacaktır.
  • Elma sirkesi tuvaletlerin temizlenmesinde kullanılabilir. Klozetin içerisine biraz elma sirkesi dökün ve suyunu çekmeden bir gece bekletin. Bulaşık makinelerinde de deterjan yerine elma sirkesi kullanabilirsiniz.
  • Ayrıca bir ölçü elma sirkesi-bir ölçü su karışımı ile fırın içi, mutfak tezgahı, cam ve ayna temizliği yapılabilir

Sirkeyi nasıl yaparız?

İki kilo Amasya elmayı iyice yıkayıp, kabuklarıyla beraber küçük küpler halinde doğrayın ve 5-6 litre kapasiteli cam kavanoza koyarak, üzerini kapatacak kadar içme suyu ekleyin. Bir çay bardağı kadar doğal sirke anası koyup üzerini tülbentle örtüp 29 derecelik gölge bir yerde 15 gün muhafaza edin ve 15 günün sonunda güle güle kullanın.

İran’da devrimci kadınların özel yaşamları: Başörtüsüz evlerde

1

Bu yazı Türkçeye, Huck Magazine adlı internet sitesinde yayınlanan “In pictures: The private lives of revolutionary women in Iran At home without the hijab” başlıklı yazıdan, İran’da devrimci kadınların özel yaşamları: Başörtüsüz evlerde başlığıyla Fulya Uysal tarafından Gaia Dergi için çevrilmiştir.

İranlı kadınlar kendi ülkelerinde ve batıda algılanandan çok daha fazlasıdır. Aslen İranlı olan Londralı sanatçı Keymea Yazdanian yeni bir projeyle gerçeği açığa çıkarıyor. İran’da kadınlar tüm boyutlarıyla irdelenmiş. Şeriat kurallarıyla yönetilen İran İslam Cumhuriyeti kadınlara “başörtüsünü doğru biçimde takma” gibi katı ve baskıcı kurallara bağlı kalmadığı için tutukluyor ve ayıplayarak kısmen ikinci sınıf vatandaş gibi muamele ediyor. Batıda ise “korunmaya” muhtaç, kimsesiz, örtünün altına saklanmış kurbandan başka bir şey değilmiş gibi düşünülüyor.

Ama İranlı kadınlar tüm bunlardan daha fazlasıdır. Onlar aktivist, astronot, sörfçü, kayakçı, akademisyen ve aynı zamanda devrimcidir. İran kökenli Londralı fotoğraf sanatçısı Keymea Yazdanian yeni projesiyle farklı bir açıdan İranlı kadınları tanıtmayı amaçlıyor. Kendi özel alanlarında başörtüsüz fotoğraflanan kadınlar; yaratıcı yeni yollarla hayatlarında köklü değişiklik yapmayı ve ümitle düzeni değiştirmeyi planlayan İranlı kadınlar için hayatlarının gerçekliğini göstermeyi amaçlıyor.

İran projesiyle kadınlar hakkında çalışmaya ne zaman başladın?

2008 yılında üniversite öğrencisiyken projenin temellerini oluşturmaya başladım. Kültürel kimliklerle ilgilendim ve doğup büyüdüğüm yer olan İran üzerinde odaklandım. 1979 devriminden sonra ailem ülkeden kaçtı ve batının özgürlüğüne alıştı ve lüksüyle mali açıdan başa çıkabildi. İran’da kalsaydım ve tüm o mükemmel insanlar gibi aynı kadere sahip olsaydım beni de adaletsizlik ve eşitsizlik ateşi yakardı. Cesaret, doğruluk ve dayanıklılığa aynı derecede bende sahip olurdum. 2011 de kadınların özel yaşam alanlarına odaklandım. Onlar bu alanlardayken tavırlarında meydana gelen duyarlılığın farklı çeşitleriyle karşılaştım. Bir yerlerde saklanmış ve erkek bakışlarından uzakta. Korkmadan ve kendilerini yargılamadan hem mecazen hem de gerçek anlamda örtülerini kaldırdıklarını gördüm.

Bu araştırmayla neyi amaçladın?

Daha eskiden İran halkının özellikle de kadınların tavırlarından ve çağrıştırdıklarından grevde olduklarını hatırlıyorum. Ben bir İranlı olarak yaşadığım ve bildiğimden gerçeklerin daha farklı olduğunu ayırt edebiliyorum. Öncelikli olarak kadınların yaşamlarıyla ilgilendim bunun sebebi ise oldukça basit; ben de onlardan biriyim! Bir savunma mekanizması olarak başladığını sanıyorum. İnsanlara İranlı olduğumu söylediğimde otomatik bir şekilde “Örtündüğün için kendini kızgın ve utanç içinde hissetmiyor musun?” ,“Araba kullanamıyorsun ve seçim hakkın yok ne kadar korkunç!” türünden şeyler söylüyor. Evet bunlar azımsanamayacak problemler ama İranlı olmayı seviyorum. İran’ı seviyorum ve orası felaket bir yer olsa bile harika şeyler barındırıyor. Ülke ve kültürel kimliği bütün resmin bize gösterilmesini engelleyen ve sadece sunulan küçük kısmıyla gösterilen belirli yollarla algılıyoruz. En kötü tarafı bu.

Sonuç olarak İran İslam Cumhuriyeti kadınlara eşit davranmadı. Kadınları ciddi derecede baskıladı ve kadınlar trajik hayat koşullarında korkunç şeylerle yüzleşti. Ama beni hayran bırakan şey bu düşmanca çevrenin içinde bulduğum bu kadınların ne kadar olağanüstü ve cesur olduğu. Diğer Ortadoğu ülkelerinin farklı sosyal, politik ve kültürel gerçeklikleri üzerinde çalışmaya başladım ve İran’ın kültürel ve tarihsel olarak ayrıldığı gördüm.
İran’da engellere rağmen birçok kadın harika şeyler başarmış. Golshifteh Farahani (müzisyen, oyuncu), Newsha Tavakolian (fotoğrafçı, ressam, gazeteci) Makhmalbaf (film yapımcısı, yönetmen) Anousheh Ansari (astronot), Maryam Mirzakhani (matematiğin nobeli sayılan Fidel madalyası), Shirin Ebadi (İnsan hakları savunucusu) ve Zahra Nematic (olimpiyat altın madalya sahibi) gibi kadınlara bakabilirsiniz. Sanat, film, bilim aktivizm gibi dallarda yaptıklarıyla dünyaya muazzam katkıları olmuştur. Etkileyici değişikliklerinin yanı sıra İran’ın görüşüne ayrı bir biçim vermişlerdir. İnsanlar bulundukları ülkelerde eyleme geçmek için çok zorlanırlar. Ya geri çekilirler ya da mücadele ederler. İran’daki kadınların nasıl savaştıklarını göstermek istiyorum. Güçlerini ve acılarını.

İngiltere ile kıyaslandığında İran’daki kadınların hayatları nasıl?

Her kim olursak olalım, her nereden olursak ya da hayat koşullarımız ne şekilde olursa olsun hepimiz büyürüz ve ideolojilerimizi, cinsiyetimizi, çevremizi, geleceğimizi, seçeneklerimizi keşfedip aynı şekilde deneyimlemek isteriz. İran’daki insanlar Londra’daki insanlardan farklı olarak bir şey yapmaz. Farklı noktası ve ilgimi çeken kısmı şu; kadınlar İran’da aynı hissi yaşamak için risk almak ya da tahammül etmek zorundalar. Batıdaki gibi hayat yaşamak için arzu ettikleri özgürlüğü vermemiz gereken, pasif, eğitimsiz, baskılanmış ve acı çeken İranlı kadın deyişini kırmayı amaçlıyorum. Aslında kendi kültür ve ülkelerine bağlı kalarak ve kendi topraklarından gelerek her zaman istediklerini yapabilirler.

Son 10 yılda çok fazla şeyin değiştiğini düşünüyor musun?

Deneyimlerime göre İran çok değişti. Çok göze çarpmadan ama kuşkusuz değişti. Daha iyi ve aynı zamanda daha kötü! Tahranlıyım ve vaktimin çoğunun orada harcıyorum. Şehir kontrol edilemez bir şekilde büyüyor. Kirlilik, uluslar arası yaptırım, teokratik kurallar, ekonomik bozulmalar, fakirlik ve yozlaşma… İran’da günlük hayat bu yönleriyle anlatılmaz bir şekilde zor ve çoğunlukla katlanılmaz. Ancak diğer bir yönden çalışmam için daha fazla araştırma yapmalıyım. Tüm bu problemlere rağmen insanlar modernleşmeyi ve büyümeyi kafaya takmıyor. Özellikle de gençler.

İran kan dökerek veya savaşarak bir devrim yapmak istemiyor. Bunun yerine İranlıların yaptığı şey devrimlerini yer altında oluşturmak. Değişiklik için sistemler üzerine birlikte yürüyorlar. Gençler modern teknoloji ve iletişimi kullanarak değişimi görmek istiyorlar. Dünyanın geri kalanıyla ve biriyle iletişim için hırslarını, cesaretlerini ve yeteneklerini kullanıyorlar. İran bugün dünyanın en genç nüfus oranına sahip ülkelerinden biri. Bu kuşak İslami rejimin içinde doğan bir kuşak ve çoğunlukla yadsındı ama bunun yanı sıra sisteme en kalıcı ve muazzam etkiyi de onlar yapacak.

Kadınlar hak ve eşitlik bakımından hala büyük bir sorunla karşı karşıyalar. Bir erkekle aynı haklara sahip değil. Hala şeriat kuralları geçerli ve günlük hayatlarında kadınlar büyük adaletsizliklerle karşılaşıyorlar. Ancak bu dengesizliğe rağmen istatistikler kadınların ne denli iyi olduklarını kanıtlıyor. İran’da erkeklerden daha fazla kadın üniversite okuyor ama ben bunları söylediğim zaman insanlar şaşırıyorlar.

MG_0295

Gelecekte çok fazla değişiklik olacağını düşünüyor musun?

Bir değişim sürecinde olduğunu düşünüyorum. Uzun bir yol. Kişisel olarak benim fikrim bunu yapmanın en iyi yolu; kültür sanat, film, müzik, seyahat ve basın. 21. Yüzyıl teknolojisi ve küresel iletişim platformları sayesinde bu akımlar herkesi kapsayacak. Doğru bir bilgi almak istiyorsan bu orası olacaktır. Bugün insanlar (umuyorum) gerçek bilgiye ulaşabilirler tabi kitle basının yaydığı haberlerden değil, çevremizde ne olduğunun gerçek etkilerinden daha fazla ve alternatif bilgilerin gerçeklerin konuşulduğu bir yerden. 2009’daki olaylardan ve ülke gençlerinin protesto gösterisinden bulunduğu için yapılan saldırıların kötü sonucu sonrası birçok insan, değişimin bir gecede meydan gelmeyeceğini kavramaya başladı. Buna rağmen İranlı insanlar politik, sosyal, ve kişisel istek ve arzularını yaymanın ve oraya girmenin yöntemlerini daha ustaca bir şekilde buldu.

İran’daki kadınlar için baskının sebebinin hükûmet veya İslam olduğunu düşünüyor musun?

Her ikisinin de problem olduğunu düşünüyorum. Çünkü ikisi de birbiriyle iç içe bir şekilde. İran din ile yönetiliyor. 2015 yılında bunu acayip buluyorum. Din bir ülkenin yönetimine asla karışmamalı, dini dikte etmemeli. Feodal dönemler için belki böyle olabilir, İran böyle hissediyor. Ama devrimden önce de problemler vardı. İran Şahı, yıkılışıyla ülkeyi fakirliğe doğru götürüyordu ve kargaşa yaratarak İran halkının modernleşmesini şiddetlice baskılıyordu. Kendi yöntemleriyle İran halkına zulmediyordu. İslamın ülke yönetiminde etkin olmasıyla baskı şekli farklılaşıyordu, çok daha fazla yasak koyuyordu özellikle kadınlar için. Onların bir hedefi vardı ve sadece kadınlar değil eşcinsellerde İran’da cezalandırılıyordu. Alkol içmek yasaktı ve cezası kırbaçlanmaktı. Kadınlar günlük hayatta yaptığı aktivitelerinde daha fazla zorlanıyordu. Kamu alanlarında sigara içmelerine izin verilmiyordu. Bir erkekle evli değilsen veya kan bağın yoksa (kahve içmek ya da vakit geçirmek için) bir araya gelemezdin. Kadınlar spor müsabakalarını izleyemez, topluluk içinde şarkı söyleyemezdi. İran’da insanlara yapabileceklerini yapamayacağının söylenmesi hiçbir anlam ifade etmez. Çoğu internet sitesi bloke edildi, kitaplar yakıldı, alkol yasaklandı. Film, müzik, sanat… aklınıza ne gelirse. Ama insanlar ulaşmak için bir yolunu buldu, ithal etti veya kendisi yaptı.

Dışarıda sigara içtiğimden dolayı önceden tartışırdım. Sokakta tek başıma yürüyemezdim. Üzerimdeki kıyafet yeterli uzunlukta olmadığı için “sefil fahişe” gibi sözler işitirdim, sözlü tacize uğrardım.

Şeriat kuralları olduğu müddetçe İranlı kadınların daima baskı altında olacağını düşünüyor musun?

Evet! Şeriat kuralları erkeklerin üstünlük kurmasına izin verecek şekilde işliyor. Bir kadın bana göre böyle bir sistem de adalet bulamaz. Şeriat kuralları hakkında cesurca ifadeler kurmak beni rahatsız eder çünkü bu konuyu ayrı bir boyutta incelemedim. Ama gördüğüm birkaç olay var, İran’da bir tabu olan boşanma konusu ve böyle bir durum meydana geldiğinde kadın hiçbir şey elde edemiyor. Bunun nedeni ise şeriat kuralları.

Başörtüsü hakkında görüşün ne?

Yasayla giyme zorunda olmak insanların düşündüğü kadar korkunç değil. Başörtüsünden daha büyük problemler var. Ama o sahip olduğu şeyler kadar anlam ifade ediyor. Bu benim ve diğer kadınlar için oldukça önemsiz. Onun engelleyici olduğunu biliyorum. Başörtüsü genellikle batıda gerçekte olduğundan daha fazla anlama karşılık gelir oldu. İranlı kadınlar başörtüsünü harika görünür hale getirdi. Ben kuralların biraz daha esnek hale geldiğine inanıyorum. Ama topuğunun bir kısmı göründü diye ya da saçlarından kâküllerinin görünmesinden dolayı seni açık saçık türünde niteleyerek birinin sana bakması berbattır.

Başörtüsüz fotoğraflayarak oluşturduğun çalışma kuralları çiğnemiyor mu?

Evet! Ve bu yüzden onları fotoğraflıyorum. Çok fazla kadın benim için poz vermeyi reddetti. Çünkü bu onlar için bir tür risk taşıyor. Projenin büyük bir kısmı insanlara anlatarak, güvenlerini kazanmaya çalışarak ve kişisel hikâyelerini dinleyip onları anlamaya çalışarak geçti. Fotoğraf çekmek bu işin en küçük kısmını oluşturdu. Fotoğrafta görünen kadınlar; İran’da birilerinin bu fotoğrafları görmesiyle kendilerini bulmalarından korkuyor ve cezalandıracakları konusunda hala endişeliler. Endişeliler ama tüm bunlar için “Lanet olsun!” diye düşünerek İranlı kadınların gerçekte ne yapmaktan hoşlandıklarını göstermek istediler. Onlar için bu bir risk olsa bile. Benim içinde çok zordu. Tehdit edildim, takip edildim ve hakarete uğradım. Birçok durumda peçemin altından fotoğraf çekmek zorunda kaldım. Bu bir risktir ama kendimin üstlendiği bir risk. Siyasi olarak ses getirecek şeyler yapıyorum ve İran hükümetinin birçok görüşüne katılmıyorum bu daha da endişe verici. Benim için tehlikeli olabilir. İşimden dolayı İran’a girmem yasaklanabilir, kara listeye alınıp geri dönersem hayatım için korku duyabilirim. Bütün bunlar korkutucu!

Ortadoğu’daki istikrarsızlıkların örneğin Suriye’deki iç savaşta Işid’in yükselmesi gibi İran’daki kadın hayatını nasıl etkileyeceğini düşünüyorsun?

Bence daha da kötü hale getirecek. Duygusal ve psikolojik zararlar her bir katı politik uygulamadan daha kötüdür. Besbelli bu “terörle mücadele” İran için seyahati ve yurtdışında iş bulma ve eğitimi kayda değer derecede zorlaştırdı. Yaptırımlar ve ambargo ticari ve ekonomik büyümeyi neredeyse imkansız hale getirdi. Bunun dışında günlük hayata etkilerinin biraz daha az olduğunu söylemek mümkün. İran da aşırı İslamcılık var ama Ortadoğu’da şu an gördüklerimiz de ve Suriye’deki gibi değil. En zarar veren şeyin Müslümanların ve Ortadoğulu halkların istikrarsızlıktan yoksun şekilde gösterilmesi ve temsil edilmesi olduğunu düşünüyorum.

Projenin neyi gerçekleştirmesini umuyorsun?

İran ve İran halkının olumlu yönünü, daha dürüst ve daha sahici şekilde anlatmayı umuyorum. İran’ın kültürel kimliği hakkında daha çok gerçek bilgiye ulaşabileceklerini umuyorum. İran şiir ve sanatla dolu eski, güzel ve esrarengiz bir kültüre sahip. Çok yönlü, ilham verici ve çoğunlukla hüzünlü. Tüm bu detaylar yeteri kadar araştırılmadı ve ifade edilmedi. Ülkem için duyduğum sevgiyle sebebiyle derinleşmiş problemleri herhangi bir şekilde kapatmaya çalışmadım veya bunlardan çekinmedim. İran’da maruz kalınan ve meydana gelen gerçek vahşetler var. Resimlerimde; bastırılmışlığı, öfkeyi ve mahrumiyeti görebileceğinize inanıyorum. Yıllar geçtikçe bu projeye daha fazla zaman ayırıyorum ve tüm aşamalarını görerek daha derinlere iniyorum. Bu ucu bucağı olmayan bir konu ve onun hakkında en sevdiğim şeylerden biri de bu.

Keymea Yazdanian’ın projesini blog sayfasından takip edebilirsiniz.

Radikal “cinsel özgürlük” ve bedenin politik işlevi

Öncelikle şunu söyleyeyim, bu yazının yazılmasının temel sebebi, yapılan radikal ve çarpıcı özgürlük eylemlerinin (aşağıda da örnek vereceğim üzere, İzmir’de Anarşist dostların yaptığına benzer eylemler), egemenlerin istedikleri şekilde anlaşılması ve insanların çok ufak ve faydaları gözle görülmeyecek gelişmelere ayak uydurmadaki konformizmleri.

Dünyanın önemli bölümünde, egemenlerin, ilerici ve göze çarpan eylemleri bastırmadaanarsistler-2 kullandığı iki etkili metot vardır: 1- Eylem hakkında uydurdukları saçma sapan yalanları medya gücüyle yaymak, 2- O eylemin dışında bulunanlar tarafından, yapılanların küçümsenmesini sağlamak. Benim üzerinde duracağım mesele daha çok ikinci metot olacak. Çünkü, birinci metot ile kandırılamayan kesim, ikinciye atlar hemen. Bazen yukarıdan bakarak yaparlar bunu, bazen yadırgayarak. Ama bu hataya düşen kesim, sisteme karşı olsa da, o sistemin oyununa düştüğünü anlamaz.

İşe öncelikle, “Bu iş neden yapılır ve ne yararı vardır?” sorusundan başlayalım. Neden yapılır? Çok basit; “soyunan” arkadaşların ellerinde, Ankara ve Suruç katliamında, herkesin gözleri önünde katledilen Anarşistlerin fotoğrafları vardı. Kolluk güçlerinin aramak istemesi üzerine, bu insanların soyunmaları iki anlama gelir; 1- “Arkadaşlarımız katledildikleri meydanlara girerken de arandılar mı?” sorusunu haykırır, 2- Bu insanların aranması, devletin devriye gezen gözlerinin, bir de kıyafetlerimize takılması anlamına gelir ve bu yapılan, sürekli gözetimi hicveder. Ne yararı vardır? En azından insanların dikkatini çeker, hiçbir şey yapmadan yermekten daha faydalıdır.

Öte yandan, pankartta yazan “devlet, elini bedenimden çek” sloganı ile birlikte, bu videoyu paylaşan yandaş ve ana akım haber sitelerinin “erkek ve kadınlar soyundu” şeklinde sunmaları bile, bir şey aşikâr eder; bu eylemin temeli, sermaye sisteminin “afyon” olarak kullandığı, cinsel ahlak anlayışına yöneliktir. Cinsel ahlak kuralları da bugün sermayenin iktidarını sağlamlaştırmak için kullanılıyor, hani hepimizin mağduru olduğu, üzerimizden geçinen, emeğimizi ve geleceğimizi sömüren sistem var ya, hah işte o.

“Erkek ve kadınlar soyundu” cümlesindeki cinsiyetçiliği, kadınların soyunmasının, ahlakçı geçinen ve politik bir enstrüman olarak bedenlerini sergileyen kadınlara bakışı malum olan yığınların gözünde, haber değeri kazanması, haberin tıklanması ve sitenin daha çok para kazan(dır)ması açısından da okumak mümkün, kadın bedeni üzerinde kurulan tahakkümün göstergesi olarak da. Her ne şekilde okunursa okunsun, yapılan işin temelini okuyamayan arkadaşlarımız da, medyanın gösterdiklerine hayran hayran bakan yığınlar kadar bu tuzağa düştüler. Çıplak halde kadınların bedenlerinin teşhir edilmesi bu kadar yerilmemişti. “Vicdanımız ve aklımız”, teşhir edilen bedenin taşıdığı mesajı göremiyor sanırım.

Bugün başka bir habere daha rastladım. Yukarıda gördüğünüz üzere, Bralet adlı bir giysi tasarlanmış ve sütyenin yerini alacakmış. Ondan daha rahatmış, sıkmıyormuş, harika bir buluşmuş, kadınların memeleri rahat edecekmiş artık, sırtı da sıkmayacakmış. Pekala, sütyen neden var? Meme sarkmasına sebep olduğu, kadınların canını yaktığı, büyük sağlık problemlerine sebep olduğu kesin olduğu halde, açıkça hiçbir fizyolojik yararı Braletolmayan bu alet, ne işe yarar? Çok basit; meme uçlarını gizler.

Televizyonda bir kadın sütyen takmadığı zaman hemen belli olur, o video çok fazla tıklanır, “frikik verdi!” denilerek reklamı yapılır, herkesin gözüne takılır. Erkeğinkinden daha estetik olması dışında, kadın memesinin ne farkı var erkek memesinden? Neden “göğüs” diyerek yumuşatmaya varana kadar, onu gizlemek için her şeyi yapıyoruz? Neden ben mememi gizlemek zorunda değilken bir kadın, sütyen takmayı unuttuğu için ucu görünse dahi, utanmak zorunda? Daha da önemlisi, memeleri gizlemenin başka bir yolu olan bu giysi, görece daha rahat olduğu için, nasıl özgürleştirme aracı olur? Mesele sadece cinsel özgürlük değil yani, mesele aynı zamanda, kadın cinsiyeti üzerinde kurulan tahakkümün, iktidarı kuvvetlendirmesi.

“Bugün 1 Mayıs, soyunmanın ne gereği var, hem nasıl anlatırız bunu işçilere?” diyen dostlar, zaten bu meseleleri insanlara anlatamadığımız için bu hale gelmedi mi olay? Sisteme karşı olduğunu söyleyen insanların, şu bağlantıyı görmemesini nasıl anlamalıyız? Yapılan eylemleri hemen yermek mi gerekiyor, “Başkaları ne der?” diye düşünüldüğü için? Virginia Woolf‘tan alıntılayayım o halde; “Çalışın, kendinize ait bir odanız olsun ve yazın. ‘Erkekler ne der?’ diye düşünmeden yazın!” diyordu kendisi, erkek egemenliğinin, ataerkinin kurduğu tahakkümden bahsediyordu. Bu tahakkümün araçlarını, kaynaklarını ve etkilerini anlamadan, tabii ki bu eylemler de anlaşılmaz. Biraz derin bakmak gerekiyor, eğer olguları bilinçli gözlemlemezsek, o yerdiğimiz insanlardan hiçbir farkımız kalmaz pratikte.