Ana Sayfa Blog Sayfa 453

Sinemanın başka bir hikâyesi – Figüranın diyalektiği

“Figüran üzerine” yazdığı iki yazıdan birinde Ulus Baker, tiyatrodan başlayarak, dekorun ve figüranın, sahnede kapladığı yeri ve işlevini anlatmakla başlıyor işe. Çehov’un “Eğer ilk perdede duvara asılı bir tüfek varsa, oyunun bitmesinden önce patlaması gerekir” cümlesine, Meyerhold’un “Bunu şöyle alıntılamak isterdim: Eğer ilk perdede duvara bir tüfek asılıysa, son perdenin kapanışından önce bir mitralyözün…” eklemesini ilave eden ve bu çerçeveden yola koyulan Baker, tiyatrodaki sahne matematiğinin önemli bir örneğinden bahsederken figüranın sinemada, kameranın alanına giren her şey olduğu sonucuna varıyor.

Beynin sabitlendiği ve özdeşleştiği kamera, yani “beyin ekran”, bu açıklamaya göre, videonun başladığı andan itibaren, insanın gözünün yerine geçer ve bu değişim, filmin etkisini, izleyicinin bakış açısını, Baker’in deyimiyle “figüranın” akış içindeki işlevini belirler. Görece dinamik bir nesnenin, hayatın içinde dinamik, filmin içinde seyirci olarak pasifleşen seyircinin duyularını esir alması, bu ışıklı temsilin ayaklarını bastığı zemindir.

Yukarıda bahsedilen “beyin ekran”, ışıklar söndüğü, film başladığı anda aktifleşir ve Adorno’nun kültür endüstrisinin bir eylemi olarak anlattığı, öznenin nesneleşmesi sürecinin/mefhumunun ilk aşamasını oluşturur. Artık birey “yapan” değil, “etkilenen” konumundadır. Görüş açısı, hisleri, düşünceleri tamamen gösterilenin etkisi altındadır ve hiçbir etkisi yoktur anlatıya. Muhalif olsa dahi, metin sadece bireyin zihninde yankılanır (Umberto Eco – ekolokasyon) ve pasif konumu, anlatı süresince değişmez.

Seyircinin, yani alımlayan öznenin, pasifleşme süreci, endüstrinin, mesajlarını daha etkin bir şekilde yerleştirmesi, istediği yönlendirmeyi tatbik etmesi ve seyirci üzerinde istediği etkiyi bırakabilmesi için oldukça önemlidir. İşte tam da bu yüzden, hikâyenin, alabildiğine “gerçekçi” olması, seyircinin sanki “gerçek hayatta” bir hikâyenin içinde gözlemci olmasını sağlamanın ön koşuludur. Çünkü hayattaki her deneyim “gerçektir”. Hayatın akışını taklit eden yapay görüntü akışı, seyircinin içine daldığı gösteri deryası, seyircinin içinde bulunduğu gerçekliğin içindeki bir hikaye olmaya yakınlaştığı anda, görüntülerin etkisini maksimum düzeye çıkarır. Bilinç dışına itilmiş olan hayat verileri, içinde yüzdükleri hipokampüse giren bu görüntüleri, içinde bulunduğu gerçeklikten ayırt edemeyecek hale geldiğinde, endüstrinin istediği şizofreni ortamı yaratılır. Kimliği eriyen seyirci, ekranın içindeki yapay sahnenin herhangi bir figüranı haline gelir. Alabildiğine pasifleşen figüran, hayatta “özne” olarak bulunduğuna inandığı pozisyonu, ekrandaki nesne konumuyla takas eder. Bu bedel, hikâyenin içine girilmesi için gerekli bir ödemedir ve o dünyaya girmek için ödenen bilet ücretidir.

Ulus Baker’e göre, bütün metinler (edebiyat, sinema, müzik, tiyatro) temelinde imajlara (görüntülere) dayanır. Zihinde beliren görüntüler, herhangi bir zemine aktarıldığında, bu görüntülerin deşifresi küçük ya da büyük ölçekte tamamlanır. Kendilerini gerçekleştiren imgeler, varoluş skalasındaki yerlerini aldıktan sonra, zihne depolanmaya başlarlar. Bu temsili varoluş, yukarıda açıklanan işlemlerin gerçekleştiği bağlamdır. Bu bağlamda, seyirci, başka bir deyişle figüran, yapay sahnedeki başka bir dekordur. İmgenin yüzölçümündeki bir piksel olarak tarif edilebilecek seyirci, nesneleşme süreci tamamlandığında, ekranda gördüğü gerçekliği sorgusuz kabul etme durumuna gelir. Tanık olduğu hikâye, onun üzerinde, gerçek hayatta tanık oldukları kadar gerçek olduğundan, kişilerin gerçekliği, anlatının gerçekliğini en üst düzeye çıkarır. Sözgelimi, Rambo filminde anlatılanlar, izleyiciye göre gerçektir çünkü ortam gerçek hayattaki izdüşümünden farksızdır. Dolayısıyla hikâyeyi sorgulamaya gerek yoktur; hikâye gerçek ve doğrudur.

ulus-baker-3

Holywood‘un ilk dönemlerindeki komedilerin büyük kısmının hüsranla bitmesi, Yılmaz Güney sinemasında olduğu gibi, endüstrinin empoze ettiği kültür ögelerinin eleştirisi niteliğindedir. Ulus Baker’in örnek verdiği Buster Keaton’ın filmindeki bir sahne üzerinden, Baker’i tamamlayacak farklı bir açıdan örnekler verilecek olursa, sahnenin gerçeklikten aldıkları ve gerçeklik üzerindeki etkileri oldukça öğretici olacaktır.

Sahnedeki kartların psikolojik çağrışımları üzerinde duran Baker, dışkı ile özdeşleştirir desteyi. Bu destenin aldığı “iğrenç” formun çağrıştırdıklarını, hikâyenin düzlemi açısından okur. Ancak hikâyeye atıf yapılarak, destenin aldığı form ve sahnenin sonundaki hüzün teması, aralarındaki ilişki oranında birbirlerini güçlendirirler. Başlangıçta “düzgün” bir formda olan deste, Kral ve Kraliçe kartlarının ekranda görünmesinin ardından, Keaton’ın ellerinin ıslaklığından dolayı birbirine karışır ve anlamsız bir yığın biçimini alır.

ulus-baker-1

İlişki mefhumunun içeriğiyle özdeşeleştirildiğinde çıkarılabilecek anlam, gösterinin (Debord), gösterilen nesnenin varlığını değiştirmesi, çoğu zaman da aslında yok etmesidir. Anlamsız ve “iğrenç” bir yığın halini alan kart destesi, modernleşme sonrası “birey”in, yığının içinde yok olmasıyla aynı anlamı taşır. Gündelik hayatındaki ilişkelere yabancılaşan insanın bu temsili de, masanın üzerinde birbirine karışan kağıtların, benliklerini kaybetmeleriyle aynı doğrultudadır. Gösteri toplumunda kaybolan insanların yerini, bu sahnede, masanın üstünde kaybolan kartlar alır. İlişkileri, duyguları, düşünceleri, kısaca kendilerine ait her şey, birbirinin içinde kaybolur ve bugünkü bireysel ve duygusal kimlik mücadeleleri, modernleşme sonrası dünyanın etkilerinin bir neticesidir.

Bu sahneden hareketle de görebildiğimiz mesele, Chaplin’in Modern Times filminde fabrikada anlattığı ile aynı doğrultuda olmak üzere, hayatın da, onun temsili olan sinemanın da, insanın bilincine yabancılaşmasıdır. Hayatın içinde de, ekranın içinde de, dekorun bir parçası, bir figüran, bir “nesne” haline gelen insan, gidişat üzerinde etki edemez. Frankfurt Okulu’nun negatif diyalektiği çalıştırarak “özne” konumuna getirmek istediği izleyicidir bu. Foucault’nun “entelektüel gerilla savaşı” (intellectual guerilla warfare) mefhumu da, endüstriye karşı direnen yaratıcı öznenin (yazar, senarist, besteci) bu durumu değiştirecek, ilerici adımlar atmasını öngörür.

Ulus Baker’in ilgili yazısı için tıklayınız lütfen

Düş Durakları: Viktoryen Etik ve Türkiye

1

Düşlerimiz, sadece bize ait olan, bazen kendimizden bile sakladığımız iyi günler atlası. Her gece düşlerle uyuyup her sabah aynı günlere uyanmak belki de. Ancak yaşadığımız çağ ile birlikte düşlerimizin de biçim değiştirdiği bir gerçek. Televizyon dizileri, evlilik programları, popüler edebiyat ve sosyal medyayla birlikte her şeye yetişme ve her şeyi gösterme kültürünün giderek artması düşlerimizi birazcık amiyane tabirle baltalanıyor sanırım. Bu durum tabi ki bu çağda hortlamadı! Geçmişi uzun. Adı da Viktoryen Etik. Bu nedenle iyimserlikle gerçekliği bulamayacağımız gerçeğinden yola çıkıp kötümser diyebileceğimiz bir bakış açısıyla özgürleşim alanlarımızın daralmasından bahsetmek iyi olacak.

İnsanın doğal yanlarını bastırıp, kendini işine vererek yükselmesini vurgulayan 19’uncu yüzyıl İngiltere’sinde başlayan Viktoryen Etik, aslında Adorno’nun “Aydınlanmanın ilk insanı Odysseus’un kendisidir’’ sözünden de anlaşılacağı üzere, uygarlığın binlerce yıllık seyrinin ürünüdür. Viktoryen etik bireylerin parmaklıklar ardında olmasa bile ruhunun bedeninin hapishanesi olmasıdır. 1837’de başlayıp 1901’de sona eren bu dönem Türkiye ve dünyaya baktığımızda pek de bitmiş gibi görünmüyor.

Ruhun hapishanesi aslında Foucault’nun bahsettiği bir kavram. Düşlerimiz, ruhumuz kapana kısılmış durumda. Beden aşırı engellerin ruhumuza ekildiği bir dönem bu, günden güne büyüyüp çığı olmuş bi dünya genç neslin, aslına bakarsanız herkesin.

Düşlerimiz, hayatta elde edemediğimiz, hayat koşuşturmacasından vakit bulamadığımız mutluluklar yumağıdır. Ancak bugün düş gören insan dönüşmüş onun yerine hayatını görevler için yaşayan bir birey durumuna gelmiştir. Hayatı görevler için yaşama hali, artan statünün görece suni bir mutluluk vermesi asıl durumu kavrayamamamıza yol açıyor ve düşlerimiz bize öğretiliyor. Modern hayatın sunduğu bu balon haller bir süreliğine de olsa bizi tatmin ediyor, gerçekte yapmak istediğimiz düşler sarmalından bizi giderek uzaklaştırıyor. Yaşamak istediğimiz hayattan çok yaşamamızı istedikleri bir yaşama doğru evrilmiş durumdayız. Buna göre davranıyor, buna göre fotoğraf paylaşıyor, buna göre yemek yiyoruz. Bu kadar bencil bir çağda yaşarken bir o kadar da çevremizi düşünüyor, statü kaybı yaşarsak dışlanmaktan korkuyor toplumun getirdiklerini düşlerimizi süsleyen ögeler olarak görüyoruz.

Yine Goffman modern toplumdan total kurumlara dönüştüğümüzü söyler. Bunun altında yatan nedenler Goffman’ın deyişiyle köşeyi dönme, en üste sıçrama, ilgi çekme ve bunların aslında en tepeye konulması Viktoryen etik anlayışının ilerisini gösteriyor. Bugün bireyler bir an önce “başarı” basamaklarını çıkmak istemekte, en fazla kazanıp piramidin üstüne çıkma gayretiyle yaşayıp çoğu zaman düş görmeye bile vakit bulamamaktadır. Düş görse bile bunları kısıtlamaktadır.

Düşlerimiz yeni, yepyeni çığırlar açan bir edim olmaktan çok yaşadığımız hayatın –pop-culturesevmesek bile- reddinden çok yaşanılanın meşrulaştırılması, insanın kendi kendisini kandırmasının romantik bir düzeyde insanın kendisine empoze etmesi oluyor. Düşlerin bu kısıtlanmışlığı günümüzün kitle kültürü içinde daha da yer ediniyor. Bu yanlış bilinç sistemin devamını sağlamak için çok akıllıca bir yöntem. Ancak kişinin biricik yaşamını düşündüğümüzde, düşlerin “oluşturulması” durumu bir hayli can sıkıcı. Bunu birey isteyerek yapmıyor ancak içinde yaşadığı toplumun ekonomik, sosyal ve siyasal durumu onu bu sistemin içine çekiyor, iliklerine kadar üstelik. Kendisiyle baş başa kaldığında bile bundan kurtulamıyor. Bugünün bireyi kendisini ruhunun hapishanesine kapatıp görece “seçkin” biri olup yaşayınca kendisini mutlu sayabiliyor.

Gelelim meselenin Türkiye ayağına. Burada işler çok karışık. Kimse hayal bile kurmuyor. Hayal kursa bile Viktoryen etik temelli, yani kısıtlı ve sisteme göre. Bu ülkede kimse mutlu değil! Yeni bir şey söylemedim farkındayım. Ama destekli atmak gerekirse TUİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) 2014 verilerine göre Türkiye’nin genç nüfusu 12 milyon 782 bin 381 kişi. Yani nüfusun yüzde 16,5’i. Yine diğer bir veriye göre gençlerin gelecekten umudu azaldı, kendini mutlu hissetme oranı da geçtiğimiz yıllara göre düştü.

Türkiye deyim yerindeyse bir yetersizlikler ülkesi. Üç tarafı tatminsizliklerle çevrili bu kara parçasında yaşayan bizlerin düşleri her gün biraz daha susuz kalıyor, verimsizleşiyor. Çorak araziye dönüşmeye başlayan düş atlaslarımıza istediğimiz sayfaları ekleyemiyoruz. Sahibi olduğumuz mesleği yapamıyoruz, mesleği yapsak özgür olamıyoruz, özgür olsak baskı görüyoruz. Çekiştire çekiştire sınırları, bağımsız olduğumuz yerlerde bile beyaz bayrak sallıyoruz.

Çizim: patriciafurtado.net
Çizim: patriciafurtado.net

Çok çalışma ve karşılığını alamama hali, mesleğinde yükselememekten doğan tatminsizlikler, Türkiye toplumunun kapalı yapısı vesaire çemberi daraltıyor. Öğrenci eviysen özgür değilsin, gecenin o saatinde oradan geçen bir genç kızsan buna ne hakkın var? Çocuksan tecavüze uğraman normal, en azından bir kereden bir şey olmaz. Genç bir erkeksen şehit olabilme potansiyelin çok yüksek. Tüm bunları geçtim eğer sabah uyanıp yürüyüş yapmak istersen veya akşam vakti işinden eve dönerken mesela bir canlı bomba gelip senin bırak düşlerini gerçek hayatını bile silip atar… Küçücük kısa bir anı bile kendine ayıramazsın bu ülkede. Bu ülkede düş kurmak yasak! Diğer her şey gibi. Bırak düşlerinde özgür olmayı sokakta yürürken bile özgür değilsin. Hayır kapatma sakın gözlerini hayal kurma burası bir düşler ülkesi değil burası Türkiye!

beden-ruhun-hapishanesidir

O yüzden gençlerden aydınlık yarınlar düşünmesini beklemeyin, ülke sinemasının ödüller toplamasını beklemeyin, bir babanın aldığı maaşla çocuklarını çok iyi yetiştirmesini beklemeyin, piyano kursuna neden göndermediniz diye soramazsınız burada o babaya. Burada ancak diyebilirsiniz ki iyi ki o saatte Taksim Meydan’ında değilmişsin, burada ancak diyebilirsiniz ki 10 dakika önce Güvenpark’taydım neyse ki Allah beni korudu. Burada düşlere değil, Allah’a sığınır öyle çıkarsın yollara. Demem o ki beşeriyetin düşleri Viktoryen etikten hasarla kurtulmuş olsa bile Türkiye’ye fena yakalandı. Burada fiziksel olarak bile özgür değilken düşlerimiz nereye kadar özgür kalabilir sorusunu sormak ve buna cevap aramaya çalışmak yersiz oldu. Bu yazıya başlarken fazlaca düşlemiş olmalıyım. Karnı aç olan bir halkın düşleri zaten özgürlüğünü yitirmiş, bütün kaleleri zapt edilmiş bütün orduları dağıtılmıştır.

Başlık Fotoğrafı: Gizem Yıldırım

Yenilenmenin, dilek dilemenin inançlar üstü günü: Hıdırellez

hidirellez4Mayıs ayının gelmesiyle birlikte, güneş iyiden iyiye yüzünü gösteriyor. Soğuk havanın ataletliğini üzerimizden atma ve fiziken biraz daha hareketlenme isteği canlılarda olduğu kadar doğanın kendisinde de mevcut. Binlerce yıllık bir inanış olan Hıdırellez’e az bir zaman kala, bu günün tarihini ve önemini daha iyi anlayabiliriz.

Hıdırellez, Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Gregoryen takvimine göre 6 Mayıs’a denk gelen günde, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştuklarına inanılır. 6 Mayıs’tan başlayıp 4 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini oluşturur. Bu yüzden 5 Mayıs günü gecesi kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelmektedir.

Hıdırellez hangi kültüre ait?

Hıdırellezin, Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğuna ilişkin inanışlar olsa da ilk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Balkanlar ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle belli başlı doğasal döngüler için sevinç duyulduğu görülmektedir. Hıdrellezde şenlik, büyü, bolluk-bereket motifleri iç içedir. Hıdrellez geleneğinin bolluk-kıtlık, yaz-kış çatışması, doğanın düzenli değişmesiyle yaratılan mitlerin kutlandığı tören, şenlik ve bayram olduğunu söyleyebiliriz. Hıdrellez geleneği bahar bayramı niteliğinde kutlanan Orta Asya kültürü (Şamanizm), eski Anadolu kültürü (bolluk-bereket törenleri, ölümsüzlük), İslâm kültürü (Hızır İlyas motifi) ve Ortak Balkan Kültürü ile beslenmiş zengin kültür değerlerinin oluştuğu bir şenlik tören ve bayram bütünüdür.

İnanışa göre Hızır; yaşam suyu (ab-ı hayat) içerek ölümsüzlüğe ulaşmıştır. Hızır, bir kişiye verilen addan çok aslında bir doğasal durumu, baharla vücut bulan yaşamın tazelenmesini simgeler. Türkiye’de Hızır’a atfedilen özelliklerin bazıları:

  • Kalbi temiz, inançlı insanlara yardım eder.
  • Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.
  • Derman ve şifa verir.
  • Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.
  • İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.
  • Uğur ve kısmet sembolüdür.
  • Mucize ve keramet sahibidir.

hidirellez2

Hıdırellez gelenekleri

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere bereket vereceği inancıyla, yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi gül ağacının altına istedikleri şeyleri küçük bir modelini yaparlar. Aynı zamanda dilekler kırmızı kurdeleye bağlayıp gül ağacına asılır. Ateş yakıp dilek dileyerek ateşin üstünden atlanır. Kırlardan toplanılan çiçek veya otları kaynattıktan sonra içilen suyun hastalıklara iyi geleceğine inanılır. Hıdrellez sabahı gün doğmadan kalkılır dut ağacına kurulan bir salıncakta sallanılır. Böylelikle dertlerden silkinileceğine ve bir yıl boyu mutlu olunacağına inanılır. Güneş doğmadan önce kırlara çıkılır, çiçek ve otların üstündeki çiğler toplanır, yüze sağlık ve güzellik vermesi için sürülür. Ayrıca çiğle mayalanan sütün yoğurt olacağına inanılır. Karınca yuvalarından alınan toprak saklanır. Bereket getireceğine inanılan bu toprak para cüzdanlarında saklanabilir.

hidirellez3 Hıdrellez, doğayla barışık olma ve onlardan yararlanma dileğine dayanır. Yaratılış ve türeyişe, yeniden doğuş ve doğanın canlandırma inancına ait inanma ve pratikleri vardır. Hıdrellez ateşinden atlama, günahlardan arınmadır. Ateş kutsanır, doğanın uyanması ateşle kutlanır. Ateş; evreni canlandıran güneşin dünyadaki uzantısıdır. Hıdrellez ateşi, ritüelin başlamasında önemlidir. Ateş kültü pek çok uygarlıkta aydınlık, kötülükten arınma, temizleyicilik ve bereket – bolluk sembolüdür. Aynı zamanda yakılan büyük ateş toprağın ısınıp uyanması simgesidir. Hıdrellez, Türk kültüründe baharı, yaşama sevincini, su ve kutsal arınmayı, yenilenmeyi, uyanan doğa ile birlikte bolluk-bereketi simgeleyen anlam ve ögelerle yüklüdür.

Hıdrellez, toplumsal yaşamda canlandırıcı etkisinin bulunması, geleneklerin sürmesine aracı olması, törelerin kökleşmesini sağlaması yönüyle işlevseldir. Hıdrellez geleneğini sürdürenler kültür taşıyıcıları olarak görev yapmaktadırlar. Hıdrellez, halkın ortak duygu ve düşüncelerini dile getiren, Türk kültürünün korunup yaşatılmasında önemli bir yeri olan mevsimlik törenlerimizdendir.

Ahırkapı’daki şenlikler

hidirellez5Hıdrellez en eğlenceli haliyle 15 yıldır her sene Ahırkapı’da kutlanıyor. On binlerce İstanbullunun katılımıyla gerçekleşen gece, kültürlerin buluşmasına da ev sahipliği yapıyor. Sokaklara ışıklar asılıp, rengarenk süslerle gece boyunca yaşayan bir yer haline gelen Ahırkapı, müzisyenlerin konuşturdukları enstrümanlarıyla gelenlere eğlenceli zamanlar yaşatıyor.

Hıdırellez Bayramı vesilesiyle birçok dilde seslendirilen “Ederlezi” ile hıdırellez moduna girebiliriz. Neşe, bereket ve barış daim olsun!

Kaynak: Wikipedia, Çukurova Üniversitesi Türkoloji Araştırma Merkezi

1 Mayıs ve emek şarkıları: Hava dönsün artık işçiden essin yel

0

Bugün 1 Mayıs. İşçinin, emekçinin bayramı. Emeği en yüce değer görenlerin bayramı. Bizim bayramımız. Gelin bu bayramı, işçiler için, emekçiler için yazılmış o muhteşem dizelerle, o güzelim şarkılarla kutlayalım. 1 Mayıs’ımız kutlu olsun!

Timur Selçuk – Türkiye İşçi Sınıfına Selam

Selam ederek başlayalım Türkiye’nin ve tüm dünyanın işçilerine,  emekçilerine, işçi sınıfına.

Cem Karaca – 1 Mayıs

1 Mayıs’larımızın adeta resmi marşı. “1 Mayıs, 1 Mayıs, işçinin emekçinin bayramı, devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkın bayramı”. Yıllardır söylenegelen bu marş, uzun yıllar belki de çağlar boyunca söylenmeye devam edecek.

John Lennon – Working Class Hero

“Daha doğduğun andan itibaren sana kendini küçük hissettirirler” der John Lennon’un şarkısının ilk dizelerinde. Patronların, egemenlerin sömürdüğü dünyada tüm emekçilerin daha doğduğu, ilk ağlamaya başladığı günden sömürü çarkına nasıl dahil edildiğini anlatır Lennon, Beatles’lerin en devrimci üyesi.

Arif Kemal – İşçi Kızı

“Ellerinde işten kalan iz var, tütün işlemiş o parmaklar”ı anlatır Arif Kemal. Ve mücadele içinde filizlenen bir aşk öyküsünü.

Bob Dylan – Maggie’s Farm

“Ain’t gonna work on Maggie’s farm no more” . Bob Dylan, Amerika işçi sınıfının isyanını haykırdığı şarkısında patronuna isyan eden bir emekçiyi anlatır, Maggie’nin çiftliğinde artık çalışmayacağım der, patron Maggie’yi yerin dibine sokar.

Cem Karaca ve Dervişan – Hava Döndü İşçiden Esiyor yel

Dönsün artık hava, dönsün artık işçiden. İşçiden essin yel. O günleri Cem Karaca belki göremedi, o rüzgarı hissetse de bir dönem. Bizler, bizlerden sonraki kuşaklar, bir gün mutlaka görelim o günleri.

Alpay – Fabrika Kızı

Bir emekçiyi anlatır. Fabrikada tütün saran, kendi içer gibi tütün saran, hayal kuran bir emekçiyi, bir emekçi kadını.

Ahmet Kaya – Grev  

Bu listede can’ımız olmadan, iki gözümüz olmadan olur mu.

Bulutsuzluk Özlemi – Harran Ovası

Türkiye rock’unun önde gelen gruplarından Bulutsuzluk Özlemi’nden, tarlalardaki işçilere bir güzelleme.

Grup Yorum – Madenciden

Madenlerde yitirdiğimiz emekçilerimiz anısına. Kara elmas diyarında yiten tüm canların anısına.

Tülay German –Burçak Tarlası

Sahi o deyyusun bu kadar çok tarlası nasıl oluyor, ne zaman ne şekilde oluyor.

Ezginin Günlüğü – Sabah Türküsü

“Ben deniz üstünde, rüzgar önünde,ben sevda içinde, tatlı türküde. İnişte yokuşta, ekmek parasında”. Emeğin huzuru. Emeği ağzında tatlı bir türkü olarak tutanlara.

Bandista – Avusturya İşçi Marşı

Bir işçi marşı klasiğinin Bandista yorumu. Karanlık yolun sonunda doğacak güneşi görenler için.

Pete Seeger – We Shall Overcome

Pete Seeger, Bon Dylan’ların öncülü olan, protest folk’un mimarlarındandır. “Üstesinden Gelmeliyiz” diyen bu şarkısı birçok özgürlük hareketinin ve işçi hareketinin de küresel çapta marşlarından biri olmuştur.

Ünal Büyükgönenç – Yapıyla Yapıcılar

Üstaddan, büyük ustadan bir emekçi şarkısı. Bir işçinin de ağzından türküsüyle eşlik ettiği.

Hüsnü Arkan – Nereye Uçar Turnalar

Bak işçi tulumu giymiş umut. Yüzün kararmasın, gecede gülümse düşlerinde yine. Bugün 1 Mayıs, haydi kalk ayağa, yürü güneşe.

1 Mayıs’ta emek mücadelesinden barışın inşasına


1880’li yıllar, ağırlıklı olarak kol emeğinin kullanıldığı ve çalışma şartlarının çok kötü olduğu yıllardı. Küçük çocukların çalıştırılıp sömürüldüğü ve 14-15 saate kadar varan tatilsiz iş günleri söz konusuydu.

 Şirketler eşi görülmemiş bir hızla büyürken, işçilerin işyeri güvenliği, sağlık koşulları, örgütlenme ve grev gibi en temel haklarını dahi yoktu. Sermaye her geçen gün işçilerde her geçen gün ölüyor ve sömürülüyordu

.

1881 yılında 500 bin kadar işçiyi temsilen kurulan Örgütlü Meslek ve Emek Birlikleri Federasyonu
 “8 saatlik iş günü” mücadelesini ülke geneline yaymak ve işçilerin kararlılıklarını göstermek amacıyla mücadeleyi yükseltti.

 ABD’nin Şikago kentinde 40 bin tekstil işçisinin gerçekleştirdiği eylem kanla bastırıldı. Aynı kentte, bir fabrikada 8 saatlik işgünü için greve çıkan 1400 işçi işten atıldı. Aynı tarihlerde greve çıkanlara ateş açıldı ve 4 işçi yaşamını yitirdi. 

Saldırılar, mücadele ateşini söndürmedi, aksine körükledi.

ABD ve Kanada’da sendikalar ve diğer örgütlerin yükselttiği mücadele sonucu 1 Mayıs 1886’da yaklaşık 350 bin işçi greve çıktı. Tarih, işçi sınıfının böylesine örgütlü ve kararlı tepkisine ilk kez tanık oluyordu. Tüm ülkede yaşam durdu. İşçiler üretimden gelen güçlerini kullanıyordu.

 İşçilerin bu topyekün isyanı, işverenlerin tepkisini çekti. Şikago’da greve çıkan 40 bin işçinin eylemini bastırmak için, saldırılar düzenlendi. İşverenler grevi kırmak için sokak çeteleriyle anlaştı. Sokak çeteleri bir taraftan işçilere saldırıyor, bir taraftan da grev kırıcılığı yapıyordu. Grevci işçilerle sokak çeteleri arasında çıkan kavga sırasında, polisin işçilerin üzerine ateş açması sonucu 4 işçi yaşamını yitirdi.



Hükûmet ve işverenler, işçi eylemini kolay kolay içlerine sindiremiyordu. 1 Mayıs sonrası işten atmalar, baskılar yoğunlaştı. Olaylara neden oldukları gerekçesiyle 8 işçi hakkında idam istemiyle dava açıldı. İşçiler idam cezasına çarptırıldı.

 Dört yiğit işçi önderi Albert Persons, Adolph Fischer, George Engel ve August Spies, 1 Mayıs 1886 yılında 8 saatlik iş günü mücadelesinde önderlik yaptıkları için idam edildi.



Albert Persons isimli işçi, özür dileme şartıyla affedileceğinin söylenmesi üzerine, mahkeme heyetinin karşısında tarihe geçecek sözlerini söyledi: “Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam cani olduğumdan değil, emekçi olduğumdan asılacağım.”



İşçi önderlerinin cenaze törenine yüz binlerce insan katıldı. ABD’de yaşanan bu olaylar uluslararası işçi örgütlerini harekete geçirdi. II. Enternasyonal 1889’da Paris’te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini desteklemek amacıyla dünya çapında gösteriler düzenledi. 1890’dan başlamak üzere 1 Mayıs’ı da, “Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kabul etti.

Bugün yine 1 Mayıs. İşçiler, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ sömürülüyor. Ev eksenli kadın işçilerinden maden işçilerine, çocuk işçilerden seks işçilerine, hayvanlardan doğaya kadına kadar yaşam içerisindeki her şey sermaye tarafından dur durmak bilmeksizin sömürülüyor ve katlediliyor. Bu sömürü bir sarmal haline gelmiş yalnızca insan üzerinde değil tüm canlılar ve doğa üzerinde de sürmektedir. Aslında bugünki 1 Mayıs’a bakınca sömürünün emek boyutundan yaşam boyutuna doğru yayıldığını ve mücadeleninden emek boyutundan yaşam boyutuna doğru büyüdüğü de görülmektedir.

Sermaye gün geçtikçe savaş çığırtkanlığı yapıp binlerce insanın ve canlının ölmesine evinden yurdundan edilmesine yol açıyor. Aslında emek mücadelesinin, sağlıklı ve ekolojik yaşamın başındaki tek yol barıştır. Ki bunu düşünen emek örgütleri de bu 1 Mayıs’ta barış yani Aşiti şiarıyla çağrıda bulundu. Barış öyle geniş yaklaşımlı bir ilaçtır ki doğayı da insanı da onarır; bir virüs olan sermaye ise en büyük saldırıyı yapar.

Bu 1 Mayıs’ta daha çok barış diyoruz, daha çok yaşam diyoruz, daha çok doğa diyoruz. Emeğimizin çocuklarımızın sömürülmediği öldürülmediği bir dünya için: Bijî yeké gulane- Yaşasın 1 Mayıs!

Yeni başlayanlar için 1 Mayıs Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü

İşçi sınıfının, emekçilerin Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs. Emekçiler, 126 yıldır bu günü, öyle ya da böyle, eylemlerle karşılıyor.

Kürt kentlerinin yakılıp yıkılmasının, bombaların, katliamların ve AKP rejimi inşasının içinden geçtiğimiz bugünlerde karşıladığımız 1 Mayıs’ın dünyada ve ülkemizdeki kısa tarihçesini 8 maddede toparlamaya çalıştık.

1. İlk 1 Mayıs: Emekçi olduğum için asılacağım!

Jack London‘un meşhur romanı Demir Ökçe‘de, ABD’deki emekçilerin kapitalizmin en vahşi döneminde maruz kaldığı derin sömürü ve buna karşı direniş hareketi anlatılır. “Demir Ökçe” ise, bu işçi direnişlerine devletin ölümcül müdahelesini anlatmak için kullanılan bir tamlama olarak çıkar karşımıza. ABD’nin patronları, emekçilerin öfkesini kanla bastırma harekâtına hız kesmeden devam etmektedir.

ABD’de işçi ayaklanmalarının merkezi Chicago’dur. En büyük ayaklanma ise, 1 Mayıs 1886 günü gerçekleşir. Anarşistlerin egemen olduğu Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler, günde 12 saat, haftada 6 gün çalışmaya isyan ederler. Talepleri, insanca çalışma koşulları ve 8 saat iş günüdür.

O gün, Luizvil‘de siyah ve beyaz ırklardan yarım milyon işçi şalterleri indirir ve sokağa çıkar. Toplanma yeri Ulusal Park‘tır. O günlerin ABD’sinde Ulusal Park, siyahlara kapalıdır; ama sınıf kardeşliği, egemenlerden yüz yıl önce bu ayrımcılığı aşmayı başarmıştır.

ABD'de idam edilen anarşist işçi önderi Albert Parsons
ABD’de idam edilen anarşist işçi önderi Albert Parsons

O günkü direniş, emekçilerde bir özgüven dalgası yarattı; direnişler birbirini izledi. Devlet ise birçok yerde grev kırıcıları devreye soktu. İşçinin vatanı fabrikalarda, iç savaş koşulları hâkimdi. Grevler, ilk şehitlerini vermeye başlamıştı.

4 Mayıs 1886 günü, Haymarket Alanı‘nda miting düzenlendi. Mitingin dağılması sırasında kürsü önüne nereden geldiği belirsiz bir bomba atıldı. Patlamada 7 polis öldü, 69’u yaralandı. (Daha sonra olayı anlatan bir polis, bombanın aslında işçilere atıldığını ama polisler arasını düştüğünü söyleyecekti.) Polis, işçilere rastgele ateş açmaya başladı; yüzlerce işçi tutuklandı.

Tutuklanan anarşistlerden beşi hakkında idam kararı verildi. Bunlardan en genci olan Louis Lingg, idamından bir gün önce intihar etti; Albert Parsons, August Spies, George Engel ve Adolph Fischer ise idam edildi.

Mahkeme, başından itibaren teslim almaya yönelikti; daha sonra üç tutuklu anarşistin “masumiyetleri” dolayısıyla salıverilmesi sırasında Chicago Valisi Altgeld de itiraf etti bunu; ama anarşistler teslim olmadı. Albert Parsons, idam sehpasındad “Af dilersen serbest kalırsın” diyen görevliye şöyle yanıt verdi: “Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam, cani olduğumdan değil emekçi olduğumdan asılacağım.”

2. II. Enternasyonel ilan etti

Chicago’daki işçi direnişleri ve önderlerin idam edilmesi, ülkenin her yerinde ve giderek dünyada protesto dalgasıyla karşılandı. Luizvil Grevi ve Haymarket Direnişi, işçi sınıfının ilk eylemleri arasında onurlu bir yer edinmiş, sembole dönüşmüştü. II. Enternasyonal, Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin bu mücadelesini tüm dünyadan selamlama, destekleme kararı aldı. 1 Mayıs, bu kongrede, Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü ilan edildi ve 1890 yılından itibaren her yıl büyüyen bir coşku ve yerleşen bir gelenekle, dünyanın dört bir yanında emekçilerin kavga gününe dönüştü.

Haymarket Direnişi
Haymarket Direnişi

3. Bayram değil mücadele günü 

1 Mayıs, yaygın olarak, İşçi Bayramı olarak tanımlanıyor; fakat bu doğru değil. Bu gün, II. Enternasyonal’in de tariflediği gibi, “birlik, mücadele ve dayanışma günü”dür. “Bayram” alışkanlığı ise kaynağını iki yerden alır: Birincisi, sosyalist ülkelerde 1 Mayıs’ın -iktidar işçilerde olduğuna göre!- artık mücadele günü olarak karşılanmasının lüzumu kalmadığı düşünülüyordu. İkincisi ise, baş edemediğini kapsayarak dönüştürmekte mahir egemen sınıflar, 1 Mayıs’ı da mücadele günü değil “İşçi Bayramı” (hatta Bahar Bayramı) olarak karşılamanın daha tehlikesiz olacağını düşündü.

Türkiye’de 1 Mayıs, halen genel olarak bir mücadele günü olarak algılansa da, Avrupa ülkelerindeki çoğu 1 Mayıs kutlaması, solcuların bir araya gelip hoşça vakit geçirdiği, bira içip sohbet ettiği mekanlara dönüşüyor.

4. Ülkemize ne zaman geldi?

Osmanlı'da ilk 1 Mayıs'lardan biri...
Osmanlı’da ilk 1 Mayıs’lardan biri…

Ülkemizin bilinen ilk işçi örgütü, 1871’de İstanbul’da Rumlar ve Ermeniler tarafından Ameleperver Cemiyeti‘dir. İlk grevin ise 1872 tarihinde Haliç Tersanesi’nde gerçekleştirildiği düşünülüyor. En yoğun işçi direnişleriyse, II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Sofya, Selanik, Ereğli ve Adana gibi kentlerde kayda geçti. Yüzlerce direnişin ardından 25 Eylül 1908‘de İttihat ve Terakki Hükümeti, sendika ve grev yasağı koydu.
Türkiye topraklarındaki ilk 1 Mayıs buluşması ise, 1905 yılında İzmir’de gerçekleşti. İstanbul’daki ilk 1 Mayıs’ın tarihi ise 1910 oldu. Daha sonra araya savaşın girmesiyle durağanlaşan işçi direnişleri ve 1 Mayıs kutlamaları, 1920‘de yeniden başladı. 1923 1 Mayıs’ında ise birçok yerli ve yabancı işletmede işçiler greve çıktı. Talepler, yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen tanınması, 8 saat iş günü, haftasonu tatili, sendika hakkı ve grev hakkı idi. Bu eylemden sonra birçok işçi tutuklandı.

1925 yılından itibaren işçilerin 1 Mayıs kutlamasına Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu uyarınca izin verilmedi fakat gizli olarak kutlamalar devam etti. Bu tarihten sonra 1 Mayıs, yasaklarla anıldı; 1 Mayıs yasağı, on yıllar boyunca kaldırılmadı.

1935 yılında çıkarılan Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile 1 Mayıs, Bahar ve Çiçek Bayramı adıyla tatil ilan edildi. (Bu tatilin diğerlerinden önemli bir farkı vardı: Ücretsiz izin günüydü!) İşçilerin yükselen direnişiyle başa çıkamayacağını anlayan Kemalist iktidar, dünyadaki sınıfdaşlarının yöntemini izliyor, 1 Mayıs’ı kapsayarak yok etmeye girişiyordu.

1 Mayıs 1906 bildirisi. Arapça bildiride şöyle deniyor: Yurtsever Kardeşlerim! Şerefli Gazete Çalışanları! Haberiniz olsun ki, 1 Mayıs Dünya İşçileri Bayramı münasebetiyle amele kıraathaneleri civarındaki tren istasyonu mevkiinde toplantı ve gösteri vardır. Dernek (Cemiyet) Reis Vekili Celil ve İsameddin Efendi 1906 - Kaynak: isyandan.org
1 Mayıs 1906 bildirisi. Arapça bildiride şöyle deniyor: Yurtsever Kardeşlerim! Şerefli Gazete Çalışanları! Haberiniz olsun ki, 1 Mayıs Dünya İşçileri Bayramı münasebetiyle amele kıraathaneleri civarındaki tren istasyonu mevkiinde toplantı ve gösteri vardır. Dernek (Cemiyet) Reis Vekili Celil ve İsameddin Efendi 1906 – Kaynak: isyandan.org

5. Taksim Meydanı neden önemli?

1960’lı ve 70’li yıllar, ülkemizin tarihine emekçi hareketin ve sosyalist mücadelenin doruk yılları olarak yazılmıştır. 1 Mayıs açısından da bu yıllar, dönüm noktası olarak tanımlanabilecek gelişmelerle doludur. Türkiye’de 1 Mayıs’ı “önemsizleştirme” çabasıyla yapılanlar ise diğer ülkelerdekinden de enteresandır. Mesela 1960 yılında devlet, işçilere bir öneride bulunuyordu: Her yıl 1 Mayıs yerine Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul tarihi olan 24 Temmuz’da alanlara çıkın. Böylece işçilerin her yıl alana çıkıp devlete duacı olacağı sanılıyordu. Tabii işçi sınıfı ve öncü örgütleri yüz vermedi; 1 Mayıs, yasağa rağmen eylem ve etkinliklerle karşılanmaya devam edildi.

1975 yılında 1 Mayıs, büyüyen işçi örgütlenmelerinin basıncıyla ilk defa yasal olarak kutlanabilmeye başlandı. İstanbul Tepebaşı’ndaki bir düğün salonunda, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) öncülüğünde bir kutlama etkinliği gerçekleştirildi. Yüzlerce işyerinden gelen işçilerin katılımıyla yapılan etkinlik, bir düğün salonunda olması ve katılımın çok yoğun olmaması dolayısıyla mütevaziydi belki; ama elli yıllık yasağın ortadan kalkması açısından dönüm noktası oldu.

1976‘da büyüyen DİSK öncülüğünde işçilerin 1 Mayıs coşkusu, salonlara hapsedilemez oldu. Ülkenin ilk büyük 1 Mayıs’ı, Taksim Meydanı’nda gerçekleştirildi. Mitinge ülkenin dört bir yanından otobüslerle on binlerce işçi, emekçi katıldı. Bu mitingin en önemli yanı şuydu: Yüz yıl önce ABD’de siyahlara yasaklı Ulusal Park’ın siyah ve beyaz işçiler tarafından işgal edilmesinin benzeri yaşanıyordu. Devletin Kürt inkarına rağmen Diyarbakır’dan Van’a rağmen Kürt illerinin birçoğundan da İstanbul’a otobüslerle işçiler ilk defa akın etmişti.

1977… Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin 1 Mayıs tarihi açısından dönüm noktası… Serbest kalmasının daha iki yıl ardından 1 Mayıs, yüz binlerce işçiye ev sahipliği yapmaya başlamıştı. DİSK yöneticilerine göre Taksim’deki 1 Mayıs etkinliğine 500 bin kişi katıldı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, yoğunluktan dolayı konuşmasına ancak akşama doğru 4 sıralarında başlayabilmişti ki, bugünkü The Marmara (o günkü Intercontinental) Oteli’nden yüz binlerin üzerine silahla ateş açıldı. 36 işçi hayatını kaybetti. Failleri halen meçhul olan bu katliamın ertesinde Taksim Meydanı, işçi sınıfının “1 Mayıs Alanı” olarak hafızalara kazındı. Zira o meydan, katledilen işçilerin kanıyla sulanmıştı.

Taksim Meydanı’ndaki katliamın bir amacının işçileri mücadeleden “korkuyla” soğutmak, 1 Mayıs’ı kriminalize etmek olduğu yaygın görüştü; ancak tüm bu korku atmosferine rağmen 1978 1 Mayıs’ı da yüz binlerin katılımına şahit oldu. 1979’da ise Sıkıyönetim Komutanlığı, 1 Mayıs’a izin vermedi. Yasağı dinlemeyerek sokaklara çıkan yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bunlar arasında Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran da vardı. İstanbul Avrupa yakasında TİP, Anadolu yakasında ise Kurtuluş grubu sokağa çıkarak yasağı deldi.

1 Mayıs 1977, Taksim
1 Mayıs 1977, Taksim

6. 12 Eylül sonrası yasak yılları

1980 yılının 12 Eylül günü askeri cuntanın yönetime el koymasıyla -başka türlü olacak değildi ya!- 1 Mayıs’lar yasaklandı; hatta resmi tatil bile kaldırıldı. 12 Eylül ve sonrasının zapturaptına yaygın ve etkili direniş gösteremeyen işçi örgütleri, uzun süre sokaklardan çekildi. Bundan sonraki ilk 1 Mayıs’a, 1987 yılında rastlanıyor. Bu yılda 1 Mayıs, İstanbul’da salon etkinliğiyle karşılandı. 1 Mayıs’ı tekrar alanlara taşıma girişimi ise, 1988 yılında gerçekleşti. Taksim’e çıkmak isteyen sendikalar, polis şiddetiyle karşılandı; 88 işçi gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.

1989 yılında ise Taksim yasaklanmakla kalmadı; bazı sendikaların izin aldığı İstanbul’daki kutlamalar da yasaklandı. Taksim Meydanı’na yürümek isteyen devrimciler arasından 17 yaşındaki genç bir işçi, Mehmet Akif Dalcı polis kurşunuyla yaşamını yitirdi.

1990da 1 Mayıs, ülkenin değişik yerlerinde yüz binlerce işçi tarafından kutlandı. Sendikalar ve örgütlerin çoğu, Taksim ısrarından vazgeçmişti. Taksim’e yürümek isteyen devrimciler ise yine polis şiddetiyle karşılandı; polisin açtığı ateşle genç bir hemşire, Gülay Beceren felç oldu.

1993‘te 1 Mayıs, yeniden meydanlarda yasal olarak kutlanmaya başlandı. Türk-İş İstanbul’daki Abide-i Hürriyet Meydanı’nda, DİSK Pendik Meydanı’nda 1 Mayıs’ı karşıladı.
1994 ve 1995‘te 1 Mayıs, sendikaların ortaklaştığı Demokrasi Platformu tarafından, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana ve Ankara’da düzenlendi.

1996 yılında 1 Mayıs, Kadıköy Meydanı’nda düzenlenen ortak mitingle karşılandı. Sendikaların öncülük ettiği 150 bin kişilik yürüyüş ardından arama noktasında çıkan arbedede üç işçi, polis tarafından katledildi. Bu provokasyon ardından Kadıköy Meydanı da yasak meydanlar arasına girdi.

1996’dan sonra yasal 1 Mayıslar, uzun süre işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma gününe yaraşır bir içerikten ve direnişten yoksun kaldı. Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen kutlamalarda sarı sendikacılık büyük bir hacim kaplıyordu. Kürsüdeki konuşmalardan pankartlara kadar bütün detaylarda göze çarpan yasallaşma, devletin emekçilerin direnişini yozlaştırarak etkisizleştirme saldırılarına da maruz kaldı. Resmi tören gibi İstiklal Marşı’yla açılan, Kürtçe‘nin zerresine tahammül edilmeyen, patronların egemenliğindeki devletin kırımlarına zinhar dokunmayan, Aman kimseyi sinirlendirmeyelim kaygısı hâkim 1 Mayıs’lar, özellikle taşrada yıllar boyu sürüp gitti, sürüp gidiyor.

2007 yılında DİSK, TMMOB, KESK ve Tabipler Odası, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı aldı. Bundan sonraki gelişmeler, hepimizin gözü önünde, bugünde oldu. O yüzden bu listeye dâhil değiller.

7. 1 Mayıs Marşı

Günlerin bugün getirdiği baskı, zulüm ve kandır
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez
Yepyeni bir hayat gelir, bizde ve her yerde

1 Mayıs, 1 Mayıs işçinin, emekçinin bayramı
Devrimin şanlı yolunda ilerleyen halkların bayramı

Hepimizin mutlaka aşina olduğu bu sözlerle başlayan meşhur 1 Mayıs Marşı, Türkiyeli bir sanatçıya, Sarper Özsan‘a ait. Marş, Ankara Sanat Tiyatrosu’nun 1974’te sahneye koyduğu Maksim Gorki’nin Ana romanından Bertolt Brecht’in uyarladığı tiyatro oyunu için bestelendi. Oyundaki Rusya’nın “Kanlı Pazar”ı 1 Mayıs 1905 sahnesi için Brecht, “İşçiler marş söyleyerek sahneye girer” notu düşmüştür. Bu “ihtiyaç”, Özsan’ın 1 Mayıs Marşı’nı bestelemesine neden oldu.

Marş, 1977 yılı 1 Mayıs’ında Ruhi Su Dostlar Korosu tarafından söylenmesi ardından 1 Mayıs’ların klasiğine dönüştü.

8. 1 Mayıs alanları bizi bekliyor

1 Mayıs alanları, hem bu şanlı mücadele tarihin birikimini ileriye taşımak hem de memleketin, dünyanın bugününü ve yarınını kurtarmak için bizi bekliyor. Halklara düşmanlığın, iktidar zulmünün, emeğe saldırının en pespaye halini yaşadığımız bugünde, daha da fazla… Tüm dünyadan, farklı halklardan, renklerden milyonlarca insanı benzer duygularla, insanca taleplerle buluşturan en büyük günde, söyleyecek çok söz, değiştirilmesi için mücadele edilecek çok yanlış var. Peter Maiwald‘ın şiirinde söylendiği gibi:

Güzel günler gelmez bize, diyor işçi B,
Biz güzel günlere yürümedikçe!

Selanik'te, 1909'da 1 Mayıs... Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu öncülüğünde Rum, Türk, Yahudi ve Bulgar işçiler yürüyor...
Selanik’te, 1909’da 1 Mayıs… Selanik Sosyalist İşçi Federasyonu öncülüğünde Rum, Türk, Yahudi ve Bulgar işçiler yürüyor…

Tiyatro emek ister

1

1 Mayıs işçi ve emekçi bayramımız kutlu olacak mı acaba? Tiyatro emek ister ya hani, emekleri zayi olanların anısına.

Yaklaşık 2000 yıllık bir mesleği kucaklamak üzeresiniz” der Stella Adler. 2000 yıllık geçmişi olan bir mesleği kavrayabilmek için sıkı bir çalışma yapmak gerekiyor, hatta öyle bir çalışmaki 2000 yıl geriye gitmemiz gerekebilir; Sophokles, Aiskhylos, Euripides, Aristofanes, Menandros gibi, antik çağlarda yüzmeliyiz ki nasıl bir çizgi üzerinde yürüdüğümüzü iyi bilelim.

Bugün tiyatro dendiği zaman ilk akla gelen “Tiyatronun televizyon şovlarından ibaret olduğudur.” Antik çağa baktığımızda ise eserlerin siyasetin tam ortasında durduğuna şahit oluruz hatta öyle ki bazı metinler siyasete bile yön verebilecek nitelikte yazılmıştır. Eskiden Devekuşu Kabare vardı, o dönemi yaşamadım ama Devekuşu Kabare’nin metinleri bir şeyleri anlaşılır kılıyordu, siyaset olgusunu eleştirirken aynı zaman da çocuksu bir ruh katıyordu ülke siyasetine… Derdi vardı o metinlerin!

Türk tiyatrosunu yaşatabilmek için niceleri emek verdi, emeğin yıkılmaması için nice sanatçı dik duruşundan ödün vermedi. Ne güzel der Müşfik Kenter Önce insan olunuz.” Müşfik Kenter, bize insan olmayı öğretiyordu ve insanlarımıza sahip çıkmayı… Emeğini, gönlünü ve hayatını bu işe adamış o kadar çok değerli insanlar var ki nereye dokunsak bir cevher fışkırıyor toprağımızdan. Muhsin Ertuğrul’un şu sözü ne demek istediğimi özetler nitelikte; “Ben bir tiyatro istiyorum. Bir tiyatro binası lâzım, bu İstanbul şehrine her şeyden evvel bir tiyatro binası lâzım. Bu bina mezbahadan, halden, köprüden, hastaneden, hatta mektepten daha mühim. Onun için bu şehre bir tiyatro istiyorum…

Savaş alanıdır tiyatro, tiyatro hayatınız ile sıkı bir bağ kurar ve kopmak mümkün olmaz. “Tiyatroda para yoktur’’ kelimesi ne kadar klişe olsa da, doğrudur aslında. Bunun sebebi de o kaynağın başka yerlere aktarılmasından kaynaklıdır… O yüzden Müşfik Kenter insan olmayı öğretir. Muhsin Ertuğrul tiyatro gerekliliğinden bahseder. Kaç tiyatro binası inşa ediliyor ve kaçımız insan olmayı başardık?

devekusu kabare

Emek bu toplumun yapı taşıdır. Emeklerinden dolayı hapse girmiş birçok sanatçı da mevcuttur ülkemizde. Nazım Hikmet yegane örneklerindendir. Duygu ve düşüncelerini belirtmek isteyen bir kişiden daha korkunç ne olabilir hükümetler için.

Emek önce zihinde başlar sonra eyleme dökülür. Sanatın birçok alanında da böyledir. Nazım Hikmet, devrimi önce zihninde oluşturup sonra eyleme döktü ve birbirinden özel birbirinden dertli eserler bıraktı geriye.

Aklımdan çıkaramadığım şu sorular ile her gün boğuşuyorum adeta. Sanata emek vermiş değerlerimizi ölünce mi anmaya başlayacağız? Emeklerini boşa çıkartmamak için neler yapıyoruz? 1 Mayıs işçi ve emekçi bayramımız kutlu olacak mı?

Yosemite Milli Parkında bulunan bir şelale ejderha gibi ateş saçmaya başladı

0

Yosemite Milli Parkında bulunan bir şelale ejderha gibi ateş saçmaya başladı. Hem de bu ejderhadan kaçmanıza gerek yok; aksine peşinden gitmek için cezbedici sebepler var.

Yosemite Milli Parkı, doğal güzelliklerinin keyfini yıl boyunca çıkarabileceğiniz bir doğa harikası. Hele bir de ziyaretiniz Şubat ayının son bir kaç haftasına denk geldiyse ve şartlar da uygunsa Horsetail Şelalesi’nin adeta yerin altından fışkıran volkan lavasına dönüşmesini gören gözleriniz nefis bir ziyafet çekecek.

Aslında bu optik yanılsama sonucunda oluşan bir doğa olayı; şelale gün batımında yaklaşık 10 dakika boyunca lav fışkırtıyor. Bu doğa olayı, gün geçtikçe daha fazla insanı cezbediyor. Bu yıl Sierra Nevada’ya çok yağmur yağdı. Sonuçta bu yıl şelale her zamankinden daha da fazla ilgi çekiyor.

New York Times‘a konuşan fotoğrafçı Michael Mariant, “20 yıldan fazla süredir ateş şelalesini fotoğraflıyorum ve Yosemite’de atölye eğitimleri veriyorum. Şimdiye dek böyle muhteşem bir manzara görmedim” dedi.

Peki, bu fenomenin sebebi ne? Şelalelerin tam bir alev topuna dönüşmesi için sadece hava koşullarının uygun olması yeterli. Horsetail Şelalesi El Capitan Dağından dökülür. Alev Şelalesi gösterisini sahneye koyabilmek için öncelikle Sierra Dağları’nda şiddetli kar ya da yağmur yağması gerekli.

El Niño mevsiminin etkisiyle yılın ilk zamanlarında Sierra Dağlarının yükseklerine neredeyse 1,5 metre kar yağdığı için 2016, Alev Şelalesi fenomenini gözlemlemek için epeyi bereketli bir yıl oldu. Isınan havayla birlikte eriyen kar dağlardan akarak nihayetinde suların vadiye döküldüğü El Capitan’a ulaşır.

new_york_times_horsetail_waterfall Bu manzara büyüleyici olduğu kadar son yıllardaki kuraklık yüzünden nadir bulunan bir şeydir. Şubat ayının son haftalarında günbatımında Güneşin konumu doğru açıda olduğunda bu büyüleyici manzara ortaya çıkıyor.

Elbette bu fenomeni en iyi şekilde gözlemleyebilme şansınızı arttırmak için ziyaretinizi -bu fotoğraflarda olduğu gibi -bulutsuz bir havada yapmalısınız. En iyi seyir noktası El Capitan’ın doğusu.

Eğer bu harika deneyimi kaçırdıysanız, üzülmeyin! Alev Şelalesi fenomeni bu yıl birkaç gün daha görülmeye devam edecek ve umarız 2017’de geri dönecek. Bu fenomen bize birkaç dakikalığına olsa da suyun bile yanabileceği mucizevi bir dünyada yaşadığımızı hatırlatıyor.

Kaynak: Science Alert 

İşlemeleriyle ölümsüzleşen kadın: Basma sanatının son ustası Nasra teyze de gitti

1

Zaman, tüm koşuşturmacalar içerisinde hızla akıp giderken dünyamıza güzellik katan değerli isimleri de alıyor bizden. Bu isimlerden biri de geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren basma sanatının son ustası Nasra Şimmeshindi (Çilli). Arkadaşımla onunla konuşmayı, sözlü çalışma yapmayı planlamıştık fakat sürekli erteledik. Bu yaz Mardin’e gidince onu da görmeyi istiyordum, 27 Nisan’da okuduğum haber ile birlikte bunun ihtimali dahi kalmadı. Bu emektar kadın, 92 yaşında hayata veda etti.

1924 yılında doğdu Nasra Şimmeshindi. Ailedeki altı kardeşten biriydi. Annelerinin adı Farha idi. Halı dokurdu, bir dönem bir konakta Arapça öğretmenliği yapmıştı. Babaları Mıksi İshak Şimmeshindi, kendisi gibi çocukları Cemil, İbrahim, Şefik’i, şimmes (diyakos/papaz yardımcısı) olarak yetiştirmiş, kuşaktan kuşağa aktarılan diyakosluk mertebesi; aileye Şimmeshindi lakâbını getirmişti.

Mardin’de Nasra teyze olarak nam salan Nasra Şimmeshindi, ailesiyle yaşadığı evden evliliği sonucu ayrıldı. Evliliğinden beş çocuğu oldu. Çocukları, farklı şehirlerde, ülkelerde yaşasa da o şehrini terk etmedi. Mardin’deki taş evi, onun hem yaşam alanı hem de sanatını icra ettiği atölyesiydi. Ekonomik açıdan zorlu bir yaşam süren Nasra teyze, evliliği sonucu taşındığı mahallede öğrendiği iğne oyasını işleyerek, terzilik yaparak ve neredeyse tüm evlerin geçim teknesi olan dokuma tezgâhında çeşitli kumaşlar dokuyarak geçinmeye çalıştı.

Okula gitmediği için Türkçe bilmeyen Süryani sanatçı, babasından kalma ahşap kalıplarla, 50 yıldır hiç değiştirmediği fırçalar ve kök boyalarla patiska bezlere motifler çizip, boyuyordu. Üretmeye hiç ara vermeyen Nasra teyze İncil’den tasvirlerle süslü rengârenk soyut desenler, kilise perdesi, masa örtüsü, duvar süsü yaparak basmacılığı, bir Süryani geleneği olarak yaşatmaya çalışıyordu. 600 yıllık, belki de daha fazla bir geçmişe sahip olan basmacılığı hiç bırakmayan Nasra teyze harikalar yaratıyor, sürekli üretiyordu. Beyaz patiskalardaki tasvirleri için en canlı renkleri seçiyor, insana baktıkça enerji veren motifler işliyordu. Büyük boydaki boyamalar için ise bazen aylarca çalışan sanatçının eserleri, Ortadoğu’da, Avrupa’da ve Amerika’da birçok Süryani kilisesini süslüyordu. O yüzden ölümsüzleşerek, iz bırakarak gitti Nasra Teyze. Süryani basma sanatı ustası, 29 Nisan’da Mardin Mor Mihail Kilisesi’nden uğurlandı.

nasra teyze 1
Fotoğraf: İMC TV
nasra teyze 2
Fotoğraf: İMC TV
nasra teyze 3
Fotoğraf: Kültür Bakanlığı Araştırma ve Eğitim genel Müdürlüğü

KaynakZekiye Dayar, “İşleyen Nasra Şimmeshindi”

Şifa Heybesi’ne siz de bir merhem olun

1

Atalarımızın mirası olan ve şimdilerde unutulmaya yüz tutmuş şifa bitkiciliği kültürünü derlemek, belgelemek ve yaymak isteyen gönüllü bir ekip Şifa Heybesi, Balıkesir il sınırları içinde yer alan ve muhteşem doğası ile yurdumuzun cennet köşelerinden biri; Kapıdağ Yarımadası’nda çekecekleri Geleneksel Bitki Bilgeliği: Kapıdağ Yarımadası belgeseli ön hazırlık çalışmaları için sizlerden desteklerinizi bekliyor.

İnsanlığın on binlerce yıldır doğa ananın şifacılığından yararlanmak için keşfettiği şifalı bitkiler ve bu güzel bitkileri kullanmada geliştirdiği teknikler, günümüzde halk tarafından giderek unutulmaya başlandı.

Şimdilerde belirli ilaç firmalarının birçok kimyasal ve sentetik madde katarak kendi tekellerine almaya çalıştıkları bu insanlık kültürünü derlemek, belgelemek, kolay üretim ve doğru kullanımını halka yaymak için gönüllü çalışma yürüten Şifa Heybesi ekibi ile tanışalım.

Kimyager Ceren Kazancı ve Biyolog Soner Orçun’un katkılarıyla kurulan ekip zahmetli ve uzun çalışmalar sonucu şifa heybelerini doldurmuş, Ankara, İstanbul, Bursa, Foça şehirlerinin de içinde bulunduğu bazı yerlerde eğitim etkinlikleri düzenleyerek heybelerini katılımcılara açmışlar.

Çalışmalarını gönüllülük esası üzerine yapan dostlarımızın hem etkinliklerini hem de çalışmalarını finanse etmek için ürünlerini paylaştıkları sifaheybesi adlı bir internet siteleri de mevcut.

Buyurun dostlarımızın heybelerinden çıkan birkaç muhteşem ürün:

Nane Sabunu
Nane Sabunu
Mersin Sabunu
Mersin Sabunu
Defne Kremi
Defne Kremi
Kekik Yağı
Kekik Yağı

Ekip yarımadanın köylülerinden olan bir teyzemizin tavsiyesiyle Kapıdağ Yarımadası’nın doğasını, bitki çeşitliliğini ve bitki şifacılığını anlatan bir belgesel çekmeye karar vermiş.

Belgesel ekibinin de gönüllü katıldığı bu çalışmanın ön hazırlığı için biraz paraya ihtiyaçları var haliyle. Bunun için indiegogo sitesi üzerinden bir yardım kampanyası düzenlemişler.

“Hayallerimiz için bize destek olur musun?” diyen Şifa Heybesi’ne desteklerinizi buradan yapabilirsiniz. Birkaç gün içinde kampanyanın süresi dolmadan bu güzel projeyi desteklemeyi unutmayın. Ayrıca destekçilerine çeşitli hediyeleri de var.