“Yemek yiyiş biçimimizde son 50 yılda yaşanan değişimler önceki 10 bin yılda yaşananlardan daha fazla. Ama bu yemeği satanların yarattığı imaj hâlâ çiftçilerle dolu olan bir Amerika imajı. Oysaki bir Amerikan süpermarketinde mevsim diye bir şey yoktur. Bütün yıl domates bulabilirsiniz. Dünyanın öbür yarısında yetişir, daha kızarmadan toplanır ve etilen gazıyla olgunlaştırılır. Bize bir domates gibi görünmesine rağmen bir domatesin sadece görüntüsüdür o bir domates kanısıdır.’’ Food, Inc.
2010 yılında If İstanbul festivali kapsamında ülkemizde de gösterimi yapılan Food, Inc.; 82. Akademi ödüllerinde en iyi belgesel film adayı olduysa da ödülü Koy belgeseline kaptırdı fakat gösterime girdiği tarihte adından söz ettiren bir belgesel oldu.
New York Times gazetesi belgeseli “Yılın en korkutucu filmlerinden biri. Aydınlatıcı, aktivist bir belgesel olan Food Inc., beslenme ve daha politik bir noktadan, güç beslenmesi üzerinde duruyor” diye tanıttı. Reuters ise, “Food, Inc., Amerika Birleşik Devletleri’nde çıkar amaçlı yürüyen gıda endüstrisi üzerine açık sözlü ve bazen de dehşet verici gerçekler ortaya çıkarıyor… Çiftlik yiyecekleri ve ürünlerinin üretimine, çiftçilerin, müşterilerin ve kanun koyucuların gözlerinden bakıyor, bu durumu büyük şirketlerin kırmızı ahıllı -beyaz çitli imajları ile fabrika çiftliklerin realiteleri ve devasa bitki işleme şekilleriyle karşılaştırıyor” yorumunu yaptı.
Belgeselin içeriğine gelecek olursak; yönetmen Kenner, izleyicinin konuya tam anlamıyla hâkim olabilmesi için gıda sektörünün tüm aşamalarını ve tüm detaylarını basit bir dille anlatmış. Kenner, kartelleşmiş bu gıda şirketlerinin suni gübre ve haşere öldürücüler kullanan genetik kodları bozulmuş, hormonlu ürünler ürettiğini ve bu ürünlerin, mısırdan soya fasulyesine kadar çok geniş bir besin yelpazesini kapsadığını belgeselde gözler önüne seriyor.
Belgeselde son yıllarda artan mide rahatsızlıklarının ya da bakterilerin antibiyotiklere karşı direnç kazanmasının nedeninin güçlendirilmiş hayvan yemleri olduğunu ve ABD’de her yıl binlerce insanın E. Coli bakterisi yüzünden hayatını kaybettiğini öğreniyoruz. Food Inc; ABD’de, gıda sektörünün büyük şirketler arasında nasıl bir oyuncağa dönüştüğünü, kâr peşinde koşan bu şirketlerin neleri hiçe sayıp ne kadar ileri gidebildiğini gözler önüne seren ve sektöre daha geniş bir perspektiften bakmamızı sağlayan başarılı bir belgesel.
Azılı bir suçludan fazlası olan kenevirin neden yasak olduğu ile ilgili birkaç bilgiyi daha önce paylaşmıştık. Kenevir bitkisiyüksek kalite kâğıt, kumaş, ilaç, kozmetik ve sabun üretiminde kullanılabiliyor. Bunların yanında Pam Boschda kenevirden sürdürülebilir, mini ev inşa etmiş.
Sürdürülebilir yapı malzemelerinin desteklenmesi için Washington’da minik kenevir evler inşa ediliyor. Daha önce hiç ev inşa etmemiş olmasına rağmen Bosch, “Herkes bunu yapabilir. Büyükanneler bile yapabilir. Ben yapıyorum” diyerek işin basitliğine ve öğrenilebilirliğine dikkat çekiyor.
Bu minik evleri inşa etmek için ihtiyacı olan kenevir bitkisine sahip olmanın ve yetiştirmenin suç olduğunu göz önünde bulunduran 62 yaşındaki sanatçı, kenevirin diğer yapı malzemelerine göre daha doğa dostu ve sürdürülebilir olduğunun altını çiziyor.
Bosch, “Yenilenebilir kaynaktan karbonu ayıran, çok sayıda bina inşa etmeliyiz. Bu sağlıklı bir yoldur, yasal olsaydı çok uygun olurdu. Bu kullanmakta olduğumuz tarımsal atık bir üründür” diyor.
Kenevir; toprak iyileştirme, plastik kompozitler, organik vücut bakımı, biyoyakıt ve sağlıklı gıdalar için çiftçiler tarafından kullanılabilir. Washington, kenevirin sadece hayvan yemi olarak kullanımını onaylamış fakat diğer kullanımlar için yasal ve usule uygun oluncaya kadar kullanımını sınırlamıştır. O zamana kadar, çiftçilerin DEA’den izin almaları gerekiyor. Bosch ve diğer çiftçiler, keneviri daha yaygın kullanılan bir ürün haline gelebileceğini umut ediyorlar.
Kenevirden minik evin inşası için hava koşulları uygun olduğunda, sıva yapmanın kolay olduğunu söylüyor Bosch. Sıva elde etmek içinkenevir ve kireci karıştırırken “Şu anda bizim başladığımız hava koşullarını tercih etmelisin, – bulutlu, yüksek nemli. Çok hızlı kurumasını istemezsiniz çünkü” diye açıklıyor.
Bosch, kenevirin hâlâ çoğunlukla yasadışı madde olduğunun kabul ediyor ama kenevirin zihni etkilemeyen son derece düşük THC seviyesine sahip olduğunu belirtiyor.
Bosch’un evi 120 metre kareyi geçmemek zorunda ve o, aynı zamanda bu evi, büyük potansiyellere sahip küçük ev olarak adlandırmış. Bosch, ”Yatırım yapıyorum çünkü buna inanıyorum, çünkü birinin bunu yasal hale getireceğine inanıyorum” diyor.
Bosch’un ev ile ilgili anlattıklarını aşağıdaki videodan izleyebilirsiniz. Video İngilizcedir.
Ovacık’ta komünist belediye başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu‘nun başardıklarını takdirle izliyor, destek veriyoruz. Türkiye’de benzeri bir belediyecilik deneyimi Fatsa’da 70’li yılların sonunda da yaşanmıştı. Terzi Fikri, bu küçük Karadeniz ilçesinde bir komünü, bir rüyayı hayata geçiriyordu. Tabii ki bu birilerini çok rahatsız etmişti.
Bilinen adıyla Terzi Fikri gerçek adıyla ise Fikri Sönmez, 1938 yılında Ordu’nun Fatsa ilçesinin Kabakdağı köyünde doğmuştu. Fikri Sönmez, ailesinin maddi yetersizliklerden dolayı eğitimini yarıda kesmiş, ilkokuldan sonra bir terzinin yanında çıraklığa başlamıştı. Ona ileride Terzi Fikri denmesinin sebebi de bu olacaktı.
Terzilikte mesleki hayatına devam ederken, Fikri Sönmez, siyasete de merak salmıştı. 20’li yaşlarının ortalarında Türkiye İşçi Partisi’ne üye oldu. 6’ncı Filo’ya karşı düzenlenen eylemlerde Dev-Genç saflarında bulundu. 70’li yıllarda ise Mahir Çayan‘ın liderliğini yaptığı Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi’ne katıldı. Fikri Sönmez, 1972 yılında Mahir Çayan ve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi’nden kaçışlarının akabinde Karadeniz Bölgesi’ne geçmelerine de yardım edecekti. Bundan ötürü ise THKP-C Davası’nın diğer sanıkları ile beraber 2 yıl kadar tutuklu olarak yargılandı, hapis yattı. 1974 affıyla tahliye oldu.
Terzi Fikri hapis hayatına rağmen sol hareketten uzaklaşmadı. Bir yandan Fatsa içinde daha çok tanınıyor, tanındıkça daha çok seviliyordu. 1979 yılında Fatsa’da bağımsız belediye başkan adayı oldu ve seçimi kazandı. Ve bundan sonra Türkiye’de yerel yönetimler tarihine geçecek bir dönem başladı.
İlçeyi halk yönetmeye başladı
Başkan seçildiğinde Fatsa, büyük sorunlarla boğuşan bir ilçeydi. Yollar çamurlu idi. Kanalizasyon yetersizliği vardı. Halk hastalıktan paçasını kurtaramıyordu. Belediye çalışanlarının maaşları ödenemiyordu. Terzi Fikri, seçildikten sonra Fatsa’yı 11 bölgeye ayırarak halk komitelerini oluşturdu. Fatsa’da artık halk toplantılarıyla, halk belediye yönetimine katkıda bulunuyordu, sözünü söylüyor, talebini haykırıyordu. Komitelerin üyeleri toplantılarda belediye çalışmalarını denetliyordu.
Komitelerde belediye faaliyetlerinin yanı sıra ilçedeki kumar faaliyetleri, kadınların evde gördüğü şiddet gibi birçok sorun da konuşuluyordu, çözümler aranıyordu. Terzi Fikri, canla başla Fatsa için çalışırken, halk da ona destek veriyordu. İlçe kısa bir süre içinde Türkiye’de sol hareketin simgesi haline gelmişti.
Yapılanlar sağcıların ve devletin hedefi oldu
Diğer yandan halkla birlikte başarılan bu deneyim birilerini çok rahatsız etmişti. Sağ siyaset, sağcı basın organları ve politikacılar tarafından Terzi Fikri ve Fatsa hedef tahtasına oturturulmuştu. Fatsa bir komün düzenine halkla birlikte ilerlerken rüşvetin, kara paranın da önü kesilmişti. Ve bütün bunları da 8 ay gibi kısa bir sürede başarılıyordu.
Devlet kaynaklı Fatsa’ya bir ambargo ve baskı uygulanmaya başlandı. İlçeye benzin yollanması bile engelleniyordu. Ama Fatsa halkı, sıkıntıları paylaşarak çözme yoluna gidiyordu. Fatsa’da bunlar olurken, Çorum’da ise Alevilere yönelik bir katliam yaşandı. Alevi mahalleri ülkücülerin saldırısına uğradı. O dönemin başbakanı Süleyman Demirel, Çorum’da bu katliam yaşanırken ise şunu diyecekti: “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın.” Demirel’in bu açıklaması, yaklaşmakta olanın operasyonun habercisi idi.
11 Temmuz 1980’de ilçeye bir askeri operasyon düzenlendi. Operasyon Kenan Evren tarafından yönetildi. Operasyondan önce Fatsa AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarının “Böylesine huzurlu bir yerde olay çıkartmayı istemek niye. Burada komünist işgal yoktur” açıklamaları da operasyonu durduramıyordu. Kenan Evren ise diğer yandan şunu diyordu: “Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış. Devlet benim diyor. Komite kurmuş. Fatsa’yı o komite yönetiyor. Ne yapılıp, yapılmayacağının kararını halk veriyor. Veya halk adına o komite. Yani kararı devlet vermiyor. Devlet otoritesi sıfır. Devletin kanunları Fatsa’da işlemiyor.”
İlçede sokağa çıkma yasağı başladı. Fatsa askerler ve ilçeye dışarıdan getirilen faşistler tarafından ev ev aranmaya başlandı. Muhbirlerin işaret ettiği vatandaşlar gözaltına alındı. Gözaltına alınanların sayısı 400’den fazlaydı. 11 Temmuz günü ise Terzi Fikri gözaltına alındı.
Fikri Sönmez, hapise girdi. Hapis hayatı Fikri’yi zayıf düşürürken, 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Fakat Terzi Fikri’nin anısı, hayalleri ise hiç ölmedi. Fatsa bir sosyalist yerel yönetim ve Türkiye’nin ilk komün deneyimi olarak tarihe geçti.
Yazımızı Terzi Fikri ile ilgili Can Yücel’in yazdığı şu dizelerle ve Terzi Fikri hakkında yapılmış, ”Onunla yörede başladı öykü” diyen bir şarkı ile bitirelim.
Terzi Fikri öyle bir giysi dikti ki Fatsa’ya,
O Gürcü öyle bir gürledi ki arkadaşlarıyla,
Noktalar, noktalı virgüller, askeri operasyonlar
Kimseler çıkaramaz Fatsa’nın sırtından!
Emek hakkının sımsıcak çıplaklığını
27. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin beşinci gününde izleyiciyle buluşan Sarmaşık, Tolga Karaçelik imzası taşıyor. Yönetmenin ikinci bağımsız filmi olan Sarmaşık aslında bir dram filmi ama bunun yanında izleyiciyi biraz da geriyor.
Büyük bölümü geminin içinde altı kişi ile geçen filmde bol bol soyutluk görüyoruz. Tüm oyuncuların şahane his aktarımlarının yanında beni en çok etkileyen ise daha çok komedi izlencelerinden tanıdığımız Nadir Sarıbacak‘ın psikopat rolünü oynama şekli oldu. Filmin bütününde hâkim olan duygu yoğunluğu sinemadan çıktıktan sonra uzun bir süre üstünüzden atamayacağınız boyutta.
Film birkaç hayatın nasıl, bir gemide buluştuğunu anlatarak başlıyor ve üç bölümde gelişerek devam ediyor. Geminin kaptanı Beybaba (Osman Alkaş), makinelerden sorumlu Kürt (Seyithan Özdemir), mutfakta kamarot Nadir (Hakan Karsak), usta gemici olarak İsmail (Kadir çermik) ve gemicilerden de Alper (Özgür Emre Yıldırım) ile Cenk (Nadir Sarıbacak) gemi demirlediğinde gemide kalmayı tercih ediyor. Armatörün iflasını açıklaması ve geminin deniz kurallarına göre demir attığı o hiç kimsenin uğramadığı yerde kalmasından sonra geçen günler, karışan aylar ve toplam 120 günün sonunda herkes neredeyse aklını kaybediyor. Erkeklerden oluşan oyuncu kadrosu arasında, güce kimin sahip olacağına dair tartışmalar, erkeklerin birbirleriyle nasıl tartıştığını izlerken hatırladığımız gerçek hayattan sahneler dikkat çekiyor.
Filmin etkileyici olmasındaki bir sebep de gerçek hayattaki güç ilişkilerini çok sahnede görebiliyor olmamız. Gücün kimde olacağına kim karar verir, kuralları kim koyar? Kuralları her oyuncu ayrı ayrı sahnelerde ayrı ayrı şekillerde koydu. O kadar etkileyiciydi ki gerçekten filmin sonu geldiğinde en kural koyucunun sonunu tahmin etmek güç olmadı diyebilirim.
Yiyecek ve içeceklerin bitmesi sonrasında açlık ve kıtlıkla mücadele eden mürettebatın hem şahsi bunalımlarına hem de birlikte birbirlerine yaşattıkları bunalımlara şahit oluyoruz.
Bu arada Sarmaşık, 2015’te düzenlenen 52. Antalya Film Festivali’nden dört tane de Altın Portakalalmıştı. En iyi film ödülünün yanında, en iyi erkek oyuncu dalında Nadir Sarıbacak, en iyi yönetmen dalında Tolga Karaçelik ve yine en iyi senaryo dalında Tolga Karaçelik ödüllerin sahibi oldu.
Tolga Karaçelik’in bir dahaki filmini merakla beklerken Nadir Sarıbacak’a olan hayranlığımın büyümesine de engel olamıyorum. Bence ilk fırsatta izlenmesi gereken bir film olmuş Sarmaşık.
Deniz bitti, gemi durdu, duran gemi artık gemi değildir. Peki, şimdi kaptanla ne yapacağız?
2015’in son günlerindeBegüm Tarako, ikinci solo albümü “7” ile dinleyenlerinin karşısına çıktı. Tarako çok da sık görülmeyen bir şeyle, albümü bir kitap gibi, birçok hikâyesiyle sunmuş dinleyicisine. Okur ya da dinleyiciden ziyade izleyici yaratmış. Hikâyelerini okurken, sesini dinlerken, her şey hayal gibi canlanıyor gözümüzde. Albüm üzerine Begüm Tarako ile söyleştik.
İkinci albümünüzle dinleyicinin karşısına çıktınız. Nasıl bir süreçten geçti albüm?
Toplumca çok yoğun olumsuzluklara maruz kaldığımız bir dönemden geçti. Buna bir de benim görece aşırı düşünce yapım da eklenince bir nevi her şeyi akıtmaya çabaladığım yorucu bir yolculuk oldu. İlk albümün ilk videosunu Mayıs 2013 ‘te yayınlamış ve ardından kendimizi topyekün bir direnme halinde bulmuştuk. Açıkçası albüm vs. bir süre uçup gitti gündemimden. Hatta lansman dışında bir kez bile çalamadık. İçte kalışlara içte kalışlar ekleniyordu tabi ama onu bile bugün daha çok hissediyorum. O günler farkında değildim. Sonra ben kendimi o ruh hali içerisinde yazarken ve ilk albümün ardından düşündüğüm fikri geliştirirken buldum. Bir oranda o günlerin getirdiği sıkıntılı ortamın zihnimde tüm yaşamımla buluştuğu bir günlük tutuyordum. Sonra onu böyle bir tasarıya ulaştırdım. Gerçekleşmesi zor görünüyordu ama 7 ‘nin kendi içinde bir enerjisi var. O doğal olarak, kendi kendini gerçeğe dönüştürdüğü bir süreç geçirdi. İhtiyacı olan herkesi ve her şeyi kendisine çekti.
Neden “7” ?
Öyküleri daha fazla uzatırsam fazla geleceği azaltırsam eksik kalacağı noktaya geldiğimde toplam 7 tanelerdi. 7 benim doğum günüm, hayatımda çok fazla 7 var. Tüm bunlarla birlikte bir de hiçbir öyküyü ya da şarkıyı ön plana çıkartmak istemediğim için 7.
Albüm hem görsel hem müzikal hem de edebi olarak sizi dinleyenlere temas ediyor. Bu çok zekice yapılmış bir iş. Neyi kurguladınız?
Teşekkür ederim. Kurguladığım şey şarkıları izletebileceğim okutabileceğim duyurabileceğim tüm imkanları kullanacağım, olabildiğince geniş perspektifli bir tasarımdı. Ben sanat ve tasarım fakültesinde okudum. Oradan edindiğim bir algıyla disiplinler arası bir yapı geliştirmeye çalıştım. Ve elimden geldiğince doğru bağlantılarla şeffaf geçişlerle bütünde bir tam oluşturmak istedim. Aynı döngüdeki melodiler, tekrar eden kelimeler, birbirine gönderme içeren terimler, görseldeki yansımalar, bir yandan yansıyamamalar, yazıların akışındaki ritmin müzikteki karşılıkları gibi. Tabi mutlaka eksikler hatalar vardır. Belki de anlattığımı karşılamaz bilemem. Ama yapmak istediğim buydu.
Çünkü şarkılar biraz yalnız kaldı sanki biraz hor kullanılıyorlar. Onları bir çikolata gibi tüketir olduk. Hepsi bizim tadını sevdiğimiz çikolatadan olsun ister olduk. İnanılmaz bir tüketim içerisindeyiz her alanda. Tam tersini yapmak gibi bir çabam oldu nedense ben de bilemiyorum. Üzülüyorum sanırım onları kaybetmeyelim istiyorum. Bu isteğim gönülden yazılan içinde bir mana taşıyan tüm şarkılar için geçerli.
Şarkılar mı öyküleri doğurdu, yoksa öyküler mi şarkıları? Bu albümü nasıl anlatmalı insanlara?
Sıralamalarım genelde tersten oluyor benim. Tümden geliyorum. Burada da varmak istediğim şey temelde şarkıların geldikleri dünyaydı. O yüzden yazacağım şarkının konusunu yani adını buldum. Adını bulduktan sonra öyküsünü yazmaya çalıştım. Bu arada bu yazarlık adı altında yapılmış bir şey değil. Derdim farklı ve derinlikli , biraz katmanlı bir çalışma gerçekleştirmekti. Ben şarkı yazarken de şiirle başlayamıyorum zaten pek. Genellikle düz yazılardan çıkarıyorum sözleri. İşte tam da bunu paylaşmak çok güzel bir duygu oldu. Çünkü yöntemler genellikle saklanan şeyler oluyor.
öyküler bittikçe şarkı sözlerini içlerinden çıkardım. Çıkan şarkı sözlerine de müzikler yazdım. Celse’nin şarkısı dışında hepsini bu yöntemle yaptım. Her şey bittiğinde de görsellere ve kayıtlara geçtik.
Albümü anlatma noktasında bende zorlanıyorum bazen. Belki de herkes kendi algıladığı gibi anlatmalı.
“Ruhlarımızı kaybetmeden yaşayıp, tutunabilirsek şayet el ele…” diyorsunuz. Neler olabilir o vakit?
Dünyanın içinde son ses çağlayan harika bir eser üretebilmiş oluruz. Tabii bu ütopik bir yaklaşım bugünler için. Fakat gerçekten aslında o kadar da basit ki. Aynı yazıda soruyorum “tamlıksa birlikse orada bir önemsiz olasılığın ucunda hepimiz için beklerken, biz hangi seçimleriz?” Aslında ben öykülerde bunun yanıtını ya da kendimce böyle bir şeye ulaşmanın yöntemini bulmaya çalıştım. Uçsuz Tango‘yu Alaca’ya bağladığımda kaybettiğimiz şey masumiyetimiz ve vicdanımız, sıklıkla kullanılan metaforuyla da içimizdeki çocuk. Hiçbir çocuk “şimdi git onun elini sımsıkı tut sakın bırakma” dediğinizde o eli bırakmaz. Böyle bakınca ne kadar basit değil mi? Bu cümleyi okuduktan sonra gözünüzün önüne gelip sizi gülümseten o fotoğraf gibi olabilir dünya.
Albümün genelinde ve albüm içi yazıtlarda hayata ve topluma dönük bir sitem, bir memnuniyetsizlik seziyorum.
Açıkçası hayata optimist bakamayalı çok oldu. Aslında öykülerde başta kendime bu sitem kendimden memnuniyetsizlik. Sonra çevre sonra hayat. Hayat dediğimiz şeyi biz oluşturuyoruz hepimiz. Hiçbir şeye öteki diye bakamıyorum ben. O yapmış ama ben yapmıyorum bile diyemiyorum. Yani insan diye bakıyorum ben sen o. Aynı. Şimdi birlikte bakalım. Her gün yaşanan tüm dünyada her yerde yaşanan akla vicdana sığmayan binlerce olay var. Bunu yapan da yapmasında emeği geçen de alakası olmayan her şeyi içine katmıyor mu. Ayrı kalabiliyor muyuz yaşamdan. Nasıl daha farklı hissedebilirim ki? Belki de ruh halimden koparabilmeliyim bazen yaptıklarımı. O da bir yöntem de işte ben onu henüz beceremiyorum.
Tavuk dediğimizde birçok insanın aklına tavuk döner ya da pişmiş tavuk gelebilir. Bunun nedeni şu ana kadar dünyamızda yaratılmış olan “hayvanlar biz yiyelim diye varlar” illüzyonudur. Egemenler nasıl ki sömürdüklerini marjinalize edip bizden uzaklaştırıyorsa hayvanlara da aynılarını yapıyorlar. Onları bizden biri gibi görmeyelim ki birer birey olduğunu unutalım, onların öldürülmüş bedenlerini parçalara ayırıp yerken damarlarındaki kanı hissetmeyelim, onların yavrularını ya da özlediklerini hiçbir zaman düşünmeyelim isterler. Hissetmekegemenlerin en büyük korkusudur.
Egemenler de hissetme özelliğini yitirmiş, para ve güç ile tatmin olmaya çalışan çaresizlerdir. Özellikle başkasının acısını hissetmemiz egemenlerin en korktuğu şeydir. Eğer başkasının acısını hissedersek o acıyı tıpkı kendimize yapılıyormuş gibi durdurmak isteriz. Bu yüzden egemenler sürekli olarak köleleştirdiklerinden ve katlettiklerinden yabancılaşmamızı, onların acılarına duyarsızlaşmamızı isterler ki dönen iğrenç çarklarına çomak sokmayalım, rahatları bozulmasın.
Başka biri ne demek? Başka biri, başka bir birey demektir. Bize çok benzeyen ama bizle birebir aynı olmayan, farklı olaylara farklı tepkiler verebilen, robot olmayan demektir. Özgün demektir. Günümüzde birçok hayvanın kendisinin insanlardan daha fazla farkında olduğunu, sevgiyi, acıyı, özlemi, nefreti hissedebildiklerine hatta hissettirebildiklerine dair kanıtlar mevcut. İnsanlar medeniyetin de etkisi ile hızla robotlaşıp kendi bireyselliklerini devletlere, dine, ahlaka, topluma ve patronlara feda ederken onlar neredeyse hiç bozulmadan aynı doğallıkla var oluyorlar. Yani bizim nihai hedefimiz onların doğal durumları.
Bugün konumuz tavuklar
Tavukların akılsız olduğunu düşünen bizler, tavukların sayı saymayı bildiğini öğrense ne derdi? Peki ya bir tavuğun en az bir insan anne kadar anaç olabileceğinden bahsedersem döner yemekten çekinir miydiniz?
Peki, mevzu sadece döner mi? Yumurta ne olacak? Yumurta endüstrisi de en az et endüstrisi kadar tavuk katletmekte ve esir etmektedir. Örneğin yeni doğan bir civciv erkek ise hemen öğütme makinelerinde öldürülür ya da bir varile doldurulurlar, varilin ağzı kapatılarak havasızlıktan öldürülürler. Çünkü horoz yumurta veremez ve egemene para kazandıramaz. Egemen için insan hayvan fark etmez. Egemen herkesi, insan – hayvan ayırt etmeden köleleştirir, sömürür. Tavuklar ise raflardaki sepetlere onbeşerli olarak dizilir ve oralarda birer makine gibi güneşi asla görmeden, asla toprağa basmadan yaşarlar.Bunları bilmek bize acı verecektir elbet. Fakat bilmemek daha acı olmaz mı?
Yumurta fabrikası sahibi bir kişi yumurta işini bıraktığında tavukları kesime göndermeye gönlü razı olmayınca tüm tavukları Edgar’s Mission çiftliğine ulaştırdı. Tavuklar hayatlarında ilk kez güneşi hissetti ve ayaklarını toprağa basıp kanatlarını gerebildiler:
Sizin yumurta ya da dönere verdiğiniz para ile yeni civcivler öldürülecek, yeni tavuklar esir edilecektir. Bu durumda bunu kullanmak, bunları para verip satın almak bu işkence, tecavüz, esaret sonucu oluşmuş ve sonunda “ürün” haline gelmiş bireylerin cellatlarına destek olmak ve bu işkenceyi finanse etmek değil midir? Finanse etmek destek olmaktır.
Onurlu bir insan zayıfın katledilmesine, işkenceye ya da tecavüze destek olmaz. Bunları reddeder. Reddetmek her şeyden önce; insanı insan yapan, bağımsızlaştıran, özgürleştiren bir tavırdır. Özgür kimse etrafının da özgür olmasını isteyecektir. Bu da özgürleşmesini arzu ettiğimiz bireyi (tavuğu) sömüren kişiler tarafından istenmeyecektir. O yüzden bize onların acı çekmediğini ya da “bunun için var olduğunu” söyleyeceklerdir.
Doğduğumuzdan itibaren, aile, okul, medya vb. kültürel aktarıcılar bizlere egemenlerin yalanlarını sıraladı. Oysa biz hissetmeye devam edeceğiz ve egemenlerin iğrenç oyunundan bize düşen payı reddederek karşı çıkmaya başlayacağız. Özgürlüğün tüm bireyler için gerekli olduğunu asla unutmayacağız. Ve son bir hatırlatma: Yumurta tavuğun reglidir (adet).
Avustralya’da bulunan Edgar’s Mission Çiftliği Dünya tavuk günü dolayısı ile birkaç video hazırladı. Bunlardan bazıları tavukların zekâsını ve uyumunu gösteriyor.
Sergey Prokudin-Gorskii’nin 1905-1915 yılları arasında yani devrimden önce Rusya nasılmış, renkli fotoğraflarla görüyoruz.
Renkli fotoğrafın öncüsü Sergey Prokudin-Gorskii,1863 yılında Rusya‘nın Kirzhachskybölgesinde doğdu. Ailesi uzun bir askeri geçmişi olan asil bir soydan geliyordu. Daha sonra ailesi, Sergey Prokudin-Gorskii’nin kimya çalışmalarına başladığıSt. Petersburg‘a taşındı. Prokudin, aynı zamanda sanat ile ilgileniyordu.
Sergey Prokudin-Gorskii, kimya ile sanata olan ilgisini fotoğraf çalışmaları ve uygulamalarında bir araya getirdi. 1905‘te, Rusya’da yaşanan hayatını belgelemek için, teknolojik gelişmeleri renkli fotoğrafçılık alanında kullanarak yeni formüller üzerinde çalıştı. Farklı tekniklerini, ilk fotoğraf öncülerinden İskoç James Clerk Maxwell tarafından kullanılan tekniklerle birleştiren Prokudin, 1909 yılında Rusya’da renkli fotoğraflar çekmeye başladı. Çar II. Nicholas tarafından sağlanan bir arabayı, karanlık oda şeklinde yeniden özel olarak tasarladı. Prokudin-Gorskii’nin amacı gelecek nesillere, Rusya’nın zengin tarihi ve kültürünü fotoğraflarla aktarmaktı. 1917 Rus Devrimi sırasında Prokudin Gorskii, çalışmalarına son vermek zorunda kaldı ve 1918 yılında Fransa’ya yerleşti. Renkli fotoğrafları ilk olarak cam plaklar üzerine kaydedildi. 1918 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından görüntüleri alınıp taratılarak kamu ile paylaşıldı.
Üçüncü nesil elektrikli bisikletler sayesinde hiç yorulmadan bütün şehri dolaşabilirsiniz.
Elektrikli bisikletler insanları hareket etmemeye yönlendirdiği için kötü bir üne sahip. Bu yüzden yeni VanMoof Electrified S hakkında fark edeceğimiz ilk şey aslında onun ne kadar kullanışlı ve incelikle üretilmiş olmasıdır. Alüminyumdan yapılmış bu gezi bisikleti 18 kilogram ağırlığında ancak buna rağmen sürücüye hafif ve dengeli bir sürüş keyfi sağlıyor, ayrıca harika bir dış görünüşe sahip. Zımparalanmış metal beden tüm kabloları gizliyor ve zincirinin üzerinde bir de koruyucuya sahip bu sayede üzerinizdeki kıyafeti yağ lekesi ya da pisliklere karşı koruyor.
Bisiklete bindiğiniz zaman, çok rahat ve hafif hissediyorsunuz, sürüş neredeyse hiç çaba gerektirmiyor.
Bisiklet iskeletinin üzerindeki düğme bir kaç pedal ile birlikte sürüşü kontrol etmenize yardımcı oluyor, daha sonra saatte 24 kilometre hızla sürüşe başlayabilirsiniz.
Yokuş çıkarken fazladan yardıma ihtiyacınız olması durumunda, sol kol üzerinde hızlandırıcı bir güç düğmesi vardır.
Van Assen: “Son zamanlarda Brooklyn’de sürdüğüm yeni VanMoof Electrified S, Amsterdam şirketinin e-bike bölümünün üçüncü nesil bisikleti ve 2014’deki modelinden farklı olarak bazı yenilikler içeriyor.“
VanMoof Electrified S’in bataryası diğer modellere nazaran daha uzun dayanıyor, LED ışıkları daha parlak ve kabloları içten tasarlanmış. Bu yüzden gidonları bükseniz bile kablolar zarar görmüyor.
Brent van Assen, VanMoof Electrified S’in uzun mesafeler için tasarlanmış bir gezi bisikleti olduğunu söylüyor. Bu yüzden Electrified S normal bir bisiklete kıyasla daha kullanışlı ve yorucu değil, dolayısıyla daha az terlemenizi sağlıyor. Diğer bir deyişle 3 bin dolara mâl olan bir scooter ile kıyaslayabilirsiniz, ayrıca bu model hırsızlığı önleyici uygulama kontrollü kilit gibi bazı özelliklere sahip ve GPS takip sistemi var. Bu uygulama sayesinde bisikletin bulunduğu yeri tespit edebilirsiniz. Pedal-destek özelliği dört ayara sahiptir, ne kadar tembel hissettiğinize bağlı olarak yüzde 20 ile yüzde 80 oranında size yardımcı olabilir. Ortalama üç saat içerisinde yüzde 90 ve gece boyunca da yüzde 100 olarak bataryayı şarj eder. Van Assen, bataryanın ne kadar kullandığınıza bağlı olarak muhtemelen üç yıl içerisinde değiştirilmesi gerektiğini söylüyor.
Genel olarak değerlendirildiğinde, birkaç inceleme yapılmış bir Tesla ile karşılaştırıldığı zaman bu tür modellere olan benzerliği fark ediliyor. Electrified S gösterişli ve güzel şekilde tasarlanmış bir modeldir ve gelecek nesle hizmet edecek gibi gözüküyor. Eğer gideceğiniz mesafe uzunsa ve bütün yolu pedal atarak gitmek istemiyorsanız, işte bu bisiklet kesinlikle arzu ettiğiniz araç olabilir.
Adet döngüsü, (siklus) vajinal kanamanın ilk günü ile başlar ve bir sonraki vajinal kanama zamanına kadar sürer. Bu süre ortalama 28 gündür fakat 21 ile 35 gün arası normalin alt ve üst sınırlarıdır. Adet kanaması ile ideali 4 gün sürer fakat onun da 1-7 arası normalin alt ve üst sınırı olarak kabul edilir. Adet kanaması süresince 20 ile 80 cc miktarında kan atımı gerçekleşebilir.
Adet döngüsü ergenlik döneminden (ülkemiz için 11-13 yaş), yumurtalıklarda olgunlaşabilecek yumurta hücrelerinin tümüyle tükendiği menopoz dönemine kadar devam eder. Fakat bu zaman dilimi içerisinde de gebelik döneminde ve emzirmenin devam ettiği sürenin büyük kısmında geçici olarak duraklar.
Kadın bedeninin de evreni temsil ettiği düşünülmüştür. Kimi zaman güneş, su, toprak gibidir adet dönemi, yani aybaşı da kadın ve ay arasındaki bağdır. Ay döngüsü 29,5 günde tamamlarken kadınında adet döngüsü ortalama bu süre zarfıdır. Aynı bölgede yaşayan kadınlarında bir çoğu aslında aynı dönemler ya da haftalar içersinde adet görürler. Latince adet kanaması anlamına gelen “Menseste” Mensis yani ay kelimesinin çoğuludur. Birçok gelenekte de adet düzensizliği çeken kadınlar ay ile tedavi sürecine alınırdı.
Yaşam ve kadın için bu kadar önemli olan bir süreç konuşulması tartışılması utanç verici olarak lanse ediliyor erkek zihniyet tarafından. Oysa oğlan çocuklarında yapılan sünnet töreni ise erkekliğe ilk adım olarak davullu zurnalı tüm cihana duyurulacak şekilde şaşalı oluyor. Oysa şaşalandırılacak çekinilmesi değil kutlanması gereken olan erkeklik değil yaşamı devam ettiren kadınlık ve ilk adet dönemi (siklus) olmalıdır. Değil mi?
İlk adet kanaması nasıl başlar?
Çocukluk döneminden ergenlik dönemine geçiş sürecinde, ortalama olarak ülkemiz için 11 ile 13 yaşları arasındaki kız çocukların da ilk adet kanaması görülür. Bu “ilk kanama” henüz yumurtlama süreci devreye girmediğinden, gerçek ve düzenli bir adet kanaması anlamına gelmemektedir. Kız çocuğunun hormon salgı mekanizmaları ve genital organları olgunlaşmasıyla yumurtlama süreci de başlar ve oluşan adet kanamaları, adet döngüsünün bir parçası haline gelerek düzenli aybaşı görülür.
Adet kanaması neden olur?
Beyinde, yumurtalıklarda ve rahim iç tabakasında adet döngüsü esnasında farklı olaylar meydana gelir. Bu süreç hipotalamustan salgılanan hormonların yumurtalıklardan birini uyarması ile başlar, uyarılan yumurtalıktan döllenmeye hazır bir yumurta hücresinin serbestleşmesine neden olur ve rahim iç tabakası da kendini olacak bir gebeliğe hazırlar. Eğer döllenme gerçekleşmese serbest haldeki yumurta hücresinin ömrü biter, gebelik için hazırlanan rahimin kasılması sonucunda kanama ile dışarı atılır ve yeni bir adet döngüsü başlar. Genellikle de yumurta 14’üncü gün oluşur, 21’nci gün ölür ve dışarı atılma süreci yani adet kanamasına hazırlık şişme, sinirlilik gibi hallerin oluştuğu adetten önceki son bir haftalık evreye girilir.
Adet sancısı
Adet kanaması başladığında veya 1-2 gün öncesinden başlayan genellikle ilk adet görüldükten 2 yıl sonra ortaya çıkar ve dismenore ya da menstrüel kramp olarak adlandırılır. Dismenore primer (birincil) ve sekonder (ikincil) olmak üzere iki şekilde incelenir.
Primer (birincil) dismenore (adet sancısı):
Sıklıkla adet kanamasının başlangıcından sonraki ilk 1-2 yıl içinde ortaya çıkar ve kırklı yaşlara kadar sürebilir. Bazı kadınlarda ilk doğumdan sonra ağrılar hafifleyip bitebilir. Ağrının nedeni rahimde kasılmaya yol açan prostaglandin isimli lipit (yağ) bileşiminin yapımının artmasıdır.
Ağrı genellikle adet kanaması başlamadan 1-2 gün önce ortaya çıkar, adetin birinci gününde belirginleşir ve genellikle 2. günde durulur. Karnın alt bölgesinde aralıklarla gelen kramp şeklindedir. Ağrı bir bölgede toplanabileceği gibi bele, sırta ve vulvaya (vajinal açıklık) doğru yayılabilir. Ağrılı sürece terleme, iştahsızlık, gerginlik, bulantı, ishal, baygınlık kabızlık ve migren eşlik edebilir.
Adet neden sancılı geçer?
Aslında doğal süreçlerde sancılı adet görme normal adet görme mekanizmasının önemli bir parçası olan uterus (rahim) kasılmalarının kadın tarafından ağrı şeklinde hissedilmesidir. Yani kadının kendi bedenini hissetmesidir. Rahim kasılmalarının amacı rahimin iç tabakasının atılarak yenilenmesi sırasında oluşan kanama miktarını en az seviyede tutmak. Kasılmalar esnasında rahimde bölgesel olarak prostaglandin adı verilen bazı maddeler salgılanır. Ağrıya yol açan bu prostaglandinlerin ya aşırı miktarda salgılanması ya da kadınlarda prostaglandinlere ağrı şeklinde aşırı duyarlılık oluştuğu kabul edilmektedir. Bu olay yumurtlama başladığında meydana gelir ve ağrıda yumurtlamanın doğal sürecini resmeder.
Bazen sancılı adet görmenin nadir görülen nedenleri arasında enfeksiyon, kürtaj, genital mantar ve aşırı kilo gibi nedenlere bağlı olarak rahim ağzının daralmış olması ve buna bağlı olarak adet kanının zorlukla atılması sancıya neden olabilmektedir.
Ağrılar her zamankinden farklı uzun ve adet kanaması olmuyor ise mutlaka bir jinekoloji uzmanına gidilmelidir.
Sekonder (ikincil) dismenore (adet sancısı):
Genelde doğuştan veya sonradan oluşan anomaliliklere bağlı olarak hastalık yapan patolojik adet sancılarından biridir. Önleyici olması hususunda bir jinekologla erken teşhis yaparak tedaviyi kolaylaştırabilirsiniz.
Sancılı adet sürecine yönelik koruyucu yaklaşımlar
Her yazımda mutlaka değiniyorum susuzluğa; sancılı bir adet dönemi yaşıyorsanız öncelikle kendinize ne kadar su tüketiyorum diye sorun ve ardından cevap kilonuzun kışın yüzde 3,5’i, yazın yüzde 5’inden az ise sorunun başlangıcı susuzluktur. Bu nedenle yeterli su tüketmeye özen gösterin.
Eğer kilonunuz fazla ise fazla kilolarınızdan sağlıklı bir şekilde kurtularak adet sancılarını da, kalp damar ve birçok hastalığı da önlemiş olacaksınız.
İç çamaşırlarınızı sık sık temizleyip ütüleyiniz ve genital temizliğe önem veriniz. Genital temizlik sağlanamadığı vakit enfeksiyon oluşarak rahim ağzı darlığına neden olur ve bu da sancılı bir adet kanamasına neden olur.
Çok şekerli ürünler, çikolata ve işlenmiş ürün tüketmemelisiniz.
B vitaminler kalsiyum magnezyum ve doğal tuz (deniz veya kaya tuzu) almaya özen göstermelisiniz.
Birincil adet sancılarına doğal çözüm önerileri
Öncelikle ağrı sizlerin hayatını çok etkilemiyor ve çok sancı kramp oluşmuyorsa doğal yolla dahi olsa kesilmesini çok doğru bulmuyorum. Çünkü ağrılar beden ve siz arasındaki büyük bir iletişim mekanizmasıdır. Her adet sancısında içinizdeki güçlü mekanizmanın nasıl çalıştığını sessiz bir ortamda izleyin ve bu yöntem size bedeninizi daha çok sevdirecektir.
Ağrılar sizi rahatsız ediyorsa;
Öncelikle iki elinizin avuç için birleştirin ve birbirine sürterek direk alt karın bölgenize tutun mümkünse bu işlemi atletinizin altından yapın ve 5 dakika kadar tutun bölgeyi atletinizle tekrar kapatın ve daha sonra elinizi yine ovuşturun ve bu defa vajinanıza koyun yine 5 dakika kadar bekletin bu ağrınızı kendi gücünüzle geçirmenizi sağlayacaktır.
Eğer kronik böbrek hastalığınız ve varisiniz yok ise 1 dilim zencefil çiğneyip rahat bir kanama sağlayarak ağrınızı dindirebilirsiniz.
Sağlam bir sıcak su torbası teninizi yakmayacak şekilde karın bölgenize koyabilirsiniz.
Yoga ve nefes çalışması yaparak bu sancıları kontrol altında tutabilirsiniz. Ayaklarınızın altına hafif dokunuş masajı ile 1 çorba kaşığı zeytinyağına 20 damla kadar lavanta yağı ekleyip her iki ayağınızın altına uygulayabilirsiniz.
Ağrı süreci boyunca günde bir bardak kadar rezene demlenip içilebilir. Rezene kas gevşetici özelliği sayesinde rahatlamanızı sağlayacaktır. Rezene çayını cam veya porselen bir demlikte demleyiniz 1 bardak kaynamış suya 1 çay kaşığı tepeleme rezene atıp ağzını cam bir kapakla kapatıp 10 dakika kadar demleyin.
Adet o kadar doğal bir süreçtir ki erkek daha sünnet olmazken hatta erkek olmazken dahi vardı. Adet ile gelen kan yaşamın daha doğrusu insanın sıvı yüzüdür. Bedeninize ve kendinize sık sık teşekkür edin.
Ankara piyasasında son on senedir kısa filmler çekmekte olan Sinema Kavram ekibi ilk uzun metraj filmleri Sarmaşıklar ile 27. Uluslararası Ankara Film Festivali’inde seyirci karşısına çıktı. Ulaş Temur’un yazıp yönettiği filmin karakterleri ilk bakışta heyecan verici betimlerle karşımıza çıkmış olsa da, eldeki senaryonun aşırı ruhsuz olması genel öykünün ortada kalmasına sebebiyet vermiş. Öykünün Ankara’da geçmesine rağmen perdede bambaşka bir atmosfer oluşturması ilk başlarda mevcut hikaye için uygunluk gösteriyor. Lakin filmin sinopsisinde de belirtilen esas meselesine geçiş yapmaktan ziyade aşırı kalabalık diyaloglar ve gereksiz sahne sekanslarıyla pekiştirilmeye çalışılması belli bir müddet sonra kendisini tekrara düşmekten öteye geçiremiyor.
Selahattin 40’lı yaşlarda, şiire tutkun bir matematik öğretmenidir. Bir apartmanın kottaki dairesinde tek başına yaşamaktadır ve üst katta oturan doktor Alev’e âşıktır. Kuzeni ve memleketten tanıdığı Rıza, kendi işlerini kurabilmek için Selahattin’den para koparma peşindedir. Selahattin’in annesi memleketten Nalan’ın fotoğrafını gönderir. Aynı fotoğraf Rıza’ya da gider. Selahattin Alev’e âşık olduğu hade Nalan’la evlenir. Kuzeni Nejdet’in patavatsızlıkları yüzünden de Nalan Selahattin’in şiir yazdığını öğrenir ve işler sarpasarar…
Bu açıdan baktığımız zaman film konu itibariyle gerçekten de bir Demirkubuz ya da N. Bilge Ceylan yapımları tadında ilerleyecek izlenimi veriyor. –keza kamera açıları ile sahne sekansları da bu yönde ilerliyor-Ancak yönetmenin mevcut konuya bir türlü girmeyerek faklı sekanslarda karakterlerin boğuk ruh hallerini ekrana yansıtmaktan vazgeçmemesi, merak uyandıran temanın havada kalmasına sebebiyet veriyor. Özellikle de Nalan’ın Selahattin’in şiir tutkusu ve bu tutkunun ana merkezini keşfettiği sahnelerin son 10 dakika içerisine sığdırılması filme adapte olmaya çalışan seyirciyi zora sokuyor. Nitekim en başından itibaren kendi yalnızlığına sürüklenen Selahattin’in rutin hayatını izlerken birden bire Rıza, Nejdet ve son olarak da Nalan’ın devreye girmesi başarılı olabilecek bir filmin ortada kalmasına sebebiyet vermiş. Üstelik Selahattin’in çalıştığı dersanedeki öğrencisi ile iletişimi ve şiir yazma sebebi Alev’e olan aşkı da bir anda hiç yaşanmamış gibi geçiştiriliyor.
Tüm bunların yanında yine de Sezar’ın hakkı Sezar’a diyerek yönetmen Ulaş Temur’un gerçekleştirmiş olduğu bu projeyi takdir etmek gerek. Zira kendi çabalarıyla oluşturulan ve deyim yerindeyse kısa film fabrikasına dönüşen Sinema Kavram’ın ülkemiz sinema piyasalarına atmış olduğu bu adım iyi bir cesaret örneği. İlk filmlerinin vermiş olduğu rehavet ve kısa film formatı etkisinden kurtulamama durumları ile ilerleyen Sarmaşıklar’ın ardından ben bu ekibin çok daha sağlam işlerle seyirci karşısına çıkacağına inanıyorum. Keza senelerdir yoğrulmakta olan bu hamurdan çok daha lezzetli ekmekler üretilebilir.