Onur Haftası bu yıl, 20-26 Haziran 2016 tarihleri arasında İstanbul’da 24’üncü senesini kutlayacak. Onur Haftası gönüllüleri bizleri dayanışmaya çağırıyor!
Onur Haftası’nın bu yıl için düzenlediği program ise yine rengarenk. Çeşitli atölyeler ve partilerle rengine renk katılan haftanın organizasyonuna destek olmak, dayanışmaya omuz vermek için, indigogo’da yürütülen kampanyaya göz atabilirsiniz.
Paneller ve forumlarda “Nasıl güçlü bir dayanışma ve farklı direniş biçimlerini örgütleyebiliriz?” sorusunun cevabının aranacağı Onur Haftası içinde ayrıca, “birbirimize dokunmak, yaralarımızı sarmak, güvenli alanlar oluşturarak deneyimlerimizi, bedenlerimizi ve duygularımızı konuşabilmek için” atölyelerde buluşulacak.
12’nci Hormonlu Domates Ödülleri’nin sahiplerini bulacağı 24’üncü Onur Haftası’nda bu yıl yine yılın en homofobik/transfobik söylemleri oylamaya sunulacak.
Geçen yıl düzenlenen yürüyüşe güvenlik güçleri enteresan bir biçimde saldırmış ve pek çok kişiyi yersiz, gereksiz ve onursuz müdahalesine maruz bırakmıştı. 11’nci Hormonlu Domates Ödülleri ise siyaset kategorisinde Tayyip Erdoğan’a, kurum kategorisinde Türk Dil Kurumu’na verilmişti.
Varoluşumuzu kutlamaya, isyanımızı güçlendirmeye!
Haziran’da gerçekleşecek Hafta boyunca yapılacak partilere her şehirden katılan yüzlerce kişi sokakları da caddeleri de bırakmıyor, hiçbir korkunun bizi hizaya sokmasına izin vermiyoruz diyerek varoluşu kutlayacaki isyanı güçlendirecek! “Hazzın ve bedenin, arzunun ve emeğin, kimliğin, eylemin ve sözün üstünde hiçbir baskı kalmayana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz” diyen gönüllüler bizlerden bazı masraflar için destek bekliyor. Üstelik bu destek, panellere katılım gösterecek kişilerin ulaşımı ve yürüyüşte kullanılacak malzemeler için gereken masraf. Çok zor olamaz değil mi?
“Rengarenk bir yaşantı” konulu arzularımız için bir şeyler yapmamızın zamanı gelmedi mi? Meydanlar boş, meydanlar çulsuz. Meydanları doldurup elimizi cebimize atalım. Rengarenk hayaller kurmak, rengarenk bir hayatı gerçek yapmak için yeterli değil, biraz da mücadeleye omuz vermek gerekir!
Gaia Dergi ve 3-5 Ağaç Fanzin; 1 Mayıs’ta yaşam için, ekolojik yıkımın sebebi talana, zulme ve ranta karşı ses çıkarmak için Ankara Kolej Meydanı’nda buluşacak.
1 Mayıs’a günler kala yayınladığı bildiride; ağacından deresine, işçisinden emekçisine sömürülen canlı hayatın, katledilen insanların, hayvanların ve doğanın sessiz çığlığını alanlara taşıyacağını belirten hak tabanlı ekoloji yayınları Gaia Dergi ve 3-5 Ağaç Fanzin, yaşamı savunan herkesi mücadeleye omuz vermeye çağırdı.
Ekolojist olmak ırk, din, renk ve cinsiyet gözetmeksizin insanı; tat, menü, gelenek gözetmeksizin hayvanı; rant, kâr ve makam düşünmeksizin doğayı savunmayı gerektirir. Yaşanmaz hale getirdikleri dünyamız ise bir ikinci alternatife sahip değil. Bu sebepledir ki, yaşamı savunmak demek tek başına ne hayvanı, ne ağacı ne de insanı savunmak demektir.
Hayvanları gönül rahatlığıyla yiyerek, kadını görmeden, insanı sevmeden ve ağaca hürmet etmeden herhangi bir devrim olmayacağını artık toplumsal olarak fark ettiğimizi umarak 1 Mayıs’a dair umutlar besliyoruz.
Gücümüzü büyütmek, sesimizi yükseltmek ve hep birlikte öğrenmek için, satılmadık fide bırakmayanlara yaşamımızı vermemek için 1 Mayıs’ta alanlarda buluşuyoruz. Dövizini, pankartını, isyanını, öfkeni, umudunu yanına al, gel. Tanışalım, kaynaşalım, kararlaştıralım. Yaşam bizim, ellerimizde olana sahip çıkalım, gelin ekolojik yaşamı birlikte yapılandıralım!
“Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projeleriyle biz emekçileri şehrin dışına atıyor, diktiği gökdelenlerde karın tokluğuna, güvencesiz şekilde çalıştırdığı bizleri işçi cinayetlerinde katlediyor. Bitmek tükenmek bilmeyen büyüme hırsıyla, zenginliklerine zenginlik katmak için ağacından deresine, toprağından gecekondusuna tüm yaşama azgınca saldırıyor. Her yeni HES’le, siyanürlü madenlerle, kestiği ormanlarla yani doğayı biraz daha talan ederek ekosisteme geri dönüşü olmayan zararlar veriyor, dünyamızı yaşanmaz bir hale doğru sürüklüyor. Üzerinde yaşanacak bir dünya bırakmayacaklar!
Yağmanın sınırı yok onlar için, talanın, sömürünün ve katliamın sınırı yok. Karadeniz’in sahillerini, Samistal yaylasını dümdüz edip geçme hayalindeler. Cerattepe’ye siyanürlü madenler açma, 3. Köprü-3. Havalimanı ile Kuzey ormanlarını yok etme peşindeler. Sur, Cizre, Silopi…’de tarih silme projelerine girişmiş durumdalar. Kürt halkının onlarca yıllık direniş tarihini, kültürünü yok edip yeni bir TOKİ şehri yaratma hayalleri kuruyorlar.
Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de Anadolu’nun dört bir yanında gökdelenler, AVM’ler, iş merkezleriyle “sermaye merkezleri” yaratma peşindeler. Betondan şehirler istiyorlar. Çünkü onlar için ormanın kokusu, yağmurun güzelliği diye bir şey yok. Yeşilin içinde yalnız dolarlar var, büyüyen sermaye, yeni yatırımcılar, yeni pazarlar var. Hayalleri “büyük”. Daha çok kâr, daha çok rant, daha ucuz iç gücü, ucu bucağı olmayan bir sermaye. Bu yüzden buldukları her alana gözleri dönmüş bir şekilde saldırıyorlar. İstedikleri yerde istedikleri şekilde ÇED raporları hazırlatıyor, SİT alanı statüsünü değiştiriyor ve kepçe, iş makinası ne varsa hızlıca giriyorlar.
Şehirleri ablukaya alıp, okulları karakola çeviriyor, sokak başlarına keskin nişancılar yerleştiriyorlar. Onların yolu belli; yağma, talan ve katliam. Ümidin düşmanları onlar, yarınların ve hayata dair tüm güzelliklerin düşmanı. Onlar doğanın ve tüm yaşamın katilleri.
Bizler ise doğanın savunucularıyız. Hayata dair ne varsa onu büyütenler, katillerin karşısında yaşamı savunanlarız. Yaylamız için iş makinalarının önüne oturan, toprağı için gaz bombalarına karşı, mahallesi için barikat barikat direnenleriz.
Her geçen gün daha azgınca, daha vahşice saldırıyorlar. Varsın saldırsınlar, bizler direnmeye devam edeceğiz. Taşımız, toprağımız, suyumuz yaşamımız için, güzel yarınlar için direnmeye devam edeceğiz. Havva ananın cüreti, Metin Lokumcu’dan öğrendiklerimizle, Kazım Koyuncu’nun yüreğiyle, Kürt halkının kararlılığıyla direnmeye ve yaşam için mücadele etmeye devam edeceğiz.
11. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali1-8 Mayıs tarihleri arasında izleyicilerle buluşuyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da eş zamanlı olarak gerçekleşecek festivalde bu yıl “Barbarlığa Karşı Umut Öyküleri” teması ile toplam 59 film gösterilecek.
2006’dan bu yana “Emeği Gören Kamera Sokağa Çıkan Sinema”, “Biz Başka Dünya İsteriz”, “Sınırda Yaşamak”, “İşimiz Gücümüz Yaşamak” gibi her yıl farklı temalarla yüzlerce insana ulaşan festival, bu yıl “Barbarlığa Karşı Umut Öyküleri” diye sesleniyor. Tüm dünyadan işçi sınıfının yaşamını ve mücadelesini anlatmak, işçi sınıfı mücadelesine dair film veya belgesel yapan kişi ve grupların deneyimlerini paylaşmak ve işçilerin, işsizlerin, öğrencilerin, köylülerin ve kadınların mücadelesini ve tüm dünyadan halkların isyanını gösteren çalışmaları yaygınlaştırmayı amaç edinen İşçi Filmleri Festivali, bu amaca uygun olarak tüm gösterimlerini ücretsiz yapıyor.
İşçi Filmleri Festivali, filmlerin üretim sürecini ve üretim sürecinin bir parçası olarak kolektif emeği önceliyor. Bu nedenle her yıl, setlerde çalışan tüm sinema emekçilerini hatırlamayı, hatırlatmayı ve başından beri o emekçilerin daha iyi iş ve yaşam koşulları için verdikleri mücadeleyi desteklemeyi ve bu mücadelenin örgütleri dayanışmayı sürdürüyor. Bunun yanı sıra izleyiciye sinema salonlarında ulaşamamış, bağımsız sinema yönetmenlerinin de filmlerini gösterebilecekleri ortak bir platform oluşturuyor.
2 Mayıs’ta Şişli Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak açılış gecesinde, gecenin sunuculuğunu oyuncu Sevinç Erbulak üstleniyor. Boğaziçi Üniversitesi Folklor Kulübü’nün gösterileriyle renk katacağı gecede, açılış filmi olarak Metin Kaya’nın kaçak madenlerde çalışan işçilerin yaşamını anlattığı“Soluk” isimli filmi gösterilecek.
Festivalin gösterim programına buradan ulaşabilirsiniz.
Türkiye’nin olmazsa olmazı laikliktir. Demokrasinin ve özgürlüklerin teminatı olan laikliğin Türkiye’de gerçek anlamıyla uygulanabildiğini söylemek ise zor. Siyasal islamcı toplum mühendisliğinin karşısında devletçi bir laiklikle değil, çoğulcu ve özgürlükçü bir laiklik anlayışıyla durmak ve laikliğe sonuna kadar sahip çıkmak gerekiyor.
Ülke gündeminde bu hafta laiklik konusu var. TBMM Başkanı İsmail Kahraman‘ın “Laiklik yeni anayasada yer almamalı” sözleri birkaç gündür siyaset dünyasında başlıca tartışma konusu olurken, toplum nezdinde de bu sözlere büyük tepkiler söz konusu. TBMM Başkanı İsmail Kahraman, İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin İstanbul’da düzenlenen toplantısında yaptığı konuşmada Türkiye’de laikliği isteyenin istediği gibi yorumladığını söylemiş ve “Yeni ve dindar bir anayasa olmalı” demişti.
Peki, Türkiye’de gerçekten laik bir sistem var mı? Türkiye laiktir laik kalacak sloganının altı dolu mu? Türkiye’de laiklik, ki demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur laiklik, ne kadar uygulanıyor, bu laiklik sistemi devletçi bir yapıya mı sahip yoksa inanç ve inanmama özgürlüğüne dayalı, tektipçi değil çoğulcu bir sistem mi?
Gelin, önce laikliğin tanımını yapalım ve laiklik niye çok kritiktir onu konuşalım. Şunu ilk olarak söylemek gerekir; laik bir sistemde din yok sayılmaz. Ancak ve ancak; din hiçbir şekilde referans olarak da kullanılmaz, kullanılması teklif bile edilemez. Laiklik, inanmak kadar inanmamayı da bir hak olarak görür. Hiçbir inanca karşı ayrımcılık yapılmamasını savunur. Laik bir ülkede, topluma hizmetle sorumlu kamusal kurumlar hiçbir şekilde dinsel referanslardan etkilenmez, buna izin verilmez. Laiklik, dini ve dini inançları da devletin müdahalesinden uzak tutar. Özgürlükçü laiklik anlayışında, inanan sayısının az veya çok olmasına bakmadan bütün din ve mezheplerin varlığı güvence altına alınır. İnanç ve ibadet özgürlüğünün önündeki bütün engeller kaldırılır. Özgürlükçü laikliğin gerçekten uygulanması halinde, inanan ile inandığı arasındaki ilişki, devletin ideolojik aygıtı, iktidarını sürdürme enstrümanı haline dönüşmez. Temel insan hak ve özgürlüklerinin başında gelen inanç ve ibadet özgürlüğünün ihlale ve istismara her zaman en açık alanlardan biridir. Gerçek bir laiklik anlayışı bu istismarın önüne geçer.
Türkiye’nin olmazsa olmazı laiklik
Çok olanın az olan üzerinde tahakküm kurmasının birçok örneğini en acı şekilleriyle tarih boyunca gördüğümüz ve halen görmeye devam ettiğimiz Türkiye’de de gerçek bir laikliğin oturması da çok kritik bir konu. Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarda başlayan Refah Partisi dönemi ve sonrasındaki AKP tek parti iktidarı dönemlerinde, din ve dinsel referanslar iktidar tarafından toplumsal, siyasal ve gündelik hayata fazlasıyla sokulmaya çalışıldı. Toplum mühendisliğinin harcı hep din oldu. İnanç ve ibadet özgürlüğünün nasıl kullanılacağına ilişkin kurallar, o inanç mensuplarının özellikle de Alevilerin inisiyatifinden çıkartılmaya çalışıldı. Bunlar, devletin koyduğu kurallara veya çizdiği sınırlara hapsedilmeye çalışıldı ve halen de çalışılıyor.
Diğer yandan Türkiye’de devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kurulduğu günden bu yana, hep dini kontrol altında tutmak istedi. Cumhuriyet’in ilk yıllarından başlayarak kurumsallaştırılan devletçi laiklik anlayışı, dinsel simge ve pratiklerin siyasal alandan arındırılmasını içeriyordu. Bununla şeriatçı kalkışmaların önü alınsa da diğer yandan bu dinsel olarak da bir dini/mezhebi egemen kılmaya olanak tanıyan bir işleyiş de yarattı. Türkiye’nin Sünni-Türk kimliği gittikçe derinleşti.
Devletçi laiklik siyasal islamı güçlendirebilir
Devletçi zihniyetin baskıcı politikalarının ise ters teptiğini görüyoruz. Özellikle 27 Mayıs darbesi sonrasında, İslam siyasi bir çerçeve kazanmaya başladı. Siyasal islam modernleşme süreci derinleştikçe güç kaybedeceği düşünülen bir hayalet idi. Fakat beklenen olmadı. Bu hayalet yine ortaya çıktı. Zaten toplumun genlerinde olan tutucu düşünceler, kapitalist gelişmeyle de harmanlandı. 12 Eylül diktatörlük rejimi ise siyasal İslamı toplumu kaynaştırıcı bir öğe olarak görüyordu. Bir nevi sola karşı kullanılan bir depolitizasyon aracı idi. Fakat bu da tam tersine İslami hareketi militanlaştırdı. Ve 28 Şubat. Ordu, laik-antilaik kutuplaşmasını toplum mühendisliği çalışmasının ana öğesi yaptı. Tüm bunların sonucunda, Türkiye’de ne hiçbir zaman tam anlamıyla laik bir sistem oturdu ne de dinin toplumsal yaşam, siyaset, hukuk… vb üstündeki etkileri en aza, bireysel düzeye indirgendi. Din her zaman devlet işlerinin kalbinde olageldi.
Yukarıda dediğimiz gibi, laiklik Türkiye’nin olmazsa olmazıdır. Demokrasiye laiklik olmadan ulaşılamaz, laiklik olmadan özgürlükler güvence altına alınamaz. Diğer yandan aynı şekilde demokratik ve çoğulcu bir anlayış olmadan da gerçek bir laiklik oluşturulamaz, olan şey sadece despotizmin bir aracı, bir toplumsal mühendislik aracı olur.
Laik bir devlet, hiçbir dine veya felsefi inanca öncelik tanımaz. Hepsine eşit mesafededir. Türkiye’de artık laiklik, toplumda tüm inanç biçimlerinin barış içinde yan yana yaşamasının güvencesi haline gelmelidir. Hiçbir din veya inanç artık kamu kurumlarına egemen olmalıdır. Devletin dini olamaz, olamayacağı gibi bir din hizmetinin sağlanması ve bu dinin eğitiminin verilmesiyle ilgili işlerin kamu kurumlarının sorumluluğunda olmamalıdır. Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bugünkü konumu bu açıdan laik devlet ilkesine bütünüyle aykırı bir konumda. Diyanet İşleri Başkanlığı çarpık laiklik anlayışının en önemli temellerinden biridir ve kapatılmalıdır.
Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulması özenle korunmalıdır. Tüm okullarda zorunlu din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. Türkiye toplumunu oluşturan tüm kültürel ve dinsel kimliklere devletin eşit mesafede olması, farklı inanç ve geleneklere sahip olan yurttaşların bunları hiçbir baskıya maruz kalmadan yaşamalarını sağlamak demokratik yaşam açısından elzemdir. Ancak bu yaklaşım Türkiye’yi gerçek bir demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti haline getirebilir. Bu amaçla, özgürlükçü bir laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına aykırı olmayacak her tür inanç, vicdan ve inanmama özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır. Ayrımsız tüm ibadet mekânlarına eşit hukuki güvence sağlanmalıdır. Bir yerin ibadet mekânı olup olmadığı, herhangi bir siyasal veya dinsel makamın değil, o inanç grubu mensuplarının kararıyla belirlenmelidir. Bu kapsamda cem evlerini ibadet yeri olarak gören Alevi toplumunun talepleri karşılanmalıdır.
Özgürlükçü bir laikliğin içi boşaltılmamalı
Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde laiklik tartışmalarında, yaratılan sahte laik-anti laik kutuplaşmanın ötesinde bir laiklik tanımına ihtiyacımız var. Bu; ne devletçi refleksler gösteren despotik bir laiklik, ne de siyasal islamcı hayallerin bir kılıfı gibi kullanılan, Davutoğlu’nun ifade ettiği çarpık ve içi doldurulamayan “özgürlükçü laiklik”tir. Özgürlükçü laiklik Davutoğlu’nun savunduğu fikirlerden çok uzakta olan, gerçekten demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, tüm inançlara ve inançsızlıklara eşit mesafedeki bir laikliktir. Bu açıdan, Türkiye’de gerçek bir laiklik savunusu, şu an iktidar ve iktidarın karşısında yer alan bazı kesimlerin dışında bir üçünçü seçeneği temsil ediyor.
2015’te 400 bin kişinin katılımıyla gerçekleşen Mersin Onur Haftası, bu seneki hazırlıklarına başladı.Onur Haftası, Mersin’in ev sahipliğinde ikinci kez gerçekleşecek.
30 Mayıs – 5 Haziran 2016 tarihleri arasında kutlanacak olan Onur Haftası, hafta içerisinde toplantılarını gerçekleştirmeye devam etti.
Tema: Muamma
Kaos GL‘nin haberine göre Onur Haftası Komisyonu gerçekleştirdikleri toplantılarda bu yılın temasının “Muamma” olmasına karar verdi. Önyargıların önüne geçmek adına yapılacak faaliyetlerde, “Kime göre, neye göre doğru ve buna kim karar veriyor?” sorusuna cevap aranacak. Onur Haftası etkinlikleri ile temanın ötesinde görünmeyene cevap arayacak.
“Muamma” teması etrafında belirlenen program taslağı ise şu şekildedir:
Cinsellik muamması
Estetik muamması
Temel haklara erişim muamması
Kavram muamması Kimlik Atölyesi
Ritm atölyesi
BDSM Fetiş Atölyesi
Yerel örgütlerden gelecek olan aktivistlerle Yerel Buluşmalar Paneli
“Savaş bölgesine hoş geldiniz. Bu ofiste dosyalar dolusu asker ve sayfalarca savaş uçağı var. Şimdi arkanıza yaslanın ve harabeye dönmüş şehirlerin farkına varın.”
Beyaz Yakalı İşçiler, 2013 Haziranından sonra Gezi Direnişi’ndeki beyaz yaka hareketinden yola çıkarak Ankara’da çalışmalarına devam eden bir örgütlenme girişimi.
Emeğin değersizleştirilmesi ve kapitalist sistemin faydasızlaştırması sebeplerinden konum kaybı yaşayan beyaz yakalılar biraraya gelerek, kendilerine insancıl çalışma sahası ve mücadele alanı yaratma yönünde çalışmalar yürütüyor.
Bu çalışmalar kapsamında 29 Nisan Cuma günü bir de film gösterimi organize etmiş ekip. Film gösteriminin ardından da filmin senaristi ve yazarı Oğuzhan Kaya ile bir forum gerçekleştirilecek.
Beyaz Yakalı İşçileri’nin etkinlik çağrısı ise şöyle:
“İş yerindeyken dışarıda devam eden hayatın ne kadarına tanık olabiliyoruz? İş yerlerimiz savaşın neresinde konumlanıyor, biz bu savaşın parçası ya da temel taşlarından mıyız aslında?
Ofisine, fabrikasına, şantiyesine tutsak beyaz yakalılar olarak barışı mümkün kılabilir miyiz? Savaşla yıkılan kentlerin, yerinden etme ve güvenlik bağlamında yeniden inşası sürecine dahil olmamayı seçebilir miyiz? Bireyler olarak barış demenin dışında işçiler olarak savaş politikalarını ve savaşı boşa çıkartabilir miyiz?
Tarayıcının penceresinden görünüp de ofisin penceresinden görünmeyen ne? “Penc” beş anlamına gelir, “re” yol… Pencere; bu dört duvar arasında kapalı kalanlar için beşinci yol…
Şimdi zaman, zihnimizin pencerelerini açıp başka bir bakış açısı oluşturabilmenin zamanı.. Filmle, müzikle, söyleşiyle… Ve gördüklerimizi birlikteliğimizle büyütebilme zamanıdır.
Oğuzhan Kaya’nın 27. İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’nde ve 22. Adana Altın Koza Film Festivali’nde ödül alan deneysel kısa filmi Savaş Bölgesi’ni izleyip filmin yönetmeni ve yazarı olan Oğuzhan Kaya eşliğinde filmi ve içinde olduğumuz döngüyü konuşmaya çağırıyoruz sizleri…”
Adres: Tayfa Kitapkafe, Selanik Caddesi 82/32, 06660 Ankara Tarih-Saat : 29 Nisan Cuma – 19.00
Dünyanın çok eski zamanlarından beri insanlar hayvanları köleleştirip sömürüyorlar. Hayvan katliamları ve işkencesi o kadar yayılmış ve o kadar normalleşti ki insanlar hayvanlardan birer eşya gibi bahsediyor. Örneğin hayvanlar üzerinde yapılan ilaç deneyi işkencesi ile ilgili olarak “biraz fedakarlık lazım” gibi bencil yorumlar yapabiliyorlar. Oysa şunu unutuyorlar, kimin fedakarlığı? Neden fedakarlık? Bir hayvanı kendi yararınız için köleleştirip üzerinde işkence yapınca bu insanın fedakarlığı oluyormuş gibi konuşuyorlar.
Aynı şekilde Büyükada ve diğer Adalar, İzmir, Antalya gibi şehirlerde Fayton denen işkence dur durak bilmeden devam ediyor. Hayvanların eğitimleri ve köleleştirilmesi sırasında ve hayvanlara zorla fayton çektirilmesi sonucu her yıl sadece Büyükada’da 160 ila 400 arası at can veriyor fakat bu zulme ve katliama henüz halk dışında dur diyen bir birim yok. Fakat İBB şu ana kadar fayton işkencesine son vermek için en ufak bir girişimde bulunmadı.
Adalar fayton mafyasınateslim edilmiş durumda. Adalılar fayton mafyasının zorbalıklarından o kadar bıkmışlar ki faytona binmek yerine evlerinin önüne akülü araçlar çekiyorlar. Adalılar da artık elektrikli faytonların uygulanmasını istiyorlar. Fakat Adalar’a turistik amaçlı gelen insanlar faytonlara binerek hayvanlara işkence yapıyorlar, onları öldürerek keyif yapıyorlar.Bu zalimlik ne zaman son bulacak henüz bilmiyoruz.
Dünyanın her yerinde hayvanlar bir şekilde dolu dizgin sömürülüyor ve öldürülüyor. Hayvanların bizler gibi bilince sahip, kendinin farkında olan canlılar olduğu bilimsel bir gerçek. Hayvanların acıyı ve sevgiyi, nefreti, aile olma durumunu ve korumacılığı en az bizim kadar hissettikleri bir bilimsel gerçek olarak ortada iken insanlar buna kulak tıkıyorlar. Geçtiğimiz günlerde Kamboçya’da turistleri taşıyarak efendilerine para kazandıran bir köle fil işkenceye dayanamayarak can verdi.
Kamboçya‘da 40 derece sıcaklıkta turistleri ünlü Angkor Wat tapınağına taşıyan bir filin kalp krizinden ölmesi üzerine, binlerce kişi fillerin çalıştırılmaması çağrısı yapan bir dilekçe imzaladı. Tur operatörü şirket sıcaklıklar düşene dek fillerin çalışma saatlerinin azaltılacağını vaat ederken, internet üzerinden yayılan dilekçe fillerle turist taşınmasının tamamen yasaklanmasını istiyor. Dilekçede hayvanlara karşı zulmün “gözlerden saklandığı”, hayvanların ömürleri boyunca çile çektiği ve bu son fil ölümünün “gözleri açması gerektiği” vurgulandı. Hayvan hakları örgütleri uzun süredir, doğal yaşamdan alınan fillerin işkeneyle eğitildiğinden şikâyet ediyor. World Animal Protection adlı örgüt fillerle seyahati “en zalim tatil faaliyeti”olarak tanımlıyor.
Tur operatörü şirketin müdürü Oan Kiri, AFP haber ajansına yaptıkları açıklamada dişi filin 45 dakika çalıştıktan ve 2,1 kilometre yürüdükten sonra yere yığıldığını anlattı. Oan Kiri, “Veterinerlere göre sıcak havanın stres, şok ve yüksek tansiyona yol açması yüzünden kalp krizi geçirerek öldü” dedi. Ölen filin Asya fillerinin ortalama ömrünün sonları olan 40 ila 45 yaşında olduğu belirtildi. Asya filleri soyu tükenmekte olan türler arasında.
27. AUFF (Ankara Uluslararası Film Festivali), 28 Nisan-8 Mayıs tarihleri arasında sinema tarihine damga vuran filmlerin izlenebileceği, sanatçı ve yönetmenlerin konuk olacağı, konserler, yürüyüşler, atölye çalışmalarının yapılacağı dopdolu bir program ile izleyiciyle buluşuyor.
Onur ödüllerinin verileceği, Ulusal Uzun, Kısa ve Belgesel kategorilerinde yarışan filmlerin ödül alacağı ve izlenebileceği, “Özel Gösterimler” kapsamında Dünya ve Türkiye sinemasının farklı türlerden son dönem örneklerinden iki uzun, üç belgesel filmin de gösterileceği festival, düzenlenen panellerle de canlılık kazanacak.
Çeşitli dünya film festivallerinden ve Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen filmlerin gösteriminden sonra yönetmenleriyle ya da film ekibiyle yapılan söyleşilerle Berlin heyecanı Ankara’ya taşınacak.
Ayrıca “Dünyada Çürümüş Bir Şeyler Var!”başlıklı seçkide ise altı ülkeden altı Hamletuyarlaması izlenebilecek. Seçkiye paralel iki söyleşi de yapılacak.
“Kısır Sınır Tanımaz“bölümü, canlandırma, deneysel ve kurmaca kategorilerinde üretilmiş ve önemli festivallerden ödül almış ulusal ve uluslararası yapımları bir araya getiriyor. Bu seçkideki filmlerden bazılarının Türkiye prömiyeri Ankara Uluslararası Film Festivali’nde yapılmış olacak.
Ağırlık olarak uluslararası yapımların oluşturduğu “Çocukluk Halleri“ adlı seçkide ise çocuk oyuncuların başrolde oynadığı kısa filmler yer alıyor.
Alanlarında başarılı çalışmaları olan isimlerin yürüteceği çeşitli atölye çalışmaları ile Türkiye ve dünya sinemasından konukların katılacağı panel ve söyleşiler, FESTİLAB kapsamında gerçekleştirilecek. Bu çalışmalar ise Filmlerle Ankara’yı Yürümek, Kentin Seslerine Bakmak: Dinleme Atölyesi ve Ses Yürüyüşü, Hikaye Anlatmanın Yeni Formu ve Katılımcı İletişim Olanağı Olarak İnteraktif Belgesel, Yeni Bir Hikâye Anlatma Biçimi Olarak Sanal Gerçeklik & The Cube (Küp), Plan Sekans ve Kamera Hareketi, Yapımcı Ne Yapar?, Uyarlama Atölyesibaşlıkları altında yürütülecek.
80’lerin sonundan bu yana deneysel sinemanın ödüllendirildiği ve desteklendiği Ankara Uluslararası Film Festival’inde, bu sene üç farklı deneysel seçki ve bir video sergisi de yer alıyor. Öte yandan, festivalde, çocuklara özel film gösterimleri ve mülteci çocuklara yönelik basit çizgi film yapma tekniklerinin de öğretileceği çalışmalar olacak.
Festivalin gelenek haline getirmeyi hedeflediği “Buluşmalar” ilk kez gerçekleştirilecek. Türkiye’nin çeşitli kentlerinde bulunan Öğrenci Sinema Toplulukları’ndan temsilcilerin katılacağı programda, öğrenciler kendi ürettikleri filmleri izleyip, tartışacaklar.
İnsan her hayvan gibi çiftleşir ve bu çiftleşmenin sonucunda her iki insanın ruhundan üflenmiş, kanından geçmiş bir canlının oluşum süreci başlar ve bizler bu oluşum olayını hamilelik diye adlandırırız. Hamilelik evresi sağlıklı geçen annelerin çocukları da sağlıklı bir şekilde dünyaya gelir.
Anne bu dönemini doğada, suda, toprakta sürdürüp hareket ederek kendinin ve çocuğunun gelecekteki sağlığına yatırımda bulunmuş olur. Genellikle hamile kadınlara verdiğim öneriler arasında televizyon, bilgisayar, telefonlardan oldukça uzak kalıp müziğe, doğaya eşleriyle birlikte odaklanmaları vardır. Aslında önerim yalnızca hamilerler için değil tüm insanlar için geçerlidir. Sadece hamilelerin yapmaları gereken ek birkaç şey konuşulabilir. Bunların başında, günlük içmeleri gereken su miktarını bebeğin her haftasında yarım çay bardağı kadar arttırmaları ve 9 ay 10 günlüksüreci izleyip yaşamın ve evrenin var oluşunun kendi üzerlerinde resmedilen hallerini incelemeleridir.
Caitlin Crawshaw
Doğum süreci başlıyor ve yaşam ışığı ile buluşan bir insanlık dupduru bir şekilde dünyaya geliyor. Yaşanılan, canlı için seks kadar doğal bir süreçtir. Fakat bu doğal süreçte birçok yanlışlık yapılmaktadır. Örneğin gün geçtikçe, doğal ve içgüdüsel bir süreç olan doğumun doğallığı kaybediliyor, içgüdüselliği unutturuluyor. Oysa bebeğe ilk dokunanın normal şartlar altında anne olması, bebeğin ve annenin sağlığı açısından oldukça değerlidir.
Bebek anne karnında karanlık ve sıvı bir ortamda olduğu için çok ışıklı bir yerde doğup anneyle doğrudan bağ kurduğu göbek bağının kesilmesi sonucu korku ve endişe meydana gelir.
Doğal doğum sürecinde, bebeğe ilk dokunanın annesi olmasını öneririm. Doğduğu ortamın ise oldukça loş olması gerekir. Ayrıca doğar doğmaz göbek bağı kesilmeden anne kucağına konulması anne ile bebek arasındaki bağı güçlendirecek, birbirlerini güvende hissedecekleri ortamın oluşmasını sağlayacaktır. Bu işlem hastanede de gerçekleşebilir, hekiminizden bunu rica edebilirsiniz. Bebeğinizin kordonu kesilmeden kucağınızı konulduğu vakit hareketlerini izleyin, memenize yöneldiğini görürken yaşayacağınız o hazzı hiç unutamayacaksınız. Tabii insan çamuruna katkı sunan babanın da varlığı anne açısından güç verici ve paylaşımcı olduğu kadar bebek açısından da çok değerlidir.
Doğum işlemi gerçekleşir ve bebek annenin memesini emerek ilk aşısını ve yemeğini sarı akan sütten alacaktır (Kolostrum sütü). Bir dönemler bu süt boşa akıtılırdı, çocuk kendisi için gerekli olan bu besinden mahrum edilirdi. Fakat son dönemlerde aileler kolostrum sütü konusunda bilinçlenmiş durumdalar. Hatta o kadar bilinçlenmişler ki birçok kadın o sütü bir kaba koyup yüzlerine sürerler. Bu tamamen bebeğin sağlığından ve besininden çalınmış demektir, çünkü bebeğin sadece üç gün boyunca akacak olan tatlı tuzlu karışık bir tada sahip, antikor ve immunglobin açısından zengin olan koyu renkli (kolostrum sütüne ) sütün her zerresine ihtiyacı vardır.
Kolostrum sütü bebeğin bağışıklık sistemini güçlendirirken özellikle ilk günlerde bebeğin şekerinin düşmesi ve sarılık riskini azaltır. Bebeklerde, başta ishal olmak üzere mide, bağırsak enfeksiyonları, zatürre gibi solunum yolu enfeksiyonları, orta kulak enfeksiyonları, menenjit, idrar yolu enfeksiyonları gibi mikrobik hastalıklara yakalanma sıklığı da azalır. Alerji ve diyabet, kolit, ateroskleroz gibi kronik hastalıklar da daha az görülür. Dişleri kolay kolay çürümez, çene ve diş sağlığı gelişimine katkı sağlar. Obezite ve ani bebek ölümü riski de azalır. Bebeğin sosyal, psikolojik ve zihin gelişimi olumlu yönde etkilenir.
Bebek ilk altı ay yalnızca anne sütü içmeli, bebeğe anne sütü ile birlikte su dahi verilmemelidir. Bebeğin su veya ek bir besin tüketmesi anne sütünün azalmasına sebep olmaktadır. Sizler bebeğinizi ne kadar emzirirseniz o kadar süt üretirsiniz. Bebek su veya ek besinle doydukça az emecektir sizin de sütünüz azalacaktır. Anne sütü bebeğin haftasına göre de değişim gösterir. Erken doğumun gerçekleştiği prematüre bebekler ile zamanında doğan bebeklerin anne sütleri farklıdır. Zamanla bebeğin ihtiyaçlarına göre sütün yapısı zaten değişir.
Emzirmek anne-bebek bağını güçlendirir
Sağlıklı her anne, bebeği için yeterli miktarda süt üretebilir. Emzirilen bebek, sağlıklı ve dengeli bir şekilde beslenmiş olmakla birlikte, emzirme sırasında anne ile ilişkisi güçlenir. Annenin bebeğini benimsemesi ve bebeğin sağlıklı bir yapıya sahip olmasını kolaylaşır. Anneden gelen ilk sütün miktarı az olmasına rağmen bebeğin beslenmesi ve bağırsakların çalışması için yeterlidir. Anne sütü kolaylıkla sindirilebilir, anne sütü alan bebeklerde gaz sancısı, kabızlık ve huysuzlanma daha az görülür. Anne sütündeki protein ve mineraller inek sütüne göre daha azdır ve bu yüzden, bebeğin sindirim sistemini ve böbreklerini yormaz. (Her canlının sütü kendi yavrusu içindir ve ilk 1 yaşına kadar inek, koyun sütü tüketen çocuklarda gaz sancısı, böbrek hastalıkları riskleri bulunmaktadır. Bebeğin sağlığı için anne anomali nedenlerden ötürü sütten kesilmişse süt anne ile bebeğin ihtiyacının sağlanması devam sütü veya mamalardan daha sağlıklıdır.)
Emziren anneler çabuk kilo verir, stresle baş eder
Emzirme; bebek için önemli olduğu kadar anne için de oldukça faydalıdır. Kilo vermeyi kolaylaştırır. Rahim ve hormonal sistem daha çabuk toplanır. Bebekle anne arasında yakın bir bağ kurulur, annelik duygusu gelişir ve annenin kendine güveni artarak psikolojik tatmini sağlanmış olur, lohusalık süreci daha kolay atlatılır.
Emzirme anne için doğal bir sakinleştiricidir, annenin stresle baş etme gücü artar. Özel bir hazırlık gerektirmez, ekonomiktir. Yeni bir gebeliği geciktirir. Meme, yumurtalık ve rahim kanserine yakalanma riskini azalttığı gibi, anneyi (osteoporoz) kemik erimesine karşı da korur. Emziren annelerde doğum sonrası kanama miktarı daha azdır. Emzirmeye devam ettikleri sürece adet görme olasılıkları daha düşük olduğundan bu anneler, doğumda kaybettikleri demir depolarını daha kısa zamanda tekrar oluştururlar. Emzirme diabetik (şeker hastası) annenin günlük insülin ihtiyacını da azaltır.
Anne sütünü arttırıcı ürünler
Anne sütünü öncelikle arttırıcı ürünlerin en başında su gelmektedir. Anne emzirme sürecinde içtiği su miktarını yüzde 10 arttırmalıdır. Günde üç litre su içmesi gereken bir anne, üç litre artı bir buçuk bardak su tüketmelidir.
Bol yeşillik tüketilmelidir; tıpkı inekler, koyunlar, keçiler gibi.
Aroması yoğun olan yemeklerden kaçınılmalıdır. Mesela her gün 1 diş sarımsak yenmeli fakat bu sarımsak tek öğünde yenmemeli gün içine bölünmeli çünkü bazen küçük gurmelerimiz onlara sunulan sütlerini beğenmeyebiliyorlar.
Arpa, buğday, bulgur, mercimek tüketimi de süt üretimini attırmaktadır.
Gıdayla birlikte bebeklerimizi sık sık emzirmeyi aksatmayalım bu da süt artımını sağlayacaktır.
Uyarılar
İlk altı aya kadar anne sütü öneriyoruz ama bu, altı aydan sonra sütünüzü kesin anlamına gelmiyor; altı ay boyunca hiçbir ek besin kullanmaksızın anne sütü verilmesi gerektiğine değiniyor. Altı aydan sonra bebeğinize 1-2 yaşına kadar anne sütünü devam ettirebilirsiniz anne sütünün yanında su tüketmesine özen gösterin ve bebeğinize devam sütü, pastörize sütler hiçbir zaman vermeyin. Bunlar yerine yeşillik çorbaları veya suları, meyve ve mantar püreleri verebilirsiniz.
Unutmayın ki anne ne kadar mutlu, sağlıklı ve güçlü ise bebek de o kadar mutlu, sağlıklı ve güçlüdür. Çünkü bebeğiniz ruhunu da vücudunu da sizden almıştır.
Havalar güneş ile gülümsüyor bize. Kamp kaçamakları yapanlar, izinlerini festival tarihlerine ayarlayan çalışanlar CO.IN Psychedelic Art Festival 2016‘yı heyecanla beklerken ekip de festival öncesi İzmir’deki son etkinliğini 6 Mayıs’da düzenliyor.
CO.IN PSYCHEDELIC ART FESTIVAL 2016 Promo Event – İzmir etkinliğine katılım sağlayan tüm misafirleri harika sürprizler bekliyor!
21.00-23.00 saatleri arasında giriş yapan ve kayıt yaptıran ziyaretçiler arasında yapılacak çekiliş ile1 kişiye Back to Nature Festival bileti, 1 kişiye de CO.IN PSYCHEDELIC ART FESTIVAL 2016 bileti hediye edilecek.
Ayrıca etkinliğe katılan ziyaretçiler sınırlı sayıdaki (10 adet) 70 euro’luk Back to Nature Festival indirimli biletleri ve sınırsız CO.IN PSYCHEDELIC ART FESTIVAL 2016 biletlerini 40 euro’dan temin edebilme fırsatını yakalayacaklar.
Bu farklı ve özel geceyi, bu güzel fırsatları kaçırmamanızı şiddetle tavsiye ediyoruz. 6 Mayıs 2016 günü 18.00-02.00 saatleri arasında Alsancak HouseJazz‘da gerçekleşecek enfes gecenin line up’ı ise aşağıdaki gibidir.