Ana Sayfa Blog Sayfa 459

Ortak malların ve (insanlığın) trajedisi

”Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.”  Kızılderili Atasözü

Garrett Hardin’in 1968 yılında yayınladığı The Tragedy of Commons (ortak malların trajedisi) isimli makalede, herkesin kullanımına açık kamusal mallarda (deniz, akarsu, göl ve benzeri) insanların yakın gelecekte elde edecekleri kazançları üzerinden harekete geçtiklerini ve bağlı bulundukları grup içindeki diğer insanlardan da etkilenerek yanlış kararlar aldıklarını ortaya koymuştur.

Hardin’in düşüncesine göre insanlar kamusal mallar üzerinden bir ücrete tabi olmamalarının verdiği rahatlıkla kazançlarını arttırmak ve maksimum faydaya ulaşmak isterler. Bu nedenle de ortak mallar üzerinde aşırı tüketime yönelirler. Üstelik ortak maldan yararlanan diğer kişilerle de rekabet içindedirler. Diğerlerinin tüketimlerini arttırdıklarını anladıklarında kendileri de aynı şekilde davranmak isterler. Netice bu davranış şekli sürekli artarak devam eden bir kısır döngüye dönüşür.

Grup üyelerinin içinde bulundukları bu durumu Hardin, ortak malların trajedisi olarak isimlendirmiştir. Günü kurtarmak isteyen ortak mal üzerinden fayda sağlayan bireyler uzun vadede yaptıkları yanlış seçimlerin sonuçlarına katlanmak durumunda kalırlar. Kurnazca davrandığını ve kısa vadede avantaj sağladığını düşünen grup üyeleri gelecek nesiller için tehdit oluştururlar. Garret Hardin bu davranış biçimini makalesinde çobanlar üzerinden değerlendirmiş olsa da günümüz koşullarını düşündüğümüzde bu hayli basit ve masum bir örnek gibi gözüküyor.

Garret Hardin’in verdiği örnekte her ne kadar herkesin eşit şartlarda karar aldıkları ve davranışlarının maliyetine katlandıkları düşünülse de sanayi devriminden sonra bu durumda ciddi değişiklikler meydana gelmiştir. Laray Polk’a göre küresel yoksulluğun bitirilmesi mücadelesi yıkıcı, iklim değişikliğini önleme mücadelesinin aynı madalyonun iki yüzüdür. Batının öncülüğündeki geleneksel çevrecilik; çevresel, toplumsal ve ekonomik adalet kavramları arasında doğru bağlantılar kurmakta başarısız oldu ve iklim değişikliğinin ve ortak mallara verilen zararın ilk ve en şiddetli etkilerinin bedelini yoksullar ödedi.

The Tragedy of Commons 1
Fotoğraf: Hiking Artist

Maalesef beşeriyet, sanayi devrimden sonra artık değer kavramına her zamankinden daha çok önem vermiş ve bu uğurda doğayı her zamankinden daha çok suistimal etmiştir. Daha fazla mal üretip kazançlarını arttırmak düşüncesiyle insanlar ortak mallar üzerinde ciddi zararlara yol açmışlardır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin önüne geçebilmek için ekolojik sürdürebilirlik giderek daha çok önem kazanmaya başlamıştır. Bu düşünce birçok ülke tarafından Kyoto Protokolü’nün imzalanmasıyla da resmiyet kazanmıştır. Fakat bu durum çevre felaketinin ve doğa tahribatının önüne geçilmesine engel olamamıştır.

Noam Chomsky’e göre birçok şirket sorumsuz ve açgözlü davranışlarını ekolojik sürdürülebilirlik hareketine destek süsü verdikleri sosyal sorumluluk projeleri ile üniversitelere ve araştırmacı kurumlara sağladıkları maddi destekle örtmeye çalışmaktadır. Bunun önüne geçmek için her bireyin üzerine düşen sorumluluğu alması, çevre politikaları üzerine bilinçlenmesi ve doğayı korumak adına elinden geleni yapması gerekmektedir. Sahip olduğumuz kaynaklar bize ait değil doğadan çaldığımız değerlerdir. Noam Chomski’nin de ifade ettiği gibi ‘‘İnsana yakışır bir yaşam umudumuz olacaksa, toplumlarımızı ve yaşamlarımızı farklı bir öncelikle örgütlemeyi öğrenmek durumundayız.’’ Kamusal denetimin ise samimi ve şeffaf şekilde yapılması, halkla el ele bu faaliyetleri sürdürmesi gerekmektedir.

İTÜ’den Kocakır Ekokent Projesi uygulama tarihi bekliyor

Ekolojik açıdan uyumlu kent, kasaba ve köylere eko kent deniyor. Sürdürülebilir bir gelecek için ise eko kentlere ve ekolojik projelere önem vermek gerekiyor. Tabii projelerin sürdürülebilir olması da çok önemli. Medeniyetlerin kurtuluşu için de sürdürülebilir şehirler inşa etmeliyiz.

Dünyanın birçok yerinde çeşitli projeler gerçekleştiriliyor. Türkiye bu gibi konularda geri kalmışsa da kıvılcımlar olmuyor değil. Bunlardan biri de İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından hayata geçiriliyor. Türkiye’nin ilk süper kenti projelendirilerek; Eskişehir Kocakır’da sıfır enerji, sıfır atık ve kendi kendine yeten, ihtiyacını kendi üreten ekolojik bir şehir tasarlandı.

Proje; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’yla yapılan “afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkındaki kanun kapsamında ekolojik yerleşme birimi standardı geliştirilmesi ve Eskişehir İli Odunpazarı İlçesi Kocakır mevkiinde pilot uygulama yapılmasına ilişkin ortak hizmet uygulaması protokolü” çerçevesinde başlatıldı.

Mimarlık Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Zerrin Yılmaz ile Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ocakçı ve ekibi tarafından projelendirildi. İhtiyacını kendi üreten ve atıkları bölge içinde kullanarak sıfır atıklı bir kent olarak “ulusal ekolojik yerleşme standart altyapısı”na temel oluşturmak üzere tasarlandı.

Kendi kendine yetmeyi hedefleyen Eskişehir Kocakır Ekokent Projesi, yenilenebilir enerjiyi kullanacak. Çocuk, yaşlı, engelli ve doğa dostu olacak. Suyu da verimli kullanacak. Ayrıca, bina çatılarına güneş panelleri konularak karbon salımının azaltılması hedefleniyor. 

75 bin nüfusa ev sahipliği yapması planlanan bu süper kentte isteyen yaşayabilir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na başvurarak uygun kredi şartları ile bu bölgeden bir daire edinebilirsiniz. Tabii bu, akıllara hemen “temiz bir yaşam” maddi durumu iyi olanların mı hakkı sorusunu getiriyor.

Nisan 2015’te başlatılan proje, Nisan 2016’ta tamamlandı; şimdi ise uygulama tarihi bekleniyor. 23 Nisan 2016 tarihinde de EXPO 2016 Antalya’da Tarih, Biyo-çeşitlilik, Sürdürülebilirlik ve Yeşil Şehirler temasında örnek proje olarak sunulacak.

Mehmet Turgut’un ruhundaki kadını anlattığı “Koza” sergisi açıldı

0

Mehmet Turgut’un, ruhundaki kadını bulmak için yeni bir yolculuğa çıktığı Koza adlı sergisi 14 Nisan Perşembe akşamı Galeri İlayda’da açıldı!

On yıl önce oluşturduğu “Koza’’ isimli eski bir eserinden ilham alarak çektiği yeni fotoğraflardan oluşan aynı adlı sergisinin açılışında sanat camiasından birçok ünlü isim vardı.

Ünlü fotoğrafçı sergisi Koza‘yı; “Bir kadının bütün uzuvlarını çekmek istiyorum. Dirseğini, sırtını, kafasını, kollarını, göğüslerini… Parça parça çekmeye başladım. Niye çektiğimi bilmeden basıyordum deklanşöre. Sonra dedim ki, ‘Kafamdaki kadını yaratacağım’.  Sonunda bir koza çıktı karşıma. Tamamlayamadım kafamdaki kadını, insan formunu veremedim ya da zaten tam değildi kafamdaki kadın’’ sözleriyle anlatıyor.

Sergisinin foto manipülasyon tarzında olduğunu vurgulayan Turgut, “Bu sergimde manipülasyon fotoğrafın önüne geçiyor ama genel olarak işlerimde fotoğrafın daha önde olduğunu düşünüyorum” dedi.

Medyada kadın bedeninin metalaştırılmasına ve çıplaklığın kullanılmasına karşın kendi sergisinde erotizmin ön planda olmadığını belirten fotoğrafçı, “Çektiğim fotoğraflarda çıplaklık hâkim olabiliyor ama hiçbir zaman müstehcen veya erotik olması söz konusu değil. Çünkü benim kadına bakış tarzım hiçbir zaman histerik olmadı. Her zaman daha arka benlikten bakmaya çalıştım” diye konuştu.

Mehmet_Turhut_Koza_3

Mehmet_Turhut_Koza_2Çalışmasında 4 ayrı modelle çalıştığını belirten Turgut, modellerin fiziki yapılarının güzellik algısıyla ilgisi olmadığını, kafasındaki formu yarattabilmesi için zayıf ve kemikli olması gerektiğini söyledi.

Kadın bedeninin manipülasyonla karmaşık bir yapıya büründüren Mehmet Turgut, “Kadın bedenini değil kadın ruhunu çok karmaşık buluyorum. Bu serginin başlıca amacı kadının kendi içinde yaşadığı karmaşa ve bir erkeğin asla onu anlayamaması. Serginin asıl teması bu” dedi.

Mehmet Turgut’un sergisi; 15 Mayıs 2016 tarihine kadar Galeri İlayda’da ziyaret edilebilir.

Mehmet_Turhut_Koza_5

“Az ceza alır veya beraat ederlerse muhtemelen bir şey yapacaklardır”

0

5 Temmuz 2015 gecesi üç erkek tarafından uğradığı cinsel saldırı, gasp, tehdit ve hakaretler ile ilgili hak mücadelesi veren Kemal Ördek‘in üçüncü duruşması yarın (19 Nisan, 14.00, Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi) gerçekleşecek. 

Kemal, aynı zamanda Esat polisi tarafından da Esat Karakolu’nda kötü muameleye maruz kaldığını ifade ediyor. Adalet ise tüm bu olanların yanında, deliller de ortadayken gözü kapalı kalmaya devam ediyor. Kemal ile üçüncü duruşma öncesi son gelişmeleri ve olayları tekrardan konuştuk.

Yeşim Özbirinci: İkinci duruşmada neler oldu?

Kemal Ördek: Birincisi sanıklar tutuksuz. Talep olmasına rağmen ikinci duruşmada da devam etti bu. İkinci duruşmada da STK’ların müdahilik talepleri reddedildi. Ek olarak tanık olan polis ikinci duruşmada talep olmasına rağmen gelmedi. Mazeret de bildirmedi. Üçüncü duruşmaya da zorla getirilecek. Üçüncü duruşmada da pek bir şey olacağını zannetmiyorum açıkçası. İşin cinsel saldırı boyutu ile ilgili pek bir tartışma ilginç bir şekilde duruşmada yürümüyor. Tecavüz meselesi ile ilgili bir tartışma bizim avukatların baskılarına rağmen yürümüyor.

Öğrendiğim bir şey var; tecavüzcü sanığın avukatı çekilmiş. Sebebini bilmiyorum ama savunmanlık yapmayacak. Zorla getirme veya tutuklama kararı çıkmadıysa sanıkların tekrar geleceğini hiç zannetmiyorum. Büyük ihtimalle bir savunmanları da olmayacak. Tecavüzcü olan kişinin dışında baro tarafından atanan bir avukatları daha vardı. Genel durum bu. Çok fazla bir değişen bir şey yok.

Kampanya videosu yayınlanmış ve videonun altına bir sürü yorum gelmiş. Ben de gülerek takip ettim. Polisler seni keseriz falan diye tehdit etmişler. Onların da görüntüleri alındı. Suç duyurusu da yapılacak.

Çizim: Gülçin Arda
Çizim: Gülçin Arda

“Biz bunu yazarız, kimse de bir şey demez”

Yeşim: Açık kimlikleri ile mi o yorumları yazmışlar?

Kemal: Profillerine girdiğinde polis kıyafetli fotoğrafları var zaten. Alenen bir cezasızlık kültürü olduğu için artık. “Biz bunu yazarız, kimse de bir şey demez” muhabbeti çekiyorlar. Farklı illerden birbiri ile bağlantılı oldukları belli olan kişiler yapıyor bunu. Çok net.

Bugün şeyi de okudum. Esat Polis Karakolu ve İl Emniyet Asayiş Şubedeki polislere kötü muamele ve işkenceden açtığımız suç duyurusu ile ilgili ikinci dosyamız takipsizlikle sonuçlandı. Orada da muazzam bir cezasızlık var. Devlet kanıtlar olmasına rağmen polisini koruyor. Hatta 1. Ağır Ceza’da görülen dosyaya da sunulması istemi ile mahkeme heyeti başkanı Esat Polis Karakolu’nun iç görüntü kayıtlarını istemişti. Onlar da sokak görüntü kayıtlarını vermişler. Mahkeme başkanı kötü muamele olup, olmadığını teşhis edebilmek için istemişti. Onlar bunu gönderince bizim avukatlar ister istemez itiraz ettiler, bütün karakol kayıtlarını görebilecekleri diski tekrar istediklerini belirttiler. Orada net olan bir şey var. İkinci duruşmada da net olan bir şey var. Birincisi kötü muamelede bulunduklarını itiraf ettiler. Nasıl ettiler? Faillerle beni ayrı yerde tutmadıklarını itiraf ettiler. İkincisi beni karakola götürürken kafes kısmında, sanıklarla aynı araç içerisinde götürdüklerini itiraf ettiler.

Hâlâ çözümlenememiş olan bir çakı olayı var. Olay gecesi, sanıkların üzerinde bir çakı Kemal Ördek 5bulundu ve o çakı kayboldu. Olay yeri tutanağa girmedi kesinlikle. Bizim avukatlar sürekli onu bastırmaya çalışıyorlar. Polis üst araması yaparken üstlerinde bir çakı çıktı. Polis onu olay yerinde aldı ve yok oldu. Sanık olan polislere soruyoruz, “Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok” diyorlar. İfadelerine bakıyoruz “Bizim böyle bir şeyden haberimiz yok” diyorlar. Ee, bu çakı nereye gitti? Kamera kayıtları var. Böyle saçma sapan bir şey. Polisler sanıkları koruyorlar.

Bir de bunların, asayiş şubedeki polislerin ifadelerine baktım ve benim hakkımda davacı ve şikâyetçi olduklarını söylemişler. Yani bu bana dönebilir. Ben mağdurken tekrar mağdur edilebilirim. Polislerin klasik stratejileridir, biri onlar hakkında suç duyurusunda bulundu mukavemetten suç duyurusunda bulunurlar ya da iftira gibi başka şeylerden… Oradan ne çıkar bilmiyorum.

Yeşim: 19 Nisan’da üçüncü duruşma gerçekleşecek. Nasıl geçeceğini düşünüyorsun?

Kemal: Sonuca bağlanacağını düşünmüyorum. Aslında içerik olarak hiçbir şey konuşulmuyor. Bizim aslen vurgulamak istediğimiz basit yaralama, gasp falan değil. Ortada cinsel saldırı meselesi var. Deliller var ve bununla ilgili hiçbir şey konuşulmuyor. Ona vurgu yapmak için avukatlar biraz daha agresif bir tavır izleyecekler. Pek bir şey çıkacağını sanmıyorum ama dördüncü duruşmada bitebilir belki.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

Yeşim: Önceki röportaj “Alanlar aslında tam da duruşma salonlarıdır” diye. Katılım nasıldı duruşmaya?

Kemal: İkinci duruşmaya da katılım iyiydi, kötü değildi ama gün içerisi, insanların işleri güçleri var ve katılamıyorlar. Duruşma öncesi ve sonrasında bana ulaşan, desteğini ileten arkadaşlar, STK’lar oldu. Katılamadıkları için de özür dilediler. Anlıyorum, devlet memuru olanlar var. Ama katılım kötü de değildi. Salonun dörtte üçü falan doluydu. İlkinde daha kalabalıktı tabii. Genelde böyle şeylerde olabiliyor. Sabaha koyuyorlar duruşmayı, sabah almıyorlar. Sırf o kalabalık gitsin diye öğleden sonraya bırakıyorlar. İkinci duruşma 1.30’da görüldü ama buna rağmen iyiydi. Büyükelçilikler falan da vardı.
Onun dışında birinci duruşmada BBC Londra gelmişti. Bunda da sanırım Fransız Arte kanalı gelecek, öyle bir şey ayarlıyorlar. Olabildiğinde görünür hale getirmeye çalışıyoruz.

Bu arada 12 Mayıs’ta da bir duruşmam var. İlk duruşması olacak. Yine sanıkların sükûn ve huzur bozma suçu işlediklerine dair iddianame hazırlandı. Koruma kararı olmasına rağmen olay sonrası beni sürekli aradılar, Facebook mesajı attılar. Oradan bir dava açıldı, bakalım ne olacak.

Kemal Ördek 3

Yeşim: Güvenliğini nasıl sağlıyorsun?

Kemal: Ortalama bir Türkiye vatandaşı sağlayamıyor, dolaysıyla ben de sağlayamıyorum (gülüşmeler). Kimse güvenli değil hele Ankara’da. Yani özel bir çabam yok. Sokakta dolaşmaya alıştım. Psikolojik eşiği aşmamdı önemli olan. İşlere koşturuyorum. Görünür olmamaya çalışsam da görünürüm çünkü bir sürü proje işi var. Toplantıdan panellere koşturup duruyorum yani biri çıkıp vursa vurur yani. Yapacak bir şey yok. Bence onlar 1. Ağır Ceza’daki dosyanın sonucunu bekliyorlar. Oradan az ceza alır veya berat ederlerse muhtemelen bir şey yapacaklardır diye düşünüyorum. Şu an çekiniyorlar, bir şey yapmak istemiyorlar.

Haklarında dava açılıp, bu kadar duruşma olduğu için biraz tedirgin olduklarını düşünüyorum. Koruma kararı da verildi. Bir de biraz görünür bir insanım. Dolaysıyla kampanyalaşan bir şeyin içine düştüklerini fark ettiler. En son BBC muhabirinin kamerayla sanıkların peşinde koştuğunu hatırlıyorum, çok rahatsız olmuşlardı (gülüşmeler). Öyle şeyler yaşadılar dolaysıyla dava sonuçlanmadan bir şey yapacaklarını sanmıyorum.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

Bizim derdimiz gerçekten gerekli olan cezayı almaları. Ortada bir tecavüz fiili var ve bunun TCK’da karşılığı belli. Üstüne bir de hürriyetimden alı konulma durumu söz konusu. Bu da ağır bir suç. Gasp var, yaralama var, tehdit var, hareket var… Bütün bunları toplasan 20 yıla yakın ceza almaları gerekiyor ama öyle bir şey olacağını hiç sanmıyorum. Olmasa da biz tabii üst mahkemeye gideceğiz.

Polislerle irtibatta olduklarını düşünüyorum çünkü sanıklar ne derse polisler de onu tekrarlıyor. Fabrikasyon ifadeler. Olay yeri tutanağını da sanıkların ifadesine göre düzenlemişler. Dolaysıyla birbirlerini destekliyorlar.

Bu bir sistem, bu sistemin bir şekilde deşifre olması gerekiyor. Benle ilgili bir sistem değil. Polisler karakollarda hiçbir şekilde etkin soruşturma yürütmüyor, aksine fail konumuna geliyorlar. Bunun görünür kılınması lazım. En azından yaptıkları kötü muamelenin bir filli görünür kılınsa ve buna dair bir ceza alsalar bile yeterlidir. Polisin yaptığının sabit kılınması demek oluyor.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

“Gerçekten net polis devleti”

Gerçekten net polis devleti. Hikâye değil. Polis savcıyı bile ürkütüyor. Polis, savcının verdiği talimata bile uymuyor zaten. Bir apartman kaydını istemek için bile bir hafta bildiğin lobicilik yaptık. Avukatlar yırtındı. Asayişe ulaştılar, oraya, buraya ulaştılar. Savcıyı dinlemiyor polis. Avukat, Esat Polis Karakolu’ndaki polise diyor ki “Bu soruşturmayı yürüteceksin apartman kayıtlarını bir gün içinde istiyoruz.” Polis diyor ki “İşim var.” Nasıl işin olur? Üstün o, savcı. Adamın işi dediği de gidiyor karakolda çay içiyor.

Olay gecesi dört tane devriye aracı boş duruyor. Olay gecesi hiçbir işlem yok karakolda. Bir ben varım, avukatım var, bir de sanıklar. Bizi de yan yana koymuşlar. Onlar orada oturuyor, muhabbet ediyor. Bir kısmı benle dalga geçiyor falan. İş yapmamak için her şeyi yapıyorlar. Daha sonra saat altı gibi “Hadi ifadeni alacağız” diye bir saate sıkıştırdılar ve ifademi alan polis “Sekizde mesaim bitiyor, bitir de ifadeni gideyim ben” diyor. Manyak, sen beni burada tuttun. Ayrıca banane senin mesai bitiminden. Senin mesain bitiyorsa gelir başka polis, o devam eder.

Kemal Ordek

Yeşim: Ellerinden geldiğince işi zorlaştırmaya çalışmışlar…

Kemal: Gece 12’den saat yediye kadar karakolda tuttular bizi. Sırf suç duyurusunda bulunmayalım diye. Karakolda yıldırmaya çalıştılar. Baktılar dernek başkanıyım, aktivistim… Biraz çekindiler. Bu sefer saat yediye, sekize kadar bekletelim de kendiliğinden gitsin. Tecavüze uğramışım, hastaneye götürülmemişim, deliller kaybolmasın diye tuvalete gidemiyorum. Su içmek istiyorum su vermiyorlar. İnanılmaz bir psikolojik işkence de uyguluyorlar. Beni geçtim avukatıma da hareket ediyorlar. Bütün bunlar olurken sonra savcı diyor ki kötü muamele yok.

Bu karakolun kamera kayıtları nerede? Çok merak ediyorum. Nerede bu? Karakolun kamera kayıtlarının yok olma lüksü yok. Bu Fevziye Cengiz olayı gibi. Kadını dövdüler. Aylar sonra ortaya çıktı. Kadına bir de iki yıl mı, üç yıl mı ceza verdiler. Kadın işkenceye uğradı, sabit, delil var ama buna rağmen kadın suçlu. Çok ilginç bir ülkede yaşıyoruz gerçekten.

Politik bir bakış açısı var. Benim derdim muhafazakârlık falan değil. Muhafazakâr olmak insanlık çıkmak demek değil. Alakası yok. Muhafazakâr olursun ama bir mağduru da desteklersin. İnsan olmakla alakalı şeyler. Ama anlamda veremiyorum. Bütün kamu kurumu yetkilileri bilinçli bir şekilde yapıyorlar. Bilinçsiz bir şekilde yapıyor olsalar “Bunlar bilmiyor bu işi, cahiller, bundan dolayı bu işi yapamıyorlar” diyeceğim ama öyle değil. Niyetli bir koruma politikası var.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

Telefonum gasp edilmişti. Karakola götürüldük. Telefonum olmadığı için avukatıma ulaşamıyorum. Onların telefonundan avukatıma ulaşmaya çalışıyorum, hayır falan. Avukat hakkımın gaspıdır bu ve çok ciddi bir kötü muamele örneğidir. Polisin öyle bir hakkı yok. Sonra polislerden birini kafalıyorum –bu arada, 1. Ağır Ceza’da görülen dosyanın ikinci tanık polisi bu, onun hakkında suç duyurusunda bulundum- çünkü sanıkla adam pazarlık yapıyor. “Suç duyurusunda bulunma sen, hadi git sana telefonunu bulacağız” diyorlar. Ee, telefonunu bulacaksınız diyorsunuz. O zaman siz biliyorsunuz telefonumun bunlar tarafından gasp edildiğini. Yok öyle bir şey bakarız falan, diyor. “Memur Bey, ne olur beni yormayın, bunlar benim telefonumu çaldılar, siz bulmamak için gayret ediyorsunuz, sırf işlem yapmamak için” dedim. Tek dertleri iş görmemek. Bir de onlar “Abicim seni bizi anlarsın” diye erkek adam modunda abi ayağına yattılar. “Bu ibne için bizi uğraştırma” gibi muhabbetler dönüyor. Çocuk çaldığı telefonu da paspasın altına atmış. Nasıl olmuşsa o çıkıyor. Polis ifade de “Paspasın altında tesadüfen bulduk” diyor.

Bu üçüncü tecavüz vakası benim. Nereye kadar susacaksın şimdi? Şimdi ne olacak, üçüncü duruşmada ne olacak? Hiçbir şey. Yine o senaryo devam edecek. Mahkeme heyeti başkanı gülecek. Tam bir erkek devlet, baba figürü orada. Sanıklar gelmeyecek. Sanıkların avukatı da yok zaten. Muhtemelen dördüncü duruşmaya ertelenecek. Yapacak bir şey yok. Asıl odaklandığımız cinsel saldırı dediğimiz tecavüz kültürü, cezasızlık kültürüne son verilmesi için bir emsal karar çıksın diye yırtınıyoruz. Mesele hiç konuşulmayacak muhtemelen. Böyle iğrenç bir şey var.

Kısacası işin özeti bir umutsuzluk.

Kısırkaya toplama kampına tepkiler sürüyor; 17 Nisan protestosundan notlar

0

Yaşadığımız topraklarda rant için saçma sapan ve gereksiz projeler üretildiğine ve uygulandığına hep tanık olduk, oluyoruz. Bu tip durumlar artık bizler için o kadar alışılagelmiş ki şaşırmakta bile zorlanıyoruz. Fakat Kısırkaya’yı özel yapan rant için yapılan bu tesislerde hayvan haklarının ihlal ediliyor ve edilecek olması.

Bildiğiniz üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Sarıyer’in Kısırkaya bölgesinde çok büyük bir sokak hayvanı barınağı açtı. Bu barınak her şeyden önce bir nevi toplama kampıdır. Rant için inşa edilmiştir.

Medya her zamanki gibi gerçekleri iktidarın istediği şekilde bizden gizlerken diğer yandan iktidarın bizim yada bizlerin gözünü açmaya çalıştığımız kişilerin gözünü boyayacak yalanları servis ediyor ve sonuç olarak evinde televizyon, karşısında bu yalanları dinleyen kişilerin içi rahatlıyor ve barınakları hayvanlar için iyi bir yer sanıyorlar.

Belediyelerin 50-100 köpeklik barınaklarda bile sayısız hak ihlali yaşandı, yaşanıyor, yaşanacak. Barınaklarda yaşanan işkence, tecavüz, öldürme, yaralama, kötü muamele henüz canlı olarak karşımızda iken üstüne bir de daha büyük bir tesis açılarak dev bir barınak yani dev bir hayvan hapishanesi açıldı. Üstelik bu korkunç yapının bir kopyası da Pendik’e açılacak gibi görünüyor.

Kısırkaya barınağı her şeyden önce mevzuata ve yasalara aykırıdır. Mahkemenin işlerliğini durdurması ve kapatılması yönünde verdiği karara ne İBB ne de başka bir kurum uymaktadır.

Geçtiğimiz Pazar günü (17 Nisan 2016) bu ölüm kampı ile ilgili olarak bir protesto gösterisi düzenlendi. Çeşitli kuruluşların organize ettiği ve desteklediği bu protesto oldukça hararetli görüntülere de neden oldu.

Her şeyden önce gene katılım düşüktü. 150-200 kişi civarı idi. Her zaman olduğu gibi vegan camianın çok küçük bir kısmı eyleme iştirak ederken geri kalanı şiir ve yazı yazmak, kendi katılmadığı eylemlere başka çevreleri davet etmek ve elit varoluş rüyasını tatmin etmek durumunda idi.

17-nisan-kısırkaya-toplama-kampi-eylemi-2

Eyleme dönecek olursak saat 14.00 sularında başlayan eylem, uzun süre basın açıklamaları ve sloganlarla geçti. Daha sonra kitle inisiyatif alarak İBB önündeki yolu kapattı, ortalama 10 dakika süren yol kapatma eylemi sırasında polisin her eylemde kitleyi rahatlıkla kontrol etmek için kullandığı “ambulans geçemiyor”, “hasta var”, “vatandaşları mağdur ediyorsunuz” gibi yalanları hemen devreye girdi ve eylemdeki vicdanlı insanların saflığı kullanılarak yolun boşaltılması sağlandı.

Daha sonra protestocuların bir kısmı o an yaşanan arbedenin ardından İBB bahçesinde oturma eylemi başlattı bunun ardından kitlenin geri kalanı da oturma eylemine katıldı. Sloganlar, basın açıklamalarının ardından kitle tekrar geleceklerini hatırlatarak alanı boşalttı.

İBB halen, Kısırkaya barınağı konusunda kamuoyunu yanlış bilgilendirmeye ve hayvan hakları ve yaşam hakkı ihlallerini sürdürmektedir. Dur demek ellerimizde.

İstanbul ve Türkiye’deki barınakların genel durumu ve  gerçekler ile ilgili güncel bilgiler almak için şu sayfayı takip edebilir siniz.

Verdiği ücretsiz hizmetle önyargıları yıkmaya çalışan manikür sanatçısı trans kadın

The Plaid Zebra internet sitesindeki “Meet the trans manicurist exchanging awareness for a free shape and polish” başlıklı yazıyı Nezihe Nena Meretko Gaia Dergi için çevirmiştir.

***

Transparent ve Orange Is The New Black dizilerinin birkaç bölümüne mutlaka denk gelmişsinizdir. Ama gerçekten trans kadınlar ve trans erkekler hakkında ne biliyoruz?

23 yaşında İngiliz kökenli trans aktivisti Charlie Craggs, insanları transların yaşadığı sorunlarla ilgili aydınlatmak ve eğitmek için manikürün samimi ve rahatlatıcı etkisinin muhteşem bir fırsat olduğunu düşünüyor. Bütün bu süreç, Craggs yaratıcılık konusunda bir üst seviyeye geçmeye çalıştığı sırada, bir üniversite projesi olarak başlamış ve aynı zamanda o dönemde kendisi de trans geçiş sürecindeymiş.

Üst üste gelen bu iki durum da onun “Transfobiyle inanılmaz bir şekilde savaşın” mottosuyla ve mobil bir manikürcü dükkânıyla Nail Transphobia kampanyasına başlamasının fitilini yakıyor. Hatta diğer manikür sanatçılarını, diğer yerler yerine London Pride ve the Royal Academy of Art gibi transların bulunduğu yerlerde ağırlayarak onların da trans cinsiyetlerin sorunları ile ilgili farkındalıklarını arttırmaya çalıştı.

trans manikurcu 2Henüz eğitim almamış manikür sanatçılarından biri “İyi bir amaç için kötü tırnaklar” diye açıklıyor. Craggsi müşterilerini genelde daha önce hiçbir transla tanışmamış ve transları tanımlamak için algıları sınırlı olan kişilerden seçiyor. Bu fırsatı trans cinsiyetliliği normalleştirmek ve bu konuda ünlü pop yıldızlarından, kötü televizyon programları arasında değişen geniş yelpazedeki algı farklarını bağlamak için kullanıyor. Cragg, insanların “O da benim gibi gayet nazik biri” diyebilmelerinin çok önemli olduğuna inanıyor.

Her ne kadar trans bireyler medyada negatif tanımlamalarla sunulsa da, yine de transların kabul edilirliğinin yayılması açısından medya hâlâ en önemli araçlardan biri. Craggs’in trans kimliğiyle açıldığı ay, Laverne Cox ünlü televizyon rolünü kaptı ve Paris Lees en etkili LGBTİ gazeteci olarak açıklandı. “En sonunda ilham verici başarı hikâyelerini duymaya başlamak gerçekten inanılmazdı” diye açıklıyor Craggs. “Kendimi trans olarak kabul etmem gerçekten çok uzun bir zaman aldı; çünkü medyada translarla ilgili hiçbir olumlu haber duymuyordum. Ne zaman translarla ilgili bir şey duysam, bu ya saçma sapan bir magazin yazısında olurdu ya da Jerry Springer, gösteri programında trans kişi üzerinden garip piyesler yapardı.

Eğer dış görüntünüzden trans olduğunuz anlaşılıyorsa herkes size pornolardan ya da ölüm oranlarından bahsediyor ve gerçekten hayret ediyorsunuz. Ya seks işçisi olacaktım ya da öldürülecektim ya da her ikisi birden.

trans manikurcu 3
2015 yılına ses getiren beş kadınla tanışın Charlie Craggs’ın bitirme projesi –Nail Transphobia- V&A’in baş danışmanı tarafından desteklendi ve 22 yaşındaki kadının hayali bir anda aktivistliğe dönüştü. Artık tek bir manikür seansında transfobikliğin tüm kirli çamaşırlarını ortaya çıkarılabiliyor. Makyaj sanatçısı Bobbi Brown Charlie’yi İngiltere’deki trans cinsiyet insanlarının sorunları ile ilgili farkındalık arttırma ve medyayı uygunsuz dilinden arındırma amaçlı yaptığı ücretsiz manikür turunun sonuna gelmek üzereyken yakaladı. Charlie ile yaptığımız röportajı okuyun.

Her 29 saatte 1 trans kadın öldürülüyor ve bu durum beni deli ediyor. Gerçekten bunun için bir şeyler yapmak istiyorum. Bununla savaşmak istiyorum.”

Her ne kadar trans kadınlar Vanity Fair gibi uluslararası dergilerde boy göstermeye başlasa ya da The Danish Girl gibi büyük yapımların başrolü trans kadın olması nedeniyle translara odaklansa da, eşitlik kavramı tam olarak anlaşılabilmiş değil. Craggs Nail Transphobia projesinin tek bir kadının çabasından çıkarak, daha çok trans kadının dahil edildiği konuşmalar, paneller, özsavunma sınıfları gibi büyümesini diliyor. Charlie Cragss için bu proje bir manikür sanatından çok daha fazlası, transların kendi yaşamlarını korumak için bir araya gelmesini sağlayacak bir hareket.

 

Dahomey Amazonları: Tarihin en çok korkulan kadın savaşçılarıyla tanışın

1

Messynessy Chic internet sitesindeki “Meet the Amazonian Terminators of Dahomey, the Most Feared Women in History” yazısını Melisa Kabay, Gaia Dergi için çevirmiştir.

***

Onlar modern savaş tarihinin ön cephede çarpışan belgelenmiş tek kadın taburu. Onlar Sahra Altı Afrikası’na gelen Avrupalı sömürgecileri tir tir titreten savaşçılar. Yabancı gözlemciler onlara Dahomey Amazonları adını takmış olsalar da onlar kendilerine N’Nonmiton diyorlardı. Kendi dillerinde bu “annelerimiz” demekti. Kralları için en kanlı cephelerde çarpışan bu kadınlar zamanla Dahomey Krallığı’nın (günümüz Benin Cumhuriyeti) elit bir savaş gücü haline geldiler. Aynı zamanda yeminli birer bakire de olan bu kadınlar hızlı kafa kesişleriyle nam salmışlardı.

Bu kadınları mitolojik bir öyküden ibaret sanma yanılgısına düşmeyin. Hayatta kalan son Dahomey Amazonu 1979 yılında 100 yaşında hayatını kaybetti. En etkili oldukları yıllarda Dahomey ordusunun üçte biri onlardan oluşuyordu. Bu da 6 bine tekabül ediyordu. Erkek askerlerden daha etkili ve cesur birer savaşçı oldukları da söylenenler arasında.

Dahomey Amazonlari 5

İzlerini 17’nci yüzyıla kadar sürebilmek mümkün. Bir teoriye göre başlangıçta, yetenekleriyle kralı etkileyen birer fil avcılarıydılar; bir diğer teoriye göre ise hava karardıktan sonra bir tek kadınların kralın yanında kalmasına izin verildiği için doğal olarak onun korumaları oluverdiler. Hangi teori doğrudur bilemiyoruz. Tek bildiğimiz kabilelerindeki en sağlıklı, güçlü ve cesur kadınlar arasından seçilen bu Amazonlar zamanla tüm Afrika’ya korku salan birer ölüm makinesine dönüştüler.

Bu savaşçılar 19’uncu yüzyılda misket tüfeği ve palayla kuşanıyorlardı. Sekiz yaşındayken orduya alınıp ellerine silah veriliyordu. Bazıları gönüllü kaydoluyorlar, bazıları da kocalarının baskılarına boyun eğmedikleri için iyi birer eş olmamakla itham edilerek bizzat kocaları tarafından orduya yazdırılıyorlardı.

Dahomey Amazonları

Güçlü, hızlı, acımasız ve acıya dayanıklı olmak için eğitiliyorlardı. Eğitimleri dahilinde sivri dikenli akasya dallarıyla kaplı duvarlardan atlama, 10 gün boyunca ormanda tedariksiz yaşama vardı. Yanlarında sadece pala taşımalarına izin veriliyordu. En cesurları akasya dikenlerinden yapılan bir kemerle ödüllendiriliyor ve bunu gururla taşıyorlardı. Kralları tarafından geri çekilme emri verilmedikçe savaş alanından ayrılmıyorlardı. Yenilmeyi kabul dahi etmiyor, çoğu zaman savaş alanında son kalanlar onlar oluyorlardı.

N’Nonmiton kadınlarının görev süreleri boyunca evlenip çocuk sahibi olmalarına izin verilmiyordu. Bunun için krala bekâret yemini de ediyorlardı. Kral bile onların bu yeminini bozmaya cesaret edemezdi, hele ki kral değilseniz bu ölümünüz demekti.

Dahomey Amazonlari 2

1863 yazında İngiliz kâşif Richard Burton hükûmet görevi sebebiyle Dahomeylerin vatanına vardığında amacı oradakilerle barış yapmaktı. Dahomeyler savaşçı bir ulustu. Afrika’daki köle ticaretini yakaladıkları düşmanlarını satarak kendi lehlerine çevirmişlerdi. Ama Burton’ı asıl şaşırtan bu ulusun savaşçı kadınlarıydı. Onları erkeklerden ayıran tek özelliklerinin göğüsleri olduğunu yazmıştı.

Bu kadınlar ordunun geri kalanıyla paralel bir yapıda örgütleniyordu. Seçilmiş bir azınlık kralın korumalığı görevini yapıyordu. Her birinin kadın bir komutanı da vardı. Burton bu orduya “Kara Sparta” adını takmıştı.

Dahomey Amazonlari 1

Dahomey’i ziyaret eden bir Fransız delegasyonu ise 1880’de 16 yaşlarında genç bir Amazon’un eğitimine tanıklık etmişti. Kayıtlar üç vuruşta kafayı gövdeden tamamen kopardığını söylüyor. Ardından kılıcından akan kanı içtiğini de. O dönemde savaşçıların öldürdükleri düşmanlarının kafasını ya da genital bölgesini keserek eve dönmeleri gelenekten sayılıyordu.

Dahomey’de 3 Aylık Esaret adlı 1891 yılında basılan anılarında E. Chaudoin onlardan şöyle bahsediyordu: “İşte Dahomey’in 4 bin kara bakiresi, kralın korumaları, savaş kıyafetleri içinde hareketsiz, ellerinde silah ve bıçak, efendilerinin bir emriyle öne atılmaya hazır bekliyorlar. Genç de olsalar yaşlı da, güzel de olsalar çirkin de, onlara bakmak gerçekten çok hoş. Erkek savaşçılar kadar yapılılar ve disiplin sahibiler, sanki ipe dizilmiş gibi sıralanmış duruyorlar.”

Dahomey Amazonlari 3

Kralın askerleri olarak acımasız bir eğitime tabi tutuluyorlardı ancak bu aynı zamanda onlar için ev işlerinden kaçmak demekti. Emir komuta zincirinde yükselme şansı da bulabiliyorlardı. Büyük mecliste krallığın politikası hakkında söz söyleme hakkına dahi sahiptiler.

Kralın yaşam alanı dahilinde olmak zorunda dahi olsa zengin ve bağımsız kadınlar olabilme imkânına sahiptiler. İstemedikleri kadar tütün ve içki ellerinin altındaydı. Köle de edinebiliyorlardı.

1890’larda Fransız sömürgesi genişlemeye başlayıp Damohey’in insanlarını kontrolü altına aldığında dahi bu kadınlar birer korku unsuru olmaya devam ettiler. Dahomey kadınlarıyla yatağa giren Fransız askerleri sabah boğazları kesik bir şekilde bulunuyorlardı. Fransız-Dahomey Krallığı savaşında kadın rakiplerinin güçlerini hafife alan birçok Fransız askeri açık birer hedef haline geldiler. II. Fransız-Dahomey Krallığı savaşında ise Fransızlar ancak makineli tüfekle donatılmış yabancı birlikler yardımlarına koşunca galip gelebildiler. Amazonların çoğu iki güç arasında yaşanan 23 savaşın neticesinde hayatlarını kaybettiler.

Dahomey Amazonlari 14

2015’te Fransız sokak sanatçısı YZ, 19’uncu yüzyılın bu korkusuz kadın savaşçılarına olan hayranlığını bir kampanya başlatarak göstermeye karar verdi. Kendisi de bu kadınların soyundan gelen ve işine Amazone adını veren sanatçı Senegal’de çalışıyor. Yerel arşivlerden bulduğu bu kadınların fotoğraflarını büyük formatlarda bastırıp evlerin duvarlarına yapıştıran sanatçının amacı Afrika’da kadınlara olan bakış açısını değiştirmek.

Dünya üzerinde dokunmaya değer kontak doğaçlama dans festivalleri

Kontak doğaçlama, en az iki kişinin birlikte pratik ettiği bir çağdaş dans tekniği. Birçok partnerli dansın aksine burada dışarıdan gelen kurallar yok. Sadece güvenli ve keyifli bir dans süreci için teknikler var. Gerisi dans edene kalmış. Dans edenler tarafında gözetilmesi en önemli olan teknik ise dinlemek olsa gerek. Dinlemek, önce kendini, sonra partnerini ve bu birliktelikten ortaya çıkan akışı dinlemek ve olmasına izin vermek.

Kontak doğaçlama, 1970’lerde ortaya çıkıyor. Steve Paxton’un hareket araştırmaları ile hayat buluyor ve Judson Dans Tiyatrosu katılımcılarıyla beraber de geliştiriliyor.

Türkiye’de kontak doğaçlama dans çalışmalarının geçmişi ise 20 yıldan fazla. Kolektif bir şekilde çalışmalarını yürüten ÇATI Çağdaş Dans Sanatçıları Derneği’nin girişimleri ile Türkiye’de kendine yer açan; dansa gönül verenlerin birlikte öğrenmek, gelişmek üzere atölye, paylaşım buluşmalarında ve her hafta yapılan jam’lerde pratik ettiği kontak doğaçlama, Türkiye çağdaş dansında önemli bir yere sahip.

Kontak doğaçlama toplulukları global ortak noktalara sahip. Bunlardan biri nereye giderseniz gidin, kendinizi evde bulursunuz. Konuşmaya, kendinizi anlatmaya, tanıtmaya ihtiyaç duymadan dans etmeye başlarsınız ve o tanıdık konfor ve oyun alanında kendinizi yeni keşifler içinde bulursunuz. Kontak doğaçlama ailesi, birbirini kişisel olarak tanımadan aynı deneyim ve paylaşıma açık dansçı ve dans severlerden oluşur.

Bu ailenin önemli buluşma noktalarından biri de festivaller. Yılın her dönemi dünyanın herhangi bir yerinde mutlaka birileri deneyimlerini paylaşmak ve keşfetmek üzere toplanır, festivaller organize eder. Bu yazımızda ise dünyanın farklı köşelerinde gerçekleşen festivalleri derledik. Gezmek bahane, dans etmek şahane diyerek yollara düşebiliriz.

1. Ukrayna – Dancefulness (Dansla dolu dolu*)

Dancefulness-ukraine
Fotoğraf: ci-ukraine.com

Festival eğitmenlerinden Alex Postnikov, dansla dolu dolu olmayı bütün maskeleri çıkarıp atmak olarak tanımlıyor. Dünyaya önem veren acı çekme maskesini (toplumsal) ve umursamayan keyif maskesini (inziva).

Dancefulness, Ukrayna’nın en büyük kontak doğaçlama festivali. Bu yıl, şehrin dikkat dağıtabilecek bütün sorumluluklarını şehirde bırakıp Karpat Dağları’na taşınıyor. Böylece katılımcılar, yemekti, yoldu düşünmeden sadece doğayla iç içe, birlikte bir grup olarak dansa odaklanabilecek.

3-10 Mayıs 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek sekiz günlük bu inziva-festivalde dokunmaya değer bir eğitmen kadrosu var. Uluslararası (Ukrayna, Almanya, İsrail, İtalya, İsveç) bir kontak doğaçlama eğitmen kadrosu çalışmaları yürütecek. Konforlu bir dağ evi, iyi yemek ve hatta çocuklar için özel bir alan bile var. Bol oksijenli ormanı, gölü, mini-yürüyüş turlarıyla, ateş etrafında şarkılar, canlı müzik, sessizlik ve dans.

Festival hakkında daha fazla bilgi ve katılım için tıklayın.

2. Polonya – Warsaw Flow (Varşova Uluslararası Kontak Doğaçlama Festivali)

Warsaw Flow 2015
Warsaw Flow 2015

“Her son yeni bir başlangıç” mottosuyla yedinci kez gerçekleşecek Varşova Uluslararası Kontak Doğaçlama Festivali ekibi bizleri kendimizi bilmemeye, şaşırmaya ve şaşırtılmaya davet ediyor.

1-7 Temmuz 2016 tarihleri arasında yedi gün sürecek festival, her seviyeden katılımcıya özel farklı atölye çalışmaları, jam buluşmaları, beden-zihin merkezleme çalışmaları ve paylaşım odaklı tartışma alanı sunuyor. Hayvan Akışı (Animal Flow) ve Karanlıkta Jam gibi yaratıcı hareket keşif alanları, daha şimdiden bizi şaşırtmaya yetti.

Davete icabet etmek için tıklayın.

3. Brezilya – Uluslararası Sao Paulo Kontak Doğaçlama Buluşması

Sao Paulo Kontak Dogaclama

“Kontak doğaçlama en az 2 kişinin bedensel diyaloğuyla ortaya çıkan bir iletişim. Dokunma, ağırlık paylaşımı ve basınç teknikleri ile duyular konuşur. Dans edenlerin birbirini ve kendileri kabul etmeleri üzerinden tek bir dans ortaya çıkar ve ortaya çıkan bütünsel enerji ile daha yüksek bir farkındalık seviyesi yaşanır” diyerek festival ekibi, dans profesyonelleri, sevenleri, eğitmenlerinin devamlı bir iletişim ve gelişim olanağı bulmaları amacıyla bu ve daha fazla kontak doğaçlama ögesini araştırmaya ve paylaşmaya davet ediyor.

Her yıl geniş katılımla gerçekleşen festivalde başta Latin Amerika olmak üzere farklı coğrafyalardan dans severler Sao Paulo’da yedi yıldır bir araya geliyor. Bu yılın buluşması Ocak ayında gerçekleşti.

Bu yıl katılımcılarından Raquel Ferreira, festival deneyimini şöyle özetliyor. “Her birimiz saygı ve nezaketle karşılandık. Bambaşka bedenler ve enerjilerle bambaşka özel danslar yarattık. Bu özenle hazırlanmış öğretici, paylaşımcı, sevgi ve şükranla dans ettiğimiz festivale katılmış olmak çok özel bir deneyimdi. Gelecek yılı sabırsızlıkla, hareketle bekliyorum.

Gelecek yıl Brezilya bizi bekler diyenler festivali buradan takip edebilirsiniz.

4. Almanya – Freiburg Kontak Doğaçlama Festivali

Fotoğraf: Traumfresserchen
Fotoğraf: Traumfresserchen

Bu sene 12’ncisi gerçekleşecek Freiburg Kontak Doğaçlama Festivali; yoğun atölyeler, jamler ve derslerle 200 kişiye katılım imkânı sunan bir kontak doğaçlama deneyim ve paylaşım ortamı. Hem geçmişten bu yana desteğini sürdüren hem de programa yeni katılan 20’den fazla uluslararası eğitmen ile festival canlılığını koruyan bir öğrenme ortamı.

Festival, farklı kültür ve deneyimlerden gelen kişileri bir araya getiriyor. Kontak kurmanın temel prensiplerinden olan “saygı” ve “kendi sorumluluğunu taşıma” festival süresince cömert ve destekleyici bir ortam yaratılmasında katılımcılara eşlik ediyor.

Bu yaratım ve paylaşım deneyimini yaşamak isteyenler için festivalin bu seneki tarihleri; 11-17 Ağustos 2016.

Katılım ve detaylı bilgi için tıklayın.

5. Malezya – Kuala Lumpur Kontak Festivali

Kuala Lumpur Kontak Festivali

Dost canlısı, sıcak ortamıyla Kuala Lumpur Kontak Festivali, bu yıl da civar bölgelerden ve uzaklardan gelen kontak doğaçlamacılara ev sahipliği yapıyor.

20-26 Haziran 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek festivalde farklı ülkelerden gelen deneyimli eğitmenlerin yoğun günlük atölye çalışmaları ve jam’lere ek olarak katılımcılar Rimbun Dahan Sanat Merkezi’nde, doğanın kucağında açık alana özgü doğaçlamayı da deneyimleme şansına sahip.

Bu yılki festivalin zamanlaması bir harika. 18-19 Haziran’da, tüm dünyada aynı anda gerçekleşen “Global Underscore” buluşması festivale bir ön hazırlık, açılış özelliği de taşıyor.

Bu sene Malezya’dan dünyayla kontak kuralım diyenler, detayları burada bulabilirsiniz.

6. Japonya – i-Dans Japonya Uluslararası Kontak Doğaçlama Festivali

i-Dans Japonya Uluslararası Kontak Doğaçlama Festivali

i-Dans Japonya iki yılda bir gerçekleşen bir kontak doğaçlama festivali. Önümüzdeki tarih 2017 ancak bu keyifli festivali listeye eklememek, hele ki planlarını şimdiden yapmak isteyenler için bilgisini paylaşmamak da olmaz.

Festival, Hong-Kong, Tayvan, Kore ve Japonya’dan Asyalı kontak doğaçlama dansçıları tarafından organize ediliyor. 2015’in teması, “%100 beyan, %100 işbirliği” idi ve şu manifestoyu paylaşıyorlardı.

“Bir dileğim var; dinlemek ve diğerlerinin dileklerini kabul etmek. Ve bu sonsuza kadar sürsün. Bu kontakt doğaçlamanın temel ilkelerinde biri. Aynı zamanda, neden herkes için herhangi bir durumda geçerli bir ilke veya amaç olmasın?”

i-Dans Japonya’yı farklı kılan bir çok özellikten biri de festivali geniş bir alana yayması. Hem şehirde, stüdyoda hem doğada, çadırda, bungalovda, toprakta dinleme, hareket etme, paylaşma ve böylece dansı yaratma imkânı sunması.

Son olarak, dokunmaya değer bir alan da festivalin tek yönlü öğretme-öğrenme bakış açısından çok uzak, lab ortamlarında herkesin kendinden bir öneri ve paylaşımla değer kattığı alanları da katılımcılara açıyor olması.

2017’nin planları için sabırsızlanmamak elde değil. Festivali buradan takip edebilirsiniz.

7. Avusturya – Avusturya Kontak Doğaçlama Festivali

Avusturya Kontak Dogaclama Festivali

Danstan bahsedip Viyana’ya gitmemek olmaz. Bu sene bir gün daha uzun sürecek olan festival 27 Ekim – 1 Kasım 2016 tarihleri arasında gerçekleşiyor.

Bu yılın atölye çalışmalarının konularından bazıları; bedenin spiral hareketlerinden faydalanarak dansı daha ileriye ve yukarıya taşımak, kontak doğaçlama hareket dağarcığını geliştirmek, bidiklerimizden vazgeçip partnerimizi ve kendimizi dinleyerek yeni bir araştırma alanı oluşturarak bu alanda fascia ve nefes ile daha akışkan ve yumuşak bir şekilde hareket etmek şeklinde.

Festival için altı gün yetmez diyenler için festival öncesinde laboratuvar niteliğinde bir atölye çalışması yer alıyor.

Dans alanlarının yakındaki Çevre ve Ekonomi Okulu’nun spor salonları olması belki doğada neden bu kadar kapalı bir alandayız hissi verse de genişliğini avantaj olarak düşünüyoruz. Açık alanda zaman geçirmek için sadece dışarıya çıkmak yeterli çünkü festivalin gerçekleşeceği Yspertal, ormanlar ve dağlarla çevrili, doğa yürüyüşlerine ve dansına açık bir alan.

Yazın son günlerinde, 17’nci yüzyıldan kalma bir çiftlik evinden dönüştürülen otelde kendimizi yeni sezona hazırlamak üzere bir lab ve üstüne yepyeni öğretilerin bedenimize katılacağı bir festival fikri kulağa çok çekici geliyor.

Katılım hakkında ve daha detaylı bilgiyi buradan edinebilirsiniz.

*Çevirmen yorumu

Dikey yaşamlar: Güneş enerjisi santrali ve küçük bir şehir niteliğinde gökdelen

Kırsaldan şehirlere göç eden nüfusun artmasıyla yatayda tükenen arazilerin bir çözümü olarak üretilen dikey yerleşimlerin popüler olmaya başladığı şu dönemlerde, Viyanalı mimarlar, bu dikey tasarımlara ekolojik bir alternatif tasarım ve oldukça ütopik fikirler sunuyorlar. Ancak imkânsız değil. Belki de yoğun nüfus artışının yaşandığı kentlerde gelecekte bu tarz yaşamlarımız olacak.

Biraz ürkütücü geliyor kulağa. Zaten sıkılmışız dışarıdakini ötekileştiren her şeyi kapsül gibi site içlerine hapseden, tüm imkânları çitlerin içine kilitleyen, dışarıya çıkmaya gerek bırakmayacak derecede düşünceli (!) paket, yüksek yoğunluklu ve yüksek katlı yapılardan.

Ama yatayda büyüme imkânı bulunamayan bölgelerde gerçekten bir alternatiftir dikey yapılar belki de. Oldukça tartışma götürür bir mevzu. İnsan örgütlülüğünü ve dayanışmasını kısıtlayan bir şeymiş gibi sanki dikeyleşmek. Ya da yatayda dokunabildiklerimizi ulaşılamaz kılacakmış ve sınıflar ortaya çıkaracakmış gibi korkunç bir yanı da var.

Dikeyleşmeye alternatifler sunan Viyanalı mimarların yaptığı bu gökdelen ise hem bir solar enerji santrali hem de küçük bir şehir niteliğinde.

yesil gokdelenler 2 yesil gokdelenler 3

Güneş bacasının içinde yaşamak ister misiniz?

Yeni bir konseptle karşımıza çıkan yapının içinde Cleveland büyüklüğündeki bir şehir nüfusuna yetecek kadar yer var ve bu yapı binaların hepsi için bir güç oluşturabilir. Tasarım, aynı oranda güneş alan büyük bir güneş kolektörü ortasında oturan dev bir güneş bacası niteliğinde. Gün boyu, güneş altında toplayıcı ısındıkça, dışarıdaki havadan daha sıcak oluyor ve sıcak hava kule içinde yükseliyor. Yol boyunca hava hareket ettiği için elektrik üreten tribünler döner. Bu sistem tipi, tipik güneş panellerinin aksine sistem çalışmayı durduğunda da gece boyunca çalışmaya devam ediyor.

yesil gokdelenler 4Pahalı bir teknoloji ve şimdiye kadar bu tarz tek bir kule inşa edilmiş (İspanya’da). Fakat Viyanalı mimarlar Heri&Salli Avusturya’da gibi görünen bir güneş bacası tasarımına oldukça yaklaşmışlar.

yesil gokdelenler 5

Mimarlarından Josef Saller, yaşam alanlarını minimalize etmek için 400 bin kişinin bu yapıya sığabileceğini dile getiriyor. Onların konsepti, Burj Khalifa binasının iki katı ve Viyana’da bulunan diğer yüksek binaların hemen hemen dört katı yüksekliğinde olacak şekilde bin metre uzunluğunda ekolojik bir gökdelen tasarımı.

yesil gokdelenler 6

 

Tipik yüksek katlıların aksine, açılabilir “iklim katmanları” elamanlarıyla tasarımda, dış alanla iç alanı entegre etmişler. “İklim kalkanları güneş hücreleri ile donatıldı ve gerektiğinde ışığın hareketine göre gölge sağlıyor ve rüzgâr akışını kontrol ediyor” diyor ve ekliyor Saller “Ya da gerekli olduğunda uygun yağmur, sis ya da mikro iklim alanları yaratmak mümkün.”

Gökdelen, Viyana Teknik Müzesi‘nde şehrin geleceğine ilişkin yeni bir serginin de parçası durumunda. Şimdiye kadar Viyana’da inşa edilenlere bakıldığında bu gökdelenin yapılması Viyana’da imkânsız görünüyor fakat mimarlar, bir yerlerde bu tasarımı gerçekleştirmek istiyorlar.

yesil gokdelenler 7

Sadece Viyana için değil genel olarak sorun şu ki şehirlere göç eden insanların nüfusu çok fazla ve bu kentlerde boşluk kalmamasına neden oluyor” diyor ve ekliyor Saller; “Bu tasarım, yaşamlarımız için gereken boşluğu bize sunuyor.”

Kaynak: Fast Company 

Bruno Catalano’nun gezginleri, “Les Voyageurs”

Bruno Catalano, 1960 yılında aslen Sicilyalı bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Fas’ta dünyaya gelir. Melez kimliği ile postkolonyalist bir toplumda küçük yaşta var olmaya çabalarken ailesinin Fransa’ya yerleşme kararıyla kendini bir geminin güvertesinde doğduğu topraklarla vedalaşırken bulur.

O dönemde “Güney’in kapısı” olarak anılan ve Afrika’dan Avrupa’ya geçen her yolcunun zorunlu rotası olan Marsilya’ya alışma süreci, kendi ifadesiyle biraz parçalı bulutlu geçer. Şu an sanatını yeşerten tüm tohumlar Catalano’nun ruhuna, emrivaki misafirleri pek de sevmeyen bu şehre adapte olmaya çalışırken atılmıştır.

Sanatçı, Les Voyageurs (Gezginler) isimli sürrealist koleksiyonu ile “eksik heykel” akımını başlatarak yoldan gelip geçen insanların heykellerindeki “eksiklikleri” bir an için de olsa sorgulamalarını amaçlamıştır. Catalano’nun öncülüğünü yaptığı akım büyük ses getirmiş, özellikle 2013 yılında Avrupa Kültür Başkenti seçilen Marsilya’da sergilenen bronz eserleri sanatseverlerin yoğun ilgi ve övgüsüne mazhar olmuştur.

Heykellerin içlerindeki boşluklar ile gezginlerin gittikleri her yerde kendilerinden bir parça bıraka bıraka ilerlemeleri ve gittikçe yolun kendisi olmaları mı; yaşadıkları yeri terk eden insanların içlerindeki doldurulması imkânsız boşlukları mı; yoksa içlerindeki tarifi imkânsız, bir türlü dolmayan boşlukların sebebini aramak ve kendilerini tamamlamak için yollara düştükleri mi anlatılıyor, merak konusu.

Kendisi ise çalışmasını şu sözlerle anlatıyor: “Hayat yolunda hepimiz birer yolcuyuz, kimimiz iş kimimiz ise kendimizi aramak uğruna yola koyuluyoruz. Heykellerim de bir sebepten yola çıkmış, bir dünyanın insanı değil de dünyada bir insan olan ve çıkılması kaçınılmaz yolculuklara koyulmuş kişiler… Ayakları üzerinde duran ve evleri valizleri olan özgür ruhlar. Eğer yüzlerine bakarsanız hepsinde ortak bir şey görürsünüz, gurur. Yola çıkmış olmanın ve yol alıyor olmanın haklı gururu ile başı dik yürüyen insanlar hepsi. En önemlisi de kendilerini gerçekleştirmeye çalışan, her an kendilerini tamamlayan ‘eksik’ insanlar…”

Daha fazla fotoğraf için brunocatalano.com internet sitesini ziyaret edebilirsiniz.

Kaynak: Youtube 1 / 2