Ana Sayfa Blog Sayfa 460

Suriye’deki harap edilmiş tarihi kalıntıların içler acısı fotoğrafları

Bundan bir yıl önce IŞİD’in eline geçen tarihi Palmira şehri, Rusya’nın da havadan destek vermesiyle Suriye güçleri tarafından geri alındı.

Bir zamanlar dünyanın en kıymetli tarihi yerleşimlerine ev sahipliği yapmış olan şehirde bulunan eserlerin birçoğuna, sözde “putların” ortadan kaldırılması amacıyla IŞİD mensupları tarafından büyük zararlar verilmiş. AFP haber ajansından fotoğrafçı Joseph Eid, tarihi şehirde iki yıl önce çektiği fotoğraflar ile bugünü kıyaslayarak şehre verilen zararı öncesi ve sonrası olarak gözler önüne seriyor.

Suriye Eski Yapıtlar Müdürü Mamoun Abdulkarim, Times of Israil’e verdiği röportajda şöyle diyor: “Bel Tapınağı tabii ki eskisi gibi olamayacak. Uzmanlarımız, tapınağın zarar verilmiş iç kısmının üçte birlik bölümünün restore edilebileceğini söylüyor. Hatta UNESCO’nun yardımı ile bundan daha fazlası bile gerçekleştirilebilir. Buradan bütün arkeologları ve uzmanları buraya gelip bizimle birlikte çalışmaya çağırıyorum. Çünkü Palmira, bütün insanlığın mirası.”

isid-palmira 1
Bel Tapınağı (IŞİD tarafından Eylül 2015’te tahrip edilmeden önce ve sonra)
isid-palmira 2
Zafer Kemeri
isid-palmira 3
Bel Tapınağı (MS 32)
isid-palmira 4
Tapınak alanında güvenlik güçleri
isid-palmira 5
Baalshamin Tapınağı bir zamanlar bu iki sütun arasından görünmekteydi
Baalshamin Tapınağı bir zamanlar bu iki sütun arasından görünmekteydi.
Baalshamin Tapınağı bir zamanlar bu iki sütun arasından görünmekteydi.
Bel Tapınağı’nın iç kısmından arda kalanlar
Bel Tapınağı’nın iç kısmından arda kalanlar
Palmira Müzesin’deki bir heykelden geriye kalan
Palmira Müzesin’deki bir heykelden geriye kalan

isid-palmira 9

isid-palmira 11
Palmira Müzesi’nde çekilen bu fotoğrafta yüzleri parçalanan heykeller görünüyor.

isid-palmira 12

Kaynak: Bored Panda

Güneşli Pazartesiler’i yaşayan bir Beşiktaşlının Beleştepe özlemi

Beşiktaşlılar olarak eskimiş evini müteahhite modernleşsin diye verip üç yıl başka evde kirada oturan, özlemle bitmesini beklediği yeni evine geçince ilk anda büyük heyecan yaşarken yabancılık da çeken insanların hissiyatı içindeyiz. Peki, modernliğin aradığımız konforunu artık yaşarken diğer yandan değerlerimizi korumamız gerektiğinin de yeterince bilincinde miyiz? 

Fernando León de Aranoa’nın yönettiği ve başrolünde Javier’in Bardem’in oynadığı İspanyol filmi Güneşli Pazartesiler filmini izlediniz mi? Film, İspanya’nın liman kenti Vigo’da işten çıkarılan bir grup tersane işçisinin bir haftasını anlatır. Haksızlığa dayanamayan anarşist ruhlu emekçi Santa’nın (Javier Bardem) ve arkadaşları Jose, Amador, Sergei ve Lino’nun hikâyesidir anlatılan. İşsizliğin kıskacındaki beşli, hemen her akşam aynı bara giderler.

Veresiye içkiler eşliğinde geceyi sohbetle geçirirler. Bu sohbetler sık sık siyasete de dokunur. Bara sık uğrayan bir diğer kişi de Reina’dır. Eski tersane işçisi yeni güvenlik görevlisi Reina, çalıştığı işyerinin terası kent stadyumunu gördüğü için “Beleştepe”den diğer arkadaşlarına maçları izleme etkinliği düzenler. Golleri kimler attı, nasıl paslarla gole gidildi görülemese de o 6 kişi için önemli olan zaten maç çoşkusunu birlikte yaşamaktır.

Eski evinin yeni haline dönmüş ev sahibi hissiyatı

Bu film ve o sahne Pazartesi günü yeni stadımız Vodafone Arena’nın açılışını izlerken ve gelişmeleri sosyal medya üzerinden anbean takip ederken hep aklımdaydı, birazdan anlatacağım İnönü’deki Beleştepe nedeniyle.

Beşiktaşlılar olarak üç yıldır kendi stadımızdan uzağız. Dünyanın belki de en güzel lokasyonlarından biri olan Dolmabahçe’deki stadın yapım aşaması üç yıldır sürüyordu ve Beşiktaş bu sürede özellikle Olimpiyat Stadı yollarında büyük çileler çekti. 3 yıl statla yatıp statla kalktık desem mübalağa olmaz. Önünden geçerken durduk, inşaat izledik. Hibrit çim, membran nedir öğrendik. Bazen membran öyle mi serilir diye inşaatçılara hesap sorabilir hale geldik. “Yok ya, 5 yıla bitmez bu inşaat lanet olsun” diye karamsarlığa düştük.

11 Nisan Pazartesi günü bu yüzden adeta bir bayram gibi bekleniyordu. Pazar günü halksız gerçekleşen, atkılıların değil kravatlıların olduğu, bir türlü kulübün felsefesini tam olarak anlayamayan Beşiktaş başkanının “Cumhurbaşkanımız” deme rekoru kırdığı, bürokratik resmi açılış sonrası Pazartesi günü ise staddaki ilk maç ve gerçek açılış ile Beşiktaşlılar olarak stadımıza kavuştuk. Şenol Güneş’in teknik direktörlüğünü yaptığı ve ligde lider olan futbol takımımız, Bursaspor ile oynuyordu.

12994388_1113652075336982_5114107163249896606_nBeşiktaşlıların şu anki hissiyatı; eskimiş evini müteahhite modernleşsin diye verip iki üç yıl başka evde kirada oturan, daha sonra ise özlemle bitmesinin beklediği yeni evine geçince ilk anda büyük heyecan hisseden ama doğal olarak da bir yabancılık çeken, evini tanımaya çalışan, sık sık eski halini düşünen, farklılıklar ve yenisinde olmayanları, eksiklikleri algısında özellikle seçen bir hissiyat olarak özetleyebilirim.

12985554_1114045558630967_465903574483181945_nArtık Beleştepe yok, artık biletsiz taraftar istenmiyor

İşte bu eksikliklerden biri de Beleştepe. Beleştepe, eski İnönü Stadı’nın sahasının bir bölümünü gören yeni açık tribünün oradaki tepeye verilen isimdi. Bu ismin verilmesinin nedeni ise stada giremeyen insanların maçı buradan izlemesiydi. Evet, sahanın sadece bir bölümü görülüyordu ama olsun, tezahüratlar duyuluyor, o kaleye gol olursa az da olsa görülebiliyordu.

12439351_1141101042587733_3510177543613993155_nCebinde sadece yol parası olanların sığınağıydı Beleştepe.

Sokak ile tribünü birleştiren noktaydı. Karşılıklı tezahüratlar bile yapılırdı.Yeni stadımızda ise artık Beleştepe yok. Dört yanı kapalı stadımızda dışarıdan sahayı görmek neredeyse imkânsız. Beleştepe’nin olmaması Pazartesi günkü maç öncesi insanlara yapılan polis müdahalesinin de gerekçesi oldu.

Gaz ile kapatmıştık, meşale ile açıyoruz derken… Yine gaz…

11 Mayıs 2013’te polis şiddetiyle kapatmıştık İnönü Stadı’nı. 11 Nisan 2016 ise yine polisin fütursuz şiddetiyle açtık stadımızı. Gerçekten, adeta bayrama gelen insanlara, o çoşkuyu belki de abartılı bir şekilde yaşayan insanlara, çocuklarına; polisler tazyikli su sıktı, biber gazı attı. Bu sefer sadece meşalelerin dumanı semtimizi saracak derken, yine tüm pisliğiyle biber gazı sardı etrafı. İronik bir şekilde; kutlanan Polis Haftası sebebiyle reklam panolarında “polis huzurun ve güvenin teminatıdır” afişlerinin altında olanlar oldu. Açıklamada; polis, bileti olmayanları dağıttı denildi. Bu arada yine bu haftasonu Pazar günü oynanan Göztepe-Karşıyaka maçının sonunda polisin tribüne girerek taraftarlara biber gazı ve copla saldırdığını da hatırlatalım. Dünya futbol tarihi, tribünlere yönelik böylesi orantısız polis müdahaleleri sonucu yaşanan facialarla dolu. Bu yüzden onbinlerin olduğu bir kalabalığa özen gösterilmeli. Emirler uygulanırken her şey biraz daha sorgulanmalı diye bekliyoruz ama ne yazık ki bu bayram gününde de insanlar nefessiz bırakıldı.

12994457_1143679355663235_8019559228857732565_n

Soylulaştırılmaya karşı modernlik dâhilinde değerleri kaybetmemek

Statlar geçmişten bugüne iktidarın güç gösterisi alanları olmuştur. Bu antik çağdaki arenalardan beri böyle. Arenalar iktidarların halkları eğlendirmek, belki bazen gündemden uzaklaştırıp uyutmak adına oyun alanları olagelmiştir. Bu yüzden yeni stadlara da “Arena” isminin konulması bir tesadüf değil. Günümüzde de geçmişteki arenadaki acımasız ortamların kapitalist bir versiyonunu görüyoruz. Sahada her şey kazanmaya odaklanmışken, saha dışında ise haftanın her günü yaşayan yani her gün tüketimin yapılabildiği mekânlar olarak stadyumlar dönüşüyor.

Endüstriyel futbolda taraftar profili de dönüştürülme sürecinde. Bu yönde özellikle Türkiye’de ciddi bir toplum mühendisliği var. Gezi direnişi sonrası bu çalışmalara ağırlık verildi. Özellikle Beşiktaş tribünleri ve çArşı taraftar grubu üstünde.

Oysa ki stadyumlar, sınıfsal farklılıkların biraraya gelebildiği mekânlardır. Yeni stadlar ise sınıfsal uçurumun daha da derinleşme ihtimali olan yerler olmaya doğru ilerliyor. Taraftarlar artık bir nevi müşteriye dönüşüyor. Diğer yandan bir toplumsal çılgınlık stadları da etkiliyor, öyle ki artık herkes bir elinde cep telefonu ile sahayı, tribünleri çekerek maçı izliyor hatta çoğu zaman bu yüzden izleyemiyor bile.

12993502_10153730212203127_5363677633094922441_n

Yaşanan dönüşümün getirecekleri, buna karşı duruş yolları Beşiktaş taraftarları içerisinde de sorgulanan bir konu. Yeni stadın coşkusu ve şampiyonluk mücadelesinin harareti geçince bunun üstüne daha çok düşünüleceğe benziyor.

Passolig ile değişmeye başlayan seyirci profiline karşı amaç değerleri hiç kaybetmemek, kaybolmaya yüz tutmasına karşı durmak. Beşiktaş Başkanı Fikret Orman’ın “saray gibi stat yaptık, biz saray takımıyız, bu saray gibi stada girecekler de bedelini ödeyecek” duruşuna karşı “Hayır bu yeni stad hepimizin stadı, hepimizin bunda emeği, ruhu var, hepimizin bu stada girmeye, bu havayı solumaya hakkı var” deme zamanı. Pankartlara, o pankartlarla vicdani ve gündeme dair mesajlar verme, tribünleri gerçekten de eskisi gibi birer yaşam alanı haline getirmek için mücadele etme dönemi. Şehirlerdeki soylulaştırma amaçlı toplum mühendisliklerine karşı durmanın, eskiyen ve yetersiz kalan koşullar modernize edilirken değerleri de kaybetmemenin zamanı.

Fotoğraflar, Forza Beşiktaş ve Beleştepe sayfalarından alınmıştır.

Cappadox coşkuyla çağırıyor: Gelin bahçemizi ekelim

Cappadox, bu yıl yine çok farklı temalarla 19 – 22 Mayıs tarihleri arasında “Gelin bahçemizi ekelim” diyecek. Çağdaş sanat, müzik, açıkhava, gastronomi etkinlikleriyle Kapadokya’da dopdolu bir program bizleri bekliyor. 

Cappadox, farklı konseptlerdeki etkinlikleriyle sıra dışı bir festival deneyimi yaşatmaya hazırlanıyor. Doğa yürüyüşleri, flora yürüyüşleri, vadi bisikleti, gurme tadımları, piknikler, yoga, meditasyonların yanı sıra konserlerle de renklenen festivale, katılımcılar kendi programlarını yaparak dahil olabiliyor.

Sun Ra Arkestra, Dhafer Youssef Quartet, Gevende, Karsu ve Udi Yervant konserlerine katılabilir ya da yoga, pranayama ve meditasyon seanslarıyla doğanın ritmini tutabilirsiniz. Ayrıca “Gelin bahçemizi ekelim” temalı birçok sergi de ziyaret edilebilecek.

Cappadox etkinlikleri Uçhisar, Göreme ve çevresinde gerçekleştirilecek. 19 Mayıs-22 Mayıs arasında dilediğiniz şekilde bir program hazırlayarak dahil olabilirsiniz. Kaçırmayın!

Tomás Saraceno - Becoming Aerosolar, Free Flight, 2015

Etkinlik biletlerini biletix üzerinden alabilirsiniz. Gezgin ve Kaşif olmak üzere iki farklı paket bulunmakta. Bu paketleri kendi kürasyonunuzla hazırlayabiliyorsunuz.

Marila Dardot - The Origin of the Work of Art Sanat Eserinin Kökeni, 20...

Kızıl Çukur University of Tsukuba, JAPAN

Ayşe Erkmen - Eskiz

Kısacası, “Cappadox bu coğrafyanın geçmişinden ve doğasından yola çıkarak günümüzün hızlı yaşamına alternatif bir pencereden hıza ve küresele karşı, doğanın ritmini, insani ölçeği ve yereli merkeze alıyor.

Marila Dardot - The Origin of the Work of Art Sanat Eserinin Kökeni, 20... (1)

Festivalin programının tamamına ulaşmak istiyorsanız, buyrun.

Malavi Lideri ülkesindeki 850 çocuk evliliğini feshetti

Lider Kachindamoto son üç yıl içerisinde 850 adet çocuk evliliğini feshetti ve reşit olmayan kadınlarla cinsel ilişkiyi yasakladı!

Malavi lideri Theresa Kachindamoto çoğu insanın hayatı boyu başaramayacağı şeyleri üç küçük yıla sığdırdı. Merkez Malavi Dedza bölgesinin ünlü lideri sadece yüzlerce çocuk evliliğini iptal etmekle kalmadı, bunun yanında liderliğine güvenen binlerce insanın hayat koşullarını iyileştirmek için tüm yetkilerini kullandı.

Birleşmiş Milletler’in 2012 yılında yaptığı ankete göre, Malavi kızlarının yarısından fazlası 18 yaşına gelmeden evlendiriliyor. Buna ilaveten Malavi çocuk yaşta evliliğin en yaygın olduğu 20 ülke arasında sekizinci sırada yer alıyor.

Lider Kachindamoto ise bunu yavaş yavaş değiştiriyor. 850’nin üzerinde çocuk evliliğini feshediyor ve yüzlerce genç kadını eğitimlerini tamamlamaları için okula gönderiyor. Bunun yanında kadınların cinsellik başlatma kamplarına gitmelerini gerektiren arındırma ritüellerini de yasaklayarak büyük adımlar atıyor. Bahsi geçen kamplarda çocuklara çeşitli pozisyonlar, erkeği nasıl memnun etmeleri gerektiği, ev işlerinin nasıl yapılacağı öğretiliyor ve kamptan sonra cinsel ilişki yaşamazlarsa derilerinin kuruyup döküleceğine ve hayatlarının sonuna kadar işaretlenmiş olarak kalacaklarına inandırılıyorlar.

Kachindamoto eğitim sayesinde kadınların daha iyi bir hayata sahip olma şanslarının yükseldiğine inanıyor, işte bu yüzden kendini dünyadaki kadınların yaşam şartlarını geliştirmeye adamış durumda. Akılcı tutumu ve etkili önlemleri sayesinde bölgesinde kısa zamanda birçok pozitif değişime sebep olmuş ve durmaya da niyeti yok. Kachindamoto “Eğer kadınlar eğitilirse, olmak istedikleri kişi olabilirler. Bir kadını eğit ve tüm dünya değişsin” diyor.

Dedza bölgesindeki çocuklar
Dedza bölgesindeki çocuklar

Eski sekreter Kachindamoto hiçbir zaman binlerce kişinin lideri olmak istememiş ve her zaman kendisinden büyük on iki erkek kardeşinden birinin bu pozisyona geleceğini düşünürmüş. Ama Huffington Post’a göre insanlarla arası çok iyi olduğu için istese de istemese de bu görevle onurlandırılmış. Artık o her yönüyle tutkulu bir yönetici ve saygı duyulan bir lider. Sahip olduğu yetkileri toplumundaki kadınların hayatlarını iyileştirmek için kullanıyor ve diğer Afrikalı kadınları da hızla değişen bu dünyada kendi haklarını savunmaya teşvik ediyor.

Kaynak: True ActivistOneDailymail

Duvarın Ötesi: Ardındakileri görmediğimiz ötekiler, ötedekiler için

0

Duvarın Ötesi adını yakıştırmıştım ülkemin doğusuna… Duvar, elbette bir metafordu ardındakilerini görmediğimiz, duymadığımız ve merak etmediğimiz ötekiler, ötedekiler için.

Duvar, nefret sütunlarının üzerinde dimdik yükselse de istersek yıkıp geçebileceğimiz kadar ince ve ötesini görebileceğimiz kadar şeffaftı. Gözlerimizi kapatan, “ama”larla kendimizi ikna eden bizlerdik, duvarın berisindekiler. Suskunluğumuzla yeni duvarlar örüp “hendekler” kazıyorduk kendi içimize. Hiçbir ışığı, sesi, güneşi geçirmiyordu duvarlarımız, havasız ve ışıksız kalıp ölüyorduk içeride. Duvarlar, başkalarını dışarıda değil, bizi içeride tutuyordu.

Öyle sağlam duvarlar örer, öyle iyi ustalar oluruz ki zamanla içimize ördüğümüz duvarlar gün gelir ete kemiğe bürünür. Kolları, bacakları, gözleri, hisleri ve lisanları da olur. Biz gittikçe üstümüze gelen ya da önümüzden iki adım gerileyip üzerimize bir adım gelen. Onları noksanlıkların harcından yaptığımızdan öyle sağlam ve görkemli olurlar. Dokunamadıklarımızın teninden, gidemediklerimizin uzaklığından, söyleyemediklerimizin dilinden, göremediklerimizin özleminden, gölgelerimizden yaparız o duvarları ve gün gelir bizden de akıllı olur iç duvarlarımız. Korkularımızı, endişelerimizi kuytularımızı iyiden iyiye bürünürler ve hükmetmeye başlarlar ustalarına. Ustalar eğilir duvarlarının önünde, ona sunaklar adar ve çoğaltır yeni noksanlıklarla duvarın boyunu posunu, karartır rengini giderek. Çeviririz hayatımızı iç ellerimizin ustalığıyla ördüğümüz iç duvarlarla. Sonra yıkmak öyle kolay da olmayacaktır, yine ustalık isteyecektir öte tarafı görmek duvarların… Bildiğin her şeyi unutmak ya da noksanlıkları biriktiren o ustayı artık öldürmen bile gerekebilecektir. Bir iç intihar da denebilir buna. O ustayı o duvara adanan son noksan olarak. Ustadan pencere devşirerek.*

Duvarın ötesine doğru çıktığım yolculukta, şimdi yeni yol arkadaşlarım var. Diyarbakır’ın surlarında yankılanan bomba seslerine kulak kabartan, Artvin’in ormanlarında yakılan ateşe su taşıyan, ötekilerle aramıza ördüğümüz duvarları birer birer yıkmak cesaretini gösteren yeni tanıklar ve tanıdıklar… Üstelik yalnızca Türkiye’nin doğusundan değil tanıklık edeceğimiz hikâyeler. Çünkü, biliyoruz ki ötekinin olduğu her yerde duvarlar, duvarların olduğu her yerde de bizim gibi duvar bükücüler olacak. Zaten evlerimizin içine güneş girsin diye pencereler açmıyor muyuz duvarlarda?

Dokunduğumuz soğuk betonlarda güneşe bakan pencereler açması dileğiyle…

*Hasan Ali Toptaş

Hazırlayan: Duvarın Ötesi

Fotograflar: Duygu Yıldız (Duvarın Ötesi aktivistlerinden)

7. Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi 16-17 Nisan’da başlıyor

16-17 Nisan’da yedincisi düzenlenecek olan Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi; Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Topluluğu ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Biyoloji ve Genetik Topluluğu Ekoloji Grubu’nun ortak çalışması ile Hacettepe Üniversitesi Sıhhiye Kampüsü Yeşil Salon’da gerçekleşecek.

7’nci UÇEK’de çevre ve ekoloji ana başlıklarının altında; deniz, orman, bozkır ekosistemleri ile bu ekosistemlerin doğallığını koruma, beşerî faaliyetler ile bu faaliyetlerin çevreye etkileri, çevre politikaları, ekolojik yapının korunmasına dair alternatif çözümler vb. konular ele alınacak.

Kongrede ekoloji bilimindeki gelişmelerin yanı sıra ülkemizde ekolojik mücadele yürüten sivil toplum kuruluşlarıyla ortak bir panel düzenlenecek ve ekoloji mücadelesine bilimsel perspektiflerle çözüm önerileri getirilecek.

Özetle 7. Ulusal Çevre ve Ekoloji Kongresi biyoloji bölümü öğrencilerinin yanı sıra ekoloji ile ilgili tüm kitlelere hitap edecek.

Detaylı bilgi ve kayıt için: www.7ucek.org

7. Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi Programı

16 Nisan Cumartesi

08.30: Kayıt
09.00: Açılış
09.1509.35: Freddy Can İğebor: Ağır Metal Stresine Toleransta Transpozonların Etkisi
09.3510.15: Yard. Doç Dr. Mutlu Kart Gür
10.1510.30: Çay Kahve Arası
10.3010.50: Gizem Akkuş: Karadeniz Hamsi Stokunun Analitik Yaş Yapısı ve Bütünsel Üretim Modelleri Kullanarak Karşılaştırılmalı Stok Değerlendirilmesi
10.5011.10: Eren Ada: Avrupa Filocoğrafi Örüntüleri ve Anadolu’nun Sığınak Rolü
11.1011.50: Yard. Doç. Dr. Korhan Özkan
11.5013.30: Öğle Arası
13.3013.50: Betül Yıldırım: Bursa İli Yarı Kırsal Bölgede Atmosferik Ocp Konsantrasyonlarının Zamansal Değişimi ve Bazı Ocp Bileşikleri İçin Kanser Risklerinin Belirlenmesi
13.5014.30: Yard. Doç. Dr. Mustafa Yücel
14.3014.50: Fatma Nur Oğul: Yeşil Deniz Kaplumbağası ve İribaş Deniz Kaplumbağasının Kuzeydoğu Akdeniz Populasyonlarının Filogenetik Analizi
14.5015.05: Çay Kahve Arası
15.0515.25: Işın Altınkaya: Türlerin Yok Oluşunu Engellemek İçin Evrimsel Biyolojiyi Kullanmak
15.2515.45: Ali Cihan Salamcı: Hayvansal Üretimin Çevreye Olan Zararlı Etkileri ve Önleme Yolları
15.4516.05: Ayşe Can Akşit: İklim Değişikliğine Karşı Dayanıklı Kentsel Tasarım: Eskişehir Odunpazarı Küçük Sanayi Sitesi Örneği

7. Ulusal Çevre ve Ekoloji Kongresi

17 Nisan Pazar

09.5010.10: Ferhat Babacan – Furkan Ali Yalçın: Ağır Metaller ( Pb, Cd); Hafif İşçiler (Lumbricus terrestris)
10.1010.30: Ayla Nurcan Issı: Ülkemizde Biyolojik Mücadelede Kullanılan Akarlar
10.3010.45: Çay Kahve Arası
10.4511.05: Duygu Tolunay: İklimsel Değişimin Eymir Gölü Metabolizması Üzerindeki Etkilerinin Yüksek Frekanslı Otomatik Göl İzleme İstasyonu Gözlemleriyle Belirlenmesi
11.0511.45: Yard. Doç Dr. Burçin Yenisey Kaynaş
11.4512.05: Merve Kurt: Akdeniz Foku’nun (Monachus monachus) Doğu Akdeniz’deki Geleceği
12.0513.30: Öğle Arası
13.3013.50: Furkan Durmaz: İklim Değişikliği Dahil Antropojenik Baskıların Türkiye’deki Göllerin Su Miktarı Üzerindeki Etkileri
13.5014.10: Hüner Aydın: Ekofeminizm: Eril Tahakküm Kıskacında Doğa ve Dişil Gelenek
14.1014.25: Çay Kahve Arası
14.2514.45: Doğa Koleji
14.4515.15: Ümit Savaş Baran: Çevre Eğitiminde Enformel Eğitimlerin Tarihi Gelişimi Ve Günümüzdeki Olanaklar İle Enteraktif Bir Uygulama.
15.1515.30: Çay Kahve Arası
15.3016.00: Yaylaların Kardeşliği: Yeşil Yol Projesinin Doğa Üzerine Etkileri
16.0016.30Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırmaları Derneği
16.3017.00: Seçim

Paşazade Mahmut Celal ya da bilindik ismiyle Sakallı Celal

Sakallı Celal o dönemde yaşayan İstanbul halkının efsanesi haline gelmiş bir kişi. Pejmürde görünüşünün altında zamanını aşan bir kişilik yatıyor. Tabiri caizse belki de eski İstanbul bohemi. Paşa babasının bağlantılarıyla ömür boyu rahat bir hayat sürmeyi asla seçmemiş, zaten rahat yaşamak gibi de bir derdi yok.

İnandığı şeyler var ve bunu gerçekleştirmek ister, okullara öğretmenlik başvuruları yapmasının nedeni belki de budur. Gittiği yerlerde bağnazlığı yenmeye çalışmış, aklı ön plana çıkarmayı kendine düstur edinmiş. Halk ise bu türlü uygulama ve fikirlere o denli kapalıdır ki her seferinde onu okuldan ve çevreden uzaklaştırmayı ne yazık ki başarırlar. 

Anlatılanlara göre oldukça donanımlı biri, her yerde söyleyeceği bir şey muhakkak olur ve sohbetine doyum olmazmış. Zaten devrin önde gelen bilim ve düşün insanları yakın arkadaşları. Hayatında sadece bir evi olmuş onu da gerisinde bırakıp çekip gitmiştir, böyle maddi şeylerin önemi yoktur onun gözünde. Açık sözlü ve sözünü sakınmayan, yeri geldiğinde karşısındakini incitse bile gerçekleri söylemekten asla çekinmeyen biri.

Efsanevi oluşu çeşitli olaylarla anılıyor, bunlar söylentiden öteye geçmediği ve netlik taşımadığı için gerçek olduğu da iddia edilemiyor yalan olduğu da. Ama hazırcevaplığı ve zekâsıyla anlatılanlardan her biri onu bir fıkra kahramanına çeviriyor.

Anlatılanlar arasında çöpçü maaşlarını protesto etmek için sokakları süpürdüğü de yazıyor, devlet erkanından biriyle eğitim konuşmak için gittiğinde bununla sohbet edilmez diyerek kalkıp gittiği de. Daha neler neler var bu söylenceler arasında. Kalıplaşmış ve hayatta sık sık duyduğumuz bazı anonim sözlerinde ona ait olduğu yazıyor. Onun için yazılan gazete yazıları oldukça ilginç her biri aynı şikâyeti dile getiriyor neden onu tanıtmak için bir şey yapılmıyor türünden serzenişlerle dolu. Onun sahip olduğu bu ilginç kişiliğine rağmen elde edilen bilgiler ne yazık ki çok az ve sadece bir kitap yazılabilmiş.

"Ben hangi yolu seçeyim Hangi mesleğe geçeyim Dişçi, ateşçi, memur... Bir sakallı bilmeceyim!"
“Ben hangi yolu seçeyim
Hangi mesleğe geçeyim
Dişçi, ateşçi, memur…
Bir sakallı bilmeceyim!”

Yaşamı hakkında ulaşılabilenler ise şu şekilde;
Ayşe Melek Hanım ve Hüseyin Hüsnü Bey’in üçüncü oğlu olarak dünyaya gelir Mahmut Celal. Babası bahriye nazırlığına kadar yükselmiş çalkantılı bir dönem yaşayan Osmanlı’nın iktidar hırsı yüzünden görevinden azledilerek de nasibini almış biri. Annesi Ayşe Melek Hanım modern bir kadındır ve kadınların okula bile gönderilmesinden çekinilen bir dönemde lise mezunu olma şansını yakalamıştır. Ağabeyleri Kemal ve Cemal deniz subayı olmuş, kardeşi Nihal’i aynı lisede okuduğu dönemde talihsiz bir şekilde kaybetmiş, kız kardeşi Cemile evliliği sebebiyle ülkeden ayrılmak zorunda kalmış, en küçük kardeş Bilal ise savaş sebebiyle eğitimine devam edemese de kardeşlerine nazaran daha olaysız ve düzenli bir hayat sürmüştür.

Okumaya küçük yaşta meyletmiş Mahmut Celal evdeki bütün kitapları karıştırır ve her gün okula ne zaman başlayacağı sorularıyla evdekileri bunaltınca daha fazla beklemek istememiş ev halkı. Okumayı öğrenmesi ve Fransızca derlerine başlaması bu sebeple pek erken olmuş. Kemal ve Cemal abisi tarafından Galatasaray Lisesi’ne yazılıyor. Bu okulu her zaman çok seviyor Celal, en güzel dostlukları, arkadaşlıkları burada yaşıyor, çok iyi bir eğitim alıyor. Diplomasını ise yanan okulundan kalan ufak tefek binaların birinde alıyor.

21 yaşında mezun olduktan sonra okul müdürü Tevfik Fikret’in kapısını çalar. Ondan okulda muitlik yapmak için izin ister. Tevfik Fikret kabul eder ve en alt sınıftakileri okutması için onu görevlendirir. Bu cevaba içerlemiştir Celal bunu anlayan Tevfik Fikret neyi olduğunu sorar. Celal ise üst sınıfları okutabilecek yeterlilikte olduğunu söyler. Tevfik Fikret bunun üzerine şunu söyler; “Bu hayatta hiçbir şeye zirveden başlanmaz. Basamaklar, hak edildikçe ağır ve emin adımlarla çıkılır… Senin verilmeyi beklediğin son sınıf öğrencileri belli bir yaşa ve formasyona ulaşmış gençlerdir okul çatısı altında ne verilebilmiş ise verilmiştir. Eklenecek pek bir şey kalmamıştır. Oysa küçük çocuklar ufak fidan gibidir. İşin daha başındadırlar. Onlara bir şey vermek, son sınıflarla haşır neşir olmaktan çok daha zordur ve çok daha fazla bilgi ve beceri gerektirir. Ben sende bu bilgi ve becerinin işaretlerini ve ‘öğrenci nitelikleri’ daha öğrencilik yıllarında gördüğüm için en ufak sınıfları uygun gördüm…” der. Celal bu haberi duyunca kuşkusuz sevinmiştir.

Sakallı Celal annesi Ayşe Melek Hanım ile ve babası Hüseyin Hüsnü Bey
Sakallı Celal annesi Ayşe Melek Hanım ile ve babası Hüseyin Hüsnü Bey

Görevine devam ettiği sıralar Tevfik Fikret tarafından bir öneri gelir. Yurt dışına öğrenci gönderilecektir acaba Celal de gitmek ister mi? Siyaset Bilimi okumaya gitmesine rağmen o makine mühendisliği bölümünü istemektedir. Bir yılı aşkın devam eder Fransa’daki okuluna. Fransa’da vaktini boşuna harcamamış, müzeleri gezmiş, kütüphanelerden yaralanmış ve aydın kişilerle sohbet etme fırsatı yakalamıştır. En sonunda “Yeter devletin parasını yediğimiz, millete borcumuzu ödeyelim” diyerek ülkeye dönmüştür. Fakat önemli bir farkla o günden sonra ün yapmış o bilindik sakallarıyla. Bir daha kestiğini de gören olmamış.

sakallı-celal-aydın

Ülkeye döndüğünde yine Tevfik Fikret’in kapısını çalmak ister fakat arkadaşlarından uyarı gecikmemiştir. Galatasaray’daki özgürlükçü hava yüzünden Tevfik Fikret’ten bazı çevreler haz etmemektedir. Bu rahatsızlık daha sonra okuldan görevinin son verilmesiyle son bulmuştur. Bir müddet sonra Maarif Nazırı Emrullah Bey’in yanında alır soluğu öğretmenlik yapmak istemektedir. Nereye gitmek istediğini soran nazıra, Üsküp cevabını verir. Böylece Fransızca ve Felsefe öğretmeni olarak gider. Açık sözlülüğü ve bilime her zaman destek vermesi yüzünden halk tarafından pek sevildiği söylenemez. Öğrencilerin futbol oynaması için bir saha yaptırınca kıyamet kopar. Sakallı Celal görevinden alınır. Bu akıbet Kastamonu’da da başına gelir.

Birinci dünya savaşı yıllarında Ankara Sultanisinde müdür yardımcılığı yapar. Ankara’ya neden geçtiği tam olarak bilinmese de Anadolu’ya silah yardımı yapıldığı söylenir. Ders programından değişiklikler yapar, din derslerini azaltır. Bu, tepkilere yol açsa da bu kez savuşturmasını bilir. Okula bir gün yazı gelir, gelen yazıda son sınıf öğrencilerin acil olarak okuldan mezun edilmeleri hatta onunla birlikte üçüncü sınıfları da bir formaliteyle mezun etseler çok iyi olur türünde bir yazıdır bu. Sakallı Celal bu yazıyı okuyunca oldukça sinirlenir ve şu yazıyla istifasını verir: “… Ankara sultanisi ‘boyacı küpü’ olmadığı cihette Vekaletin talebi kabili tatbik görülmemiştir. Hem bendeniz, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte ‘mucize’ devrinin sona erdiğini sanıyordum. Demek ki yanılmışım… İstifamın derhal kabulünü veya Vekalet emrine alınmama emirlerinizi arz ederim efendim. Mahmut Celal.”

sakallı-celal-GS.Pilav-gununde

İstanbul’da bir müddet vakit geçirir. Gördüğü bir ilanla Aydın’a geçer.o artık çok istediği makinelerle uğraşmaktadır, makine şefidir Sakallı Celal. Gençlere yeni harfleri öğretmiş, makineler hakkında bilgilendirmiş, yurt dışından getirttiği kitaplarla incir ıslahı üzerine okuyup ilerletmeye çalışmış. Bunların dışında ağır işlerde çalışmakta ve makineleri tamir etmektedir. Bulduğu küçük buluşlarla ikramiye alıyor düzenli bir maaş ödeniyordur. Hali vakti yerindedir Sakallı Celal’in kendisine ait olan ilk ve tek evi burada yaptırır.

Günler böyle sakin ve huzurlu geçerken bir işçiye para verdiği için komünist olarak suçlanarak evini polisler basar. Evin altını üstünü arayan polislere ne aradığını sorar Sakallı Celal, belgeleri arayan polise ben size yerini göstereyim diyerek başını göstererek “işte burada hepsi bunun içindedir” demiştir. Çok sevilen Sakallı Celal’in başına bunların geldiğini öğrenen halk polisi valiye şikâyet etmiş ve görevinden alınmıştır. Bu olaydan sonra parmağını bir makine dişlisine kaptırınca işaret parmağı kopar dikilir fakat o günden sonra parmağı kıvrılmaz. Sakallı Celal deyişiyle o günden sonra “komünist” parmağı olmuştur. Bu olay üzerine yazılan bir yazı bence okunmaya değer.

“… Zavallı ilim ve zavallı fikir! Sen sakallı Celal gibilerine bir lokma ekmek vermedikten sonra bizim gibi çömezleri nereden besleyeceksin?
… Bizde alim yetişmiyor diyorlar yetişene ne yaptık ki yetişeceğe hayrımız dokunsun! Kelimenin bütün manasıyla ‘okumuş’ Sakallı Celal, bir lokma ekmek için elini makineye kaptırarak hastane köşelerine düşerse gençliğe, hangi müreffeh ilim adamımızı numune diye göstereceğiz? Heyhat!”

İlhan Şevket Aykut İle birlikte
İlhan Şevket Aykut İle birlikte

Bu olayların ardından Aydın’dan ayrılmaya karar vererek önce Ankara’ya oradan İstanbul’a geçer. Yirmi yılı aşkın süre muhtelif işlerde çalıştıktan sonra bile ne emekli aylığı ne de parası vardır. İstanbul’da bir öğrencisi tarafından bir apartmana yerleştirilir. Bu apartmanda 12 yıl kalacaktır. Ama kimseyi evine davet etmeyecektir, bazı yakın arkadaşları evinin yerini bile bilmemektedir. Ama o neredeyse her gün bir eve konuk gider, herkes Sakallı Celal’i çok sevdiğinden ağırlamak için de birbiriyle yarışır dense yanlış olmaz.
celal Hayatının son dönemi ise Bomonti’deki bir okulda geçiyor. Bu okulun kütüphanesiyle ilgilendiği için küçük bir miktar para aylık da alıyor. Orada münzevi şekilde herkesten uzak bir hayat süren İlhan Şevket Aykutta bulunuyor.

Bir gün davet edildiği bir evde en sevdiği yemekler yapılmış bekleniyordur. Tarih 6 Haziran 1962’dir. Fakat Sakallı Celal o akşam yemeğe gelmez mutlaka acil bir işi vardır yoksa neden gelmesin denir ama iç huzursuzluğu olduğu kuşkusuz. Ertesi sabah erken saatte gidip okula bakarlar kapıyı açtıklarında Sakallı Celal’i ne yazık ki ölü bulurlar. Cenazesi 8 Haziran’da çok sevdiği okulu Galatasaray Lisesinden kaldırılır muazzam bir kalabalık uğurlar onu ve çok sevdiği hocası Tevfik Fikret’in yakına gömülmek ister.

Kardeşlerinden farklı olarak seçtiği soyadı ise Yalnız‘dır. Mezar taşında ise ;

Celal YALINIZ”
“Bağban Bir Gül İçin Bin Hare Hizmetkar Olur”  yazıyordur.

Kaynak: Orhan Karaveli- Sakallı Celal (Pergamon yayınları)

Dünyadaki en renkli 30 şehir

Dünyanın en büyük kentlerinin çoğu yükselen gökdelenler ve parlak, cam kaplı çelik binalarla dolu, fakat şehirlerin hepsi sadece renksiz betondan oluşmuyor. Küba’nın Havana bölgesindeki renkli binalardan Hindistan’ın Jodhpur bölgesindeki mavi evlere kadar birçok kentsel bölge, nesilleri için sokakları canlı renklerle kaplıyor.

İşte gününüzü aydınlatmak için dünyadaki en renkli bölgeleri burada bulabilirsiniz. Her biri kendi başına eşsiz ve canlı renklerle dolu.

1
İtalya, Napoli, Procida Fotoğraf: Francesco Riccardo lacomino
2
ABD, Kaliforniya, San Francisco Fotoğraf: Ian Ransley
3
Meksika, Pachuca Fotoğraf: Franklin Ames
4
Arjantin, Buenos Aires Fotoğraf: Aubrey Stoll
5
Kolombiya, Guatapé Fotoğraf: Alejandro Osorio Agudelo
6
Danimarka, Kopenhag Fotoğraf: Barnyz
7
Günay Afrika, Cape Town, Bo Kaap Fotoğraf: Seris Snarkish
8
ABD, Güney Karolina, Charleston Fotoğraf: Curtis Cabana
9
Meksika, İzamal Fotoğraf: Eneas De Troya
10
Romanya, Sighişoara Fotoğraf: George Nutulescu
11
Kanada, Newfoundland, St.John’s Fotoğraf: Ritche Perez
12
Curaçao, Willemstad Fotoğraf: Tim Drivas
13
Şili, Valparíso Fotoğraf: Byvalet
14
Meksika, Guanajuato Fotoğraf: Bud Ellison
15
Brezilya, Bahia, Salvador Fotoğraf: Filipe Frazao
16
İsviçre, Stockholm, Gamla stan Fotoğraf: Paval Hadzinski
17
Hindistan, Jodhpur Fotoğraf: Clark & Kim Kays
18
Meksika, Puerto Vallarta Fotoğraf: Kramysh
19
Arnavutluk, Tirina Fotoğraf: Merlin and Rebecca
20
Norveç, Svalbard, Longyearbyen Fotoğraf: Daniele Ceccato
21
Küba, Havana Fotoğraf: Kamira
22
Polonya, Wroclaw Fotoğraf: Pablo77
23
İtalya, Cinque Terre Fotoğraf: Shann Yu
24
Fas, Chefchaouen Fotoğraf: Singa Hitam
25
Porto Riko, San Juan, Old San Juan Fotoğraf: Pedro Lastra
26
Bahamalar, Nassau Fotoğraf: Valéria Almeida
27
Fransa, Menton Fotoğraf: Sébastien Mespoulhé
28
İzlanda, Reykjavik Fotoğraf: Paul Rollison
29
Türkiye, İstanbul Fotoğraf: Moyan Brenn
30
İtalya, Venedik, Burano Fotoğraf: David Monroy

Kaynak: My Modern Met

Gaia Dergi’nin çocuklar ile ilgili yeni sayısı çıktı

Gaia Dergi’nin 10’uncu sayısında ağırlıklı olarak çocuklara değindik. Ne yazık ki yazdıklarımız arasında güzel sözcükler çok az. Çünkü bu coğrafyada çocuklar öyle güzel şeyler yaşamıyor. Çocuklar öldürülüyor, çocuklar istismar ediliyor, çocuklar çalıştırılıyor.

23 Nisanlarda eskiden nasıl da eğlenirdik dedik, şimdiki manzaraya baktık, öyle bir şey göremedik. Çok az eğlenen çocuk vardı, çok fazla ölüyorlardı, çok çalışıyorlardı ve çocuklar çok mutsuzlardı. Nisan sayımızı çocuklarla ilgili yaptık. Aslında hiç mücadele gerektirmemeli derken en büyük mücadele alanımız olan çocuklar… Bizi en çok yaralayan, en çok çaresiz bırakan. 

Son aylarda Türkiye’de yaşananlar hepimizi derinden yaraladı. Ama bu savaş ortamından nasibini en çok çocuklar aldı. Yani sorunların çıkış noktasında yer almayan, hiçbir sebepte bulunmayan çocuklar tüm sonuçlara ortak oldu ne yazıkki. Sevcan Karadağ yazısında çocukların savaştan nasıl etkilendiğini ve neler yapılabileceğini, savaş ve çocuğu anlatıyor.

Devlet dersinde çocuk başlığıyla güvenlik güçleri tarafından yaşamına son verilen çocuklardan dem vuran Gamzegül Kızılcık, Türkiye’de çocuk olmanın sonuçlarını tartıştı. Ece Ayhan ve Nazım Hikmet şiirleriyle birlikte sunduğu yazısında bizlere biraz da haykırıyor bitsin bu savaş, artık çocuklar ölmesin diye. Haykırışlar taş kesildi sanki, duyulmuyor bu günlerde hiçbir barış çığlığı.

Coğrafya kaderdir, diyen İbn-i Haldun, çağrıştırdığı anlamın uzağında bir amaçla bunu söyledi belki ama Avrupa ve ona dost kıtalar dışında yaşananların, yaşatılanların açıklayıcısı gibi oldu bu söz, zamanının çok ötesine geçerek” diye başlıyor Zozan Çetin, Afganistan’da oldukça fazla görülen bacha bazi’den bahsettiği yazısına.

gaia dergi 10. sayı cocuklarKapağa baktığımızda yine yutkunmamıza sebep olan Kadir M. Ersoy sözcüklerle de pedofiliyi anlattı bize. Çocuk işçileri ele alan Mete Gürkan‘ı, Temmuza kadar eylül başlıklı öyküsüyle, bizi üzerek, bize gerçek hayattan bir “çok yaşanan” parça göstererek Gök Taner takip etti. Çocuk işçiler evet, ülkemizde de dünyada da büyük bir acı gerçek.

Sevgili Mine Gencel Bek hocamız ricamızı kırmadı, bizlere çocuk ve medya ilişkisinde ezberleri anlattı. Bu yeni çağda çocuk ne yapmalı, sokağa mı çıkmalı tablete mi bakmalı, yoksa arada var mı bir başka imkânı? Peki, çocuğumuzu neyle beslemeliyiz, sevgi mi yoksa şiddet ve nefret mi? Tabii ki sevgi dediğinizi duyar gibiyiz. Olcay Gazabi yazısında bizlere, çocuklara aslında nasıl da nefret aşıladığımızı seviyoruz zannederken nasıl da şiddeti öğrettiğimizi anlatırken iklim değişikliği ile sona doğru yaklaşan dünyaya, çocuklarımıza ve tüm canlılığa yapacağımız bazı iyiliklerden bahsediyor. Minik bir bilgi vermek gerekirse, çocuk yapmayın artık diyor ve bunun sebeplerini açıklıyor.

Hikmet Kuran ise iklim değişikliğini akademik bir makaleyle ele alıyor; iklim değişikliğinin nedenleri, sonuçları ve boyutları hakkında fikir sahibi olmamıza çabalıyor.

Röportajımızı muhteşem şarkılarıyla hayatımıza henüz yenice giren İNHA ile yaptık. İnadına Haber ekibinin kurduğu bir müzik grubu olan İNHA’yla keyifli söyleşimiz bir yana şarkılarını severek dinleyeceğinizi düşünüyoruz. “Müziğim en çok çocuklar ve hayvanlar tarafından anlaşılıyor” diyen Igor Stravinsky ve müziğini yazan Pelin Aydın bizi kültür sanatlı rüyalara sürüklüyor.

Ortadoğu’da gelmez bir demokrasi başlığıyla Ümit Ninova ve Fıttırılmışız diyen Seyda Kesikoğlu yine hepimizi derinden etkileyecek yazılarla dergideki yerlerini aldılar.

Satın almak için lütfen tıklayın.

Kendine ait odası olmayan kadınlar: Bronteler

Tehlike, yalnız ve belirsiz bir gelecek, mutlaka kasvetli ve kötü olmak zorunda değildir, yeter ki karakter sağlam olsun ve yetiler kullanılabilsin; yeter ki özgürlük bize kanatlarını ödünç versin, umut bize yıldızıyla rehberlik etsin
–Charlotte Bronte

Çelişkiler dönemi olan Victoria Çağında yaşayan Bronteler, isimleri ve yazdıkları bugüne değen üç kız kardeş. Kedine ait bir odaları yoktu, zorlu bir yaşam sürdüler, bazıları edebi üretimin zengin olmakla ilgili olduğunu söyledi ama onlar buna inat, kalemleriyle edebiyat dünyasına kendini kanıtladı. Üstelik sadece İngiltere’de değil, dünya çapında okunan yazarlar oldular. Oysa dünya edebiyatındaki neredeyse tüm yazarlardan farklı yaşam koşullarına sahiplerdi. Sağlıksız yurt ortamı, erkenden yitirilen bir anne, sarhoş bir ağabeyin bazen şiddete varan davranışları, ilgisiz bir baba, onların üretim sürecini etkiledi ama engelleyemedi.

1816 yılında Yorkshire’de dünyaya gelen Charlotte, 1855 yılında daha 39 yaşındayken veremden dolayı yaşamını yitirdi. Bronte Kardeşlerin en büyüğü olan Charlotte, kısa yaşamında gereken üne kavuşamasa da dönemin edebiyat çevrelerinin olumsuz eleştirilerinden kurtulamamıştı. Kadının konumunun oldukça geri planda olduğu bir dünyada kadının yazması da hoş karşılanmamıştı. O yüzden Charlotte’un da bu tepkiyi alması dönem zihniyeti itibariyle çok da tuhaf değildi. Yazarlık serüveni başlamadan önce çağdaş edebiyattan besleniyordu. Kardeşleriyle birlikte zaman geçirdiği kütüphanede, İngiliz edebiyatının ünlü şair ve yazarlarını okuyordu. Bu durum onun edebi kişiliğinin gelişimine katkı sağlamıştı.

Charlotte, 1831’de Mirfield’deki Roe Head okuluna öğrenci olarak gitti. Ertesi yıl Haworth’daki evde bulunan kız kardeşlerine eğitim vermek için buradan ayrıldı. 1835 yılında buraya geri dönen Charlotte, öğretmenlik için çabaladı. Nitekim bu sefer burada öğretmenlik vasfıyla bulunuyordu. 1838’de okulu bırakmasının ardından 1839 ve 1841 yıllarında iki zengin ailenin yanında mürebbiyelik yaptı. 1842 yılında ise kardeşi ile birlikte dil eğitimi almak için Heger çiftinin yönettiği bir okula gitti.

Charlotte’un kalemi en büyük etkiyi bu okulda aldı. Çünkü burada izlerine Profesör’de de Vilette’de de rastladığımız ümitsiz ve yoğun bir aşka yakalandı. Hocası ve aynı zamanda evli bir erkek olan Bay Heger’i seviyordu. Teyzesinin ölümüyle burada çok uzun kalmasa da bu aşk ona büyük bir ilham kaynağı olmuştu. Bu aşktan Heger’in ise çok sonra, Charlotte’un biyografisini yazan Gaskell’in 1856’da onun için yazılan mektuplardan söz edince, haberi oldu. Teyzesinin ölümüyle birlikte ayrıldıkları okula, daha sonra Emily’i evde bırakarak İngilizce öğretmenliği görevi yapmak üzere yeniden döndü. Burada bir yıl daha kaldıktan sonra tekrar Haworth’a geçti. Artık hayal gücünün ürün verme zamanı gelmişti. Charlotte’un girişimiyle üç kız kardeş takma adlar kullanarak 1846 yılında şiir kitabı çıkardılar.

bronte 1
Bronte Kardeşler- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi

Charlotte, ad ve soyadının baş harfiyle başlayan Currer Bell adını kullandı. Currer Bell’in ilk eseri Profesör’dü. Fakat bu kitabı ölümüne kadar yayınlanmamıştı. Charlotte’un yazın hayatının başlaması ise 1847 yılında yayınladığı Jane Eyre ile oldu. 1849 yılında diğer romanı Shirley yayınlandı. Bu arada hâlâ Currer Bell ismini kullanıyordu. Romanın yayınladığı sırada, kardeşlerini kaybetmiş olmasından dolayı üzüntü içindeydi ve bu romanına da yansımıştı. Başarılı, konuşulan bir eser olmuştu ama Jane Eyre kadar gündem yaratmamıştı. Günümüzde tüm araştırmacılar tarafından onun olgunluk dönemi eseri olarak kabul edilen Vilette ise 1853 yılında yayınlandı. Sağlık problemlerine rağmen eserleriyle edebiyat dünyasına katkıda bulunan Charlotte, kardeşlerinin hepsini kaybedince, işlerini bırakıp evine döndü ve burada kendisini babasına adadı. Burada Mr. Nicholls ile evlendi. Evlilikleri, Charlotte’un hastalanması nedeniyle çok uzun sürmemişti. Zorlu ve sorunlu geçen, verem nedeniyle son bulan hayatı gizemini korusa da geriye bıraktığı az sayıdaki eseriyle halen konuşulmakta.

İngiliz Edebiyatı’nın tanınmış en iyi kadın şairi olarak anılan Emily, bu ismi, şiire hiç bitmeyen tutkusundan aldı. Bu noktada kardeşleri Charlotte’un ve Anne’in izlediği yoldan farklı bir yol izlemişti. Onların şiire olan merakı çok uzun sürmemişti. Küçükken kütüphanede toplanıp düşleriyle şekillendirdikleri şiirleri üç kız kardeşten ortancası olan Emily sonlandırmamış, yazmaya devam etmişti. Üçünün birlikte yazdıkları şiirleri, Charlotte’un girişimiyle birlikte takma adlarıyla yayınlamalarının ardından, o da tıpkı ablası gibi edebiyat dünyasından vazgeçmedi ama o, şiire ağırlık verdi. 1818 yılında Yorkshire’de dünyaya gelen Emily, yaşadıkları zorlu koşulların olumsuz etkisinden payını almış, aynı kaderi paylaşacağı diğer kardeşleri gibi o da 1848’de otuzuna bastığı sırada veremden ölmüştü.

Charlotte Bronte- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi
Charlotte Bronte- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi

Geriye sadece bir romanı kalmış olmasına karşın bu romanı güçlü bir şekilde kaleme almış olmasından dolayı hem çok okunmuş hem de bugün de dâhil olmak üzere adından çok söz ettirmişti. Romanını yayınlamadan önceki dönemlerde, ablasıyla birlikte o da hayallerini gerçekleştirmek için çaba harcıyordu. Daha önce öğrenci olarak gittikleri Brüksel’e öğretmenlik için gittikleri zaman kendisi müzik öğretmenliği yapmıştı. Emily bunun dışında başka özel bir okulda da öğretmenlik yaptı. Tüm bu süreç sırasında yaptığı çalışmaların pek azı elimize ulaştı. Tek romanı olan Uğultulu Tepeler 1847 yılında yayınlandı. O da aynı yöntemle bir takma ad kullandı, onun takma adı Ellis Bell idi. Emily’nin şiirlerinde mistik bir hava var ama bu, dini içerikli bir mistisizm değil. Onun mistisizmi tanrıya değil doğayadır. Emily ölüm için şöyle der:

Güneşli saçlarımın
Ot köklerine sarıldığı zamandır…

Onun bu ve benzeri tüm şiirlerinde doğayla bütünleşme isteği, doğa mistisizmi var. Tek romanında olduğu gibi şiirinde de dönemden farklı bir üslubu olan Emily, en iyi şiir yazan kadın övgüsünü aldı çünkü onun şiirleri, özgün, yoğun ve güçlü şiirlerdi. Onun doğaya duyduğu merak hayatının her alanına işlemişti. Charlotte, Mrs. Gaskell’e ondan bahsederken, insanlardan çok hayvanları sevdiği ve onlarla daha iyi vakit geçirdiğini söylemişti. Emily’nin doğa tutkusu, romanının adından karakterin ismine kadar kendini göstermişti. Uğultulu Tepeler‘in hırçın karakteri Heathcliff, fundalık ve sarp yokuş sözcüklerinin birleşimiyle oluşan bir isme sahiptir ve bunun dışında romanın her yanından doğa taşar. Hayatı, diğer Bronteler’de olduğu gibi sınırlı bir şekilde bilinen Emily, ailenin kaderinden kaçamadı. Hastalık onun da genç yaşta ölmesine sebep oldu. 1848 yılının Eylül ayında kaybettikleri Branwell’in cenazesi sırasında soğuk algınlığına yakalanınca tedavi edilemedi. Aralık 1848 yılında ise tüberküloz nedeniyle hayatını kaybetti.

Emily Bronte- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi
Emily Bronte- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi

Anne Bronte, gölgede kalmış bir kardeşti. Brontelerin en küçüğü olan bu kadın, bunun talihsizliğini hep çekmişti. Anne Bronte’nin yazdıkları beğeni toplamamış, hayatı da pek ilgi görmemişti. Anne, hayatı bir paragrafla anlatılıp geçilen bir yazar olarak kaldı hep. Bu gölgede kalmışlığın bir getirisi olarak hayatı da eserleri de pek bilinmedi. 17 Ocak 1820’de doğan Anne, sadece üç kız kardeşin değil, altı kardeşin de en küçüğüydü. Bir yaşındayken annesini yitirdiği için bakımını teyzesi ve babası üstlendi. Birçok alanda bilgiye sahipken çok sayıda da dil öğrenmişti. Kardeşlerinin kütüphanede kurdukları hayali krallıklarda o da düş gücünü kullandı ve burada yaptıkları okumalara katıldı.

Charlotte’un öncesinde öğrencilik yaptığı ve daha sonra öğretmenlik için gittiği yatılı okula, Emily’nin sağlık problemi yüzünden kalamaması nedeniyle kendisi on beş yaşındayken öğrencilik için gitti. Burada iki yılını başarıyla geçiren Anne, mürebbiyelik için çabalamaya başladı. Çeşitli zengin ailelerin yanında çalışan Anne, dört yıl mürebbiyelik yaptı. Anne, 1840-44 yılları arasında zengin bir aile olan Robinson ailesinin çocuklarına öğretmenlik yaptı. Bu arada kardeşi Branwell de Robinsonların oğluna öğretmenlik yapmak için Anne’nin yanına gitmişti. Anne ise 1844 yılında tatil için evine gittiğinde bir daha buradaki işine dönmedi. Bunun nedeni olarak, Branwell’in öğrencilerin annesiyle yaşadığı ilişkiyi öğrenmesi görülüyor. 1845’de ortaklaşa yayınladıkları şiir kitabında onun da şiirleri yer aldı. Daha sonra bazı dergilerde de iki şiiri yayınlandı. Ama şiir konusunda o da Emily gibi değildi, edebiyat dünyasına iki romanıyla katkıda bulunmuştu. Anne’nin yazın hayatı 1847 yılında ilk romanı olan Agnes Grey’in yayınlanmasıyla başladı. Diğer Bronteler de dâhil dönemin pek çok kadın yazarının yaptığı gibi o da takma bir isim kullanarak eserlerini yayınladı.

Anne Bronte- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi
Anne Bronte- Kaynak: Bronte Parsonege Museum sitesi

Anne’nin takma adı Acton Bell idi. Acton Bell genç bir yazardı ve Agnes Grey, Charlotte Bronte’nin de içlerinde bulunduğu pek çok kişi tarafından eleştirilmişti. Tarzı, basit ve tutkusuz bulunmuştu. İkinci romanı The Tenant of Wildfell Hall (Wildfell Hall’ın Kiracısı), 1848 yılında yayınlandı. Türkçeye Şatodaki Kadın şeklinde çevrilen roman, yayınladığı yıl ilk baskısı altı haftada tükenirken yazar acımasız eleştirilere maruz kalmış, bu Charlotte’unkiler de dâhil olmuştu. Anne, kendisine yöneltilen bu eleştirileri cevap vermek amacıyla Şatodaki Kadın’ın ikinci baskısının önsözünde demişti ki “Genç ve deneyimsiz gezginler için hayatın tuzaklarını ve tehlikelerini açığa vurmak onları çiçeklerle ve dallarla gizlemekten daha iyi değil midir?” Üretken bir yazar olan Anne’nin yazın hayatı kardeşleri gibi sağlık problemi yaşamaya başlayınca yarım kaldı. Vereme yakalanan Anne, ılık havanın sağlığına iyi geleceğini düşünerek Scarborough’a gitmiş ancak üç gün sonra yaşamını yitirmişti. 1849 yılında henüz 29 yaşındayken hayatını kaybetti.

Onların kadın olmaktan ve ekonomik koşullardan kaynaklı zorlu yaşamlarını anlatan en iyi ifade ise Charlotte Bronte’ye ait. “Burada hepimiz gömülüyüz duygusu içindeyim” diyen Charlotte, yurtlarda geçen, öğretmenlik yapmak için durmadan çalıştıkları, hastalıklarla dolu hayatlarını bu cümleyle özetlemişti sanki. Bronteler hakkında yapılan araştırmalar hala sürüyor ve hayatları hakkında bilinmeyenler ortaya çıkmaya devam ediyor. Bazen sansasyonel, bazen dramatik yaşanmışlıklar gündeme gelirken Bronteler ve eserleri konusunda halen çalışılıyor.

Kaynak:
Elizabeth Langland, Anne Bronte: The Other One, Barnes&Noble Books, U.S.A., 1989.
Ghilbert Phelps, An Introduction to 50 British Novels 1600-1900, Pan Literature Guides, Londra; Pan Books, 1979.
Lyn Pykett, Emily Bronte, Barnes&Noble Books, U.S.A, 1989.
Mina Urgan, İngiliz Edebiyatı Tarihi, YKY, İstanbul, 2003.
John Bell Henneman, The Bronte Sisters, The Swanee Review, 9/2, Nisan 1901.

Başlık görseli: My Wild Acres