Ana Sayfa Blog Sayfa 458

#olcayiçinsusma: Tacize, tacizciye, tacizciyi koruyana ses çıkar

14 yaşındaki Olcay K. 8’nci sınıf öğrecisi. Olcay şu an yoğun bakımda. #olcayiçinsusma çünkü Olcay kendisini taciz eden erkek öğrenciye tırnaklarını geçirdiği için, okul müdürü tarafından suçlu bulundu ve hakkında disiplin soruşturması başlatıldı. Haksızlığa dayanamayan Olcay, müdürün odasının bulunduğu üçüncü kattan aşağı atladı. Tacize, tacizciye ve tacizciyi koruyana ses çıkar ki artık tepkiler bir işe yarasın!

Tepki veriyoruz, verdiğimizle kalıyoruz. Demek ki bir yerlerde eksik ve yanlış yapıyoruz. Bir erkek çocuğu gönlünce, kafasına göre, aklına estiği gibi taciz edebiliyor, ailesinin mesleğinden dolayı da korunuyor. Çocuk taciz ettiğine pişman bile değil belki de! Çünkü ailesi, öğretmenleri onu savunuyor, hatta mağdurmuş gibi gösteriyor. Bu çocuk ilerde tacizlerini sürdürecek, ailesi onu kollamaya devam edecek ve sonra da bir başka tecavüz ardından da cinayet vakası ile mi karşılaşacağız? Suça sürüklenen çocuklar sadece eline silah tutuşturduklarımız, hırsızlığa alıştırmamız veya sokakta dilendirdiğimiz çocuklar değil. Hatalarının üstünü örttüğümüz çocuklar da potansiyel suçlu adayları. Lütfen artık ses çıkarın, bıkmadınız mı taciz, tecavüz, cinayet kokulu kötü haberlerden?

19 Nisan günü Muğla’da bulunan Doktor Mete Ersoy İlkokulu’nda sekizinci sınıfta okuyan Olcay’ı taciz eden erkek öğrencinin daha önceden de hakkında taciz iddiası bulunduğunu fakat asker çocuğu olması gerekçesiyle öğretmenler tarafından korunduğunu belirten Olcay’ın annesi yaşadıklarını Jinha’dan Sibel Yükler‘e anlattı.

“Ben tacize uğradım, ben suçlu oldum.”

Kendisini taciz eden erkek öğrenciye tırnaklarını batırdığı gerekçesiyle müdür tarafından suçlu bulunan Olcay, müdürün odasında müdür, tacizci ve tacizci öğrencinin annesi ile yaklaşık 40 dakika görüştü. Bu görüşmeden haberi olmadığını belirten anne Emine, taciz edenin mağdur tacize uğrayanın ise suçlu bulunduğunu belirtti. Olayla ilgili okuldan arandığını ve okula gittiği zaman Olcay’ın korkudan titrediğini belirtiyor ve şunları ekliyor: “Okula gitmek için sokağa çıktığımda kızım Olcay’ın ağlamış ve ağlamakta olduğunu gördüm. Yanına yaklaştığımda gözleri şişmiş, ayakları elleri titriyordu. Korkmuş vaziyette olduğunu gördüm. Kızıma ne olduğunu sordum, o da ‘Ben tacize uğradım, ama ben suçlu oldum’ dedi. Bunun üzerine şok yaşayarak müdüre gittim. Bana, zaten okul müdürünün hiçbir zaman inanmadığını, suçlu bulunacağını, ama yaşadığı tacize dair şahidi olduğunu söyledi. Kızım şahidini aramaya gitti, ama evde bulamadı. Bu sırada kızım bakkaldan su alacağını, çok korktuğunu söyledi. Ben kızıma su aldım, yatıştırdım ve kızımla beraber okula gittik.

Ardından müdürün odasına girdiğini ve müdüre tacizi kabul etmeyeceğini söylediğini belirten Emine, “O sırada kızımla odaya girdim. Olcay odaya girdiğinde müdür bana, az önce kızımın kavga ettiğini, ama aynı zamanda kızımı taciz eden öğrencinin ailesinin de oraya geldiğini söyledi. Sonra ‘Öğrenciyi tırnakladı, çocuğu çok kötü parçalamış, görmen lazım, bu bir suç. Ama aile sizden şikâyetçi olmayacak’ dedi. Bu sırada kızım Olcay bunları dinlerken korktu, her şeye rağmen kızımı düşündüğüm için bu olayın disiplin kuruluna yansımamasını rica ettim” ifadelerini kullandı.

Müdür Kerem Ç.’nin ricasını reddettiğini belirten Emine, ısrarla disiplin kurulunu toplayacağını söylediğini ileterek, şöyle devam etti: “Kızım sınavlara hazırlanıyordu, karnesinde oldukça iyi olduğu için yansıtmamalarını söyledim. Müdür tüm ricalarımı reddetti. Bu sırada kızım Olcay, oturduğu yerden kalktı ve açık olan pencereden kendisini boşluğa bıraktı. Ben bundan sonraki olayları, travmayla hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda hastanedeydim.

Olcay’ı taciz eden erkek öğrenciden, ailesinden ve taciz nedeniyle okul yönetiminden şikâyetçi olduğunun altını çizen Emine, “Biz çocuklarımızı okula emanet ederiz. Çocuklarımızın okullarda tacize uğramasından ilk önce okul yönetimi sorumludur. Bu olay yüzünden tüm okul yönetiminden şikayetçiyim. Benim kızımı ‘Disipline vereceğim’ diye korkutan ve intihara sevk eden okul müdürü Kerem Ç.’den şikâyetçiyim. Okul müdürü biraz daha ılımlı ve uyumlu davransaydı kızım Olcay intihara girişmezdi. Müdürün tacizi örtbası kızımı intihara sevk etti” dedi.

Bu arada haberi yayınlayan gazetelerde Olcay’ın son sözünü söyleyerek aşağı atladığının yazıldığını ancak bunların gerçeği yansıtmadığını belirten anne, “Gazeteciler söylediğimin tam aksini ekleyerek yayınlıyorlar. Olcay müdürün odasında son söz olarak ‘Sizin yanınıza bırakmayacağım’ demedi. Kızım aniden atladı, Olcay keşke konuşmuş, kendini ifade etmiş olsaydı bu noktaya gelmezdik” diye konuştu.

O 40 dakikada Olcay’a ne söylendi?

Anne Emine E., kendisi gelmeden önce Olcay’ın ne şekilde sorguya çekildiğine dikkat çekmek istiyor. 40 dakikaya yakın Olcay’a ne sorulduğunu, neyle korkutulduğunu merak eden Emine, “Arkadaşları, ‘Teyze, Olcay yukarıdaydı bizi indirdiler. Biz de girelim, şahidiz diye ne kadar uğraştıysak da bizi almadılar’ dedi. Şunu özellikle sormak istiyorum, yazın. Müdür benden izin almadan, ben gelmeden önce taciz eden öğrencinin, öğrencinin babasının, müdür yardımcısının olduğu bir odada 40 dakika boyunca benim kızıma ne dediler, neyle korkuttular? Çocuk, çocuğun babası, müdür yardımcısı ve müdür o odada 40 dakika boyunca benim kızıma ne yaptılar?” diye sordu.

Bu görüşmeden yeni haberi olduğunu söyleyen Emine, “Olcay’ın arkadaşları dedi, üzerine gitmişler. Bu bir gerçek, 40 dakika boyunca ne dediler, kızımın psikolojisini düşünemiyorum Zaten tacize uğramış, zaten öfkeli. O süre boyunca benim kızımı neyle tehdit ettiler? Keşke kızım konuşmuş olsaydı, bilseydim. İsterse 10 dakika olsun, sen benim iznimi almadan benim kızımı nasıl olur da başka velinin yanında rencide edersin? Üstüne gitmiş, tehdit mi ettin? Şikayetçiyim” diye tepki gösterdi.

Erkek öğrencinin daha önce pek çok kız öğrenciyi taciz ettiği, bazılarının ailelere, bazılarını öğretmenlere yansıdığı ancak öğretmenlerin olayın hep üstünü örttüğü tacizi görmezden geldiği belirtiliyor. Emine ise, susturulmak istendiklerini ancak susmayacaklarını ve tacizciyle birlikte okul müdürü Kerem Ç’den de şikâyetçi olacağını belirtiyor. “Benim kızım disiplin cezası alacağı için kendini attı. Müdür, Olcay’ın uğradığı tacizi ifadesinde belirtmemiş. Beni suçlu göstermiş. Okulu düşünüyorlar, mesleklerinden edileceklerinden korkuyorlar. Müdür hala okulda, uzaklaştırma almamış. Nerede Milli Eğitim, nerede hukuk? Okul müdürü ve çocuğun ailesi, bu dosyayı kapatmak istese ben açacağım. Onlar kapatsa ben açacağım” diyen Emine hepimizden destek istiyor. Olay için ses çıkarmak ve tacizin yanında değil karşısında durmak hepimizin görevi!

Olcay, Çarşamba günü TEOG sınavına girecekti. Ancak iç kanama sonucu ameliyata alındı. Şu an Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde tedavi görüyor. Dün gece, beyin cerrahi servisindeki yoğun bakımdan anestezi servisin yoğun bakım ünitesine alındı. Kalçasında, kaburgalarında ve belinde çok sayıda kırık olduğu belirtilen öğrenci yoğun bakımda tutuluyor.

Olcay’ın uğradığı tacizin örtbas edilmesinin ve intihar girişiminde bulunmasına neden olunmasının duyulması için sosyal medyada #olcayiçinsusma olarak hastag açıldı.

 

Kadının tarihteki konumu, doğayla ilişkisi ve tıptaki yeri

0

İnsanlık tarihinin “ilkel” dönemlerinde, yani neolitik doğal toplumlarda kadın esaslı bir yaşam mevcuttu. Ana-kadın ve doğa ilişkisi esas alınarak, yaşamın her alanında pratiğe yansıtılırdı.

Kadının paylaşımcı yönü sayesinde toplumda eşit bir düzen anlayışı hâkimdi. İnsanlık tarihinin bu dönemlerinde ataerkil bir sistem henüz kabul edilmediğinden, aksine kadına ve doğaya inancı olan bir düzen olduğundan sömürü ve yok etme anlayışına yer yoktu. Paylaşımcılık temel etken olduğundan, ellerinde kalan artı ürün sevilene dağıtılırdı. Kısacası uygarlık tarihiyle birlikte ortaya çıkan devletsel yapılanmanın getirdiği sömürü, yok etme, onun olanı alma anlayışı yoktu.

2. resim (aslında farkında olmadan içten gelen..)Aslında farkında olmadan içten gelen ve ana-kadın temelli anlayıştan kaynaklı “ekolojik bilinç” yaşamlarının her alanına yansıyordu. Doğaya her zaman minnet duyulur ve birçok dini ritüel doğaya ya da kadına yapılırdı. Paleolitik ve Neolitik döneme özgü çoğu sayıda doğurganlık simgeleri içeren mağara resimleri, üretimin ve bereketin sembolü olan kadın heykellerin çoğunluğu o döneme ait kadın saygınlığını gösterir. Örnek vermek gerekirse ana-kadın esaslı bir kabilede kadınlar regl dönemlerinde gece yarısı tarlalarda çırılçıplak yürütülürdü, rahimden gelen kanın bereketi arttıracağına, tarlaların daha verimli olacağına inanılırdı. Kadının doğayla olan bu ilişkisi zamanla bitkilerle yapılan tedavi yöntemini geliştirdi. Aslında tıp, kadınların fitoterapi denilen şifalı bitkilerle geliştirdikleri yöntemlerle başlasa da daha sonradan kadınlar tıp alanından uzak tutularak erkeklerin oluşturduğu bir alanmış gibi devam etti. Ana-kadın esaslı toplumlardan uygarlıklara kadar devam eden süreçte kadın şifacılar yani bilge kadınlar, “Acı tanrı tarafından verilmişse çekilmelidir” düşüncesini savunan kilise yada tapınak anlayışından uzak durup, empirik (deneysel) yöntemler kullanarak neden-sonuç ilişkisi geliştiriyorlardı. Bu kadınlardan biri Agnodice.

Agnodice, MÖ 4’üncü yüzyılda, kadınların tıp eğitimi görmesinin yasak olduğu Atina’da yaşamış, batı tıbbındaki ilk kadın (jinekolog) hekimdir. “Kadının iyileştirici gücü olamaz” düşüncesinden dolayı mesleğini saçlarını kestirip, erkek kılığına girerek sürdürmek zorunda kalmış, bir süre sonra “baştan çıkarıcı” suçlamalarıyla yargılanmış ve bu nedenle gerçek kimliği ortaya çıkarılmıştır. Fakat hastalarının ona karşı olan olumlu ifadelerinden ve ayaklanmalarından sonra serbest bırakılmıştır. Aynı zamanda bu olay tarihteki ilk feminist eylemlerden biri olarak değerlendirilir.

Kadınların tıbbın gelişimine tarihin ilk dönemlerinden başlayarak katkıda bulundukları söylenebilir. Agnodice gibi Troyalı Helen, Afrodit, Hera ve daha birçok kadın doğayla ilişki kurduğu ve şifalı bitkilerle tedavi yöntemleri geliştirdiği için 16’ıncı ve 17’nci yüzyıllarda cadı avı adı altında başlatılan bir süreçle birlikte yargılanmış, dışlanmış ve yakılmıştır. Tarihte kadının adı ya hiç olmamış yada kötü olarak kalmıştır. Tarihten bugüne kadar birçok kadın astrolog, matematikçi, fizikçi, ressam, heykeltıraş vesaire kadın var ama tarihin eril dilinden dolayı maalesef kadının adının tarihte hakkıyla yeri olduğundan bahsedemiyoruz. Buna en iyi örneklerden biri olarak Camille Claudel’i verebilirim.

Camille Claudel
Camille Claudel

Camille Claudel 1864 yılında doğmuş Fransız heykeltıraştır. Onun yaşadığı dönemde, Paris’te kadınların sanat konusunda eğitim görmesi ,sanat icra etmesi yasaktı. Claudel bir grup İngiliz genç kadınla birlikte bir atölye kiraladı. Bu gruba eğitimi veren, bugün müzelerde sözde kendi heykellerinin sergilendiği Auguste Rodin’le tanıştı. Rodin ile Claudel arasında öğretmenlik dışında bir ilişki başladı. Bir süre sonra Claudel kendi heykellerini Rodin’in çaldığını söylerek yakıp yıktı ve bu olay üzerine deliler hastanesine 30 yıl boyunca makhum edildi. Claudel’in sanat yeteneği tamamen özgün olmasına rağmen eserlerinin gelişimi Rodin ile bağlantılı tutuldu. Ama bugün müzelerde gördüğünüz Rodin’in küçük heykelcikleri aslında Claudel’in bizzat kendisine aittir.

Bunun gibi tarihte adının hiç geçmediği yüzlerce kadın bu dünyadan geçip gitti. Bazıları bir şekilde eserleriyle, yazdıklarıyla kaldı bazıları ise tarihin erk (eril) dilinden dolayı başarısız bir erkeğin gölgesinde bırakıldı.

Kaynak: Wikipedia 1 / 2Tarihsel Olarak Kadın Şifacılık Ve Tıbbın Değerleri

Van Gogh’un ünlü tablosunun içinde bir gece

Resim kariyerine 1880’den sonra başlayan Vincent Van Gogh, uzun bir sanat yaşamı olmasa da dünya sanat tarihini derinden etkilemeyi başarmış bir ressamdır.

Sanatının ilk dönemlerinde koyu ve kasvetli renklerle çalışmıştır. Bu durumun çocukluk ve gençlik yıllarının hüzünlü geçmesinden, aşk hayatında başarısız olmasından kaynaklandığı düşünülmektedir. Kardeşi Theo’ya yazdığı mektuplarda çocukluk yıllarını “kasvetli, soğuk ve kısır” olarak betimlemiştir.

Ayrıca 1879 yılında, misyonerlik amacıyla Belçika’da fakir bir madenci bölgesi olan Borinage’e giden Van Gogh, buradaki madencilerin kötü koşullarından çok etkilenmiş ve onlarla daha iyi iletişim kurabilmek için özellikle kötü koşullarda yaşamıştır. Tüm bunlar onu depresif, karamsar bir ruh haline sokmuş ve bu da ilk dönem tablolarına yansımıştır.

1886-1888 yılları arasında Paris’te kalan sanatçı, “izlenimcilik” ve “yeni izlenimcilik” akımları ile tanışmıştır. Bu akımların temel özelliği, sanatçıların doğrudan doğruya gerçeği değil, gördüklerinin kendilerinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri yani kendilerinde yarattığı izlenimi resme aktarmasıdır. Van Gogh, bu akımların etkisiyle canlı renklere geçmiş ve Paris’te kaldığı iki yılda yaklaşık 200 resim çizmiştir.

1888’de Paris’in soğuk havasından bunalan Van Gogh, Güney Fransa’daki Arles kasabasına taşınmış ve birçok sanat tarihçisine göre burada sanatının zirvesine ulaşmıştır. İşte Van Gogh, Vincent’s Bedroom (Vincent’ın Yatak Odası) veya Bedroom in Arles (Arles’teki Yatak Odası) adlarıyla anılan ünlü eserini de burada çizmiştir. Bu tablo Theo’ya yazılmış o meşhur mektupların 13’üne konu olacak kadar önemlidir. 1888 ve 1889 yıllarının farklı dönemlerinde bu tablonun birbirinin neredeyse aynısı olan üç versiyonunu çizmiştir. İlki Amsterdam Müzesi’nde, ikincisi Chicago’daki Art Institute‘de ve Hollanda’daki ailesi için yaptığı daha küçük boydaki üçüncü versiyonu ise Paris’te Musée d’Orsay‘da sergilenmektedir.

Van Gogh'un unlu tablosunun icinde bir gece3

Van Gogh’un, Arles’te kaldığı “sarı evin” yatak odasını gösteren bu ünlü tablonun içinde uyumak artık mümkün!

The Art Institute of Chicago (Chicago Sanat Enstitüsü), Vincent’s Bedroom adlı tabloyu insan boyutlarına uygun bir şekilde inşa etti. Bu odada kalmak isteyenler internet üzerinden rezervasyon yaptırabiliyor. Ayrıca odalarda kablosuz internet bağlantısı, televizyon gibi hizmetler de bulunuyor.

Bu oda, Van Gogh’un Vincent’s Bedroom adlı eserinin üç versiyonunun da Amerika’da sergilenmesine dikkat çekmek için yaratılmıştır.

Van Gogh'un unlu tablosunun icinde bir gece4

Van Gogh'un unlu tablosunun icinde bir gece5

Van Gogh'un unlu tablosunun icinde bir gece6

Van Gogh'un unlu tablosunun icinde bir gece7

Kaynak: Artic, Wikipedia 1 / 2, Radikal, Indigo Dergisi, Solak Kedi, Resim Biterken, Chicago Tonight

Değil beş yüz sekiz sene, beş bin sene de geçse değişmez bu kafa

Çocuklara tecavüz edildi. O çocuklara tecavüz eden zat 508- beş yüz sekiz- sene ceza aldı. Ama çocuklara tecavüz edildiği gerçeği değişmedi. Çocuklar aynı durumdalar. Çocukların aileleri aynı kafadalar. Pek çok çocuk ve aile aynı durumda. Çoğunu duymuyoruz, duyamayacağız. Çocuklar hâlâ güvende değil. Tecavüzcü de zaten o ceza alan tek bir kişi değil.

Kendimize her zaman bir günahkâr seçeriz. O günahkâr; pisliklerin, çirkinliklerin sorumlusu olur. Sonra o sorumlu herkesin önünde cezalandırılır. Çocuk avutur gibi verilen bu cezalar nedense caydırıcı olmaz. Eğer caydırıcı olsaydı bugünden itibaren hiçbir çocuğa tecavüz edilmeyeceğinin garantisini bilirdik içimizde. Hanginizin içi rahat şimdi? Kimin içinin yağları eridi, “oh şerefsiz yatsın şimdi 500 yıl görsün dünyanın kaç bucak olduğunu” diyen var mı? Sizce cayacaklar mı, “500 seneyle yargılanırsam ne yaparım, ben en iyisi çocuklara tecavüz etmeyeyim” mi diyecekler. Tabii ki hayır.

Neden bu umutsuzluk. Oldukça geçerli sebeplerim var. Eğitim sistemini avcunun içine alıp keyfince değiştiren bir sistemin vatandaşıyım. Bu sistemde çocuklara bilgisayarınız dizüstü olsun ama eteğiniz dizüstü olmasın deniliyor. Bu sistemin yürütücüleri sapık.

Bu olay bir şekilde ortaya çıktı, lanetli vakıf ve lanetli hükûmet elele tutuşup çirkinliğin üstünü örttüler. Ya ortaya çıkmasaydı? O zat, şu an cezalandırılan zat, aynen devam etmeyecek miydi sapkın hayatına? Ödül de alacaktı, konferanslara da çıkacaktı, alkışlanacaktı da. Bugünden sonra da olacak farklı bir şey değil.

Bu umutsuzluğa bir sebep de Özgecan Aslan. Ne oldu? Vahşice öldürüldü. Katili cezaevine girdi, uzunca yatacaktı, sonra öldürüldü. Ortalık sallandı aylarca, kadınlar alanlardaydı. Peki, ne oldu? Tecavüzcü sapık katiller vazgeçti mi? Eğer bu caydırmaya çalışmacalar ile bir yere varılabilseydi o zaman Özgecan’ın öldürülmesinin ardından tecavüz ve/veya cinayet vakalarında büyük bir düşüş gözlenirdi. Herhangi bir düşüş yaşanmadı.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre 2015 Şubat ayında Özgecan dâhil 16 kadın öldürüldü. Mart ayında 33, Nisan ayında 22, Mayıs ayında 22, Haziran ayında 26, Temmuz ayında 15, Ağustos’ta 28, Eylül’de 32, Ekim’de 21, Kasım’da 28 ve Aralık’ta 32 kadın öldürüldü. 2013’te 237 kadın, 2014’te 294 kadın ve 2015’te 303 kadın cinayeti işlendi. Bu rakamları anlamak için matematik profesörü veya usta sosyolog olmaya gerek yok. Gördüğünüz gibi Özgecan’ın katlinden sonra herhangi bir cayma söz konusu değil.

Günümüze gelelim. 2016 yılının henüz çok başındayız. 2016’nın ilk 3 ayında 96 kadın öldürüldü. Gerçekten kadın cinayetlerinde herhangi bir düşüş yok. Tekrar tekrar bakıyorum, hayır, hiçbir düşüş göremiyorum. Gördüğüm en büyük şey, sistematik olarak kandırılmamız, tecavüze uğramamız, taciz edilmemiz ve öldürülmemiz.

Çocuk istismarı bu ülkenin hapis cezasıyla üstü örtülemeyecek kadar büyük bir sorunu. Burda kasıt “idam gelsin, hadım edelim” gibi sığ çözüm önerileri değil. Zihniyetin değişmesi gerek. Çünkü biz o kadar çok yaşadık, o kadar çok okuduk ve o kadar çok seyrettik ki problemler çıkış noktasına inilmeden üstün körü çözümlenemez. Çünkü biz, çok iyi öğrendik ki bataklığa inşa ettiğimiz o lüks siteler ufak sarsıntılarda üstümüze yıkıldı. Dönüştürmek ve düzeltmek adına hiç davranmayıp bilinçaltımıza itelediğimiz her kötülük bir gün su yüzüne çıkıp yine bizi vurdu.

cocuk istismari

Ensar Vakfı kapatılmadı. Bir kişinin yüzlerce yıl ceza alması hiçbir işe yaramadı. Ancak; bu vakıf kapatılır, sorumluların hepsi cezalandırılır ve toplum da artık gördüğü kötülüklere sessiz kalmayı bırakırsa belki bir işe yarayabilir!

İşe yarar ceza haberleri duymak için, daha Ensar vakası çok tazeyken karşımıza çıkan örneklere ses çıkararak yardım edebiliriz. Vatandaş olarak görevimiz önümüze sunulanı yemek değil, topluma dayatılan pisliklere karşı koymaktır. Buyrun örnek: İzmir’deki çeşitli okullarda 2016’nın ilk 4 ayında çocuklara yönelik 15 cinsel istismar olayı yaşandığı ortaya çıktı.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu’nun CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun soru önergesine yanıt verdiği yanıt çok acı: 2015’te resmi verilere göre, toplam 31 bin 337 çocuk olmak üzere;  2010’da 45 bin 738, 2011’de 42 bin 700, 2012’de 40 bin 428, 2013’te 37 bin 481, 2014’te 34 bin 629, 2015’te 31 bin 337 çocuk evlendirildi.

Adalet Bakanlığı’nın 2014 verilerine göre, her ay adli tıp kurumuna 650 çocuk cinsel istismarı vakası gönderiliyor.

UNFPA, Dünya Nüfusunun Durumu 2014 Raporu’na göre, her yıl 91 bin kız çocuğu anne oluyor ve tüm evliliklerin 3’te 1’ini 18 yaş altı kız çocukları oluşturuyor.

Hürriyet gazetesinin, Adli Sicil İstatistik Genel Müdürlüğü verileriyle hazırladığı habere göre, 2014 yılında çocuklara yönelik cinsel istismar suçundan toplam 18 bin 104 dava açıldı.

Umutlanmak için çok erken, mücadeleninse tam sırası. 

ODTÜ Kadın Dayanışma Platformu: “Taciz önleme birimi kurulsun!”

0

ODTÜ’de artan tacizlere karşı ODTÜ’lü kadınlar, kadın bilincinin yüksek olduğu akademisyenlerden ve kendilerinden oluşturulan bir “Taciz Önleme Birimi” kurulmasını talep ediyorlar. Son olarak öz savunmasını gerçekleştiren bir kadının sorgulanması ve tacizcinin beyanlarının esas alınması üzerine kadınlar rektörlük önünde oturma eylemi başlattılar.

ODTÜ Kadın Dayanışması Platformundan, ODTÜ Rektörlüğüne, tüm çalışanlara, öğrencilere ve kamuoyuna;

“ODTÜ rektörlüğünün tüm çabalarımıza karşın bir süredir görmezden geldiği gibi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi, bir kampüs üniversitesidir. Kampüs Üniversiteleri ise yaşam alanlarıdır.

Biz kadınların, okulda, kampüste, kantinlerde kütüphanede, bahçede ve banklarda kendimizi güvende ve huzurlu hissetmek, bunun bozulduğu durumlarda ise karşımızda bir muhatap görmek talebimizi bu güne kadar duymayan ODTÜ rektörlüğü, şimdi de, tacize karşı kendini savunan bir kadının özsavunmasını sorgulamaktadır. Aynı rektörlük, hakkında defalarca farklı kişiler tarafından taciz nedeniyle dilekçe verilen öğrencisini daima korumakta, hâlâ kampüste ve kampüs çevresinde rahatça dolaşmasına ve kadınları rahatsız etmeye devam etmesine alenen göz yummakta, izin vermektedir.

Biz kadınlar, rektörlüğün bizim yaşam alanımıza saygı duymasını, güvenliğimizi sağlamasını, tacizcilerin yanında değil, tam karşısında durmasını, öz savunma gerçekleştirilmesini istemiyorsa, buna sebep olacak durumların oluşmasını engellemesini, ODTÜ Kadın Dayanışması’nı muhatap alarak okulda, Boğaziçi ve Ankara Üniversitesi başta olmak üzere başka birçok üniversitede görüldüğü üzere taciz önleme birimi kurmasını talep ediyoruz. Canımıza yetti. Ya siz bir adım atın, ya da biz kadınlar, kendi kurallarımızla tacizi önlemeye geliyoruz!”

ODTÜ Kadın Dayanışma Platformu 

Semaver Kumpanya’nın bir diğer yoğun emek ve üretim safhası: Kukla Atölyesi

Semaver ve Kumpanya, Sait Faik Abasıyanık’ın iki ayrı öykü kitabının isimleri, bu iki öykü isimleri bir araya geliyor ve 2002 yılında Işıl Kasapoğlu Semaver Kumpanya’yı kuruyor. Öyküler Semaver Kumpanya’da dile geliyor. Sahnede izlemekten keyif aldığınız, eğitim atölyesinde ders almak isteyeceğiniz güzel insanlardan oluşan Semaver Kumpanya’da kukla atölyesi başlıyor.

Kukla atölyesi de Semaver Kumpanya’daki yoğun emek ve üretim safhasının bir parçası, Siz de bu sürecin bir parçası olmak isterseniz Kukla Atölyesi’nde yerinizi alabilirsiniz.

7 Mayıs 2016 tarihinde başlayan Kukla Atölyesi, iki ay sürecek ve her cumartesi günü 14.00-18.00 saatleri arasında gerçekleşecek.

El Kuklası, Puppet, Mask Yapımı & Oynatımı atölyenin içeriğini oluşturuyor. En fazla sekiz kişiden oluşacak atölye için başvurular aşağıdaki iletişim adresine iletilebilir.

Semaver Kumpanya’nın kurucuları arasında yer alan Sibel Altan bu sefer Kukla Atölyesi’nde eğitmen olarak karşımıza çıkıyor. Altan, Hollanda ve Bulgaristan’da çeşitli kukla workshoplarına katılmış olup kendini kuklanın hizmetkarı olarak tanımlayan Alman sanatçı Karina Cheres’ten kukla oynatım eğitimi almıştır.

kukla atölyesi

Sibel Altan, Semaver Kumpanya’da kukla oyunlarında ve büyük oyunlarda rol almaya devam ediyor. Okullarda kukla workshopları ve düzenli kukla dersleri veriyor.

Sibel Altan
Sibel Altan

foto 3

Ayrıntılı Bilgi:
0212 585 59 35
Semaver Kumpanya Çevre Tiyatrosu / Kocamustafapaşa
[email protected]
www.semaverkumpanya.com

Nick Brandt’in objektifinden “Bir zamanlar Afrika’da”

1839 yılında Sir John Herschel, Royal Society of London’da verdiği bir dersinde fotoğrafçılık kelimesini dünyaya tanıttığı zaman insanlar bu muhteşem buluş karşısında ne yapacakları konusunda şaşkındılar. İlk zamanlarda pek alışılmamış bir yenilik olan fotoğrafçılık, zamanla insanların çevrelerinde değişen dünyayı belgelemeleri için vazgeçilmez bir yol haline geldi.

Ünlü vahşi yaşam fotoğrafçısı Nick Brandt, güçlü fotoğraf serisi olan Inherit The Dust ile Afrika manzarasının değişen yüzünü, tarihimizin bu kilit anında iç gözlemsel bir yaklaşımla ele alıyor. Hayvanların gerçek boyutlarında kullandığı paneller aracılığıyla siyah beyaz fotoğraf çalışmaları doğal yaşam alanlarının insan eliyle nasıl yok edildiğini gösteriyor.

Brandt, yaşam alanlarının tahribatı ve yoksulluk etkilerinin yanı sıra, Afrika’nın tehlike altındaki türlerinin korkunç durumlarını da belgeliyor. Fotoğraflarla içinde yaşadığımız güvencesiz zamanlara güçlü bir açıklama yapıyor.

“Eğer bu şekilde davranmaya devam edersek, çocuklarımıza toz bırakacağız. Çünkü toz, geriye kalan tek şey olacak.”

Burada gerçek boyutlarda bir fil fotoğrafı, çöp yığınlarının arasından yöneliyor. Etrafında ise hayvanlar ve insanlar yiyecek bulma umuduyla çaresizce geziniyorlar.

1Afrikalı korucular öldürdükleri fillerin dişleriyle sıraya dizilmişler. Fotoğrafta sıranın sonuna doğru fildişlerinin ne kadar küçüldüklerine bakarak o kadar çok sayıda filin öldürüldüğüne dikkat edebiliriz.2Bir önceki fotoğrafa karşılık ise 2008 yılına döndüğümüzde bir fil sürüsünün liderleri tarafından yürütüldüğüne şahit oluyoruz. İşte bu fotoğraftaki fillerin birçoğu artık yaşamıyor, fildişi kaçakçıları tarafından öldürülüyorlar. Geriye kalan yalnızca fildişleri oluyor.

3Çok az sayıda insan bu kadar büyük bir fil gördü ancak şimdi hiç kimse göremeyecek.

4Afrikalı gergedanlar bir zamanlar evleri olan arazilerde dolaşıyor. Gördükleri ise onlara şunu düşündürtüyor. “Hayatlarımızı bunun için mi kaybettik?”

5Afrika’nın geniş çayırlarında huzurun tadını çıkaran bir grup zürafa. Böyle sahneler bulmak ise artık giderek daha zor hale gelmekte.

6Bir aslan esintinin keyfini sürüyor. Kaçakçılık ve ödül avcılıklarının sayılarındaki ciddi artışlar aslanların endişe verici sayıda hayatlarını kaybetmelerine sebep oluyor. Nesillerinde son 10 yılda yüzde 75 azalma görüldü.

7Igor adlı bir fil yalnız başına türünün bir örneği olarak duruyor. Bu fotoğraftan sonra öldürülüyor. Bir çocuk, şiirinde Igor’u ölümsüzleştiriyor.

8

Kaynak: One Green Planet

Alkol akıl sağlığı konusunda psikedelik maddelerden daha zararlı

1

Norveç Araştırma Konseyi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, psikedelik maddeler ile akıl sağlığı problemleri ve intihar eğilimi arasında bir bağlantı olmadığı sonucuna varıldı.

Araştırma 19 bin 299’u psikedelik madde kullanan 130 bin yetişkin Amerikalı arasında yapıldı. Araştırmacılar psikotropik madde kullanımının ciddi akıl sağlığı problemleri yarattığı konusunda bir kanıt bulamadıklarını açıkladı. Öte yandan alkol kullanımının ise küçük problemleri bile kolayca derinleştirebildiğinden, depresyon ve intihar oranlarını arttırdığı elde edilen bulgular arasında.

Bilim insanları, psikedelik maddeleri klinik koşullar altında değerlendirerek stres bozukluğu, depresyon, anksiyete ve intihar eğilimi gibi durumlarla psikedelikler arasında herhangi bir bağlantı bulamadıklarını açıklamakla birlikte, araştırmaya katılan psikedelik madde kullanan insanların deneyimlerini (bu açıklamaların oldukça kişisel olduğunu da hatırlatarak) daha çok derin ve anlamlı olarak değerlendirdiklerini belirtti.

Teri Krebs, Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesinden çalışmanın sürdürülmesine öncülük eden sinirbilimci, halk sağlığı perspektifinden bakıldığında, herhangi bir hükûmetin psikedelik maddeler üzerine koyduğu yasakları haklı çıkaracak bir neden bulmanın oldukça zor olduğu sonucuna varıyor ve ekliyor: “Uzmanlar sürekli olarak LSD ve psilosibin gibi maddelerin bireysel olarak kullanıcıya ve topluma verdiği zararın alkol ve diğer kontrollü maddelere göre oldukça az olduğunu belirtiyorlar.

Yapılan birçok araştırma sonucunda ve internetten de kolaylıkla erişebileceğimiz birçok bilgi ışığında bu maddelerin, tek amacı kâr olan medya kuruluşlarının göstermeye çalıştığı gibi birer tehlike olmadığı yavaş yavaş daha görünür olmaya başladı. Salt bir eğlence aracı olmaktan ziyade birçok sağlık problemini ve bağımlılıkları aşmada önemli potansiyellere sahip birer ilaç olabilecek psikedelik maddeler yapılan araştırmalarla bu yolda önemli adımlarla ilerliyor.

does-alcohol-relieve-stress

Diğer yandan yapılan araştırmalar alkolün kötüye kullanımı ile intihar eğilimi arasında doğrudan bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor. Birleşik Devletler Milli Tıp Kütüphanesine göre: “Aşırı alkol kullanımı şartlı reflekslerin yitimi, düşünmeden hareket etme ve yargı bozukluğu gibi sebeplerle intihar eğilimlerini arttırmakla birlikte intihar etme düşüncesinin yarattığı stresi de azaltan bir etki de sergileyebiliyor.

İnsan vücuduna ve metabolizmasına etkileri bilinen antidepresanları şeker gibi kullanmakta bir sıkıntı görmeyen, daha kötü etkilere sahip alkolü yer yer romantikleştirerek tüketimini teşvik eden modern toplum ve devletlerin sağlık bahanesiyle psikedelik maddelere karşı önyargıları, yasakları ve hatta ikiyüzlülüğü, kimi kesimlerin kâr amacı uğruna kanserden ciddi psikolojik bozukluklara birçok insanın tedavi umudunu ertelemekten başka bir işe yaramıyor.

Kaynak: BigThinkTheSpiritScience

Şehirleri daha iyi yapacak 6 yenilikçi proje

The Knight Cities Challenge kazananları, her yerde yaratıcı şehir plancıları için ilham kaynağı oluyor. The Knight Cities Challenge, özellikle Amerika şehirlerine yardımcı olmak için Detroit’ten Macon, Georgia’ya kadar 26 şehir için 5 milyon dolar verdi. Ancak bu fikirleri başka şehirlerde kullanmamak için hiçbir neden yok. 37 yenilikçi projeden altısını şöyle sıralayabiliriz:

Şehirleri daha iyi yapacak 6 yenilikçi proje

1. Otoban içinde bisiklet parkuru

Birkaç yıl içinde, Akron Innerbelt karayolunun son mili kapatılacak. Şehir merkezini bölen yolun inşasına hemen hemen 1970 yılında başlanmıştı.

Arabalar yolun sonuna geldiğinde yolun bir bölümü bisikletlere teslim ediliyor artık ve şehir merkezi ile bağlantılı yeni bir dağ bisikleti yolu oluşuyor .

“Bisiklet sürmeyen insanları teşvik etmek ve heyecanlandırmak için bir yol var” diyor proje yöneticisi Jonathan Morschl.

Şehirleri daha iyi yapacak 6 yenilikçi proje 2

2. Pop-up minimum ızgara

Georgia Macon’da, şehrin etrafında bisikletle tur atmak şimdilik hiç de kolay değil, ancak şehir yakın zamanda daha iyi bir altyapıya sahip olacak deneyimler kazanacak. Bu proje kâr amacı gütmeden büyük bir mahalleyi dönüştürmeyi hedeflemektedir.

“İnsanlar dışarı çıkıp bisiklet sürecekler ve aslında iyi bir altyapının olduğu mekanlarda bisiklet sürmeyi nasıl sevdiklerini anlayacaklar” diyor Macon Başkanı ve Ceo’su aynı zamanda projenin organizasyon lideri Josh Rogers.

Cuma ve Cumartesi günleri, komşu çevredeki mahalleler, üniversite kampüsü ve park ile şehir merkezini bağlayan korumalı bisiklet yolları, bisiklet bulvarları ve yayalar için yeni düzenlemelerin altyapısını deneyimleyebilecekler.“Şu an böyle bir bağlantı yok, fakat bahsedilen öngörülerin gerçekleşmesi gerçekten çok yakın” diyor Rogers. Bazı yeni altyapılar yapılacak ve Rogers mahalle sakinlerinin bu yeni yerlerde kalıcı olmak isteyeceklerini umut ediyor.

3. Ön bahçelere çim platform

“Amerika’da çok yaygın olan ve kullanılmayan ön bahçe boşluklarını dönüştürmeyi planlıyoruz” diyor Minneapolis merkezli çalışan Musicant Grup Kurucu ve Müdürü Max Musicant. İnsanların komşularından daha da izole olmadan yaşamaları için, ön bahçeleri, ev sahiplerinin sosyal aktivitelerini gerçekleştirecekleri bir araç olarak tasarlıyorlar. Bu planlama ön bahçeye bir takım mobilyalar, bahçe düzenlemesi ve belki de küçük bir kütüphane eklenmesi şeklinde düşünülüyor.

“Gerçekten insanların iletişim kurabilmesi için önemli olan şeyleri onlar için keşfedip ön platformlara yerleştirmeliyiz” diyor ve ekliyor Musicant, “Arka bahçeler yerine insanların ön bahçelerindeki çim platformları kullanmaları, komşularıyla ve insanlarla rastlantısal bir etkileşim doğuracaktır.” Tasarımcılar, uygulamayı test etmek için St. Paul mahallesinde 15-20 konut için tip olarak bu uygulamayı gerçekleştirmeyi planlıyorlar, uygulamanın nihai sonuçlarını 2017 yılında alacaklar.

Şehirleri daha iyi yapacak 6 yenilikçi proje 3

4. Boş evleri kullanarak yeni istihdam alanları yaratmak

İndiana’nın Gary şehrinde yaklaşık 6 bin boş ev ve işsizlik var. Yeni bir proje bu ikisi arasında bir bağlantı kuracak. Bu terk edilmiş evlerin içinde yaklaşık 12 milyon doların üstünde mimari eleman var. Kar amacı gütmeyen Delta Enstitüsü, yeni bir tesis oluşturmayı planlıyor ve bu tesis oluştururken de tren işçilerine yıkım,çözümleme, depolama ve mobilya yapımı alanlarında istihdam sağlayacaklar. Yeni merkez aynı zamanda daha fazla yeniden iş ve işbirliği alanı sağlayacaktır. Yeni bir depo inşa edilinceye kadar, yeniden işlevlendirilen nakliye konteyneri bir pop-up mağazası olarak hizmet verecek.

Şehirleri daha iyi yapacak 6 yenilikçi proje 4 5. Parklara açık ofisler yapmak

Araştırmalara göre insanlar açık alanlarda daha yaratıcı ve üretken olabilmektedirler. Los Angeles’ ın Long Beach şehrinde şehir merkezinde bir parkta, ücretsiz kaliteli internet, elektrik, oturmak için rahat ekipmanlar, su, sakin müzikler ve gölge elemanlarının da olduğu bir açık ofis tasarımı düşünülmektedir.

Benim gibi insanlar olabilir, şöyle ki açık alanda kimsenin onları rahatsız edemeyeceği şekilde yaptığı işe daha yoğun konsantre olabilen” diyor Long Beach şehrinden Rachael Tanner.

“Çoğu ofis çalışanlarının ücretsiz, gerçekten kaliteli bir Wi-Fi alabileceği, bir şarj istasyonunun vesaire olduğu bir yere ihtiyacı var ve belki de bunun da ötesinde kendi işleri için onlara cevap verebilecek şekilde şans eseri yeni insanlarla tanışmaları için bu bir başlangıç olur.”

6. Boşlukların doldurulması için halkı eğitmek

Ohio, Midtown Columbus‘ta birçok boş ve atıl arazi boşluğu var (alışveriş merkezleri önünde çoğunlukla boş, büyük otoparklar dahil). Bu alanlarda her zaman inşa kolay değil, fakat yeni bir proje, bunu kırmayı ve sonrasında da bunu halka öğretmeyi hedefliyor. Kâr amacı gütmeyen Incremental Development Alliance, eski binaları incelemek için yerel ortaklarla çalışmayı ve dubleks, tripleks gibi küçük ölçekli projelere odaklanmayı amaçlıyor. Sonra da bu yapıların hesaplı ve modern benzerini inşa etmek ya da bu süreci öğrenmek isteyen insanlara öğretme sürecini başlatmanın bir yolunu bulacaklar. Son olarak da yerel yatırımcılarla proje geliştiricilerini biraraya getirecekler.

KaynakFast Company

“Müzik, insanları zor zamanlarda en çok destekleyen unsurlardan biri”

Sarp Maden, Volkan Öktem ve Alp Ersönmez’in bir araya gelmesi ile ortaya çıkan modern caz üçlüsü MadenÖktemErsönmez, 12 Nisan’da Ankara’da gerçekleşen XJAZZ Festivali konseri öncesinde Gaia Dergi’nin sorularını cevapladı.

Yeşim Özbirinci: Xjazz Festivallerinin programlarını nasıl buldunuz? Bu sene İstanbul ve Ankara’da gerçekleşecek Xjazz Festivallerinden beklentiniz nedir?

Sarp Maden: Ben çok renkli buldum. Ayrıca malesef XJAZZ’a gelmesi planlanan birçok yabancı müzisyen ve grup, ülkemizdeki terör tehdidi yüzünden iptal edildi. O çok üzücü tabii ama ona rağmen oldukça renkli bir program var. Türkiye’de yeteri sayıda festival yok bence. İstanbul’da sadece İstanbul Caz Festivali ve Akbank Caz Festivali var. Ankara’da da Ankara Jazz Festivali var, yılda bir kere. Dolayısıyla Türkiye’deki kültür hayatına çok önemli bir katkısı olduğunu düşünüyorum.

Volkan Öktem: XJAZZ Türkiye için çok renki bir olay oldu diye düşünüyorum. Çok fazla renk ve heyecan getirdi. Gerçekten değişik sanatçıları da getirerek özellikle Türkiye’deki caz müzisyenlerine de destek vererek yeni bir adım atmış olduğunu düşünüyorum. Ayrıca Murat Sezgi’ye, çok başarılı bir organizasyonun içinde böyle bir festivali Türkiye’ye getirdiği için ekibimiz adına, hepimiz adına teşekkür ediyorum. İstanbul’da bir kere çalmıştık. Şimdi ikinci ayağı olan Ankara’da, burada çalıyoruz. Mayıs ayında da Berlin’de olacak. Berlin’de çalacağız. Çok mutluyuz bu yüzden. Bütün konserlerde de her şey yolunda gidiyor. Katılım da ilgi de iyi. Biz de teknik olarak, müzik olarak daha gayet mutluyuz.

Yeşim: Türkiye son zamanlarda zor bir süreçten geçiyor. Genel olarak kültür sanat etkinliklerinin böyle günlerde nasıl bir önemi var? Bu durumlarda müzisyenlerin işlerinin ertelenmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sarp: Bence ülkenin kritik dönemlerinde kültür ve sanat aslında insanlara manevi olarak daha çok şey katıyor. Biliyorsunuz hep hikâyeler vardır, Batı ülkelerinde, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkeler bombalanırken ve savaştayken konser salonlarının önünde insanlar kuyruk oluşturuyorlardı. Dolayısıyla bence konserlerin iptalleri o açıdan doğru bir yaklaşım değil. Müzik, insanları zor zamanlarda en çok besleyen ve destekleyen unsurlardan biri. Kültürel faaliyetlerin ve konserlerin devam etmesi çok önemli.

Sarp Maden
Sarp Maden

“Müzik susmasın istiyoruz”

Volkan: İnsanlar çok daha değişik açılardan eleştirebiliyor. Müzik biraz daha eğlence aracı gibi de görünüyor. Ama tabii caz müziği öyle bir şey değil. Biz bazı yerlerde çalıyoruz, çıkmadan insanlar iki saat müziği dinliyorlar. Kim ne solo çalabiliyor onu fark ediyorlar. Eskisinden çok daha dikkatli seyirciler var, hakikaten müziği dinleyen. O yüzden son zamanlardaki birtakım olarak çok üzücü, hepimizin çok üzüldüğü olaylar. Bu sebeple müzik susma noktasına geliyor. Bu da hoş olmuyor tabii ki. Ama biz müzisyenler böyle düşünmüyoruz, tabii ki. Müzik susmasın istiyoruz. Biz çünkü insanları, kendilerini iyi hissedecekleri, yeteneklerini kullandıkları ve müzik dinleyerek kafalarındaki başka hayallere daldıkları bir dünyayı canlandırıyoruz aslında. Bu yüzden müzik susmasın. Ekip olarak bu işe gönül vermiş, yıllardır bu işle uğraşan insanların ana fikri, bu.

Alp Ersönmez: Zihnen belli olgunluğa ulaşmamış toplumlarda sanat hep bir eğlence aracı olarak görülüyor. Halbuki sanat belli bir zihinsel ve duygusal olgunluğun sonucunda oluşan bir olgu. Türkiye’de sanat hiçbir zaman değerini bulamıyor zaten. Bunu her zaman görüyoruz, biliyoruz. -bunda her şeyin etkisi de var.- Bu tip dönemlerde de sonuçta hafife alınmış olan böyle bir olgunun küçümsenmesi, insanların sanki hepimizin ortak olarak yaşadığı bir acıyı sanki yaşamıyormuş gibi göstererek, sanki vur patlasın çal oynasın bir dünyada yaşıyormuşuz gibi müzik dinleyen insanların gösterilmesi büyük bir aymazlıktır. Başka bir şey değil. Ama yapacak bir şey yok. Memleket bu durumda. Elimizden geleni biz de yapıyoruz. Sonuçta biz kendimizi biraz daha ortsya atmazsak bu eleştirileri göğüslemezsek hiçbir zaman bu değişmeyecek. Elimizden geleni yapıyoruz.

Volkan Öktem
Volkan Öktem

Volkan: Genelde bu işin siyasi boyutunun sosyal medyadaki boyutuna çok fazla katılmıyoruz. Hoşlanmıyoruz. Biz müziğimizle var olmak istiyoruz aslında ama bizim bazı görüntülerimiz, daha doğrusu bize olmaz da aynı sahneyi paylaştığımız arkadaşlarımızın videolarının altına bazı yorumlar geliyor. Şimdi bu olur muydu, şu olur muydu gibi. Bunlar üzücü. Bunları yapmamak lazım. Çünkü eğer yas tutulacaksa hep beraber yas tutalım. Oldu mu? Biz çünkü o yorumu yazan insanın evinde ne yaptığını bilmiyoruz. İzdivaç programı mı izliyor ya da öyle bir yorum yazıyorsa, onu yanlış buluyorsa –konser seyretmeyi, gitmeyi- o zaman o kanalın yayınladığı eğlence programını veya izdivaç programını şikayet ediyor mu? Eğer şikayet ediyorlarsa onu da yazılı belge olarak oraya resmini koysunlar. Biz de tatmin olalım. Yas tutacaksak hep beraber tutalım ya da bu olayları böyle şahlandırmanın bir anlamı yok.

Yeşim Özbirinci: Tek bir sektörün üzerine yıkmanın bir anlamı yok. Sonuçta bakkal ertesi gün bakkalını açıyor… Peki, caz konserleri çerçevesinde, Ankara seyircisiyle İstanbul seyircisini kıyasladığınızda nasıl bir fark görüyorsunuz?

Sarp: İstanbul seyircisi daha doygun bir seyirci bence. Çünkü İstanbul’da çok uzun yıllardır daha fazla konser oluyor. 1980’lerde İstanbul’da caz festivali başladı ve ondan kısa bir süre sonra 1991’de Akbank Caz Festivali başladı. Ayrıca festivaller dışında da birçok müzisyen ve grup İstanbul’u ziyaret ediyor. Dolayısıyla Ankara seyircisinin biraz daha aç olduğunu düşünüyorum. İstanbul’da daha fazla doygunluk var. Aynı zamanda biraz daha fazla belki tanıyorlar, biliyorlar, aşinalar müziğin bilhassa mainstream olmayan daha marjinal türlerine.

Alp Ersönmez
Alp Ersönmez

Volkan: İzmir doğumlu ama Ankara Polatlı’da büyümüş biriyim. Müzikal geçmişimin neredeyse en önemli kısmını ben Ankara’da oluşturdum. Eskiden şöyle bir tabir vardı: Bir grup albüm yaptığında ya da bir grup konser vermek için toplandığında, Ankara seyircisi onu beğendiyse, “Aaa! O ekip oldu, tamamdır” denirdi. Ben buna inanırım. Burada yaşan bir insan olarak, üniversite gençliği ve burada olan insanların müzikle olan ilişkisi bana her zaman bir başka geliyor. Gerçekten Ankara seyircisini bir ayrı tutarım. Bunu belirtmek isterim.

Alp: Ankara’yı seviyoruz. Kendine özgü bir seyircisi var. İstanbul daha doygun. İzmir ise eskisi gibi değil. İzmir’i bu anlamda sevmiyorum.

Yeşim: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Volkan: Söylediğimiz her şeyi yalandı (gülüşmeler). Teşekkür ediyoruz, röportaj için.

Yeşim: Ben teşekkür ederim.