Tıbbi kenevir ekip yetiştiren ve hasat eden Merced, Kaliforniyalı rahibeler Kate ve Darcy ile tanışın. Tıbbi tedavi markalarına The Sister of the Valley ismini veren, Katolik ya da geleneksel şekilde dindar olmayan bu rahibeler, tüm ilaçları ayın hareketlerini izleyerek “ruhani bir ortamda” hazırlıyorlar. Keneviriuyuşturucu endüstrisinden ziyade tedavi endüstrisine dönüştürmeyi umuyorlar: “Biz dünyayı iyileştirme yolunda olan iki aktivistiz.”
İkili, manastırlarının garajında kenevir yetiştirip daha sonra mutfakta ağrı kesici olarak kullanılmak üzere cannabidiol(CBD)* merhem, tentür ve yağlar üretiyor. Sundukları ürünler, sırt ağrısından akşamdan kalmalığa (hangover) ve migrene kadar her şeyi tedavi ediyor ve ihtiyacı olanlara gönderilmeden önce her kavanoza veya şişeye dua okunuyor. Geçen yıl bu işe başladıklarından beri rahibelerin tedavileri, son zamanlarda medyanın da ilgisiyle kendi internet sitelerinde ve Etsy’de** yok satarak ne kadar popüler olduğunu kanıtladı.
Fakat geçen yıl Mart ayında (tıbbi kenevirin bölgede ilk yasal oluşundan 19 yıl sonra), bu milyar dolarlık endüstriyi düzenlemek için yürürlüğe koyulan yeni Kaliforniya kenevir yasasıyla bu oluşum tehdit altında. Rahibeler şimdilerde çeşitli kampanyalarla meclisin tıbbi kenevir yetiştirmeyi yasaklama planlarına karşı savaşıyor.
56 yaşındaki Rahibe Kate, bu yasağın tüm vatandaşların isteğine karşı olduğu için ahlak dışı ve adaletsiz olduğunu, bu yüzden de yasağı tanımadığını söylerken Rahibe Darcy ise Tanrı’nın hediyesi olan bir şeye insanların olumsuz yaklaşımının sinir bozucu olduğunu söyledi. 200’den fazla kişi şehir meclisinin bu yasayı çıkarmaması için bir araya gelse de çabalar sonuçsuz kaldı.
Daha fazla bilgi için Facebook sayfalarınıburadan ziyaret edebilirsiniz.
*: Kenevirde bulunan aktif bileşenlerden biridir.Tıbbi özellikleriyle değerlidir ve psikoaktif değildir.
**Etsy: El yapımı ürünlerin alınıp satıldığı ticari bir website
Gece ya da gündüz, bu ışıldayan kabin ziyaretçilerine muhteşem bir yıldız haritasının görünmesini sağlıyor!
İngiltere’nin güney kıyısında yer alan büyüleyici sahil kenti Eastbourn, yakında yalnızca bölgedeki muhteşem Victorian otelleri ile değil aynı zamanda Stargazer’s Cabin olarak da bilinen takımyıldızı görüntüleme kabini ile de turistlerin uğrak yerleri arasında olacak.
Londra merkezli tasarım firması George King Architecs tarafından tasarlanan bu yenilikçi kabinin bir yıl içinde yapılması planlanmakla birlikte, küçük kasabanın büyük bir figürü olması hedefleniyor. George King Architectstasarımı “Stargazer’s Cabin”, uluslararası tasarım yarışması “The Huts”da, önceden tasarlanmış, ikonik plaj kabini tasarımı kategorisinde altını kaptı.
Kabin, düşük enerji LED ışıklarının monte edildiği lazer kesim denizci türü kontrplak ve PVC kaplama katmanları ile basit bir şekilde ahşap çerçeve yapılarak oluşturuluyor. Fener etkisini yaratmak için, mimarlar ahşap çerçeveye katmanlı bir kaplama ve kulübenin dört bir tarafındaki dış duvarları için de lazer kesim denizci türü kontrplak ekranı keserek görüntüyü sağlıyor. George King, bu ahşap yapılar için su geçirmez bir katmanı ayrıca dahil ediyor. PVC ve iç döşeme arasına yerleştirilen LED ışık parçaları ile Kabin’in ışıldaması sağlanıyor.
Eğik çatı için, tasarım ekibi de her bir paneli lazer kesim kontrplak ekran ile donatarak, doğrudan arkasına tek tabaka aynı yöntemle kaplıyor. Kabinin çatısının bu şekilde inşa edilmiş olması minyatür delikler aracılığıyla kulübenin içinin güneş ışığından yararlanmasına izin veriyor. Daha büyük bir ışık ise çatıda yer alan bacaya gizlenerek sağlanıyor.
Tasarımcılar bol ışıltılı kulübenin, masası – sandalyesi, deposu, tuvaleti olan gerçek bir sahil kafesi olmasını öneriyor. Bu küçük kabinin bir fincan kahve yapmak için garip bir yer olacağı kesin ancak kabinden yıldızların ışıldamasını seyretmenin eşsiz bir deneyim yaşatacağını da inkar edemeyiz.
Bir kadının yazar olması, toplumda ne zaman onaylandı? Onaylanmasına gerek var mıydı? Bu bambaşka bir konu! Fakat Sırpuhi Düsap, döneminin pek çok kadın yazarının örnek aldığı bir isimdi. İmparatorluk İstanbulu’nda, Ermeni bir kadın olarak eserler üretti. Bunun yanı sıra, kadın hakları -eğitim hakkı başta olmak üzere- için mücadele etti. Sırpuhi Düsap’ı tekrar hatırlamak ve hakkını bugün de teslim etmek gerekiyor. Bir kadının sesinin çıkmasının, pek çok kadının sesinin görünür kılınmasına vesile olduğunu da unutmadan…
19’uncu ve 20’nci yüzyıl, Ermeni kadın yazarların adından söz ettirdiği bir dönemdi. O günün koşulları içerisinde, bir kadının yazı yazması ve bunun makbul kabul edilmesi son derece zordu. Aynı durum, Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşayan Ermeni Cemaati için de geçerliydi. O dönemde, Ermeni çevrelerinde de kadının yazıyor olması, ona ahlaksızlık damgasının vurulmasına neden oluyordu. Hatta bu dönem Sibil’in (Zabel Asadur) yazdığı oyun, kadın yazarların toplumda nasıl algılandığına dair iyi bir örnek sunar. Hars (Gelin) adlı oyunda, roman yazarı olan gelin, kayınvalidesi tarafından sürekli eleştirilir. Çünkü kaynana, gelinin yazdıklarının hayalini kurduğunu ve bunları evlilik dışı bir ilişki yaşayarak hayata geçireceğini düşünür.
Yazmak isteyen kadınlar, yazmanın erkek işi olduğunudüşünen, yazan kadının ahlak dışı bir eylemde bulunduğunu varsayan toplumda, Sırpuhi Düsap gibi yazan ve çeşitli faaliyetler yürüten kız kardeşlerini örnek aldırlar. Özellikle 1880 yılından, 1920 başına kadarki dönemde üreten Ermeni kadınlar, yazarlık dışında faaliyetlerde de bulunmuşlardır. Hem Rus hem de Osmanlı toplumundaki toplumsal haksızlıklara ve ekonomik zorluklara karşı çalışmalar yürütmüşlerdir. Bu dönemde özellikle hayır örgütleri ve Ermeni çocuklar için okullar açılmıştır. Kadınların arasında, siyasi parti üyesi olanlar da vardır.
20’nci yüzyıl başında yazmak isteyen kadınlar, kendilerine bir model aradılar. İlk akla gelen isimlerden biri Sırpuhi Düsap oluyordu. Düsap, kendi döneminin önde gelen kadın yazarlarındandı. Bu sebeple, pek çok kadını hem yazılarıyla hem de fikirleriyle etkiledi.
Sırpuhi Düsap, 1841 yılında İstanbul’da doğdu. Varlıklı bir ailenin çocuğuydu. Ailesi, Ortaköy’de yaşıyordu. Babasını, bir yaşındayken kaybetmişti. Bu sebeple, yetiştirilmesinde annesinin etkisi büyüktü. Annesi Nazlı Vahan ise kadınların eğitim hakkının önemli bir savunucusuydu. Bu alanda önemli çalışmalar da yürütmekteydi. 1859 yılında “Surp Hıripsimyonts Kız Okulu“nu, 1864’te ise “Fukaraperver Kadınlar Cemiyeti“ni kurdu. Küçük yaştan itibaren annesinin çalışmalarının içinde olan Sırpuhi Düsap da, benzeri faaliyetlere devam etti.
1869 yılında Fransız müzisyen Paul Düssap ile evlendi. Sonraki yıllarda ise kocasıyla beraber, Ermeni ve Fransız aydınları ağırladıkları düzenli toplantılar gerçekleştirdi. Kendi çocuklarının eğitimine de son derece önem verdi. 1879 yılında “Okulsever Ermeni Kadınlar Cemiyeti”nin aktif bir üyesi oldu, sonrasında da başkanlık yapmaya başladı. Bu cemiyetin amacı, İstanbul dışında bulunan Ermeni Kız okullarında öğretmenlik yapacak kadınlar yetiştirmekti. Sırpuhi Düsap, son romanı olan “Araksiya ya da Mürebbiye’”yi (1877) yayınladıktan sonra, özellikle eğitimle ilgili faaliyetler yürüten, çeşitli hayır kurumlarında çalışmaya başladı.
1889 yılında, sağlık problemleri nedeniyle Paris’e gitmek zorunda kaldı. 1891’de İstanbul’a döndükten sonra, kızı Dorin’i kaybetti. Dorin, on sekiz yaşında vefat etmişti. Kızının ölümünden sonra bir daha roman yazmadı. Lakin günlük tutuyordu ve evindeki toplantılara devam ediyordu.
Düsap, “Kadının Kurtuluşu Sorunu” üzerine çalıştı. Bununla alakalı üç makale yazdı. “Kadınların Eğitimi”, “Kadınların Çalışma İlkesi” ve “Kadınların Çalışmamasına Dair Birkaç Söz” adlı yazılar oldukça tartışıldı. Makalelerin konusu, kadınların eğitimi ve çalışma hayatlarına dairdi. Bu temaları, romanlarında da bol bol işledi.
Mayda romanı, ilk romanıydı ve 1883 yılında yayınlandı. Romanda, kadının erkeğe ekonomik bağımlılığı tartışılıyordu. Bu bağımlılığın, hem psikolojik hem de toplumsal etkileri üzerinde durdu. Bu düzenin değişmesine dair, çeşitli çözümler sundu. Roman, erkeğin doğal bir üstünlüğü olduğu yanılsamasına karşı çıkıyordu. Kadınlara layık görülen, ikinci olma konumundan ise derhal kurtulunması gerektiğini savunuyordu. Kadınların akılcı ve entelektüel tarafları kabul edilmeliydi. Ayrıca bu yetenekleri kullanacakları, istihdam olanakları sağlanmalıydı.
Mayda bir Ermeni kadını tarafından yazılan ilk roman olma özelliğini taşır. Feminist içeriği sebebiyle, dikkatleri üzerine topladı. Kimi çevrelerden övgüler alırken, kimi çevrelerden de ciddi yergiler aldı. Eleştirenlerin başında ise Krikor Zohrab gelmekteydi. Sonraki romanları Siranuş ve Araksiya ya da Mürebbiye’de, kadın sorununa dair daha problemleri, daha kapsamlı bir biçimde ele aldı.
Düsap’ın romanlarında, daha çok İstanbul’un kentli yaşamının örneklerini buluruz. Kişiler, orta-üst sınıfa mensup kişilerdir. Onun romanlarındaki kentli kişiler, kimi eleştireler almasına neden olmuştur. Dönemin edebiyat eleştirmeni Arpiar Arpiaryan, Ermeni kadınının davasını savunmak isteyenlerin, onlarla birlikte yaşamasını söyler. Burada işaret edilen, ülkenin diğer yerlerinden yaşayan, özellikle kırsal kesimde yaşayan Ermeni kadınlarıdır. Kadın haklarını savunmak için deneyimin içinden konuşmak gerektiğini işaret eden Arpiaryan’ın, bir kadına bunu söylemesi enteresan olmuştur. Bu kentlilik hali, belki romanların okuyucu sayısını daraltmış olabilir. Fakat romanların ne kadar etkili olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Bunun örneklerinden birini, Zabel Yesayan’ın otobiyografisinde görürüz. Yesayan, arkadaşlarıyla beraber Düsap’ın romanlarını okuduklarından söz eder. Bu romanlarda, kadın sorununa dair çözümler aradıklarını belirtir.
İster kentli olsun ister kırsal bölgede yaşasın, Ermeni kadınlarının yaşadığı birtakım ortak problem vardı. Bunlar görücü usulü ile evlenme, ekonomik eşitsizlikler ve aile baskısıydı. Düsap romanlarında, bu konuların üzerinde durmaktaydı. Onun gerçekleştirdiği en önemli etkiyse, erkeklerin hâkim olduğu Ermeni Edebiyatı’na etkili bir kadın sesi getirmesiydi. Kadın sorunlarını görünür kıldı. Ve kadın sorunlarını, kadınların tartışmasını sağladı. Diğer önemli bir etkisi ise yazar olmak isteyen Ermeni kadınlara cesaret vermesi ve yardım etmesi oldu. Sibil, kendisi ile görüştükten sonra onun etkisinde kalmıştı. Kendisinin ikinci bir Sırpuhi Düsap olmak istediğini söylemişti. Zabel Yesayan ise görüşmelerinden şu sahneyi bizlere aktarır:
“Bayan Düsap, edebiyat dünyasına atılmaya aday olduğumu duyduğunda, bu yolda kadınları defne yapraklı taçların değil, dikenlerin beklediği konusunda beni uyardı. Bizim gerçekliğimizde, bir kadının ortaya çıkıp kendisine bir yer edinmek istemesine tahammül edilmediğini, bunu aşabilmek için, vasatın çok üzerine çıkmak gerektiğini söyledi. Ve ekledi: Bir erkek vasat bir yazar olabilir ama bir kadın asla!”
Yeşil Artvin Derneği’nden Av. Bedrettin Kalın, Cerattepe’de 20 yıldır verdikleri mücadeleyi anlattı. Direnişin tarihseline ışık tutan bu yazı, diğer çevre mücadelelerine ilham verebilecek nitelikte.
Yeşil Direniş Gazetesi için kaleme aldığı bu yazıyla Av. Bedrettin Kalın, projenin tarihsel sürecini bütün çıplaklığıyla anlatıyor. 1993 yılında başlayan madencilik faaliyetleri 1995 yılında Yeşil Artvin Derneği’nin kurulmasına neden olmuş ve bu talana karşı mücadele, o günden bugüne artarak devam ediyor. Kanadalı iki şirketten birinin 1993 yılında diğerinin 2002 yılında başlattığı madencilik faaliyetleri 2009 yılında yargı yoluyla sonlanıyor. Türlü hukuksuzluklarla son ihale Cengiz İnşaat’a veriliyor.
Bedrettin Kalın, ÇED (çevresel etki değerlendirmesi) raporlarında, genelgelerde ve mahkeme kararlarında yaşanan “hukuksuz” süreci ise şöyle anlatıyor, “Hukuka olan inancımızı kaybetmemek için çok çaba göstermemize rağmen hukukun bu kadar araçsallaştırıldığı, doymak bilmez kar hırsı için hukukun ayaklar altına alındığı, kurumların baskı altına alındığı, yasaların bir günde ihtiyaca binaen değiştirildiği, bunun yetmediği durumlarda hakimin sürüldüğü bu kadar karanlık bir dönemi hiçbir zaman yaşamadığımız çok açıktır.”
Ve ekliyor, “İçinde yaşadığımız yerküreyi tüketme konusunda insanoğlu inanılmaz bir hızla ilerliyor. Bilim insanlarının çığlıkları bu karmaşada duyulmuyor. Su kaynaklarımız tükeniyor ve kirleniyor. Ekosistemin sigortası olan ormanlarımız azalıyor, yok oluyor. Giderek kendi küresel bunalımları ile sürekli boğuşan kapitalizm gölgesini satamadığı her ağacı kesiyor. Doğal kaynakların tümü paraya çevriliyor ve yok ediliyor. Bu eski gemi batma işaretleri verse de sık sık, bizler halen güvertesinde ilelebet dans edebileceğimizi zannediyoruz. Farkında değiliz ve görmek istemiyoruz.”
Bedrettin Kalın, “Cerattepe projesi ülkemiz için hiçbir katkısı olmayan, sadece bir kişinin ve ortaklarının kar hırsı için yürütülen, bu ilde yaşayan halk ve inanılmaz değerler taşıyan bu ekosistem için bir katliam projesidir” diyerek önümüzdeki süreçte de mücadelelerinin süreceğini belirtiyor.
Zor bela, araya tanıdık sokarak biletlerine ulaştığımız Kafkas Tebeşir Dairesioyunu için sıradayız. Oyunun başlamasına daha kırk beş dakika var ama sıradaki yerimizi almışız. Sonuçta ODTÜ oyuncularının oyunu biletli bile olsan yer kalmama ihtimali var ya da ayakta izlersin ama oyun uzun.
Sırada beklerken bir yandan da önceki günlerde geldiğim oyunların afişini kesiyorum. ODTÜ tiyatro şenliğine ilk katılışım, olabildiğince anı biriktirmeye çalışıyorum. Sevdiğim herkesle beraberim. Ankara’nın, ODTÜ’nün güzel bahar kokusuiçimize doluyor, her birimiz çok mutluyuz. Beraberiz… Mutlu olmak için başka sebeplere ihtiyacımızın olmadığı güzel günlerden birindeyiz.
Bir önceki gün,oyunlar sonrasında düzenlenen fuayeler çok hararetli geçmiş, oyunlar hakkında akılda kalan soru işaretlerini gidermek için yoğun tartışmalar yapılmış, üzerine yeterince emek verilmediği düşünülen, alt metni sağlam olmayan oyunlar “acımasızca” eleştirilmişti. Bu tartışma ortamında yapılan eleştiriler, sadece oyunları değil orada bulunan herkesi etkileyen, gelişimini sağlayan şeylerdi. İnsanın empati yeteneğini arttırıp, görülmeyenin görülmesi sağlanıyordu. Biri diğerinden daha iyi olduğunu göstermeye çalışmıyor, düşünceler cevap vermek için değil, birbirini ileri taşımak için çatışıyordu. Eleştirilerin ağırlıklı kısmı da ODTÜ oyuncularına aitti. Yoğun eleştirileri karşısında ulan bu kadar eleştiriyorlar akşam sizi de göreceğiz, diye içimden geçirmiştim. Kafkas tebeşir dairesi sonrasında, bu düşüncemi ağzıma tıkayacaklardı.
ODTÜ oyuncularının, çok iyi oyun çıkarmak ve fuaye ortamında katılanları bir adım ileriye taşıyan eleştirilerinin yanında, başardıkları en önemli şey; 50 yıllık geleneğe sahip olan tiyatro şenliğini kültürünü oluşturmak. Bir nevi devrim yaratılmış durumda. Biletler, ODTÜ dışında ücretsiz olarak İmge kitapevinden alınabiliyor. Tiyatrodan, ekonomik durumlarından dolayı uzak kalan halk, paralar dökülerek ulaşılmayacak kalitede oyunlara ulaşma imkânına sahip oluyor. Üstelik şartları en iyi seviyede sahnelerde bile bulunmayan ambiyans, şenliğe ev sahipliği yapan mimarlık amfisinde yakalanabiliyor.
Şenliğe hiç katılmayanlar için, şehir dışında bile olsalar zaman ayırıp katılmalarını tavsiye ederim. Önceden o havayı soluyanlarla zaten 22 Nisan-2 Mayıs tarihleri arasında görüşeceğiz.
“…Doğdukları günden bu yana, belli bir zihniyetin karşısında oldu bütün amatör topluluklar; gerçeklerin açıkça söylenmesinden, halkın uyanmasından korkan bir zihniyetin. Bu zihniyetti takunyalı yobazlarla Brecht oyununu taşlayan. Yine aynı zihniyet tiyatro binalarını yıktırdı, oyuncuların prova yapmasını engellemeye çalıştı… Bir takım kişilerin bazı gerçekleri bilmeleri gerek artık. Bütün devrimci kuruluşlar gibi ‘Tiyatro’ da üzerine düşen görevi yerine getirecek ve getiriyor da…”
Diye yazıyordu, yine ODTÜ Mimarlık Amfisi’nde düzenlenen, 1966 yılındaki Türkiye’nin ‘ilk’ Amatör Tiyatrolar Şenliği’nin kitapçığında. Nihayet 50. yılını kutluyoruz, hepimizin çabalarıyla günümüze taşınan bu büyük etkinliğin. Ve şimdi sizlere çok iyi vakit geçireceğimiz 11 günün başladığını müjdeliyoruz. Sanırız bu günlerde böylesi bir müjdeye epeyce fazla ihtiyacımız var. Genç nesil için ülke ve dünya gündemi açısından belki de emsalsiz bir dönem yaşanıyor. Ancak bu şenlik tam 50 senedir ayakta ve şüphesiz tarihinde benzer dönemlere de şahitlik etti. Her seferinde olduğu gibi, yine bize nefes alabileceğimiz bir mecra yaratmak için açmış kollarını bekliyor.
Biliyoruz ki ‘ODTÜ Tiyatro Şenliği’ yalnızca 25 oyunun sergileneceği bir etkinlik olmaktan çok daha fazla bir anlam taşıyor. Çünkü bu şenlik; halen hem ücretsiz hem de sponsorsuz bir şekilde gerçekleştirilebilmesiyle piyasalaşmanın karşısında naif bir direnç noktası olmaya devam ediyor. Oyunlardan sonra yapılan olmazsa olmaz söyleşileriyle, eleştirel düşüncenin akıl almaz şekilde cezalandırıldığı bu günlerde, hem insan olduğumuzu hatırlatırcasına bizlere söz hakkı sunuyor, hem de her biri emek ürünü olan oyunların bir çırpıda tüketilmesini engelliyor. Oyun araları ve çıkışlarında amfi bahçesinde yarattığı ortamıyla gülmemizi, eğlenmemizi sağlamanın dışında entelektüel ve sanatsal birikimimize de büyük katkıda bulunuyor. Yani bizi her haliyle ‘şen’ kılıyor.
Kısacası şenliğimize sarılmak için birçok sebebimiz var. Uzatmadan, yine eski kitapçıklarından yalnızca tarihi değiştirerek yapacağımız bir alıntıyla bitirelim:
Çok şeyleri ispatlayacak bu yıl ‘Şenlik ‘67 (‘16)’, eğer seyirci ‘Geldim, gördüm, düşündüm’ derse ne mutlu bizlere.
İyi seyirler…“
Program:
22 Nisan Cuma: 20.00 ODTÜ Oyuncuları
23 Nisan Cumartesi: 12.00 Boğaziçi Oyuncuları: Bahar Noktası– William Shakespeare (120’) (2 perde)
17.00 İTÜ Sahnesi Fizikçiler: Friedrich Dürrenmatt (90’) (2 perde)
Bu yıl 12’ncisi gerçekleşecek D-Marin Klasik Müzik Festivali 8 güne uzayan programıyla 20-27 Ağustos tarihleri arasında Bodrum yarımadasınayayılacak.
Sanatsal programlama ve planlaması Pozitif tarafından üstlenilen festivalin açılışı İdil Biret’in Ender Sakpınar yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasıile vereceği konserle gerçekleşecek. Festival, açılış konserinin ardından Londra Oda Orkestrası, Vladimir Ashkenazy, Daniel Kharitonov, Lucienne Renaudin-Vary, Fazıl Say, Monica Molina, Bilkent Senfoni Orkestrası, İbrahim Yazıcı, Nazım Hikmet Korosu, Zürih Tonhalle Orkestrası, Lionel Bringuier, Gautier Capuçon, Patricia Kopatchinskaja ve Lura gibi dünyaca ünlü sanatçıları ve orkestraları ağırlayacak.
12’nci Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali, müzik dünyasının en büyük piyano virtüözlerinden biri kabul edilen İdil Biret’in Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile 20 Ağustos Cumartesi 21.00’de D-Marin Turgutreis Ana Sahne’de vereceği konserle başlayacak. İdil Biret‘e Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali tarafından “Onur Ödülü”nün takdim edileceği açılış gecesinin programında, Biret’in üstün yorumuyla Edvard Grieg’in piyano repertuarına kattığı başyapıtı La Minör Konçerto seslendirilecek.
Günümüzün en geniş repertuvarına sahip piyanistlerinden Biret, 1957 yılında dünyanın en köklü müzik okulu Paris Konservatuvarı’nı “Birincilerin Birincisi” unvanıyla bitirdi. Henüz 8 yaşındayken Paris Radyosu’nda ilk resitalini veren İdil Biret, günümüze dek sayısız ödül ve kayıtla, klasik müzik dünyasının takdirini kazandı. Türkiye’nin gurur kaynaklarından İdil Biret, halen dünyanın en önde gelen salonlarında konserler vererek 75’inci yaş kutlamalarına özel kayıtlar çıkarmaya devam ediyor.
Fazıl Say ve Genç Yıldızlar ilk kez bir arada
Fotoğraf: Mustafa Toygun
Fazıl Say, 12’nci Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali’ndeki ilk konserinde 22 Ağustos Pazartesi 21.30’da genç müzisyenlerle Bodrum Kalesi’nde festivale özel bir projeyle yer alacak. Günümüzün önde gelen müzik festivallerinde konserler veren Dorukhan Doruk, festivalde Say’ın klasikleri arasında yer alan “Dört Şehir” Piyano ve Viyolonsel Sonatı’nı seslendirecek. Geleceğin en parlak kemancılarından biri olarak gösterilen ve yorumlarıyla eleştirmenlerden tam not alan Berfin Aksu, Say’ın piyano ve keman sonatını seslendirecek. Türkiye’nin yeni nesil genç solistlerinden piyanist Iraz Yıldız, konserde seyircilere sürpriz bir program sunacak. Konserin şan solistleri, Nazım Hikmet Korosu’nun genç yetenekleri olan Seda Taşpınar, Uğur Okay ve Gülcan Burcu Değirmenci de Fazıl Say şarkılarını yeni yorumlarıyla seslendirecekler.
Festivalde Akdeniz esintisi
“En iyi Latin Müziği Şarkıcısı” kategorisinde Grammy Ödülü’ne pek çok kez aday gösterilen İspanyol besteci, müzisyen ve aktris Monica Molina Festival’e özel bir orkestrayla 23 Ağustos Salı 21.00’de D-Marin Turgutreis Ana Sahne’de konser verecek. Babasının şarkılarını yeniden yorumladığı Mar Blanca albümü ile büyük beğeni toplayan ve Türkiye ile gönül bağını her fırsatta dile getiren İspanyol diva yeni albümünde yer alan şarkılarını senfoni orkestrası eşliğinde ilk kez Festival’de seslendirecek. Bodrum Kalesi’nde izleyeceğimiz dünya müziğinin bir diğer ismi ise Carlos Saura’nın 2007 tarihli filmi Fados’ta söylediği “Flor di nha esperanca” ile tüm dünyanın dikkatini çeken Lura olacak. Yükselen kariyerini Paulino Vieira, Bonga, Paula Flores gibi isimlerle yaptığı düetlerle perçinleyen Lura, 27 Ağustos Cumartesi günü 21.30’da Bodrum Kalesi’nde eski ve yeni şarkılarından bir seçki sunacak.
Monica Molina
Bu yıl da dünyaca ünlü orkestralar festivalde
12’nci Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali, Vladimir Ashkenazy şefliğinde İngiltere’nin seçkin oda orkestralarındanLondra Oda Orkestrası’nı (London Chamber Orchestra) 21 Ağustos Pazar günü 21.00’de D-Marin Turgutreis Ana Sahne’de ağırlayacak. Usta orkestra şefi Vladimir Ashkenazy’nin yönetimindeki Londra Oda Orkestrası müzik dünyasının yükselen iki yeteneği, piyanist Daniel Kharitonov ve trompetçi Lucienne Renaudin-Vary’e eşlik edecek.
İngiltere’nin en eski profesyonel oda orkestralarından Londra Oda Orkestrası, kurulduğu günden bu yana dünyaca ünlü bestecilerin yapıtlarını ilk kez seslendirdi ve günümüz bestecileriyle prömiyerlere imza atmaya devam ediyor. Dünyaca ünlü piyanist ve şef Vladimir Ashkenazy’nin yönetiminde festivale konuk olan Londra Oda Orkestrası, klasik müziğin özgürlüğe sembol olan iki büyük bestecisinin yapıtlarından oluşan programda, iki genç müzik dehasına eşlik edecek.
London Chamber Orchestra 11 Ağustos 2014
Lucienne Renaudin-Vary, 2016 yılında Fransa’nın en prestijli klasik müzik ödüllerinden Les Victoires de la Musique Classique’de “En Büyük Yeni Keşif” ödülünün, Piyanist Daniel Kharitonovise 2015 yılı 15.Uluslararası Tchaikovsky Yarışması’nın üçüncülük ödülünün sahibi. Kharitonov, Mariinsky Tiyatro Orkestrası, Tchaikovsky Senfoni Orkestrası ve 12 yaşından beri Moskova Virtüözleri Oda Orkestrası’nın sürekli solistleri arasında yer alıyor.
Festival programında yer alan bir diğer büyük orkestra ise dünya çapında birçok ödüle sahip Zürih Tonhalle Orkestrası (Tonhalle Zurich Orchester) olacak. Orkestra, günümüzün en aktif ve genç şeflerinden Lionel Bringuier yönetiminde, iki farklı programla D-Marin Turgutreis Ana Sahne’de konser verecek. Zürih Tonhalle Orkestrası 25 Ağustos Perşembe günü saat 21.00’deki ilk konserinde kayıtları ve performanslarıyla günümüzün en önemli çellistlerinden biri olarak gösterilen Fransız solist Gautier Capuçon’a eşlik edecek.
Zürih Tonhalle Orkestrası, 10 Eylül 2014. Fotoğraf: Priska Ketterer Luzern
Avrupa’nın en ünlü ve köklü müzik kurumlarından Zürih Tonhalle Orkestrası, 20 ülkeden 100’ün üzerinde profesyonel müzisyeni bir araya getiriyor. 1868 yılında kurulan orkestra bugüne dek Rudolf Buchbinder, Alfred Brendel, Gidon Kremer, Sabine Meyer, Joshua Bell, Yo-Yo Ma gibi pek çok önemli isimle konserler verdi. Orkestra 2014-2015 sezonundan bu yana yeni müzik direktörü ve şefi Lionel Bringuier ile çalışmalarını sürdürüyor.
Kayıtları ve performanslarıyla günümüzün en büyük çellistlerinden biri olarak gösterilen Gautier Capuçon, 2001 André Navarra Ödülü’nü kazanmasının ardından “Yılın Yeni Yeteneği” olarak anılmaya başlandı. 2004’te Borletti-Buitoni Vakfı Ödülü’nü alan sanatçı bugüne dek pek çok Echo Klassik ödülüne de layık görüldü. Berlin Filarmoni, Kraliyet Concertgebouw, Staatskapelle Dresden, New York Filarmoni, Londra Senfoni, Philadelphia Senfoni, Boston Senfoni gibi orkestralarla verdiği konserlerde, Sir John Eliot Gardiner, Kirill Petrenko, Gustavo Dudamel, Charles Dutoit gibi şeflerle birlikte çaldı. İki yıl önce “Classe d’Excellence de Violoncelle”i Paris’te kuran Capuçon, dünyanın dört bir yanından üstün yetenekli genç çellistlere ders vererek ilham kaynağı oluyor.
Trio Pax
Zürih Tonhalle Orkestrası, 26 Ağustos Cuma günü saat 21.00’de D-Marin Turgutreis Ana Sahne’de gerçekleşecek ikinci konserinde ise klasik müziğin son dönemdeki en parlak yıldızları arasında yer alan keman virtüözü Patricia Kopatchinskaja’ya Tchaikovsky’nin Keman Konçertosu’nda eşlik edecek. Sanatçının bu konçertoyu yorumladığı albümü geçen yılın en sevilen klasik müzik albümlerinden biri oldu. Son derece aktif bir solist olarak hem orkestra hem de oda müziği çalışmalarını sürdüren Kopatchinskaja’nın yalnızca bu sezon birlikte sahneyi paylaşacağı topluluklar arasında Staatskapelle Berlin, La Chambre Philharmonique, Chamber Orchestra of Europe, Houston Senfoni ve Seattle Senfoni Orkestrası yer alıyor.
Fazıl Say Nazım Oratoryosu’nu Bodrum’a taşıyor
Dünyaca ünlü piyanist Fazıl Say’ın başyapıtlarından Nazım Oratoryosu, anlatıcı solist Genco Erkal ve solistler Serenad Bağcan, Arda Aktar, İdil Bursa, Gökçe Çatakoğlu, Çetin Özen eşliğinde 24 Ağustos Çarşamba saat 21.00’de D-Marin Turgutreis Ana Sahne’de yer alacak. Fazıl Say, 2001 yılında bestelediği, beş farklı bölümden oluşan ve Türkiye’de çok sesli müziğinin başyapıtları arasında yer alan Nazım Oratoryosu’nu İbrahim Yazıcı’nın yönetiminde Bilkent Senfoni Orkestrası ile sahneleyecek. Fazıl Say’ın müzik direktörlüğünde Haziran 2015’te kurulan Nazım Hikmet Korosu, genç ve dinamik kadrosuyla bu görkemli konserde yer alacak.
Genco Erkal
Gün batımı ve sabah konserleri
İzleyicilerin büyük beğeniyle karşıladığı Gün Batımı ve Sabah Konserleri, 12’nci Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali’nde de devam ediyor. Triopax, Ferhat Can Büyük, Çellistanbul, Emre Engin, Cansın Kara ve Oxana Shevchenko, Aziz Baziki önderliğinde Mavi Quintet, Boğuç Fagot Quartet, Ayşe Şenogul, Mehmet Ariç, Ezgi Anıl’ın konserleriyle festival programı renklenecek.
“Antik Şehrin Kapısı” olarak anılan Mindos Kapısı’nda 27 Ağustos Çarşamba saat 20.00’de Ezgi Anıl’ın solistliğinde gerçekleşecek “Paquito” Trio konseri festival katılımcılarına farklı bir deneyim sunacak.
Bilkent Senfoni Orkestrası
Bodrum’un kültür, sanat ve müzik festivali
12’nci Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali bu yıl D-Marin Turgutreis ve Bodrum Kalesin’nin dışına çıkarak Adasofra, Gümüşlük Eklisia Kilisesi, TÜRSAB Kültür Merkezi ve Şevket Sabancı Parkı’nın yer aldığı buluşma noktaları ile tüm Bodrum’a yayılacak. 20-27 Ağustos tarihlerinde gerçekleşecek festivalde, klasik müziğin eşlik edeceği çeşitli yan etkinlikler düzenlenecek. Sahne İstanbul koordinatörlüğündeki çocuk atölyeleri, açık hava film gösterimleri, d.ream Akademi ile yemek atölyeleri ve büyüklere masal dinletileri festival takipçilerinin takviminde yer alacak. Ayrıca, Gaia Gallery küratörlüğüyle festival boyunca gerçekleşecek karma sergi herkese Bodrum’u kültür, sanat ve müzik ile deneyimleme fırsatı sunacak.
Festival biletleri
12’nci Uluslararası D-Marin Klasik Müzik Festivali’nin biletleri 12 Nisan Salı günü saat 11.00’den itibaren Biletix satış noktalarından, Biletix Çağrı Merkezi’nden ve Biletix web sitesinden, 11 Temmuz tarihinden itibaren de D-Marin Turgutreis gişelerinde satışa çıkıyor. Festivalin tüm bilet gelirleri Tohum Otizm Vakfı’na ve Bodrum Sağlık Vakfı’na bağışlanıyor.
UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alan doğal miras alanlarının neredeyse yarısı tehdit altında. Bu alanlar sadece doğal yaşamın sürmesi için değil, bölgedeki insanların refahı ve geleceği için de yaşamsal öneme sahip. Buna rağmen, dünyadaki 229 kültür ve doğal miras alanının 114 tanesi kaçak ağaç kesimi, madencilik, yapılaşma, petrol ve gaz arama gibi çalışmalar yüzünden tehdit altında. 11 milyon insanın geleceği ise Dünya Miras Listesi’ndeki bu alanlara bağlı. Mirasına sahip çık!
WWF, 6 Nisan’da başlattığı küresel kampanyayla doğal hayatı ve insanların geleceğini tehdit eden bu tür yıkıcı faaliyetlerin sona erdirilmesi için çağrıda bulunuyor. Tanzanya’daki Selous Yaban Hayat Parkı, İspanya’daki Donana Milli Parkı ve Beliz’deki mercan resifleri başta olmak üzere koruma değeri yüksek bütün alanları tehdit eden faaliyetlerin durdurulması için gerekli adımların atılmasını istiyor.
WWF’in talepleri arasında, doğal alanların daha iyi korunması ve yönetilmesi, endüstriyel kaynaklı tehditlere yol açan finansal nedenlerin gözden geçirilmesi ve özel sektör yatırımlarını düzenleyen uluslararası standartların güçlendirilmesi gibi çözüme işaret eden öneriler yer alıyor.
Türkiye’de ikisi hem kültürel hem doğal miras, 13’ü ise sadece kültürel miras olmak üzere toplam 15 Dünya Kültür Mirası alanı bulunuyor. Bu sayı İtalya, İspanya ve Fransa gibi ülkelerde 50’ye yakın. Türkiye gibi geniş ve özel bir coğrafyada halen doğal ve kültürel özellikleriyle “karma” Dünya Mirası alanları olarak tescillenmiş yalnız iki alan olsa da, eşsiz güzelliklere sahip çok sayıda doğal alan Dünya Mirası olarak tescillenmeyi hak ediyor. Doğal alanlarımızın dünya çapında tanıtımı ve en iyi şekilde korunması için Dünya Mirası listesine girmesi önem taşıyor.
Beliz’deki mercan resifleri
Türkiye’nin Dünya Miras Listesi
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya (Nevşehir) [1985]
Pamukkale-Hierapolis (Denizli) [1988]
İstanbul’un Tarihi Alanları [1985]
Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (Sivas) [1985]
Hattuşa (Boğazköy) – Hitit Başkenti (Çorum) [1986]
Nemrut Dağı (Adıyaman – Kahta) [1987]
Xanthos-Letoon (Antalya – Muğla) [1988]
Safranbolu Şehri (Karabük) [1994]
Troya Antik Kenti (Çanakkale) [1998]
Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne) [2011]
Çatalhöyük Neolitik Kenti (Konya) [2012]
Bergama Çok Katmanlı Kültürel Peyzaj Alanı (İzmir) [2014]
Bursa ve Cumalıkızık: Osmanlı İmparatorluğunun Doğuşu (Bursa) [2014]
Diyarbakır Kalesi ve Hevsel Bahçeleri (2015)
Efes (2015)
Efes Antik Kenti/ Bülent Tavlı
Ne yapabilirsiniz?
WWF’in dünya çapındaki kampanyasına destek vererek, uluslararası düzeyde öneme sahip Dünya Mirası alanlarındaki acil tehditlere karşı harekete geçebilir, ülkemizde ve dünyada koruma değeri yüksek alanların Dünya Mirası olarak tescillenmesine ve korunmasına katkıda bulunabilirsiniz. 10 Temmuz 2016’da İstanbul’da başlayacak Dünya Mirası Komitesi’nin 40’ıncı toplantısına Türkiye’nin ev sahipliği yapacak olması Dünya Mirası kavramının ülkemizde daha iyi anlaşılması ve benimsenmesi için bir fırsat sunuyor. Doğal mirasımızın korunması ve daha fazla alanın bu listeye girmesini sağlamak için çalışmaların yapılması ve gerekli adımların atılması konusunda karar vericilerimize çağrıda bulunuyoruz.
Belçika’nın başkenti Brüksel, ikinci emperyalist paylaşım savaşı 1945’te sona erdiğinden beri pek çok politikacı, diplomat ve iş dünyasından yüksek rütbeli insanı ağırlıyor. 1970’lerden beri, Avrupa Birliği’nin kalbi ve de facto başkenti. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin işleyişinden sorumlu pek çok yapıyı da bünyesinde barındırıyor Brüksel. Bu özellikleri de Brüksel’i müreffeh Avrupa medeniyetinin insani değerlerinin sembollerinden biri yapıyor.
Fakat Brüksel’e atfedilen anlamlar şehrin ırkçı geçmişini gölgelemeye yetmiyor. Çok eski değil, 1950’lerde Brüksel birçok “human zoo”ya (insanat bahçesi) ev sahipliği yapıyordu. 1958 yılında Brüksel savaştan sonraki ilk Dünya Fuarı’nı ağırlıyordu. Yılın nisan ile ekim ayları arasında süren fuar, eşitlik ve kardeşliğe dair söylevlerinverildiği ve insan medeniyetinin geleceğine dair büyük umutların endüstriyel gelişimle beraber kutlandığı bir etkinlikti. Sergilenenler arasında daha sonra Brüksel’in sembollerinden biri olacak muazzamAtomiumheykeli ve meşhur bestekar Edgard Varese’nin yaşamın gelişimi ve medeniyetin evrensel bir “harmoni”ye doğru ilerlediği naif anlatısı, 8 dakikalık şaheser Poème électronique vardı.
Tüm bu uzay çağı harikalarının ve dünyanın dört bir yanından gelen sergilerin içinde bir de Belçika’ya dair gösterilerin ve eserlerin bulunduğu bir eğlence çadırı vardı. Fotoğraftaki şık giyimli kadın, eğlence çadırının seyircilerin sergilenenleri besleyip sevebileceği bölümünde, çitlerin gerisinde sergilenen insanlardan birine yemek veriyor, küçük siyahi bir kız çocuğuna.
Korkunç değil mi? Şok edici? İnanılmaz?
1958 Fuarı’nı ziyaret eden 41 milyon (sayıyla 41,000,000) kişi bu manzarayı izledi. Hiçbir şey olmadı. Ne bir isyan, ne de bir tepki… Peki, savaşın yarattığı ırkçılık karşıtı atmosfer bu insanların farklı ten rengine sahip diğer insanlara karşı birazcık, sadece birazcık saygı geliştirmesine sebep olmadı mı? Hayır, belli ki olmamış. İnsanat bahçeleri, beyaz Avrupalıların gidip diğer etnik gruplara mensup insanları kafeslerinde ziyaret edebilecekleri yerlerdi. Bazılarında ise insanlar özel olarak inşa edilmiş egzotik köylerde sergileniyordu. Böylece otantik yaratıklar doğal ortamlarında seyredilebiliyordu.
1958 Brüksel Dünya Fuarı’nda sergilenen küçük kız.
Hatırlatmak gerekirse 1958, NASA’nın kurulduğu yıldı. Mikroçiplerin icat edildiği, Marilyn Monroe’nun dünyanın göz bebeği olduğu, Avrupa Birliği’nin öncülü Avrupa Ekonomik Birliği’nin kurulduğu yıl. Avrupa’da bu insanat bahçelerinin tarihi 16’ncı yüzyıla, kardinal Ippolito de’ Medici’nin Vatikan’da çeşitli egzotik hayvanları sergilediği canlı hayvan koleksiyonlarına kadar gidiyor. Ondan önce de kolonyalizm öncesi (1502-1520) Orta Amerika’da hüküm süren 2’nci Moctezuma’nın cüceleri, albinoları ve kamburları sergilediği biliniyor.
Avrupa’daki insanat bahçeleri, beyazların siyahlara ahlaki açıdan üstün olduklarını hissettiği yerlerdi. Böylece beyazlar diğer ülkelere yaptıkları işgal ve sömürüyü, kendilerinin medeni ve diğerlerinin gelişmemiş olduklarını iddia ederek meşrulaştırabiliyorlardı. Böylece beyazlardan oluşan toplumların zengin ve elit kesimleri, daha aşağıdaki sosyal sınıfların Pigmeleri, Bushmanleri, Zuluları ya da Kongoluları bu tarz yerlerde izleyip bir çeşit müphem ahlaki üstünlük hissetmelerine sebebiyet vermiş oluyordu.
Paris’te kurulan insanat bahçelerinden birinin posteri.
1800’ler boyunca Avrupa’nın her yanında (Paris, Hamburg, Antwerp, Barselona, Londra, Milan, Varşova) ve New York’ta onlarca insanat bahçesi açıldı ve sahiplerine (bugünün ekonomisiyle denkleştirilince) milyonlarca dolar kazandırdı.
Bu sergiler bir grup meraklının ya da “sapığın” ilgi gösterdiği etkinlikler değil; aristokrasinin, politikacıların,halkın her kesiminden milyonlarca insanın katıldığı büyük kültürel etkinliklerdi.
Örneğin 1931 yılında Paris’te yapılan Kolonyal Panayır‘a sadecealtı ayda 34 milyon kişikatıldı. Bunların yaklaşık 7 ila 9 milyonunu ise başka ülkelerden gelen insanlar oluşturuyordu.
Hollanda’nın işgal ettiği ve günümüzde Botswana olarak anılan bölgede yaşayan Khoikhoi topluluğundan insanların sergilendiği panayır.
Peki, bu gösterileri ve sergileri ziyaret eden insanlar işin aslını bilmiyorlar mıydı? Tabii ki biliyorlardı. Bildikleri için o insanları kafeslere sokup sergilediler, kişisel çıkarları için gerçekleştirdikleri tüm o kolonyal (evet, “coğrafi keşifler”) tecavüzü, yağmayı ve katliamı yarattıkları sahte üstünlükle aklamak için. Yaratılan sahte üstünlük ve farklılık beraberinde, kendilerini beyaz olarak tanımlayan insanlar için, oldukça gerçek bir psikolojik farklılığı getirdi. Bugün Avrupa’da ve ABD’de bunun izlerini görmek hâlâ mümkün. Peki ya “beyaz”ın çok da geçerli olmadığı yerler? Elbette ırkçılık zamansız ve mekânsız ya da siyasetten bağımsız bir kavram değil.
Geçmişte beyazların siyahlara üstünlüğü kavramı, beyazların siyahların topraklarını ve iş güçlerini yağmalayabilmesi için yaratılmış ve beslenmişse; bugün de ABD’de Meksikalılara ya da Türkiye’de Suriyelilere karşı körüklenen ırkçılık, ucuz iş gücü imkânlarının korunabilmesi ve yoksulluğun yarattığı toplumsal mobiliteyi başka bir kanala yöneltmek için kullanılıyor. Benzer kaynaklardan beslenen türcülük de insanın diğer hayvanlar üzerinde kurduğu hegemonik sömürü düzeninin meşrulaştırıldığı bir sahte üstünlük kavramını kullanıyor. Bu açıdan, günümüzde varlığını koruyan hayvanat bahçeleri, sirkler, akvaryumlar ve safari turları; yaratılan biz/onlar ideolojisinin temel taşları olarak işlev görüyorlar.
Bilimsel icatların artık insanlığın hayat akışının eskisi gibi olamayacağı kadar etki bırakanları sadece masa başında üretilmiş teoriler ya da laboratuvarda yapılmış deneyler değildir. Yaratıcılık; bir durum, olay ya da problemin farklı yönüyle görülmesi ve bu sürecin o durumu olandan daha farklı sonuçlara götürmesidir. Bir şeyi bilmekten ya da bildiğini iddia etmekten ziyade orada bilinecek (başka) ne var diye sorgulamakla başlayan bilişsel bir süreçtir bir şeyi keşfetmek…
Birçok kişi bilimsel yöntemi, veri toplamayı, analiz etmeyi ve bunları yorumlamayı nasıl yapacağını eğitim hayatı boyunca bir şekilde öğreniyor ancak bilimsel yenilik, icat etmek ya da bir şeyleri keşfetmek için bunları bilmek yeterli olmuyor. Yaratmak için hayal gücü, sezgi, ilham ve akla gelen şeylerin darmadağın halde zihinde uçuşmasından sonra artık o durum ya da problemle ilgili her şeyin daha önce hiç görülmemiş ve söylenmemiş bir düzende yerine oturtulması gerekiyor.
Wallas’ın 1926 yılında yayınladığı çalışmasında ileri sürdüğü yaratıcılık teorisinde yaratıcılığın hazırlık, kuluçka, aydınlanma ve doğrulama evrelerinden oluştuğu fikri yaratıcılıkla ilgili bilinen en yaygın teoridir. Bu teoriye göre hazırlık evresi çalışılan konuyla (problemle) ilgili akla gelebilecek birçok düşüncenin zihinde olduğu aşama iken kuluçka evresi başka şeylerle uğraşıp çalışılan konudan uzaklaşarak aynı zamanda bu konuyla ilgili zihni meşgul eden fikirlerden yanlış olanlarını unutmamızı sağlayan oldukça işlevsel bir evredir. Kuluçka evresinde takılıp kalma ve fikirlerini bir sonraki aydınlanma evresine taşıyamama da olasılıklar ihtimalindedir. Ancak yine de bazı insanlarda kuluçka dönemiyle birlikte sezgisel problem çözme süreci devreye girmekte böylece hazırlık ve kuluçka sürecinden geçen fikirlerin ani bir eureka deneyimiyle (Aha! Experience) artık zihinden fışkırmasıyla sonuçlanan aydınlanma evresi yaşanmaktadır. Doğrulama evresi ise artık yeni düşüncenin test edilmesi yani bilimsel yöntemle sınanması aşamasıdır.
Peki, çığır açmış ya da bizi artık eskisi gibi yaşayamayacak hale getiren fikirlerin ortaya çıkmadan önce rüyalarda görüldüğünü söylesek… Rüyanın görüldüğü ortam olan uykuya da değinmek gerekiyor ki uyku ortalama bir günümüzün üçte birini geçirdiğimiz, canlılığa özgü bir aktivitedir. Uyku ve rüyaların hem bellek hem de bedenimiz açısından yararlılığı çeşitli araştırmalarla ortaya çıkarılmışken hem bedensel hem de psikolojik olarak uykuya ihtiyacımız olduğunu kabul edebiliriz. Uykuya psikolojik olarak da ihtiyacımız var çünkü bilinçli haldeyken herhangi bir problem ile ilgili topladığımız her ne varsa bilinçaltı zihnimiz uyku sırasında rüyalar aracılığıyla onları bir araya getirip organize ederek o problemin bellekteki diğer bilgilerle arasında yeni bağlantılar kuruyor.
Rüyaların yaratıcı insanlara nasıl ilham verdiği son yıllarda araştırılmaya başlanmış. Deirdre Barret 2001 yılında yayınladığı The Committee Of Sleep adlı kitabında resim, müzik, edebiyat, atletizm ve bilim alanlarında dünyaca bilinen yaratıcı insanların rüya yaşantılarında keşfettiklerini gerçek hayata nasıl aktardıklarını ve bizlerin de gerçekleştirmek için neler yapmamız gerektiğini anlatıyor. Burada birkaç yaratıcı insanın rüyalarının keşifleriyle olan ilişkisini diğer bir deyişle keşiflerini yapmalarında rüyalarının nasıl etkili olduğunu onların kendi beyanlarından okuyalım.
Mendeleyev’in periyodik tablo rüyası
Dimitri Mendeleyev 1869 yılında kimyasal elementlerin atomik ve kimyasal özelliklerine göre sıraladığı periyodik tablosunu yayınlamadan önce bu elementleri organize edeceği örüntünün mantığını bulmada zorlandığı dönemde masasında uyuya kalmış ve elementlerin sıralamasını rüyasında görmüştür. “Rüyamda tüm elementlerin tabloda olması gereken yerde olduğunu gördüm. Uyandığımda hepsini hemen bir kâğıt parçasına yazdım, sadece bir yerdeki elementi düzeltmem gerekti.”
Niels Bohr’un atom rüyası
1922 yılında Nobel Ödülü almış Kuantum Mekaniğinin öncüsü olarak bilinen Niels Bohr günümüzde hâlâ geçerli kavramlar olan elektronların çekirdeğin etrafında döndüğü ve bir enerji seviyesinden ya da bir yörüngeden diğerine sıçrayabildiğini gösteren atomun Bohr Modeli’ni geliştirmiştir.
Bohr sıklıkla kendisini atomun yapısını keşfetmeye götüren rüyasından “Bir gece aynı gezegenlerin güneşin etrafında döndüğü gibi elektronların da atom çekirdeğinin etrafında döndüğünü gördüm” diye bahsetmiş ve uyandığı gibi laboratuvarına gidip rüyasındaki modele bilimsel kanıt aramaya başlamıştır.
19’uncu yüzyılda kimyasalların teknik olarak gözlenebilmesi mümkün olmadığından bunların kimyasal özelliklerine bakılarak sınıflandırıldığı dönemde Alman kimyager Friedrich August Kekule benzenin halka yapısını rüyasında gördüğü kendi kuyruğunu ısıran yılan sembolünden ilham alarak keşfetmiştir. Benzer şekilde kimyasal yapıyı formüle ettiği teorisini de yine rüyasında atom ve moleküllerin dönerek bir çeşit dans ettiğini görmesinden esinlenerek ortaya atmıştır.
Friedrich August Kekule
Einstein’ın görelilik rüyası
Albert Einstein henüz gençlik dönemindeyken gördüğünü belirttiği rüyasını şöyle aktarmıştır;“Geceleyin arkadaşlarımla kızakla mal taşırken tepeden aşağıya kaymaya başladım ama kızağım hızlı ve gittikçe daha da hızlı gitmeye başladı. O kadar hızlı gidiyordum ki ışık hızına yaklaştığımı fark ettim. Tam bu noktada yukarı baktım ve yıldızları gördüm. Daha önce hiç görmediğim renkleri yansıtıyorlardı. Bir huşu hissiyle dolmuştum. O an bir şekilde hayatımın en önemli anlamına bakıyor olduğumu anladım.” Einstein sonrasında tüm bilimsel kariyerinin gördüğü bu rüya üzerine bir meditasyon (derin düşünme) olduğunu ifade etmiştir.
Albert Einstein
Rüya ve yaratıcılık arasındaki ilişkinin deneysel yöntemle araştırılması şimdilik zor olsa da bu deneyimleri hemen mistik kavramlarla açıklamaya çalışma konusunda aceleci davranmamak gerekiyor. Nitekim rüyalar gelecek hakkında bilgi vermekten çok üzerine kafa yorulan fikirlerin anlamlı bir şekilde birleştirilmesini sağlıyor gibi gözüküyor. Yaratıcı insanlar diğerlerine göre görünüşte ilişkisiz olan şeyler arasında olağan dışı bağlantılar kuruyorlar. Dolayısıyla bu noktada bu insanların deli mi yoksa yaratıcı mı olduğunun anlaşılması zor bir durum. Nihayetinde yaratıcı olan insana yaratıcı diyecek kişilerin, yaratıcı olana nazaran daha pasif, o konuyla ilgili daha bilgisiz ve öngörüsüz olduklarından, ortaya atılan yeni fikirleri yaratıcı bulmaktan ziyade saçma olarak nitelendirdiklerini de biliyoruz. Diğer yandan dini öğretilere ters düştüğü ya da politik ve ticari çıkarlara hizmet etmediği için yok sayılan birçok yenilikçi fikir kendi çağında yerilmiş ancak sonraki dönemlerde değeri anlaşılıp geliştirilmiştir.
Albert Einstein’ın da dediği gibi “Sezgisel akıl kutsal bir hediye iken rasyonel akıl sadık bir hizmetçidir. Öyle bir toplum yarattık ki o toplum hediyeyi unuttu ve sadece hizmetçiyi onurlandırıyor.” Günümüzde de insanlığın ve doğanın faydasına olan alternatif enerji üretimi, kanser ve benzeri hastalıkların önlenmesi ve tedavisi, çevre temizliği, küresel ısınmayla baş etme gibi fikirlerin kapitalist sistemin hesaplarıyla çatıştığını görmek zor değil. O yüzden kendiniz dahil hiç kimse ve hiçbir durumun farklı düşünmenize, hayal kurmanıza hem kendi problemlerinize hem de dünya sorunlarına çözüm üretme potansiyenize ket vurmasına izin vermeyin. Tatlı rüyalar!
Osman Evcan’ın mücadelesi, içinde bulunduğu süresiz açlık grevinde talep ettiği şartların yerine getirilmesiyle birlikte direnişinin 45’nci günü olan 5 Nisan 2016 tarihinde zaferle sonuçlandı.
Hapishane yönetiminin sindirme amaçlı baskıları karşısında direnç göstererek taleplerinin karşılanmasını sağlayan vegan anarşist tutsak Osman Evcan, direnişi boyunca mücadelesini destekleyen ve devletin baskıcı politikalarına ses çıkaran herkese selam yolladı.
İnsan hakları, evrensel değerler ve kazanılmış hakların çiğnenmesi karşısında açlık direnişe geçerek bir kez daha kazanım elde eden Evcan’ın sağlık durumunun iyi olduğu bildirildi.
İstemi dışında otoriter bir uygulamayla zor kullanılarak Kocaeli Kandıra 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nden Silivri L Tipi Cezaevi’ne sürgün edilen Osman Evcan, kendisine uygulanan vegan yemek engeli, sürgün edilme, kamera ile gözetlenme, dışarıdan yazılı yayın satın alamama, cezaevine vegan yemek gönderilememesi, cezaevi kantininde vegan yiyecek satılmaması, havalandırmasız koğuşlarda yaşamak zorunda olmak gibi baskılar karşısında, şubat ayında süresiz açlık grevine başlamıştı.
Uğradığı baskılar karşısında, geçtiğimiz beş senelik zaman dilimi içinde dördüncü kez başladığı açlık grevi süresinde vegan anarşist tutsak Osman Evcan için Türkiye ve Türkiye dışında çeşitli dayanışma eylemleri düzenlenmişti.