Ana Sayfa Blog Sayfa 498

Reggae, kökleri ve 80’ler Jamaika’sının inkâr edilemez dans salonu kültürü

70’li yılların sonuna doğru reggea müziğinin tanınırlığı gün geçtikçe artarken, Kanadalı fotoğraf sanatçısı Beth Lesser, tabiri caizse tavşanın inine giriyor ve 1981 yılı Kingston’ının hafif sisli sokaklarında başı dönmüş bir halde dolaşmaya başlıyor. O zamanlar dans salonlarının altın çağ yaşadığı zamanlar, Rastafarianizm Jamaika’da yeni yeni filizlenmeye başlamış ve müzik kültürü DJ’ler ve rapçilerin etkisiyle tam gaz yola devam ediyor.

“Müzik her yerdeydi” diyor Beth. “Müzikli dans gecelerinin kayıtları alınmış, eskimiş karışık kasetlerden ve bant kayıtlarından yayınlanan müzik otobüslerde, taksilerde duyuluyor; yüksek ve tiz ses restoranlardan, dükkânlardan sokaklara taşıyordu.”

Beth bundan sonraki on yıl boyunca bölgeye gidip geldi ve hâlâ göreceli olarak gizemini koruyan bu yaşantıyı belgelemeye çalıştı. Canlı dansların ve kayıt stüdyolarının binlerce fotoğrafını çekti. Bütün bu süreç boyunca da 80’li yıllarda çalışacağı Reggae Quarterly adlı dergiyi çıkarmaya başladı.

Çizgili yelekler ve devrik şapkalarla birlikte müziğe ait fırtınalı görüntülerin olduğu sergisi hâlâ Londra’daki KK Outlet’te sergilenmekte. Daha önceden de 2008 yılında, Beth’in kapsamlı çalışmalarının bulunduğu Dance Hall: The Rise of Dance Hall Culture adlı kitabı yayımlanmıştı ama yine de sergi, onun en iyi işlerini çok daha yakından görmek için büyük bir fırsat.

Reggae ve dans kulturu 8

“Tüm isteğim zamanında çok ünlü olan tüm bu sanatçıların unutulmaması” diyor Beth.

Reggae ve dans kulturu 6

“80’lerin ruhu hâlâ canlı.”

Reggae ve dans kulturu 1

O bölgede olanlar From Roots to Dancehall sergisini 30 Ocak’a kadar KK Outlet’te gezebilir.

Reggae ve dans kulturu 2

Reggae ve dans kulturu 7 Reggae ve dans kulturu 6 Reggae ve dans kulturu 5 Reggae ve dans kulturu 4 Reggae ve dans kulturu 3

Reggae ve dans kulturu 9

Kaynak: It’s Nice that 

Kediler kraliçesi evini 1100 kediyle paylaşıyor

Kedileri seviyorum çünkü bağımsız, güzel ve zarifler. Onları izlemekten keyif alıyorum.”
Tüm zamanların en çılgın kedi kadını olarak ün salan 67 yaşındaki kediler kraliçesi Lynea Lattanzio kedileri uğruna neler yapmadı ki? Emeklilik tazminatının hepsini onlara harcadı. Arabasını hatta evlilik yüzüğünü satmak zorunda kaldı. Son olarak kendi yaşadığı beş odalı evi 1100 kediye vererek bahçesindeki konteyner eve yerleşti.

Ancak bütün bunların kontrolden çıkmış kişisel bir kedi çılgınlığından ibaret olduğunu sanmayın. Lynea aynı zamanda gönüllüler ve çalışanlardan oluşan bir ekiple Kaliforniya’nın en büyük kedi barınağını yönetiyor: The Cat House on the Kings. Diğerlerinin aksine bu barınakta kafes yok, öldürme yok!

kedi kadın 2

Barınağın web sitesinde bugüne kadar 24 binin üzerinde kedi ile 7 binin üzerinde köpeğin kurtarıldığı, 40 binin üzerinde kedi ve köpeğin de kısırlaştırıldığı söyleniyor. 

Lynea kedilerini kendine saklamıyor. Barınak, kediler ve birkaç köpek için sahiplendirme merkezi olarak da çalışıyor. Bölgede yaşayıp sahiplenmek isteyenler barınağın internet sitesinde yuva bekleyen kedi ve köpekleri görebiliyor. Gitmeye hazır olan barınak sakinleri ise isimleri, resimleri ve onları tanıtan yazılarla yeni yuvalarını bekliyor.

Lynea Lattanzio 1

Evet, Lynea tam anlamıyla hayatını kedilere adayarak birçok şeyden vazgeçmek zorunda kalmış. Fakat o, dostları için zorluklarla mücadele etmekten şikâyetçi değil. Her şeye rağmen söyledikleriyle yüzündeki mutluluk ifadesini destekliyor: Her sabah mutlu uyanıyorum. Dünya için iyi bir şeyler yapmak beni tatmin ediyor.”

Kaynak: The Dodo

Edebiyatist dergisi yayında!

Aylık periyotlarla yayımlanacak olan Edebiyatist dergisinin Ocak 2016 tarihli ilk sayısı çıktı.

Edebiyatist‘in bu sayısında neler var neler. Kent, Edebiyat ve Uygarlık başlığıyla ele aldığı dosya konusunun yanında, Kafka’dan göç konusuna, söyleşilerden çeşitli öykülere varan çeşitli bir yelpaze var. Abone olmak için buyrunuz.

edebiyatist

Keşke “bir şeyler” sözcüğüyle başlayabilseydik bu cümleye. Bir şeyler değil, edebiyat, sanat ve politika ortamının doğrudan kendisi, bu dergi çevresinde işlenecek değerleri kuşatmış durumda. Bu kuşatmayı dağıtma vaktinin baskısını bir süredir hissediyor olmak bizi birleştirdi, bu dergiye doğru taşıdı diyor Edebiyatist ekibi.

Yayın kurulunda İrem Yerlikaya, Fatih Ayan, Dilek Karagöz, Selma Özyazıcıoğlu, Sevgi Çiçek, Yeşim Misey, Nurdane Öz’ün yer aldığı derginin çıkış yazısında çıkış gerekçeleri şöyle sıralanıyor: Edebiyatı, sanat ve politikayı ciddiye almak isteyen neşeli iradeleri birleştiriyor.

“Bundan yaklaşık bir yıl önceydi. Bir araya gelerek edebiyat adına bir şeyler yapmanın ne kadar keyifli olduğundan, bu hayatın içindeki olumsuzlukları edebiyatın ne denli yumuşattığından bahsediyorduk. Hepimiz uzun zamandır yazıyorduk var olan gerçekleri, gerçeklerden yola çıkarak oluşturduğumuz hayali evrenimizi ya da hiç var olmamış/olmayacak imgeleri… Kendimizce yazarak dillendirdiğimiz, belki de fazlaca düğümlediğimiz yazılar üzerine konuşurken çıktı bu düşünce. Henüz kimin söylediğini tam olarak netleştiremediğimiz matbu çıkma fikri. Çeşitli duygu geçişlerini bir arada yaşadık öncelikle. Sorduğumuz her soru yeniden bağladı bizi bu fikre: ‘Olur mu, yapabilir miyiz?’ dedik, ‘Birilerinin hayatına edebiyat ile dokunabilir miyiz?’ dedik. ‘Edebiyatı ekmek-su kadar elzem görenlerden olabilir miyiz/edebiyata böyle görenlerin gözüyle bakabilir miyiz?’ dedik bir yıl önce. Bir yıl sonra Edebiyatist adıyla yeni bir soluk olmaya geldik. Anladık ki edebiyat her daim insanlardan, yaşamın kendisinden ve hayallerin derdest edilmesinden besleniyor. Biz de derdest ettiğimiz hayallerimizi sizinle paylaşmanın keyfini yaşamaya geldik.”

edebiyat

Peki, bu dergide neler var?

“Edebiyatın her yerde, her durumda insanın hayatına karışması elbette teknolojinin gelişmesi ile daha geniş bir alana çevrildi. Biz Edebiyatist ailesi olarak e-dergi, e-gazete, e-kitap unsurundan her zaman beslendik. Sonra kokusunu içine çekebileceğiniz/dokunabileceğiniz bir dergide içimizde biriktirdiklerimizi paylaşmak istedik. Biz, bazen yoğun bazen bıktırıcı derecede tempolu olan yaşamın içinden bir kalem ve biraz kâğıtla sıyrılabileceğimizi ve kim bilir belki de insanların bir sığınak aradıklarında akıllarına gelebilecek bir durak olmayı hedefledik. Umut olmayı, umutlanmak adına ikna olmayı/ikna edebilmeyi Edebiyatist’in unsurlarından biri olarak belirledik. Her ara sözümüzde üzerinde yaşadığımız mozaiğin bir parçasını sunmayı diledik.”

Bir kalem ve bir kâğıtla çıktıkları bu yolculukta heybelerini edebiyat ürünleri ile doldurmak ve insanları yakınlaştıran bir unsur adıyla anılmak dileklerini sunan Edebiyatist ailesine yayın hayatında başarılar diliyoruz. 

Ekolojik pazarlara taleplerin arttığı dönemde organik-doğal ikilemi

Tarım, insanlığın üretici faaliyetlerinin en önemlisi ve en eskisidir. Gelişmekte olan ülkelerde halen yüzde 60’lık bir kesim tarımla ilgilenmektedir. Çünkü her geçtiğimiz gün insanlarda doğaya ve doğala dönüş isteği daha fazla gözlemlenmektedir. Bunun nedeni ise insanların, tüketici zirai ilaçlar, genetiği değiştirilmiş, hormonlu, inorganik gübrelerle üretilen ürünlerin çeşitli hastalıklara neden olduğunun bilincine geç de olsa varmaya başlamasıdır.

Ancak dikkat etmediğimiz bir nokta var ki ürünleri satın alırken organik tarım yolu ile mi yoksa doğal tarım yolu ile mi bize ulaştığını çok ayırt edemememiz.

Çoğunlukla düşülen yanlış ise iki kavramın (doğal tarım/ürün- organik tarım/ürün) aynı olduğunu sanmamızdır. Geleneksel, yerel ve doğal üretimin yapay gübreye, böcek ilaçlarına ve genetiği değiştirilmiş organizmalara dayanan teknolojik tarım santrallerine dönüştüğü bir dönemde tüketicilerin organik ürün ile doğal ürünü ayırt edememesi oldukça normal.

Doğal tarım diğer bir deyişle ekolojik tarım zirai mücadele ilaçları, ticari gübreler, hormonlar ve sentetik organik maddeler kullanılmadan yapılan tarımdır. Bu maddeler kullanılarak elde edilen ürünler organik olabilir ancak doğal değildir.

Doğal tarım, insan sağlığını önemseyen, ekolojik dengeyi koruyan ve sürdürülebilirliği olan bir tarımdır. Organik tarım aynı zamanda tekelciliğin gelişmesiyle birlikte biyoçeşitliliğin azalmasına neden olurken diğer yandan da doğal tarım yapmaya çalışan küçük çiftçinin ekonomik gelişimini engelliyor.

organik-dogal ikilemi 4

İnsanlar artık fast food tüketmek istemiyor. Fakat şehir yaşamının hızlı ve stresli temposu insanları işlerinin güçlerinin arasında hızlı ve pratik yemeklere yöneltiyor. Aynı zamanda fast food ürünlerin ekonomik olması da cezbedici oluyor. Ancak gerçek anlamda bir ekonomik olma durumu değil bu bahsettiğimiz. Çünkü insanlar toplumsal ve çevresel maliyetleri hesaba dâhil etmiyor.

organik-dogal ikilemi 2

Türkiye’de ilaçlamadan arındırılmış doğal tarım arazileri yaygın olarak bulunmadığı ve bir arazinin kimyasaldan arındırılması yaklaşık 10 yıl sürdüğü için organik tarımdan elde edilen ürünler doğal ürün olarak piyasaya sürülebiliyor. (Ancak doğal ürün, doğal tarımdan elde edilmiş üründür.) Ve doğala yönelen kitlenin talepleri doğrultusunda da çeşitli bölgelerde organik pazarlar kuruluyor. Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği tarafından 2006 Haziran’ında ilk defa İstanbul’da, Şişli – Feriköy ile başlatılan Yüzde 100 Ekolojik Pazarlar projesi, organik tarım ve ürünlerinin tanınması ve iç pazarda talep oluşmasında öncü olmuştur. İstanbul’da Şişli, Küçükçekmece, Bakırköy, Beylikdüzü, Kartal; Kayseri’de Kocasinan ve Talas’ta “yüzde 100 Ekolojik Pazarlar” hizmet vermektedir.

“Sürdürülebilir tarım uygulamalarını” incelemek için tıklayınız.

Karşılıksız sevginin hikâyesi: Ördek Bee ve bebek Tyler

Young ailesinin dokuz aylık bebeğinin en yakın dostu bir ördek. Henüz yavru iken aileye katılan Bee kısa sürede bebeğin en yakın arkadaşına dönüşüyor.

Henüz yavru iken aileye dahil olan ördek Bee, en yakın arkadaşı bebek Tyler’ın yanından bir an olsun ayrılmıyor. Kısa süre içinde kaynaşan miniklerin gündelik halleri ise anne Jennifer tarafından fotoğraflanıyor. Tyler ördek dostunu o kadar seviyor ki ilk kelimesi de “ördek” olmuş.

Tyler dokuz aylıkken, babası 11 ördek dostu için pazara yem almaya gitti. Tam bu sırada yavru ördeği gördü ve eve getirdi. Ördek Bee o günden beri bebeğin yanından ayrılmadı ve çok yakın arkadaş oldular.

Aile bu iki dostun birlikte vakit geçirmesinden ve karşılıksız bir sevgi ile bir arada olmalarından oldukça mutlu.

“Tyler dokuz aylıkken kocam onu eve getirdi ve o günden beri yan yanalar.”

Ordek Bee ve bebek Tyler 1

“Birbirlerinin en yakın arkadaş oldular hatta Tyler’ın ilk kelimesi ‘ördek’ oldu.”

Ordek Bee ve bebek Tyler 2

“Köpek bakmaktan çok bir farkı yok aslında. Sadece tuvalet eğitimi veremeyeceğimiz için evde olduğu zamanlarda bebek bezi bağlıyoruz.”

Ordek Bee ve bebek Tyler 3

 

“Her şeyi beraber yapıyorlar özellikle banyo yapılırken koçumuz ördek Bee.”

Ordek Bee ve bebek Tyler 4

“Bee Tyler’ın bakmadığı zamanlarda onun yiyeceğini çalabiliyor ve bu anlarda çok komik oluyorlar.”

Ordek Bee ve bebek Tyler 6

“Beraber parka gidiyorlar, oyun oynuyorlar, banyo yapıyorlar bazen de vagonla minik gezintilere çıkıyorlar.”

Ordek Bee ve bebek Tyler 7 Ordek Bee ve bebek Tyler 8 Ordek Bee ve bebek Tyler 9 Ordek Bee ve bebek Tyler 10 Ordek Bee ve bebek Tyler 12

Editör Notu: Her ne kadar her şey çok sevimli gözükse de hayvanlar doğal ortamlarında olmaları gerektiğini unutmamalıyız.

Kaynak: Bored Panda 

Ses ver Hasankeyf Boğulmasın!

UNESCO’nun Dünya mirası için belirlediği 10 kriterden 9’una sahip tek yer olma özelliği taşıyan Hasankeyf sular altında kalacak. Sebebi ise yalnızca 50 yıl çalışacak Ilısu Barajı!

Hasankeyf’in UNESCO listesine girebilmesi için Kültür Bakanlığı’nın başvuru yapması gerekiyor. Listedeki diğer ünlü kültür mirasları sadece birkaç kriteri karşılarken Hasankeyf’in sular altında kalacak olması tam bir hayal kırıklığı. Arkeofili de bu hayal kırıklığını yaşamayalım diye imza kampanyası başlattı.

Hasankeyf’in binlerce yıllık tarihi, hiçbir medeniyetin yok etmediği güzellikleri, doğal güzellikleri ve arkeolojik altyapısı bir kötü barajla bitmesin. Ses ver, #HasankeyfBoğulmasın !

Kamp yaparken yanınızda kendi yaptığınız kamp ocağını götürün

Kamp ateşinde su kaynatmaya çalışmış olanlar için taşınabilir ocaklar sezonluk kampçılara göre gayet pratik gibi görünebilir ama sadece evinizde bulunan araçlar ve bir çift konserve kutu ile kendi kamp ocağınızı yapabileceğinizi biliyor musunuz?

Hem bu şekilde konserve kutularını da geri dönüştürerek değerlendirmiş olursunuz. Kamp yapmayı seven arkadaşlarınıza kendi yaptığınız kamp ocağını da hediye edebilirsiniz.

Malzemeler:

100 mm ve 75 mm iki adet kapalı konserve kutu, 1/8 ve 3/8 matkap ucu, teneke makası, eğe, matkap, konserve açacağı.

Yapılışı:

• Büyük olan teneke kutunun kapağını çıkarmakla başlayın. Kutunun üst kenarlarının da kapakla birlikte olması gerek. Bunun için konserve açacağının dişlileri aşağı gelecek şekilde kutunun kenarlarından kesmelisiniz.

• Küçük kutuyu, çıkardığınız kapağın üstüne koyup ortaladıktan sonra eğe ile küçük kutunun bulunduğu bölgeyi daire çizerek işaretleyin. Burası iki kutunun birbirine sabitleneceği bölge olacak.

kamp ocagi yapimi • Kapakta eğe ile işaretlediğiniz bölgelere küçük delikler açın. Bu delikler kapağın ortasındaki daireyi teneke makası ile kesip çıkarmanızı kolaylaştıracak. Elde ettiğiniz ortası boş çember küçük kutuya sabitlenecek bu sebeple dikkatli kesmelisiniz.

• Küçük kutunun kapağını çıkarın ve kutunun altına 1/8 matkap ucuyla tamamen delikler açın. Bu delikler ocağın hava akışını sağlayacak.

• Aynı matkap ucuyla küçük kutunun üst kısmından iki santim aşağı denk gelecek şekilde yan yüzeyine delikler açın. Delikler birbirine olabildiği kadar yakın olmalı.

• 3/8 matkap ucu ile matkabın alt bölgesinin yan yüzeylerine 2,5 cm aralıklarla delikler açın. Açtığınız deliklerin hemen üstüne bu deliklerin yarısı kadar delik açın. Aynı delikleri büyük kutuya da açın.

• Küçük kutuyu büyük kutunun kapağından elde ettiğiniz ortası boş çemberin içinden geçirin. Çember tam olarak küçük kutunun üst bölgesindeki deliklerin üstünde olmalı. Çemberin bu bölgede sabit durması için çemberin üst tarafından küçük kutuya birkaç delik açın.

• Çemberle birlikte küçük kutuyu büyük kutunun içine yerleştirin. Artık kişisel bir taşınabilir kamp ocağına sahipsiniz!

• Küçük kutunun içini çıra ile doldurun ve çıraların üstüne daha ince çıra kabuğu yerleştirip tutuşturun. Bu kadar çıra ile bir demlik suyu 10 dakikadan az bir sürede kaynatabilirsiniz.

• Cezve ve demliklerin ocak üzerinde sabit durabilmesi için büyük kutuyla eşit büyüklükte başka bir konserve kutuyu da hava delikleri açtıktan sonra ocağın üstüne yerleştirebilirsiniz.

Ne yazık ki video İngilizce lakin yapılışını görmek daha iyi anlamayı sağlayabilir.

Kaynak: Green Global Travel

Gezegenimizde yaşayan en büyük 10 canlı

Büyüklü küçüklü pek çok canlının yaşadığı, bereketli bir dünyada bulunuyoruz. Çıplak gözle baktığımızda ufak canlılar dikkatimizden kaçabilirken heybetli olanlar hemen dikkatimizi çekiyor.

Buna rağmen, yaşayan en büyük organizmanın (10’uncu maddede kendisini göreceksiniz) 20’nci yüzyıl sonuna dek keşfedilmemesi oldukça ilginç. Bu canlıları tanımaya, en güçlü çiçek ile başlayalım…

Ceset Çiçeği

ceset cicegiShakespeare, güle gül demesek bile kokusunun aynı şekilde güzel kalacağını söylerken anlaşılan o ki, ceset çiçeğiyle hiç tanışmamıştı. Refflesia Arnoldi olarak da adlandırılan bu bitkinin çapı 1,5 metre ve çiçeklerinin ağırlığı 7 kiloya kadar çıkmaktadır. Doğanın bir mizah anlayışı olduğunu vurgulamak istermişçesine ne bir gül gibi parfüm kokar ne de yaseminin baş döndüren esansını taşır. Kendisi, çürüyen bir ete benzer koku yaymaktadır. Harika! Ancak, bu koku aynı zamanda bitkinin polenlenmesi için böcekleri kendine çeker, her şey olması gerektiği gibi dengede…

En büyük hayvan

mavi balina

Muhtemelen bu listenin en büyük hayvanı, mavi balina (balaenoptera musculus). Yavru bir mavi balina doğduğunda, boyu 7,5 metreye kadar uzanırken ağırlığı yaklaşık 3 tondur. Erişkinliklerinde, boyları 30 metreye yaklaşırken, ağırlıkları 200 tona yaklaşır. Bu dev güzelliklerin dili, bir fille aynı ağırlıktadır ve kalpleri de bir arabanın ağırlığıyla eşdeğerdir. İletişim kurmak için çıkardığı sesler o kadar yüksektir ki, bir başkası tarafından 1610 km uzaklıktan duyulabilir. Tepelerindeki delikten püskürttükleri sular, 9 metre boyunca havaya uzanır.

20’nci yüzyılın başlarında balina avcıları, gözlerini bu canlılara dikmiştir. Sebebi ise tek bir mavi balinanın yaklaşık olarak 20 bin 160 litre yağ üretmesidir. Bu katliam, 1931 yılında 29 bin balinanın öldürülmesiyle en kanlı zamanını yaşamıştır. 1966 yılında, Uluslararası Balina Avcılığı Komisyonu, bu avı yasaklamıştır. Avlanmalarından önce, 350 bin mavi balina bulunmaktayken, avlanma sırasında yüzde 99’u öldürülmüştür. Tekrardan üreme süreçleri ise yavaş işlemektedir: Şu anda Güney Hempshire’da 5 bin-10 bin civarı mavi balina bulunmaktayken, Kuzey Hempshire’da sayıları 3 bin-4 bindir.

Bilinen en ağır organizma

pando

Utah’da bulunan Fishlake Ulusal Ormanı’nda, Pando adı verilen ağaçlardan oluşan dev bir koru bulunmakta. Bu ağaçların tamamı, aslında tek bir ağaç! Her biri, tek bir kökün tek tek dallarından çıkmış. “Titrek Dev” olarak da adlandırılan bu organizma, bilim insanlarına göre yaklaşık 80 bin yaşında, ağırlığı ise 5 bin 900 ton civarındadır. Yaşına bakılırsa sadece en ağır değil, aynı zamanda en yaşlı organizma.

En büyük kara hayvanı

fil

Mavi balina, geniş kapsamda en büyük canlı sıfatını alırken, Afrika Savan Fili (Loxodanta Africana) en büyük kara hayvanı ünvanını taşır. Uzunlukları 7 metreye ulaşırken, yükseklikleri 4 metre civarında seyreder. Bu gri, güzel devlerin ağırlıkları ise 11 tondur.
Sadece hortumlarıyla bile 180 kilodan daha fazla ağırlık taşıyabilirler. Savanalardan, çöllerden ve yağmur ormanlarından oluşan Afrika habitatında filler, otçul bir yaşam sürmektedirler ve gündelik besin olarak 158 kilo bitki örtüsüne ihtiyaç duyarlar. Kırdıkları bir başka rekor da dişilerin hamilelik süresidir; 22 aylık bir gebelikten sonra yavru filler dünyaya gelir.

Yaşam alanlarının yok edilmesinden ve fildişi elde etmek için avlanmalarından dolayı, fillerin soyu tehdit altındadır.

Hacminden dolayı en büyük ağaç

general sherman

Dünyanın en büyük ağacı bir sekoya (sequoiadendron giganteum); General Sherman adıyla da bilinen bu ağaç, California Sequoia Ulusal Parkı’nda bulunmakta. Bu görkemli bir şekilde tüneyen ustanın hacmi, 1486 m³’tür. Boyu, 120 metreye kadar ulaşır. Şaşırtıcı bir şekilde, 2000 yaşındaki General Sherman, bir sekoya ağacına göre orta yaşlı sayılıyor. Diğer sekoya ağaçları ortalama 3220 yaşında olmasına rağmen söz konusu hacim olduğunda, General Sherman’ın rakibi yok.

En büyük omurgasız

calamar

Omurgasız canlılara geldiğimizde, bu şaşırtıcı dev kalamar (Mesonychoteuthis hamiltoni) boyutlarıyla diğer omurgasızların önüne geçiyor. En büyük kalamar ve omurgasız türü olan bu canlı, 453 kilo ağırlığında ve boyu 19 metreye kadar uzayabiliyor. Korkutucu görüntüsüne rağmen, aslında son derece kibar bir canlı; National Geographic, kendisini “halsiz, pelte halinde bir serseri” olarak tanımlıyor. Antartika’nın soğuk sularının 2000 metre derinliğinde yaşamaktalar ve vahşi yaşamın içerisinde gözlenmemekteler.

En uzun kara hayvanı

zurafa

Utangaç ve zarif; muhteşem zürafa (Giraffa camelopardalis) sırık gibi uzun bacakları ve ünlü uzun boyunları sayesinde, “en uzun memeli” unvanını almayı hak ediyor. Sadece bacakları bile çoğu insanın boyundan daha uzun. Zürafalar 5,5 metreye kadar uzayabilir ve 1270 kilo ağırlığında olabilirler. Bu kütlelerine rağmen, kısa mesafelerde saatte 58 km hızla koşarlar, uzun mesafelerde ise hızları saatte 16 km civarındadır. Zürafalar, besin ihtiyaçlarını ağaçlardan karşılar, uzun boyunları ve 40 cm’e varan dilleri sayesinde…

En büyük sürüngen

timsahDünyanın pek çok en büyük canlısı uysal bir yaradılışa sahipse de, aynı şeyi tuzlu su timsahı (Crocodylus porosus) için söylemeyiz. Hem en büyük sürüngen hem de en büyük karasal ve nehir kenarında yaşayan avcı olan bu timsahın erkekleri yaklaşık 6,5 metre uzunluğunda, 1995 kilo ağırlığındadır. Bu, onların suyun içerisinde pusu kurup, avlarına bu şekilde saldırma huylarını daha da korkunç hale getiriyor. Usta avcılar, alanlarına giren her şeyi avlar; buffalolar, maymunlar, vahşi ayılar, hatta bazen köpekbalıkları… Kuyruklarından güç alarak sudan fırlarlar ve avları boğulana dek suyun altında beklerler. Araştırmacılara göre, tuzlu su timsahları, diğer türlerine göre daha kavgacı davranış sergiler. İnsanlar, dikkatli olun.

En ağır kuş

devekusu

Yaklaşık 158 kilo ve 2,5 metre boyunda olmak, bu listede bulunan diğer canlılar arasında küçükmüş gibi görünebilir. Böyle düşünmeden önce, devekuşunun bir kuş türü olduğunu unutmayın! En küçük kuş türü olan sinekkuşu; 3 gr ağırlığında ve 10-12 cm uzunluğunda… Bu karşılaştırmaya bakarsak, devekuşunun ağırlığı ortada… Uçamamalarına rağmen kısa mesafelerde saatte 70 km, uzun mesafelerde ise saatte 50 km hıza sahiptirler.

Ve hepsinin en büyüğü

bal mantari

1998 yılında, araştırmacılar Oregon’da bulunan Malheur Ulusal Ormanı’ndaki 112 ağacın ölümünü araştırırken, dünyada yaşayan en büyük organizmayı da keşfetmiş oldu; bal mantarı (Armillaria solipides). 61 ağacın ölümüne sebep olan, tek bir bal mantarıydı; bu mantar yaklaşık 5,6 km uzunluğunda ve 1600 futbol sahasından daha geniş bir alanı kapsamaktadır. En büyük olmasının yan sıra, mantarların gelişme hızı göz önüne alındığında, bu organizmanın yaşı yaklaşık olarak 2 bin 200 – 8 bin 650 arasındadır; yani aynı zamanda, yaşayan en yaşlı canlılardan biri.

Başlık Çizimi: Don Clark
Kaynak: Tree Hugger

Kadının sırtındaki yük ataerki üzerinden “Mezarına Tüküreceğim” incelemesi

Erkeğin hüküm sürdüğü toplumlarda üretim ve paylaşım adına eşitlik ve özgürlükten söz etmek zordur. Çünkü erkek, kadını ezerek olabildiğince kısıtlamış ve toplumsal konumlamada hiyerarşik ilişkilere sebep olmuştur. Kadını ikincil konuma iterken kendini kadın karşısında yüceleştirmiş ve kadının bu “aşağılık” konumunu, ataerkinin kendine has değerlerinin yeniden ve sürekli üretimiyle kadına da benimsetmiştir.

Erkekle eşit görülmeyen kimliğiyle yaşamak zorunda bırakılan kadın, kendi konumunun toplum tarafından belirlenmesine maruz kalmış ve adeta toplumda kapana sıkışmıştır. Toplumda huzursuz olan kadın haliyle erkeğin sesinin yüksek olduğu alanlarda da susturulmuş, ezilmiş ve farklı şiddetlere maruz bırakılmıştır.

Kitle iletişim araçları bu alanlardan biri olmakla beraber kadına yönelik cinsiyetçi söylemlerin ve kadın-erkek güç ayrımlarının yeniden üretildiği, eşitsizliğe dayalı toplumsal yapılanmanın bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde insanlara empoze edildiği bir alandır. Kadını konu edinen medya çalışmalarının çoğu kadının medyada nasıl temsil edildiğini araştırır ve “…medyanın bütünsel bir biçimde cinsiyetçiliği ürettiği sanrısının yanlış olduğunu da ortaya koyar…” (Aslan, 2015, s.85). Fakat, şüphesiz ki medya bu kadar masum değildir. Medya ataerkilliğin yeniden üretildiği, kadına “haddini bildiren”, erkeğin kadına karşı kullandığı en güçlü silahlardan biridir.

Mezarina Tukurecegim

Zuhal Çetin Özkan’ın “Türkiye Sineması’nda Kadının Değişen İmgesi” makalesinde de belirttiği gibi; medya tekeli altında yaşanan bir kültür ortamında, kitle ve popüler kültür ürünleri, kadının ataerkil bir düzen içinde edilgen bir kimliğe bürünmesine hizmet etmektedir. (2012, s.79) Bu bağlamda medya eşitsizlik ve cinsiyetçiliğe dayalı bir yapılanmanın tekrara düştüğü, dolayısıyla erkek egemenliğinin yeniden üretildiği kadının nesne konumunda sunulduğu görsel, işitsel ya da hem görsel hem işitsel araçlar bütünüdür.

mezarina tukurecegim 4

Kuşkusuz sinema da toplumsal konuların işlendiği, toplumun aynası niteliğinde görev üstlenebilecek çeşitli öyküleri konu edinen bir anlatı sanatıdır. Sinemanın doğuşu her ne kadar bu amacı gütmese de sinema zamanla şu anki eleştirel görevini benimsemiş ve çeşitli toplumsal konuları cımbızlayıp gerek eleştirel gerekse pekiştirici bir yaklaşımla insanlara/izleyicilere sunmuştur. Geleneksel anlatıda tıpkı “geleneksek toplum yapılarında” olduğu gibi kadını, erkek tarafından ezilen, benliğini ya da öznelliğini oluşturamamış, özel alana hapsedilen, erkek hâkimiyeti altında, pasif ve edilgen rollerde görmek şaşırtıcı değildir. Fakat Zafer Özden’in Film Eleştirisinde Temel Yaklaşımlar ve Tür Filmi Eleştirisi adlı kitabında da belirttiği gibi; “Altmışlı yıllarda gelişen, sinemadaki karşılığı olarak ortaya çıkan feminist film eleştirisi başlangıçta her ne kadar politik temeller üzerinde yükselse de daha sonraları göstergebilimsel ve psikanalitik yaklaşımlardan etkilenerek gelişimini sürdürmüştür” ( 2004, s.191-192).

Feminist film eleştirisi, sinema perdesindeki kadınların erkek baskısı nedeniyle oluşturamadıkları –ya da tamamlayamadıkları– kimliklerine odaklanmış, kadının erkek tarafından biçimlendirilmesine, kadının perdedeki “sunumuna”, erkeğin kadına yüklediği anlam ve görevlere, erkek bilinçaltındaki korkuların, arzuların ve düşüncelerin gerek filmlerdeki erkek karakterler, gerekse erkek yönetmenler tarafından kadına aktarılış şekline odaklanmış ve kadının filmlerdeki “seslerini” incelemiştir.

i-spit-on-your-grave

Bu yazının devamında yönetmenliğini Steven R. Monroe’nun üstlendiği 2010 yılında gösterime giren Mezarına Tüküreceğim (I Spit on Your Grave) adlı filmi üzerine feminist bir yaklaşımla birkaç alt başlık altında film incelemesi yapılacaktır.

Filmin özeti mahiyetinde kısa bir bilgi vermek okuyucu açısından daha sağlıklı olabilir. İkinci kitabını yazmak için yalnız kalabileceği huzurlu bir ortam arayışındaki genç bir kadının öyküsünü anlatan Mezarına Tüküreceğim, baş kahramanımız Jennifer Hills’in kasabanın şerifi ve birkaç serserisi tarafından tecavüzünü ve daha sonrasında ataerkinin gücünü altüst eden yöntemlerle gerçekleştirdiği intikamını konu edinir.

mezarina tukurecegim

Eril bakış: Bakışa hapsolan kadın

Görsel ve işitsel araçlar bütünü olan sinemada, geleneksel anlayışı benimsemiş yönetmenlerin kadın oyuncuları, erkekler tarafından gözetlenirken kadın, erkek bakışının nesnesi olur. Genellikle yakın çekimlerin kullanılarak oluşturulduğu bu sahnelerde, bir merak unsuru olarak gösterilirken bakışın sürekliliğine maruz kalan kadın bedeni, ekrana “arzu edilen”, “baştan çıkaran” olarak yansıtılır. Bu bakışı Laura MulveyGörsel Haz ve Anlatı Sanatı” adlı çalışmasında “…erojen bölgelerden oldukça bağımsız dürtüler gibi var olan, cinselliği oluşturan güdülerden biri olarak benimsemiştir. Bu noktada, skopofiliyi, öteki insanları nesneler gibi ele almakta onları denetleyici ve meraklı bir bakışa tabii kılmayla ilintilidir” (Mulvey,1975, s.4) ifadesiyle scopophilia (gözetlemecilik) terimini Freud’un Cinsiyet Üzerine Üç Denemesi eserine dayandırarak açıklar (Mulvey,1975, s.4). Bu durumda, tecavüz sahnelerine kadar erkek bakışının fantazisi olan Jennifer Hills’in erkeğin bakışında hapsolduğunu söylemek doğru olacaktır.

bakışın nesnesi2

Gerek benzin istasyonunda gerekse yalnız kaldığı kulübede tecavüzcüleri tarafından dikizlendiği sahnelerde Hills “…bakıla-sılık mesajı veren, güçlü görsel ve erotik amacıyla kodlanmış dış görünüşüyle aynı anda hem bakılan hem de teşhir edilendir” (Mulvey, 1975 s,7). Bu da sinemanın seyirciye sağladığı hazlardan biridir: Bakma arzusu. Perdedeki karakterlerden özdeşleşen izleyici, perdedeki karakterler vasıtasıyla “kendi bakışını” bakılana/kadına/nesneye aktarır ve perdedeki bakanın/erkeğin/öznenin olayları denetleyip kontrol etmekteki gücünü benimseyip iktidar olmanın verdiği hazla bakma arzusunu körükler. Bu da kadının ataerkil zihniyetteki imgelerinin yeniden üretilmesine neden olur.

Seyircinin kendini filmdeki erkek karakterle özdeşleştirip kadın karakterleri bakışın nesnesi haline getirmesini ise Lacan’ın “Ayna Evresi”yle açıklamak mümkündür. Çünkü “Ayna Evresi” egonun kuruluşu için hayati önem taşımaktadır. Dolayısıyla “…perde ve ayna arasındaki benzerlikten öte (örneğin insan bedeninin çevresiyle birlikte çerçevelenişi) sinema geçici bir ego yitimine izin verirken aynı anda egoyu güçlendirecek büyüleme yapılarına sahiptir (Mulvey, 1975, s.6).

Oedipus Karmaşa evresinde hadım edilişi temsil eden kadın, Simgesel’e geçen erkeğe hadım edilme korkusunu sürekli hatırlatır. Fakat erkek bu endişesini Mulvey’e göre iki türlü bastırabilir: İlki kadının cezalandırılması ya da önemsizleştirilmesidir. İkincisi ise hadım edilmeyi yok saymak adına kadının yerine başka bir nesne koyarak bu nesneyi fetişe dönüştürmektir. Böylelikle kadın fiziki anlamda tatmin edici olur (Mulvey, 1975, s.10-11 ). Dolayısıyla erkek, bakışını kadına çevirerek kadını bakışının nesnesi haline getirir, onu güçsüzleştirir ve bakışlarına hapseder.

igdis

Özel alan ve doğanın istilası

Tarih boyunca süregelmiş baskın ataerkil ideoloji, kadın ve erkeği toplumsal cinsiyet bağlamında belli kalıplara sokarak kadını kendisini en güvende hissedeceği yer olan özel alana hapsetmiştir. Kendisi için “tehlikelerle” dolu olan kamusal alandan uzak durması beklenen kadın, dolayısıyla kültürün ve aklın dışına itilmiş, doğa ve duyguyla özdeşleştirilmiştir. Fakat bu ideolojinin aksine birçok toplumda gözlemlendiği ve bu toplumlarda oluşturulan farklı sanat yapıtlarında da işlendiği üzere kadına yönelik şiddetin en çok gerçekleştiği alan özel alandır. “Varsayılanın aksine hane, kadına yönelik cinsel şiddetin görünmez olduğu, gündeme getirilmediği bir alandır ve tam da bu nedenle gerçeklerin üzerini örten ve kadına yönelik şiddeti yeniden üreten bir işleve sahiptir (Akyön, 2014, s.30). Akyön’ün özel alana ilişkin bu ifadesinin somut bir örneği olarak Jennifer Hills’in tecavüze uğradığı kulübenin buna örnek olarak gösterilmesi yerinde olacaktır.

tecavuz

Doğanın kadınla, erkeğin kültürle özdeşleştirildiği kültür-doğa farkına dayalı cinsiyetçi söylemler egemen ataerkil zihniyetin bir ürünüdür. Doğayı edilgen ve etkisiz bir ortam olarak kodlayan bu zihniyet, kültürü merkeze alarak daha da ileri gitmiş ve doğanın ikincil ve “bilinçsiz” bir çevre ya da ortam olduğunu savunmuştur. Doğanın kadınla özdeşleştirilmesini yine ataerkil zihniyetin tekelinde olan dile bakarak anlamak zor olmayacaktır: “Anavatan”, “tabiat ana”, “bakir topraklar”, ya da “devlet baba” gibi.

Kültürel feministler, kadını biyolojik özelliklerinden dolayı doğaya benzetmişler ve kadını doğa gibi besleyen, koruyan ve yaşam veren olarak adlandırmışlardır. Dolayısıyla kadın-doğa ve erkek-kültür arasındaki farkı kabul eden kültürel feministler bu farkı metafizikleştirmişlerdir. Bu farkın da kadını hiyerarşik olarak aşağı konumlandırdığını ve erkeğin doğa ve kadın üzerindeki tahakkümünü meşrulaştırdığını iddia etmişlerdir. Metin Demir’in “Çevre Olarak Konumlandırılmış Kadını ve Doğayı Birlikte Düşünmek: Ekofeminizm” adlı makalesinde de belirttiği gibi materyalist ya da sosyalist ekofeminizme göre ise; “Kadını ve doğayı birleştiren, onlara kader birliği yaptıran şey, ikisinin de bu erkek egemen, cinsiyetçi, tacizkâr kültürün kurumları, değerleri ve pratikleri tarafından sömürülmesi ve tahakküm altına alınmasıdır (Demir, 2013, s. 11-45).

mezarina tukurecegim 3

Filmde de gözlemlenebileceği üzere doğada avlanan erkekler ve evde tecavüze uğradıktan sonra doğada da cinsel şiddete maruz kalan Jennifer Hills kuşkusuz doğa-kültür, kadın-erkek ikiliklerine ışık tutarak erkeğin/kültürün kadın/doğa üzerindeki tahakkümünü gözler önüne sermektedir.

İğdiş eden kadın ve erkekliğin yok oluşu

Tecavüz sahnelerine kadar geleneksel sinema anlayışını benimsediği düşünülebilecek Mezarına Tüküreceğim’in seyri tecavüz sahnelerinden sonra tamamen değişmektedir. Tecavüzcülerinden intikam almaya başlayan Jennifer Hills’in geleneksel sinema anlatısının kodlarından arınmış kadın-erkek, doğa-erkek gibi ikiliklerini altüst eden, eylemlerine kendi karar veren bir karakter olarak resmedilişi egemen ataerkil ideolojiye eleştiri mahiyetindedir.

intikam2Aralarından birinin filmde “gerizekalı” (retard) diye çağrıldığı beş erkek Jennifer Hills tarafından tek tek öldürülecektir. Arkadaşları tarafından “gerizekalı” olarak çağrılan, kekememsi konuşan Matthew, Nilgün Tutal’ın “İdeolojinin Konumlama Alanı: Kristeva ve Adlandırılamayanla Yüzleşme” adlı makalesindeki “Dişil, Kristeva’da kimi feministlerin sandığı gibi kadına atfedilen biyolojik bir töze gönderme yapmaz, dişil hep simgeselin dışında kalan ya da simgesel tarafından dışlanan ve simgeselin oluşumunda aracılık ettiği kimliği olduğu gibi kabul etmeyen her öznelliğin zorunlu olarak yüzleşmek zorunda olduğu ‘adlandırılamaz bir ötekiliktir’” (Tutal, 2005, s. 72) tanımına göre simgeselin dışında kalan bir dişil karakter olsa da, “erkeği” tam anlamıyla temsil edemese de cezalandırılması gerekmektedir.

Silah, tüfek, beysbol sopası gibi fallik objeleri cinsel ilişki sırasındaki penetrasyon vari bir şekilde kadın karakter üzerinde kullanan erkek karakterlerin birkaçının intikamı yine fallik objeler kullanılarak alınacaktır filmde. Bu bağlamda şiddetin daha çok erkek tarafından kullanıldığını veya erkekle bağdaşlaştırıldığını söylemekte haklılık payımız olabilir.

ayi kapan

Jennifer Hills’in erkek karakterlerin birinden intikamını almak için kullandığı yöntemlerden biri de ayı tuzağıdır. Vajinayı andıran bu tuzak kuşkusuz iğdiş sembolüdür. Freud’un iğdiş edilme üzerine yazdıklarını yorumlayarak bunlara yeni bir yorum getiren Barbara Creed, oğlan çocuklarının iğdiş edilme korkularının babadan kaynaklandığını değil, kadın cinselliğinin “gizemlerine” karşı duydukları endişeden kaynaklandığını ileri sürmüştür. Penetrasyon sırasında erkek cinsel organını içine alan vajina sembolik açıdan erkeği iğdiş eder. Freud bu durumu “vagina dentata” (dişli vajina) kavramıyla açıklar. Dolayısıyla kadınlar korkutucudur ve erkeği iğdiş etmemesi için “…eğitilmeli ya da dişleri sökülmeli veya bir şekilde dişleri köreltilmelidir” (Creed, 1993, s. 2) Psikanalitik film teorisi metin ve imgeleri bastırılmış duyguların, düşüncelerin ya da korkuların geri dönüşü olarak okur ve bu bağlamda dişli ayı kapanı ataerkinin egemenliğini tehdit eden dişli bir vajinadır. Stanley karakteri bu dişli kapana bastığında (bacağı penis gibi organ olarak aldığımızda) şüphesiz artık hareketleri kısıtlanır ve kadının üzerinde kurmuş olduğu tahakkümü yitirip kadın tarafından iğdiş edilmiş olur.

intikam

Jennifer Hills’e sürekli “dişlerini göster” gibi emirler veren Johnny karakteri de filmin sonlarına doğru iğdiş edilir. İğdiş edilen Johnny “erkekliğini” yitirdiği için dilin alanından çıkar ve artık dili kullanamaz. “Ben hiçbir kadından emir almam!” gibi ifadelerle erkeği kadının üstünde gören bir zihniyete sahip olduğunu gösteren Johnny aşağı konumda gördüğü kadın tarafından iğdiş edilir. Dili yitirdiği için hayvani sesler çıkarmaya başlayan Johnny’in yaşadığı Kristeva’nın deyimiyle abjection’dır (iğrenç). Nilgün Tutal iğrenç’i “…yitirilen nesne için tutulan yas biçimine bürünür. Yitirilen, doğal olarak simge ve gösterge öncesini işaret eden semantik olandır” (Tutal, 2005, s. 69) şeklinde tanımlar. Penis yokluğunu “kusur” ya da “eksik” olarak algılayan erkek zihniyetin artık kendisi de “kusurludur”. Hâlbuki Bekir OnurPsikanaliz Kuramında Kadın” adlı makalesinde P. Henry’nin penis yokluğunu “…penis yokluğu biyolojik bir gerçekliktir fakat kadından hiçbir şey eksiltmez öyleyse bu yokluk bir iğdiş edilme değildir çünkü iğdiş koparıp atar” (Onur, 1980, s.78) şeklinde tanımladığını söyler.

Kasabanın şerifi tarafından da tecavüze uğrayan kadın, daha sonrasında şerifin kendi tüfeğiyle ona tecavüz etmiş yine ataerkinin üzerinde kurduğu egemenliğe ataerkinin silahını kullanarak ona karşı galip gelmiştir. İçerisinde sesini duyuramadığı şerifin temsil ettiği “Yasa”yı yıkıp kendi “dişil yasasını” kurarak semboliğin alanında hayatta kalmayı başarmıştır.

mezarina tukurecegim 2

Yazar olmak için başladığı yolculuğunu ataerkil düzende kadın kalabilerek tanımlayan Jennifer Hills, karakter çözümlemesi açısından feminist film eleştirisi için çok iyi bir örnek teşkil etmektedir. Sırtındaki yük olan ataerkil tutum ve davranışlara karşı savaşmış ve her ne kadar “yaralı” sonuçlansa da filmin en sonunda öznelliğini oluşturmuş bir karakter olmuştur.

Sonuç olarak, tarihe ayna tutan sinema toplumsal ilişkileri ve toplumdaki insanları anlatır. Sinema toplumsal gerçekliğin perdeye yansıtıldığı önemli bir sanat, araç ve dildir. Farklı dönemlerde farklı değişimlerle yeni ilişkileri perdeye yansıtan sinema, farklı kadın kimliklerini temsil eden tiplemeler ve karakterlerle toplumsal yapı ve kurumlar içinde kadının durumunu ortaya koyar. Feminist film eleştirisi ise sinema perdesine yansıtılan kadınların gerçek kadınları temsil etmediği, erkeğin bilinçaltının bir ürünü olduğunu ileri sürmüş, kadınların cinsel obje olarak temsilini eleştirip fallusun egemenliğiyle kanıtlanan erkekliğe dair eleştirel yaklaşmıştır. Steven R. Monroe’nun yönetmenliğini yaptığı Mezarına Tüküreceğim filmin ortasına kadar kadını perdeye egemen ataerkil ideolojinin bir nesnesi olarak yansıtırken filmin devamında kadın-erkek, doğa-kültür gibi hiyerarşik ilişki içerisinde olan ikilikleri altüst ederek egemen ataerkil zihniyeti kendine hedef almıştır.

KAYNAKÇA
Akyön, Sinem. (2014) “Pedro Almodovar Sinemasında Kadın Temsili: Sinir Krizinin
Eşiğindeki Kadınlar, Annem Hakkında Her Şey ve Dönüş Filmlerinin İncelenmesi” Ilef Dergisi, 2014, Sayı: 1(2), ss. 9-36
Aslan, Alev. (2015) “ Tarihin Arka Odası’nda ‘Kadın’”, Ilef Dergisi, 2015, Sayı: 2 (1), s. 77-94
Creed, Barbara. (1993). The Montsrous-feminine: Film, Feminism, Psychoanalysis. London:
Routledge, 1993, s.2
Ç. Özkan, Zuhal. (2012) “Türkiye Sineması’nda Kadının Değişen İmgesi” DEUHYO ED,
2012, Sayı: 5 (2), ss.79-81
Demir, Metin. (2013) “Çevre Olarak Konumlandırılmış Kadını ve Doğayı Birlikte Düşünmek:
Ekofeminizm.” Doğu Batı Dergisi. 2013. Sayı: 63, ss.11-45
Mulvey, Laura. (1975) “Görsel Haz ve Anlatı Sineması” Çev. Nilgün Abisel.
https://filmkafa.wordpress.com/
Onur, Bekir. (1980). “Psikanaliz Kuramında Kadın”. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri
Fakültesi Dergisi. 1980. Cilt:13Sayı: 1, s. 78
Özden, Zafer. (2004) Film Eleştirisi: Film Eleştirisinde Temel Yaklaşımlar ve Tür Filmi
Eleştirisi. İmge Kitabevi, ss. 191-192
Tura, Saffet Murat. (1996). Freud’dan Lacan’a Psikanaliz. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, ss.174-207
Tutal, Nilgül. (2005), “İdeolojinin Konumlanma Alanı: Kristeva ve Anlamlandırılamayanla
Yüzleşme”, Doğu Batı Dergisi, Sayı: 30, Ankara, Doğu Batı Yayınları, ss. 65-77.

Dünya üzerindeki tüm arılar ölür ise insanlara ne olur?

Arılar ekosistemimizde ciddi bir role sahiptir. 2015 Mayıs ayında, ABD Tarım Bakanlığı, ABD bal arısı nüfusunun geçen yıl yüzde 40’tan fazla düştüğünü bildirdi.

Birçok grup neonikotinoid olarak bilinen ve arıların büyük oranda ölümüne yol açan zararlı böceklere karşı üretilen kimyasal kullanımının global yasağı için çağrıda bulundu. Başkan Obama, bir Pollinator Sağlık Görev Birimi düzenledi, ancak görünüşe göre birçok pollinatör sağlığının iyileştirilmesi için yapılan planların yeterli olmadığına inanılıyor.

Bunun sonucunda arılar neden bu kadar önemli ve tümü öldüğünde insanlık bundan nasıl
etkilenir merak ediyorsanız videoyu izleyip öğrenebilirsiniz.

Kaynak: EcoWacth