Ana Sayfa Blog Sayfa 499

Kabileler ile yepyeni bir dünya: Tanzanya

Romanyalı bir fotoğrafçı olup insanları ve yeni kültürleri keşfetmeyi seven ve tutku haline getiren Vlad Cioplea, geçen yıl arkadaşları ve onların tutkuları ile birlikte başlattığı 100 Friends adlı projesi için geçtiğimiz sonbaharda Tanzanya bölgesinde bulunan Maasai, Bushman ve Tatoga kabilelerini fotoğraflamaya gidiyor.

Columbus Günü olan 12 Ekim’de, Tanzanya’ya varan Vlad, 20 gününü orada geçiriyor. Vahşi hayvanlarla çevrili ovada uyuduğunu ve Maasai kabilesi ile birlikte vakit geçirdiğini anlatan Vlad, 14 yaşındaki erkek çocuklarının kendi hayatlarını yaşaması ve kendi avlarının etlerini yemeleri için köyden gönderilmelerinden önce sünnet edildiğini öğreniyor.

Bushman kabilesinden avlanma teknikleri öğrenen ve ısrar etmelerine rağmen maymun eti yemeyen Vlad Caoplea, Tatoga kabilesinde bulunan ufak bir kızdan, Tatoga kabilesinin, Avrupalıların birbirlerini yediklerini düşündüklerini öğreniyor.

Vlad Cioplea’nın kamerasından bu ilginç deneyimler ise fotoğraflara böyle yansıyor:

Vlad Cioplea 1 Vlad Cioplea 2 Vlad Cioplea 4 Vlad Cioplea 5 Vlad Cioplea 6 Vlad Cioplea 8 Vlad Cioplea 9 Vlad Cioplea 10 Vlad Cioplea 11 Vlad Cioplea 12 Vlad Cioplea 13

Kaynak: Bored Panda 

Uykusuzlar Atlası: Çok mu uyuduk şimdiye kadar hayatımızda?

halka sanat projesi, ilkini 2014 yılında, “Güncel Nadire Kabinesi 1: Toplama, Saklama ve Sergileme Üzerine Etnografik Bir Deneme” adlı sergiyle başlattığı Güncel Nadire Kabineleri Sergi Dizisine Uykusuzlar Atlası isimli bir grup sergisiyle devam ediyor.

Güncel Nadire Kabinesi Sergileri, günümüz dünyasında, güncel üretimlerin çeşitliliğini desteklerken, üzerinde düşündüğü farklı kavramlar etrafında gelişen değişik sanatsal ifade biçimlerine, malzeme ve mecra kullanımlarına da yer açmayı hedefliyor.

Gümüş Özdeş, Miras Fazlası, Buluntu
Gümüş Özdeş, Miras Fazlası, Buluntu

12 Şubat – 12 Nisan 2016 tarihleri arasında halka sanat projesi’nin Moda’da bulunan galeri mekanı halka sanat/ galeri’de gerçekleşecek olan “Güncel Nadire Kabinesi 2: Uykusuzlar Atlası” uyku kavramından hareketle yaşadığımız tarihte ve coğrafyada üzerinde durup, düşünülmesi gereken uyku metaforları üzerine yoğunlaşıyor.

Sergi, bu açıdan bakıldığında akla gelen derin uyku, kolektif uyku, tavşan uykusu ya da gözünü kapayamama hali gibi pek çok durumdan kaynaklanan sorulara sanatçılar aracılığıyla cevaplar arıyor: Bizi en çok ne uyutuyor ya da uykularımızdan ediyor? Çok mu uyuduk şimdiye kadar hayatımızda, yoksa bir şeyleri hep kaçırıyoruz telaşıyla kaçtık mı uykudan? Uykunun görünmez kıldıkları var mı? gibi sorular bunlardan bazıları.

Fulya Çetin, Uykumu Kaçıran Şeyler
Fulya Çetin, Uykumu Kaçıran Şeyler

İpek Çankaya’nın kavramsal çerçevesini oluşturduğu Uykusuzlar Atlası’nın araştırdığı biraz da uykularda geçen zamanın ya da uyuyamama halinin insanı başka duygu durumlarından, başka buluşmalardan, başka ruhsal ve zihinsel arayışlardan alıkoyup koymadığı ve uykusuzların hangi uğraşlara dalıp uykulara direndikleri gibi soruların yanıtları. Bu araştırmalar izleyiciye video, resim, yerleştirme, heykel ve fotoğraf gibi araçlarla aktarılıyor.

Niyazi Selçuk, Neriman Polat, Orhan Cem Çetin, Seçil Yersel, Doğu Çankaya, Sezgi Abalı, Şafak Şule Kemancı, İskender Giray, Mert Öztekin, Sevil Tunaboylu, Nalan Yırtmaç, Fulya Çetin, Gümüş Özdeş, Yasemin Nur Toksoy, Ekin İdiman ve Neşe Şahin’in katıldığı sergi pazartesi hariç her gün 11.00 – 19.00 saatleri arasında izlenebilir.

Başlık Fotoğrafı: Neşe Şahin, Bitmeyen Mektup

Mamaklı kadınlardan mektup var: Sığınmaevi açılsın

Mamak Belediye’sinin sığınmaevi konusundaki vurdumduymaz tavrına istinaden bir açıklama yayınladı. Sığınmaevi talep eden kadınlara “Kırın dizinizi evinizde oturun” yaklaşımıyla niyetini ve zihniyetini gösteren Mamak Belediye Başkanı Mesut Akgül’den bir beklentimiz yok. Yani kadınların mektubu yine kadınlara hitap ediyor.

Bakın kadınlar neler söylüyor:

mamak 3Kadına yönelik şiddetin, tecavüzün, kadın cinayetlerinin, gericiliği ve kadın düşmanlığının artarak devam ettiği şu günlerde, kadınlar böylesi saldırı altındayken sığınmaevleri erkek şiddetinden korunmak isteyen kadın ve çocukların güvende olabileceği, öldürülme
korkusu yaşamadan barınabileceği nadir alanlardan biri. Mamak’ta bulunan tek sığınmaevi, Ocak 2015’te Mamak Belediyesi tarafından kapatıldı. Mamak sığınmaevi 2013 yılında açılmış ancak iki yıl hizmet vermesinin ardından yerinin ifşa olduğu bahanesiyle belediye tarafından hizmetine son verilmişti.

Sığınmaevinin kapatılmasının ardından yeniden açılması için girişimlerde bulunduk. Mamak belediye başkanı Mesut Akgül’le görüşme talep ettik ancak bu talebimiz reddedildi. Belediye başkanıyla görüşemeyince dilekçe ile bilgi almak istedik. Belediye dilekçeye cevaben: “Söz konusu yerin vatandaşlar tarafından deşifre olduğu, binanın Belediyemize ait olmadığı, kira sözleşmesinin 31.03.2015 tarihinde sona erdiğinden, bu yerin daha uygun bir yere taşınacağı…” bilgisini verdi. Aynı günlerde Başbakanlık İletişim Merkezi/BİMER’i arayıp sığınmaevinin kapatılmasıyla ilgili şikâyette bulunduk.

Sığınmaevinin açılmasıyla ilgili herhangi bir girişimde bulunmayan Mamak Belediyesi önünde eylemler gerçekleştirdik. Belediye meclisi toplantılarına katılarak sığınmaevinin yeniden açılmasını ve süreçte Mamaklı kadınların ve kadın örgütlerinin yer aldığı bir komisyonun kurulmasını talep ettik. Mamaklı kadınların mücadelesine destek olan Ankaralı kadınlarla birlikte, Mamak sığınmaevinin açılması talebiyle Şubat 2015’te Aile ve Sosyal Politikalar bakanlığına yürüyüş gerçekleştirdik. Kadın sığınmaevinin gündeme alınması talebiyle Mart 2015’te Mamak belediye meclis toplantısına katıldık. “Oturun oturduğunuz yerde, kırın bacağınızı evinizde oturun!” diyen belediye başkanı Mesut Akgül’ün talimatıyla meclis toplantısından dışarı atılmamız istendi.

Mamak kadın sığınmaevinin Ocak 2015’te kapatılmasının üzerinden tam bir yıl geçti. Israrlı takibimize, girişimlerimize ve eylemlerimizi rağmen Mamak belediyesi hâlâ sığınmaevini açmadı, herhangi bir girişimde bulunmadı.

Siginmaevi3

Kadın düşmanları kadınlara ve kanuna karşı

5393 sayılı kanun gereği; nüfusu 100 binin üzerinde olan her belediye kadın sığınmaevi açmak zorunda. Mamak Belediyesi’nin 650 binin üstündeki nüfusuyla sığınmaevi açmak ve açık tutmak zorunda olduğunu biliyoruz. Kadına yönelik şiddetin arttığı, gericiliğin, kadın düşmanlığının an ve an hissedildiği bir ülkede 650 bin nüfuslu ilçemizde bir kadın sığınmaevi olmayışını kabul etmiyoruz.

Kadından sorumlu olan Aile ve Sosyal Güvenlik Politikaları bakanlığına yaptığımız başvurulardan sonuç alacağımızı düşünmüyoruz. Çünkü Türkiye genelinde sığınmaevi açmak zorunda olan, açmayan ve haklarında hiçbir işlem yapılmayan yaklaşık 140 belediye var. Buna karşılık Türkiye genelinde belediyelere ait sadece 36 kadın sığınmaevi bulunmakta. Aile ve Sosyal Güvenlik Politikaları bakanlığının kadın sığınmaevi açmayan belediyeler hakkında bugüne kadar herhangi bir işlem yapmadığı, bu kanunsuzluğa ve kadına yönelik şiddete yıllardır göz yumduğunu biliyoruz.

Sorumlu devlet kurumlarının kadına yönelik şiddet konusundaki bu duyarsızları bize gösteriyor ki Mamak’ta kadın sığınmaevinin yeniden açılması ancak ve sadece güçlü bir kadın mücadelesiyle gerçekleşecek ve biz kadınların başarısı olacaktır.

Siginmaevi

Kadın düşmanlarına karşı mücadeleyi büyütüyoruz

Mamak belediyesinin sığınmaevini kapatmasından bu yana gelişmelerin takipçisi olduk. Mamak sığınmaevi açılana ve mahallelerimiz her bir kadın için güvenli hale gelinceye kadar mücadelemize devam etmekte kararlıyız.

Kadın sığınmaevinin açılması için Mamak belediye meclis üyeleriyle görüşmelerimiz devam ediyor. Öte yandan Mamak sığınmaevinin açılması talebiyle mahalleli kadınların katılımıyla bir imza kampanyası başlattık. Kadınların yoğun ilgi gösterdiği imza kampanyasında topladığımız sığınmaevinin açılmasını ve kadına yönelik şiddetin bitirilmesini talep eden sıgınmaevi 2imzaları 12 Şubat’ta Mamaklı kadınlarla birlikte belediyeye teslim edeceğiz. İmza kampanyasının yanı sıra sığınmaevinin açılmasını talep eden yüzlerce dilekçeyi Ocak ayı içinde Mamak PTT noktalarından Mamak Belediyesi’ne gönderdik.Özgür Radyo programına katılarak sığınmaevi mücadelemizi anlattık. Önümüzdeki günlerde Mamak’ta sığınmaevinin açılması ve kadınların güvenliğinin sağlanması hedefiyle eylemlerimize devam edeceğiz. 20 Şubat’ta kadın mücadelesine destek verenlerle birlikte Mamak’ta kadına yönelik şiddet ve sığınmaevlerini tartıştığımız bir forum düzenleyeceğiz.

Mamak Halkevci Kadınlar adına Gülşah Öztürkşunları söyledi: “Kadına yönelik şiddetin arttığı, gericiliğin ve kadın düşmanlığının an ve an hissedildiği bir ülkede 650 bin nüfuslu bir ilçede kadın sığınmaevi olmayışını kabul etmiyoruz. “Sığınmaevi Açılsın, Kadınlar Yaşasın” şiarıyla başlattığımız mücadelemizi sokak sokak, kapı kapı, kadın kadın örgütleyeceğiz. Mamak’ta Halkevci Kadınlar olarak mahalleli kadınlardan topladığımız ve sığınmaevinin açılmasını talep eden mektuplarımızı PTT noktalarından Mamak Belediyesi’ne göndererek sığınmaevi mücadelemizi başlattık. Mamak’ta kadın sığınmaevi açılana, mahallerimizde kadına yönelik şiddet ve taciz sonlandırılıncaya kadar mücadelemize devam edeceğiz.”
Sığınmaevi Açılsın, Kadınlar Yaşasın!

Sığınmaevinin açılması talebimizin yanı sıra mahallelerimizde kadınlara yönelik artan şiddet, taciz, tecavüz ve kadın cinayetlerine karşı önlem alınmasını da talep ediyoruz. Mamak’ta tacizlerin gerçekleştiği yerleri, karanlık yolları, durakları ve parkları kadınlararası dayanışmayla belirliyoruz. Mahallelerimizde kadınlar için güvensiz noktaları belirleyerek, belediye başta olmak üzere yerel sorumlulara rapor ederek derhal önlem alınması talep edeceğiz. Mahallelerimiz kadınlar için güvenli hale gelene kadar, sığınmaevi açılana kadar Mamak’ta kadın dayanışmasını örgütleyeceğiz.

Mamak Halkevci Kadınlar

Mamak Halkevci Kadınlar ile iletişim için:
Gülşah Öztürk – 0554 876 33 92
Özlem Gündoğan – 0553 210 15 64

Astronomlar en güçlü süpernovayı keşfetmiş olabilir

0

Astronomların oluşturduğu uluslararası ekip şimdiye kadar yaşanan en büyük ve en parlak süpernovayı keşfetmiş olabilir.

Bu konuda yapılan araştırmalarda önde gelen çalışmalar gerçekleştiren Ohio Eyalet Üniversitesi tarafından yapılan açıklamaya göre, patlama güneşten 570 milyar kat ve Samanyolu’ndaki tüm yıldızlardan ise 20 kat daha parlak. Bilim insanları patlamanın şiddetini tarif etmekte güçlük çekiyorlar.

Ohio Eyalet Üniversitesi’nde astronom olan ve çalışmayı yürüten yazarlardan Krzysztof Stanek’in Los Angeles Times gazetesine verdiği röportajda “Bu şimdiye kadar birisi tarafından görülen ve etrafında mümkün olan her şeyi zorlayan, yaşanmış en güçlü süpernova olabilir” sözlerine yer verdi.

 Dark Energy Camera (DECam) ve LCOGT (Las Cumbres Observatory Global Telescope Network) ile çekilen ASASSN-15lh’in patlama anı.
Dark Energy Camera (DECam) ve LCOGT (Las Cumbres Observatory Global Telescope Network) ile çekilen ASASSN-15lh’in patlama anı.

Astronomlardan oluşan uluslar arası ekip, geride bıraktığımız hafta Science dergisinde kendi bulgularını yayınladı. Geçtiğimiz Haziran ayında ise All Sky Automated Survey for Supernovae programı ile keşfedilen, patlama ve gaz bulutunun sonucunda oluşan süpernovaya ASASSN-15lh adı verildi.

Süpernova nadir görülen ve genellikle bir yıldızın içinde bulunan materyallerin çoğunun patlamasını içeren dramatik bir olgudur. Süpernovalar kısa bir süre için çok parlak olabilirler ve genellikle büyük miktarda enerji açığa çıkarırlar.

Bir hipernova illüstrasyonu
Bir hipernova illüstrasyonu

Enerji kaynağı aranıyor

Ohio State “Bu patlama tüm dünyada, astronomların teleskoplarla üzerinde çalışma yapacağı sıcak gaz bulutundan oluşan devasa bir top yarattı” dedi. Patlama Dünya’dan 3,8 milyar ışık yılı uzakta olduğu için çıplak gözle görülemiyor. Astronomlar, gaz topunun 10 mil karşısında oluşan bir nesneyi de tanımlamaya çalışıyorlar.

Pekin Üniversitesi Astronomi ve Astrofizik Kavli Enstitüsü’nde astronomi alanında Gençlik Qianren Araştırma Profesörü Subo Dong “Dürüst bir cevap verecek olursak biz bu noktada ASASSN-15lh için güç kaynağının ne olabileceğini bilemiyoruz” diyor.

Ohio State astronomi profesörü Todd Thompson’a göre ise merkezi nesne, milisaniye magnetar denilen yıldızın nadir bir türü olabilir. Mevzubahis tür, bir süpernova tarafından meydana gelen ve oluşan güçlü manyetik alanda hızla dönen yoğun bir yıldız.

supernova 4

Yoğun kütleli bir kara delik olabilir mi?

Ohio State tarafından yapılan basın açıklamasına göre “Kayıtlarda yer alan, bu denli büyük ve şiddetli parlaklığın meydana gelmesi için magnetarın saniyede bin kez dönmesi ve neredeyse yüzde 100 verimlilikle tüm bu rotasyonel dönme enerjisini ışığa dönüştürmesi gerekiyor” diyor Thompson. “Bu bilim insanlarının fiziksel olarak mümkün olacağına inandığı en uç magnetar örneği olacaktır” diyerek eklemede bulunuyor.

Astronomların, bu yılın ilerleyen zamanlarında süpernovanın derinden sebep olduğu uzay patlamasını, Hubble Uzay Teleskopu yardımı ile gaz bulutunun merkezindeki nesneyi çevreleten konuk galaksiyi görmelerine izin verebileceğini bildiren Ohio State, “Görülecek nesne eğer bir magnetar değilse, etrafında sıradışı nükleer faaliyetlerin yaşandığı süper kütleli bir kara delik olabilir” diyerek tahminde bulunuyor.

Kaynak: CNN

İstanbul’da kentsel tarım yapılan restoran: Ek Biç Ye İç

Beşeriyetin egosu dünyayı giderek sürdürülemez bir hâle sürüklerken umudun bir yerlerde yeşerdiğini görmek çok sevindirici. Ek Biç Ye İç ekibi de umudu çoğaltanlardan.

İstanbul‘da yer alan restoran dışarıdan bakıldığında diğer birtakım restoranlardan farklı görünmüyor fakat içeriye girildiğinde çalışanlarla birlikte hazırlayabildiğiniz yemeklerinizin yanında tarım da yapılan bahçeyle karşılaşıyorsunuz.

Kaynak: Yeşilist
Kaynak: Yeşilist

BirGün‘den Sevil Aslan’ın haberine göre, Ek Biç Ye İç ekibinin amaçlarından en önemlisi sürdürülebilir bir işletme kurmak. Ekip bu projeyi hazırlarken Londra‘daki Farmshop adlı projeden esinlenmiş. Kapitalist düzenin dayattığı aşırı tüketim politikasını en aza indirmeyi amaçlayan restoran, kentlilik algısını değiştirmek istiyor. Aslan’ın haberine göre Ek Biç Ye İç ekibi ekolojik ve temiz gıdaya ulaşmanın kentliler için çok zor olduğunu belirtiyor. Çevreyi daha az kirletmek, daha az atık üretmek, yerel çeşitliliğin altını çizmek için sürdürülebilir restoranların öneminin büyüklüğünün farkında olan ekip, hazır salata paketlerinden birini almak yerine restoranlarındaki bahçede şeflerle birlikte yapılan salatadan alınan tadı daha kıymetli buluyorlar.

Karbon ayak izlerini olabildiğince azaltmaya çalışan ekip satın almaları gereken ürünleri İstanbul’a yakın yerler arasından seçmeye çalışıyor. Aslan’ın haberine göre bunun başlıca sebebi çevrede yer alan küçük üreticileri desteklemek. Bu yüzden eğer küçük üretici doğal sebeplerden, hava şartlarından dolayı ürününü zamanında yetiştiremezse bu durum müşteriye açıkça söyleniyor. Günümüzde tarımın sadece köye özgü bir üretim şeklinde algılanmasına karşı çıkan ekip, algılanan durumun “Bahçecilik ve tarım kırsalındır. Kentte bunlara yer yoktur” şeklinde algılanmasını engellemek istiyor.

Kaynak: Yeşilist
Kaynak: Yeşilist

Ek Biç Ye İç ekibinin restoranlarında atölyeler de bulunuyor. Atölyelerdeki akım “yaparak öğrenme” Bu atölyelerdeki uygulamaların balkonlarda, çatılarda pencere önünde bile uygulanabileceğini söyleyen ekip, tek dertlerinin insanlara istenildiğinde herkesin evinde de tarım yapabileceğini göstermek olduğunu belirtiyor. Ayrıca “atma kullan” atölyeleri de düzenleyen ekip bir ürünü çöpe atmak yerine nasıl tekrar kullanışlı hâle getirilebileceğini göstermeyi amaçlıyor. Sevil Aslan’ın “İsteyen gelip öğrenebilir yani” sorusuna rutin işleri paylaşmak ve haftada bir de olsa ekme, biçme ve sulama gibi işleri insanlara öğretebilmek adına isteyen herkese kapımız açık şeklinde yanıt veren ekip mönülerinde neler bulunduğunu da açıklıyor. Mönülerinde her sebze ve meyvenin mevsiminde yetişmesine dikkat ederken, salatalardan çorbaya tüm yemekler taze ve ekolojik malzemelerden yapılıyor. Restoranda kahve bulunmaması da oldukça dikkat çekici. Onun yerine birçok farklı bitkiden harmanlanan çaylara yer veren ekip karbon ayak izini artıran yiyecek ve içeceklere yer vermiyoruz diyor.

Kaynak: The Guide İstanbul
Kaynak: The Guide İstanbul

Ek Biç Ye İç ekibinde birçok farklı meslekten insanlar yer alıyor. Biyologtan permakültür tasarımcısına, sosyologtan işletmecilere kadar bu işe gönül veren insanların bu restoranı kurmaktaki öncelikli sebepleri, kentte yaşayan insanların tarımla ve doğayla zayıflayan bağlarını güçlendirmek. Restorandaki bahçede yapılan tarımla günlük salata ihtiyaçlarının büyük kısmını sağlayan ekip, geriye kalan malzemeleri yerel, küçük üreticilerden sağlamaya dikkat ediyor.

2014 yılında düzenlenen 2. İstanbul Bienali‘nde Ek Biç Kütüphanesi adıyla sürdürülebilir kentsel tarımı yaymaya ve paylaşmaya odaklanan Ek Biç Ye İç ekibi, ziyaretçilerden oldukça ilgi gördü. Bienalde bir apartman boşluğunu bitki yetiştirme kütüphanesi şeklinde kullanan ekip, bu kütüphane sayesinde kent bahçeciliği atölyelerine de zemin hazırladı. Yeşilist‘ten Selen Duru’nun haberine göre, Ek Biç Ye İç ekibi, herkese toprağı hatırlatma amacını taşıyor. Süpermarketlerden çıkıp bahçelerdeki üretimde yer almak isteyen tüm insanları bekliyor.

Kâbilde Afganistan’ın ilk kadın üniversitesi kuruluyor

0

Afganistan hükûmeti, başkenti Kâbil’de ilk kadın üniversitesini açıyor. Bu hamle, muhafazakâr bir ülke olan Afganistan’daki kadın eğitimi konusunda önemli bir adım olarak görülüyor.

Afganistan devlet başkanının eşi Rula Ghani, 20 Ocak’ta yaptığı bir açıklamada, üniversitenin yakın zamanda kurulacağını ve hazırlıkların yapım aşamasında olduğunu söylemişti. Ghani, bakanlık üyeleri ve sivil halk temsilcileriyle Kâbil’de gerçekleşen görüşmelerinin ardından üniversiteyle ilgili çalışmaların başlatıldığını duyurdu. Projenin sözü, 2014 yılında iktidara gelen Başbakan Ashraf Ghani tarafından, seçim kampanyaları sırasında verilmişti.

Mevlana Turk-Afgan universitesi 3Rula “Kızlar için bir üniversite inşa etmek Ghani’nin başbakanlık kampanyaları sırasında sözünü verdiği işlerden biriydi ve şimdi, bunun uygulanmasına çok az kaldı.” dedi. “Diğer üniversitelerde eğitim almalarına izin verilmeyen kızlar, yüksek eğitimlerine burada devam edebilirler.”

Rula, üniversitenin açılışının yapılacağı kesin tarihi yine de açıklamadı. Yetkililer, geçici olarak diye adlandırılan bu akademik tesisin Türkiye’yle iş birliği içinde inşa edileceğini söyledi.

Afganistan Yüksek Öğretim Bakanı Farida Mohmand, konferans sırasında, “Üniversite, Kâbil’in Tape Maranjan bölgesinde, en az 47 akrelik bir yere inşa edilecek” dedi. Diğer bakanlar, üniversite tamamen faal duruma geldiğinde, öğrencilere yardımcı olacakları konusunda söz verdiler.

Mevlana Turk-Afgan universitesi 1Toplantıya katılan Afganistan Amerikan Üniversitesi başkanı Mark English, “Amerikan Üniversitesi, kadın eğitimini geliştirecek her şeyi daima destekleyecektir. Bu girişimi başlatmak adına, program geliştirmeleri ve kaynaklarını artırmaları açısından onları tamamen desteklemek için gönüllüyüz” dedi.

Okullar ve üniversiteler, özellikle de kızların eğitim aldığı yerler, Taliban İslamcıları tarafından sık sık hedef alınıyor. Bu kişiler, kadınların eğitim almasını “haram” veya “İslam dışı” olarak tanımlıyorlar.

Kaynak: IBT, CNN

Sakarya Üniversitesi’nde hayvanlar tıbbi deneyler için kullanılacak

Sitemizde zaman zaman bazı ülkelerde hayvanların tıbbi veya kozmetikle ilgili deneylerde kullanılmasının yasaklandığına veya kısıtlandığına dair haberler paylaşıyoruz. Dünyada bu sevindirici gelişmeler yaşanırken ülkemizde ise yine “Herkes gider Mersin’e biz gideriz tersine” durumu yaşanıyor. Son olarak Sakarya Üniversitesi tıp fakülteleri bünyesinde deney hayvanları laboratuvarının kurulacağını açıkladı.

Sakarya Üniversitesi (SAÜ) Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ramazan Akdemir, üniversitenin sitesinde yer alan haberde Tıp Fakültesi Korucuk Kampüsü’nde Deney Hayvanları Laboratuvarının kurulacağını ifade etti. Tıp Fakültelerinin bu bu yılki hedefleri arasında Merkezi Deney Hayvanları Laboratuvarı kurulması olduğunu belirten Prof. Dr. Akdemir “Bu sayede fakültemizde daha kaliteli araştırmalar yapılacak, daha nitelikli eğitimler verilebilecek. Bu merkez üniversitemize daha fazla dış kaynaklı proje ve TÜBİTAK projesi gelmesini de sağlayacak” dedi.

deney hayvanlari Akdemir’in verdiği bilgilere göre, laboratuvarın ihalesinin yapılmış durumda ve 2 bin 500 metre kapalı alan üzerinde kurulacak. Fizyoloji, biyokimya, mikrobiyoloji gibi tüm laboratuvarlar da zaman içinde bu alana taşınacak ve tek elden yönetilecek.

Tüm bu planlar üniversitenin gelişimi, eğitim kalitesinin artması ve araştırma gücünün artmasıyla ilişkilendirilirken, diğer yandan ise hayvanların bu süreçte yaşayacağı büyük acılar ve olası ölümler ise yine gözardı ediliyor

Kabul edilemez bir tahakküm

hayvan-deneyleriTürkiye’de deney hayvanları adı altında bir endüstrinin gelişimi teşvik edilirken diğer yandan ise bu konu altında çok ciddi bir sömürü ve kabul edilemez bir tahakkümü barındırıyor.
Öncelikle bu araştırmalara dair bir iddia düşündürücü. İnsan hastalıklarının sadece yüzde 1,6’sının hayvanlarda da görüldüğü, yüzde 98’inden fazlası ise hayvanlarda hiç görülmediği dillendirilen bir konu. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerin, insanlar ve hayvanlar arasındaki anatomik ve biyolojik farklılıklar sebebiyle ne kadar güvenilir olduğu bir muamma, bu konuda kesin bulgular yok. Geçmişten bir örnek olarak; deney hayvanlarında sigara içmeye bağlı kanser oluşmasını sağlamak zor olduğu için sigaranın kansere yol açmadığı zannedilmişti. Fakat akabinde görüldü ki, sigaraya bağlı kanser türleri nedeniyle insanlar yaşamını yitirdi. Sıçanlar, hamsterlar, domuzlar, fareler, maymunlar ve babunlar üzerinde yapılan hayvan deneyleri cam elyafı (fiberglas) ve kanser arasında hiçbir ilişki olmadığını gösteriyordu. Ancak 1991 yılında insanlar üzerinde yapılan bir araştırmanın ardından OSHA (Avrupa İş Sağlığı ve Güvenliği Ajansı) cam elyafını kanserojen bir madde olarak ilan etti.

Hayvan deneyleri alternatifsiz değil

Oysa ki hayvanlarıın özgürlüğünün elinden alınmadan da bazı araştırmaların yapılmasının mümkün olduğu belirtiliyor. Günümüzde yaşanan teknolojik gelişmelerle, cansız dokular üzerinde uygulanan hücre kültürü teknikleri ve bilgisayar simülasyonlarda yapılan deneylerle çok daha güvenli, verimli ve başarılı sonuçlar elde edilme şansı var. Klinik çalışmalar, in vitro araştırmalar, otopsi, pazarlama sonrası gözlem, bilgisayarda modelleme, epidemoloji ve genetik araştırmalar yine doğru sonuçlar veren seçenekler ve hiçbir canlı zarar görmüyor. Üstelik ekonomi açısından da hayvan deneylerine göre daha düşük maliyetler oluştuğu da ifade ediliyor.

BA15467 Tabii tüm bunların ötesinde işin vicdansal boyutu da bulunuyor. Çoğu insan ürünü olan hastalıkları tedavi etmek veya çoğu sadece insanın ihtiyaçlarını gidermeye yönelik ürünlerin geliştirilmesi için bu deneyler yapılıyor. Ve bu deneylerde hayvanların özgürlüğü elinden alınıyor, hatta bazı canlılar hayatları boyu sadece bu laboratuvarlarda kullanılıyorlar. Bu deneylerde akıl almaz acılara maruz bırakılıyorlar.

Alternatifleri varken tüm ilgili kurum, birim, şirket ve yöneticileri hayvan deneylerinden vazgeçmeye çağırıyoruz.

Apple, Samsung ve Sony çocuk işçi kullanımını desteklemekle suçlanıyor

Uluslararası Af Örgütü ve Afrewatch’ın yaptığı araştırmalar, adı geçen ünlü markaların ve daha fazlasının, kullandıkları kobaltın edinildiği madenlerde çocuk işçi çalıştırıldığını öne sürüyor. Ünlü markalar ise suçu üzerilerine almaya pek gönüllü değil.

Bilgisayarlarımızda ve telefonlarımızda çoğunlukla lityum iyon pilleri kullanılır. Bu pillerin yapımında ise kobalt metaline ihtiyaç duyulur. Bütün Dünya’da kullanılan kobalt elementinin kabaca yüzde 50’si Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki madenlerden çıkartılır.

2016 yılının başında Uluslararası Af Örgütü ve Afrika kaynaklarını izlemek için kurulmuş sivil toplum kuruluşu AfreWatch tarafından, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde kobalt madenciliği ve ticareti esnasında gerçekleştirilen insan hakları ihlaliyle ilgili detaylı bir rapor yayınlandı.

Rapora göre, madenlerin büyük bir çoğunluğunda sağlık için hiçbir önlem alınmamakla birlikte, element çok ilkel yöntemlerle ve yer altından çıkartılmaktadır. Bütün bunlar da ilerleyen zamanlarda maden işçilerine ağır ve ölümlü hastalıklar* olarak geri dönmektedir. İşin daha da can sıkıcı tarafı, çoğu işçi bütün bu hayati riskleri günde sadece 1 dolar gibi bir gelir için göze almak zorunda kalmaktadır.

cocuk isci 2

Madenlerde iş kazalarına karşı yeterli güvenlik önlemi alınmadığı da ayrıca belirtiliyor. Uluslararası Af Örgütü’nün verilerine göre 2014 Eylül’ü ile 2015 Aralık’ı arasındaki zaman diliminde en az 80 kişi kaza yoluyla yer altında hayatını kaybetmiş.

Mining in Kailo

Çocuk işçilere yoğunlaşacak olursak, UNICEF’in tahmini değerlendirmesine göre güney Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde 40 bine yakın çocuk, maden işçisi olarak görev alıyor. Çoğu çocuk işçi yer altına inmek zorunda kalmıyor; fakat yer üstündeki işlerde (çıkartılan madenlerin sınıflandırılması veya bir yerden bir yere taşınması) yorgunluktan bitap düşene kadar çalıştırılıyor.

Uluslararası Af Örgütü’nün tespit ettiği en küçük işçinin yedi yaşında olduğunu söyleyebiliriz. Peki, yedi yaşında bir çocuğun madende çalışması ne demek? Kemik gelişimini bile tamamlamamış küçücük bedenini değersiz bir çulmuş gibi oradan oraya sürüklemesi demek. “Patronu” veya “üstü” olan yabancı “büyükler” tarafından azarlanmaya, tartaklanmaya, tacize ve her türlü başka istismara açık hale gelmesi demek. Belki okula gidememesi ve belki de çocukluğunda oyun oynayacak enerji ve motivasyona hiç sahip olamadan yetişkinliğe adımını atması demek.

cocuk isci 5

14 yaşında bir yetim olan çocuk işçi Paul, madende çalışmaya 12 yaşında başladığını söylüyor ve ekliyor; “Aşağıda bulunan tünellerde 24 saatimi geçirdiğim oluyor. Bir sabah geliyorum ve ertesi sabah olana kadar aşağıda kalıyorum… Aşağıda kendimi bir şekilde avutmak zorundayım. Vekil annem beni okula göndermek istiyordu; fakat vekil babam buna karşıydı ve beni burada çalışmaya yolladı.

Söz konusu araştırmalar “This is what we die for (Uğruna öldüğümüz şey bu)” adlı raporda detaylıca verilmekte, ilgilenenler linke tıklayarak İngilizce metinden okuma yapabilirler.
Af Örgütü’nün araştırması sonucunda, içerisinde Sony, Huawei, Microsoft, Samsung ve Apple’ın da bulunduğu 16 büyük şirketin, söz konusu madenlerle ticari bağlantısı olduğu belirlendi. Şirketlerin bir kısmı konuyu araştıracaklarını, bir kısmı bundan haberleri olmadığını, bir kısmı da çocuk işçiliğine kesinlikle karşı olduklarını söyledi.

cocuk isci 4

Uluslararası Af Örgütü’nde iş ve insan hakları araştırmacısı olan Mark Dummet ise konuyla ilgili olarak; “Milyonlarca insan teknolojinin bize sunduklarından, yeniliklerden faydalanıyor; fakat onların nereden geldiğini çok az soruyor. Küresel olarak yıllık 125 milyar dolar geliri olan şirketlerin, kullandığı hammaddenin nereden geldiğini bilmemek gibi bir lüksü olamaz. Büyük markaların bu konuda sorumluluklarını yerine getirmeleri gerekiyor” şeklinde fikrini belirtti.

İnsanlığın geldiği şu noktada bilgisayarsız ve telefonsuz yaşamak çok zor ve az gerekli iken, onların yapılma aşamalarında ne kadar insancıl yöntemler kullanıldığına hâkim olmak en doğal hakkımız. Hepimiz bilerek ya da bilmeden, bazılarımız umursamadan, bir çocuğun madenlerde “eskitilmesine” katkıda bulunuyor olabiliriz. Tüketiciler olarak tüketim çılgınlığından kaçınmamız ve yeri geldiğinde alım gücümüzü şirketler üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmamız insan hakları ihlallerinin önüne belli ölçüde geçebilir. Umuyorum ki zamanla her şey daha iyiye gider.

cocuk isci tekno.

Ürkek bir serçe gibi eğme başını.
 Kaldır başını ve dimdik dur.
 Bu senin değil, ülkemin ayıbı.
Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk.

Nazım Hikmet

*Kobalt tozuna düzenli olarak maruz kalmak ölümcül akciğer kanserine sebep olabilmektedir. Kobalt tozunun solunması ayrıca solunum yolu hassaslaşması, astım, nefes darlığı ve azalan ciğer fonksiyonlarına sebep olabilmektedir. Derinin kobalt tozu ile teması ise kontakt dermatit isimli bir deri hastalığına yol açabilir.

Kaynak: BBCAmnesty

“Alanlar aslında tam da duruşma salonlarıdır”

Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği Başkanı Kemal Ördek, yaşadığı mağduriyeti ve hak mücadelesi ile ilgili soruları tüm samimiyetiyle Gaia Dergi’ye cevapladı.

“Alanlar aslında tam da duruşma salonlarıdır” diyen Ördek, yarın (26 Şubat 2016) saat 10.50’de gerçekleşecek ikinci duruşması için herkese çağrı yapıyor.

Yeşim Özbirinci: Öncelikle davanın şu an ne durumda olduğunu sorayım.

Kemal Ördek: Aslında birkaç tane dosya var. Birinci dosya, üç saldırganla ilgili bir dosya ve Ankara’da Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam ediyor. Birinci duruşması da 27 Ekim’deydi. Birinci duruşma itibariyle – ikinci duruşma 26 Ocak’ta olacak- birincisi saldırganlar tutuksuzlar, ikinci duruşmada avukatlarım yine talep edecek tutuklanmalarını ve mahkeme heyeti muhtemelen kabul etmeyecek.

İkinci bilgi, mahkemede tanık olarak dinlenen kişiler benim aslında aynı gece Esat Polis Karakolu’nda failim olan kişiler ve o tanık olan polislerden bir tanesi birinci duruşmada dinlendi. Hiç şaşırmadığımız şekilde tabii saldırganların lehine konuştu. İkinci tanık olan polis ilk duruşmaya gelmedi. Zorla getirilmesine karar verildi. İkinci duruşmada olacak. Muhtemelen o da sanıklarına lehine ifade verecek. Çünkü bu polisler onlara karşı da aynı geceden ayrıca bir dosyam olduğunu biliyorlar. Yani onların aleyhine yapmış olduğum suç duyurusunu çok yakından takip ediyorlar.

Dolayısıyla benim lehime konuşmaları için hiçbir gerekçeleri yok. Bir de başka nasıl bir irtibatları olduğunu bilmiyorum. Ben bu süreçlerden sonra sanıkların Esat Polis Karakolu’ndaki ilgili polislerle de irtibat kurduklarından da şüpheleniyorum. İkinci duruşmada psikiyatristim dinlenecek. Çünkü olayı yaşadıktan birkaç hafta sonra psikiyatri desteği almaya başladım.

Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği
Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği

Yeşim: Devletin atadığı mı?

Kemal: Yok, hayır ben özel muayenesinde uzman bir psikiyatr ile görüşüyorum, seanslarım devam ediyor. Yani açıkçası psikiyatrik tedavi alıyorum. O yüzden o dinlenecek. Olaydan sonra Esat Polis Karakolu’na avukatım da gelmişti. Avukatım Nihan Erdoğan da mağdur oldu. O gece ben, avukatlarım arasından doğrudan Nihan’a ulaşabilmiştim. Kendisi geldi ve benim maruz kaldığım şeylerin ne olduğunu gördü. Dolayısıyla tanık olarak dinlenecek birkaç gün sonra ikinci duruşmada. Birinci duruşmayla ikinci duruşma arasında bunlar yaşandı. Aslında başka bir sürü şey yaşandı ama onlar başka dosyalarla ilgili.

İkinci duruşmada dediğim gibi tanıklar dinlenecek. Muhtemelen de şekli şemalı ortaya çıkacak. En azından mahkeme heyetinin tavrına dair bir fikrimiz olacaktır. Yani çok da uzayacağını düşünmüyorum. Herhalde dört tane duruşma olur. Onun dışında mesela polislere yönelik yaptığımız suç duyurusu çok kaile alınmamıştı. Altı ay sonra ancak ifadem alındı. Çok ilginç yani altı ay beklenir mi? Türkiye’de aslında normal. Türkiye’de özellikle polislere karşı suç duyurusunda bulunuyorsan normal. Onunla ilgili de birkaç yere açıklama yapmıştım.

İfadem Ankara İl Müdürlüğü Asayiş Şube’de alındı. Savcı oradaki ilgili polisleri görevlendirmiş ifademi almaları için. Nezarethanenin yanındaki küçük bir odada alındı ifadem. Biz oraya girerken avukatımla birlikte bizi mi gözaltına alacaklar acaba psikolojisiyle gittik. Artı, ifademi alan polis kötü muamele denebilecek muhabbetler yaptı. İşte ruhen acı çektiğimi söylemek durumunda kaldım çünkü polis karakolunda işkenceye uğradığımı da iddia ediyordum. Onu anlatmaya çalışırken “Ne gerek var ki, niye ağladın ki, çok önemsiz bir şey yaşamışsın” şeklinde konuştu ve tecavüze uğrayıp uğramadığımı veya polislerin bana kötü muamelede, işkencede bulunup bulunmadığına dair sanki yargıçmış gibi açıklamalarda bulundu. Bu hukuken kötü muameledir. Özellikle ifade alan bir polisin bunu söylemeye hakkı yoktur.

Çizim: Gülçin Arda
Çizim: Gülçin Arda

Nezarethanenin yanında bunları söylemesi dışında, ben ifademi verirken polis defalarca arandı ve polis defalarca da konuştu. Karşındaki kimlerin hakkında suç duyurusunda bulunduğumu soruyordu ve ben de bunu duyuyordum. Niye bulunduğumu falan soruyorlardı. Belli ki Esat Polis Karakolu’yla İl Emniyet Müdürlüğü bir telefon hattı vardı. Hiç de çekinmiyordu. Benim bunu anladığımı bilmesine rağmen pişkince, umurunda değil, hepimizin hakkında bulun diye anlatıyordu. Bu normalde olmaması gereken bir şey. Hele ki kamu yetkilileri tarafından kötü muamele veya hak ihlaline uğruyorsa bir insan o kişilere korunabilecek durumda olması lazım. Hele hele onlar hakkında ifade verirken onlarla hiçbir şekilde irtibatının olmaması ve psikolojisinin son derece pozitif olabileceği bir şekilde ifadesinin alınması gerekir. Tabii biz de hak getire yani Türkiye’de yok öyle bir şey. Onlar hakkında dava açılır mı göreceğiz.

Genelde böyle durumlarda savcılarla polis çok kanka oluyorlar. Bir de yeni bir gelişme oldu. Ben olayı yaşadıktan sonra sanıklardan biri beni sürekli taciz etmeye başladı. Sürekli mesaj atarak, arayarak… Açmadım tabii hiçbirini. Hakkımda koruma kararı verilmişti o dönem. Koruma kararını ihlal ettikleri gerekçesiyle, sükûn ve huzurumu bozdukları gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştuk. İlgili mahkeme daha doğrusu savcılık reddetti onu. Sonra avukatların savcının kararına itiraz etti ve üst mahkeme kabul etti. Yani şu an sanıklardan bir tanesine ayrı bir dava daha açıldı, Ankara 41. Asliye Ceza Mahkemesi’nde, sükûn bozma suçundan. Onun da duruşması 12 Mayıs’ta. Bu güzel bir gelişme aslında. Sanıklara biraz gözdağı verme açısından iyi bir şey diye düşünüyorum.

Çizim: Aslı Alpar
Çizim: Aslı Alpar

Yeşim: Süreç başladığından bu yana dava dışında neler yaşadın?

Kemal: Neler yaşamadım ki? Ben bu kadarını beklemiyordum, hakikatten. Geçen avukatlarımdan biriyle konuşuyorduk. Burayı çok detaylı anlatmam doğru olmaz ama sanıklardan bir tanesi duruşmada şov yapıyor demişti, aktivist olduğumu da bildiği için. Ben de ne güzel bir şov yapıyorum ki bu dönemde ailemi kaybettim, evimden atıldım. İki gün sonra Tayland’a gidecektim önemli bir toplantım vardı, oraya gidemedim. İki ay ofise hiç gelemedim güvenlik korkusuyla.

Hâlâ etkisi devam ediyor, psikolojik tedavi almaya başladım, ilaçlarla ayakta duruyorum. Ailemle ilişkim tamamıyla bozuldu. Annemle, babamla… Akrabalarımın hiçbiri bu olaydan dolayı benimle görüşmüyor. Babam hiç görüşmüyoruz. Annemle formaliteye icabı bir görüşmeye döndü. Sadece ablam yanımda durdu. Onun dışında evimden ayrılmak zorunda kaldım. Yeni ev bulamadım, uzunca bir süre arkadaşımın evinde kaldım. Üç hafta kadar arkadaşımın evinden hiç dışarı adım atamadım. Boğuldum, tahmin edersin ki. Dışarı çıkmak istedim, arkadaşlarım beni teşvik etti ama o travmatik süreç kolay olmuyormuş.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

İlk çıktığım zamanlar sürekli insanların gözlerine bakarak yürümeye başladım. Acaba onlar da mı onlardan diye düşünmeye başlıyorsun. Sonra ev aramaya başladım arkadaşlarıma yük olmamak için ama ev de bulamadım. Çünkü insanlar olayımı duymuşlar. Çok ilginç. 3-4 beğendiğim ev oldu. Emlakçılarla ya da ev sahipleriyle görüşmeye gittim. Önce tamam dediler, sonra hayır dediler. Olayı duymuşlar ve böyle “sorunlu” birini evlerinde görmek istemiyorlar. Yani tabii bu da transfobidir, homofobidir. Ayrımcılık var dolaylı bir şekilde.

Sonra ben şu an kaldığım evi buldum. Emlakçıyla görüştük, anlaştık. Ev sahibiyle görüştük, anlaştık. İki gün sonra gazı açmaya çalışırken, EGO’ya giderken, emlakçı beni aradı. “Olayı duydum, evden çıkmanızı istiyorum” dedi. Sözleşmeyi vesaire de yapmıştık o sırada. Hakkı yoktu böyle bir şeye. Benim psikolojimin nasıl olduğunu bir düşün? O kadar şey yaşamışım, bu evi bulmadan önce net bir şekilde ayrımcılık görmüşüm. Kızılay’ın ortasında, sabahın 8.30’unda, taksideydim kadın aradığında. Bunu söylediğinde taksiyi durdurdum, indim. Kızılay AVM’nin önünde bir yere oturdum ve ağlamaya başladım. Sinirim bozuldu. “Sizi biraz sonra arayacağım” dedim. Tutamadım kendimi. O kadar ağır bir süreç ki! Herkes üstüne geliyor…

Kemal Ördek 4

Bir yandan da düşünüyorsun “Acaba deşifre etmese miydim?” diye. “Hakkımı arayayım mı, aramayayım mı?” diye düşündüm ki ben bir aktivistim, bunları pek düşünme riskim yok. Sonra kadını aradım. “İsterseniz çıkartın ama hakkınızda dava açacağım” dedim. Sözleşmede imzası var, telefon kayıtları var… “Şu an benimle telefonda konuşuyorsunuz ve neden evden çıkartmak istediğinizi söylüyorsunuz. Dava açarım hakkınızda, mahkeme koridorlarında sürünmek istiyorsanız siz bilirsiniz” dedim. “Biraz sonra seni arayacağım” dedi, kapattı. Vazgeçti, korktu fakat sonra emlakçıyı aramış ve “Benim tanıdık polis akrabalarım var, siz baskı yapın” demiş. “Ben de yapıyorsanız yapın” dedim. “Şiddet mi uygulayacaksınız? Çıkmıyorum, o ev benim hakkım” dedim. Ki beni oradan çıkarması için gerekçesi olabilecek hiçbir şeyi yok. Kötü bir kiracı değilim. Bugüne kadar kirada kaldığım hiçbir evde ev sahibiyle sorun yaşamamışım. Ev muhabbeti de böyle devam etti.

Bir sürü başka şey de oldu. Mesela; ilk duruşmaya katıldığımda psikolojim alt üst olmuştu. Gayet dirençli gideceğim, hakkını savunuyorum diye idealist yaklaşacağım diyerek olmuyormuş. Mağdur kimliğinle aktivist kimliğini ayırmak gerekiyormuş. Öyle kolay bir şey değil bu. Adliye binasına girdiğim anda titremeye başladım. Çok ilginçtir. Ben defalarca o adliye binasına girmişimdir, birçok kızın davasına destek olmak için ya da dernek olarak gittiğimiz için. Hiç böyle bir şey hissettiği hatırlamıyorum. Adliye binasına girer girmez sanıkları gördüm, yıkıldım. Ayakta duramaz hale geldim. Beni avukat odasına aldılar. Oradan bir psikolog bana destek oldu. Mahkemeye de öyle çıktım, yanımda sürekli bir psikolog vardı. Yani psikolojim tamamen alt üst olmuştu ve ilk duruşmada boyuna ağladım. Ben de böyle bir insan değilim. Yüz küsür kişi gelmişti izlemeye, bayağı kalabalıktı salon. O kadar insanın önünde ağlamayı tercih etmezdim açıkçası çok da gösterdiğim bir yüzüm değildi.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

Yeşim: İnsan bazı noktalarda engel olamıyor…

Kemal: Onu diyorum işte ben orada mağdur kimliğimle yüzleştim. Şöyle de bir etkisi oldu, bu belki pozitif olabilir. Beklemediğim kadar destek gördüm. Sanırım kampanyalaştırma işini biraz başarmış gibiyiz. İnsanların yaptığı sadece klavye üzerinden değil. Olayı yaşadıktan sonra 3-4 hafta kadar internete giremedim. Psikolojim müsait değildi, telefonlarıma çıkamadım vesaire. Sonra ama Facebook’a, maillerime baktığımda yüzlerce mesaj gelmişti ve bunların hiçbiri tanıdığım insanlar değildi. Bir sürü milletvekilleri, bir sürü bakanlıklardan uzmanlar, gazeteler… O iyi geldi. Ama bir taraftan da bu kadar görünür olmanın bir bedeli oluyor. Geçen hafta yolda yürüyorum, bir araba durdu, içinden iki adam -fark etmedim zaten durduklarını- pencereyi indirdi geçmiş olsun diye bağırdı biri. Size diyorum evet geçmiş olsun, olayınızı öğrendim dedi. Teşekkür ederim dedim. Arkadan korna çalıyorlar falan. İnsana iyi hissettiriyor kendini. Bir sürü böyle deneyimim oldu. Tanımadığım birçok insan iyi şeyler söyledi.

Bu güzel bir şey ama bu kadar görünür olmanın ayrı psikolojik olarak bir zararı var. Yani ben bununla anılmak istemiyorum. İnsanlar tabii iyi niyetli yaklaşıyorlar. Mücadele ediyorsun, bu sadece senin mücadelen değil; bir sürü insana yardımcı olacak, iyi bir karar çıkarsa dosyalarla ilgili. Ama ben eve gittiğimde kimse psikolojimin nasıl olduğunu bilmiyor. Bilmek zorunda da değil tabii ki ama bunun bir yükü var. Ciddi bir yükü var. Sosyal hayatımda böyle şeyler oldu açıkçası. Bir de şunu da söyleyeyim, süreç bana çok aciz olduğumu hissettirdi. Çok acizmişim hakikatten. Ben ilk defa böyle bir şeyle karşılaşmıyorum. Seks işçiliği yaptığım süreçte iki defa tecavüze uğradım, darp edildim, hastanelere kaldırıldım ama hiçbirinde böyle bir süreç yaşamadım. Herhalde öyle bir ket vurmuşum ki ya da psikolojik olarak öyle dirençli durmuşum ki hiçbirini böyle görünür kılmamıştım. O cesaretim olmamıştı. Herhalde bedellerinden korkmuştum. Şimdi artık yeter dedim. Bu sefer çok ağır bir şey yaşadım. O yüzden çok aciz hissettim bu defa kendimi.

Kemal Ördek 5

Yeşim: Aile ve Sosyal Bakanlığı’nın bir adımı oldu mu? Yoksa tamamen sessiz mi kaldılar?

Kemal: Bakanlık olarak bir şey yapmadılar tabii. Ama duymuşlardır. Çünkü defalarca mektup gitti. Tek bir şey oldu. Benim avukatlarım 8. Aile Mahkemesi’ne başvurmuşlardı koruma kararı çıkartılması için. Koruma kararı çıkınca da otomatik olarak adresin değişiyor, annenin kız soyadı değişiyor vesaire senin korunmana yönelik. Karakol seni sürekli arıyor ya da gidip imza vermeni istiyor. İyi misin değil misin şeklinde. O ayrı bir şey aslında. Beni korumasını istedikleri karakol aslında o polis karakolu. Onlar benim failim. Böyle bir şey olabilir mi? Onlara suç duyurusunda bulunmuşum ama onlar atanıyor. Böyle saçma bir sistem var Türkiye’de. Gitmedim tabii hiç karakola. İmza falan atmadım. Aradıklarında da ben manyak mıyım imza atayım dedim. İlk dönemde kendimi toparladıktan sonra mektup yazmıştım Bakan’a ama hiçbir cevap gelmedi.

Yeşim: Bir de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği basın bildirisi paylaşmış. Sonrasında başka bir desteği oldu mu?

Kemal: Şöyle ki biz burada Kırmızı Şemsiye üzerinden BM ile çalışıyoruz. Türkiye Ofisi, Nüfus Fonu ile çalışıyoruz ama UN AIDS, UNDP, Dünya Sağlık Örgütü gibi kurumlarla da irtibatımız var ister istemez. Benim başıma bu olay geldikten sonra Cenevre ve New York üzerinden onlar bayağı çabalamışlar, kulis yapmışlar. Böyle bir deklarasyon yayınlanması için çalıştılar ve yayınlandı. Sonrasında takip ettiler. Hâlâ dava sürecini takip ediyorlar. Ekstra bir açıklama yayınlanmadı Tabii dakika başı açıklama yayınlanmaz. Ama hem merkez ofisi hem buradaki ofis hem de bölge ofisi takip ediyor.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

Yeşim: LGBTİ dernekleri, örgütler yeterince destek gösterdi mi?

Kemal: Bizim yapmaya çalıştığımız şey Kırmızı Şemsiye’nin de dışında bir kampanyaya da dönüştü. Dolayısıyla derneklerin dışında bir görünürlük sağlamaya çalıştık. Gösterdiler elbette ama ben bazı LGBTİ derneklerinden göreceğim desteği uluslararası LGBTİ kuruluşlarından gördüm. Uluslararası kadın örgütlerinden gördüm. AWID (Association Women in Deveploment) mesela uluslar arası birçok kadın derneğinin üye olduğu çatı bir örgütlenme. Onlar change.org’ta sürekli olarak imza kampanyası düzenledi. Başbakana, Adalet Bakanı’na, İçişleri Bakanı’na, Cumhurbaşkanı’na yönelik mektuplar gönderdiler.

Transgender Europe gibi kurumlar sürekli olarak her talebimizde mektup gönderdiler ilgili kurumlara hatta savcılıklara. Onlar daha çok sahiplendiler gibi geliyor bana. Bunu bütün dernekler için söylemiyorum ama sanırım duygusal olarak da eksik hissettim ki bunları söylüyorum. Ama Bianet, Kaos GL’den daha çok sahiplendi. Bu güzel bir şey çünkü daha ana akım bir haber sitesi. Destek olan çok fazla LGBTİ aktivisti oldu ama kurumsal olarak görmedim. Kırmızı Şemsiye otomatik, organik bağım var çünkü.

Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği
Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği

İsim vermeyeceğim ama dediğim gibi homojen bir destek gördüğümü söyleyemem. Kaos GL’den de, SPoD’tan da, Diyarbakır’dakilerden de destek gördüm. Çünkü bu dernekler üstü bir dernekler arası ilişkinin üstünden bir şey ve belli ki insanları acıttı. Bunu biliyorum. İnsanlar beni sevsinler veya sevmesinler canları acıtan bir şey çünkü bana yapılan onlara yönelik bir mesaj. Nefret suçları böyledir doğası itibariyle. Sana yapılmıştır ama aslında tüm kadınlara yapılmıştır, çok net bir mesaj içerir. Onu gördüm, daha fazla destek olunabilirdi. Çünkü mesela kadın örgütlerinden daha fazla sahiplendi. Kadın Koalisyonu, İstanbul Sözleşmesi İzleme Platformu gibi çok sayıda destek gördüm. Yanında kaldığım arkadaşımın evine kadın örgütlerinden gelen, ziyaret edenler vardı. Hâlâ da irtibattayız. Yıllardır kadın hakları aktivizmi yapmış kişiler geldi, o güzeldi.

Şöyle söyleyeyim, geneli itibariyle herkesten destek gördüm ama çevremde olanlardan gördüğüm desteği hiç alakamın olmadığı insanlardan gördüm. Belki de bu artısıdır.

Bu artık alelade bir LGBTİ kampanyası olmaktan çıktı. Bu güzel bir şey. Daha ana akım bir hale geldi. Mesela İnsan Hakları Derneği bir açıklama yayınladı ve ben şaşırdım, beklemiyordum. İnsan Hakları Derneği’nin kurucuları mesaj attılar. Bu güzel bir şey çünkü bir sürü trans dayak yiyor, bıçaklanıyor, öldürülüyor ve böyle mesaj gelmiyor. Bu bizim canımızı acıtıyor.

Bu şekilde bu dava ile farkındalık sağlandı. Tabii sekiz dokuz yıldır aktivizm yapıyor olmamın da faydası var. Bütün büyük ana akım insan hakları örgütlerine kadar destek açıklamaları oldu. Bu güzel bir şey.

Kemal Ördek 6

Yeşim: Genel ahlak ve nefret söylemleri cinsel şiddeti meşrulaştırıyor. Bireysel olarak neler yapabiliriz ve bununla birlikte bu mücadeleyi daha da nasıl yaygınlaştırabiliriz?

Kemal: Genel ve zor cevaplanabilecek bir soru. Otomatik bir cevabım yok esasında. Biz, dernekler olarak yıllardır bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Derneklerin metotları ne kadar alternatif olursa olsun görünür olan ve bugüne kadar yapılmış şeylerin bir nevi tekrarı. Yani sivil toplum alanında yapabilecekleri sınırlı. Bireyler olarak kendi metotlarımızla avazımız çıktığı kadar bağırmamız gerekiyor. Kendi çevremizde bu meseleleri anlatmamız, mağdur olan kişilere daha görünür şekilde destek olmamız gerekiyor. Kendimizi değiştirmemiz lazım. Çünkü LGBTİ veya kadın aktivistleri de dahil olmak üzere, bence herkes kendini sorgulamıyor gibi. Burada kimsenin suçu yok, bu toplumun insanlarıyız ama daha özenli olmalıyız. Kullandığımız dil, aktivizm yapma biçimlerimiz belki biraz daha değişmeli. Amacımızın ve pratiğimizin ne olduğuna bakıp, tutarlılığı tesis etmeliyiz. Genel geçer aktivizm metotlarını bırakmalıyız bir kenara. Bu çok kolay değil yani otomatik cevap veremiyorum dememin sebebi bu. Daha fazla insana ulaşmanın yollarına bakmalıyız.

Kemal OrdekGenel ahlak çok kolay mücadele edilebilecek bir şey değil çünkü bu bir sistem, bu bir yapı. Mücadele etmek için biz böyle iğne ile kuyu kazıyoruz. Bir de bunlar süreç isteyen şeyler. Tabii kafayı yemeden sabırlı bir şekilde mücadele etmek gerekiyor.

Birçok hayat kadınının, trans kadının davasına girip çıktım; onlara destek oldum; onlarla sosyalleştim. Biliyorum, ben de yaşadım çünkü. Hiç bu kadar güçsüz hissetmemiştim ta ki görünür kılana kadar. Bir sürü kadın tacize uğruyor ve normalleştirmiş bir şekilde susup gitmeyi tercih ediyor. Onları da anlıyorum çünkü ben de yaptım bunu. Şimdi kim uğraşacak bununla, başıma bir sürü olay gelecek, tepki versem ya gelecek beni bıçaklayacak öldürecek ya da dava etsem beni tehdit edecek, ailem öğrenecek, eşim öğrenecek, işte benim çoluğum çocuğum var ortaya çıkarsa ona etki edecek, evimden atılır mıyım gibi kadınların böyle korkuları var. Transların böyle benzer bir sürü korkuları var. Sanırım kayışı koparıp görünür kılabilmeliyi, gerçekten kaybedecek neyimiz kaldı merak ediyorum.

Eskiden böyle konuştuğumda şöyle derdim: “Tuzu kuru, oturduğu yerden konuşuyor. Aman, mağdur ol da öyle gör.” Şimdi mağdur oldum ve diyorum. Biraz önce “Keşke bu kadar görünür kılmasaydım mı?” sorusunu sordum çünkü bedel ödüyorum. İnsanlar bana o şekilde bakıyor. Son raddede ise “İyi ki de yapmışım” diyorum. Çünkü artısı eksisinden daha fazla. Birincisi o saldırganlar, o polisler, sistemin kendisi, o soruşturma esnasında etkin olmayan araçlar, beni yeniden mağdur eden sistem, saldırganların konuşmaları, tavırları, hâkimin saldırganlarla olan iletişim tarzı, ailemin bana yönelik ataerkil tutumu, ortada kalışım, ev ararken yaşadığım süreç, bütün bunları düşündüğümde kocaman bir saldırıyla karşı karşıya kalmışım ki ben şanslılarındanım, aktivistim, biliniyorum, görünür kılmak noktasında bir sürü aracım var. Buna rağmen bu kadar maruz kalıyorum ama yine artısı daha fazla oluyor.

Bu yüzden insanlar en ufak mağduriyetlerini bile görünür kılmanın peşine düşsünler. Kolay değil. Kendisini koruyacak araçlara sahip olması gerekiyor ama birincil en ufak olayda bu mücadeleyi yapmazsa ikinci derecede bu olayı hiç yapamayacak. Çünkü susacak ve susmayı öğrenecek. Sistem de bunu istiyor. Polis de susmanı istiyor. Saldırgan da susmanı istiyor. Ailen de susmanı istiyor. Sen sustukça nereye gidecek bu? Gerçekten kolay değil biliyorum ama bu işin mağduru olmuş ve mağdur olduktan sonra konuşan biri olarak söylüyorum. İyi ki yapmışım. Mesela; polis karakolunda pazarlık yapabilirdim. Müsaittiler buna, onların suyuna gidebilirdim ya da saldırganların suyuna gidebilirdim. İyi ki yapmamışım, iyi ki o saldırganlar deşifre oldu, iyi ki Esat Polis Merkezi deşifre oldu, iyi ki onlara bu kadar mektup gönderildi ve üstlerindeki baskı arttı, iyi ki de saldırganlara iki ayrı dosyadan dava açıldı. Çok umutlu değilim ama belki polislere de açılacak, sonuçta soruşturma devam ediyor.

Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr
Kaynak: adimizi.blogspot.com.tr

Yeşim: Eklemek istediğin son bir şey var mı?

Kemal: İnsanlar gelebilirse, takip edebilirse, sosyal medya hesapları üzerinden takip etsinler. Gelebilirlerse davaya, duruşmalara gelsinler. Mahkeme salonları ne kadar kalabalık olursa mahkeme heyeti de o kadar özenli davranıyor. Çok etkili oluyor. İkincisi bu bilgileri, sadece benim için değil, yayabildikleri kadar yaysınlar. Bir sürü trans, seks işçisi benzer muameleye maruz kalıyor. Kırmızı Şemsiye üzerinden söyleyebilirim, en azından biz, görünür kılmaya çalışıyoruz.

Mesela; üç polisin yoğun şiddetine maruz kalmış Çisem adında bir arkadaşımız var. Onun ilk duruşması görüldü. Polisler şu an yargılanıyor. İkinci duruşması 8 Mart’ta gerçekleşecek. Gelebilirlerse buna gelsinler.

Kemal Ördek’in Yanındayız diye bir Facebook sayfası açtı arkadaşlar. Burayı takip ederek, Kırmızı Şemsiye’yi takip ederek son güncellemeleri öğrenebilirler. Kulaktan kulağa yaygınlaştırsınlar. Evde oturmuş, sıkılmışlarsa yanlarında bir arkadaşları varsa bu meseleyi anlatabilirler. Çok basit aslında.

Okuyan olursa lütfen rica ediyorum sivil toplum örgütleri marjinalize etmeyi bıraksınlar. Biz insan haklarının çeperlerinde kalmak istemiyoruz. İnsan hakları örgütlerinin, hepsi için söylemiyorum, daha önemli konular da vardır demesini istemiyorum. Hiyerarşi kurmasınlar. Bir engellinin meselesi bir trans kadının meselesi kadar önemli. Bir seks işçisinin meselesi bir Kürt’ün meselesi kadar önemli.

Kemal Ördek 3

Benim davam dahil olmak üzere bir sürü eşcinselin, transın, seks işçisinin veya başka toplumsal kesimin davasına gitsinler. Gelsinler, sahiplensinler. Niye bu Kırmızı Şemsiye’nin derdi olsun ki? İnsan haklarının derdi olduğu sürece benim davam o zaman bu ayrışma ortadan kalkacak. Bir Kürt’ün derdi Kırmızı Şemsiye’nin derdi olduğu sürece bu ayrışma kalkacak. Bunlar çok soyut söylemler gibi geliyor ama gündelik hayatta bunun pratiğe dönüştürülmesi hiç de zor değil. Ben bir başörtülü kadını savunduğum sürece ve bir başörtülü bir kadın, ben toplantıya katıldığımda “Töbe töbe bunlar nereden çıktı, niye biz bunları dinliyoruz?” demediği sürece bu sorunlar ortadan kalkacak.

Devletin ekmeğine yağ sürmeyelim. Devletin bizleri sahiplenmesi gerektiğini politik bir şekilde devlete hatırlatalım. Bunun yolu da işte davalara gelmek. Şimdi hatırladım. Çisem’in ilk davası 25 Kasım’da, Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’ndeydi. Kadın örgütlerine şöyle dedim: “Alanda slogan atmak çok değerli, hepimiz gidiyoruz ama alan dediğin tam da o duruşma salonu. O trans kadını yalnız bırakmamanız gerekiyordu çünkü o da bir kadın. Bu yüzden 8 Mart’ta Çisem’in duruşmasına gelsin. Daha sonra alana inilsin, hep beraber yürüyelim”

İlk defa bir penise dokunan lezbiyenlerin tepkileri çok eğlenceli

Belki de en son şey bile değildir, bir lezbiyenin bir erkek penisine dokunmak istemesi ama bu videoda, tam da bu olayı, komik ve şaşırtıcı şekilde izliyoruz.

Lezbiyen çift Bria ve Chrissy, YouTube kanalı üzerinde birçok takipçiye sahip. LGBTİ topluluklarını destekleyen eğlenceli videoları, kanallarında paylaşıyorlar. Lezbiyenlerin ilk defa bir penise dokunduklarını içeren bir videoyu da yakın zamanda YouTube üzerinden paylaştılar ve yüklendiği andan itibaren 25 milyondan fazla seyredildi. Bu sosyal deney video sürecinde, yaşanalar iki taraf için de ilginçti. Elbette ortamdaki havada biraz gerginlik vardı.

Lesbians Touch A Penis For The First Time 2
Elbette ortamdaki havada biraz gerginlik vardı.

Videoda yer alan YouTube ünlüsü Arielle Scarcella “Dünyadaki bütün vücutların güzel olduğunu ve her birinin birbirinden cinsel anlamda etkilenmediğini kanıtlamak istedim” diye The Huffington Post‘a açıklama yaptı. Hatta Scarcella, annesini arayıp hayatında ilk defa bir penise dokunduğunu anlattı. 

Lesbians Touch A Penis For The First Time 4
Videodaki gönüllü erkek Aleks Malczewsk de gey.

Bria ise kendini şöyle ifade ediyor: “Kesinlikle en gergin olduğum an. Daha önce üç kere bir penise dokunmayı kabul ettim ama başaramamıştım.”

Video sonunda ise bir daha dokunmak istemediklerini ve kesinlikle lezbiyen olduklarını dile getirdiler.

Editör Notu: Ufak bir ekip olduğumuz için yapmak yapmak istediğimiz bazı şeylere yetişemiyoruz ne yazık ki şimdilik videoları orijinal dilleri ile yayınlamak zorunda kalıyoruz.