Yeni bir araştırmaya göre metal ve punk, dinleyiciler üzerinde sakinleştirici etki yapıyor. Araştırma “ekstrem müzik insanların sinirli olmasına yol açar” iddiasını çürüttü.
Avustralya, Brisbane’de bulunan Queensland ÜniversitesiToplum Araştırmaları Bölümü’ne bağlı araştırmacıların yaptığı son çalışmanın sonuçlarına göre, genel bir kanı olan “hardcore müzik dinlemek hardcore davranışlara yol açar” mantığını çöpe atılıyor.
Dr. Genevieve Dingle ve öğrencisi Leah Sharman’ın 18 ve 34 yaş arasında değişen 39 gönüllü denek üzerinde yaptıkları araştırmaya göre genel olarak “ekstrem müzik” (metal, punk, hardcore) dinleyen denekler 16 dakika boyunca öfkelenmelerine sebep olan ilişkileri, para ve iş gibi konulardan bahsettiler. Yeterince sinirlenmelerinin ardından deneklerden bazıları 10 dakika dinlendiler, bazıları ise kendi seçtikleri şarkıları dinlediler. Araştırmacılar, agresif müzik dinleyenlerin daha sakin olduklarını ve öfkelerinin de hızla geçtiğini keşfetti. Araştırmacılar deneyin sınırlı olduğunu kabul etmekle birlikte daha da genişletilip ilerletilmesi gerektiğini söylediler.
Stres kişinin baş edebilme gücünü aşan ya da zorlayan durumlarla karşılaştığında kendini koruyabilmek ve hayata devam edebilmek adına verdiği otomatik tepkilerdir. Çoğu zaman kişi stres altındayken üç farklı tepkiden birini verir. Eğer var olan durumla mücadele edecek kadar gücünün olduğuna inanıyorsa “mücadele”, baş edemeyeceğine inanıyorsa “kaçma“, eğer kaçacak kadar dahi gücünün olmadığına inanıyorsa “donup kalma” tepkisini verir.
Mühendislik terminolojisine göre ise stres gövde üzerinde etkili dahili güçlerden ötürü ortaya çıkan deformasyon olarak tanımlanır. İnsanlar elastik bir bant gibidir, dolayısı ile belli bir noktaya kadar çekilip uzatılabilir, kopma noktasına kadarki evre stres eşiğimizdir. Düşük miktarlarda yaşadığımız stres bizler için oldukça iyidir ve bedenin acil durumlara karşı adrenalin üreterek beden yönetimini ve karar mekanizmasını devreye sokar. Özellikle ilkel doğa olaylarına karşı bir öz savunma tetiği halinde reaksiyon göstermiştir stres.
Bunun yanı sıra yoğun yaşanılan stres birçok rahatsızlığa sebep olduğu gibi, rahatsızlıklar sonrasında da ortaya çıkabilir. Ya sorunun ortaya çıkmasını engelleyemediğimiz için ya da çıkan soruna çözüm üretemediğimiz için stres yaparız. Bizi aşan, sınırlarımızı zorlayan ve yetişemeyeceğimiz düşüncesini aklımıza getiren her şey stres kaynağıdır.
Bir işe, toplantıya, programa trafikten dolayı yetişemeyeceğimizi anlarsak ve trafiksorununu da çözemeyeceğimizi bildiğimizden dolayı içinde bulunduğumuz anda derin çaresizlik duygusu yaşarsak, muhtemelen ikincil bir duygu olan öfke ortaya çıkmaya başlayacaktır. Ortaya çıkan öfke, ya trafikteki diğer sürücülerin küçük hatalarını bulup onlarla kavga etmesine, ya telefon açan eşiyle tartışmasına ya da arabanın direksiyonunu yumruklaması gibi anlık tepkilere sebep olacaktır.
Kazancından fazla ödemesi olan birinin benzer duygu ve düşüncelere sahip olup benzer tepkiler vermesi sık karşılaşılan bir durumdur. Nasılsın diye sorduğunuzda “koşturuyoruz, yetiştirmeye çalışıyoruz” derler tükenmişlik, yorgunluk ve bıkkınlık içerisinde.
İnsanın epigenetik yapısında varolan ruhsal ve fiziksel patolojilerin zaman içerisinde ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu potansiyeli ortaya çıkaran, tetikleyen en önemli unsurun stres faktörleri olduğu görülmektedir. Ruhsal yapının fiziksel durumu, fiziksel durumların da ruhsal yapıları etkiliyor olduğu yapılan birçok araştırmada ortaya konulan bir bilgidir. Hasta birinin moralinin yüksel olmasının iyileşme sürecini hızlandırdığını bildiğimiz gibi, sağlıklı birinin uzun süre stres altında kaldığında çeşitli rahatsızlıklarla karşı karşıya kaldığını görmekteyiz.
Peki, ne yapmalıyız? Öncelikle stresin ne olduğunu ve hayatımızı nasıl etkilediğinin farkında olmalıyız. Stresi tam olarak ortadan kaldırmak mümkün mü? Değişen ve karmaşıklaşan dünyada, birçok işi aynı anda yolunda götürmeye çalıştığımız bu zamanda stresi ortadan kaldırmak değil stresle yaşamayı öğrenmek mümkündür.
Stresin belirtilerine bakacak olursak;
Fizyolojik Belirtiler
Yorgunluk
Kardiyo vasküler rahatsızlıklar
Ağız Kuruluğu
Adale ağrıları
Yerinde duramama
Ellerin terlemesi
Psikolojik Belirtileri
Unutkanlık
Kontrolsüzlük duygusu
Endişelenme
Konsantrasyon güçlüğü
Sinirlili
Davranışsal Belirtileri
Bir maddeye aşırı düşkünlük (sigara, alkol)
Beslenme ve uyku dengesinin bozulması (fazla olduğu durumlarda)
Telaşlı ve hızlı hareketlerde bulunmak
Tırnak yeme kalem çevirmek
Sosyal ortamlardan kaçınma
Stresle baş etme yollarına bakacak olursak;
Birçok hastalıkla birlikte stresinde çözümü olacak primer yöntem doğayla kucaklaşmak ve doğada vakit geçirip doğayı dinlemek ve ona dokunmak olacaktır
Doğru beslenme alışkanlığını geliştirmek (özellikle hayvansal gıdaların etkisinden kaçmak stresle çözüm için uygulanabilecek beslenme yöntemlerindendir. Bunun yanı sıra doğal ve mevsimsel beslenmek stresle baş edebilme konusunda önemlidir)
Koruyucu hekimliğinde temeli olan hareket etme, temiz hava alma, yeterli ve sağlıklı su tüketip güneş ışığı almak.
Masajyardımı ile kaslarımızı gevşetip sinirlerimizi yatıştırmak ve bunları dingin bir müzik eşliğinde yapmak (aynı zamanda da dokunmanın – dokunulmanın stresle baş etme yöntemlerinden ve şifa yöntemlerinden biri olduğu Çin ve Hint Tıp kaynaklarında oldukça yer edinmiştir)
Zamanı etkili kullanmak (yetiştireme, geç kalma, yarım bırakmak zorunda kalmak yada yapabileceğimizin üstünde bir işi yapamayacağımız bir sürede yapmak zorunda kalmak gibi stres verici durumları ortaya çıkmasını engellemiş oluruz)
Geçmiş başarıları hatırlamak (geçmişte benzer durumlarla karşılaşıp üstesinden geldiğimiz olayları hatırlamak, cesaretimizi arttırmamıza ve çözüm üretmemize yardımcı olur)
Sosyal destek sistemini güçlü tutmak (Yanlarında kendimizi iyi hissettiğimiz ve duygusal olarak onlardan beslendiğimiz insanlarla paylaşımları arttırmak, zorlu süreçlerde kendimizi daha güçlü hissetmemizi sağlayacaktır)
Fiziksel egzersizyapmak (düzenli spor yapmak, yürüyüşe çıkmak, koşu yapmak gibi fiziksel olarak bizi dinç ve güçlü hissettirecek egzersizler günlük yaşamda kendimize olan güveni arttıracaktır)
En önemli tekniklerden biri olan doğru nefes alma egzersizi (Bir elinizi karnınızın üstüne bir elinizi de göğsünüzün üstüne koyup nefes alıp verin. Eğer nefes aldığınızda şişen yer göğsünüz oluyorsa yanlış nefes alıyorsunuz. Eğer kanınızın üst kısmı yani diyafram kaslarının olduğu yer şişiyorsa doğru nefes alıyorsunuz. Diyaframdan nefes almayı öğrendikten sonra kendinizi çok gergin ve çaresiz hissettiğiniz anda sadece altı kez derin nefes alıp aldığınız sürenin iki katı kadar sürede verirseniz ve sadece nefesinize odaklanarak, onun nasıl vücudunuzdan süzüldüğünü fark etmeye çalışırsanız egzersiz bittiğinde kendinizi daha farklı hissedeceksiniz. Çözüm üretmek konusunda kendinizi daha güçlü hissedeceksiniz.)
Kendimizi anlamak, stresi çözümlemek hayatı yaşanabilir hale getirmektir. Bunu bilmeliyiz ki yaşamda değiştirebileceklerimiz için mücadele etmeli değiştiremeyeceklerimiz için zaman denen kavramın hakkını vermeli, sağlıklı yaşayıp sağlıklı düşünmeliyiz. Evren bizler için her soruna karşı bizlerden çözümler de sunmuştur. Bunu pratikleştirmek için sadece ruh ve sevgiye ihtiyacımız var…
NASA(Amerikan Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) veNOAA(Amerikan Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi) geçtiğimiz aralık ayının, son 136 yılınen sıcak ayı olduğunu açıkladı. Bununla da kalmayıp 2016’nın daha sıcak bir yıl olabileceğinin altını çizdi.
Bu tarz haberler artık moda gibi algılansa da Dünya’mız ısınıyor ve bu konu Dünya Ekonomik Forumu‘nun da başlıca gündem maddelerinden.
Uzmanlar, iklim değişikliğinin Dünya’mızın karşı karşıya olduğu en ciddi tehdit olduğu konusunda hemfikirler. İnsanlığın soyu ilk önce tükenirse diğer sorunların bir önemi kalmıyor.
Amerika’da bazı başkan adayları kampanyaları sırasında iklim değişikliğinin endişe edilmemesi gereken bir durum olduğu söylese de; akademi, iş dünyası, sivil toplum ve kamu sektöründen oluşan 750 uzman aynı şeyleri söylemiyor.
Dünya Ekonomik Forumu’nun son Küresel Risk Raporu‘nda görülebileceği gibi katılımcılar, iklim değişikliğini önümüzdeki on yıl içinde gezegenimizin karşı karşıya olduğu en ciddi tehdit olarak değerlendirdi. Yani kitle imha silahlarından, siber savaştan, devletlerarası çatışmadan hatta terörizmden ve diğer akla gelebilecek herhangi bir tehditten daha ciddi bir sorunla karşı karşıyayız.
Bunu bir sebebi iklim değişikliğinin diğer sorunlara sebep olabileceğidir. Zürih Sigorta Baş Risk Görevlisi Cecilia Reyes’e göre “İklim değişikliği, su krizi, gıda kıtlığı, kısıtlı ekonomik büyüme, zayıf toplumsal kaynaşma ve artan güvenlik risklerinden daha fazla riski şiddetlendiriyor.”
Dünya Ekonomi Forumu’nun risk analizi raporundadoğa sorunu 11 yılda ilk kez zirveye yerleşti. Önümüzdeki 10 yılın en önemli sorunları olarak kitle imha silahları, su krizinden sonra ikinci önemli sorun olarak oylandı. Bir sonraki yılın en önemli riski oylandığında iklim değişikli ve ekstrem hava olayları büyük ölçekli istemsiz göçten sonra (şu an dünya üzerinde 122 kişinden biri göç etmek zorunda bırakılmış) en önemli sorun olarak belirlendi.
Raporda sıcaklığın nasıl arttığı ve ekstrem hava olaylarının tarımsal verimliği ve gıda tedarik zincirlerini nasıl bozabileceği gösteriliyor. Örneğin, mevcut eğilimler göz önüne alındığında, mısır üretiminde Sahra-altı Afrika ülkelerinde mevcut alanlarda 2030 yılında yüzde 40 kayıp olacağı belirtiliyor. Bu durum iklim dirençli bitkilere yönelmeye (büyümek için daha az su isteyen mısır) ya da çiftçilerin zarar etmesini engelleyecek ekonomik koşulların sağlanması gibi sonuçlar doğuruyor.
Trajik olan bir diğer gelişme de üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin doğaya verdiği zararın (karbon ayak izi) inanılmaz ölçeklerde iklim değişikliğine sebep olmasıdır. Uzmanlara göre atmosferdeki karbondioksit (CO2) emisyonu seviyesi gelecek buzul çağının oluşumunu bastırdı yani gezenin bir sonraki buzul çağına uğraması iki kat daha uzun süre sonunda meydana gelecek.
Bu uzun vadede iklim değişikliğinin, insanlığın başına gelebilecek bir felaketi ötelediği algılanabilir ama aslında Dünya’nın ne kadar ısındığını, bu ısınmanın beraberinde getireceği kuraklığı, su sıkıntısını ve bunların başka felaketlere sebep olacağını gözler önüne sermektedir.
Afganistan’daki kadınların çoğu “ahlaki suçlar” adı altında baskıcı kurallar yüzünden mahkûm ediliyor. Bu suçlar arasında evlilik dışı cinsel ilişki, zorunlu evlilikten kaçmak, seks işçiliği, ev içi köleliğe uymamak, genellikle eşleri tarafından uygulanan fiziksel şiddete karşı çıkmak, tecavüze uğramak ve istenmeyen hamilelik gibi akıl almaz örnekler var. Çoğu kez de saldırganlar ve suçu işleyenler herhangi bir cezaya maruz kalmıyorlar.
2010’ da Polonya- Kanadalı fotoğrafçı Gabriela Maj, Afganistan’daki çeşitli kadın hapishanelerini ziyaret etmiş ve kadınların hikâyelerini ve isteklerini paylaşmak için onlarla görüşmüş. Bu ziyaret beş yıllık bir fotoğraf çalışmasına dönüşmüş. Adaletsiz bir sistemde kapana kısılmış kadınların çarpıcı fotoğraflarını yakaladığı görülüyor.
Maj’ın fotoğrafları kadınların kendi dönüştürdükleri yeri sergiliyor. Afganistan hapishanelerine rağmen, renkli ve kişisel rengarenk eşyalarla bezenmiş, doğu hapishanesinden daha çok genç odasına gibi. Bunların yanı sıra Maj’ın belirttiğine göre, tutukluların çoğu hâlâ fiziksel ve psikolojik travma yüzünden acı çekiyor ve çok korku duyuyorlar.
Maj’ın kişisel kitabı Almond Gardenepeyce ilgi çekici ve üzüntü veren görsel bir yolculuğa çıkartıyor. Bu tarihsel arşiv sizi içine çekiyor ve duygulandırıyor. Bu fotoğraflar, koşullar berbat olsa bile insan ruhunun güzelliğini yakalayabilmiş. Bir görevlendirme sonucu Kabil’in dışındaki bir hapishaneye gidiyor. Hiç bu kadar şiddete maruz kalan kadınlarla karşılaşmadığını belirtiyor ve şunu ekliyor; “Bu akıl almaz bağları hem koruyorlar hem de acı çekiyorlar. Çocukları için iyi bir gelecek istiyorlar ve en çok arzuladıkları şeyin eğitim almak istediklerini” söylüyorlar Maj’a. İlk ziyaretten birkaç ay sonra Afganistan’a geri gidiyor ve beş yıl sürecek bu projeye başlamaya karar veriyor Maj.
Hapishaneye ulaşmak onun için pek kolay olmuyor, sürekli izin istemek zorunda kalıyor. Reddedildiği sayının kabul edilenden daha fazla olduğunu belirtiyor ama yine de Maj yılmamış. Projenin en zor olan kısmının izin alma kısmı olduğunu söylüyor. Kadınlarla iletişim konusunda ise kişiden kişiye ve imkânlara göre değişmiş. Ama projeye başlamasında ki en büyük etken kadınların hikâyelerini paylaşmak, duyurmak istemiş olmaları. Onlara “Bana kendi hikâyenizi kendi sözcüklerinizde anlatın” demiş. Yakalanışları ve tutuklanma hikâyelerini dinlemiş bu hem kültürleri hem de ülkeleri tanımak açısından fikir vermiş.
Maj’ın söyledikleri özetle şöyle: “Hapishane ve hücreler Kuzey Amerika’daki gibi değil, parmaklık veya herhangi bir şey yok. Beş veya on kadın aynı yeri paylaşıyor. Hapishane imkânları dahilinde gezip dolaşmaya açık, kısacası birbirlerini ziyaret edebiliyorlar. Birkaç kadın birlikte otuyor bazıları bizi içeride veya dışarıda duruyor sohbet ediyorduk. Sadece benimle değil tüm kadınlar birlikte konuşuyorduk. Hoş karşılanmadığım durumlar da vardı kırsal yerlerde büyüyen kadınların birçoğu bir yabancıyla konuşarak vakit harcamak istemiyorlardı. Onlara ne olduğundan, hayatından bahsetmiyor ve kendilerine saklıyorlardı. Hapishane ortamında ise kadınların yaratıcılığını görmek mümkün. Perde ve eşyalarla bir yatak görebilirsiniz mesela. Üniforma giymiyorlar, kendi giysileriniz giyiyorlar. Aileler ziyaretlerine geliyor ve bu yüzden ilişkilerini devam ettiriyorlar. Yiyecek alabiliyor ve ayna ya da plastik çiçek gibi bazı kişisel eşyaları da var. Hatta süpürge sopasından derme çatma bir bebek beşiği yapmışlar kumaşlarla sarıp. El yapımı beşikle bebeği sallıyorlar. Yani kadınlar kendileri için alan yaratabilmişler bununla çok ilgilendim.”
Son olarak Maj şunları ekliyor: “umuyorum ki bu çalışma Afganistan’daki cinsiyet eşitsizliği ve kadın haklarını desteklemek için uluslararası toplulukların dikkatini çeker ve farkındalık yaratır. Bazı bireylerin hikâyelerinin birçok bölümünde insan haklarının ihlallerine tanık oldum. Bu çalışmanın ilerde kız çocukları ve kadınlar için olumlu değişiklikler sağlayacağı konusunda çok umutluyum.”
TrueActivist’in önceden de belirttiği gibi, hayvanların fabrika çiftliklerinde geçirdikleri hayat hiç de gerçek bir hayat değil. Neyse ki, videoda gördüğünüz iki inek Knoxville, Tenessee’deki bir sığınma çiftliği olan The Gentle Barn (Tatlı Sığınak) tarafından kurtarıldı. İşine tutkuyla bağlı çiftlik sahiplerinin koruması altında olan Dudley ve Destiny adındaki bu iki inek, ilk kez kar deneyimiyaşamaları için çayırlara salındı.
Videoda Dudley ve Destiny’nin yağan buz taneciklerine karşı başlarda çekimser olduğunu, fakat kısa sürede sevinçten sersemlediklerini görüyoruz. Sıçramaya, koşmaya ve sadece mutlu ve sağlıklı ineklerin yaptığı gibi sevinçlerini göstermeye başlıyorlar.
One Green Planet‘ın haberine göre bu iki inek de fabrika çiftliğinden kurtarılmış olduğu için ilk kez buz gibi havada ve açık alanda oynayabiliyorlar.
İçlerinden siyah olan, Destiny, sığınağa geldiğinde denge ve hareket sorunları yaşıyordu fakat şimdi sorunsuz bir şekilde çayırlarda koşup oynayabiliyor
Duncan’ın ise aşağıdakivideosunu izleyerek mutluluklarını görebilirsiniz.
Dudley and Destiny may have been a little unsure about the snow yesterday, but they were loving it today! (For those of you wondering why we shared the same video twice, I started uploading it from a different computer 7 hours ago, and it just now posted! This one is better quality though so I decided just to leave it. It’s worth watching again! :-))#TeamDudley#GBTennessee#begentle#Gentlebarn#OurDestiny
Kahta halkı, Kahta Çayı üzerinde yapılması planlanan HES’e karşı isyan etti. Doğal güzelliklerinin ve mesire alanlarının yok edilmesine izin vermeyeceklerini, sonuna kadar direneceklerini belirten bölge sakinleri yetkililere seslenerek “bizi toprağımızdan etmeyin” dediler.
Adıyaman’ın en büyük ilçesi olan Kahta, bu sıralar HES isyanı ile gündemde. Yurttaşlar, Kahta Çayı üzerinde yapılması planlanan HES nedeniyle tepkili. Doğal güzelliklerinin tahrip edileceğini ifade eden bölge sakinleri, “Kahta Çayı, Kahta halkının mesire olarak kullandığı ender güzellikte olan bir yer. HES projesi hem Milli Park sınırları için de hem de sit alanı içinde. Nasıl izin verilmiş anlamış değiliz” şeklinde tepkilerini dile getirdiler.
Projeden direk etkilenen Esendere, Bağözü, Erikdere, Gölgeli, Kuştepe ve Yolaltı Köy muhtarları ve halk, dilekçe vererek HES’in yapılmasına karşı çıktı. Planlanan HES’in yapılması ile birlikte, topraklarının susuz kalacağınıifade den köy halkı sakinleri, “Burada HES yapılması ile birlikte, köyde yaşamanın da bir anlamı ve gereği kalmayacaktır. Topraklarımız Kahta Çayı suyu ile sulanmaktadır. Bahçelerimize bu su hayat vermektedir. Burada bir HES’in yapılması demek, süreç içerisinde bu köylerin göç etmesine neden olacaktır. Bu nedenle tüm yetkililere sesleniyoruz: Lütfen bizi topraklarımızdan etmeyiniz” ifadelerini kullandı.
Kahta Gerçek’in haberine göre; Kahta Çayı üzerinde yapılması düşünülen HES için Ankara’dan ÇED raporu alındı, ilgili birimler olumlu raporlar verdi.Konunun son olarak Adıyaman İl Genel Meclisi’nden görüşülmek üzere İmar ve Bayındırlık Komisyonu ile Çevre ve Sağlık Komisyonunda değerlendirildiği, vatandaşların taleplerini dikkate alan Kahta İl Genel Meclis Üyelerinin de HES’in yapılmasına karşı oldukları öğrenildi.
Greenpeace, fok endüstrisinin geri gelmesi konusunda istekli mi?
Vegan.cominternet sitesinde MSNBC’nin, fok avı ve fok endüstrisi hakkında iki kişiyle röportajı var. İlk röportaj Nordik Bakanlıklar Konseyi’nden Nuaja Bianco ile yapılıyor. Üzerindeki fok derisi ve kürkünden yapılmışkıyafetin Greenland’da bir fok fabrikasında üretildiğini ve bunun sürdürülebilir bir giyim sektörü olduğunu söylüyor. Röportajın geri kalanı şöyle devam ediyor:
Spiker: –Amerika’nın bazı kesimlerinde kürk modası etiklik sorgulamaları nedeniyle bitti. Bu durum İskandinav ülkelerinde söz konusu mu? Bianco: –Hayır, bu ne İskandinav ülkelerinde ne de Grönland’da söz konusu. 1970’lerde bebek fokların öldürüldüğü bir düşünce biçimi bugün mevcut değil. Şimdi bir sürü fok var ve bugün öldürülenler yetişkin foklar. Spiker: – Büyümüş foklar öldürülmek için gönüllü. Bianco: – Hemen hemen, evet. Spiker: – Sonuçlar da çok güzel. (Bianco’nun kürküne atıfta bulunarak) Bianco: – Foklardan yapılan kıyafetleri giymenin meşru olduğunu, bunda hiçbir sorun olmadığı mesajını yaymak istiyoruz.
Bir başka röportajı da Greenpeace aktivisti Jon Burgwald ile yapılıyor. “70’lerde Greenpeace’in böyle bir üretimin arkasında olabileceğini görmek zor olurdu” diyen spikere cevabı ise “Greenpeace’in 70 ve 80’lerde, özellikle Kanada’da endüstriyel, kâr amaçlı yapılan fok avından farklı olarak bugün bunun sürdürülebilir olduğu ve yerli fok avının toplum için sorun teşkil etmediği hatta toplumun bunu desteklediği” şeklinde.
Liberation sitesinin soru cevap şeklinde giden yazısına göre, her mart ve nisan ayında Kanada hükûmeti 1-2 aylık bebek fokların katledilmesine ve bu aylarda yaklaşık 300 bin fokun avlanmasına izin veriyor.
Grönland, Kanada ve Alaska’da yaşayan yerliler fok ticaretinin yüzde 3’ünü oluşturuyor ki bu Kanada Dışişleri Bakanlığı için küçük bir rakam değil. Nitekim Avrupa Birliği’nin 2009’da fok ürünlerinin ithaline yasak koymasının ardından, Kanadalı senatör Mac Harb yasakla savaşmak için yerli avcılara ürünlerini marketlerde satabilmeleri için kaynak yardımı yapılmasını öneriyor. Kürk endüstrisi ise bir yandan yerli avcıları kürk üretimine gelen eleştirilere karşı kullanırken, diğer yandan kürklerin “yerli üretimi” olmasına, yerli kesimin kazandıracağı ürün miktarının az olacağını bildiklerinden karşı çıkıyor.Doğa/Hayvan Kardeşliği’nin kurucusu Paul Hollingsworth, fok endüstrisinin “Avlanmak Kanada yerlilerine ait ekonomik ve kültürel bir aktivitedir” fikrini savunmaya devam ettiğini söylüyor.
Kürklerin işlenmesi sırasında kullanılan toksik maddeler
Giyim sektöründe sentetik yerine doğal kürk kullanımının çevre için daha yararlı olduğu fikri de kürk endüstrisinin sevdiği ve kullandığı bir fikir, fakat gerçekte doğal kürkler de bazı işlemlerden geçiyor. Doğal kürk de her organik madde gibi çürüyen bir şey ve kürkün altındaki derinin çürümemesi için formaldehid ve chromium gibi çok ağır kimyasallar kullanılıyor.
İklim değişikliği nedeniyle buz örtüsü, bebek foklar daha yüzmeyi öğrenemeden hızla yok oluyor ve henüz avcılık sezonu açılmadan bebek foklar ölüyorlar. Son 10 yıldır bebek fokların yarısından çoğu ticari avcılar tarafından katlediliyor.
Kürk ve deri endüstrisi, doğa ve ekosistem için üretilen söylemlerin arkasına saklıyor. Fok avının sürdürülebilir ve yerli halkın kültürel-ekonomik aktivitesi olduğu söylemleri, kürk ve deri piyasasının “sürdürülmesi” için bahane ediliyor.
Özetle; öldürülen bebek foklar, iklim değişikliğinin bebek fokların hayatını tehlikeye atması, endüstrinin fok piyasasını canlı tutabilmek uğruna yerli halkı “avlanmak bizim kültürümüzde var” söylemleriyle fok avına teşvik etmesi, Greenpeace’in politikalarında güvenilir-tutarlı bir örgüt olduğu konusunda soru işaretleri yaratıyor.
“Galiba stresli olduğum zaman daha çok mastürbasyon yapıyorum.” “Mastürbasyon mu yapıyorsun?”
Bir erkek arkadaşımla yaptığım bu konuşma, birçok insanın sadece mastürbasyon yapıyor olmakla kalmayıp bunu bir de utanmadan kabul etmemi öğrendikleri anki şaşkınlığı gösteriyor.
Bu arkadaşımla her zaman seks hakkında muhabbet etmemize ve ilişkilerimde cinsel açıdan aktif olmamı biliyor olmasına rağmen kendi kendimi tatmin edebiliyor oluşum onun aklının ucundan bile geçmemişti.
Len Lin’in feminist matürbasyon yazı karakteri (Typeface of Feminism Masturbation), 2015
Aslında bunun sebebi, kadınların cinsel dürtülerinin başka insanlar için olduğunu düşünmemizdir.
Çocukluk yıllarımda tesadüfen mastürbasyonu keşfettiğimden beri, mastürbasyon kendi arzularımı tatmin ettiğim bir şeyoldu, başkalarının arzularını değil. Seksi pozlar vermem ya da baştan çıkarıcı sesler çıkarmam. Mum yakmam ya da duşta erotik bir ambiyans oluşturmak için çabalamam. Kısacası, erkekler de dâhil, başkalarının yaptıklarından farklı bir şey yapmıyorum. Bu da insanlar için büyük sürpriz oluyor.
Çünkü insanlar kadın mastürbasyonunu ya pornolarda ya da feminist hareketlerin bir parçası olarak görüyor, kadınlar normal günlük bir aktiviteymiş gibi mastürbasyon yaptıklarında şaşırıyorlar.
Mastürbasyon alışkanlıklarını cinsiyetlere göre farklıymış gibi göstermek, farklı cinsellik görüşlerinin de ortaya çıkmasının nedenlerinden biridir. Biz bu anlayışa tutunduğumuz zaman gerçek insanların yerini basmakalıpların aldığı “erkekler Mars’tandır kadınlar Venüs’ten”(çift cinsiyetlilerden bahsedilmiyor bile) anlayışını güçlendirmiş oluruz.
Ayrıca bizler insanların empati kurmasını desteklemekten ziyade kadınları topluma egzotik birer yaratıkmış gibi gösteriyoruz.
Küçük bir not: Kadınlar ve mastürbasyon hakkında düşüncelerimizin çoğu vajina ile alakalı söylencelerle ilgilidir. Kadınlar hakkındaki düşüncelerimizin çoğu yanlıştır. Vajina hakkındaki düşüncelerimizin çoğu yanlıştır ve doğal olarak bu ikisi arasındaki ilişkiye dair görüşümüz de yanlıştır. Bu nedenle bu makale doğuştan kadınlarla ilgili söylencelere odaklanacak. Benim perspektifimden işte doğuştan kadın olanlar hakkında unutmamız gereken bazı söylenceler:
Söylence#1: Kadınlar mastürbasyon yapmaz
Batı kültüründen birçok insan erkeklerin mastürbasyon yaptığını biliyor. Bu konu tartışmak için sevimli bir konu olmasa da, mastürbasyonun erkekler için kaçınılmaz ve normal olduğundan eminler.
Kadınlar için durum hiç de böyle değil. İnsanların düşüncesine göre, bir kadın mastürbasyon yapıyorsa bu anormal olduğu kadar saçma ve gereksizdir de.
Çocukluk yıllarımda ve gençliğimde mastürbasyon yaptığım için kendimi sapık, nefsine düşkün ve suçlu hissederdim. Kimseye söylememiştim ta ki on beş yaşlarındayken oynadığım şişe çevirmece oyununa kadar. Bana soruluyordu ve ben de “doğruluk” demiştim. Soru “en büyük sırrın nedir?”di. Fısıldayarak “mastürbasyon yapıyorum” dedim. Cevabımı duyan birkaç arkadaşım da “ben de” diye fısıldadı. Çoğumuzun böyle bir sırrı vardı ve bunu saklıyorduk, çünkü bu yaptığımızın normal olduğunu düşünmüyorduk.
Miriam Cocker
Aslında, araştırmaya göre, 18-22 yaş arası kadınların yüzde 92’si düzenli olarak mastürbasyon yapıyor.
İnsanlar, kadınların seksüelitesinin ilişkilerinin çok ötesinde var olabileceğini düşünmüyor.
Lakin bizim cinsel arzularımız olağan ve normal bir durumdur ve herhangi birinin yardımı olmadan da canlandırılabilir.
Söylence#2: Kadınların mastürbasyon yapması büyük bir fantezidir
“Herkes bilet almak için sıraya girsin çünkü kızımız mastürbasyon yapacak!”
Miriam Cocker
Her yatağa girişimde, bazen bu anonsu duyar gibi oluyorum. Pornolardaki ve bazı filmlerdeki tasvir edilen kadın mastürbasyonu çok büyük bir gösteridir.
American Pie’da Shannon Elizabeth’in şehvetli bir şekilde soyunmasından, vücudunu okşamasından, Pleasantville’de Joan Allen’ın nefes nefese fısıldaması ve dünyaya renk katan o kendinden geçmiş yüz ifadesine kadar, filmlerde kadınların mastürbasyon yapmasının nasıl da büyük bir gösteriymişçesine sunulduğunu görebiliyoruz.
Filmlerde erkekler mastürbasyon yaptığı zaman seyircinin uyarılması ya da görüntünün zarif ve güzel olması beklenmez. Örneğin, American Pie’da Jason Biggs’in mastürbasyon sahnesi utanç verici olarak tasvir edilmiştir, seksi değil.
İzlediği pornonun seksi olması beklenir ama kendisi seksi değildir. Çünkü insanlar erkeklerin mastürbasyon yapmasındaki amacın kendi arzularını tatmin etmek için olduğuna inanır, halbuki kadınlar başkalarının arzularını harekete geçirmek için yapar.
İşin içine performans beklentisi girince kadın mastürbasyonunun tasviri kadını kendi vücudunun dışına çıkarıyor ve mastürbasyon yaparlarken bile kendilerinin obje gibi hissediyorlar.
Medyanın, kadın arzuları hakkındaki videoların ve bu konudaki makalelerin seks tasvirine maruz kaldıkça, partnerimin beni mastürbasyon yaparken nasıl gördüğünü hayal etmeye başladım. Yüzümün nasıl göründüğünü merak edip kendimi mastürbasyon yaparken izledim ve aslında çok sessiz mastürbasyon yaparken bir anda sahte orgazm sesleri çıkarmaya başladım.
İşte bizi nesneleştiren şey tam olarak bu.
Tabii ki mastürbasyon başkalarının önünde yapılabilir. Ama kadınlar nasıl göründüklerini, nasıl hissettiklerini ve mastürbasyon sırasında nasıl ses çıkardıklarını merak ettikçe o andan uzaklaşıyor ve zevk alması da daha zor hale geliyor.
Beklenildiği üzere, kadınların yüzde 32’si nasıl göründüklerine odaklandığı için orgazm olmakta sorun yaşıyorlar. Bu kesinlikle sorun olmamalı, özellikle de birileri izlemiyorken.
Söylence#3: Mastürbasyon yapan kadınlar fahişedir
Başka insanların düşüncesine göre, bir kadının kendisini uyarması, mastürbasyon yapması o kadının herkesle ilişkiye girdiğini gösterir. Çünkü eğer bir kadın mastürbasyon yapıyorsa kendi zevki için değil, porno yıldızı olmak için yapıyordur.
Ayrıca bir başka görüş de, eğer bir kadın mastürbasyon yapıyorsa sapıktır, macera arıyordur ya da çıldırmıştır. Eğer bir de bu yaptığı kötü şeyden konuşuyorsa bu da sapıklığın bir üst seviyesidir. Çünkü kadın bunu dürüst olmaktan ziyade erkekleri tahrik etmek için söylüyordur.
PhoebeWahl
Erkekler arasında mastürbasyon yaptığımdan bahsettiğimde, bunu bir davet olarak algılayacaklar diye çok korkuyorum. Nasıl mastürbasyon yaptığımızın ya da mastürbasyon hakkında konuşmamızın kaç erkekle ilişkiye girdiğimizle alakası yok, aslında bazı insanlar partneriyle yaptığı sekse alternatif olarak mastürbasyon yapıyor.
Mastürbasyon da aynı su içmek, nefes almak gibi fiziki bir ihtiyaçtır.
Mastürbasyon yapan bir kadının sekse çok düşkün olduğunu düşündüğümüz zaman, mastürbasyonun aslında cinsiyet fark etmeksizin basit bir fiziki ihtiyaç olduğunu yok sayıyoruz.
Söylence#4: Mastürbasyon yapan kadınlar daha duygusaldır
Bilinen bir düşünceye göre, kadınlar kendilerini aşkla dolu bir ilişkide ya da konuşmada hayal ederken, erkekler daha açık ve hızlı fantezilere sahiptir.
Ah! Doğru ya, biz mumlar yakıp erotik bir ambiyans için vücut kremleri süreriz ve zihinlerimizi, beden ve ruhlarımızı birleştiririz.
Hadi ya?! Tabii ki de deneyimlerimizi daha iyi hale getirmek için mastürbasyon yapmamızın kötü bir yanı yok, ama bilin isterim ki çoğu kadın için mastürbasyon yapmak, uykuya dalmadan önce birkaç dakika kendine dokunmak kadar basit.
Ve evet, bilinmesi adına, biz de açık saçık fanteziler kuruyoruz. Ayrıca – erkeklerin de böyle fanteziler kurduğundan eminim – birazcık garip fantezilerimiz var. Bazen mastürbasyonumu bitirir bitirmez kendime “Bu hayaller nereden geliyor ya?” diye soruyorum.
Miriam Cocker
Söylence#5 : Kadınlar porno izlemez
Erkeklerin sekse daha yatkın olduğuna inanılırken, kadınların masum olduğuna ve duygu dolu birlikteliklerin dışına çıkamayacağına inanıyorlar. Kadınlar masum düşünceler dışında sekse dair bir şey izlemez, hayal etmez çünkü onlar için sadece sevimli duygular vardır, gibi bir düşünce hakim insanlarda. Hayallerinizi yıktığım için özür dilerim ama bakın size ne diyeceğim: Kadınlar porno izler. Her türde porno izler. Çok korkunç değil mi?
Daniel Bergner’a göre porno izleyicilerinin üçte birini kadınlar oluşturuyor.
Maalesef ki, bazı kadınların yetişkin filmlerini sevmesine rağmen,bu filmlerde kadınların küçük düşürücü durumlarda kaldığınatanık oluyoruz. Bir de kamerayı iyice kadına yöneltiyorlar ki, izleyiciler kadını daha iyi görebilsinler. Ki zaten çoğu pornoyu zevk almayan, sahte orgazm sesleri çıkaran ve doğal bedenlere sahip olmayan kadınların ve heteroseksüel erkeklerin ele geçirdiğini biliyoruz.
Kadınların pornolardan beklentisi, kadının zevkini de ön plana çıkarıp merkeze koymalarıdır. Herkesin bilmesi gereken bir şey vardır ki o da, kadınların porno izlediği ve kamera önünde olmaktan ziyade kameranın arkasında kalmayı tercih ettiğidir.
Söylence#6: Mastürbasyon erkeklerin doğasında vardır, kadınlar sonradan öğrenir
Hiç şüphesiz ki kadınların arzuları bastırılmıştır. Bazı kadınlar kendi vücutlarını keşfetmeye bile çekinmektedir.
Kadınların yüzde 72’si 18 yaşından önce mastürbasyon yapmaya başlıyor ve çoğu kadın mastürbasyon yapmayı tesadüfen keşfediyor.
Bana inanmıyorsanız, Nancy Friday’in erken yaşta cinsel arzularını keşfeden kadınlar hakkında yazdığı bir hikâye kitabı var, onu bulup okuyabilirsiniz. Bir insana kendi vücudunu keşfetmesini öğretmekte hiçbir sorun yoktur. Tekrar söylüyorum, kadınların daha az cinsel arzularının olmasına ve sadece diğerlerinin kafasında canlandırdıkları gibi seks yapıyor olmasına dair düşünceler var.
Bazı insanlar mastürbasyonun ne olduğunu öğrendikten sonra deniyorlar ve tökezliyorlar. Ama vücudumuzun nasıl çalıştığını bilmemiz gerektiğini söylediğimizde bu küstahça karşılanabiliyor. Çoğu kadının sonradan öğrenerek değil de doğal olarak mastürbasyon yaptığını öğrenmemiz gerek.
Söylence#7: Kadınlar güçlü olabilmek için mastürbasyon yapar
Kadınların baştan çıkarmak için mastürbasyon yapması söylentisinin yanı sıra, feminist bir duruşla mastürbasyon yapanlar da vardır. İkinci durum cesaret verici olabilir ama aslında kadını kurnazca bir şekilde yine objeleştirir.
Toshio Saeki
Kadınların özgürce mastürbasyon yapması, kendi vücutları için daha iyi hissetmelerini sağlar. Eğer kendini tatmin edebiliyorsan seksi hissedersin; seksi hissetmek için başkasına ihtiyacın yoktur.
Mastürbasyon o iğrenç gördüğün bedeninle bile zevk alabileceğin kişisel bir deneyimdir. Kimse erkeklerin kendi vücutlarıyla alakalı daha iyi hissetmeleri için mastürbasyon yaptıklarını söylemez çünkü tekrar söylemek gerekirse, erkeklerin mastürbasyonu görüntüleriyle alakalı değildir.
Tüm bunların dışında, kadınlar güçlü olabilmek için mastürbasyon yapmaz. Güçlü olabilmek için herhangi bir şey yapmak zorunda değiliz. Biz ne istiyorsak ona ihtiyaç duyuyoruz.
Kadınların kendi arzularını tatmin etmek yerine sekste daha güçlü olabilmek için mastürbasyon yaptığı fikrine karşı olan feministleri takdir ediyorum.
Kadınların arzu eksiklikleriyle ilgili tüm saçmalıklar reddedilmelidir. Tüm bu söylentiler yüzünden kadının kendine olan güveni ve bağımsızlık arzusu hiçbir zaman azalmamalıdır.
Tüm bu söylentiler mastürbasyonun kişisel bir deneyim olmasına ve bunu insanlara anlatmamız gerektiğine dair ortak bir düşünceye sahip.
Her cinsiyetten insanlar kadınların mastürbasyon yapmasını değişik amaçlara bağlıyor, ama herhangi bir amacımız olmasına gerek yok ki. Mastürbasyonu seksi görünmek için yapmak zorunda değilsin, böyle hissettiğin için yapabilirsin. Toplum ve medya kadınları olduğundan fazlası olarak göstermeyi sever ve kadınları da olduğundan fazlası yapmaya çalışır. Ama onların istediği gibi olmak zorunda değiliz.
Bizler herhangi bir idealin cisimleşmiş halleri değiliz
Berfin Kadın Danışma Merkezi, artarak devam eden şiddet, tecavüz ve cinsel saldırılara ilişkin açıklama yaptı.
Kadınların erkek egemen militarist zihniyetin, kadın bedeni, kimliği ve onuru üzerindeki her türlü denetimine, iktidarına ve saldırısına karşı direneceğinin vurgulandığı toplantıya, Siirt Belediyesi Eşbaşkan yardımcılarından Elif Akgül Ateş, Kadın ve Aile Hizmetleri Müdürü Pervim Yürek, meclis üyeleri ve belediyenin kadın çalışanları katıldı.
Siirt Belediyesi bünyesinde faaliyet yürüten Berfin Kadın Danışma Merkezi toplantısında konuşan merkez çalışanı Psikolog Şaziye Sevilgen, Türkiye’de kadınların her gün bir şiddet ve ölüm haberiyle uyandıklarını belirterek, “Şiddet tarihsel yazgımız haline getiriliyor. Ev içinde, sokakta, okulda, şehir meydanlarında erkek şiddeti kol geziyor” şeklinde konuştu.
Bir mağdurun cesedini başka bir mağdurun katili buldu!
Siirt’in Kurtalan ilçesinde bir yıldır kayıp olan Kewi Elban’ın cenazesinin yaklaşık bir ay önce avcılar tarafından bulunduğunu hatırlatan Sevilgen, Elban’ın kardeşi ile görüştüklerini ardından da savcı ile görüşme talep ettiklerini, savcının “gizlilik” kararı olduğunu söyleyerek bilgi vermediğini belirtti. Bir mağdurun cesedini, bir başka mağdurun katili buluyor, erkek egemen militarizm her alanda kendini gösteriyor.
İstanbul’da bulunan Bağdat Caddesi’nde genç bir kadına tecavüz edilmesini hatırlatan Sevilgen, yaşanan olayın ardından sosyal medya üzerinden tecavüzü meşrulaştıran mesajlar atılmasına dikkat çekti. Sevilgen, kadınlar olarak bu duruma susmayacaklarını ifade etti.
Sevilgen, Bağdat caddesinde tecavüze uğrayan genç kadını da hatırlatarak, “Her gün en az bir kadının öldürüldüğü, sokak ortasında tecavüz edildiği, kendisini korumak için öz savunma iradesini kullanan kadınların müebbetle yargılandığı coğrafyanın insanlarıyız. Kadın cinayetlerinin bu kadar yaygın olduğu bu topraklarda kadınlara hala koruma vermeyen savcılıklar, katillere ceza indirimi uygulayan mahkemeler, şiddet gören kadınları ölüm yerleri olan evlerine geri gönderen kolluk kuvvetleri, hala kadını değil de aileyi korumayı öncelik kabul eden meclis, ölümlerimizin en üst düzeydeki sorumlularıdır” ifadelerini kullandı.
Kürdistan’da yaşanan kuşatma ve katliamlara da işaret eden Sevilgen, orada da her gün kadınların katledildiğini hatırlattı. Sevilgen, Siirt Belediyesi çalışanı Pınar Ekinci’nin evine baskın yapan polisin Ekinci’ye psikolojik şiddetine uyguladığını söyledi. Sevilgen, “Erkek egemen militarist zihniyetin, bedenimiz, kimliğimiz onurumuz üzerindeki her türlü denetimine, iktidarına ve saldırısına karşı direnmeye devam edeceğiz” ifadesinde bulundu.
Beslenme şeklinizde ufak değişiklikler yaparak metabolizmanızı kolayca düzenleyebilirsiniz. Son dönemde bilinirliğini artıran avokado, vücudunuz için önemli bir tamamlayıcı niteliği taşıyor. Mucizevi bir meyve olan avokadonun metabolizmanızda yaratacağı değişikliklere bir göz atalım. Bakalım avokadonun önemi neymiş…
Karaciğeriniz daha fazla glutatyon üretir:
Her gün avokado yediğinizde, karaciğeriniz tarafından üretilen en önemli antioksidanlardan biri olan glutatyon üretimi artar. Ayrıca; 300’den fazla metabolik faaliyetin anahtarı olan magnezyum içeriğinden dolayı metabolizma için büyük önem taşır.
Tekli doymamış yağ ihtiyacınızı karşılar:
Avokado büyük oranda tekli doymamış yağ asidi içerir. Tekli doymamış yağ asitleri, vücutta yavaş yanan enerji olarak kullanılır. Vücuda alınan doymuş yağlar depolanırken, bunun aksine tekli doymamış yağlar enerji üretimi için yakılır. Böylece vücuttaki yağ birikiminde artış gözlenmez. Bu nedenle avokado kilo vermek için mükemmel bir seçenektir.
Yapılan araştırmalara göre; karbonhidratların ve çoklu doymuş yağların kilo artışına ve glikoz seviyesinde düzensizliğe neden olduğu gözlenmiştir. Oysa tekli doymamış yağların kilo vermeye ve diyabeti dengelemeye yardımcı olduğu kanıtlanmıştır. Ayrıca tekli doymamış yağlar kan basıncını da dengeleyerek kalp sağlığını korur.
Omega-9 yağ asitleri ihtiyacınızı karşılar:
Avokadonun kalori miktarı, içeriğinde bulunan omega-9 yağ asitleri nedeni ile oldukça fazladır. Bir avokado ortalama 160 kaloridir. Fazla kalori içermesine rağmen, sınırlı sayıda tüketildiğinde çoğu insanda kilo alımına sebep olmaz.
İçerdiği omega-9 yağ asitleri kolestrolü düzenlemede önemli rol oynar. Yapılan araştırmalara göre; omega-9 yağ asitleri, iyi (HDL) kolestrol seviyesini artırırken kötü (LDL) kolestrol seviyesini azaltmaktadır. Bunun yanı sıra omega-9 yağ asitleri, meyvelerde bulunan vitamin ve antioksidanları absorbe ederek vücut tarafından emilimini sağlar.
Açlığınızı kontrol altına alır:
Bahsettiğimiz diğer yararlarının yanı sıra; avokado metabolizmanızı etkileyerek açlığınızı kontrol etmenize yardım eder. Avokado, besin emiliminizi artırarak açlık seviyenizi dengede tutar ve kilo vermenizi hızlandırır. Ayrıca büyük oranda su içerdiğinden vücut faaliyetlerini kolaylaştırır.
İnsülini düzenler:
Metabolizmanın bir diğer önemli parçası; kandaki glikoz seviyesidir. Glikoz seviyesinin dengelenmesi için insülin oldukça önemlidir. Fazla glikoz karaciğeriniz ve kaslarınız tarafından depolanır. Karaciğer ve kaslarda yağ depoları dolduğunda glikoz yağ hücrelerinde depolanmaya başlar. Bu depolama kan şekerinin düşmesine ve açlık hissine neden olur. Avokado, insülin seviyesini düzenleyerek bu açlık hissini önler.