Türkiye dün önemli iş insanlarından birini kaybetti. Mustafa Koç’un zamansız ölümü pek çok çevrede üzüntü yaratırken, yapılan yorumların büyük bölümünde tek taraflı bir bakış açısının hâkim olduğu gözlerden kaçmadı.
Tüm kapitalist yapılanmalarda olduğu gibi Koç tarafında da birçok toplumsal ve ekonomik faydası olan faaliyetin, sosyal sorumluluk projelerinin, kültür-sanat ve spora desteğin yanı sıra bir de madalyonun diğer yüzü diyebileceğimiz konular var. Mustafa Koç’un ailesine başsağlığı dileyerek kısaca bunları da hatırlayalım.
TOFAŞ’ta işten atılan bazı işçiler dün Mustafa Koç’ın vefatı sonrası bir taziye mesajı yayınladılar. TOFAŞ işçilerinin bir bölümü Koç Holding’e bağlı TOFAŞ’ın fabrikasında temel hakları için 2015’in büyük bir bölümünü direnişte geçirmişlerdi. Verdikleri direnişte ise bazı işçiler işten atılma sonucuyla karşılaşmışlardı.
TOFAŞ işçileri taziye mesajında şunları söylediler: “Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç’un hayatını kaybettiğini öğrenmiş bulunuyoruz. Bizler TOFAŞ’ta hak mücadelesi veren ve bundan dolayı da Koç Holding yönetimi tarafından baskılara ve büyük haksızlıklara uğramış işçileriz. Bundan dolayı Mustafa Koç da dahil Koç Holding yönetimine karşı ne öfkemiz biter ne de mücadelemiz. Fakat bizler emekçiyiz, insanız. İnsan hayatına değer veririz. Bunun için yaşadıklarımızdan bunca eziyetteki sorumluluğunu asla unutmayacağımız Mustafa Koç’un hayatını kaybetmesinden dolayı üzüntülerimizi bildiririz. Ailesine ve yakınlarına başsağlığı dileriz.”
2015’te Mayıs ve Haziran ayları TOFAŞ için hareketli geçmişti. Bursa’daki TOFAŞ fabrikasında, metal direnişinde işçilerin sözcülüğünü yapan işçilerin de aralarında olduğu 142 kişi Haziran ayında işten atılmıştı. TOFAŞ, kısa sürede tüm yurda yayılan metal direnişinin başını çeken fabrikalardan biriydi. Yönetim ile işçiler arasında yapılan anlaşmayla birlikte grevin sona erdirilmesinin ardından önce iki sözcü işçi işten atılmıştı. Yapılan anlaşmada “Eylemler nedeniyle hiçbir işçinin işten atılmayacağı” belirtilmesine rağmen sonradan 142 kişinin daha işine son verilmişti.
Kapitalist yapılanmalarda anayasal bir hak olan sendikalara serbestçe üye olma ve sendika seçme özgürlüğünü konusunda işçilerin aleyhine olan refleksler gösterilebiliyor. Koç Grubu da bu tarz reflekslerin sıkça görüldüğü bir grup oldu. 2015 yılında bunlardan bir örnek Arçelik LG grubu içindeydi. Cumhuriyet gazetesinin 2 Ekim’de yayınlanan özel haberi için görüş veren ve DİSK/Gıda-İş Sendikası’na üye olduğu için işten çıkarılan Divan Otel işçileri adına konuşan Gıda-İş Bölge Temsilcisi İbrahim Kızılyer,“Koç Holding her tarafta aynı taktiği uygulamaktadır. Koç grubu hiçbir kurumuna DİSK’i ve mücadeleci sendikaların girmesini istemiyor. Yaptığımız görüşmelerde bunu açıkça söylüyorlar. Amacımız mevcut sendikanın koyduğu duvarları aşmaktır” ifadelerini kullanıyordu.
Yine geçen yıl Haziran ayında Ankara’daki Türk Traktör fabrikasındaki gelişmeler diğer bir örnek. Türk Traktör’de 12 gündür devam eden üretimi durdurma eylemi, işçilerle işveren arasında yapılan görüşmeler sonucunda sona erdi. Görüşmelerde işçiler, TOAŞ fabrikası ile aynı koşullara sahip anlaşmayı kabul etmişlerdi. Söz konusu koşullar, 1000’er lira ikramiye, ücretlerde iyileştirme sözü, eylem nedeniyle kimsenin işten çıkarılmaması ve Türk Metal Sendikası’nın temsiliyetinin sona erdirilmesiydi. Ancak Koç Holding’in işçiler mesaiye başlar başlamaz, 7 işçi temsilci dahil bir grup işçiye işten çıkarma SMS’leri yolladığı görüldü. SMS’lerde işçilere 21 Mayıs’ta başlayan eylem nedeniyle tazminatsız işten çıkarıldıkları bilgisi iletiliyordu.
İnsan ve diğer canlılara zarar veren askeri araçlar
(Temsili)
Koç grubu Otokar firmasıyla birlikte savunma sanayi alanında da faaliyet gösteriyor. Firma Sakarya’daki 552 bin m²’lik alana kurulu fabrikasında otobüs, nakliye ve lojistik sektörü için semi-treyler ve hafif kamyon ürünleri dışında savunma sanayii için taktik tekerlekli araçlar ve taktik tekerlekli ve paletli zırhlı araçlar da üretiyor. Otokar, savunma sanayii kara araçlarında lider firma olarak gösteriliyor. Otokar, Türkiye’nin milli ana muharebe tankı ALTAY’ın Tasarım ve Prototip Üretimi Projesi’nde de ana yüklenici olarak görev alan firma konumunda. Koç Grubu’nun bu sektördeki faaliyetleri özellikle yerli sermayeli bir firmanın sektörde varlığı nedeniyle birçok çevrede sempatiyle karşılanır ve desteklenirken, işin bir de vicdani boyutu ağır basan tarafı var. Otokar bünyesinde üretilen askeri ürünler; insanlara ve diğer canlılara zarar veren, hayat haklarını elinden alan savaşlar ve operasyonlarda kullanılıyor.
Koç Grubu, birçok hayvanın tahakküm altında yaşatıldığı ve gıda ürünü olarak tüketilmesi için öldürüldüğü et sektöründe de uzun yıllar Maret markasıyla faaliyet göstermişti.
Her şeyden önce annem ben liseye gidene kadar bu tarz hiçbir şeye dokunmama izin vermemişti; bense kızların çok hızlı büyümeye dairnasıl baskı altına alındıklarını bildiğim için bunu şimdi anlayabiliyorum… Yine de daha ortaokulda yüzlerini nasıl güzelleştireceklerini bilen kız arkadaşlarımı hatırladıkça onların çok gerisinde kaldığımı fark ediyorum.
Bir de şu “kendin için doğru görüntüyü bulma” gibi korkunç, sancılı dönemler vardı. Mesela; Claire ya da deliA* gibi dergilerin sayfalarını karıştıran beyaz arkadaşlara eşlik etmek cesaret kırıcıydı benim için. Sanırım iyi bir görüntü sahibi olmayı hiçbir zaman beceremedim.
Pembe dudak parlatıcılarının bende çok kötü görünüceğini düşünüyordum çünkü dudaklarım kocamandı ya da parlak göz kapağı gölgelendirmeleri ten rengim arızalı olduğu için bende tuhaf duruyorlardı. Fondotenlerin tenimde hep uyumsuz bir tonda durduğunu düşünüyordum çünkü bulduğum iki farklı kahverengi tonu bile doğru dürüst karıştıramıyordum.
Aynada kendimi görüp ürperdiğim çok olmuştur, “Neden bu kadar çirkin görünüyorum?” diye.
O dönemler ne bu tarz bir makyaj pratiğinin ne de o filmlerde ya da dergilerde gördüğüm ideal güzellik algısının beni meseleye dahil ettiklerini fark edebilmiştim. Hiç kuşkusuz o yıllardan bu yana makyaj hatalarımdan bir şeyler öğrendim. Fakat pek bir şey değişmedi, benim koyu tenim için doğru renkleri bulmak hâlâ bir sorun.
Amerika’da televizyon programlarından reklamlara, magazin sayfalarından ünlüler dünyasına ana akım medyanın bizim güzel olanı nasıl kurgulayacağımız üzerinde kocaman bir etkisi var. Modeller bile gerçekte ağır makyajlı, fotoşoplu magazin dergilerindeki görüntüleri gibi değillerken geride kalan kadınlar için bu ideal, standart imgeye ulaşmak ne mümkün.
Nykhor Paul
Güzellik endüstrisi bizleri fazla kilolu, tahta göğüslü ya da yeterince duru bir cilde ya da başka başka birçok şeyde yeterince iyi olmadığımıza inandırarak ve bizlerde görüntümüzü biraz olsun iyileştirmek için sürekli bir şeyler alma ihtiyacını yaratarak epey kâr ediyor. Esasında mesele sadece ten rengi değil; sözde “çekici” gözlerin, saçların veya “ideal” burunların Latinlerde, Asyalılarda, siyahi ya da yerli kadınlarda nasıl oluyorsa daha nadir görülen biçimler olduğunu biliyoruz.
Aşağıdaki örnekler, güzellik endüstrisinin güzellik denen olguyu, bunun insandaki algısını nasıl “beyaz” olmak üzerinden modellendirdiğini ve bunun neden sorunlu bir durum olduğunu gösteriyor:
1. Güzelliği temsil eden kadınlar istisnasız bir şekilde beyaz…
Toplumun beyazlığı güzellik olarak algıladığı yönündeki görüşünü kanıtlamanın en kolay yolu, bizlere “güzel kadın” diye sunulan kadınlara bir göz atmak. Mesela reklamlara, magazin dergilerine ya da Google görsellerine bir göz atın; “güzellik” imgesini pazarlamanın aslında beyaz kadın fotoğrafları kullanmakla mümkün olduğunu göreceksiniz.
Amerika nüfusunun üçte biri siyahi, yerli, Asyalı, Pasifik adalı ya da Latin kökenli insanlardan oluşuyor; fakat yakın zamanda düzenlenen -dünyanın en büyük moda organizasyonlarından biri olan- New York Moda Haftası raporu, katılımcı modellerin yüzde 82,7’sinin beyaz, yüzde 9’nun Asyalı, yüzde 6’sının siyahi ve yüzde 2’sinin de Latin olduğunu ortaya seriyor.
Siyahi modeller genellikle fotoğraf çekimlerindeki makyaj sanatçılarının onların ten rengine göre makyaj yapma konusunda eğitime sahip olmadıklarını söylüyorlar.
Güney Sudanlı model Nykhor Paul’un Instagram üzerinden sete kendi makyaj malzemelerini getirmek zorunda kalışıyla ilgili paylaşımı meseleyi özetliyor esasında. Paul, siyahi bir model olarak iş alamamaktan usandığını ve “siyahlığı” için neredeyse özür dilemek zorunda olduğundan bahsediyor.
Beyonce
2. Siyahi kadınlar için açık ten daha güzel olmak anlamına geliyor
Güzellik endüstrisinin biz beyaz olmayan kadınlara yönelik reklam yaparken de kısaca daha açık tene kavuşmamız gerektiğinin mesajını verdiğini fark ettiğinizde güzelliğe dair tanımlamaların içinde bizlerin bulunmaması iyice rahatsız edici hale geliyor.
Maalesef bu tek taraflı “renkçilik”, beyaz olmayan kadınlara ne kadar koyu tenli olursak o kadar çirkin olacağımızı söyleyen güzellik endüstrisinde kendini gösteriyor en çok.
Şirketler beyaz olmayan fakat görece daha açık tenli olan modelleri kullandıklarında ya da Beyoncégibi kadınları reklamlarda, tanıtımlarda daha açık tenli gösterdiklerinde ne oluyor biliyor musunuz? Sadece vermeye çalıştıkları mesajı, söylemeye çalıştıkları şeyi daha sinsice bir yoldan söylemiş oluyorlar. Bu da tıpkı cilt beyazlatıcı kremleri sözde bu yeni ten rengiyle daha güzel görünecekleri sözünü vererek bizlere satmaları kadar adice.
Bu kremlerin birçoğunun ciltte kalıcı iz bırakma ya da böbrek hasarı gibi korkunç yan etkileri var. Bu ürünler, kullandığı dermatolojik ürünlerin neredeyse üçte ikisinin cilt rengini açma üzerine olduğu Hindistan gibi nüfusunun büyük bölümü beyaz tenli olmayan insanlardan oluşan ve kadınlarının yüzde 77’sinin bu ürünleri kullandığı Nijerya gibi ülkelerde satılıyor.
Bazıları bu durumu “Davulun sesi kulağa uzaktan hoş gelir”, “Ne yani, açık tenli kadınlar da bazen koyu tenli olmak istemiyor mu sanıyorsunuz?” minvalinde konuşarak bu meseleyi beyaz kadınların bronzlaşma modasıylamukayese etmeye kalkışıyor. Burada esas ayrım şu: Kararmaya, bronzlaşmaya çalışan çoğu beyaz kadın bunu siyahi birine benzemek çabasıyla yapmıyor. Bir kısmı bunu “egzotik” görünmek amacıyla yapıyor, ki bu “egzotikleşme” beyaz tenli olmayanlar için hala tehdit edici bir durum.
3. Beyaz olmayan kadının da olsa olsa “İngilizleştirebildikleri” makbuldür!
Halle Berry, Jessica Alba ya da Zoe Saldanagibi kadınların ortak nedir noktası? Hepsi genelde güzel oldukları kabul gören, beyaz olmayan başarılı oyuncular ve yine hepsi “zarif” vücut yapısına ve kısmen açık tene sahip kadınlar…
Beyaz olmayı güzel olmaya eşit kılan şey, salt ten renginin de ötesine geçiyor. Bu aynı zamanda beyaz kadınla bağdaştırdığımız “Anglikanvari” özellikler taşımayla da ilgili bir yandan. Mesela küçük burunlar, mesela daha ince dudaklar ya da daha az öne çıkan vücut kıvrımları.
Güzellik imgesinde kendini gözlerin büyüklüğü, burnun genişliği, dudakların dolgunluğu gibi ölçütler üzerinden kuran “altın oran” denilen şeyle eşleşen özellikler ne ise bizim güzel diye bildiğimiz de işte o. Endüstrinin aradığı siyahi model türüne gönderme yapan bir söz var ya; “Çikolataya batırılmış beyaz bir kız olmalı ille de” diye, tam da böyle.
4. Saçınız ne kadar düzse o kadar güzelsiniz
Viola Davis’e övgü yağdırmak için elime geçen hiçbir fırsatı kaçırmam. O zaman tam da yeriyken konumuzla bağlantısını anlatayım. Davis’in canlandırdığı karakter, “How to Get Away with Murder” dizisinin bir bölümünde peruğunu çıkarıp doğal saçını gösterdiğinde benim attığım çığlığı duymalıydınız.
Bu an siyahi kadınlar için önemli bir andı; çünkü siyahi bir kadının –özellikle de televizyonda çok izlenen bir dizide– peruksuz, saçını düzleştirmeden ya da kimyasal bir kalıcı fön işlemi olmadan ekranda görünmesi çok nadir bir durumdur.
Çünkü doğal kıvırcık ya da dağınık saç güzel kabul edilmez!
Güzellik endüstrisi bu aşırı kıvırcıklığın, dağınık saçlılığın karşısına düz saçlı siyahi kadınları koyar ve kimyasal yollarla saçı düzleştirerek o bir türlü ele geçmeyen güzelliğe biraz olsun yakınlaşma “şansı” sunar. En şahane modellerin vitrine çıktığı, her yıl yapılan Victoria’s Secret podyum yürüyüşünde model Maria Borges yakın zamanda kendi doğal saçını kullanarak tarihe geçmiştir. Şöyle bir düşünün. Aslında Borges siyahi kadınların salt güzel görünmek adına doğal saçlarını gizlemek zorunda olmadığını gösteren neredeyse ilk kişidir.
Zoe Saldana
5. Gözler ne kadar “İngiliz” havası taşırsa o denli güzeldir
Güzel gözlere sahip olmak ne demektir? Güzellik endüstrisine göre bu, mümkün olduğunca çok Avrupalı görünen gözlere sahip olmaya karşılık gelir.
Doğu Asyalı kadınlar gözlerini “daha az Asyalı” yapmak gibi bir baskı hissederler, tıpkı birçok Doğu Asyalı modele dayatıldığı gibi. Bu baskı o kadar güçlüdür ki bazı kadınlar, Çinli-Amerikan medya figürü Julie Chen gibi, gözlerini değiştirmek için estetik ameliyat olmaya bile karar verirler. Kariyerinin ilk dönemlerinde Chen’e gözlerinin çok fazla “Asyalı” durduğu ve Çinli olduğu için hiçbir zaman ön plana çıkamayacağı söylenir.
Bu Avrupamerkezli güzellik standardı medyada o kadar kalıplaşmıştır ki, Doğu Asyalı bir kadının başarılı olmaya dair şansının olması onun bıçak altına yatmasını gerektirir. Korkunç! Ve “Bir Asyalıya göre güzel” gibi tanımlamalar tam da bu standardın ürünüdür..
6. Açık renk gözler koyu olanlardan daha güzel
Ana akım medyanın yarattığı güzellik idealinde mesele sadece gözün biçimiyle ilgili değil. Göz rengi de bunun içinde; mavi ya da yeşil gibi renkler çoğunlukla en güzel gözlerolarak kabul ediliyor ve daha koyu göz rengine sahip etnik gruplar yine dışarda bırakılıyor.
Tipik bir şekilde koyu teni renkli gözlerle bağdaştırmayız. Öyleyse ağırlıklı olarak piyasada renkli lensler satılması ve doğal açık göz rengine sahip, beyaz olmayan kadınlara övgüler dizmek arasında görünenden çok daha fazla bir ilişkisellik mevcut. Bir başka deyişle firmalar için göz rengi, beyaz olmayan kadınların güzelliği elde etmek için beyazlığı kovalamaları gerektiğini söylemenin bir başka aracı aslında…
7. Beyaz olmayan kadınların ulaşabileceği ürün çeşidi sınırlı
90’ların başlarında henüz taze bir ergendim. Başta herkese görünüşe dair özgüvensizlik yaşama deneyimi normal gelebilir. Fakat güzellik ürünleri alırken bu kadar ciddi bir sıkıntıyla karşılaşacağıma ve ilerde bir gün –yetişkin olduğumda dahi– hâlâ ürün bulmakla uğraşacağıma dair o dönem hiçbir fikrim yoktu.
Fondöten kullanan koyu tenli kadınlar muhtemelen bu sahneye aşinadır; açık tenle eşleşen envai tonda renk yığını ve kahverengi ten için sayısı iki ya da üçü geçmeyen ve hiçbiri de sizin tonunuzla eşleşmeyen bir iki alternatif malzeme. Hele güzellik ürünlerinin yanında verilen eşantiyonlara hiç bulaşmıyorum, çünkü rahatlıkla söyleyebilirim ki “her cilde uygun tek bir ürün”adı altında saç, cilt ve makyaj malzemesi diye verilen paket ürünler esasında sadece beyaz kadınlar için.
Çoğunlukla mevcut seçenekler bizi hiç yokmuşuz gibi gösteriyor. Bizler ya kendi ürünlerimizi ya da firmalarımızı yaratmak zorundayız ve bu endüstri içindeki ırkçılık o kadar köklü ki neredeyse bu umudu ve onlardan bağımsız devam edebilmeyi bile imkânsız kılıyor.
8. Beyaz olmayan kadınlarda eleştirilen görünüş beyaz kadında övülebiliyor
Güzellik meselesinde uygulanan çifte standartların hikâyesini hiçbir şey “kültürel kendine mâl etme”meselesinden daha iyi gösteremez.
Saç süslerinden makosenlere, rasta örgülerinden şişle yapılan Afrika saç örgülere, Bindilerden (Hindu kadınların alınlarındaki evliliği simgeleyen nokta) sarilere (Hintli elbisesi); beyaz olmayan her bir topluluk, kıyımlara, ırkçı müdahelelere ve sömürüye rağmen bir şekilde günümüze dek mücadelesini verdikleri uzun bir kültürel-geleneksel tarihe sahip.
Güzellik standartları penceresinden baktığınızdaysa bu, kendi kültürünüzün geleneksel tarzının sizi çirkinleştirmekten, aşırı etnikleştirmekten ya da tekinsizleştirmektenöteye gitmediğini söylemek gibi bir şey. Tıpkı yakın zamanda sekizinci sınıfa giden siyahi bir kız çocuğunun “efemine” saçlarının okul tarafından “profesyonel” görülmemesi ve sınıftan çıkarılmasında olduğu gibi. O kızı ve etrafında saçlarının doğal uzama şeklini itici bulan medya, okul idaresi ve zorbaları olan diğer birçoğunu anlayabiliyorum.
İşte tüm bunlardan sonra birileri çıkıp magazin dergilerinde ya da başka mecralarda rastalı, Afrika örgülü beyaz kadınlara övgüler dizdiğinde; hatta Afro kıvırcığı yaptırmış kadınların tarzını sözümona “marjinal” ya da “masalsı”bulduğunda gerçekten öfkeleniyorum.
9. Firmalar ürünlerini satmak için keyfi ırkçılığa başvuruyor
Siyahi kadınları “resmi” güzellik imgesinden çıkardıkları yeterince kötü değilmiş gibi bir de bu güzellik firmalarının çoğu buna pazarlamalarında ırkçılığa başvurarak siyahi kadınlara apaçık hakaret etmeyi de ekliyorlar.
Dove, Benefit ve Illamasqua… Irkçı pazarlamaya başvuran firmaların listesi uzayıp gidiyor. Bazen yeterli sayıda insan çıkıp açıkça buna karşı duruyor ve halk baskısı bu firmaların özür dileyip bir takım değişikliklerde bulunmasına yol açıyor. Fakat ırkçılık barındıran vakalar o kadar sık oluyor ki, beyazlık üzerinden işleyen bir endüstride bunların hepsinin masum, kasıtlı yapılmayan hatalar olduğu inandırıcılığını yitiriyor. Pazarlamacıların esas niyetlerini bir kenara bırakırsak bile, yaptıkları şeyin yarattığı yıkıcı etkiler baslı başına büyük bir problem.
MAC’in korkunç rakamlarda kadının ve kız çocuğunun öldürüldüğü insan hakları krizinin yaşandığı Meksika sınır kasabası olan Juarez’e gönderme yaptığı kozmetik koleksiyonuna ne demeli? MAC, sonradan özür diledi ve elde ettiği kazancı Juarez’de çalışma yapan insan hakları gruplarına bağışlayacağına söz verdi. Fakat üzücü olan şu; Meksikalı kadınlar onların zihinlerinde öylesine görünmez varlıklar ki, en iyi ihtimalle MAC ekibinin aklına daha çok kâr için bu insanların acılarını kullanmanın onları –gerçek birer özne olarak onları– inciteceğini düşünmemiştir diye inanmak istiyoruz.
10. Bu sektörde yer alan ve ırkçılık karşısında susmayan model ya da diğer çalışanlar da cezasız kalmıyor
Bu meseleye bir çözüm getirebilmeye öncelikle Avrupamerkezli güzellik standardını kaldırmanın önünde ne gibi engeller olduğunu kavramaktan başlamalıyız ve biraz yakından bakılırsa yolda kasıtlı engellerin olduğunu göreceksiniz. Ne yazık ki bu endüstri içindeki insanlar, meseleye ilişkin konuştukları vakit kariyerlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya geliyorlar.
Naomi Campbell, Iman ve Tyson Beckford gibi modeller, siyahi insanlar için pek de sık rastlanmayan bir süperstarlık statüsü elde etmişlerdir ve hepsi de bu süreçte mücadele etmek zorunda kaldıkları ırkçı tavırlardan yüksek sesle bahsetmişlerdir.
Bununla mücadele ettikten yıllar sonra 2007’de Campbell, güzellik sektörüne yaptıkları ırkçı pazarlamaları duyurmaları için baskı yapmak üzere sektördeki diğer siyahi modellerle bir araya geldi. Bu eylemi 1970’lerde modellik yapan ve Campbell, Beckford gibi isimlerin kariyerlerini başlatmalarına vesile olan, kendi ajansını kurmuş Bethann Hardison başlatmıştır.
Tüm bu örnekler gösteriyor ki, kariyerinizi kaybetmeden bu meseleler üzerine konuşabilmek için ya süperstar konumunda olmanız ya da bu sektörde sağlam ilişkiler kurmuş olmanız gerekiyor. Daha az bilinen modeller içinse yüksek sesle konuşmak oldukça riskli. Iman’ın siyahi modelleri “Siyahi kızların kuralları” başlığı altında bir bildiri yayınlamak için bir araya getirmeye ve onları bu eylemde sonuna kadar yer almaya ikna etmeye çalışırken yaşadığı zorlukları hatırlayalım.
Nykhor Paul’un siyahi bir model olarak yaşadığı deneyimlere dair bir paylaşımında işaret ettiği gibi; bu tarz meseleler üzerine konuşmak, bir modeli “agresif siyah kız” minvalinde yaftalanma ya da başvuracağı işler için adının kara listede olması riskiyle yüz yüze bırakır.
Sesini bu meselelerde biraz olsun yükselten insanlara nasıl davranıldığı görüldükçe, bilmediğimiz daha kaç kişinin acaba bu korkunç, ırkçı tahakküm altında ezilme ya da konuşmaya cesaret edememe öyküsü var acaba diyor insan…
Elbette gerçek güzellik göreceli ve hepimiz kendi tarzımızda, farklı bakımlardan çok güzeliz. Kendi güzelliğimizi onaylatmak için ırkçı güzellik endüstrisine ihtiyacımız yok. Fakat güzelliğin ne olduğunun toplumsal standardını inşa etmede bu kadar güç sahibiyken güzellik endüstrisi, insanın kendini güzel hissetmesi giderek zorlaşıyor.
Daha küçük burunlara, daha büyük gözlere ve daha estetik dudaklara sahip olmak için bir mucize olmasını bekleyen sayısız kadın biliyorum ve hepsini anlayabiliyorum, fakat tüm bu insanlar gerçeği bilmiyorlar: Her biri, güzellik endüstrisinin sinsi ırkçılığının esas derdinin, onların saçtıkları ışık olduğunu kanıtlayan birer güzellik mucizesi aslında…
“Gözlerimi zor bela açıyorum. Dışarıdan gelen çeşitli küfürler sabahın beşinde çadırımı sarsıyor ve uyanıyorum. Mumyalanmış gibi sarıldığım uyku tulumumun içinden sıyrılarak çıkıyorum. Donmuş havanın neden olduğu birkaç damla su, sıcak cildimin üzerine damlıyor. Sonunda derin bir nefes alıyorum ve kendime, sesimi kesip birkaç ağaç dikmeye gitmem gerektiğini söylüyorum.”
Yaptığım bu tasvir, gençlik kampında geçen, sıradan bir sabahımın özeti. Sıradan bir insan, ağaç dikimi işinin işkence gibi ve imkânsız olduğunu düşünebilir. Ben de sıradan bir insan tanımına tıpatıp uyduğumu fark ettiğim anda korkunç bir gerginliğe kapıldım ve bu işte çalışmaya karar verdim.
Bazı nedenlerden dolayı geçen baharda, Ontario’nun kuzeybatısında ağaç dikimi işine atıldım.
Bazı birikmiş öğrenci kredilerimi ödemek için acil paraya ihtiyacım vardı ve gençlik kamplarında kısa sürede bir sürü para kazanılabileceğini duymuştum. Geçen sene neredeyse hiç birikmiş param olmadan Toronto’ya taşındım. Elimde sadece, her ne hikmetse alabilmeyi başardığım O.S.A.P kredisi ve neredeyse limitsiz öğrenci kredim vardı.
Bazı çok yakın arkadaşlarım, Brinkman & Associates Reforestation Ltd için ağaç dikmek amacıyla Atikokan’a (Ont’ta) gitme kararı almıştı. Burası benim ailemin yaşadığı ve benim yaz tatillerimi geçirdiğim Thunder Bay’e arabayla sadece 3 saat uzaklıktaydı.
Daha önce hiç deneyimlemediğim bir işin içinde olmak istiyordum.
Okul yıllarımı çılgınlık ve beton binalar arasında geçirdiğim Toronto’dan sonra doğayla yeniden iç içe olmak için bir yol arıyordum.
Doğa dostu bir hippi olarak, şeytani orman şirketleri tarafından yok edilen ağaçları yerine koymayı istiyor ve bu şekilde dünyaya yardımcı olabileceğimi düşünüyordum.
Bu yılın mayıs ayında kendimi, üzerinde “Brinkman Yeniden Ağaçlandırma” yazan mavi bir otobüste buldum. Otobüs Thunder Bay’deki Greyhound park alanına park etmişti ve içinde bir sürü arkadaşım da vardı. Gençlik kampına kadar süren birkaç saatlik yolculuk esnasında ucuz biralarımızı yudumladık, birbirimizle tanıştık ve kendimizi neyin içine attığımızla ilgili konuşmalar yaptık.
İşin ne olduğunu öğrenmeden önce, Mud Gölü’ndeki harika günbatımını izleyerek ağaçların arasındaki çadırıma yerleştim. Yanıma, ertesi gün uyandığımda kullanmak üzere küreğimi de aldım. Birden içimi bir korku kapladı, sanki tüm bu işler için çok donanımsızdım.
Her ne kadar bu yaşayacağım şeyi aydınlatıcı bir deneyim olarak görsem de başarısız olmaktan çok korkuyordum. İşin aslı vücudumun iki ay boyunca her gün, günde on saatlik çalışma temposuna uyum sağlayabileceğini düşünmüyordum. Çünkü daha önce vücudumu bu tempoya hazırlayacak herhangi bir egzersiz programı uygulamamıştım. Gerçekten bu insanlar arasında ne en güçlü ne de en çabuk esneklik gösterebilecek olan kişi bendim. Bir şekilde başarmalıydım.
İçinde birkaç tane “eski kurt” (Bu sezonun başından beri ağaç dikimi yapmış olanlar) ve bir grup “genç yeşilciden” (ağaç dikme işinin hiyerarşik sıralamasında en alt kademede bulunan işe yeni başlamış kişiler) oluşan karma bir ekibe yerleştirildim. Ekip liderimiz para ve macera peşinde koşan göçebenin tekiydi. Daha ilk günden çalışmamız için bizi kırbaçlamaya başladı ve ekibimize de “Şeytanın Kurt Sürüsü” adını verdi. Ow-ow. Bize daha ilk günden, her gün bir miktar ağaç dikmekle yükümlü olduğumuzu ve ertesi günlerde de bu durumun geçerli olacağı söyledi. Para kazanacaktık ve ekibin şanına leke getirmeyecektik. Üzerimizdeki baskı gözle görünür şekilde ortadaydı. Elimizden geldiği kadar çok ağacı (her biri 10 cent kadardı) hızlı ve etkili bir şekilde dikmek zorundaydık.
Üzerimizdeki baskı gözle görünür şekilde ortadaydı. Elimizden geldiği kadar çok ağacı (her biri 10 cent kadardı) hızlı ve etkili bir şekilde dikmek zorundaydık.
Pek de hırslı bir insan olmayan ben, başka insanlarla yarışmam gerektiği fikri karşısında kendimi rahatsız hissettim. Bu yarışmanın mantığı, kim ne kadar çok ağaç dikerse o kadar çok para kazanacağı üzerineydi. Sanki insanlar, proje müdürünün ağzından günün en çok ağaç diken kişisi olduklarını duymak için çok daha canla başla çalışacaklarmış gibi hissettim. Ben de başka yollardan motive olma kararı aldım. Gün içinde kendimle gurur duymamı sağlayacak kadar ağaç dikecektim ve böylece ekip liderim de memnun olacaktı. Bu düşünce kulağa çok mantıklı geliyordu.
Ağaç dikimi işindeki çalışma koşulları şu şekildeydi: İzin kullanmadan önce, gün boyunca belli sayıda ağaç dikmeniz gerekiyordu. İzinli olduğunuz günde ise en yakındaki şehre gidebilir ya da gençlik kampında kalarak dinlenebilirdiniz. İzin gününden önceki geceye “parti gecesi” deniyordu. Parti gecesi aslında tam da hayal ettiğiniz gibi oluyor hatta bundan 400 kat daha fazlası olduğu bile söylenebilir. İş kıyafetleri çıkarılıyor, bol miktarda shot içki içiliyor ve işteki tüm hiyerarşi ortadan kalkıyordu. Temel olarak herkes herkesle takılıyor ve hiç kimse kimseden hesap sormuyordu. Bu parti geceleri iş günleriyle tam bir zıtlık içindeydi. Çalıştığımız günlerin akşamında herkes yetişkin gibi davranmaya çalışır, yatma saatine kadar işlerini halleder ve yaklaşık akşam 8 gibi de çadırlarına çekilirdi.
İnsana cinnet geçirten bitmek bilmez zor işler daha henüz başlamadığından ilk parti gecemiz oldukça yumuşak geçti. İnsanlar gerçek dünyadan kopmaya başladıkça kontrollerini de tamamiyle kaybettiler. Bir anda çevremdeki tüm insanları her yerde, her türlü cinsel poziyonda görmeye başladım ve söyledikleri tek bahane ise “kamp deliliği” oluyordu. İnsanları böyle ilkel halde görmek gerçekten çok şaşırtıcıydı. Ben de dahil tüm insanların kendi içgüdüleri kadar kolayca ortaya çıkabilecek başka bir şey hayal edemiyorum. Normalde içtiğimden 10 tane fazla shot daha içtikten sonra kendimi biriyle öpüşürken buldum. Bildiğim bütün kelimeleri unuttum. Tüm kelimeleri “kahretsin” ile birleştirip ya da yerini değiştirip kullanıyordum.
Telefonundan uzakta, ağaçlarla çevrili bir yerde, bir sürü kendini kaybetmiş insanın ortasında olmak gerçekten çılgıncaydı. Bu işin içine girmeden önce negatif yönleriyle ilgili herhangi bir fikrim yoktu. Mesela aşırı derecede yorucu olduğuyla ilgili ya da kar yağabileceği ile ilgili (ve yağdı-birkaç kere). Birkaç hafta çalıştıktan sonra sıkıntıları yaşayarak öğrenmeye başladım.
Bu endüstri ile ilgili ilk memnuniyetsizliğim neden bu ağaçları diktiğimizi sormamla başladı. Gerçekten bu ağaçların olması gerektiği gibi büyüyeceğini ve orman olacağını duymayı bekliyordum. Benim ve benim gibi birkaç arkadaşımın, bu iyimser düşüncelerimiz bir anda tuzla buz oldu. İşin gerçeği Kanada’nın en büyük orman üretim şirketlerinden biri olan Resolute için diktiğim binlerce ağaç, lanet olası tuvalet kâğıtlarının üretimi için 80 yıl sonra kesilecekti. Bunu öğrenmek sonraki günlerimi çok daha ağrı dolu bir hale getirdi.
Dizlerimin zonklamaya başlamasıyla günlerim ağrı doludan ziyade ızdırap dolu bir hâl almaya başladı. Arazi üzerindeki yokuşları çıkmak, 10 adım sürecek bile olsa imkânsız gelmeye başladı. Tohum ekmek için gereken çukuru kazmak için eğildiğimde ağrıdan patlayacak gibi oluyordum. Bu gerçekten çok şanssız bir durumdu; çünkü çalışmaktan gerçekten hoşlanmaya başlamıştım. Pek çok açıdan çalışmak benim için meditasyon gibi olmuştu. Aynı hareketi tekrar tekrar yapmak her ne kadar eklemlerime acı verse ve tekrarlayan travma ağrılarına neden olsa da, en sonunda beynim hissizleşmeye başlamıştı
“Lanet olsun, lanet, bu ağaç dikme işinden nefret ediyorum” diye düşünmek yerine hiçbir şey düşünmemeye başlamıştım. Bazen ıslık çalıyor, bazen de sadece bütün çevremi saran kuzey ormanlarının yumuşak seslerini dinliyordum. Dizlerim tekrar ağrımaya başlayınca bu yaptıklarım da yardımcı olmamaya başladı. Attığım her adım, dünyadaki en ızdırap verici şey haline gelmişti.
Şaka yapmıyorum. Bitki dikimi işlerinde çalışanlarda eklemlerde yaralanmalar meydana gelme durumu çok yaygın. Tabii ki doğru tekniği öğrenip uygulayarak bu yaralanmalardan kaçınmanız mümkün. Ama çalışırken sizin amacınız, mümkün olduğu kadar çok çalışayım da daha çok para kazanayım oluyor. Yani tekniği düşünmeye pek de sıra gelmiyor. Özellikle de patronunuz kafanızda daha hızlı çalışmanız için bağırırken.
WorkSafeBC’ye göre günde yaklaşık 1600 ağaç dikildiğinde (ki bu benim günlük ortalamama çok yakın); “ağaçları diken kişi toplamda 1000 kg’ın üzerinde yük kaldırıyor, saat başı en az 200 kere eğilip kalkıyor, küreği 200 kezden fazla toprağa daldırıyor ve elindeki ağır tohum torbalarını taşıyarak yaklaşık 16 km yürüyor.”
Çabucak öğrendim ki bende patella tendiniti (dize yapışan kasların yapışma yerinde iltihap) varmış. Kamp doktoru beni muayene etti ve beni başka bir işe yönlendirdi (kampın çevresinde çok az para kazanabileceğiniz lanet olası başka bir iş). Bu iş sayesinde dizlerimin iyileşmeye zamanı olacak ve ben de olabildiği kadar erken ağaç dikimi işine geri dönebilecektim.
Bu süreçte günbatımına kadar hiçbir iş yapmadığım için yorulmuyordum ve bu yüzden kamptaki herkesten daha geç saatlerde uyumaya başladım. Bir sürü insanın gece uyurken öksürdüğünü duyabiliyordum. Kamp çevresinde herkesin sadece korkunç bir şekilde öksürdüğü ancak başka hiçbir hastalık belirtisi göstermediği yönünde konuşmalar dönüyordu.
Tohum kutularının etiketlerindeki “içindekiler” bölümlerini inceledim ve boş günlerimde şehre inerek bu konuyla ilgili internetten araştırmalar yaptım. Sonuç olarak öksürüğe neden olan şeyin tohumları kapladıkları pestisitler(böcek ilaçları) olduğunu düşündüm. Bu konuyla ilgili herkesle konuştum ve sorunun pestisitlerden kaynaklandığına dair fikir birliğimiz oluştu. Bunun gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyoruz ama sonuçta benim kampımda yaşayan ağaç yetiştiricilerde pesitisitlere karşı büyük ilgi uyandırdı.
İlk başlarda arkadaşlarım keneler ve siyah sinekler tarafından ısırılıp, kendilerini paralayarak çalışırken, ben kampta güvende ve sapasağlam bir şekilde oturuyor olduğum için manyakça bir tatmin duyuyordum. Ama sonra buraya güvende ve sapasağlam oturup durmak için gelmediğimi fark ettim.
İşin ilginç yanı pestisitler hiçbir zaman, oryantasyon süreci de dahil, konuşulmaya değer bir konu olmamıştı. Oryantasyon sürecinde bize, ağaç dikerken eldiven giymemizin protokol gereği gerekli olduğu söylenmişti. Ama eldivenin koruyucu özelliğinden bahsedilmediğinden kimse bu konuyu gerçekten ciddiye almamıştı. Bir gün ekip liderimizi eldivensiz bir şekilde ağaç diktikten sonra oturup sandiviç yerken görmüştüm.
Bizim diktiğimiz ağaçların, doğal yollarla büyüyen ağaçların da olduğu bu rekabet dolu ormanda büyüyüp gelişebilmeleri için bazı zararlı haşeratlardan uzak tutulmaları gerektiğini anlamıştım. Ama sonuçta bizim de bu konuyla ilgili bilgilendirilmemiz gerekirdi. Pestisitlerin kalıntıları ve maruziyet düzeyleri hesaplanmıştı. Bu yüzden hava yoluyla alınan pestisitler zararlı olamazdı. Pestisitlerin sağlık üzerine çok minimal etkisinin olduğunun öğrenilmesi herkesi motive etmişti; ancak yine de insanların kendilerini korumaları gerektiğini ve ne amaçla koruduklarını bilmeleri gerekirdi.
Bir hafta boyunca dinlenmeme ve sadece konutta ikamet etmeme rağmen hâlâ rahatça yürüyemiyor olmam da bu işin bir diğer garipliğiydi. Thunder Bay’deki acil servise gitmemi söylediler ve oradaki doktor, patronuma tekrar modifiye bir işe yerleştirilmem gerektiği konusunda bir not yazdı. Ne yani, gerçekten doktor bana hayatım boyunca bir daha ağaç dikemeyeceğimi mi söylemişti? Doktor bana mayıstan temmuza kadar süren ağaç dikme sezonu boyunca “tek amacı kurumsal şirketlere hizmet etmek olan bu aptal iş” yüzünden çok sayıda genç insanın omuzlarını, el bileklerini ve dizlerini hayat boyu sürecek şekilde hasarladıklarını söyledi.
Birkaç tane daha yaralanmış arkadaşımla birlikte gençlik kampına dönerken modifiye bir işte çalışmama kararı aldım. Eğer biraz daha dinlenmeme rağmen dizlerim bir daha hiç iyileşmeycekse, ben de geldiğim tüm yolu geri teperek eve yakın bir iş bulurdum. Böylece kampa, çeşitli olanaklarından faydalanmak ve yemek için ödediğim günlük 25 doları da ödemek zorunda kalmazdım.
Thunder Bay’e geri döndüğümde gerçekten kendimi çok kötü hissediyordum ve çok pis kokuyordum. Kendimi gerçekten çok yorgun ve tükenmiş hissediyordum. Haftalar boyunca Birkman’ı acımasızca eleştirdim ve bir daha asla orada çalışmayacağıma yemin ettim.
Ne olursa olsun yaşadığım bu şey benim için çok güzel ve huzurlu bir deneyim de oldu. Kendimle ilgili birçok şey öğrendim. İnsanların baskı altında ya da olağanüstü koşullarda nasıl tepkiler verebileceğini öğrendim. Vahşi hayat ve orada yaşananlarla ilgili bir sürü deneyim biriktirdim. Ne yapmak istemediğimi de öğrendim. Mesela bir daha asla kıymetli bedenimi, bir yaz boyunca kazanabileceğim birkaç bin dolar uğruna feda etmeyecektim.
Yine de dışarıya çıkıp bu tip işler yapmanızı tavsiye ediyorum. Bu tip işler sizin hayata bakış açınızı genişletecek ve kendinizde daha önceden farkında olmadığınız özelliklerinizi keşfetmenizi sağlayacaktır. Her şeyden önce sizi eğitecektir. Keşfetmeye devam.
Fransasaraylarla dolu bir ülke. Fakat bu saraylardan birisi, Palais Ideal, özverinin ve sanatın masalsı bir birleşimi olarak rakiplerinin arasından sıyrılıyor. Güzel sanatlar ya da mimarlık ile alakalı hiç eğitim almayan Fransız postacı Ferdinand Cheval, posta dağıtım rotasında 33 yıl içerisinde bulduğu değişik biçimli taşları birbirlerine çimentoyla tutturarak bu olağanüstü yapıyı inşa etti.
Sarayın inşası 1879 yılında başladı ve 1912 yılında tamamlandı. Cheval, hayaline ilham veren tuhaf bir taşa rastladığı günden sonra, 29 kilometrelik posta dağıtım rotasına bir el arabasıyla çıkmaya başladı, böylelikle yolda gördüğü diğer tuhaf kayaları ve çakıl taşlarını da toplayabilecekti.
Palace Ideal, Fransa’nın güneydoğusunda bulunan Hauterivesşehrinde yer alıyor. Neredeyse yılın her günü ziyaretçilere açık ve bunun yanında sıradışı konserlere ve sanat sergilerine de ev sahipliği yapıyor. Fransa’ya gidecek olursanız, bu inanılmaz eseri de ziyaret edilecek yerler listenize mutlaka ekleyin!
Afrika’da elektriğe düzgün erişimi olmayan binlerce kasaba ve köyden sadece bir tanesi olan Senegal’in kuzeyinde 14 bin nüfusa sahip küçük bir kasaba Podor …
Sahra Çölü’nün güney kesiminde 620 milyon insan elektriğe düzgün erişimi olmadan yaşıyor.
Yoksul kent kesimi ve büyük köy alanları sadece yüzde 10 elektrik erişimine sahipler.
Bir grup adam ışığa erişimi olmayan sokağın köşesinde gaz lambası ışığı altında Senegal’e özgü damaoyunu oynuyorlar.
Ana caddede çalışan bir sokak satıcısı ürünlerini satabilmek için fener ile tezgahını aydınlatıyor.
Ancak küçük ışık alanlarıyla, bazı sokak lambalarından sağlanan ışıklarla, marketlerin camlarında asılı gaz lambalarıyla veya arabaların yanan ön farlarıyla karanlık çöktükten sonra sokaklarda anlıkta olsa bir hayat belirtisi oluşturuyor.
Motosikletler sokağı aydınlatıyor.
Kasabanın enerji gelişiminin izleri 1980’lerden beri neredeyse aynı ve şartlar taleplere ayak uyduramıyor.
Anlık geçen bir araba futbol stadyumuna yakın sokağın köşesini aydınlatıyor.
Gaz lambası markette yemek pişirmeye yetecek kadar ışık kaynağı sağlıyor.
Gençler televizyon etrafında büyük oyunu izlemek için toplanmışlar.
Araba farları, sürekli aydınlatması olmayan yoğun bir caddeyi aydınlatıyor.
Afrika’nın güney kesiminin yüzde 60’ı 2020 yılına kadar elektrik erişiminden mahrum kalacak.
Yerliler, kent stadyumunun altında çalışan bir projektör ışığı eşliğinde müzisyenleri dinlemek için toplanmışlar.
Caroline Pommerehnobjektifinden çıkmış bu aşk dolu çiftin fotoğrafları hepimizi masalsı hayallere götürecek, belki biraz da kıskandıracak. Şimdiye kadar görebileceğiniz en inanılmaz, hamile kadın fotoğrafları…
Brezilya’nın güney bölgesindeki Santa Catarina eyaletine bağlıGaropaba‘nın nefes kesen doğasında Dani ve Shanti çiftinin hamilelik süreçlerini fotoğraflayan Pommerehn’in çalışması, anne olacaklara ilham veriyor. Fotoğrafların güzelliği ise simalarda tebessüme yol açıyor.
Pommerehn’i Instagramve Facebook‘tan takip edip, diğer çalışmalarını da inceleyebilirsiniz.
Ankara çok da gri değil bugün. Bembeyaz manzaraya uyandı Ankaralılar. Haliyle sosyal medya Ankara‘nın karlı fotoğrafları ile doldu.
Herkes kendini, karın pamuksu ama soğuk kucağına atarken benim gibi soğuğu hiç sevmeyenler camdan izleme keyfi ile yetindi. Belki kareli İskoç battaniyem yoktu ama üşümemek için kat kat sardığım pançovari eşyalar ve kaynama noktasındaki çayım ile birlikte içinde “kar”geçen birkaç şarkıyı derleyerek kışa uyum sağlamak istedim.
Listede “Buralara yaz günü kar yağıyor” şarkısı olmasa da seveceğiniz birkaç şey çıkar belki. Tabii ki kış ve kar denince aklıma her zaman “karlar düşer”şarkısı ilk geliyor.
Kâğıt işçileri, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yeni düzenlemesi nedeniyle işsiz kaldı. Kâğıt toplamaya devam eden işçiler 140 bin TL tazminat ödeyecek.
Geri Dönüşüm İşçileri Derneği BaşkanıDinçer Mendillioğlu, bir sosyal medya platformundan yaptığı duyuruda, Bakanlığın düzenlemesi nedeniyle kâğıt işçilerinin işsiz bırakıldığı ve şartları iyileştirme adı altında hayatlarının mahvedildiğini söyledi. Mendillioğlu duyurunun yaygınlaştırılmasını talep etti:
20.01.2016 sabah saat 10.30 itibarıyla Çevre Şehircilik Bakanlığı sokaklardan kağıt toplayan binlerce Atık Kağıt İşçisini işsiz bıraktı. Bakanlık kağıt işçilerinden, kağıt alan lisanslı firmalara yolladığı tebligat ve denetleme memurları ile, toplayıcıdan kağıt almaları durumunda yasal çerçevede 140 bin TL ceza uygulayacağını belirterek binlerce ailenin yaşamını berbat hale dönüştürdü.
Sözde şartları iyileştirme adı altında binlerce emekçi ve aileleri sırf Ankara menşeili iki firmanın diğer firmaları ihbarı sonucu işsiz kaldı. Çevre Şehircilik Bakanlığına sokaktan kağıt toplayan işçilerin yaşamlarını iyileştireceğiz sözünü ve brifingini veren iki firmanın ahlaksızca tutumu yüzünden, binlerce Atık Kağıt İşçisi şu an itibariyle sokaklarda kendi kaderlerine terk edilmiş durumdalar.
Kağıt işçilerinin yaşam şartları iyileştirilmeli deyip Bakanlığa yalan, yanlış ve ahlaksızca bilgiler verip, birkaç işçiyi kendilerine köle edip diğer binlercesinin işsiz kalmasının önünü açan Firmaların isimleri;
1- Ekber Çavuşoğlu ve Haydar Çavuşoğlu isimli ekmek ve emek düşmanı kişilerin işlettiği SİMAT Geri Dönüşüm Sistemi isimli firma
2- Kemal Şahin isimli emek ve ekmek düşmanı isimli kişinin işlettiği ÇINAR Kağıt Atık Ambalaj isimli firma
Bu iki firmanın aylardır Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın kapısını aşındırıp, sözde sokak toplayanları sisteme dahil etmeliyiz sunumlarının karşılığı, bir anda binlerce kağıt toplayan işçinin bu kış şartlarında işsiz kalmasına sebebiyet vermiştir.
İklimde kalıcı ısınma ve soğumalara yol açan atmosferik değişimin nedeni, sadece insan kaynaklı değildir. Bunun bazı doğal nedenlerinin etkileri son 3,5 milyar yıldır görülüyor. Jeolojik tarihte canlıların topluca yok olmalarına yol açan iklim değişimleritarihte pek çok kez tekrarlandı. Bu olayların büyük bir kısmında beşeriyet yoktu.
Dünyanın ilk dönemlerindeki ilkel atmosfer bileşimi şimdikinden çok farklıydı. Organikçorba adı verilen anorganik karışımdan güneş ışınları ve elektriklenme yoluyla türemiş olan ilk canlılar (eobiyontlar), fotosentez yapamayan ancak fermantasyonla yaşayan ilkel bitkilerdi. Paleontologlara göre, atmosferde yeterince oksijen bulunmadığı dönemlerde ortaya çıkan ilk basit hayvanlar, ilkel bitkilerin (alglerin) yarattığı bir çeşit “oksijen vahaları” etrafında yaşadılar. Dünya’da canlı çeşitliliği, ancak atmosfer bileşiminin şimdiki bileşimine yaklaştığı son 600 milyon seneden sonra arttı.
Son dönem iklim değişiklikleri aslında günümüzden 1 milyon 650 bin (bazı bilim insanlarına göre 1,8 milyon) yıl önce Kuvaterner’de başladı. Bu tarihten günümüze4büyük küresel buzul dönemiile bunların arasında sıcak iklimler yer aldı. 18 bin yıl önce dünyayı kaplayan buzullar şimdikinin 3 katıydı. O dönemde ormanlık alanlar azalmış, çöller artmıştı.
Yaşadığımız dönem olan Holosen 10 bin yıl önce başladı. 8000 ile 5000 yılları arasında ise atmosferdeki nem çok fazlaydı. Her yer ormanlarla kaplı olup dünyada hemen hemen hiç çöl bulunmuyordu. Şimdi ise sıcaklığın arttığı bir dönemdeyiz. Isınmaya bağlı olarak küresel deniz seviyesi de gitgide yükseldi. Son 7 bin yıla kadar çok hızlı devam eden deniz seviyesi yükselimi günümüzde giderek yavaşladı.
Aslında küresel iklim değişimlerinin pek çok önemli nedeni vardır. Bunların bir kısmı dünya dışı kaynaklı iken diğer bir kısmı da dünyadaki okyanus ve karalarla ilgilidir. Güneş ışınmalarındaki değişimler, dünyanın kendi ekseni ve güneşin etrafında izlediği ekliptik yörüngesindeki periyodik değişimler, evrendeki toz bulutları ile göktaşları en önemli dünya dışı etkenlerdir. Atmosfere yaydığı maddeler nedeniyle volkanik aktiviteler, küresel hava akımlarının geçiş yollarında bulunan dağ kuşakları, okyanusal ısı değişimleri, atmosferdeki kimyasal değişim, atmosferin ve yeryüzünün albedosu ile kıtaların hareketi küresel iklim değişimini etkileyen dünya kaynaklı faktörlerdir.
Büyük kıta hareketleri, okyanus akıntılarının dolaşımı ve dolayısıyla ısı transferini yakından etkilediğinden küresel iklim sıcaklığının dengelenmesinde en önemli rolü oynuyor. Örneğin,Meksiko körfezinde dolaşan akıntı sistemi, düşük enlemlerdeki sıcak suyun kutuplara doğru taşınmasına yardımcı olarak yüksek enlemlerdeki bölgesel sıcaklıkların dengelemesine katkıda bulunuyor. Ama aynı bölgede, 3 milyon yıl önce, Panama Kanalı açıkken farklı bir dolaşım sistemi oluştu.
Panama Kanalı’nın tektonik olarak kapanması sonucu değişen akıntı sistemine başka örnek olarak Güney Amerika ve Antarktika arasındaki Drake Boğazı ile Avustralya ve Antarktika arasındaki Büyük Güney Okyanusu boğazlarının açılması gösterilebilir. Belli bir zamana kadar ormanlarla kaplı ve buzulların az olduğu Antartikabu geçitlerinin tektonik olarak açılmasından sonra soğumaya başladı. Panama Kanalı gibi okyanusal giriş yollarının kapanması ya da açılması denizel canlı topluluklarının yaşam ortamlarını ciddi şekilde etkiledi.
Kuvaterner dönemindeki iklim kararsızlıklarında bitkilerin de önemli bir rolü olduğu düşünülüyor. Bitkiler fotosentez yoluyla atmosferdeki karbondioksit ve oksijen dengesine önemli katkı yapıyor. Buzul dönemlerinde ısının düşmesiyle birlikte karasal alanların yüzde 15 daha büyümesi bitkiler için daha geniş bir yaşam ortamı yarattı. Geniş alanları işgal eden bitki toplulukları önemli miktarda karbonun depolanmasını sağladı. Ekvatoral kuşaklarda ve ılık olan düşük enlemlerde genişleyen ormanlar atmosferden daha fazla karbondioksit alınmasına da neden oldu. Bu da soğumayı ve biyolojik kütle miktarını arttırdı. Ayrıca buzul dönemlerinin son bulması sonucu denizlerin ilerlemesi süresince bitki toplulukları su ile örtülerek hem karbon depolanmasına hem de biyolojik üretimi azaltan oksijensiz koşulların oluşmasına neden oldu.
Bir de aslında çok önemli bir konu var ki o da Güneş’in ve Dünya’nın manyetik kutuplarının yer değiştirmesi.
Güneş’te bulunan Korono tabakası, Güneş’in ekvatorundan yayılırken Güneş’in manyetik alanının yavaşça dönmesinden dolayı bir elektrik alanı yayar. Bu akım bir amperin 10 milyarda biri kadar, 10 bin km kalınlığında ve milyarlarca km genişliğinde bir alanı etkiler. Kutupların tersine dönmesi sırasında Korona’da büyük dalgalanmalar olur. Bu esnada Dünya bu manyetik alana girip çıkar ve bu dalgalanmalar gezegenimiz etrafında fırtınalı bir uzay havasınaneden olur. Bu durumdan kozmik ışınlar da etkilenir. Diğer uzay olaylarından ve süpernovalardan yayılan parçacıklar neredeyse ışık hızına ulaşır ve bu kozmik ışınlardan Dünya’daki iklim ve bulutlar etkilenebilir.
Avrupa Uzay Ajansı (ESA) tarafından Dünya’nın manyetik alanını gözlemleyen Swarm projesi kapsamında elde edilen veriler, Dünya’nın yüzeyinde 600 bin kilometrelik bir alana yayılan manyetik alanın zayıfladığı ve bunun nedeninin manyetik kutupların yer değiştirmeye hazırlanması olabileceği belirtildi.
Manyetik alanın şiddetinde ve biçiminde oluşan değişiklikler, yüklü parçacıkların atmosfere giriş biçimini etkiliyor. Yeryüzüne ulaşan zararlı ışınımın artmasına neden oluyor. Eğer bu durum atmosferdeki ozonun bozunmasına yol açarsa morötesi ışınımı yeryüzüne daha fazla ulaşacak. Bu olay elektronik alt yapıya zarar vereceği gibi aşırı radyasyon da kanser ve genetik mutasyonlara; zararlı ışınımdaki parçacıklar da iklimde değişimlere sebep olacak. Hatta bazı araştırmacılar, belli dönemlerde canlıların büyük bölümünün soyunun tükenmesini, manyetik kutupların değişim sürecine bağlıyor.
Bir deYüksek Frekanslı Etkin Güneşsel Araştırma Programı veya kısacaHAARPdenilen; ABD Silahlı Kuvvetleri, Deniz Kuvvetleri ve Alaska Üniversitesi tarafından ortak yürütülen iyonosferin özelliklerini ve davranışlarını araştırmak üzere Alaska’da sürdürülen bir çalışma bulunuyor. HAARP projesi kapsamında, iyonosferin ısıtılması yoluyla VLF –çok düşük frekans– dalgaları da üretiliyor. Alaska’daki merkezde, yüksek frekansta radyo sinyali yayınlayabilen toplam 180 adet anten bulunuyor.
Bu fikir, ilk kez Sırp asıllı ABD’li bilim insanı Nikola Teslatarafından ortaya atıldı. Bu projenin hayata geçirilmemesi için birçok ülkede kampanyalar oldu; çünkü HAARP projesi iklim kontrol, yapay deprem silahı olarak kullanılabilme, zihin kontrolünde kullanılma iddialarından dolayı çok tartışmalı bir konu halini aldı. Bakanlıktan yapılan açıklamada, bu gibi durumlara sebep olmadığı belirtilmiş olsa da iyonosferin yapısının değişmesinin nelere sebep olduğu ve olabileceği hala bilim insanlarınca araştırılıyor.
Bunlar dışında, elbette hepinizin çok iyi bildiği, insan faaliyetleri de küresel ısınmayı ve iklim değişikliğini etkiliyor. Ancak bu değişimler başlı başına sadece insan eliyle gerçekleşen olaylar değiller.
Bizler, doğadaki değişimlerle birlikte uyum içinde yaşamaya adapte olduğumuz ve onunla savaşmak yerine incitmeden doğası içinde sürdürülebilir bir şekilde yaşamasına izin verdiğimiz sürece, birçok şeyin şu anki durumundan çok daha iyiye gideceğini muhakkak göreceğiz.
Kolhis ya da Kolkhis Krallığı, Antik Çağ’da Tzan yani Laz-Megrel kabilelerinin kurduğu Kafkas kökenli bir krallıktır. Antik Tzan inanışında öncelikle Güneş ve onu takiben Ay ve Yıldızlar kutsal kültler olarak yer ediniyordu. Tzan kabilelerinin başı olan Kolkhis Kralı Güneşin oğlu olarak nitelendiriliyordu.
Mjora, Güneş demekti. Tzan takviminde pazar günü yani Lazca adı ile Mjaçxa “Güneş günü” olarak adlandırılıyordu. Pazar günleri sadece Güneşe ibadet ediliyordu.
Tuta, Ay demekti. Ay, Güneşten sonra gelen kutsal güç idi. Ay’ın Güneş ile birlikte dünyadaki bütün canlıları koruduğuna inanılıyordu. Pazartesi günü yani Lazca adıyla Tutaçxa “Ay günü” olarak adlandırılıyor ve bu günde de sadece Ay’a ibadet ediliyordu. Yalnız faklı olarak Ay gününde kutlama yapılmazdı. Ay tutulması uğursuz bir durum olarak kabul edilirdi. Ay’ın Yeni Ay evresini “Ay’ın geri dönüşü” olarak benimserler ve Tzanlar kılıçlarını kuşanıp Ay’a doğru uzatır, dualar ederlerdi. (1)
Muruntsxi, yıldız demekti ve yıldızlar da Güneş ve Ay gibi kutsal kabul edilirdi.
K’ik’ina, Tzanların savaş tanrısıdır. Bazı Tzan kabileleri savaşı bir yaşam biçimi olarak benimsemişlerdir. Tzan takviminde salı günü yani Lazca adıyla İk’inaçxa “Savaş Tanrısının Günü” kabul ediliyor ve Salı günü yalnızca ona ibadet ediliyordu. Salı günü doğan çocukların efsanevi, güçlü savaşçılar olacaklarına inanılıyordu. (2)
Prometheus insanoğluna yasaklanan ateşi Güneş’ten çaldığı böylece ışığın ve ateşin kaynağı Güneş’e de el sürdüğü için Güneş’in doğduğu ve kutsal olduğu Kolkhis’te zincire vurulmuştu. Kartal da aynı zamanda Güneş’in oğlu Laz Kralı Aietes’in simgelerinden biridir
Obi, Yağmur Tanrısıdır. Doğu Karadeniz’de en çok görülen hava olayı yağmurdur. Obi, ekinlerin gelişmesi için ihtiyaç duyulan yağmuru gönderiyordu. Tzan takviminde cuma günü yani Lazca adıyla Obiçxa “Yağmur Tanrısının Günü” olarak kabul ediliyordu ve Cuma günü sadece Obi’ye ibadet ediliyordu. (3)
Ğormoti, gökyüzünde yaşar ve doğa olaylarını yönetir. Evrenin yaratıcısı olarak kabul edilir. (4)
Kolkhis coğrafyası uydu görüntüsü. Dağlık Doğu Karadeniz coğrafyası ile doğu kıyılarında yer alan Kolkhis ovasının elverişli konumu.
Şana, Abhaz mitolojisinde de tanrıça olarak karşımıza çıkar ve aydınlatan, doyuran, ısıtan, huzur ve mutluluk veren tanrıça olarak adlandırılır. (5)
Tzan inanışında göksel inanışlara ek olarak doğaya düşkün olmalarının bir yansıması olarak ağaç kültü de ön plandadır. Tarihçi Prokopius, Tzanların ağaçlara tanrıları gibi saygı duyduklarını ve hürmet ettiklerini söylemiştir. Ayrıca Prokopius, Trabzon’da yaşayan Tzanların tanrısal varlıklar olarak kuşları da saydıklarını bildirmiştir. (6)
Tzan inanışına göre evren üç horizondan oluşmaktaydı: Gökyüzü, Yeryüzü, Yer altı.
Ntza, gökyüzü demekti. Antik Kolkhis’te, inanışlarının merkezi Güneş, Ay ve Yıldızlar burada olduğundan gökyüzü aydınlığın ve mutluluğun kaynağı olarak görülmekteydi. Yani gökyüzü bir nevi cennet olarak görülürdü. Ölen kişi eğer iyi bir insansa ruhunun göğe yükseleceğine inanılırdı. Bu yüzden günümüzde bile Lazca en büyük temenni sözü “Neaşa Exti” yani “Göğe yüksel” (Cennet’e gidesin) sözüdür.
Fransız ressam Jean-François de Troy’un fırçasından; İason, Kolkhis’in alev saçan Kafkas boğalarını boyunduruk altına almaya çalışıyor.
Dixa, yeryüzü demekti. İnsanların ve Dida Mangisa’nın yani Koruyucu Ana’nın, Germak’oçi, Çinka gibi doğa üstü varlıkların yaşam alanıydı. (7)
Leta Tude, yer altı demekti. Karanlık güçlerin bulunduğu yer olduğuna inanılırdı. Kötü insanların ruhları Leta Tude’ye giderdi. Galenişi ve Cazi gibi ürkütücü olağanüstü varlıklar burada yaşardı. (8)
Başlık Resmi: Güneş Titan Helios her sabah, 4 atın çektiği savaş arabasıyla gökyüzündeki yolculuğuna Kolkhis’ten başlıyor, Erytheia’da (Güneş’in battığı diyar) yolculuğuna son veriyordu.