Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla 3-10 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin çevrimiçi etkinlikleri ile festival coşkusu tüm Türkiye’ye yayılacak. Antalya Altın Portakal Film Festivali, çevrimiçi sinema platformu MUBI ile bu yıla özel bir işbirliğine imza attı ve sinemaseverler için Altın Portakallı Filmler seçkisi hazırladı. Altın Portakal Sinema Okulu kapsamında ise sinemacılarla farklı başlıklar altında gerçekleştirilen söyleşiler festival sosyal medya hesaplarından herkesin erişimine açık olacak. Altın Portakal Sinema Okulu dersleri ise bu yıl 4-9 Ekim tarihleri arasında seçilen 250 öğrenciye özel olarak çevrimiçi gerçekleşecek.
Altın Portakallı Filmler MUBI’de!
Farklı dönemlerde festivalin büyük ödülü olan Altın Portakal’ı kazanmış altı filmlik bir seçki 3 Ekim – 30 Kasım tarihleri arasında MUBI üyeleri tarafından izlenebilecek. MUBI, abonesi olmayan sinemaseverlerin de bu özel seçkiyi izleyebilmesi için, yalnızca mubi.com/antalya adresi üzerinden yapılacak aboneliklere özel 30 gün ücretsiz deneme süresi hediye edecek. Sinemamızın ve festivalimizin gelmiş geçmiş tüm emekçilerine şükranla hazırlanan programdaki filmler, festival tarihi kadar ülke sinemasına dair güçlü bir panorama sunuyor sinemaseverlere. MUBI’de izlenebilecek filmler; büyük usta Lütfi Ömer Akad’ın sinemamızın belki de en önemli üçlemesi olan Göç Üçlemesi’nin ikinci filmi “Düğün”, politik sinemanın en önemli örneklerinden Yavuz Özkan imzalı “Maden”, Atıf Yılmaz’ın sinemamızdaki en etkileyici kadın öykülerinden biri olan fantastik filmi “Aaahh Belinda”, Uğur Yücel’in ülkeyle ilgili pek çok farklı meseleye dokunan filmi “Yazı Tura”, Ben Hopkins’in özgün filmi “Pazar: Bir Ticaret Masalı” ve Tolga Karaçelik’in geleceğin klasiklerinden biri olacağına kesin gözüyle bakılan filmi “Sarmaşık”.
Altın Portakal Sinema Okulu Söyleşileri Türkiye’ye Ulaşacak!
Altın Portakal Sinema Okulu festivalin sosyal medya hesaplarından takip edilebilecek söyleşi videoları ile Türkiye’nin dört bir yanındaki sinemaseverlere ulaşacak. Sinema yazarı Mehmet Açar moderatörlüğünde oyuncu-yönetmen-senarist Ercan Kesal ve oyuncu Nazan Kesal ile “Aile Boyu Sinema”, sinema yazarı ve akademisyen Ahmet Gürata moderatörlüğünde yönetmen Kıvanç Sezer ile “İlk Filmimi Nasıl Çektim?”, sinema yazarı Evrim Kaya moderatörlüğünde oyuncu Damla Sönmez ile “Türkiye’de Kadın Oyuncu Olmak”, yönetmen ve yapımcı Haşmet Topaloğlu moderatörlüğünde yönetmen-senarist Pelin Esmer ile “Belgeselden Kurmacaya-Kurmacadan Belgesele”, sinema yazarı Esin Küçüktepepınar moderatörlüğünde yönetmen-yapımcı-senarist ve akademisyen Emin Alper ile “Hikâyeden Sinemaya”, yapımcı Engin Palabıyık moderatörlüğünde yönetmen-senarist İlksen Başarır ve oyuncu Mert Fırat ile “Birlikte Film Yapmak Üzerine” başlıklı söyleşiler, festivalin sosyal medya hesaplarından takip edilebilecek. Altın Portakal Sinema Okulu Öğrencilerine Özel Çevrimiçi Dersler!57. Antalya Altın Portakal Film Festivali kapsamında ikinci kez düzenlenecek Altın Portakal Sinema Okulu’na seçilen 250 öğrenci ise; yönetmen Ceylan Özgün Özçelik ile “Film Yapımında Ana Ekibi Kurmak ve İletişim”, senarist-yönetmen Atasay Koç ile “Senaristliğin Sırrı”, kurgucu Selda Taşkın ile “Temel Kurgu”, Yapımcı Müge Büyüktalaş ile “Yapımcılık-Bütçe Oluşturma”, sinema yazarı Evrim Kaya ve Festival danışmanı, sinema yazarı, akademisyen Ahmet Gürata ile “Film Okuma” ve yönetmen, video sanatçısı Köken Ergun ile “Belgesele Hazırlanma Süreci” konulu çevrimiçi derslere katılacaklar.
Çınar Yayınları’nın ilgiyle takip edilen Kara Çınar dizisinin son kitabı Sarı Odanın Esrarı, Birsel Uzma
çevirisiyle raflarda. Çok sayıda roman, öykü, tiyatro oyunu, senaryo ile
bilinen ve unutulmaz klasiklerden Operadaki Hayalet’in yazarı Gaston Leroux’nun
ilk romanı, polisiye tarihine damga vuran kahraman Joseph Rouletabille ile
tanıştığımız kitap. Kendisinden sonraki eserleri ve yazarları etkileyen bu
kitapta okuyucunun ve Rouletabille’in aklını kurcalayan esrarlı ve kapalı bir
odada gerçekleşen talihsiz olaylar var.
“Bir şeyler öğrendiğimizi sandığımız anda, aslında hiçbir şey bilmediğimizi
anlıyoruz!”
Olay Glandier Şatosu’nda geçiyor, “maddenin ayrıştırılması” üzerine bilimsel çalışmalar yapan Profesör’ün kızı Mathilde laboratuvarın yanındaki odada kimliği belirlenemeyen birinin saldırısına uğruyor. Saldırıdan sonra Mathilde kanlar içinde bulunduğunda, odanın kapısı hâlihazırda içeriden kilitli. Bu kapalı odada Mathilde’nin neden, nasıl ve kim tarafından saldırıya uğradığı gizemini çözmek için genç muhabir Rouletabille ve saygın detektif Larsan bir rekabete girişiyorlar. Buldukları her cevapla birlikte yeni sorular oraya çıkarken, “Sarı odanın esrarı” da yavaş yavaş çözülmeye başlıyor.
“Ben adalet adamı değilim; polis hiç değilim; ben mütevazı bir gazeteciyim
ve benim mesleğim insanları tutuklamak değil! Hakikati istediğim gibi
kullanırım… Nasıl kullanacağım beni ilgilendirir… Sizler toplumu istediğiniz
gibi koruyun, nasıl yapacağınız da sizi ilgilendirir… Fakat ben kimseyi
celladına teslim edemem!… “
Sıkı bir polisiye okuyucusu olmadığım için, “kapalı oda” gizemiyle karşılaşmanın beni şaşırttığını ve fantastik bir kurgunun ürünü olma ihtimalinin sık sık aklımdan geçtiğini söyleyebilirim. Alışkın olduğum polisiye eserlerinde okuyucudan bilgi saklandığını hissedilir, bu kitapta ilginç bulduğum bir şekilde karakterlerle eş zamanlı olarak söz konusu gizemi çözmeye yaklaşıyoruz. Bu sırada Rouletabille’nin de zekasını konuşturmak ve okuyucuyla rekabet etmek için bolca fırsatı oluyor ve en sonunda bu genç muhabire şapka çıkarmak durumunda kalıyoruz. Kendisinden öğreneceğimiz bir ders var, doğaüstü olduğunu düşündürten esrarlı olaylar “mantığın doğru ucundan tutulduğunda” çözülebilir. Polisiye okuyucularının çok seveceğini düşündüğüm bu romanda, insanların anlaşılmaz doğasına ve ortaya çıkan çatışmalara hayret edilirken, bunların anlaşılması ve çözümlenmesi için gösterilen çabaya da saygı duyuluyor.
Pelin Özer
tarafından hazırlanmış/yazılmış Latife Tekin Kitabı üzerine söyleşi yaparken
doğada tüm yağmurlara, kara, rüzgarlara, fırtınalara rağmen değer kazanan
taşlar misali böylesine etkileyici bir çalışma ile karşı karşıya olduğumu
tahmin edemezdim. Fakat Latife Tekin Kitabı’nı okurken içten içe beni dürten
bin bir merak ögesi Pelin Özer ile gerçekleştirdiğim söyleşi boyunca değerine
değer katarak ilerledi.
Latife Tekin
için ne yazsam az. Ormanda Ölüm Yokmuş’tan, Sevgili Arsız Ölüm’e yok sayılan,
görmezden gelinen bir kuşağı tüm gerçekleri ile görünür hale getiren Latife Tekin,
Türk Edebiyatı’nın en değerli, en nitelikli, en özgün kalemi hiç şüphesiz. İşte
bu gerçekle, ilk yayınlanma tarihi on beş yıl öncesi olsa da Pelin Özer imzalı
Latife Tekin Kitabı önemini kuşaklardan kuşaklara her daim aktaracak. Can
Yayınları tarafından yeniden basılan Latife Tekin Kitabı’nı mutlaka okuyun.
Pelin Özer
ile Latife Tekin Kitabı üzerine yapmış olduğum bu çok kapsamlı söyleşi için ise
buyurun lütfen.
Aynur
Kulak: Latife Tekin Kitabı odağında soracağım ama biraz da genele yayılan bir
soru çıkartmaya çalışacağım. Bazı yazarlarla olan ilişkimiz/ilgimiz zamana,
çıkarılan kitaplara yenik düşmeksizin, hatta zaman zaman eleştirsek de aynı
merak ve heyecanla devam eder. Neye veya nelere bağlarsınız bu durumu?
Pelin Özer: Kalp
kalbe karşı hali. Hatta bunun da ötesinde, çünkü yakın dostlarımızla
ilişkimizde ya da yeni ve büyülü tanışıklıklarda, karşılaşmalarda aşka benzer
bu hallerin kaydı genelde sadece zihinde kalır. Oysa kitaplar, metinler, bir
yapıt söz konusu olduğunda bu büyülü anları tekrar tekrar yaşama şansımız var.
Bir yazara duyulan tutku, ilgi sürekli bir yandan sürekli güncelleniyor,
donduruluyor, yenileniyor, evriliyor, kimi zaman yok olup siliniyor da. Onu “yazarım”
diyerek baş tacı ettiğimizde bilinçle ya da bilinçsizce bir şeyleri dışarıda
bıraktığımızı da kabul etmiş oluyoruz. Bazen avans veriyoruz ona, bazen aşırı
beklentiye kapılıyoruz. Her türden hayranlıkta hastalıklı haller de iş başında.
Bir yandan da bu yüzden hayranlıktan kaçamayız, kaçmamalıyız bence, bu bizi tam
anlamıyla katılaştırır. Hayranlığı dengelemek için mutlaka eleştirmen olmamız
gerekmiyor ama kuşbakışı bakabilecek bir mekanizma geliştirmek lazım. Bahsettiğiniz
gibi yazdığını eleştirsek de bazı yazarlara duyduğumuz merak, heyecan, sevgi
sona ermez. Torpilli yazarımızdır o bizim, tıpkı kızsak da eleştirsek de olduğu
gibi kabul edip dostluğundan vazgeçmediklerimiz gibi. Koşulsuz şartsız sevmek
için sanırım yazarı(mızı)n ruhunu tüm berraklığıyla görebilmek —ya da böyle bir
sanıya kapılmak— gerek.
Sorunuz ne güzel, yepyeni açılımlar getiriyor; şimdi
düşünüyorum da Latife Tekin’e bu kitap için giderken iddiam Deleuze’ün mealen “Başkasının
rüyasında dolaşmak istiyorsan hapı yuttun demektir” diye çevirebileceğim
cümlesine yanıt vermekti. Bunun mümkün olduğunu kanıtlayacaktım. Kitap
bittiğinde “İşte, sağ salim çıktım bu süreçten. Elbette hapı yuttum ama eline
kalem alıp da hapı yutmamış biri var mıdır” diyerek gülümsüyordum Deleuze’e.
Rüyamda mı gördüm yoksa bunu da J
Aynur
Kulak: Latife Hanım ile yapmış olduğunuz söyleşi için söz alırken “Önceden
planlanmadan, ansızın…” olduğu yönünde bilgi veriyorsunuz. Hiçbir şeyin ansızın
olmadığını, biz fark etmesek de uzun süren bir hazırlık dönemi olduğunu
düşünürsek söyleşi yapma kararınızın “ansızın” olmasında da geçmişte
biriktirdiğiniz duygularınızın coşkuları var bence, ne dersiniz? Hatta Sevgili
Arsız Ölüm kitabından kaynaklı coşku birikintileri bunlar.
Pelin
Özer:
“Ansızın” yakalanmak diye buna derim! J İlk
bakışta aşk gibiydi. Ama bu hem karşıdakine hem kendine yönelik. Bunu da en iyi
karşılayacak türlerden biri söyleşidir bence. Ne de olsa bir karşılıklılık var.
Benim şansım yazma kararımla baş başa yürüyen bu süreçte söyleşi türüne de
vurgun olmaktı. Yazı denizine dalmaya karar verdiğimde gençliğimden itibaren
pratikte de aracım olmuş söyleşi ve onun nesnesini bulmuş olmak müthiş bir
şanstı. Bu hem Latife Tekin’e hem de yazma eyleminin kendisine duyulan coşkulu
aşk. Bu coşkuyu harika biçimde tespit etmişsiniz, ne güzel. Sadece tetikleyici
kitap farklıydı. Beni harekete geçiren Sevgili Arsız Ölüm değil Ormanda Ölüm
Yokmuş idi. Sevgili Arsız Ölüm’ü kitap için hazırlanırken ilk defa okumuştum,
elbette büyük bir sevgi ve coşkuyla, yakınlık kurarak. Daha önce okuduğum
kitaplarını da kronolojik sırayla yeniden okudum hazırlanırken. 2002 yılında
Latife Tekin’in son kitabı Ormanda Ölüm Yokmuş’tu. Henüz ortada bu kitap fikri
yokken büyülenerek okudum ve bu kitap içimde on yıl boyunca susturduğum,
uyuttuğum yazma tutkumu harekete geçirdi. Öyle ki otuz yaşındaydım, kültür
muhabirliği ve editörlük yaptığım yıllar boyunca tanıştığım kimse benim şiir
yazmış olduğumu bile bilmezdi. Sadece yakınlarım ve beni öncesinden tanıyanlar…
“İçimdeki şiir hayvanı”nı susturmuştum, yazı da yazmıyordum gerekmedikçe,
sadece iş için elime kalem alıyordum. Ormanda Ölüm Yokmuş sayesinde o içeride
sıkışıp kalmış yaratık, o sesini çıkarmasa, eline kalemi almasa belki de
canavarlaşacak yaratık yeraltından güneşe çıkmaya karar verdi. Bu etkinin
sahiciliğini test etmek için Ormanda Ölüm Yokmuş’u yedi kez üst üste okudum.
Her seferinde aynı kıpırtı, aynı sıkışma. Hayatımın da öyle bir dönemindeydim
ki… Tam bir viraj. “Latife Tekin Kitabı” sayesinde o virajı aldım, hayatta
kaldım ve yazarak yaşayabildiğimi kendime kanıtladım. Başlarken sınavdan geçtim
ama bunun hiçbir garantisinin olmadığını, her yazının, şiirin, kitabın ayrı bir
sınav olduğunu bilerek.
Aynur
Kulak: Hemen akabinde şunu sormak istiyorum. “İnsan
eline kalem veren yazara hayatında bir kez rastlar ancak.” Bu yüzden mi sağ çıkıp çıkmayacağınızı
bilmeksizin içgüdülerinize güvenerek sık ağaçlıklı bir ormana yekten bir
cesaretle daldınız? Yukarıda da belirttiğim gibi “ansızın” tanımının ortaya
çıkmasında bir coşku var ama aynı zamanda bir cesaret de var.
Pelin Özer:
Evet
öyle. Bu virajı alırken tepelere, gerçekten virajlı yollardan geçerek varmak da
muazzam ve bizi aşan kurgunun bir parçası. O karanlıkta, meşe ağaçlarının
arasında ürpertiyi her an hücrelerinde hissederek yaşamak lazım. Karanlık,
koru, viraj, tepe gibi kimilerine ürkütücü gelebilecek ne varsa insan ruhunun
derinliğinde de mevcut zaten. Dolayısıyla fiziksel olarak cesaret göstermek
yetmiyor, ruhsal olarak da bunu karşılayabilecek dirayet, kararlılık, sağlamlık
lazım. Sadece karşıdakine ya da çevreye, dış etkilere karşı değil, yetmez,
insanın kendisine de. Bir yandan karanlığın bir de aydınlık yüzü var ki ah
orada da ne şenlik, ne mucizeler!… Benimki bir hayatı değiştirme kararıyla el
eleydi. Cesaret mi bilemiyorum ama bir bakıma ormana dalıp orada ölümün
olmadığını görmek gibiydi. Önsöze “Ormanda Söz Var” başlığını atmamın sebebi
bu. Tabii bunları yaşarken tanımlamak, ölçüp biçmek mümkün değil. Tuhaf
sezgiler halinde zihnimde yollarını bulan ipuçlarıydı başta. Üzerine konuşmak
için aradan en az on beş sene geçmesi lazımmış.
Aynur
Kulak: Latife Tekin kitabı için yazara karşı ilgisi asla sönmeyen, aksine ona
olan merakı canlandıkça canlanan Pelin Özer ve bu canlılığa karşı belki de
Latife Tekin’in bu söyleşiye kadar kimseye anlatmadığı, söylemediği, hatta
ifade edemediği içten cevaplar yorumunu yapabilirim rahatlıkla. Kitap boyunca
karşılıklı çok güzel bir paslaşma söz konusu. Belki de bu yüzden Latife Hanım
kitap boyunca verdiği cevaplarla çok güzel bir akış yakalamış. Latife Hanım’dan
böyle cevaplar bekliyor muydunuz?
Pelin Özer: İlgi,
merak, canlılık derken haklısınız ama bir de madalyonun öbür yüzü var ki orada
söyleşi için bavulunu alıp yazarın evine varmış kişinin rahatsız etme, sıkma,
bunaltma, yük olma vb. tedirginliğini de hesaba katmalı. O tepede Latife’ye ve
hiçbir canlıya yük olmadan nasıl varolacağım üzerine de çok düşündüm. Bir
yandan da bunlar sadece önlem alarak, dikkat ederek üstesinden gelinecek türden
şeyler değil. Kimya meselesi. Latife zaten sadece yazarak bile zorlayıcı bir
hayatı seçmişken; zaten anne ve ev sahibi olarak da onca rolü sırtlanırken bir
de ben çıkmıştım! Dünya halleri var hep araya giren. Bilseniz, ne maceralar…
Arada hatırlayıp güleriz. İnsan iyi bir söyleşici olmak için kendini silme
becerisini de geliştirmeli. Silmek derken fiziksel olarak da gerektiğinde yok
olmaktan söz ediyorum. Susup sadece dinlemek kadar zor. Şimdi düşünüyorum da
söyleşiyi yaptığımız süreçte bir yok olma, silinme, susma sınavından da geçtim.
Düşünün ki Latife o sırada Unutma Bahçesi’ni yazıyor ve ben de yan odada,
bahçede hatta arabada onu beklerken ilk romanım 17 Haziran’ı… Günlerce günlük
şeyler dışında uzun uzun sohbet etmediğimiz olurdu, aylarca kitabımıza
çalışmadığımız… Bir şeyin olması, oluşması için zamanını beklemek de hayati
önemde. Bu nedenle kitap üç yıl sürdü. Acele etseydik hayalimize
ulaşamayacaktık. Sonunda tam da hayalini kurduğumuz kitaba kavuştuk. Ama ne çok
çalışarak…
Bahsettiğiniz o akışı yakalamak bir bakıma kurguyu da en doğru
biçimde yakalamak. Sadece söyleşi sırasında kayda geçirilen sözcükleri
sıralamak değil, o sıradaki havayı da yazılı metne yansıtma ısrarı. Söyleşinin çözümünü
bizzat ben yapmasaydım, kayıttan kâğıda kendim aktarmasaydım, mümkün değildi
bence. O nedenle söyleşisinin çözümü başkasına yaptıranların işine karşı şüpheyle
yaklaşırım. Şöyle de söyleyebilirim; hangi söyleşinin kaydının yazarı
(söyleşiyi yapan kişi) tarafından çözülmüş olduğunu sezebilir iyi bir okur.
Orada kâğıda geçirilen sadece sözcükler değildir çünkü. Sonradan onu yakalamak
zordur. Burada teknik gibi görünen bu mesele aslında son derece işin özüne
dair. Biz sonradan Latife ile her sözcüğün ve edanın üzerinden geçtik. O eline
hiç kalem almadığından konuşma dilinden feragat etmemiş olduk. Her kitap kendi
yöntemini yaratmalı. Sizin saptadığınız, beni de çok memnun eden bu akışkanlık için
ah bilseniz ne çok kan, ter, gözyaşı…
Aynur
Kulak: Kitap ilk olarak 2005’te yayınlanmış. Kitabı tekrar elinize aldığınızda
o zamandan bu zamana neler değişti diye düşündüğünüz oldu mu hiç? Mesela, şöyle
de bir soru sorsaydım, dediniz mi hiç?
Pelin Özer: Zaman
büyük oyuncu. Hep hayret duygusunu harekete geçirecek gücü var. Sürekli
performans sahneliyor. Çok zaman geçse de değişmeyen şeyler var bir yandan,
bunu da yine “zaman” sayesinde görüyoruz. “Latife Tekin Kitabı”nı ve yazdığım
öteki kitapları her elime aldığımda zamanın hareketini de izliyorum bir bakıma.
Bir kitaba can vermek insanın zamanla ilişkisini de dönüştürüyor. Kitabımız ilk
yayımlandığında Latife’yle birlikte “Bugünde eskisin sesi / Gelecekte yeni
kalsın” demiştik. Bu bir dilek miydi, kehanet miydi, his miydi, bilmiyorum.
Kitabın kendisi de söyletmiş olabilir. Kitap, yazarını aşıyor bazen ya da
yazarından daha cüretkâr olabiliyor. Elbette tersi de söz konusu. İnsan
yarattığından cesaret alarak boyunu aşan laflar edip sonra buna şaşabilir. Nasıl
çocuğumuzun yaşantısını, karakterini, geleceğini kurgulayamıyorsak, son noktayı
koyduktan sonra kitabımızın yaşantısına da müdahale edemiyoruz. Ben de
izliyorum. Ama şükürler olsun bugüne kadar yayımlanmış hiçbir kitabım için,
keşke şunu da ekleseydim, şu soruyu da sorsaydım, demedim. Daha en baştan bunu
mesele ediniyorum çünkü. Bir kitabın tamamen bitmeden, sona erdiğine bizzat
kendisi ikna olmadan yayımlanmaması gerektiğini ilk kitabım, Latife Tekin
Kitabı öğretti bana. Bunu hayatın her alanına yayabiliriz. Boşandıktan sonra
pişman olup geri dönenlere şaşırdığım gibi yayımlanmış kitaplarına karşı
pişmanlık duyanlara da hayret ederim. Keşke dememek ne büyük lüks ve zenginlik hayatta.
Ama bunu yaratmak da kişinin kendi elinde.
Şimdi okuduğumda halen kitabımızın sesi bana genç geliyor.
Kendi sesim gibi. Latife’nin sesi gibi. Yanlış anlaşılmak istemem; içsel
enerjiyle, tutkuyla, aşkla, bunların değişmezliğiyle ilgili bahsettiğim bu
gençlik. Elbette yaş aldık; ben 48 oldum, Latife 63. Ama sesimizin genç kalmasını
engelleyebilecek bir hücre ölümü yok.
Aynur
Kulak: Kitabı okurken fark ettiğim bir şey: Latife Hanım’ın bazı tespitleri,
söylediği bazı şeyler, dikkat çektiği hususlar 15 yıl sonra bu günlere
geldiğimizde de neredeyse aynı. Müthiş bir ön görü var bir kere. Bireysel
davranışlardan tutun da aile, toplum yapısı ve dünya ile ilgili söyledikleri
tam da bu günleri anlatır derecede yerli yerine oturuyor. Bu özelliğiyle
değerli bir kaynak kitapla karşı karşıyayız aslında ne dersiniz?
Pelin
Özer:
Harika, buna çok sevindim, sizin okumanız da kitabımızın gençliğini teyit etmiş.
Latife Tekin geleceği önceleyerek yazan biri olduğundan sözünün hep taze
kalacağını seziyordum. Beni onunla tam da o zaman diliminde konuşmaya iten
önemli nedenlerden biri de buydu. Eskimeyecek sözün peşindeyim hep; söyleşi
kitabı ya da şiir, fark etmez, yayımlanmış bir kitabımda sözün taze kalmasını
önemsiyorum. Dönemsel kitaplar vardır, birkaç aylık ömürleri vardır, sonra
silinir giderler. Bizim kitabımız da tıpkı Latife Tekin’in kitapları gibi
zamana meydan okusun istiyordum, her sözcükte bu dileğimizi hayata geçirme
çabası var.
On beş yıl sonra kitabı yeniden yayıma hazırlarken ona ek
yapmamak konusunda kararlıydık. İkinci baskısında da ufak tefek düzeltiler
dışında neredeyse hiç müdahale yoktur. Kitabın kendisi bize emanet edilmiş ve
biz de onu korumalıyız elimizden geldiğince. Latife’nin de benim de hissim
böyleydi. Bu sefer sadece yayınevinin isteği doğrultusunda sonuna bir yazı
ekledim. Zor geldi başta, direndim ama şimdi iyi ki de yazmışım, diyorum. O
yazıyı bir sonsöz gibi düşünmedim. “Sonsöz” sözüne tepkiliyim. Bizler hayatta
olduğumuz sürece son söz henüz söylenmiş olmayacak. Kitabın kendi yaşantısı ise
hep sürecek. On beş yılda değişen ve değişmeyenlerin kaydı gibi bu yazı, bir
bakıma bizde değişmeyenlerin altını çizdik. Yine bir zamana meydan okuma var
sanki. Orada yazıya ve hayata tutkusu sönmeyen, dostlukları olgunlaşarak devam
eden, farklı kuşaktan iki kadının on beş yılı var.
Aynur
Kulak: Kadın olarak yazmak. Latife Tekin edebiyatına baktığımızda ve Sevgili
Arsız Ölüm odağında da düşünürsek kadının varlığının karşılığını en iyi bulduğu
zeminden bahsetmiş oluruz aslında. Günümüz edebiyatının zeminini, temelini
kadınlar şekillendirdi diyebilir miyiz? Mesela verdiği bazı cevaplarda Latife
Hanım yazma tutkusu, yaratma cesareti meselesini kadında halıhazırda var olan
yaratma, dünyaya getirme (hem annesinden yola çıkarak hem de kendi annelik
deneyimlerini anlatarak) meselesine bağlıyor. Ne dersiniz?
Pelin Özer: Bu
konuda kitaplar yazılır. Cinsiyetlere, kadınlığa keskin tanımlarla bakmaktan
yana değilim. Kitaplarımda da cinsiyeti silen, cinsiyetlerötesi bir yaklaşım
var hep. Latife Tekin’e yönelmemde onun bütün rollere meydan okuyan, kendini
hiçbir basmakalıp sınıflandırmaya dahil etmeyen, cinsiyetlerötesi duruşunun da
payı var. Hiçbir tanıma ve sınırlandırmaya razı gelmeyen bir bakış kadın
edebiyatı tabirine da tepki duyacak elbette. Artık bugün, kimliklerin böylesine
çoğul ve karmaşık kombinasyonlarına saygı duyarak ele alınması gerekliliği en
azından bu konuya kafa yoranlar tarafından kabul edilmişken bizim dar açılardan
bakmamak konusunda ısrarcı olmamız gerekir. Öyle ki okurlukta cinsiyetlerötesi
bilinç ve duyuş bambaşka kapılar açıyor. Size “kadın yazar” olduğunda ısrar
edebileceğim erkek yazarların bir listesini yapabilirim. Aynı şekilde “erkek
yazar” olduğunda ısrar edebileceğim kadın yazarlar da var. Yaratımı sadece
doğurganlığa bağlamak mümkündür elbette ama çok dikkatli olmak lazım bence zira
buralarda ciddi bir iktidar tehlikesi var. Ki bu da bizi baskıcı, kibirli,
dışlayıcı vb. hoşlanmadığımız yerlere götürür.
Aynur
Kulak: Söyleşi kapsamında -bir tür olarak- bir yandan da bir biyografi okuyoruz
aslında.
Pelin Özer: Türler
arasındaki geçişleri ve türlerin olanaklarını zorlamayı seviyorum. Her
kitabımın ayrı türde olması bir yana bir türün tanımlanmış, kabul görmüş,
sınırlandırılmış biçimde ele alınmasına da isyanım var. Bu bana yazı içinde
müthiş bir özgürlük sağlıyor. Okur-yazar-editör olarak da elime geçen her
kitaba bu gözle, bu duyuşla, kavrayışla, sorgulamayla bakıyorum. Örneğin bir
söyleşi kitabı sadece bir söyleşi kitabıysa, beni tatmin etmiyor. “Latife Tekin
Kitabı”nda da hedefim sadece bir söyleşi kitabı yapmak olmadı asla. Roman gibi
de okunsun, öykü gibi de, anı da olsun, biyografi de, şiirden uzaklaşmasın,
felsefeye, denemeye kapısını kapatmasın, belgesel de bulunsun, fotoğraf da, sinema
da… Daha sayabilirim. En önemlisi tabii okurun burada bir zenginlik, çoğulluk
bulup bulmayacağı. Sizin biyografiye rastlamanız beni çok mutlu etti. Ama
zorlayacak olursak şunu da söyleyebiliriz: Bu kitapta otobiyografi de var. Yeni
eklediğim yazıyla birlikte daha da görünür oldu bu. Bilmem, siz ne dersiniz
buna?
Aynur
Kulak: Kesinlikle katılıyorum. Hatta burada araya girip yukarıdaki cevabınıza
istinaden soracağım sıradaki soruyu erteleyip, yayıncınızın ricası üzerine
kitabın sonuna ekleyeceğiniz yazıya Sonsöz demeyip Diriliş başlığı atmanız Latife
Tekin Kitabı’nı bir bütünlüğe ulaştırması açısından çok önemli. Benim biyografi
olarak nitelediğim kitabın otobiyografi tarafının da olabileceğinin altının
çizildiği yazı boyunca kendinizle ilgili nasıl hiçbir şeyiniz yokken (“Akademi’ye ilk gelişimde kitapsız, evsiz,
işsiz, yalnız bir kadındım”) kitapları olan, evli, çocuklu birine dönüştüğünüzden;
bu büyülü gerçekliğin kapıları ardına kadar nasıl açtığından bahseder misiniz?
Pelin Özer: “Diriliş”i
yazarken hem zorlandım hem de sevindim doğrusu. 17 Haziran’ı yazdıktan sonra
isim koymak için epeyce düşünmüştüm ve sık sık aklıma “Diriliş” sözcüğü
geliyordu. Yazıya tutunarak hayatta kalışımı, yeniden doğuşumu ifade edecek en
“damardan” isim. Sonra kitap daha hınzırca bir isim buldu kendine, o ayrı.
Gerçekten kendi ismini koydu, bir sabah uyandığımda kulağıma “17 Haziran” diye fısıldadı,
dün gibi aklımda. Yine de içimde kalmış o “Diriliş” iması. Çok güzel
anlatmışsınız sorunuzda. Bazı virajların, anların, kararların hokuspokusvari
bir etkisi var üzerimizde. Büyülü gerçekçilik ne kadar doğru anlaşılıyor —bilhassa
edebiyatta— emin değilim ama hayat hikâyelerinde en çok ilgimi çeken şeylerden biri
dönüşüme yol açan kırılmalardır. Sıçrama tahtaları gibidir o anlar. Kendine kör
kalmamakla ilgisi var bunun, içten gelen sese kulak vermekle… O gün Ormanda
Ölüm Yokmuş’un bana ısrarla anlatmaya çalıştığı sözlere kulak vermeseydim
hayalini kurduğum hayata sırtımı dönmüş olacaktım. “Kitapları olan, evli,
çocuklu” bir kadın olmak asla idealize edilmiş bir hal değil. İnsan yalnız ve
çocuksuz da mutlu bir hayat kurabilir. Ama tam da 2002’de virajı alırken hayale
karşılık gelmemiş bir hayatı geride bırakıp —ama mutlaka bir gün eşlikçimi
bulup anne olma arzumu da bastırmadan— yazıya uzanmıştım. Ya hep ya hiç demek
gibi bir gözünü karartma hali. Ben hayat hikâyemdeki bu kırılmayı ilk kitabımla
yaşadığımdan, yazı’ya giden yola bu kitapla koyulduğumdan kendimi masal
kahramanı gibi de izliyorum şimdi. Hayatın kurguya karışması böyle bir şey olsa
gerek. Kahkahalar atmayalım da ne yapalım.
Aynur
Kulak: Ertelediğim soruya geçersek; yurt dışında yaygın bir durum yazarla yapılan söyleşi kitapları, bu
kitapların biyografi/otobiyografi türüne katkısı. Bizde de yapıldı. Nehir
söyleşileri adı altında vb… Tek nefeste birçok farklı şey söyleyen çok kıymetli
çalışmalar bunlar. Bizde pek rağbet görmedi diyebilir miyiz? Bunu neye
bağlıyorsunuz?
Pelin Özer: Söyleşinin,
denemenin, mektubun, gezinin, anının, otobiyografinin çok yaygın olmasını
beklemek okur-yazarlığın bizdeki gibi seyrettiği coğrafyalarda ne kadar
gerçekçi, bilemiyorum. Elbette bu kitapların daha çok ilgi görmesini gönül
ister. Ben bu türlere vurgunumdur. Ama unutmayalım ki bazı istisnalar da yok
değil; Mîna Urgan’ın Bir Dinozorun Anıları’nı düşünelim. “Bizde bu tarz
kitaplar ilgi görmez” cümlesini nasıl da tersyüz etti bir anda. Bir güzel
dalgasını geçti hatta! Aslında iyi bir kitap; türü ne olursa olsun mutlaka
kendi yolunu bulur, açar, aşar gider. Zamanı gelince tabii. Okuruyla
karşılaşması; onu kendi samimiyetine, yoğunluğuna, çabasına, saflığına onu
inandırması lazım. Uzağa gitmeye gerek yok; Latife Tekin Kitabı on beş yıl önce
yayımlandı ve ilk defa benimle söyleşi yapılıyor bu kitap hakkında. Ve hemen ardından
Kafa Radyo ve Sözcü Kitap’tan da söyleşi isteği geldi. Burada ciddi bir ironi
var, gülmekten alamıyorum kendimi. Kitabımızın bunca sene söyleşi yapan hiç
kimsenin ilgisini çekmemiş olmasının mutlaka bir anlamı olmalı. Bunu
hayıflanmak için değil üzerinde düşünmeye değer bulduğum için vurguluyorum.
Aynur
Kulak: Bu söylediğinizle ilgili söz almam gerekirse; galiba zahiri tarafta olan
ve ironi teşkil eden şeyleri merak ediyorum diyebilirim. Şöyle ki; herkesin
edebiyat adına ilk olarak kitap yazmayı tercih ettiği bir ortamda (Sadece
ülkemizde değil, dünyada bu durum hemen hemen böyledir.) sizin tam tersten
başlamanız, yani kitaplarına hayranlık duyduğunuz sevdiğiniz bir yazar ile
söyleşinizi kitaplaştırmanız ve sonra kendinize ait kitaplarınızı yayınlatmanız
merakımı cezbetti. Neden bunu
yapmıştınız? Hiçbir şeyiniz yokken üstelik kendinizi atlayıp, bir yazara
yönelmeniz… Bu önüne geçemediğiniz dürtünün nedenlerini merak ettim.
Pelin Özer: Kişinin
yazmaya başlamadan; kendi içine, özüne, derinlerine yolculukta söyleşiden
başlaması müthiş bir olanak. Bunu bir feragat gibi değil bir ayrıcalık olarak
yaşadım doğrusu. Yazarı, kitaplarını ve hayatını tanımak için bundan daha iyi
bir yöntem düşünemiyorum. Bütün bunlar kendiliğinden gelişti, ince ince
hesaplar, planlar olsaydı gerisinde muhtemelen yürümezdi zaten. Hiç buradan
bakmamıştım. Yazı yazmaya başlamadan evvel bunu hak etmem gerektiğini
düşünüyordum belki içten içe. Bunun pek çok nedeni vardır, belki çok uğraştığım
halde bana bile kendini tam olarak açmamıştır. Bilemiyorum. Hakkaniyet çok
önemli benim için. Çile çekmem gerekiyordu, çıraklığımı mutlaka
tamamlamalıydım. Usta’nın tekkesine odun taşımalıydım. Zaman zaman uzun
yürüyüşlere çıktığımda, Akademi’ye kıvrılan yola tırmanırken bu imaj gözümün
önüne gelirdi. Gerçekten tekkeye odun taşıyan kişi bendim. Öyle hissederdim. Zaman
kayması. Okula, eğitime, hiyerarşik ilişki biçimlerine tamamen tepkili
olduğumdan bir akademiden mezun olacaksam; o akademiyi kendim seçip ustamı
(hocamı) da kendim tayin etmeliydim. Burada bütün hikâyenin Ahmet’in (Filmer)
akademi düşünün hayat bulduğu topraklarda geçtiğini de hatırlatmak gerekir.
Gümüşlük Akademisi’nden mezun oldum derim hep, diplomamı da Latife verdi.
Aynur
Kulak: Diriliş bölümünde Latife Hanım ile aranızda geçen şöyle bir enstantaneyi
paylaşıyorsunuz: “… Sonsöz yazmanın
zorluğundan da bahsetmiştim kısaca ve o bana kolaylıklar diledikten sonra şöyle
yazmıştı: “Bizim hikayemiz roman!” Latife Hanım ile halihazırda devam eden
dostluğunuzdan bahsetmenizi rica etsem. Çünkü bu nadir görülen bir şey. Mesela
ilgimi çeken başka bir şey; yan yana otururken uzun süren sessiz
kalışlarınızdan bahsediyorsunuz. Hasret kaldığımız dostluklar adına, çok
değerli, şahane bir şey bu. Bu sessiz kalma anlarının, zamanlarının Latife
Tekin Kitabı’nı yazdırdığını düşünüyorum. Ne dersiniz?
Pelin Özer: Dostluğun
kurulması, hakkının verilmesi, yaşatılması kitap yazmaktan pek de farklı değil.
Bence dostluğu karşılıklılık, dürüstlük, beklentisizlik ve kendiliğindenlik gibi
temalar üzerinden de düşünmek gerekir. Israra gelmez, çekiştirmeye, talebe
tahammülü yoktur. Dostlukta birbirine alan bırakmak, bununla da kalmayıp alan
açmak, karşıdakini ve kendini olduğu gibi kabul etmek ne kadar önemli. Sıkan, sıkıştıran
bir dostluk ölmeye mahkûmken ferah dostluklar çoğalıp çoğaltır.
Haklısınız, birlikte susmayı başaramasaydık bu kitabı tamamına
erdiremezdik. Onun fiziksel olarak da yalnız kalmaya ihtiyaç duyduğu zamanları
tespit edemeseydim mümkün değildi onunla böyle bir maratonun ardından ipi
göğüslememiz… Latife ile birbirimize sadece kendimizi değil hayatlarımızı da
açtık. O bahçede Latife sayesinde yepyeni hayatlara, dostluklara, hikâyelere
açıldım. Keşke her dostumuza sanki onunla söyleşi yapan biriymişiz gibi özen
gösterebilsek. Bir yandan da dostluğu aşktan çok da ayrı tutmadığımı söylemem
lazım. Aşklı dostluklar demeye bile gerek yok benim için; dostlarıma aşkla,
yürekten bağlıyım, bunu hücrelerimde hissediyorum. Bahçem boş kalmadığı için kendimi
hep şanslı sayıyorum. Ama bu demek değil ki hep kalabalıklarla çevriliyim. Öyle
can dostlarım var ki benim yoğun çalıştığımı bildikleri zamanlarda evimin
önünden geçerken parmak uçlarında yürüyorlar. Sanırım açık olabilme yürekliliği
göstermek önemli, karşımızdakini kırmadan, zarafetle açık olmak mümkün.
Latife’yle bunca yıldır dostluğumuzun üzerine titredik. Bu özen aslında büyük
bir çaba gerektirmez; ritmi tutturmak gibi, hep tetikte ve uyanık olmakla
ilgili, karşı(nız)dakini olduğu gibi kabul etmekle ilgili. Yok etmek daha kolay
değil mi var etmekten… Ama var ettiğiniz de sonsuza kadar size tapulu değil.
Onunla sürekli bir ilişkiyi hak etmek için sürekli korumanız lazım. Yoksa ne
kolay ansızın her şeyin heba olması. Latife ile ikimiz de çok iyi biliyoruz
nadir şeylerin aynı zamanda müthiş kırılgan olduğunu. Bu bakımdan ikimiz de
üzerine titriyoruz dostluğumuzun.
Aynur
Kulak: Farklı bir yazarla daha böyle bir kitaba daha imza atmayı düşünmediniz
mi hiç?
Pelin Özer: Latife
Tekin gibi çok değer verdiğim; kitaplarının yanı sıra dostluklarından ve
deneyimlerinden beslendiğim yazarlar olmasına rağmen bir daha böyle bir kitaba
imza atamayacağımı içten içe biliyordum. Bu nedenle girişimde bulunmadım. Edebiyatın
farklı alanlarında da ürün verdiğimden bir söyleşi kitabına onun hakkını tam
anlamıyla verebilecek zamanı ayıramayacağımdan da kaçındım. Aynı karşılıklılığı
yakalamak, o hassas zamansal ayarı tutturmak hiç kolay değil. Ama belki en
önemlisi içten içe başlangıçların tekrarlanamayacağına dair bir sezgim vardı: “İnsan
eline kalem veren bir yazara hayatında bir kere rastlar ancak.” Şimdi en büyük
hayalim bu kitabın yeni söyleşi kitaplarına ilham olması ve Latife Tekin
üzerine, sevilen yazarlar üzerine yazma arzusu uyandırması. Ve elbette yazanlar
için yol açması.
Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenecek ve 57‘ncisi bu yıl gerçekleşecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması jüri üyeleri ve filmleri belli oldu.
Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nda Türkiye’den senarist ve yönetmen Emin Alper, Romanyalı yapımcı Ada Solomon, Les Arcs Avrupa Film Festivali ve Tribeca Film Festivali’nin Sanat Yönetmeni Frederic Boyer, İranlı oyuncu, yönetmen Niki Karimi ile Brezilyalı video sanatçısı, yönetmen ve senarist Sandra Kogut festivalde yarışacak on filmi değerlendirecek jüriyi oluşturuyor.
Jüride Türkiye’den Emin Alper Var!
Avrupa Sinema Akademisi yönetim kurulu başkan yardımcısı, Berlin’de Altın Ayı Ödülü’nü kazanan “Pozitia Copilului / Çocuk Pozu”, Oscar’a aday gösterilen ve birçok dalda Avrupa Sinema Akademisi Ödülü kazanan “Toni Erdmann” başta olmak üzere Cannes, Locarno, Sundance gibi festivallerde 200’e yakın ödül kazanan altmıştan fazla filmin Romanyalı yapımcısı Ada Solomon; ilk filmi “Tepenin Ardı” ile Berlin Film Festivali Forum Bölümü’nde Caligari Ödülü’nü, ikinci filmi “Abluka” ile 72. Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan, kısa sürede sinemamızda kendine sağlam bir yer edinmeyi başaran, geçen yıl Berlin Film Festivali’nde prömiyerini yapan, ulusal ve uluslararası festivalleri dolaşan “Kız Kardeşler” filmiyle pek çok ödüle layık görülen Emin Alper; Tribeca ve Les Arcs Avrupa Film Festivalleri’nin Sanat Yönetmeni, Reykjavik Film Festivali Program Direktörü Frederic Boyer; Behrooz Afkhami, Masoud Kimiai, Dairush Mehrjui, Tahmineh Milani gibi sinemacılarla çalışan, dünyaca ünlü festivallerde ödülleri bulunan, yönetmenliğini yaptığı ilk filmi “One Night” ile Cannes Film Festivali’ne seçildikten sonra kariyerine kamera arkasında da devam eden İranlı oyuncu, yönetmen ve senarist Niki Karimi ile yapıtları New York Modern Sanat Müzesi (MoMA), Lincoln Center, Guggenheim Müzesi, Harvard Film Archive ve Forum des Images gibi kurumlarda yer alan, Toronto Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan ve geçen yıl Antalya izleyicisiyle buluşan “Three Summers / Üç Yaz” ile Antalyalıların hatırlayacağı film ve video sanatçısı Sandra Kogut, bu seneki Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışma ödüllerine karar verecek isimler.
Yılın En Yeni Filmleri Antalya’da
Çoğunluğu Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan yılın en yeni yapımları, Türkiye’de ilk kez Antalya’da izleyici karşısına çıkacak. Filistin’den Fransa’ya, Finlandiya’dan İran’a dünyanın dört bir yanından toplam on film, En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarındaki 120 bin TL para ödülü ile En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Erkek Oyuncu dallarında da Altın Portakal heykelciği için yarışacak.
Emmanuel Courcol’un 1985’te İsveç’te yaşanan gerçek bir olaydan esinlendiği, Cannes Film Festivali’nin bu yılki seçkisinde yer alan, cezaevinde tiyatro atölyesi düzenleyen işsiz oyuncu Etienne ve mahkûmların “Godot’yu Beklerken”i sahneye koymalarının dokunaklı hikâyesini anlattığı komedisi “En Başarılı Prodüksiyon / The Big Hit”; Hitchcock’un “Vertigo” ve Kieslowski’nin “Véronique’in İkili Yaşamı” filmlerinin izinden giden Macar yönetmen Lili Horvát’ın, aşk ve delilik arasındaki ince sınırı mercek altına aldığı “Belirsiz Bir Süre İçin Birlikteliğe Hazırlık / Preparations to be Together for an Unknown Period of Time”; Pamela Tola’nın; kardeşleriyle çıktığı yolculukta gençliğini ve yaşadıklarını yeniden gözden geçiren, evlilik uğruna nelerden vazgeçtiğinin farkına varan 75 yaşındaki bir kadını konu edinen komedisi “Çelik Kızlar/ Ladies of Steel”; Massoud Bakhshi’nin medya ve özel hayat ilişkisini ele alırken, İran toplumunda kadının konumu ve adaleti sorguladığı, Sundance Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü alan filmi “En Uzun Gece / Yalda, a Night for Forgiveness”, yarışmanın merakla beklenen yapımları arasında yer alıyor.
Geçtiğimiz haftalarda sona eren 77. Venedik Film Festivali’nin ardından ülkemizde ilk kez Antalya’da gösterilecek; Filistinli yönetmen Ameen Nayfeh’in, başrolünde “Body of Lies”, “The Kingdom”, “Paradise Now” gibi filmlerden tanıdığımız Ali Suliman’ın yer aldığı, İsrail işgali altındaki topraklarda Filistinlilerin yaşadıklarının çarpıcı portresi “200 Metre/ 200 Meters”; Uberto Pasolini’nin gerçek bir hikâyeden uyarladığı, aile ve evlat edinme konularına derin bir duyarlılıkla yaklaştığı filmi “Alelade Bir Yuva / Nowhere Special”; bir çiftin 30 yılına odaklanan, aşk, sadakat, ihanet, pişmanlık ve utanca dair çağdaş bir öykü anlatan Daniele Luchetti imzalı “Bağlar / Bağcıklar / The Ties”; Ana Roche de Sousa’nın İngiltere’deki Portekizli göçmen bir çift üzerinden, sesleri duyulmayan bir kesime ayna tuttuğu, Venedik’ten Orrizonti Geleceğin Aslanı ve Jüri Özel Ödülleri ile dönen filmi “Dinle / Listen”;Arab ve Tarzan Nasser kardeşlerin Gazze’deki siyasi çalkantıların ortasında, zorlukların yanı sıra absürd durumlara vurgu yaptıkları, sinema klasiği olmaya aday aşk hikâyesi “Gaza Mon Amour” ve 2006 yılında imza attığı “Esma’nın Sırrı – Grbavica”yla tüm dünyada hatırı sayılır bir başarı elde eden Bosnalı yönetmen Jasmila Žbanić’in kamerasını bir kez daha Bosna Savaşı’na çevirdiği “Nereye Gidiyorsun, Aida?/ Quo Vadis, Aida?” yarışmada yer alan diğer filmler.
Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması’nın kazananları ise 10 Ekim’deki Kapanış ve Ödül Töreni’nde açıklanacak.
Bir otonom (sürücüsüz) aracın (OA) freninin bozulduğunu ve kontrolden çıktığını düşünün. OA, bu duruma nasıl bir yanıt verecek şekilde programlanmalıdır? Aracın içindeki yolcuya zarar verecek şekilde bir bariyere mi çarpmalıdır yoksa bir ya da birden fazla yayanın karşıdan karşıya geçtiği bir yaya geçidine mi yönelmelidir?
Ahlak Makinesi, 2016 yılında Exeter Üniversitesi Ekonomi Bölümünde ve Veri Bilimi ve Yapay Zeka Enstitüsünde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapan Awad* ve ekibinin oluşturduğu çevrim içi bir platformdur. Bu web sitesi (Ahlak Makinesi), insanların, bir OA’nın kaçınılmaz zararı (kaza nedeniyle ölüm), araçtakiler ve yoldaki iki yaya seçeneği arasında nasıl dağıtması gerektiğine yönelik vereceği kararlardan hangisini onayladıklarına ilişkin bilgi toplamak ve bu onaylarının altında yatan faktörlerin neler olduğunu anlamak için tasarlanmış. Bunun için de karar vermesi zor, ikilemli senaryolar kullanılmış. Senaryolarda kullanılan ikilemler, ilk kez 1967’de filozof Phillipa Foot tarafından ortaya atılan ve “Tramvay problemi” olarak bilinen ünlü bir düşünce deneyinden esinlenilerek oluşturulmuş.
Tramvay probleminin bir versiyonu şu şekildedir: Kontrolden çıkmış bir tramvay, rayların üzerinde duran 5 kişiye çarpmak üzeredir. O anda tramvay, tramvayın makası değiştirilerek 1 kişinin olduğu yan raya saptırılabilir; ancak bunu yapmaya karar verdiğinizde 5 kişiyi, daha önce ölüm tehdidi altında olmayan 1 kişiyi öldürerek kurtarmış olacaksınız. Eğer müdahale etmezseniz, bu kez de eylemsizliğiniz nedeniyle 5 kişi ölmüş olacak. Tramvay yan yola yönlendirilmeli mi yoksa hiç müdahale etmeden 5 kişi ölüme mi bırakılmalı? Tren zaten -hayatın olağan akışında- 5 kişiye çarpacağı için benim bir şey yapmamam nötr bir etkidir, diye düşünüp eylemsizliğinizi meşrulaştırabilirsiniz. Diğer yandan bu duruma nicelik açısından bakıp, 5 kişi yerine 1 kişinin ölmesini yeğleyerek “5 kişiyi ölümden kurtarmış oldum.” da diyebilirsiniz. Tramvay probleminin dramatik bir anlatımına buradan ulaşılabilir.
Bu düşünce deneyi, felsefe, psikoloji ve sinirbilim başta olmak üzere “ahlaki karar verme” üzerine çalışan birçok bilim insanı tarafından değişimlenerek yaygın bir şekilde kullanılıyor. Tramvay probleminin, raylardaki insan sayısı, kurbanların özellikleri, izleyenlerin niyeti ve olayların nedensel sıralaması gibi farklı unsurları değiştirilip, katılımcılardan o durum hakkında yargıda bulunmaları istenerek ahlaki karar vermeyi etkileyen faktörler inceleniyor. Tramvay probleminin farklı bağlamlarda kullanılan örnekleri de mevcut. Ayrıca Kara Şövalye (The Dark Knight) filmindeki Joker’in sosyal deneyi -kurgu da olsa-, oldukça aykırı bir “grup ahlaki karar verme” deneyi örneğidir.
Awad ve ekibi, tramvay problemindeki bu mantığı, Ahlak Makinesine uyarlayarak OA’lar bağlamında yeniden düzenlemişler ve OA’yı karar verici olarak belirlemişler. Sonrasında bunu, insanların, yaşam ve ölüm durumlarını içeren zor ahlaki ikilemler karşısında verecekleri kararları anlamak amacıyla freni bozulan bir OA’nın, bariyere mi yoksa yayalara mı yahut yoldaki iki yaya grubundan hangisine çarpmasını onayladıklarını sormak için kullanmışlar. Katılımcılar, bu web sitesine giriş yaptıktan sonra, her biri kaçınılmaz zararın (kaza nedeniyle ölme) iki olası sonucunu içeren bir dizi senaryo görüp senaryolardaki sonuçlardan hangisini onaylıyorlarsa onu seçmişler.
Senaryolar oluşturulurken, araştırmacılarca önceden belirlenen dokuz farklı unsur (faktör) değiştirilerek ahlaki ikilemler geliştirilmiş: müdahale (kalma ya da yoldan çıkma), OA ile ilişki (yayalar ya da yolcular), yasallık (kurallara uygun ya da kural dışı davranışlar), cinsiyet (kadın ya da erkek), yaş (genç ya da yaşlı), sosyal statü (yüksek ya da düşük), beden formu (atletik ya da geniş / şişman), kişi sayısı (daha fazla ya da daha az) ve canlı türü (insanlar ya da evcil hayvanlar). Ayrıca senaryolarda kullanmak üzere, doktorlardan bebek arabasındaki bebeklere ve suçlulardan evcil hayvanlara kadar 20 farklı karakter oluşturulmuş.
Neticede tüm faktör ve karakterlerin birlikte kullanılmasıyla milyonlarca ikilem ortaya çıkmış. Ahlak Makinesiyle bugüne kadar 233 ülke ve bölgeden milyonlarca katılımcının, kaçınılmaz risk durumlarında verdikleri yaklaşık kırk milyon kararı kaydedilerek, şimdiye kadar toplanan en büyük YZ etiği veri havuzu oluşturulmuş. Herhangi bir kişisel bilgi kaydedilmemiş. Katılımcıların konum bilgileri ise IP adreslerinden belirlenmiş.
Ahlak Makinesinin verileri analiz edildiğinde sonuçlar, katılımcıların çoğunlukla hayvanlardan ziyade insanları ve yaşlılardan ziyade gençleri korumayı seçtiklerini göstermiş. İlginç kültürler arası farklılıklar da ortaya çıkmış. Verilen yanıtların, ülkelerin coğrafi konumlarına göre Batı, Doğu ve Güney olmak üzere üç ana kümede toplandığı (farklılaştığı) bulunmuş. Bununla birlikte kümeler arasındaki farklılıkların yalnızca ülkelerin coğrafi konumlarıyla değil, sahip oldukları modern kurumlarla ya da derin kültürel özelliklerle de açıklanabildiği gözlenmiş. Örneğin, hukukun üstünlüğünün kabul görüp uygulandığı ülkelerdeki insanların, kural ihlalleri yapanlardansa kurallara uyanları korumaya daha istekli olduğu (kırmızı ışıkta geçenler değil de trafik ışığı izin verdiğinde geçenler korunuyor); diğer ülkelerde ise bu faktörün, kazadan kimin korunacağına yönelik verilen kararlarda çok az etkili olduğu tespit edilmiş. Analiz sonuçlarını buradan inceleyebilirsiniz. Dünya haritasındaki ülkelerin üzerine tıklayarak ülkelerin sonuçlarını görebilirsiniz.
Çalışmanın Türkiye sonuçlarına da erişmeniz mümkün ancak web sitesinin Türkçe dil seçeneği bulunmuyor. Bu nedenle, çalışmaya katılanlardan alınan yanıtlara ilişkin sonuçların tüm ülkeye genellenip genellenemeyeceği tartışılır. Web sitesinin sunduğu dilleri bilenlerin yanı sıra çeviri motoru kullanılarak da katılım sağlanmış olabilir ama yine de İnternet’e erişim, konuya ilgi duyma veya bu çalışmadan haberdar olma gibi etkenler de hesaba katıldığında bu ihtimal düşük denebilir. Aynı durum diğer ülkeler için de söz konusu ve zaten bakıldığında çalışmanın amacı, ülkelere göre ahlaki karar farklarını ya da bir ülkenin vatandaşlarının ahlaki ikilemlerde neye göre hangi kararı verdiğini incelemek değil. Eğer öyle olsaydı, her ülkenin örnekleminin tüm ülkeyi temsil etmesi için daha incelikli bir araştırma tasarlarlardı. Araştırmacılar verilerle oynamayı sever. Elbette, ellerinde katılımcıların IP adresleri de varken, verileri ülkelere göre de kategorize edip analiz edeceklerdi ve araştırmanın bu yöndeki sınırlılığını da makalelerinde belirteceklerdi. Bunda bir yanlışlık yok, aksine diğer araştırmacılara orada daha ayrıntılı bir çalışma yapmaya değecek bir “şey” olduğunu göstermesi açısından anlamlıdır. Bu çalışmayla, kimin öleceğine karar verilmesi gereken ikilemli durumlarda, insanların karar vermelerinde etkili olacağını düşündükleri faktörleri belirleyip, özelliklerini bu faktörler açısından değiştirerek oluşturdukları senaryoları görenlerin, neye karar vereceklerini tespit etmeyi amaçlamışlar. Asıl amaçları, YZ etiği alanına katkıda bulunup bu bilgileri, bir gün bizim yerimize karar verecek olan YZ’ye aktarmak. Bu çalışmayla, bu süreçte referans alabilecekleri önemli bir kaynağa daha ulaşmış görünüyorlar. Çalışmalarının sonuçlarını incelediklerinde önemli bir şey daha fark etmişler. Çalışmanın sonuçları, 2016 yılında OA etik kurallarının oluşturulması için kurulan komisyonun (etik, teknoloji ve hukuk alanındaki uzmanlardan oluşan) verileri ile karşılaştırıldığında, sonuçlarla uzmanların görüşleri arasında örtüşen noktaların yanı sıra temel görüş farklılıklarının olduğunu görmüşler. Örneğin, hem Ahlak Makinesine katılanlar hem de uzmanlar, hayvanların hayatını değil insanların hayatını kurtarmayı tercih etmişler. Diğer yandan katılımcılar, yaşlılar yerine çocukları kurtarmayı onaylarken uzmanlar, yaşa dayalı ayrımcılığı reddetmişler.
Peki, bu bilgilerle ne yapacağız?
Awad ve ekibi, Ahlak Makinesi gibi web siteleri tasarlayıp bunları, toplumsal kararların alınması sürecinde kural ve yasaları oluşturanların görüşlerine katkı sağlayabilecek veri kaynakları oluşturmak için kullanabileceğimizi belirtiyor.
“Yapay zekanın etik ilkeleri neler olmalı?” sorusuna cevap bulma arayışında kullanılan kitle kaynak oluşturma yöntemi, toplumsal bir kararın alınması sürecine dahil edilebilir mi? Ahlak Makinesi gibi çevrim içi platformlar, toplumu ilgilendiren durumlarla ilgili kural ve yasaların oluşturulması aşamasında, uzmanların ve milletvekillerinin görüşlerinin yanı sıra vatandaşların görüşlerini de hesaba katmak için bir yol olabilir mi? Bu soruların cevabı “evet” ise bunu, hangi durumlar için ve nasıl yapacağız? Bunu yapabilmemiz için hangi ön koşulların sağlanması gereklidir? vb. sorular sorarak işe başlayabiliriz.
Aslında İnternet’e erişimin kolaylaşması ve sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla birlikte, özellikle Twitter kullanıcılarının, diğer her şeyin yanı sıra yanlış uygulamalar ve davranışlar veya yasaların büsbütün uygulanmayışı karşısında da fikirlerini söyleyerek işleyişe ya da işlemeyişe etki edebildiklerini görüyoruz. Bu, kurallar koyulurken ve yasalar oluşturulurken neden olmasın?
Örneğin, bazı kişileri kısa sürede öldürürken bazılarını pek de etkilemeyebilen; ancak kimi öldürüp kimi etkilemeyeceği önceden tahmin edilemeyen bir virüsün ortaya çıktığını hayal edin. Kısa bir süre sonra da bu durumun pandemi olduğu ilan edilsin. Virüsün, insandan insana temas ve solunum yoluyla bulaştığı anlaşılınca da insanların virüsten korunmaları için gerekli kısıtlamalar getirilmeye başlansın. Bunlar: Maske takmak, kişisel temizlik kurallarına uymak, belirli günlerde evde karantinada kalmak, mümkün olduğunca ev dışında kapalı alanlarda bulunmamak gibi kısıtlamalar olsun. Bir yandan da insanların cezaevi gibi kapalı alanlarda kalabalık halde yaşadığı yerlerdeki insan sayısının azaltılması planlansın. Çocuk cinsel istismarı, insan öldürme ve tecavüz suçlarını işleyenlerin, yaşama, bedenin bütünlüğü ve bireysel özel alan sınırlarının korunması hakkını ihlal ettikleri için, üst düzey karar mekanizmaları (adli bilim kurulu, milletvekilleri ve ülke başkanı) tarafından seçenek dışı bırakıldığını hayal edelim.
Bu aşamada, üst düzey karar vericilerin, kimlerin cezaevinden çıkabileceğine yönelik bir taslak hazırladıklarını; ancak -nihayetinde cezası bitmeden cezaevinden çıkan kişiler toplumun içine karışacağından- bu durumun, toplumun tüm bireylerini ilgilendirdiğini düşünerek vatandaşların fikirlerini bilmek istediklerini hayal edelim. Bunun için de uzman bilim insanları tarafından vatandaşların, hangi mahkumun salıverilmesine onay vereceğini tespit edeceğimiz bir “Af Makinesi” tasarlanmış olsun. Mahkumların; uyuşturucu, kaçakçılık, dolandırıcılık, düşünme, hırsızlık gibi ceza alma nedenleri, senaryodaki karakterler olarak belirlenmiş olsun. İnsanların bu konuda karar vermesini etkileyeceği düşünülen faktörler de: Cinsiyet (kadın x erkek) yaş (18 yaş altı x 18-65 yaş x 65 yaş üstü) ceza süresi (1-5 sene x 5-10 sene x 10-15 sene x 15-20 sene x 20 sene üzeri) geriye kalan ceza süresi (1-3 sene x 4-6 sene x 7-9 sene x 10-12 sene) olsun. Bu 4 kategorideki alt özelliklerden birer tanesi her seferinde tek bir karakterde toplanarak bunlardan ikili senaryolar oluşturulsun. Örneğin, bir senaryodaki karakterlerinden biri, tarihi eser kaçakçılığı nedeniyle 20 sene ceza alan ve cezasının bitmesine 5 sene kalan 36 yaşında bir erkek; diğeri ise insan kaçakçılığı nedeniyle 20 sene ceza alan ve cezasının bitmesine 15 sene kalan 66 yaşında bir erkek olsun ve her ikisi de ellerinde bir valizle bir kapıdan çıkarken görünsün. Hangi mahkumun cezaevinden çıkmasına onay verirsiniz?
Devamında, Awad ve Levine’in, Ahlak Makinesi benzeri web sitelerinin toplumsal karar alma süreçlerinde kullanılmasını nedenleriyle birlikte önerdikleri Behavioral Scientist’teki makalelerinin -ilgili kısımlarının- çevirisini okuyabilirsiniz.
Yapay Zeka Etiğini Neden Kitle Kaynaklı Yapmalıyız? (ve Bunu Sorumlu Olarak Nasıl Yaparız?)
“Yapay zeka (YZ) giderek daha güçlü hale gelirken YZ’nin aynı zamanda daha az insan denetimi gerektirmeye başladığını inkar etmek imkansızdır. Güçlü YZ’ler yalnızca rutin görevleri bağımsız olarak yerine getirmekle kalmıyor; artık kendi başlarına zor etik kararlar da alıyor.
Örneğin; otonom araçlar, bir sorun ile karşılaştığında kaçınılmaz riskin dağılımını yoldaki herkese (sürücüler, yolcular, yayalar, bisikletliler) dengelemeli ve ne yapacağına buna göre karar vermelidir. Sağlık hizmetlerinde kullanılan algoritmalar; personelden daha fazla ilgi görme, ventilatör gibi özel ekipman veya nakil için gerekli olan bir organ gibi sınırlı sayıdaki tıbbi kaynakları hangi hastaların alacağına karar vermelidir. Adalet sistemindeki algoritmalar da kimin kefaletle serbest bırakılacağını belirlemek zorundadır. Öyle ama “adil” bir kararı ne oluşturur?
Şu anda, bu sorunun net veya üzerinde genel bir fikir birliğine varılmış bir cevabı bulunmuyor. Sınırlı sayıda olan bir ekipmanı kimin alacağını belirleyen bir sağlık hizmeti algoritması düşünün. Bazı insanlar, algoritmaların tüm insanlara eşit davranması ve tahsisin ilk hizmet esasına göre yapılması gerektiğine inanarak ekipmanın ilk gelene verilmesini öneriyor. Diğerleri ise tahsisin, yaşam beklentisine veya iyileşme şansına dayalı olması gerektiğine inanıyor. Ayrıca toplumda önemli bir rol oynayacağı düşünülen hastalara (örneğin, organ nakli yapan bir doktor) öncelik verilmesi gerektiğini savunuyor. Amerika Birleşik Devletleri gibi çeşitlilik içeren toplumlar bir yana; bunun gibi ahlaki anlaşmazlıklar oldukça homojen topluluklarda bile olabiliyor.
Bu kararları hangi ahlaki ilkeler yönetmelidir? Bu kararları kim verecek?
Bazıları bunları yasa koyuculara (policymakers) ve hukuk ve uygulamalı ahlakbilim gibi alanlardaki gibi uzmanlara bırakmamız gerektiğini savunuyor; ancak bu durumda önemli bir sorunun cevaplanması gerekiyor: Halkın çıkarları ve tercihleri bazı durumlarda (hepsinde değilse de) hesaba katılmalı mıdır? Öyleyse halkın çıkarları ve tercihleri nasıl hesaba katılmalıdır? İlk etapta, halkın tercihlerinin ne olduğunu nasıl öğrenebiliriz?
Biz, etik ikilemler hakkında kitlesel olarak kullanan büyük ölçekli çevrim içi çalışmaların, halkın tercihleri hakkında içgörü kazanmak için siyasi süreçte kullanılan kamuoyu yoklamaları gibi yöntemlere katkıda bulunabileceğine inanıyoruz.
Kitle kaynaklı etik terimi, “Popüler olan her zaman doğrudur.” ifadesini destekler göründüğünden ilk başta bu tartışılır gelebilir. Aksine, bu makaledeki amacımız kitle kaynak kullanımının, politikacıların kendi seçmenlerinin görüşleri hakkında sahip oldukları bilgileri artırmanın yeni ve önemli bir yolu olduğunu önermektir. Kitle kaynaklı etiğin oynaması gerektiğini düşündüğümüz rol mütevazı ancak değerlidir ve tüm iyi yasa oluşturma araçları gibi sorumlu gözetim ile birleştirilmelidir.
Etik tercihler için kitle kaynak kullanımı
…
Artık bu bilgiye sahip olduğumuza göre, bu bilgiyle ne yapmalıyız? Halkın görüşlerini nasıl ölçeriz?
Bazıları Ahlak Makinesinin verilerini gereksiz,
hatta tehlikeli olarak görebilir. Sonuçta, birçok insan, kendilerinden farklı
insanlara karşı örtük veya aleni olabilen önyargılara ya da düşünce
yanlılıklarına sahiptir. Yapay zeka sistemlerinin ahlaki karar verme sürecini belirlemede
dayandırdığımız temelin; ırkçı, cinsiyetçi ve homofobik önyargıları ve diğer
tahammülsüz tutumları içermesi hiç kuşkusuz büyük bir sorun yaratacaktır.
Dahası, etik kararların çoğu ancak o duruma ait karmaşık
gerçekleri anlamak için yeterli zaman harcandıktan sonra alınabilir. Belirli
bir sağlık hizmeti politikası ekonomiyi nasıl etkileyecek? Yeni bir yol inşa
edilerek trafiğin düzeni nasıl değiştirilecek? Karma, demokratik bir toplumda,
seçilmiş temsilciler tarafından atanan yasa koyucular ve bürokratlar, politik
kararlar alma konusunda seçmenlerinden daha iyi bir konumdadırlar. Politik
kararlarını etkileyen gerçekleri araştırmak ve mevcut seçeneklerin (ve de kendi
seçimlerinin) sonuçlarını değerlendirmekle görevlidirler. Verdikleri kararlar
(ideal bir dünyada) en adil kararlar olacaktır. Öyleyse neden konuyu anlamak
için yeterli zamanı harcamamış kişilerin tavsiyelerini alsınlar? Bu tür
kararları sadece uzmanlara bırakmamız, konuyu kendi başlarına çözmeleri en
iyisi değil mi?
Ne yazık ki bu çözüm tam olarak tatmin edici değil. Uzmanların yeterli eğitime ve bilgeliğe sahip olduklarına ve halkın ilgisini yürekten anladıklarına inandığımızda bile geriye cevaplanması gereken şu soru kalıyor: Halkın çıkarının gerçekte ne olduğunu nasıl biliyorlar? Halkın görüşünün ön yargılı, daha az bilgiye dayalı ve son söz olmaması gerektiğini kabul etsek de bu, uzmanların halkın görüşünü basitçe reddedebilecekleri anlamına gelir mi? Eğer gelmiyorsa; uzmanların, insanların ilgisini öğrenebilmelerinin en iyi yolu nedir?
Yasa koyucular, kamunun fikirlerini ölçmek için halihazırda
kamuoyu anketlerini kullanıyor. Bu yöntemler yararlı olsa da erişim, maliyet ve
yöntem ile sınırlıdır.
Kamuoyu araştırması, halkın temsili bir örneğini (örneklemi) inceleyerek genel halkın görüşlerinin nispeten doğru bir tahminine ulaşılabileceği fikrine dayanır. Birçok anket, anlamlı derecede önyargılardan veya düşünme yanlılıklarından mustarip olan (örneğin, çağrıya cevap vermeye ve katılmaya istekli olanlarla sınırlı olan) telefon görüşmeleri ve yüz yüze görüşmeler kullanır. Bu nedenle aslında, halkı temsil etmeyen bir örneklemden veri toplanmış olur. Bu yöntemlerle ilgili bir başka sorun da, zaman ve emek açısından maliyetli olmaları nedeniyle ölçeklendirilmelerinin zor olmasıdır. Bazı kamuoyu anketleri son zamanlarda çevrim içi panellerin gücünden yararlanmaya başladı. Böylece önceki yöntemlere göre halkı daha iyi temsil eden örnekleme ulaşmayı garantilediklerini iddia ediyorlar (bu prosedürü ölçeklendirmenin maliyeti de hala bir engel olmaya devam ediyor). Dahası, kamuoyu araştırmaları, genellikle yanıt verenlerin yanıtlarının ardındaki nedenleri belirsizleştirir. Oysa kamuoyu anketinin temel amacı, kişilerin neden öyle hissettiklerini ortaya çıkarmadan halkın tutumunu tahmin etmektir.
…
Bu araçlar, yasa koyucuların halkın tercihlerini
anlamasında boşluklar bırakmaktadır. Tercih toplama sürecini halk için daha
erişilebilir hale nasıl getirebiliriz? Halkı katılmaya nasıl teşvik edebiliriz?
Ve bu tutumlara katkıda bulunan faktörleri bilimsel titizlikle nasıl araştırabiliriz?
Ahlak Makinesi gibi çevrim içi kitle kaynaklı platformların bu boşlukları doldurmaya yardımcı olacak bir çözüm sunduğuna inanıyoruz. Bu tür platformlar genellikle oldukça erişilebilir ve kullanımı zevklidir, bu nedenle çok sayıda insana ulaşır. Ayrıca, verilerden daha titiz sonuçların çıkarılmasına olanak tanıyan rastgele kontrollü deneyler olarak da tasarlanabilirler.
Yeni ve ihtiyaç duyulan bir bakış açısı
İnternet’teki milyonlarca (ön yargılı, habersiz) kullanıcının varsayımsal senaryolara verdikleri yanıtlar, yapay zeka etiği çerçevesinde yeni yasalar oluşturma açısından nasıl yararlı olabilir?
Ahlak Makinesi aracılığıyla topladığımız veriler,
kamuoyunun fikirlerinin uzmanlarınkiyle uyumlu olan ve olmayan yönlerini
görmemiz için bir içgörü sağladı. 2016 yılında, otonom araçlar için ilk kez
etik kuralları oluşturmak için etik, teknoloji ve hukuk alanındaki uzmanlardan
oluşan bir Alman komisyonu kuruldu. Ahlak Makinesi aracılığıyla toplanan
verileri komisyon raporu ile karşılaştırdığımızda, kamuoyunun ve uzmanların
görüşleri arasında bir miktar örtüşme olsa da temel anlaşmazlıklar olduğunu
gördük. Örneğin, her iki taraf da insan hayatını kurtarmak için hayvanları
kurban etme konusunda hemfikir. Ancak, kamuoyu büyük ölçüde çocukları yaşlılar
pahasına korumayı onaylarken, uzmanlar yaşa dayalı her türlü ayrımcılığı
reddettiler.
Etik kararlar verirken uzmanların kararlarının
halkın ihtiyaçlarını karşılaması gerekli olmamakla birlikte; uzmanlar, özellikle
doğru kararın fark edilmesinin zor olduğu politik kararlar verirken halkın katılımının
önemli olabileceği durumlarda, halkın görüşlerini bilmekle ilgilenebilirler.
Bir grup uzman bile, özellikle zor ahlaki
sorularla karşı karşıya kaldıklarında bazen bir anlaşmaya varamayabilir.
Örneğin; Alman Komisyonu, hem kişisel yaralanma sayısını azaltmak için kapsayıcı
bir programlama yapılmasını, hem de mağdurlardan birinin özelliklerinin
diğerine göre belirginleştirilmesinin engellenmesini önerdi. Bu, tek bir
öneride aynı anda iki çelişkili görüşü (her ikisi de uzmanlar tarafından
onaylanmıştır) birleştirme çabası olarak görünüyor. Bununla birlikte, her iki
öneri de kendi başına uygulanabilir olsa da, her ikisini de öneren bir argümana
nasıl yanıt verileceğini kestirmek zordur. Bu gibi durumlarda, politika
uzmanları çelişkili kurallar koymak yerine vatandaşların tercihlerini bir
eşitlik bozucu olarak kullanmayı deneyebilir. Hangi kuralların genel olarak
kabul edilebilir olduğunu belirlemek için konuyu kamuoyu tartışmasına açmayı
tercih edebilir. Diğer türlü, politika uzmanları, vatandaşların tercihlerini
sorunlu bulup onları yok saymaya karar verdiklerinde, politikalarının
yaratacağı tepkiye hazırlıklı olmalı ve seçtikleri bu kararları halka nasıl
açıklayacaklarını dikkatlice düşünmelidirler.
Daha da ileriye gidersek bu türden kültürler arası
veriler, evrensel bir makine etiği ilkeleri üzerine küresel bir fikir birliğine
ulaşma olasılığımızı belirlememize yardımcı olabilir. Dahası bu veriler
sayesinde, bir Doğu ülkesindeki yasa koyucular, kendi ülkelerinin
vatandaşlarının tercihlerinin ve beklentilerinin Batı ülkelerindekilerden (ve
tersi) nasıl farklılaştığını anlayabilirler. Sonuç olarak, Avrupa komisyonları
tarafından hazırlanan bazı politik yönergeler, kabul edilmeden önce bu veriler
ışığında yeniden gözden geçirilebilir. Bunun için ülkelerin, vatandaşlarının
belirli durumlardaki ahlaki yargılarını anlamak adına kendi yerel
yönetimlerinin bizim geliştirdiğimiz Ahlak Makinesini ve bulgularımızı bir
başlangıç noktası olarak kullanarak kendi araçlarını tasarlaması ve
çalıştırması gerekecektir. Yerel popülasyonlar hakkında giderek daha incelikli
veriler toplandıkça, OA’lar ile ilgili etik kuralları bir ülkeden diğerine
aktarmanın mantıklı olup olmayacağı sorusunu yanıtlamaya başlayabiliriz.
Sınırlılıklar konusunda net olmak
Ahlak Makinesi gibi platformların sınırlılıkları konusunda net olmak önemlidir.
İlk olarak, daha önce de belirttiğimiz gibi, Ahlak
Makinesi kullanıcılarından toplanan tercihlerin doğrudan yasaya dönüştürülmesi
veya işin OA’lara kodlanmak üzere mühendislere devredilmesi gerektiğine
inanmıyoruz. Bunun yerine; bu platformda veya diğerlerinde toplanan yargıların,
niteliksel olarak bir yasa koyucuyu veya yasa önerileri yapan bir grup uzmana
fikir vereceğini düşünüyoruz.
İkincisi, bu platformlar genel popülasyonun
temsili örneklerini garanti etmez. Bu alıştırmanın katılımcıları, web sitemizi
ziyaret etmeyi seçen kişilerdir (İnternet erişimi olanlar ve sürücüsüz araç
teknolojisine meraklı olanlar). Bu göz önüne alındığında, yasa koyucular mevcut
verileri halkın tercihine ilişkin son söz olarak kabul etmemelidir.
Son olarak, gerçek dünya senaryoları çok boyutlu ve karmaşıktır. Verilerimiz, bu vakaların birkaç ilginç veya önemli yönünü yakalayan basitleştirilmiş senaryolardan türetilmiştir. Ahlak Makinesini tasarlarken, OA’ların ahlaki karar verme süreciyle ilgili her faktörü ortaya koymadık. Eylemlerin sonuçları hakkında da belirsizlik getirmedik (çarpma sonucu yaralanma, sakat kalma ya da hiçbir şey olmama ihtimallerini işin içine katmadık). Bu sınırlılıklara rağmen, Ahlak Makinesi, OA etiğinin neler olabileceğine ilişkin önemli psikolojik fenomenleri ortaya çıkarmaya başladı. (OA etiğini araştırmak için basitleştirilmiş tramvay problemi benzeri senaryoları kullanan çalışmalarla ilgili argümanlar için buraya, buraya ve buraya bakın.) Bununla birlikte, basit varsayımsal tramvay senaryolarının diğer son derece önemli olan etik sorulardan uzaklaşmaması gerektiği gerçeğini de vurgulamak istiyoruz. Özellikle OA’ların, yolda karşılaşılan riski nasıl dağıttığı sorusundan.
YZ, giderek hayatımıza girip önemli etik kararlar
almaya başlıyor. Bu nedenle, YZ teknolojilerinin geliştirilmesi ve
düzenlenmesi, yasa koyucular ile halk arasında bir diyaloğun geliştirilmesini
gerektiriyor. Bu amaçla, halkın görüşlerini öğrenmek için yeni teknikler ve
araçlar geliştirilmelidir. Bu makalede, böyle bir teknik geliştirme
deneyimimizi özetledik. Çabalarımızın, YZ düzenleme sürecinin nasıl
demokratikleştirileceği konusunda daha fazla yaratıcı düşünceye ilham
vereceğini umuyoruz.”
*Edmond Awad, Exeter Üniversitesi Ekonomi Bölümünde ve Veri Bilimi ve Yapay Zeka Enstitüsünde Dr. Öğretim Üyesi olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Max Planck İnsani Gelişme Enstitüsünde araştırmacı ve Yapay Zeka ve Etik dergisinin kurucu yayın kurulu üyesidir. Yapay zeka, etik, hesapsal sosyal bilimler ve multi-agent sistemler üzerine çalışmalar yürüten Awad, Exeter Üniversitesine katılmadan önce MIT Medya laboratuvarında doktora sonrası çalışmasını yaptı. 2016 yılında, sürücüsüz arabaların karşılaştığı ahlaki ikilemlerle ilgili insan kararlarını toplayan bir web sitesi olan Ahlak Makinesinin (Moral Machine) tasarımına ve geliştirilmesine yönelik çalışmalarını yönetti. 70 milyon ikilemle ilgili karar senaryosu bulunan web sitesi 4 milyondan fazla kullanıcı tarafından ziyaret edildi. Ayrıca hayırseverliğe ilişkin 2 milyondan fazla ikilem senaryosu içeren MyGoodness adlı başka bir web sitesi de bulunuyor.
Bir kadın bazen öyle bir meşale yakar ki o koca ateş,
gittiğinde dahi yanmaya devam eder. O meşale, büyüdükçe büyür, kıtaları
dolaşır, bambaşka coğrafyalarda yaşayan kadınların kabuğunu kırmasına vesile
olur ve ömrünün ötesinde izler bırakır dünyaya. Ruth Bader Ginsburg da bu
kadınlardan biri ve giderken ataerkil tarih, görülmesin istese de sayfa sayfa
büyüyen feminist tarihe adını, bize de cesareti büyütecek meşalesini bırakıyor…
“Erkek adalet değil, gerçek adalet” talebine eşit temsil hakkını da eklemek mümkün. Zira kadını erkeğin istediği yerde konumlandıran ataerki, her alanda olduğu gibi her türlü adalet ve yargı mekanizmasında da kadının yerini sınırladı. Ruth Bader Ginsburg, bu sıkıştırılmayı reddeden sayısız kadından biriydi ve ABD Yüksek Mahkemesinin Yargıcı olarak görev yapan ikinci kadın oldu. Eşit ve adil bir yaşam için mücadele eden Ginsburg, 18 Eylül 2020’de geriye ilham ve cesaret veren bir öykü bırakarak yaşamını yitirdi.
Ginsburg, 15 Mart 1933’de Brooklyn’de doğdu. Lisans eğitimini 1954 yılında Cornnell Üniversitesi’nde tamamladı. Harvard’da başladığı eğitimde, 500’den fazla kişiden oluşan sınıfında yalnızca sekiz kadınla erkek egemen, düşmanca bir ortamla karşılaştı. Kadınlar, hukuk fakültesi dekanı tarafından ‘nitelikli’ erkeklerin yerini aldıkları için azarlanıyordu. Bu tavra inat devam eden Ginsburg, akademik başarısı ile “Harvard Law Review”un ilk kadın üyesi oldu. Değişen okul ve mekanlarda da hep başarılıydı.
Eşit işe eşit ücret, kadınların eğitim hakkı, kadın-erkek eşitliği konularında savunuculuk yapan Ginsburg, pek çok cinsiyet eşitliği projesinde yer alırken çok sayıda da cinsiyet ayrımcılığı davasıyla ilgilendi.
Hayatının her sürecinde cinsiyet eşitsizliği ile karşılaşan Ginsburg, attığı her adımda bu eşitsizliğe karşı mücadeleyi hedefledi. Mücadelesi, ödül ve başarıları da beraberinde getiriyordu. Cinsiyet eşitliği, işçi hakları ve daha pek çok konuyu eşitlik mücadelesinde gündemine alan Ruth Ginsburg, 1993 yılında yüksek mahkeme yargıcı oldu.
Bu arada yaşamı, On the Basis of Sex adıyla bir filme de konu olan Ginsburg, 87 yaşında, son ana kadar mücadele ile geçirdiği hayatına veda etti.
Arkadaş Z. Özger İlk Kitap Ödülü ve Selçuk Baran Öykü Ödülü gibi önemli ödüllere sahip olan İsahag Uygar Eskiciyan’ın yeni öykü kitabı Patates Jazzı adlı kitabı hakkında konuştuk. Aşağıdan Seveceğim Ülkeyi, Pause Anıtı, Metropol Ninnisi, Zift, Konteyner Zaafı isimli kitaplar da bulunan Eskiciyan’ın yeni kitabı sıcacık öykülerden oluşmakta… Yazar, Patates Jazzı’nda bize sade ve samimi kısa hikâyeler toplamını, “patates” olmanın halet-i ruhiyesini sunuyor.
Öncelikle, birçok okurunuz İsahag Uygar Eskiciyan’ı merak ediyor. Sosyal medya üzerinden bir fotoğrafınıza bile rastlayamıyoruz. Okurlarınızın bir nebze olsa merakını gidermek adına İsahag Uygar Eskiciyan’ı bize biraz tanıtabilir misiniz? Kimdir, nereli, nerede yaşar, bir gününü nasıl geçirir?
Birinden kendini anlatmasını istediğimizde onun yalan söylemesini de göze almalıyız. Çünkü kendini anlatmak zordur, hatta bana bu, kendini yaşamaktan daha zor gelir ki dil ister istemez anlatınca yalana dolanır. Aslında hiç fotoğrafım yok denilemez, çektiğim fotolarda kendim yokum sadece. Kaktüslerim, semerder figürlerim var mesela, bazen elimdeki kadehi bazen de kitabı gösterdiğim fotoğraflar olur.
Öte yandan okurun, yazarın kaşıyla gözüyle yüzüyle de ilgilendiğini düşünmüyorum, onları ilgilendiren kitaptır, kitabın içindekidir. Ama kısaca tanıtayım yine de dilimin yalana dolanmasına gerek kalmaması için kısa tutmak zorunda kalacağım.
Şu ki, başka bir kimlikle doğdum ve öyle yaşadım bir süre. Çocukluktan çıkmış birinin kendini tayin hakkına olan inancımla söylüyorum: İstanbul’da ikamet etmekteyim ve günüm yaşamakla geçiyor ve en önemlisi oturup yazdığımda kendimim, sokaktaki meskûn beden ben değilim.
Kitap, Enis Batur’dan bir alıntı başlamakta: “Beni alkışlamışsınız, yermişsiniz, patatesin gerçekliğini değiştirir mi bu?”
Enis Bey’in Patates adlı kitabında geçen bir cümle. Kitabımdaki “patates” kavramını desteklediğini düşündüğüm için aldım. Şunu da belirtmek isterim, Enis Batur gibi bir yazarın varlığı edebiyatımız için büyük bir güzellik. “İyi ki var” dediğim yazarlarımdan biri.
Kitabınızın isminden de anlaşıldığı gibi birçok öykünüzde imge olarak patatesi görüyoruz. Neden patates?
Bu çok zor bir soru. Neden patates? Birçok nedeni var aslında. Çok severim, bu bir. Sonra, Patates Jazzı’nda yazdığım ilk öykü “Patata ve Papatya”ydı. Oradaki Patata’yı çok sevdim. Bir türlü bırakamadım. Öyle ki kitap yayın aşamasındayken bile son bir Patata öyküsünü yetiştirmeye çalıştım. Yetişti de. Toprak altındaki bir patates kendinden yeni patatesler türetmesi gibi oldu.
Patates kavramı öykülerinizde bir ritme dönüşüyor. Bütün öykülerinizde, önceki kitaplarınızda olduğu gibi özgünlük ön planda…
Teşekkürler. İyi ki bu bir soru değil, yoksa cevap vermek ukalalığa dönüşebilirdi.
Patates Jazzı’nda birinci kişi ağzından yazılmış öyküler çoğunlukta. “Ben” dilini kullanmanızın nedeni, öykülerinizi yazarken geçmişinizden etkilenmeniz olabilir mi?
Yok, hatta otobiyografik öğeler yok denecek kadar az. Birinci kişi ağzından anlatmak kolay geldiği için olabilir.
Patates Jazzı’nda eskiye ve çocukluk günlerine özlem yoğun hissediliyor. İnsan zihnini bir hayli yoran günler geçiriyoruz. Bugünlerde yaşadıklarımızla ilgili neler düşünüyorsunuz?
İnsan, doğaya ihanetinin acısını çekiyor! Biz içerideyken en büyük ozon deliği kapandı, yunus sürüleri boğazda görülmeye başladı; nesli tükendiği düşülen kedi türleri, geyikler sokaklara indi; gökyüzünü daha parlak görmeye başladık. Bunu atlattığımızda keşke, bu yaşadığımız zor günlerin ve yaşamını yitiren insanların anısı hürmetine yılda bir iki gün evde kalmayı, gönüllü karantinayı bir ritüel haline getirsek… Doğanın toparlanması için, çocuklar için… Çünkü insan evladı doğanın bir parçası olmaktan çıkıp laneti olmaya başlayalı asırlar oldu.
Bir yandan da geçirmiş olduğumuz zor günler bizlere eski günlerimize ve anılarımıza sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu gösteriyor öyle değil mi?
Bana göre anılardan daha çok gösterdiği, çocuklara bırakacağımız güzel bir dünyanın artık olmayacağıdır.
Son bölümdeki öykülerinizde Sarkis’i anlatıyorsunuz. Sarkis’in hayatınızdaki önemi büyük olmalı.Sarkis yani kuzen Sarkis, neyi temsil etmekte?
Sarkis, anlatıcının kuzenidir, benimse hiçbir şeyim. Ama anlatıcıyı tamamlamak gibi önemli bir yönü var.
Günümüzde, Türk Edebiyatı’nda yazılan öyküleri başarılı buluyor musunuz ve Türk Edebiyatı öykü konusunda dünya edebiyatında nasıl bir konuma sahip sizce?
Türk edebiyatında başarılı öykücüler elbette var. Dünyada öykü konusunda iyi olduğumuzu düşünüyorum.
Üslûbunu en çok beğendiğiniz yazarlar ve en beğendiğiniz eserleri hangileri acaba?
Beckett, Gogol, Bernhard, Vonnegut, Sait Faik, Feyyaz Kayacan, Salâh Birsel, Hulki Aktunç, Enis Batur, Proust, Canetti… Liste böyle uzar.
Şiir ve öykülerinizi yazarken belli bir rutininiz var mı?
Hiç yok. Deftere kısa notlar alırım, bazen de aklımdaki yazmak için direkt bilgisayar başına geçerim.
Yaratım sürecinde en çok nelerden etkileniyorsunuz?
Öyküyü başlatacak herhangi bir cümle ya da fikir oluyor bu.
Ve en son Patates Jazzı ile ilgili bize ne söylemek istersiniz?
“Henüz dünyada olduğunu öğrenmeyenlere, çocuklara…” ithaf ettim kitabı. Güzel günler yaşasınlar.
Bugün Retrodayız arkadaşlar. Geriliyoruz, ilk’sel olana gidiyoruz. SynthWave üzerine kült olma yolundaki bir şarkıyı paylaşıyoruz bugün.
Adam ve Eve’in androjen hallerini arıyoruz ancak bulamıyoruz. Bu bizi üzüyor, üzüntü bize kopuk hissettiriyor. Bağ kurmak, tamamlanmak istiyoruz. Erilin içine ya da dişilin içinde arıyoruz. Peki, o zaman. Biraz gerileyelim.
Doğaya dönüşüyoruz, şehirleri boşaltıyoruz. Şehirli egomuz kırsalda nasıl tatmin olur diye sormayın. Spiritüel bilim orgon enerjisini kutsalların geometrisi ile birleştirip fonksiyon görür haline getirdi. Orogonit deniliyor. Modern dökümcülük. Video klipten bir sahne.
† Carpenter Brut † TURBO KILLER † SynthWave
Karşınızda “Turbo Killer”. Raw SynthWave severler için harika. Buna bağlı olarak Neonları sevenler, mor/pembe/eflatun gibi renk temalarını sevenler varsa buraya gelsin. bir harika olmuş. Bu mor neon renkleri nerede görüyoruz? Nicolas Cage’in son filmlerinde özellikle de Mandy’de.
Mandy ile ilgili olarak bir şey yazmıştık. Buradan okuyabilirsiniz. Filmlerdeki sembolizm, kurgunun gelişmesi, karakterlerin yaşadığı değişik/sıra dışı (?) duygusal tetiklenmeler ile geldikleri noktadaki vahşetin sinemesal tekniklerle bizi bizden alması işte bu.
Carpenter Brut kardeşimiz hem müziğiyle hem de video klibiyle kullandığı sembolizm ve görsel unsurlarla bilinç altında ne kadar gizli kapaklı gölgede kalmış şey varsa hepsini tetikliyor. Jungun kırmızı kitabını bir çırpıda astralden indiriyorsunuz gibi. Aydınlanma değildir de nedir bu? Astral bedenin doğasının fiziksel üzerindeki yönlendirici etkisi. Kama değil mi? Ah şu kama. Olmasaydı ne yapardık? Düşünseniz ya, beden taşıyorsunuz kama gelişmemiş, mental fakülteler gelişmemiş. Şimdi de hepsi maşallah çok gelişmiş, Kama’nın içinden çıkamıyoruz. Ama nasıl çıkalım? Her yer neon, mor, pembe … Tamam, bazılarımız çakralarını dengelemiş olabilir. Hep Svadhisthana yapacak halimiz yok, Vishuddha’yı boş yere mi aldık? Almadık. O zaman verelim fonksiyonlarını. Eterik bedendeki çakraları aktif edelim. Eterik bedendeki çakralar diyorum çünkü fiziksel beden üzerinde çakra bulunmuyor.
† Carpenter Brut † TURBO KILLER † Synth-Wave
Müziğin bizi neden çektiğini inceleduralım, Synth-Wave’ye biraz bakalım.
“Synthwave (diğer bilinen isimleriyle, retrowave ve futuresynth) 1980’lerin film müzikleri ve video oyunlarından etkilenen bir elektronik müzik türüdür. Bu müzik türü 2000’li yılların ortalarından itibaren, Internette yayınlanmak olan çeşitli niş topluluklar tarafından üretilmiş, geliştirilmiş ve 2010’ların başlarında daha popüler bir hale gelmiştir. İsmi, bir müzik üretme aleti olan Synthesizer’dan türetilmiştir. Üretilen müzikler, 1980’lerin bilim kurgu, aksiyon ve korku filmi müziklerinden esinlenilerek oluşturulmaktadır. Retrofütürizm yapımlarında yaygın olarak kullanılması sebebiyle cyberpunk ile özdeşleşmiştir.” *
† Carpenter Brut † TURBO KILLER † SynthWave
SynthWave; Cyberpunk, bilim-kurgu ve oyun. Bu üçlü kombinasyon bizim diyafram altımızdaki hayatımızın zaten bir örneği. Fetişliğin gelişimi ve pandemideki korku politikası, belki de plandemic? Takıntılar geliştirdi. İnsanı böyle görmek çok ilginç geliyor. Fetiş dedik, deri olmadan olmaz. Hem kulağa hem de göze gelsin. No / Bunlar kalpte çalışmıyor mu demeyin? Bunlar hep kalbe giden yollar arkadaşlar.
† LEATHER TEETH † † Carpenter Brut † SynthWave
Sanatçının YouTube sayfasından diğer işlerine de ulaşabilirsiniz. Sizde bu konularda ilgiliyseniz, gidin ve gereğini yapın dostlar. Herkes realitesine göre etrafını yaratıyor madem, bizim neyimiz eksik?
Şüphesiz ki bazı kitaplar vardır, bizi birtakım gerçeklerle yüzleştirir, derin derin düşünmemizi ve sonrasında neden sonuç ilişkisi kurmamızı sağlar. Daniel Keys’in 27 dilde ve 30 ülkede yayınlanıp, Prestijli Hugo, Nebula ödüllerini kazanan kitabı Algernon’a Çiçekler de tam olarak böyle bir kitap. Okudukça daha derinine inmek istiyorsunuz. Ve her şeyin fazlası zarar, azının da yetersiz olduğu gerçeğiyle yüzleşiyorsunuz.
Kitaptan Alıntı;
Ben akıllı olmak istiyorum.
Benim adım Charlie Gordon. Donner’in fırınında çalışıyorum. 32 yaşındayım.
Kitabın kahramanı Charlie Gordon, düşük bir IQ seviyesine sahip, henüz hayatı ve iyi sandığı çevresini gerçekten tanımıyor. En büyük isteği ise akıllı olmak. Saf ve temiz duyguları ile kendi halinde yaşamını sürdürüyor. Ta ki bilimsel bir deneyde denek olarak kullanılıp, dahi konumuna getirilinceye kadar. Charlie, bu deneye başlamadan önce her gün ilerleme raporu denen, aslında günlük tutuyor. Okuma yazma bilmesine rağmen birçok kelimenin yazılışını bilmiyor ve kitabın yaklaşık 30 sayfasında Charlie’nin yazdığı ilerleme raporu yazım yanlışları ile dolu.
Sonrasında Charlie ameliyat ediliyor ve bir sünger gibi kendisine verilen her bilgiyi başarılı bir şekilde çekip, kullanıyor. Kendi değişiyor, hayatı değişiyor her ne kadar o bunu istemese de… Çevresinde daha önce onunla alay edenler, kendilerince eğlenen kişiler artık onun gelişimi ve zekası karşısında kendilerini aptal gibi zannediyorlar ve artık onu çekememeye başlıyorlar. Bir anda kendini dışlanmış gibi hissediyor. Hayatı hep iyi tarafı ile gören her insanın içinde iyilik duygusu barındırdığını düşünen Charlie, hayatın gerçekleri ile yüzleşiyor. Artık öyle bir IQ seviyesine geliyor ki etrafında tartışıp, sohbet edebileceği düzeyde bir insan bulamıyor. Ve belirli bir süre sonra asosyalleşiyor. Aslında o hayalini kurduğu “zeki adam” olmanın kendini zannettiği kadar mutlu etmediğini görüyor. Çocukken yaşadığı duygusal boşluğu ezilme ve hor görülme duygularını hatırlıyor. Yaşadığı ikilemlerden bir türlü kurtulamıyor. Küçük Charlie onun bilinçaltından çıkmıyor. Huzurlu olamamaya başlıyor.
Kitaptan Alıntı;
“Şimdi anlıyorum ki,
üniversiteye gitmenin ve iyi bir eğitim almanın en önemli nedenlerinden biri,
tüm hayatınız boyunca doğru olduğuna inandığınız şeylerin doğru
olmadığını ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını öğrenmekmiş.
Kitabın anlatım tarzı ve dili oldukça samimi ilerleme raporunun gelişimi, Charlie’nin gelişimi, etrafını algılamaya ve kendini keşfetmeye başlaması çok akıcı bir dil ve üslupla okuyucu ile buluşturuluyor. Kitabın verdiği her mesaj okuyucuda derin etki bırakıyor. En etkili duygu ise empati! Yaşadığımız çağda kaçımız empati kurabiliyor? Gerçekten kişilerin neler yaşamış olabileceğini ne kadar düşünüyoruz? Bu tarz kişiler ile alay etme vs gibi durumlardan bahsetmek bile istemiyorken, onları toplumdan dışlamaya çalışmak, önemsiz ve değersiz görmek nasıl bir zihniyet oluyor? Hiçbirimiz yarın neler olacağını bilmiyoruz. Hayatımız bir saniyede bile değişebilir. Bunun ne kadar farkındayız? Zeka sandığımız şey aslında gerçek bir vicdana ve ahlak’a da sahip olmak değil mi?
Başımıza ne gelirse gelsin gerçekten azmedersek ve gerçekten istersek neleri başarabileceğimizin bir kanıtı aslında Algernon’a Çiçekler kitabı. Kitabın bende bıraktığı en güzel etki de iyilik duygusu ve vicdanımız olduktan sonra başımıza ne gelirse gelsin bizim huzurlu ve mutlu olacağımız… İyilik dünyayı güzelleştirecek ve Henry James’in de dediği gibi;
İnsan yaşamında üç önemli şey
vardır: Birincisi iyi insan olmaktır, ikincisi iyi bir insan olmaktır ve
üçüncüsü iyi bir insan olmaktır.