Ana Sayfa Blog Sayfa 50

#sanaenyakınfanzin nerede?

Daha önce yazdığım bir yazıda Fanzin Apartmanından ve fanzinlerden bahsetmiştim. Zaten edebiyat ile ilgili her şeye aşık bir insansanız fanzinlerin o güzel dünyasına illaki denk gelmişsinizdir. Şimdi de yine Fanzin Apartmanı sayesinde duyduğum bir etkinlikten bahsedeceğim ve bir soru soracağım: #sanaenyakınfanzin nerede? Haydi, bize en yakın fanzini bulalım ya da fanzinleri kendimize yakınlaştıralım…

Etkinlikten bahsetmeden önce şunu söylemek istiyorum. Fanzinler, yüksek tirajlı, her sayıda aynı şeyi yazan ama fiyat arttırmaya devam eden dergiler gibi değiller. Elbette o işte de emek var ve basımın, dağıtımın bir hayli maliyetli olduğu zamanlarda bunu sürdürmek güçtür muhakkak. Fakat fanzinler bir başka. Fanzinde duygular, gönül bağı, yazmanın sihriyle büyülenmişlerin emeği var. Herhangi bir ücret söz konusu değil, her aşamada edebiyatı ve paylaşmayı sevenlerin gönlü var. O yüzden edebiyat da bir gönül bağıdır diyerek her şeyin daha çok kazanma hırsıyla dolup taştığı çağa inat varlığını sürdüren fanzinleri kucaklamalıyız.

Etkinliğe gelince Fanzin Apartmanı, etkinliği duyurduğu yazının başlığında ‘farkındalık için bir adım’ ifadesini kullanmış. Bunun gerçekten de böyle olduğunu düşünüyorum. Çünkü yönümüzü onlara dönmemiz için bağıran dergilerin aksine usul usul yol alan ve tek derdi edebiyat olan fanzinleri fark etmemiz gerekiyor.

Sana en yakın fanzin etkinliği de bunun için şahane bir fırsat. Tek yapmanız gereken Fanzin Apartmanında okumayı sevdiğiniz ya da yeni keşfedeceğiniz fanzin ve fankitleri gidip kırtasiyede çıktısını almak, daha çok kişi okusun isterseniz fotokopisini çektirmek ve #sanaenyakınfanzin etiketiyle paylaşmak.

Fanzin Apartmanı ise etkinliği duyururken şunları söylüyor: “Günümüzün artan basım ve kargo maliyetleri karşısında her şeye rağmen üretimi sürdüren, bağımsız yayıncılık faaliyetlerini hiçbir ücret beklentisi olmadan devam eden fanzinlere destek olmanın, seslerini duyurmanın en iyi yolu budur. Bizler bu bilinçle, okur nezdinde bir farkındalık oluşması adına bir etkinlik başlatıyoruz ve bize ses vermenizi bekliyoruz.

Yukarıda bahsettiğimiz okur bilinciyle, istediğiniz herhangi bir fanzinin PDF’ini kendi imkanlarınızla, istediğiniz sayıda bastırmanızı (mümkünse okunabilecek yerlere bırakmanızı) ve bunu #sanaenyakınfanzin etiketiyle, istediğiniz sosyal medya platformunda paylaşmanızı istemekteyiz.

Bu farkındalık çabasına destek olun!”

Siteye, fanzinlere/fankitlere ve orada bulunan drive linkine ulaşmak için: http://fanzinapartmani.com/sana-en-yakin-fanzindir-farkindalik-icin-bir-adim/

Kapak Görseli: Fanzin Apartmanı

Anksiyete tedavisinde yol gösterici 5 kitap

Herhangi bir psikolojik rahatsızlığa yakalandığınızda en büyük sorunlardan biri aslında tam olarak ne yaşadığınızı ve ne hissettiğinizi bilmemektir. Anksiyete ya da panik atak krizleri kendinizi kalp krizi geçiriyor olduğunuza ya da delirmenin eşliğinde olduğunuza inandırabilir. Teşhis koyulduktan ve tedavi süresi başladıktan sonra kendine yapacağınız en büyük iyilik okuyarak ne hissettiğinizi ve mental sağlığınızı nasıl geliştirebileceğinizi öğrenmektir.

Son yıllarda yapılan araştırmalara göre; 6 dakikalık bir okuma bile stres seviyenizi %60 düşürüyor. Bu oran müzik dinlemekten %68, çay içmekten %100 ve yürüyüş yapmaktan %300 daha fazla bir düşüş sağlandığı anlamına geliyor.

Tabii ki, kitap okumak anksiyete tedavisi için tek bir çözüm değildir. Profesyonel yardım alırken anksiyeteyle başa çıkmanın en kolay ve öğretici yanı diyebiliriz.

Anksiyete bozukluğu ne anlama geliyor?

American Psychiatric Assossiation’a göre anksiyete1; tehlikelere dikkat etmemizi ve odaklanmamızı sağlayan ve bazı durumlarda yararlı, normal bir tepkidir. Fakat, Anksiyete bozukluğu, stresli veya gergin hissetmenin ötesinde, üst düzeyde korku ve bedensel tepkileri barındıran psikolojik bir bozukluktur. Günümüzde en yaygın ve neredeyse yetişkinlerin %30’unun günlük yaşamında deneyimlediği bir bozukluk olarak bilinen anksiyetenin; nefes teknikleri, psikoterapi, yoga, dengeli beslenme, kafein ve alkol alımının azaltılması, yürüyüş yapmak, aromaterapi, meditasyon, ilaç kullanımı ve düşüncelerinizi yazmak gibi birçok bilinen ve etkili tedavi de mevcuttur.3

Profesyonel yardım aldığınız süre içinde doktorunuzun önerdiği kaynakların yanında en etkili bulduğum beş kitabı sizlerle paylaşmak istiyorum.

İyi Hissetmek

”Düşünce ve davranışlarınız değişirse, duygularınız da değişir.”

Bilişsel davranış terapinin önderlerlerinden biri olan Dr. Burns, depresyonun beyindeki kimyasal bozukluktan kaynaklı olduğunun aksine bilişsel davranışçı terapilerin beynin kimyasını değiştirebileceğini son çalışmalarında kanıtlamıştır. Bu çalışmalarda panik atak hastaları bilişsel davranış terapilerine o kadar iyi yanıt vermiştir ki bu rahatsızlık için şu ana kadarki en iyi yöntem olarak kabul edilmiştir.

Altı bölümden oluşan bu kitapta size ilaçsız duygu durumunuzu nasıl yükseltebileceğiniz ya da stabilize edebileceğiniz bazı teorik bilgiler ve pratik uygulamalarla sağlanmaya çalışılıyor. Kitapta bahsi geçen deneylerden birinde bibliyoterapi (okuma terapisi) uygulamalarının antidepresan tedavileri kadar etkili ve kullanılabilir olduğu görülmüştür.

Kitabın dördüncü kısmında sevgi ve onay bağımlılığının, mükemmelliyetçiliğin ve yaptığınız işin aslında sizin değeriniz belirlediği inancı yalnızca kişisel gelişiminizdeki engeller olduğunu vurguluyor. Dr. Burns, kötü hissetmenizin altında yatan sebep aslında kendiniz hakkında çarpıtılmış ve yanlış düşüncelerinizin yer aldığını ve bu düşünceler mantıklı ve iyi olanlarla yer değiştirdiği takdirde duygu durumunuzu değiştirebileceğinizi anlatıyor.

Seninle Başlamadı

 ”Ebeveynlerim, büyükanne, büyükbabalarım ve daha uzak atalarım tarafından tamamlanmamış, cevaplanmamış halde bırakılan şeylerin ve soruların etkisi altında olduğuma kuvvetle inanıyorum. Sıklıkla, bir aileden ebeveynlerden çocuklara geçen kişisel olmayan bir karma var gibi görünür. Bana her zaman, önceki nesillerin yarım bıraktığı, tamamlamam veya belki de devam ettirmem gereken şeyler var gibi gelmiştir.” Carl Jung

Birçoğumuz ailemize bedensel olarak benzemenin yanı sıra zihinsel olarakta benzeriz. Wolynn, bu kitapta çoğu psikolojik rahatsızlığın, travmaların ve kaygıların üç kuşak bile olsa bizi etkileyeceğini vurguluyor. Stresli bir rahim içi bile sizin yaşamınızda oldukça etkili bir kaygı kaynağı olarak görülmektedir. Tabiki yaşanan bu kaygı asıl kaynağın birebir kopyası olarak ortaya çıkmamaktadır.

İyi de olsa kötü de olsa ebeveynlerimiz kendi davranışlarını bize yansıtma ve biz de ebeveynlerimizin acılarını üstlenme eğilimindeyizdir. Gelecekte sahip olduğumuz çoğu sorunlu davranışın kökeninde sorgulanmayan kalıtsal psikolojik problemler yatmaktadır. Bunları bilinçli bir şekilde çözmediğimiz sürece kalıtsal olarak aktarılmaya devam edecektir.

“Eğer avucunuzun içine derinlemesine bakarsanız, orada ebeveynlerinizi ve atalarınızın tüm nesillerini göreceksiniz. Onların hepsi şu an yaşıyor. Her biri, bedeninizde mevcuttur. Siz bu insanların her birinin devamısınız.” Thich Nhat Hanh

Beden Kayıt Tutar

”Oltaya yakalanmış bir balığın davranışlarını gören arkadaşları, onun çıldırdığını düşünebilir. Ama balığın yaptığı sadece hayatını kurtarmaya çalışmaktır. İnsanların yaşadıkları ya da yetiştikleri ortamlardan ayrı değerlendiremeyiz, oltayı göremezseniz bu davranışları anlamak da anlamlandırmak da mümkün olmayacaktır.”

Araştırma ve çalışmanı travma olan psikiyatrist Kolk, bu kitapta travmanın yalnızca zihinde gerçekleşip bitmediğini bedensel tepkilerin her birinin temelinde yatan bir yaşantı olduğundan bahsediyor. Ayrıca bazı anıları zihnimizden silsek bile bedenimizin o anı unutmadığını ve travmayı öyküleştirerek rahatlasak bile bazı bedensel tepkilerin bizimle kalacağını vurguluyor. Kitabın en önemli bölümlerinden biri travma etkisi altındaki beynin nasıl işlediğine dair size ayrıntılı bir bilgi sunuyor. Ki bu ne hissettiğiniz ve ne etkisinde yaşadığınızı anlamanızdaki en önemli noktayı kavramanızda oldukça yararlı bir bölüm. Bu bilgilerin yanı sıra, bedensel ve duygular farkındalık geliştirmek için en etkili yollardan olan aşırı uyarılmışlığı dengelemek için doğru nefes teknikleri, meditasyon, müzik, EMDR (Eye Movement Desensitization and Reprocessing), yoga, aikido, judo gibi yöntemlerin etkisinden bahsediyor.

“Beyin kültürel bir organdır ve deneyim beyni şekillendirir.”

”Hiçbir ilaç kötü geçmiş bir çocukluğu düzeltemez.”

EMDR Terapisi Teknikleri ile Acı Anıları Silmek

”Zamanla hiçbir yara sarılmadığı gibi, “işlenmemiş anılar” bazen ruhsal dengesizliklere yol açarak
hayatımızın dizginlerini de ele geçirebiliyor.”

EMDR2, Türkçe açılımıyla Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme, güçlü bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bugüne kadar her yaştan yaklaşık 2 milyon kişinin farklı tiplerde psikolojik rahatsızlıklarının başarıyla tedavi edilmesini sağlamıştır.

EMDR’a göre, işlenmeyen bilgi diğer bilgilerle entegre olamazsa akıl sağlığında bazı sorunlar ortaya çıkarır. Bu nedenle bugün yaşanan bazı durumlar bu izole kalmış anıları tetiklerse, kişi o anının bir kısmını ya da bütününü yeniden yaşar gibi etkilenir. Doğal afetler, büyük kazalar, kayıplar, savaş, taciz, tecavüz gibi önemli travmaların yanı sıra, başta çocukluk çağı olmak üzere her yaşta yaşanan ve etkisi travmatik olan her tür yaşantı; günlük hayatta aile, okul, iş çevresinde yaşanan olumsuz olaylar, şiddete maruz kalmalar, aşağılanmalar, reddedilmeler, ihmal ve başarısızlıklar işlenememiş anılar arasında yer alabilirler. Bu tedavi, izole anıların işlenmesini sağlayan fizyolojik temelli bir tedavi olarak görülmektedir.

Kaplanı Uyandırmak: Travmayı İyileştirmek

”Hepimizin travmaları iyileştirmeye dair doğuştan getirdiğimiz içsel bir kapasiteye sahibiz.”

”Kan dolaşımının sesini kulaklarımızda duyduğumuz gibi, dünyaya dair gördükleri son şey bir panterin gözleri olan milyonlarca maymunun gece yarısı çığlıklarının izlerini de sinir sistemimizde taşırız.” Paul Shephard

Bu kitap, travmanın vahşi yaşam, doğa, canlılar ve diğer insanlar arasındaki bağlantıyı kurmamıza odaklanıyor.

Biz insanlar donma tepkisi nedeniyle sıkışıp kalan enerjinin boşalmamasından dolayı nadiren ölsek de, bu olgu bizim ciddi ıstırap çekmemize neden olur. Travma geçiren bir gazi, bir tecavüz kurbanı, suistimale uğramış bir çocuk, örnekteki antilop ve kuş hepsi de kendilerini aşan yoğun baskı hissettiren ezici durumlarla karşı karşıya kalmış oluyorlar. Kendilerini “savaş ya da kaç” seçimlerinden birine yöneltmeyi beceremediklerinde ise donuyor ya da yıkılıyorlar. Bu enerjiyi boşaltabilenler ise kendilerini toparlayabiliyorlar. Biz insanlar hayvanların her zaman yaptığını yaparak donma tepkisini aşmaktansa, gittikçe artan dizi dizi yıpratıcı semptomla ifade edilen geriye dönük bir sarmala gireriz. Bireysel travmanın yanı sıra toplumsal travmalarında müebbet bir hapis olmadığı ve iyileştirilebileceğini her sayfada vurgulamaktadır.

”Ne hissettiğimizi bilmek neden öyle hissettiğimizi anlamanın ilk adımıdır.”

Kaynakça

1- https://www.psychiatry.org/patients-families/anxiety-disorders/what-are-anxiety-disorders

2- https://www.emdr-tr.org/emdr-nedir/

3- https://www.psychologytoday.com/us/blog/anxiety-zen/201405/21-quick-tips-change-your-anxiety-forever

Adım adım sağlıklı büyü

GİRİŞ

Çağımızda obezite gittikçe yaygınlaşan ve kronikleşen bir hastalık halini almaktadır. Gebelik öncesi dönemden başlayarak yetişkinlik dönemine kadar süre gelen bilinçsiz ve hızlı besin tüketimi, yetersiz ve dengesiz beslenme, çevresel faktörlerin olumsuz etkisi, besin gruplarını tanımama, sosyoekonomik durumlarda değişimler, teknoloji ile bağlantılı olarak hareketsiz yaşamın baş göstermesi, televizyon ve sosyal medyada çekici reklamların varlığı, hazır gıdaların kolay ulaşılabilir olması obezitenin son yıllarda yaygınlaşmasına neden olmuştur. Obezite tedavisinin çocukluk çağından hatta gebelik döneminde başlaması önemlidir.

ÇOCUKLARDA OBEZİTE – BESLENME TEDAVİSİ

Çocuklarda obezitenin beslenme tedavisi başlangıcında, çocuk ve ebeveynler hastalığın sakıncaları konusunda bilgilendirilmelidir. Tanının yaşına göre olması gereken ağırlığı ve tedavi süresi belirlenmelidir. Kısa sürede fazla ağırlık kaybı sağlayan diyetlerin zararlı olduğu, verilen kiloların yeniden alınabileceği anlatılmalıdır. Diyette uyulmasının güç olduğu durumlar tespit edilmeli ve bunlara çözüm üretilmelidir. Çocuğun diyet değişikliğini uygulayabilirliği periyodik kontrollerle izlenmelidir. İzlenmeyen ve izlendiği durumda karşılan problemlere çözüm üretilmeyen tedavilerde olumlu yanıt alınamayacağı bilinmekte ve birçok kaynakta belirtilmektedir. 

KAYNAK(Can, 2011).

Beslenme tedavisinde zayıflamak için ideal bir karışım olmamakla birlikte, tüm makro besin öğelerinin(karbonhidrat,protein,yağ) ve mikro besin öğelerinin(vitamin,mineral,iz elementler benzeri) alımı kişiye özelleştirilmelidir. Yani beslenme tedavisinde uygulanacak diyet “kişiye özel” olmalıdır. Büyüme çağındaki çocukların günlük aldıkları kalorinin %12’sini büyümek için harcadıklarını biliyor muydunuz? Yetersiz ve dengesiz beslenme, kalori alımında bilinçsiz kısıtlama çocuklarda büyüme ve gelişmeyi engelleyecektir. En önemli beslenme alışkanlıkları olarak belirtilen değişiklikler; 

• Günde 5 porsiyon meyve – sebze alımına teşvik edilmesi, 

• Katı yağların, tuzlu atıştırmalıkların alımının azaltılması, 

• Şeker içeren gıdaların, içeceklerin azaltılması

• Fast –food türü yiyeceklerin ve ev dışında yemenin en aza düşürülmesi 

• Her gün kahvaltı yapılması,

• Öğün atlamaktan kaçınılması,

KAYNAK(D. U. Koçakoğlu, 2019);

ÇOCUKLARDA OBEZİTE – EGZERSİZ TEDAVİSİ

Beslenme tedavisi düzenlenirken bireyin fiziksel aktivite durumu da göz önünde bulundurulmakta ve aktivite durumuna göre hesaplanmaktadır. Egzersiz, obezite tedavisinde önemli bir diğer faktördür. Egzersiz, yağsız dokunun korunmasını sağlamaktadır. Bazal metabolizma hızının düşmesini engellemektedir. Bazal metabolizma nedir peki? Bireyin tam dinlenme sırasında kas hareketi yapmadan, vücuttaki canlılık olaylarının sürmesi için gerekli enerjiyi sağlayan metabolizmadır. Düzenli egzersiz yapılması, hareket kolaylığını ve esnekliğini, kasların gücünü arttırmakta, insülin direncini(vücuttaki şekerin kontrol edilmesi) azaltmaktadır. Bel çevresinin incelmesini sağlamakta, vücudun kas oranını arttırırken,yağ oranını azaltmaktadır. Obezite tedavisinde kişiden kişiye değişmekle birlikte, orta yoğunlukta aerobiğin 150 dakika, ağır fiziksel aktivite yapılacaksa 75 dakika süreyle yapılması önerilmektedir. Uygulanması kolay bir egzersiz günde 30 dakika süreyle 5 gün boyunca yapılabilir. Bir egzersiz seansında bireyin ortalama 200 kkal harcaması hedeflenmekteidr KAYNAK(Bahadır, 2019).

Kısa süreli egzersizler yüksek konsantrasyon sağlamaktadır ve adölesanlarda egzersiz hareketlerinin sözel anlatım yerine, görsel anlatım ile uygulanması daha fazla etki sağlamaktadır. Çocuklar ve adölesanlar için, eğlence, çeşitlilik, başarı, özgürlük, aile katılımı, arkadaş desteği egzersize katılımda devamlılığı sağlayan faktörlerdendir. Çocuğun doğal aktivitesi engellenmemeli, aktiviteden çocuğun zevk almasını sağlamak ve grup oyunlarına yönlendirmek gereklidir. Başarısızlık, yenilgi, kıyaslama egzersizin devamlılığını engelleyen faktörler arasında yer almaktadır

KAYNAK (Can, 2011).

4 Ekim kararsızlığımız…

Bugün insan türü olarak ne kadar ikiyüzlü olduğumuzu bir kez daha anladım. Çünkü hayvanları koruma gününü dile getirmek amaçlı paylaşılan neredeyse hiçbir görselde koyun, inek ve tavuklara yer verilmemişti. Bunun iki sebebi olabilir diye düşündüm. Ya koyun, tavuk ve inek hayvan olarak görülmüyor ya da bunların korunma hakkı olmadığı düşünülüyor. Bu da en büyük ikiyüzlülüğümüzün sebebi oluyor ve türler arası ayrım yapmamız yetmezmiş gibi aynı duyarlılığı taşımalarına rağmen hayvanları da derecelendiriyoruz.

Günleri ve bu günler hakkında yazmayı düşündüğüm ya da başardığım söylenemez aslında. Ama bugün öyle çok görsele denk geldim ki dayanamadım. 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde pek çok sosyal medya paylaşımı yapıldı. Hayvanlar üzerinde yapılan deneylere, avcılığa ve sirklerde hayvanlara yer verilmesine karşı sayısız paylaşım. Bunların hepsine katılıyor ve bir gün sonlanmasını umut ederek çabalamanın işe yarayacağına inanıyorum. Bunun yanı sıra şunu merak ediyorum; peki ya tabağımızdakiler? Bugün onlardan da bahsetmek gerekmez mi?

Lütfen önce şunu düşünelim; kedi ve köpekteki hissediş, inek ve koyunda da var. Bu yüzden hayvanları korumak öncelikle mutfakta, tabakta tercih ettiğiniz yemeklerde başlar. Bir kuzunun kalp atışları ile kuşunkiler aynı ama insan türü, birine şiirler yazarken diğerini yemek tarifi olarak görüyor gerisindeki acıyı, kanı umursamadan.

Bir hayvan için üzülüp özgürlük isterken diğerini umursamamak, farklı bir yerde konumlandırmak hiçbirine tam anlamıyla özgürlük getirmeyecektir. Aslında buradaki kilit nokta sadece ‘üzülmek’ penceresinden bakmak, eşit olarak görmemek galiba. Bu, deneyimlerimden dolayı eşit olarak görülmediği için ‘kardeş’ olmaktan öteye geçemeyen engelli bireylere tavırla aynı geliyor bana. Hep üzülmek, acımak, ‘sempatiklik’ çerçevesinden bakılıyor, özgürlük ve eşitlik ne engellilere ne hayvanların hepsine yakıştırılıyor.

Günlerin nasıl bir etkisi var bilmiyorum ama anlatmanın ve mücadelenin gücüne inanıyorum. Hayvanlar arası ayrım yapmadan değişimi getirebileceğimizi düşünüyorum. Ve tüm türler için eşitliğin ve özgürlüğün mümkün olacağı kansız günlerin gelmesini diliyorum.

Kapak Görseli: Pawel Kuczynski

Hiçlik Duvarına Tuğla Taşıyanlar: Melankolikler

”Neden, ister felsefede ya da politikada ister şiir ya da sanatta olsun olağanüstü kişiliklerin hepsi melankoliktir?’’

Yönün ve zamanın olmadığı; varılacak bir noktanın da… Yönü, zamanı ve varılacak noktayı bilememenin, terk edilmişliğin ve fırlatılıp atılmışlığın getirdiği bir kaybolmuşluk hissi. Belirli duygulardan bağımsız; her duyguya bağımlı. Başı ve sonu kestirilemeyen bir zaman diliminin içinde, kimi zaman hüzünlü, kimi zaman heyecanlı.

Albrecht Dürer, Melencolia I, 1514, Berlin Devlet Müzesi

Yaşamın kaybedilmiş anlamı üzerinde, sınırları kestirilemeyen ve belki de var olmayan sınırların gerisinde, yaşamın belirleyici sınırına; ölüme kavuşmanın korkusu içindedir melankolikler. Var olmanın sonunda, yokluğun, hiçliğin ulaştığı bir eksikliğin içinde; sonsuz var olma fikrine karşı ani bir yok oluşun eşiğindedirler. Düşünceleri, insanlık tarihi boyunca sorgulanan ve anlam arayışının hiç bitmediği bir güç olarak karşılarında durmuş; bir kapı, çıkış yâhut başlangıç noktası olarak nitelendirilerek başka birçok anlam arayışının da temelini oluşturmuştur. Bu güç, cevabının bulunamayacağının inancıyla zihinlerine meydan okumuştur her zaman. Ulaşamamanın yarattığı yoksunluk hissi ve sınırlı yüzünü gösteren düşüncelerin kenarında, derin bir sessizlikle ortaya çıkan hiçliğin ortasına düşen insanlar; melankolikler, var olmakla birlikte bu hiçliğin içinde, dünyadaki yerlerinin arayışı içinde olmuşlardır.

Albrecht Dürer, Passion, 1511

Belirsizliğin ve heyecandan yoksunluğun rengi içinde, grinin yoğunluğunun en derininden en sığ boyutlarına, en sığ olandan en varılmaz olana sürüklenip durmuşlar: boğulmamışlar ancak çıkamamışlar da. Her iki durum için de çaba sarf etmemişler aynı zamanda; durup beklemişler, zamanın donukluğunun tam ortasında.

Edvard Munch, Melankoli, 1895

Bilinmeyen yerlerde ve bilinmeyen zamanlarda, sırası belli olmayan bir akış içinde; coşkunun ve acının birbirine karıştığı bir noktada durmuş, iç içe anımsanan geçmiş, şu an ve gelecek; yani zaman, yavaşlamış ve şu ana hükmeden geçmiş ile melankolik insanlar hareketsiz kalmışlardır. Tüm zıtlıkların, çelişkilerin arasında kendilerini korumak istemiş ve her biri ”kendine ait bir oda’’ ya çekilmiştir.

Domecio Fetti, Melankoli, Louvre Müzesi, Paris

Boşluğun ve sonsuzluğun içinde, dar ve harabedir artık tam ortasında durdukları yer. Etrafları, tarihin akışının ulaştığı bir yankıdan ibarettir. Bir zamanlar düşünü kurdukları her ne varsa; zamanı, şu anı ve geleceği etkilemeye inançları da, güçleri de kalmamıştır. Bu inançsızlığın ve güçsüzlüğün arasında büyük sancılarla beklemişlerdir; yıllarca ulaşmak istediklerine kavuşmayı. En nihayetinde mutlak yalnızlık içinde, kendilerine dönüş yolculuğunda hiçliğe ulaşmışlardır artık.

Hendrik ter Brugghen, Melancholia, 1628

Ölümsüz tanrılar düzeninden kuşku duyan ve tüm tanrılardan nefret eden Bellerophantes; uzun yaşamanın gerçekte uzun ölmek olduğunu söyleyen Demokritos; yaşadığı müddetçe ölüm özlemi içinde olan Herakleitos; hiçbir yere ait hissedemeyen Herakles; İlahi Komedya’da sürünüşleri tasvir eden Dante ve tüm günahların başlangıcına yâhut ölümün sevgilisi melankoliye ait olanlar; melankolikler, dahil olamadıkları yaşamın, bir ucundan bir ucuna sürüklenmiş ve sancılar içinde sınıra ulaşmışlardır. Kimi tebessümlerle düşmüştür bu mutlak yalnızlığa, kimi ağlamış. Suskunluğun hakim olduğu bedenlerle sürünmüşlerdir kimi zaman, kimi zaman gökyüzünden eksik etmemişlerdir seslerinin yankılarını…

Fritz von Uhde, In Betrübnis, 1895

‘’Bu yanılgı denizinden,
çıkabileceğini umut edene ne mutlu.
Tam da bilmediklerin gerekli olur,
ve bildiklerin işe yaramaz.

Ah, tinin kanatları öyle kolayca
dönüşemez ki gövdenin kanatlarına.’’

Gael Faye’nin Küçük Ülke’sine Bakmak

Önce şarkısıyla tanıştım sonra sadece müzik yapmadığını dilimize de çevrilen Küçük Ülke adlı bir kitabının olduğunu öğrendim. Bazı tavsiyeler oldukça önemli olduğundan Küçük Ülke’yi merak ediyordum. Yayımlandığında Fransa’da pek çok ödül kazanmış ve 2020’de filmi yapılmıştı. “Beğenirsin,” denmişti. Böylece hoş ezgilerin sahibi Gael Faye’nin ilk kitabı Petit Pays’ın Gizem Şakar tarafından dilimize kazandırılmış çevirisine ulaştım. Şimdi size neredeyse elimden bırakmadan tek solukta okuduğum Küçük Ülke’den bahsetmek istiyorum

Afrika Dahil*

Bilenleriniz muhakkak vardır. Benimse kitabın sunuşunu okurken çocukluğumda haberlerde dinlediğim bir şeyler kafamda hayal meyal canlanmaya başladı. Hutular ve Tutsiler arasında yaşanan soykırım, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğim Dünya’nın trajedilerinden biriydi. Ruanda ve Burundi’de yaşanan çatışmalar, hafıza denilen kuytuda üstüne yüzlerce yeni şey eklenerek neredeyse yok olmuştu.

Bahtı kara kıtanın gerçekleri bizden uzak şeyler gibi görünebilir. Belki de bu nedenle çok az şey biliyoruz Afrika’da yaşanılanlara dair. Bunun bir sebebi bize sunulanlarla ilgili olmalı. Hutular ve Tutsiler arasında soykırım yaşandığı zamanlarda sömürgeci kavramından haberim yoktu. Sonraları biraz teoride kalıyordu bazı şeyler edebiyat olmasaydı. Kitaplar bir dış gerçekliği, iç gerçeklik haline getirip, bir de buradan bak, diyebiliyordu okuruna ve Küçük Ülke’nin kahramanı her şeyin nasıl başladığını ve izleyen yıllarda neler olduğunu anlatmaya küçük bir çocukken başlayıp, on yaşında mutlu bir çocuğun çatışmalarla değişen gerçeğini okur için aşina kılıyordu.

“Kitap okuyarak çıkmazın sınırlarını aşmıştım, yeniden nefes alıyordum, dünya çok daha ileriye, bizi kendimize ve korkularımıza hapseden bahçe kapılarının ötesine uzanıyordu.” diyordu Küçük Ülke’nin kahramanı Gaby ve otobiyografik bir roman sayılabilecek eserinde Gael Faye bunu yazdığını gerçekleştirmeyi başarıyordu. Küçük Ülke’yi okuduktan sonra okur, Buruni’de yaşayan, annesi Ruandalı, babası Fransız bir çocuğun çatışmalarla değişen hayatını görebiliyordu. Detayların yerindeliği, üslubun akıcılığı, betimlemelerdeki yetkinlik, eseri okunası kılmasının yanında okuru kara kıtanın bir çıkmazında gerçeklerle kuşatıyordu. 

Giriş

“‘Tutsiler ile Hutular arasındaki savaşın nedeni aynı topraklara sahip olmamaları mı?”

“Hayır, değil. Aynı ülkede yaşıyorlar.”

“O halde… Dilleri mi farklı?”

“Hayır, aynı dili konuşuyorlar.”

“O zaman tanrıları mı farklı?”

“Hayır, tanrıları da aynı.”

“Peki o zaman niçin savaşıyorlar?”

“Çünkü burunları farklı.”

Okuyunca komik görünen bu diyaloglar, ırkçılığın mayasının nasıl trajediler doğurduğunu bilen okur için basitliğiyle sunduğu çıplaklık, ironiyle gerçekleşen bir tür açığa çıkarma haliyle ürpertici aslında. Burunları farklı olduğu için birbirini katleden insanların dünyasından Gaby’in yolu mecburen Fransaya çıkıyor. Gidebildiği için şanslı belki de ama kendi topraklarını özleyen, aidiyet sorunu yaşayan ve yaşadıklarını anlatmak isteyen biri olarak:

“Kış günü kimsenin geçmediği bir otoban gibi hissediyorum kendimi.” diyor ve yeniden çocukluğuna dönüyor. Her şeyin başına… Buruni’de bir çocuk olduğu günlere…

Mektuplar

“4 Ocak 1993, Pazartesi,

Sevgili Laure, 

Benim adım Gaby. Ne de olsa her şeyin bir adı vardır. Yolların, ağaçların, böceklerin… Mesela bizim mahallenin adı Kinanira. Şehrimin ise Bujumbura. Ülkemin adı da Burundi. Kız kardeşimin, babamın, arkadaşlarımın her birinin adı var. Kendilerinin seçmediği, birlikte doğdukları bir ad. Bu işler böyle. Bir gün sevdiklerimden bana Gabriel yerine Gaby demelerini istedim, bunun amacı benim yerine karar verenlerin yerine karar vermekti. O nedenle rica etsem sen de bana Gaby der misin?”

Mektup arkadaşına cevaben yazdığı mektupta böyle diyor Gaby. Mektupları, mektup arkadaşına duyduğu hislerle tanıdık biri gibi yakın gelen Gaby, şahit olduklarını, yaşadıklarını dillendiriş biçimiyle, dünyada yerinden edilmiş yersiz yurtsuzların da dili oluyor. Küçük Ülke de öyle.

Belki Gael Faye’nin Küçük Ülkesini ziyaret etmek ve kitabı okumak istersiniz diye sözlerimi burada tamamlıyorum ama bundan önce bir parçasını sizinle paylaşmak isterim.

Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Alıntılar: Gael Faye, Küçük Ülke kitabından yapılmıştır.

*Cemal Süreya dizesi

Gerçekten eşit miyiz?

0

Tarih boyunca kadınların mecbur bırakıldığı sıkıntılı durumların sonuçları, pek çok alanda halen “buradayım” demektedir. Günlük yaşamın getirdiği ağır ve zorlu şartlar hiçbir zaman kadın ve erkek için eşit olmamıştır. İş hayatına erkeklerden daha sonra dahil edilen, daha doğrusu kadının işgücüne ve zekasına sonradan başvurmak zorunda kalan ataerkil sistemin çarkları, ister köy olsun, ister şehir; gerek ücretlerin eşitsizliği, gerekse kazanılan haklar olarak, ilk başta kadın için her anlamda geriden başlamasına ve hatta günümüzde de bu durumun yarattığı dezavantajların güncellenmesine sebebiyet vermiştir. İş hayatında, ailede, medyada, sporda, sanatta önyargıların hep önünde engel olduğu kadının savaşımı, erkek egemen alanlarda, elbette büyük bir direnişin göstergesidir. Fakat size üstüne basa basa soruyorum; “cam tavan” sendromunu kaçımız yaşıyoruz? “Aaa o hiç kadın işi mi, canım?” yorumunu kaç kişiden duydunuz? “Elinin hamuru ile gelmiş buraya, olacak iş mi bu?” gibi daha pek çok  klişeyi duymaya devam ediyor muyuz? 

 Köhnemiş yargıları ve geriletici düşünceleri, çağımıza uyarlanmış biçimlerde düzenleyerek, onları sürdürebilebilir kılmak için ne gerekiyorsa yapmaya ne yazık ki devam eden belli bir grup bulunuyor. Belki de yaşadığınız kesim tarafından, görünmez cam fanusun içindeki hayatlar, bu durumun çok abartıldığını düşünebilir. Bu sebeple biraz alanınızın dışına çıkabilmenizi, hiç ayak basmadığınız toprakları görmenizi, oraları ziyaret edemeseniz de okuyarak, izleyerek ya da araştırarak bilgi edinmenizi tavsiye ederim. Bahsettiğim bu gerici yapıdaki toplumların genel yapısı dahilinde, büyük patronların değişen koşullarına ve ihtiyaçlarına uygun bir şekilde kadının evinde oturması övüle övüle göklere çıkarılmaya çalışılmış, çalışan kadınların ailelerini ihmal ettiği gerekçesiyle suçlandıkları bile olmuştur. Ortaya asırlar önce çıkarılmış olan “baba otoritesi” kavramı kadını hep alt sınırda tutmaya ve üzerine adeta yapıştırılan görevlerin kimlikleştirilmesine sebebiyet vermiştir. 

Bu yazıyı kaleme almama sebep olan içimdeki ses, Kandaka eylemlerindeki kadınların göz alıcı direnişindedir; ve pek tabii ülkemin kadınları için de benzer bir uyanışı her bir bölge, her bir mahalle ve her bir birey ve zihin için diliyorum. Altını kalın kalın çizmek istediğim husus; ayrımcılığın her türlüsünü reddederek,  birlikten gerçek bir gücün doğacına olan inancımdır. İşte bu inancı tarih boyunca iliklerimize kadar hissettiren durumları, olayları ve onları, gizli kahramanları kaleme alan, bize aktaran isimler sayesinde perçinlediğimiz ve inancımızdan vazgeçmediğimiz de tartışmasız şekilde doğrudur.

Siyasi tarih sürecinde hep dışta tutulmuş, adeta temsilinin bile yapılmadığını okuyarak/araştırarak öğrendiğimiz ya da bizzat şahit olduğumuz kadınların verdikleri mücadele ve kazandıkları haklı zaferlerinin, fikirlerinin ve umutlarının kitlelere yayılmasına güçlü bir araç olan edebiyat sayesinde bu sürecin daha kısa zamanda katedildiğini düşünmek pek yanlış olmaz. Savaşlar, milli mücadeleler ve kolektif hareketlerin gelişim süreçlerine bakıldığında, edebi gücün hafife alınmaması gerekir. Geniş kitlelere umutların aktarıldığını, fikirlerin dalga dalga yayıldığını görmek ve toplumlara yön verecek aydın düşüncelerin, edebi eserler içerisinde temsillerinin olduğunu söylemek de mümkündür. Kadınların ve de erkeklerin mutlak bir eşitliğe ulaştığını toplumumuz için söylemek, üzülerek söylüyorum ki, halen yerinde olmayacaktır. Bana belki de diyeceksiniz ki; “bak parlamentomuzda kadın vekiller var, radyoda, televizyonda, belediyede vs. her alanda varsınız, daha nesi?” Temsilimiz elbette var; ancak kaç kadın vekilimiz bulunuyor ya da kaç kadın başkan var veya kadın başkanların sorumlu olduğu alanlar/bakanlıklar ve de neden partiler kadınlar ile ilgili belli bir kotayı doldurmak mecburiyetindeler; veyahut kaç kadın yazarımızın, kadın bilim insanımızın, futbolcumuzun adını bir nefeste sayabiliyoruz diye düşündüğümüzde verdiğimiz cevaplardan kendimiz bile tatmin olamıyorsak, mutlak ve gerçek bir eşitliğe ulaştığımızdan bahsetmemeliyiz. Vardığımız bu noktanın sebeplerini sorguladığımızda ise, cevaplarını zaten bu konuya duyarlı olan kişiler olarak zaten biliyoruz. Ama kaç kişiye bildiklerimizi aktarıyoruz? Hepimiz birimiz için diyebiliyor muyuz çocukken dediğimiz gibi? Günümüzde “eşitlik” adına vardığımız noktaya ulaşmamız için ciddi savaşlardan, sınavlardan geçildiğini, yine edebiyat yoluyla siyaset yapabilmiş olan kadınların mücadelesinden ya da onları destekleyen herkesin mücadelesinden takip edebiliyoruz. İzin verin daha nicelerini görmek istediğimiz, daha önceki yazılarımda da bahsettiğim(!), birkaç örneği sizinle paylaşayım.

Çerkes bir aileden alınıp sarayda eğitim verildikten sonra evlendirilen Nuriye Ulviye Mevlan-Civelek kadınlara ses olabilmek, onları bilinçlendirebilmek üzere Kadınlar Dünyası isimli dergiyi çıkararak başlattığı feminist siyaset, Osmanlı toplumunda en ses getiren kadın hareketlerinden biri olmuştur. Derginin masraflarını karşılayabilmek adına mücevherlerini sattığı bilinen Mevlan-Civelek yazı kadrosunu sadece kadınlardan oluşturmuş; kadınların başka bir yaşam biçimi bilmediğini, kendi haklarından habersiz olduğunu belirterek bu durumu aşmak için kadının kendi geçimini sağlaması ve toplumsal yaşama katılması gerektiğini ileri sürmüştür. Derginin diğer yazarlarından Mükerrem Belkıs, kadınların ancak hemcinsleriyle dayanışma içinde, ortak bir mücadeleye girişmeleriyle kadının ezilmişliği sorununun aşılacağını ileri sürmüştür. Dergi bu amaçla, Osmanlı kadınlarının hak mücadelesini yürüten Osmanlı Müdafaa- i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’ni kurmuştur. Yayın ilkesini kadının erkekle eşit olmasına çalışmak olarak belirleyen Kadınlar Dünyası, Osmanlı döneminde ilerici kadın hareketinin en kararlı sesi olmuştur. Dergi aynı zamanda 28 Mayıs 1913 tarihinde açılan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti’nin resmi yayın organıdır. Cemiyet, din ve mezhep ayrımcılığına gitmeden her kadının hakkını savunan ve arayan, eşit hak mücadelesi için çalışan bir cemiyet olmuştur. Kadınlara yol göstermeyi ve onlara toplumda yeni roller biçmeyi amaçlamıştır. Kadınların çalışma hayatına girebilmeleri, eğitim alabilmeleri için büyük uğraşlar vermişlerdir.

Eğitimini evde özel öğretmenlerle tamamlayan, dört yabancı dil bilen ve Osmanlı kadınlarının aydınlık yüzlerinden olan Nezihe Muhiddin, Sabah, İkdam gibi gazetelerde sosyoloji, pedagoji ve psikoloji konularında yazılar yazmış; yazdığı piyesleri, operetleri sahnelenmiş; senaryoları filme alınmıştır. Çalışan, üreten, rasyonel eğitim görmüş, meslek sahibi, siyasal ve toplumsal hayata tam olarak katılan kadın, Nezihe Muhiddin’in idealindeki kadın kimliğini olmuştur. Kadın hakları mücadelesini Cumhuriyet ilanından sonra da sürdürmeye devam eden Muhiddin, Cumhuriyet’i “kadın hakları için uygun bir zemin” olarak gördüğünden, ilanından önce, 15 Haziran 1923’te, kadınlara oy hakkı ve siyasal haklar talebiyle “Kadınlar Halk Fırkası”nı kurmuştur. Bu uğurda verdiği mücadelede bölücülük ile suçlanarak, derneğinin çatısı altında, Türk Kadınlar Birliği’ni kurarak Temmuz 1925 tarihinde Kadın Yolu dergisini çıkarmaya başlamıştır. İlk yazısı kadınlara siyasi haklar tanınması üzerine olan dergide, kadın hakları savunucusu erkek yazarlar da yer almıştır.

İyi bir eğitim alarak farklı ülkelerde tahsilini tamamlayan, yabancı kültürler ile kendi kültürümüzün mukayesesini yaparak, yabancı kültür değerlerinin milli kültürümüzde karşılığını araştıran Halide Edib Adıvar, kadının edebiyat üzerinden siyasette nasıl güçlü bir konuma geldiğinin ve verilen kadın hakları mücadelesinin en güzel örneklerinden biridir. Batı kültürünü ve değerlerini eğitimini tamamlarken yakından inceleme fırsatı bulan Adıvar, milli mücadelenin seyrini etkileyecek olan güçlü hitabeti sayesinde düzenlediği mitingler ile halkı bilinçlendirmeye, kadına ve kadın haklarına dair tarihimizde ilk kez somut adımları atan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ile birlikte çalışarak, toplumsal bilinci uyandırmış güçlü bir kadındır. Türk halkını harekete geçiren ve önderlik edenler devrin münevverleri, yazar ve edebiyatçılardır. Yazıları ile milli heyecanı ve direnci besleyen Adıvar, 1919 yılında, Vakit Gazetesi’nde sürekli yazmaya başlar; Büyük Mecmua’nın da başyazarı olur. Halide Edib Adıvar, 1926-1939 yılları arasında, edebi faaliyetlerine ara vermemekle beraber, tarih felsefesi, Şark ve Garb medeniyetlerinin mahiyetleri, karşılıklı tesirleri üzerinde çalışmalar yapmış; Amerikan üniversitelerindeki derslerinde ve muhtelif Hindistan üniversitelerinde bu meseleleri sistemli olarak ele almıştır. Batı edebiyatı ve Türk edebiyatından okudukları onun mizacı etrafında birleşir. Mizacının, ayırıcı özelliği aklına koyduğunu elde etmek, şartları zorlamak ve hâkim olmak kelimeleriyle ifâde edilebilir. İşte bu mizaç, Handan’da, Yeni Turan’ın Kaya’sında, Vurun Kahpeye’nin Aliye’sinde, Sinekli Bakkal’ın Rabia’sında edebî türün hazırladığı imkân ölçüsünde varlığını hissettirdiği gibi Halide Edib Adıvar, Türk kadının da hayatını şekillendirmiştir.

Başka örneklerin verilebilmesi ya da bu değerli isimlere yenilerinin katlanarak eklenmesi temennisi ile…

Altın Kedi için yarışacak filmler açıklandı

Sinemaseverlerin sabırsızlıkla beklediği İzmir Kısa Film Festivali’nde ulusal ve uluslararası dallarda animasyon, belgesel, deneysel ve kurmaca kategorilerinde Altın Kedi Ödülleri için yarışacak filmler belli oldu. 

İzmir Kısa Film Festivali, bu yıl 21. kez İzmirli sinemaseverler ile buluşmaya hazırlanıyor. Başta Kültür Bakanlığı ve İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere Fransız Kültür Merkezi ve Alman Kültür Merkezi destekleri ile gerçekleştirilen İzmir Kısa Film Festivali 2-8 Kasım tarihleri arasında yüzlerce filmi ücretsiz olarak sinemaseverler ile buluşturacak. 120 ülkeden 3 bin 500 filmin başvuruda bulunduğu festivalde, ulusal ve uluslararası dallarda animasyon, belgesel, deneysel ve kurmaca kategorilerinde Altın Kedi Ödülleri için yarışacak olan filmler belli oldu. 

Bu yıl Fransız Kültür Merkezi, İzmir Sanat, Konak Sineması, Karaca Sineması ve Kültür için Alan’nın desteği ile online olarak da gerçekleştirilecek olan İzmir Kısa Film Festivali programı ve jüri üyeleri önümüzdeki günlerde açıklanacak.

Ulusal Kurmaca Kategorisi Finalist Filmleri

Mamaville / Irmak Karasu

Büyük İstanbul Depresyonu / Zeynep Dilan Süren

Münhasır / Yeşim Tonbaz

Yara / Onur Güler

Esinti / Yiğit Ege Yazar

Vavelya / Birhat Temel

Siyah Güneş / Arda Çiltepe

Room 5 / Nihan Seven

Sarı, Siyam, Kanocular ve Ev Sahibi / Esme Madra

Ziyafet / Fırat Özerler

Göremediğimiz Tüm Işıklar / Şeyhmuz Altun

Ahtapot / Ergin Erden

Yolcuklar / Farnoosh Samadi, Ali Asgari

Uluslararası Kurmaca Kategorisi Finalist Filmleri

White Winged Horse / Mahyar Mandegar (İran)

David / Zach Woods (ABD)

The Fall / Jonatan Glazer (İngiltere)

I Am Afrait To Forget Your Face / Sameh Alaa (Mısır)

The Fall / Mert Berdilek (Avustralya)

Nina / Hristo Simeonov (Bulgaristan)

Vlora / Erblin Nushi (Kosova)

Virago / Kerli Kirch Schneider (Estonya)

Bromance / Jaroslav Moravec (Çek Cumhuriyeti)

Nero / Jan David Bolt (İsviçre)

Touch / Nir Berger (İsrail)

The Atomic Adventure / Loic Barche (Fransa)

Sticker / Georgi M. Unkovski (Makedonya)

Animasyon Finalistler

Lal / Gökalp Gönen

Çember / Melisa Hoş

Weight Of Consciousness / Alemşah Fırat

The Mother Of All Flowers / Merve Çaydere Dobai

Son / Orhan Umut Gökçek, Şeyma Kavak Gökçek

Belgesel Finalistler

Aynı Kar Tanesi Sayısız Kez üştü Yeryüzüne / Evrim İnci

Kelebek Adam / Enis Manaz

Buluşma / Nurbanu Asena

Bir Ömür Anadolu / Özer Kesemen

İris  / Volkan Güleryüz

Deneysel Finalistler

Taming Of Enkidu / Pırıltı Onukar, Lukas Geier

Balance / Murat Boncuk

Ankebut / Ceylan Özgün Özçelik

CRN1138 / Lütfican Umut

Vortex / Cüneyt Işık

İrtibat:

Kare Film: (232)  422 66 26, (532) 447 38 40

 HYPERLINK “http://www.izmirkisafilm.org” www.izmirkisafilm.org

Kadına Şiddette Üzerimize Sinen Kelime Dağarcığı: Kadın Düşmanlığı ve Centilmenlik

0

Her gün bir kadın cinayeti, her gün cinayetlerle ilgili süren davalarda hukuka aykırı gelişmeler, her gün ortaya çıkan olağanüstü mide bulandırıcı detaylar. Kanıksamalı mıyız? Hayır. Aksine kadınlar günü olmaksızın veya kadına herhangi bir şiddet haberi duymaksızın, her an, durmamacasına kadına yönelik her tür materyal üzerinden paylaşımlarda bulunmamız lazım. Maurice Daumas’ın Kadın Düşmanlığı kitabı üzerine bir inceleme yazısını bu sebepten, geciktirmeksizin yazmak istedim. Çünkü zamanın tümü, her anı kadınlar aleyhine işlemekte. Erkek eliyle uygulanan şiddetten tutalım, sonrasındaki süreçlerin hepsinde (Adli, hukuki, sosyal) kadınlara olan düşmanlık ve kadın mağduriyeti devam etmekte.

Bu arada İstanbul Sözleşmesi ne alemde? Neredeyse tamamı erkeklerden oluşan (Kadın vekillerin de erkeklerden daha erkek olduğu) meclisimizde kendilerinin işine gelen her yasayı ışık hızıyla çıkaran vekillerimiz, toplumdaki şiddetin kaynağını oluşturan kadına şiddeti önleyici ve şiddet olması durumunda caydırıcı cezaların uygulanabileceği İstanbul Sözleşmesi ile ilgili herhangi somut bir adım atabildiler mı?

Kadın Düşmanlığı dört başlığın atıldığı bölümlerden oluşuyor. Ve bu inceleme esnasında genelde kitaptan alıntılarla ilerleyeceğim çünkü üzerine ayrıca bir söz veya yorum yapmayı gerektirmeksizin izahı çok güzel yapılmış bir kadın düşmanlığı ile karşı karşıyayız.

Kadın Düşmanlığının İki Yüzü

Aşkın Kötü Sürprizleri

Dostluk ve Evlilik

Baskının Temelleri

Her şeyden önce kadın düşmanlığının iki yüzü var. Cinsiyetçi bir kelime olan cinsiyetçilikten bunu açıkça anlayabiliriz. Bu durumu Daumas şöyle açıklıyor: “Cinsiyetler arasında veya aynı cinsiyet içindeki ilişkileri tanımlamak için dostluk, aşk, baştan çıkarma, tutku, şefkatten söz ederiz. Bu kelimelerin çoğunun anlamı karşılıklıdır: Yani kadınlar erkekleri baştan çıkarır, erkekler de kadınları. Dildeki keskin asimetriye bakın ki, 20. Yüzyıldan önce hiçbir kelime özellikle dişil bir eylemi adlandırmazken, kadın düşmanlığı ve centilmenlik sadece eril davranışları tanımlıyor: “Aktif” bir erkek ile “pasif” bir kadın arasındaki rol dağılımı geleneksel kelime dağarcığına gayet güzel işlemiş.”

Daumas’ın altını çizdiği bu durum dikkatinizi özellikle çekmek isterim ki, bilgi, iletişim, uzay çağı diye nitelendirdiğimiz 20. Yüzyıl ile birlikte gerçekleşiyor. Her yeni başlayan yüzyıl ile birlikte kadın konusu tüm gelişmelerin tam tersi yönünde geriye doğru ilerliyor.

Aşkın Kötü Sürprizleri elbette ki kadın düşmanlığının tahakkümü niteliğinde ortaya çıkabiliyor. Aşinası olduğumuz, “Deli gibi seviyorum, bu yüzden yaptım.” cümlesinin içeriğindeki “hak edilmiş şiddet” meselenin nirengi noktasını bizlere göstermekte. Bu noktada Daumas, Pierre Bourdieu’nun ünlü Eril Tahakküm adlı eserinde sorduğu şu soruyu aşkın kadın şiddetine etkisini özünde kimse bu kadar iyi sormadı diyerek paylaşıyor:  “Aşk, eril tahakküm yasasında, temsillere dayalı şiddetin ötelenmesine yarayan ve en yüksek değerin atfedildiği tek istisna mıdır, yoksa bu şiddetin en ustalıklı şekilde saklandığından dolayı en üst seviyedeki hali midir?”

Soruyu  Bourdieu’nun sorduğu şekilde aynen alıntıladıktan sonra Dostluk ve Evliliğe geçelim. Dostluğun gayriresmi ve sadece bireyi ilgilendiren bağlayıcılığına karşılık evlilik kurumu ahlaki, sosyal ve siyasi düzenin temel direği olarak kabul ediliyor. Bu açıklamadan sonra Dostluk ve Evliliği neden birbiriyle kıyaslıyoruz diye soruyor Daumas. “Çünkü eşlerin birbirlerine duydukları dostluk ve sevgi aynı alana, bireyin duygu yelpazesine aittir.” Duygu yelpazesi nitelemesi bu cümledeki en önemli nokta. Bir aradayken erkekler ve bir arada olan erkeklerin (erkekleşmiş yatılı okullar, askeri koğuşlar, mesleki ortamlar) arasında yeri olmayan kadınlar ortamı şiddetin üretim merkezleri halini alabiliyor.  Burada çok önemli bir şey söylüyor Daumas, “Kadınlar erkeklerin asla vazgeçemedikleri yegane eğlence nesnesidir.” Ve bu eğlence nesnesinin şiddete dönüşümü kaşla göz arasında gerçekleşir. Yani Dostluk ve Evlilik penceresinden kadına şiddete bakmamızı isteyen Daumas; “Yalnız gülmüyoruz, yalnız bağırmıyoruz, taraftar otobüslerinde erkeklere özgü şamatadan yükselen bu gürlek ve kakafonik ezgilerden herhangi birini tek başına çıkarmıyoruz. Bu davranışlar grup etkisiyle gerçekleşiyor ve bireyin rakibine olan nefretini, ırkçılığını ve kadın düşmanlığını göstermesine kapı aralıyor.” diyor. Böyle bir şey yok diyerek bu tespitlere itiraz edebilir misiniz?

Gelelim Baskının Temelleri’ne. Bu bölümde sözü tamamen Maurice Daumas’a bırakacağım. Nedeni şu: Kadın cinayetleri politiktir diyoruz ya hep ve bunun doğruluğu her kadın cinayetinde tescillenircesine bir süreçle yaşanıyor ya, bu yüzden de İstanbul Sözleşmesi konusuna da yukarıda değindim ya, işte tüm bu sebeplerden Baskının Temelleri bölümünde sözü tamamen Daumas’a bırakacağım kitabın özünü en iyi yine yazarı açıklayabileceği için: “Bir temsili boyutu ve ideolojik bir aracı olmadan iktidar kurulamaz. Kadınlara yaptırılmış olumsuz sterotipler, kadın düşmanı bir ideolojiden, bir inanış sisteminden söz etmemize yetecek kadar eski, çeşitli, ve benzerdir. Yabancı düşmanlığı gibi kadın düşmanlığı da gizli ve yaygın bir duygu olarak koşullar tarafından tetiklenerek feminizm karşıtlığına dönüşür. Irkçılık da koşulsallaşmış, tarihselleşmiş bir ideolojidir. (…) Oysa kadın düşmanlığının bir “öncesi” bulunmaz. Erkek baskısının varolmadığı bir altın çağ asla yaşanmadı.”  

Egemen olmak zorundaydılar çünkü kadını niteleyen bir çok özellik erkekte yok. Kadında var olup da onlara doğuştan bir hediye gibi sunulan fakat asla erkekte olmayan manevi güçlerden bahsediyorum. Bu yüzden sürekli bir savaş halindeler ve hiç yoktan savaş çıkarabilme “gücüne” sahipler. Alıntı yapmalara doyamadım fakat olayın kadın erkek farklılığını ortaya koyması ve meseleyi basit bir örnek üzerinden olsa da anlatması açısından kitaptan son bir alıntı yapmak istiyorum.     

“Genç kızlar gönül ilişkilerine genç erkeklerden daha çok kendilerini adıyor. Erkeklerin üçte birine kıyasla kadınların üçte ikisi, ilk cinsel deneyimlerini yaşadıkları erkeğe aşık olduklarını ifade ediyor. Kadınların cinselliklerini doğrudan duygusal bir çerçeveye, hatta evlilik çerçevesine yerleştirmeyi erkeklerden daha çok benimsedikleri konusunda araştırmacılar hem fikir. Üstelik önemli bir çoğunluğu ilk partnerlerini müstakbel eşleri olarak görüyor. Gerçekleşmesi uzak bir ihtimal olduğundan, bu beklentinin erkeklere oranla kadınları daha çok hayal kırıklığına uğrattığını görüyoruz. Kadınların duygusal açıdan aşırı adanmışlığının yarattığı eşitsizliğin etkisi ilk burada görülür.”

Yaptığım alıntılar kitabın beşte birine bile tekabül etmiyor. Bu yüzden lütfen Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayınlanan Barış Behramoğlu tarafından çevrilen Kadın Düşmanlığı kitabını alıp okuyun.