Ana Sayfa Blog Sayfa 550

Bir hayvanı özgürleştirmenin mutluluğu: ALF içinizde

Bir ALF eylemi birçok hayvana özgürlüğünü iade etmenin yanında sizi de mutluluğa yaklaştırır. ALF, Animal Liberation Front yani Hayvan Kurtuluş Cephesi. Bu iyi kalpli insanlar dünyanın 20 ülkesinde faaliyetteler. Ancak kötü kalpli devletler hayvanları öldürmelerinin yanında, onları özgürleştirmeye çalışan kişilere çok yıllık hapis cezalarına varan engeller yaratıyor.

En son kulağımıza teğet geçen ALF eylemleri Hollanda ve Amerika‘da yapıldı. Hollanda Putten’da cuma sabahının erken saatlerinde bir kürk çiftliğindeki kafeslerin kapıları açıldı, binlerce vizon doğaya salındı.

Vizon Hollanda

Amerika’da ise Wisconsin Burlington’da bir hayvan özgürlükçüsü tilki çiftliğine girdi. Çiftlikteki hislerinin de ayrıntılı anlatıldığı yazıya göre, tilkilerin akıbeti tam belli olmasa da en azından artık kapalı kafeslerde değiller. Tilkiler artık özgürler!

Tilki ALF

ALF, merkezsiz ve hiyerarşik organlara sahip olmayan özerk bir örgütlenme modeline sahip. Kendi ilkelerine uyan her eylem grubunun ALF adıyla eylem düzenlemesine uygun yapısıyla yirmiyi aşkın ülkede faaliyet sürdürüyor. Yani bir hayvan özgürlüğü eylemi yapmak için üyelik veya kayıt gerekmiyor. Bir dostumun dediği gibi, biraz vicdan yeterli. 

Hayvan özgürlüğünü kadın, insan, LGBTİ özgürlüğünden ayırmak tüm özgürlüklere vurulan bir darbedir. Klişe bir sloganda da dendiği gibi kurtuluş yalnız gelmeyecek, kurtuluş hepimize gelcek. Tüm ekosisteme, tüm canlılara gelmeyen, tek bir gruba hitap eden özgürlük, geçici ve kısıtlı bir özgürlüktür. Tabii kısıtlı kelimesi ile aynı cümlede kullanılan özgürlük anlamını kaybediyor, bu çok açık. 

ALF Eylem 2

Hayvan özgürleştirmek kutsal bir davranıştır. Ancak kutsal bir davranış sergilemek için değil o minik ve bizden güçsüz canlıları, bizim tahakkümümüzden kurtarmak için yapılmalıdır. Kürkler hayvanlarda kalsın biz ketenle de ısınırız; vücut bütünlüklerini bozmaya gerek yok, biz tabiatın bize sunduğu sebzelerle de doyarız.

Lütfen tahakküme son vermek için elinizi vicdanınıza koyun. Empati kurun; kafesin içinde derisinin yüzüleceği zamanı bekleyerek esir kalan bir hayvanla, bıçak bileyerek size doğru gelen bir adam düşünün, az sonra hayata boğazınızı kesen bir bıçakla veda edeceğinizi. Evin bir odasına hapsedildiğinizi ve biri size bir tasma takıp sizi istediği yerde gezmeye götürene dek o odada tıkılıp kalacağınızı düşünün. Ama onlar hayvan dediğiniz anda Hitler’den farkınızın kalmadığını hatırlayın. 

Unutmayın, insan da bir hayvan türü ve insanı tahakküm altına alan da yine insan. Hayvanlarla savaşmayı bırakıp özgürlüğümüz için mücadele etmeye başlamak için hâlâ geç değil. Biraz vicdan biraz özgürlük tutkusu. Tahakküme son verelim, hep birlikte özgürleşelim.

Ağaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyor

1

Amerikalı sanatçı Kimera Wachna, ağaçlardan düşen odun parçalarını ince bir işçilikle boyayarak birer sanat eserine dönüştürüyor. Uzun ve sıkıcı bir ofis hayatının ardından çocukluktan beri derin bir bağ kurduğu ormana dönen Wachna, şehirdeki monoton hayatını ardında bırakmanın ruhunu dinginleştirdiğini ifade ediyor.

Zamanının çoğunu ağaçların dibine düşen odun parçalarını toplayarak geçiren sanatçı, minik boyamalar ve figürler kullanarak üzerine basıp geçtiğimiz ağaç dallarını dönüştürmeyi kendine uğraş edinmiş. Materyal bulmakta zorluk çekmediğini ifade eden Wachna, eğer evinin çevresindeki odunlar biterse komşularından rica ederek bölgenin başka alanlarından da kaynaklarını ediniyor.

Monoton ofis hayatını bırakmanın verdiği huzuru ve sanata yönelmesini şu sözleriyle ifade ediyor Kimera Wachna “Küçük parçalarla çalışmayı seviyorum, bu doğa ve benim aramda yakın bir ilişki yaratıyor. Zanaatkârlık sürecine duyduğum saygıyı bu çalışmalar sayesinde öğrendim. Eylemlerimi doğaya dayatmak yerine onun güzelliklerini geliştirmeyi ve çoğaltmayı amaç edindim.”

Sanatçının birbirinden güzel eserlerinden derlediğimiz örnek çalışmalar:

i-bring-recycled-wood-to-life-4__880

 

Ağaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorAğaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyorI-bring-recycled-wood-to-life35__880Ağaçların dibine düşen odun parçalarından mükemmel sanat eserleri yaratıyor

Kaynak: Bored Panda 

Hazırlayan:Esra Aydın

Beyaz perdenin agresif yönetmeni Emir Kusturica

0

Dini hissiyatları ile siyasi görüşlerini yaptığı sanatın üstüne tutan bir yönetmen Emir Kusturica

Bu sebepten dolayı da benim gibi sayısız sinema tutkununu beyaz perdeye kilitlemeyi başaran filmlerinin pek çoğu, bizlere din ile somut gerçeklik arasında çıkmaza sürüklenen kahramanların politik isyanlarına tanıklık ettirir. Lakin, Balkan Sineması kavramını Goran Bregoviç ortaklığıyla çektiği öyküler eşliğinde bütün dünyaya benimsetmeyi başaran bu sıradışı yönetmen, son zamanlarda ülkemizde filmlerinden çok vermiş olduğu demeçlerden dolayı uğradığı protestoyla hatırlanmaktadır.

Bosna Savaşı’nın hamile kalmış kız çocukları hakkında belirtmiş olduğu alaycı düşüncelerden dolayı pek çok kesimin kendisinden nefret etmesi için haklı gerekçeler sunan Kusturica’yı, ben de kendi açımdan geçmişte çektiği harika filmlerle hatırlamaya özen gösteriyorum. Özellikle de 60’ıncı yaşına adım attığı bugün itibariyle sinema kariyerine geriye dönüp baktığımızda, Johny Deep’in aktörlüğünün henüz başındayken Arizona çöllerinde hayat verdiği Axel’inden tutup da kucağında hindi, yüreğinde ki tarifsiz baskılar eşliğinde oradan oraya sürüklenen Perhan’a kadar sayısız hikâyeler kazandıran yönetmenin başarılı kariyerine küçük bir bakış atalım.

Words With Gods
Words With Gods

Kusturica Sineması’nda iki farklı bakış açısı bulunmaktadır. Bunlardan biri en fazlasını elde edebilmek adına bütün sınırları zorlayan kötü niyetli komik karakterler, bir diğeri ise bu kötü niyetler içerisinde kendi küçük dünyalarını yaşamak için direnen mazlum kahramanlardır – ki yönetmen bu durumun da karakterlerine en beklenmedik absürt anlarda kurdurduğu gerçekçi tiratlar ve başarısız intihar girişimi sahneleriyle sürekli tekrarlayarak üzerinde durmaktadır.-

Time of the Gypies

Time of the Gypsies (Çingeneler Zamanı)

Filmlerindeki oyunculukları profesyonel isimlerden ziyade genellikle amatör çingene ruhunu yaşatabilecek sıradan insanlar arasından seçmeye özen gösteren yönetmen, Çingeneler Zamanı filminde aktarmayı çalıştığı varoluş temasının batılı versiyonu olan Arizona Rüyası aracılığıyla Holywood’a başarılı bir ilk adım atmıştır. Tabii bu filmlerin ardından gelen ve savaşın trajikomik bir parodisi olarak tanımlayacağımız Yeraltı filminde de, kültlük mertebesine ulaşacak çok yönlü finali sayesinde hafızalarımızda derinlemesine yer edinmeyi başarmaktadır.

Arizona Dream
Arizona Dream (Arizona Rüyası)

En son geçtiğimiz yıl Arriaga’nın önderliğinde çekilen Tanrılarla Konuşmalar filminde boy gösteren yönetmen; birkaç yan rol, konser turneleri ve yazdığı kitaplarla kariyerini sürdürmeye devam ettiriyor. Günah Keçisi, sinema dehası, çatlak, müzisyen, istenmeyen adam ve daha pek çok tanımlamayı üzerine alabilecek bir potansiyele sahip olan Emir Kusturica; kendisinden istenilenden ziyade, kendisinin istediği şeyleri yaparak küçük çaplı meydan okuyuşlarını hayatının geri kalan kısmında da sürdüreceğe benziyor…

Gambiya’dan tarihi karar: Kadın sünneti yasaklanıyor

0

Gambiya hükûmeti, tarihi bir adım atarak ülkedeki kadın sünneti yasağını duyurdu.

Kasım sonunda açıklama yapan Gambiya Başkanı Yahya Jammeh, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde yaygın bir şekilde devam eden kadın sünnetinin yasa dışı olacağını açıkladı. Yasağın hızla uygulamaya geçeceğinin altını çizen Jammeh’in açıklamasının ardından hükûmetin toplanması bekleniyor.

Kadın sünneti, genellikle küçük yaştaki çocuklara uygulanırken işlem, klitoris ve labiyanın kesilmesiyle gerçekleşiyor. Yaşanan bu durumun ardından birey; kanama, enfeksiyon, vajinal acı ve kısırlık gibi ömür boyu sağlık problemleri ile karşılaşıyor. UNICEF’in 2013’te yayınladığı bir rapora göre, 15 ile 49 yaş arasında sünnet edilmiş 20 milyon kadın bulunuyor. 

The Guardian’ın 2014 yılında devreye soktuğu kampanyayla Afrika ülkelerinde kadına karşı uygulanan acımasız uygulamaya bir mücadele süreci başlamıştı. Geçtiğimiz mayıs ayında Nijerya’da yürürlüğe giren İnsanlara Karşı Şiddet Yasağı Yasası sayesinde ülkede kadınları sünnet etmek yasaklanmıştı.

Jaha Dukureh
(Jaha Dukureh, The Guardian)

Gambiya’da The Guardian’ın desteklediği aktivizm kampanyasında aktif rol oynayan Jaha Dukureh, yaşanan gelişme ardından, “Ülke başkanının bu yasağın uygulamaya başlayacağı hakkında yaptığı açıklama beni inanılmaz mutlu etti. Milyonlarca yıl geçse de bu topraklara kadın hakları konusunda bir yenilik geleceğini beklemiyordum. Ancak ülkemle şu an gurur duyuyorum ve çok çok mutluyum” açıklamasını yaptı. 

Kadın sünnetinin en çok yaşandığı ülke ise Somali. İstatistiklere göre 4 ile 11 yaş arası çocukların yüzde 98’i kadın sünnetine maruz kalmış durumda.

Kaynak: The Guardian 

Hazırlayan :Burak Avşar

Güneş enerjisi ve yeşilin büyüsüyle dağ bisikletçisi çiftin karavan hayatı

1

Jeremy Horgan-Kobelski ve Heather Irmiger profesyonel dağ bisikletçileri, aynı zamanda köpek dostları ile paylaştıkları bir karavanda yaşıyorlar. Hayatlarını da şu cümleyle özetliyorlar: “Ağaçların arasında uyuyormuş gibi, tek fark kocaman ve rahat bir yatağınızın olması.”

Profesyonel bisikletçi olarak geçirdikleri 15 yılın ardından hareketli yaşamlarına ayak uyduracak bir ev arayışına girmişler.

Karavanı sırtlayan pikapları ve bisikletleriyle ormanın derinliklerine dalan Kobelski ve Irmiger, bir jeneratöre bağladıkları güneş panelleriyle enerji ihtiyaçlarını karşılıyor.

Airstream karavanları yeterli büyüklükte banyosu ve pratik mutfaklarıyla ev konforu sağlıyor.

Katlanabilir yatağın altındaki bölmeler ise kullanılmayan eşyalara ayrılmış. Pratik iç dizayn sayesinde ise yeterli alan sağlanabiliyor.

Kaynak: The Plaid Zebra

Tüketici olarak paketli gıda ve seri tüketim kültürünün neresindeyiz?

Paketli gıda tüketimi, seri üretim ve seri tüketim kültürünün doruk noktasına ulaştığı günümüzde neredeyse tüm rafları paketlenmiş gıda ürünleri ile doldurulmuş market zincirleri bu kültürün adeta kaleleri olarak nitelendirilebilmektedir. Paketlenmiş gıdalar ise, zenginlerin gıda kültürü olarak yansıtılmakta. Market zincirlerinin cirolarının vardığı korkunç rakamlar aynı zamanda paketli gıdanın zenginlik, geleneksel yöntemlerle üretilen gıdanın yoksulluk ile özdeşleştirilmesi sürecinin tüm küre üzerinde ne denli içselleştirildiğinin de göstergesidir.

Paketli gıdaların hijyen ve güvenilir gıdanın simgesi haline getirilmesi ile palazlanan seri tüketim kültürü de paralel olarak yaygınlaştırılmaktadır. Öyle ki paketli gıdanın zararlarının bilinir hale gelmesi, tüketilmemesi konusunda telkinlerde bulunulması ve insanların organik/işlenmemiş olana yönlendirilmesi, paketli gıdanın her gün daha fazla tüketilmesinin önüne geçememektedir. Bu durum, paketli gıdaların her birimizin hayatında vazgeçilemez bir yer edindiğinin en açık göstergesidir. Paketli gıda tüketiminin seri hale getirilmesi süreci, paketli gıdanın hijyenik ve güvenilir gıda olarak kabul ettirilmesi ile başlamıştır. Tüm kültürleri içine alacak şekilde genişleyen bir seri ve paketli tüketim kültürü yaratılmada son derece başarılı olunmuştur.

Tüketici olarak paketli gıda ve seri tüketim kültürünün neresindeyiz?

Söz konusu ürünlerin üzerinde içeriklerinin yazılması zorunluluğu insanların bu gıdalara güvenebileceği konusundaki yargıları kuvvetlendirmektedir. Fakat bu durum yoğun işlem görmüş ve çeşitli katkı maddeleri kullanılarak raf ömrü normalinin birkaç katı uzatılmış paketli gıdaların sağlığa zararını ortadan kaldırmamaktadır. Bir diğer durum ise her pakette aynı tadı alabilmenin keyfini süren paketli gıda müşterilerinin varlığıdır. Bu müşteriler içerikle ilgili herhangi bir kaygı duymadan, tükettiği gıdanın neliğiyle değil, tadıyla ilgilenen tüketicilerdir. Ve sonuç olarak gıdayı gıda olmaktan ziyade sadece açlığı önleyen bir meta olarak niteleyen tüketicilerdir. 

Paketli gıda tüketiminin zenginlikle özdeşleştirilmesi, monokültürün başarıyla tersi algıyı yarattığı bir gerçekliği de çarpıtmaktadır. Bu durum, endüstrileşmiş ülkelerde zenginlerin genel olarak taze ve paketlenmemiş gıda tükettiği gerçekliğinin perdelenmesi anlamına gelmektedir. Eğer zenginler sanıldığı gibi paketli gıda tüketmeyi tercih etmiyor, taze ve paketlenmemiş gıdaları tüketiyorlarsa, işlenmiş ve paketlenmiş gıdayı asıl tüketenler yoksullardır. Bu algı aynı zamanda paketli gıdanın monokültür ürünü olduğu ve geleneksel gıdalara yoksulluk ithaf edilerek aşağılanması ile geleneksel gıda ürünlerinin yok edilmesi ve gıda pazarında tekelleşme yaratmak amacıyla paketli gıda tüketiminin sürekli olarak yüceltildiği gerçekliğini ortaya çıkmaktadır.

Tüketici olarak paketli gıda ve seri tüketim kültürünün neresindeyiz?

Amaç ihtiyaç karşılamak değil, ihtiyaç fazlasını satmak

Gıdanın sektöre manipüle edilmesinin en temel göstergesi olan paketli gıdalar, aynı zamanda depo edilebilir alışverişlerin yapılması gibi yeni oluşan bir kültürü de körüklemektedir. Raf ömrünün uzatılması, indirim broşürleri ve ilanları, teşhir sisteminin yaygınlaşması (bunda gıdanın paketlenebilir olması en büyük etkendir) ve yeni ihtiyaçlar üretme (bir ürünün kullanılabilmesi için başka bir ürünü satın alma zorunluluğu ya da bir ürünün etkisinin başka bir ürünle artırılması gibi) gibi temel faktörlerin etmen olduğu yeni bir alışveriş kültürü son derece yaygınlaşmıştır. Bu alışveriş kültüründe ihtiyacı karşılamak temel amaç değil, ihtiyaç fazlasını satabilmek temel amaç haline dönüşmektedir. Bu noktada satın alındıktan sonra depo edilen ve belki de hiçbir zaman kullanılmayan ürünler ciddi bir tüketim ağını oluşturmaktadır. Boşa satın alınan ürünler ise her şeyden önce doğa ve canlılar için ciddi birer maliyettir.

Tüm üretim ve tüketim süreçlerini ele geçirmek amacıyla hem doğaya hem de canlılara savaş açan monokültür aklın tekelleşme üzerine eğilmesi aynı zamanda açgözlülüğünü de ortaya koymaktadır. Bu açgözlülüğün yansıması ise depolama mantığı ile yapılan yeni alışveriş kültürüdür.

Tüketici olarak paketli gıda ve seri tüketim kültürünün neresindeyiz?

Değerler dünyamıza ve önceliklerimize tüm dışlayıcılığı ve körlüğü ile savaşını ilan eden monokültür, hayatı idame etmek için zorunlu olan gıdamızı ele geçirerek, gıda tekelini ilan etmek için son adımları beklemektedir. Dünyamızı dört bir yandan saran gıda tekellerine hiçbir şey borçlu değiliz. Buna karşılık geleneksel/yerel gıdamızın yok edilmesini engellemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için hem doğaya hem de geleceğimize büyük bir borcumuz vardır. Gıdanın metaya dönüşmesinin önüne geçmek için yerel gıdanın değerini hatırlamak ve hakkını teslim etmek, gıda üzerinde oluşturulan çarpık zenginlik ve yoksulluk algısını değiştirmek, gıda ile müşteri- meta ilişkisi kurmak yerine gıdanın üreticisi ve savunucusu olmak atılabilecek ilk ve en önemli adımlardır.

Punk’ın şairi Patti Smith’ten yol hikâyeleri

1

Patti Smith’in yeni kitabı M Treni Domingo Yayınevi’nden çıktı. Smith, ABD’de çıktıktan sonra 1 ay gibi kısa bir sürede Türkçeye çevrilen yeni kitabı için hayatımın yol haritası diyor. M Treni Smith’in ilk kitabı Çoluk Çocuk’un devamı niteliğindeyken Smith hayranı olduğu Beat kuşağı yazarları gibi yoldayken başından geçen hikâyelerini derinlikli bir şekilde anlatıyor. Okuru, Smith ile birlikte yolda yaşananları kendi yaşıyor gibi hissediyor ve onun yolculuğuna adeta bir yoldaş oluyor.

O bir şaman, o bir punk rock efsanesi. Bir şair o, adeta yaşayan bir Beat Kuşağı şairi. Rock n roll’un bilgesi, punk rock’un geçmişten günümüze bilinci, sol yanı. Patti Smith’ten bahsediyoruz. Smith, efsaneleşen ilk albümü “Horses”ın yayınlanışının 30’uncu yılında yeni kitabı “M Treni”ni çıkardı. ABD’de geçtiğimiz ay içinde yayınlanan kitap, 1 ay gibi kısa sürede Seda Ersavcı tarafından Türkçe’ye çevrildi ve Türkiyeli okuruyla buluştu.

Hem dünyada hem de Türkiye’de büyük ilgi gören “Çoluk Çocuk” adlı kitabından sonra Smith, “M Treni” adlı kitabında kendi hayat hikâyesinin devamını anlatırken adeta yaşamının yol haritasını okurla paylaşıyor, okuru da bu yolculuğuna ortak ve yoldaş ediyor. Smith; ülke ülke, kafe kafe, şarkı şarkı bu yolculuğunu anlatıyor.

Smith, kitapta bağlı olduğu, sevdiği şeyleri ve bunları kaybetmekten ne kadar korktuğunu da anlatıyor. Kitabın her satırında samimiyeti hissediyorsunuz. Bir kafeye, bir kahveye, bir kitaba, yerde bulduğu bir taşa ve sevdiği erkeğe verdiği değeri görüyorsunuz ve bunları aynı zamanda kaybetmekten nasıl korktuğunu da

Punk’ın şairi Patti Smith’den yol hikâyeleri 3

Smith bu duygularını şu şekilde dizelerine taşımış: “Belli bir anı, sesi, duyguyu yeniden yaşamanın yollarını arıyoruz. Annemin sesini duymak istiyorum, çocuklarımı çocuk halleriyle yeniden görmek istiyorum. Her şey değişiyor. Oğlan büyüdü, baba öldü, kız benden uzun. Lütfen sonsuza dek kalın diyorum tüm tanıdığım şeyleri. Gitmeyin. Büyümeyin.” Smith’in anlattıkları o kadar gerçek ve hayatın içinden ki.

Punk’ın şairi Patti Smith’den yol hikâyeleri 5

Rock dünyasının kadın ozanlarından biri

Patti Smith’i rock dünyasında farklı ve ayrıcalıklı bir yere koyan ise şair ve edebiyatçı yönü. Smith; yazmaya, şiire, şiir okumaya, şiirle performans sergilemeye ve edebiyata tutkun bir müzisyen. Smith, bu yönünü şarkı sözlerine müzik kariyerine kariyeri boyunca yansıtmıştı. 20’li yaşlarının masalsı yıllarına bir ağıt yaktığı “Çoluk Çocuk” adlı kitabında da fazlasıyla göstermişti. Yazarlıkta da çok iyi olduğunu ortaya koyan Smith yeni kitabı M Treni’nde yine nasıl iyi bir anlatıcı olduğunu bir kere daha kanıtlıyor. Smith’in anlatımı oldukça akıcı. İlk kitabından farklı olarak bu kez Smith hep yolda. Onun yol hikâyelerini dinliyoruz. Hayranı olduğu ve etkilendiği başta Jack Kerouac gibi Beat kuşağı yazarları gibi yol haritasını okuyucuya aktarıyor.

M Treni’nin hikâyeleleri, bir dönem beraber müzik de yaptıkları kocası Fred Sonic Smith ile çıktıkları sıradışı balayı seyahatiyle başlıyor. Fred ile Fransız Guyanası’nda Jean Genet’nin tutuklu yattığı cezaevinin kalıntılarına gidiyorlar balayı için. Smith, bu hikâyeden sonra kitap boyunca gittiği şehirleri, oturdukları kafeleri, yolda yaşadıklarını, tüm bu süreçte kulağına düşen şarkıları anlatıyor.

Kitaptaki anlatım, okuyucuyu kesinlikle yormayan bir anlatım. Smith dura dura, yavaş yavaş keyfini çıkara çıkara ve okura da çıkarta çıkarta anlatıyor. Sanki okuru da onunla birlikte dolaşıyor şehrin sokaklarında, onunla birlikte kahvesini yudumluyor, müziği dinliyor.

Punk’ın şairi Patti Smith’den yol hikâyeleri 2

Punk ile şiiri birleştirdi

Patti Smith, 30 Aralık 1946’da Chicago’da doğdu. Smith, 1975 yılında çıkardığı ilk albümü Horses ile punk rock’ın sonraki dönemdeki gidişatını belirleyen isim oldu. Edebiyatı, şiiri özellikle de Beat şiirini punk rock ve performans sanatı ile birleştirdi. Geniş kitleler tarafından Bruce Springsteen ile birlikte yazdığı “Because the Night” isimli şarkısıyla tanınsa da Smith, kesinlikle bu şarkıdan çok daha ötesi ve çok daha derini idi. 2005 yılında Fransa Kültür Bakanlığı tarafından edebiyata ve kültüre yaptığı katkılardan dolayı “Ordre des Arts et des Lettres” nişanı verilen Smith, ayrıca 2007 yılında “Rock and Roll Hall of Fame”e kabul edilmiş bir müzisyen.

Punk’ın şairi Patti Smith’den yol hikâyeleri 4

“İsa birilerinin günahı yüzünden öldü ama benim değil”

Smith, dinle arası hiç iyi olmayan bir isim oldu. Sanatçının çocukluğu New Jersey’de geçti. Yehova gönüllüsü bir annenin kızıydı, yoğun bir din eğitimi almıştı ama özellikle ergenlik döneminden itibaren dinsel değerlere hep itiraz etti. Patti Smith, 1967’de Glassboro State Teachers Koleji’nden ayrıldı ve New York’a taşındı. Orada, şair arkadaşı Janet Hamill ile birlikte bir kitapçıda çalışırken fotoğrafçı Robert Mapplethorpe ile tanıştı. Bu hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Mapplethorpe’un çektiği fotoğrafları Patti Smith Group’un kapağı oldu ve fotoğrafçıyla dostlukları Mapplethorpe’un 1989’daki vefatına dek sürdü. 1969 yılında kız kardeşi ile birlikte Paris’e gitti. Orada sokak çalgıcılığı ve performans sanatları ile hayatını kazandı. New York’a döndüğünde Chelsea Hotel’de Mapplethorpe ile uzun yıllar yaşadı.

Patti Smith 1975’te ilk albümünü çıkardı. Patti Smith, ilk albümüyle bir efsane haline gelen isimlerden biri. Debut albüm 1975’te John Cale’in yapımcılığında çıktı. Albüm punk rock ile şiiri müthiş bir biçimde harmanlayan bir albüm. Bir Van Morrison cover’ı olan “Gloria” ile açılan albüm, bu şarkıdaki şu sözlerle kült haline geldi: “İsa birilerinin günahları yüzünden öldü ama benim değil.” Albümün Robert Mapplethorpe’un çektiği kapak fotoğrafı müzik tarihinin klasikleşmiş albüm kapaklarından biri oldu.

Punk’ın şairi Patti Smith’den yol hikâyeleri 6Grubuyla birlikte ikinci albümü Radio Ethopia ise çok vakit geçmeden çıktı. 1977’de albüm tanıtım turu amacıyla Florida’da verdikleri konserde sahneden düşen Patti, omurga kemiklerini kırdı. Kazadan sonra Smith bir süre dinlendi ve fiziksel terapi gördü ama şarkı yazmaya devam etti. 1978’de çıkan Easter grubun ticari açıdan en başarılı albümleri oldu. Easter‘da Patti’nin Bruce Springsteen’le birlikte yazdığı Because the Night da yer aldı.

90’lı yıllar Smith’in tekrar popülerliği yakaladığı yıllar oldu. 1996’da Smith, Kurt Cobain’in anısına kaydedilen About A Boy isimli şarkının da bulunduğu Gone Again‘i çıkardı. Aynı yıl en yakın dostlarından biri REM’in solisti Michael Stipe ile birlikte R.E.M.’in New Adventures in Hi-Fi isimli albümlerinde yer alan “E-Bow the Letter” için birlikte çalıştı. 1997’de Peace and Noise ve 2000’de Gung Ho albümlerini çıkardı. 2004’te ise Patti Trampin isimli, genellikle annelik hallerine ilgili şarkılar barındıran, Patti’nin vefat eden annesini anma niteliğinde olan albümünü çıkarttı.

Yeşiller’in aktif destekçisi ve sıkı bir savaş karşıtı

Patti Smith, ABD seçimlerinde Cumhuriyetçi ve Demokratların yanında üçüncü bir alternatif olan Yeşiller Hareketi’nin aktif bir destekçisi. Smith, 2004 seçimlerinde ise özellikle çevreci yönünü takdir ettiği Demokratlar’ın adayı John Kerry’i desteklemişti. Smith, 2004 ve 2005 yıllarında Yeşiller’in lideri Nader ile Irak Savaşı’nı protesto konserlerinde yer aldı.

Smith’in “Without Chains” şarkısı, Almanya’da doğup büyüyen Murat Kurnaz isimli bir Türkiye vatandaşı hakkında. Kurnaz, dört sene boyunca Guantanamo Kampı’nda hapis yatmıştı. Smith’in bu şarkının hikâyesini anlatırken şunları söylemişti: “Haksız bir şekilde hapsedilmiş çocuklar, genç erkek ve kadınlar var. Ben bir Amerikalıyım, vergilerimi ödüyorum ve onlar da İsrail gibi ülkelere milyonlarca dolar veriyorlar ki İsrail savunma teknolojisini geliştirsin, bombalar üretsin ve bu bombaları Qanalılar üzerine bıraksın. Bu berbat bir durum. Bu insan haklarının ihlali.”

M Treni, Patti Smith, Domingo Yayınevi, 280 sayfa, 22 TL

Patti Smith – Because the Night

Patti Smith – Gloria

Yardım kuruluşları uyarıyor: Enerji yoksulluğuna çözüm kömür değil

0

İngiliz yardım kuruluşları, kömürlü termik santrallerin elektriğe ulaşamayan milyarlarca insana yardım etmede bir çözüm olmadığı konusunda uyarıyor.

Cafod, Christian Aid ve ODI; ağırlıklı olarak kömüre dayalı mevcut enerji politikalarının devam ettirilmesi halinde, 2030 yılında hâlâ elektriğe ulaşamayan bir milyar ve temiz yemek pişirme imkânlarına sahip olamayan üç milyar insanın olacağını ortaya koyan bir analiz yayınladı.

Bu yeni raporda enerji için kömür tüketiminin 2013 yılında tepe noktaya ulaştığı ve 2015’te yüzde 2 ile yüzde 4 arasında azalmasının beklendiği belirtiliyor.

Enerji Ekonomisi ve Finansal Analiz Enstitüsü (IEEFA), küresel kömür tüketimi tepe noktasının Çin gibi büyük miktarda kömür tüketen ülkelerdeki kömür tüketiminin azalmasına bağlıyor.

2015 yılında; Çin’de kömür tüketiminde yüzde 5,7 oranında bir azalma görülürken ABD’de bu oran yüzde 11, Birleşik Krallık’ta yüzde 16, Almanya’da ise sadece yüzde 3.

Fotoğraf: Paula Bronstein / Getty Images
Fotoğraf: Paula Bronstein / Getty Images

Bilim insanları iklim değişikliğiyle mücadele etmek için dünyadaki kömür rezervlerinin yüzde 80’in yeraltında kalması gerektiği konusunda uyarıyor, yatırımcılar kirliliğe sebep olan fosil yakıt yatırımlarından geri çekiliyor ve fiyatlar oldukça durgun.

Kömür endüstrisi, enerji yoksulluğuyla mücadelede kömürün çok önemli bir kaynak olduğunu iddia ediyor. Kampanyacılar ise elektriğe ulaşamayan insanlara ulaşabilmek için en ucuz ve en kolay yöntemin, şebekeden bağımsız güneş ve rüzgâr enerjisi sistemleri olduğunu savunuyor.

ZIMBABWE ELECTRICITY SHORTAGE

Enerji yoksulluğuyla mücadele eden ülkelerde yeni yapılan kömürlü termik santraller, büyük çoğunlukla sanayiye ve şebekeye zaten bağlı olan daha zengin tüketicilere elektrik sağlıyor. ODI araştırmacısı Ilmi Granoff, bunun, enerji yoksullarına kömürün yardımının olmadığı anlamına geldiğini söylüyor.

Christian Aid iklim değişikliği danışmanı Alison Doig, yoksulluğu azaltmada kömürün bir rolü olduğuyla ilgili neredeyse hiçbir kanıt bulunmadığını belirtiyor:

“Kömüre yönelik büyük yatırımlar gerçekleştiğinde bile, çok büyük nüfuslar elektriğe ulaşamaz halde yaşamaya devam ediyor. Bangladeş’den Endonezya ve Güney Afrika’ya kadar pek çok yerde, temiz enerji sistemleri kurmaya başlamak ve kömüre yatırım yapmaktan vazgeçmek için uygun fırsatlar var.”

Yardım kuruluşları ayrıca, kömür gibi fosil yakıtların sebep olduğu iklim değişikliğinin en çok yoksulları etkilediği konusunda uyarıyor.

Kaynak: The Guardian

Çin, güneşle elektrik sağlayan dünyanın en büyük binasına ev sahipliği yapıyor

0

Güneş enerjisi her geçen gün daha da popülerlik kazanırken dünyanın dört bir tarafından karşımıza farklı uygulamaları çıkıyor. Bunlardan biri de Çin’de yer alıyor. Çin deyince akla yoğun fosil yakıt kullanımı gelse de yavaş yavaş güneş ve rüzgâr enerjisi kullanımı kendini göstermeye başladı. Bunun yanı sıra, Çin güneşle elektrik sağlayan dünyanın en büyük binasına ev sahipliği yapma unvanını da kazandı. Çin’in kuzeybatısında Shangdong bölgesindeki Dezhou şehrinde bulunan 75 bin metrekare üzerine kurulu bu yapı; dünyanın güneş enerjisi ile çalışan en büyük binası.

Güneş Ay Konağı adlı bu akıllı yapı antik güneş saatlerinin şeklini anımsatıyor. Birçok oda, sergi salonları, toplantı salonları, eğitim merkezi, bilimsel araştırma merkezi ve sürdürülebilir bir otel içeren yapı yenilenebilir enerji ile çalışıyor. Çin’deki güneş ve ay karakterlerini içeren ve beyaz dış yüzeyi ile temiz enerjiyi temsil eden binada, temiz enerji mantığını sadece büyük güneş toplaçlarında değil, tüm bina kompleksinde görmek mümkün:

İnşaatında sadece yüzde 1 çelik kullanılan yapıda, ileri teknoloji çatı ve duvar izolasyonları “milli enerji tasarruf standartlarında olması gerekenden” yüzde 30 daha az enerji tüketiyor. Binada patentleri birkaç yıldır alınmış olan öncü güneş enerjisi ve enerji tasarrufu teknolojileri kullanılıyor. Binaya yerleştirilen 5 bin metrekarelik güneş panelleri ile ihtiyaç duyulan enerjinin yüzde 95’i alternatif enerji kaynaklarından sağlanıyor. Yapıda güneş enerjisiyle çalışan sıcak su, desalinasyon (tuzdan arındırma) tesisi ve güneş enerjisi temalı bir park bulunuyor.

5,5 milyon nüfusa sahip bu şehirde, yapıların büyük çoğunluğunda su ısıtmak için güneş toplaçları mevcut. Şehir genelinde de sokak ışıklarının aydınlatılmasından turistik arabaların ışıklandırılmasına, güneş enerjisi kullanımına sık rastlanılıyor. Greenpeace’in istatistiklerine göre 2007 yılında Dezhou’da 800 bin kişi güneş paneli endüstrisinde çalışıyordu. Greenpeace tahminlerine göre bu rakam 2020 yılında 1 buçuk milyon kişi olacak.

Äin, DÅnyançn en bÅyÅk gÅneüle elektrik saßlayan binasçna ev sahiplißi yapçyor (5)Äin, DÅnyançn en bÅyÅk gÅneüle elektrik saßlayan binasçna ev sahiplißi yapçyor (4)

Güneş şehri olarak da adlandırılan Dezhou, kömür tüketimi ve hava kirliliği oranı çok yüksek olan Çin için bir umut şehri haline geldi. Umarız, Dezhou’da yakılan bu ümit ışığı çığ gibi büyür ve tüm Çin’i güneşiyle aydınlatır.

Güneş şehri: Dezhou

Kaynak: Diario EcologiaInhabitat, Alternative Energy

Etiyopya’daki kabile, medeniyetin ürettiği atıkları harika aksesuarlara çeviriyor

Etiyopya’nın Omo Vadisi’ndeki Daasanach kabilesi, meşhur “Bir insanın çöpü, bir diğerinin hazinesidir” deyişini gerçek kılan bir geleneğe sahip. Bu yarı göçebe kabile, insanların çöpe attığı şeyleri toplayarak harika takılara çeviriyor.

Fotoğrafçı Eric Lafforgue, kabile ile birkaç yıl geçirerek onların yaşam tarzlarını belgeleme şansı buldu. Ayrıca Lafforgue, şişe kapaklarından eski saatlere, saç tokalarından hurda metallere kadar kabile üyelerinin toplayıp birer harikaya çevirdiği bu geri dönüşüm hikâyesini de fotoğrafladı.

Eric Lafforgue 1

N’olmuş’un haberine göre şu an 50 bin nüfuslu kabile, daha önce hayvancılık ile uğraşırken son 50 yılda topraklarının çoğunu kaybetmeleri sonucunda tarım yapmaya başladılar.

Fotoğrafçı kendi internet sitesinde yaptığı açıklamada şöyle diyor: “Kabileler bir şeyin israf olmasını istemez. Onlar her şeyi topladıktan sonra bunları yeni bir şeye dönüştürmenin yolunu bulur.”

Modern dünyanın betonlarından uzak bu halkın, “medeni insanın” çöplerini nasıl kendi günlük yaşamlarına dönüştürdüğünü Lafforgue’in fotoğraflarıyla bakalım!

Eric Lafforgue 3Eric Lafforgue 2Eric Lafforgue 4Eric Lafforgue 5 Eric Lafforgue 8Eric Lafforgue 6Eric Lafforgue 9Eric Lafforgue 10Eric Lafforgue 11

Kaynak: Lost At E Minor 

Hazırlayan :Burak Avşar