Ana Sayfa Blog Sayfa 551

Baskıya, şiddete, ayrımcılığa karşı 25 Kasım’da tüm kadınlar alanlara!

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Dayanışma ve Mücadele Günü yaklaşıyor. Her özel, milli ve dini gün yaklaşırken gerçekleştiği gibi şu sıralar da kadın konusunda haberler, yazılamalar ve eleştiriler artış göstermiş durumda. Bu iyi. Ancak ne yazık ki geçici.

Şimdi kalıcı olana bakalım. Kadına yönelik şiddet, kesinlikle düşüşe geçemeyen ve hatta yasalarla da desteklenen temel problemlerimizden.

Bu sorunu aşmanın ilk etabı ise pek tabii kadınlardan geçiyor. Ancak maruz kaldığımız erkek egemen aile ve yönetim yapısı ile sadece kadınların değişmesinin mümkün olmadığı da görülüyor.

Kadınların örgütlü olanları üstlerine düşeni yerine getirmeye çalışıyor. Kasım’ın sonları Ankara resmen mora boyanıyor diyebiliriz. Tabii, Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek’in EGO kartlarını erkek ve bayan öğrenci olarak ayırması dışında…

12271334_10153680810758904_1597842343_o12272671_10153745356267288_916336095_n12277181_10153681981043904_2054617197_n12282974_10153682010363904_1285860492_n

Hekime yönelik şiddet: Sağlık vermeye çalışırken ölümle yüzleşmek

0

Şiddetin hayatlarımızın merkezine gelip oturduğu bugünlerde ölüm, çok sıradan ve anlamsız bir kavram haline geldi ülkemizde. Acıların, dayakların, ölümlerin en büyük hedefi ise kadınlar.

Geçtiğimiz perşembe günü Samsun’da yaşanan cinayet, hem hekime hem de kadınlara yönelik şiddetin geldiği noktayı gözler önüne serdi. Samsun Özel Anadolu Hastanesi Çiftlik Şubesi’nde Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı olarak görev yapan Op.Dr. Aynur Dağdemir, Yusuf D. tarafından öldürüldü. Doktoru öldürdükten sonra kendini 5’inci kattaki pencereden attığı için şu an cinayetin herhangi bir muhatabı yok. Hastanede yanında bulunan sağlık çalışanı Şeyda A.’yı eşi Yusuf D.’den korumak için tartışmada araya giren Dr. Dağdemir, çeşitli yerlerinden bıçaklanarak katledildi.

Aynur Dağdemir 1

Hastanelerin umut ve sağlık dağıtması gerekirken son 3 yıldır gerçekleşen hekim cinayetleri, bu noktadan çok uzak olduğumuzu kanıtlıyor.

İlk hekim katline 17 Nisan 2012’de Gaziantep’te tanık olmuştuk. Akciğer kanseri nedeniyle ölen bir hastanın torunu olan 17 yaşındaki M.G. tarafından kalbinden bıçaklanarak öldürülen Dr. Ersin Arslan, kan dolu hekim-hasta ilişkisinin başlangıcıydı belki de. 29 Mayıs 2015’te ise Dr. Kamil Furtun odasına giren İsmail K. (30) tarafından 3 kurşunla vurularak öldürülmüştü. Aradan 6 ay bile geçmemişken aynı kentte böylesine şiddet dolu bir eylemin gerçekleşmesi bu konuda hiçbir önlem alınmadığını gösteriyor.

Dr. Furtun’un cinayetiyle ilgili dava 18 Eylül 2015’te görülmüştü ancak tanıkların dinlenmesi için bugüne ertelendi. Duruşmada hâkimin, “Dr. Kamil Furtun’u öldürmüşsün. Bu konuda söyleyecek bir sözün var mı?” sorusu üzerine katil İsmail Koyun, “Benim eşek arılarım var. Hepinizi sokturacağım” diye cevap verdi.

Kadın Cinayetlerini Durduracagiz 1

Türk Tabipler Birliği (TTB) Genel Merkezi’nde düzenlenen ortak basın toplantısında konuşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu‘ndan Aysen Kavaş, “Yetkililer ve yargı kadın cinayetleri her gün yaşanırken yaşam hakkını durdurmak yerine failleri cezasız bırakıyor. Dr. Dağdemir’in failine bıçakla hastaneye girip cinayet işleme cesaretini veren, yargının ‘tutku indirimi‘, ‘saygınlık indirimi‘dir. Dağdemir cinayeti hem kadın hem de sağlık çalışanına şiddet kapsamında ölmüştür. İki önemli toplumsal sorunun sorumlusu sorunları çözmek için adım atmayanlardır” dedi.

Nefret söylemleriyle kitlelerin yönlendirilmesi ve kötü niyetli hekimlerin yanlış tutumlarıyla hekime şiddet sorunu, ülkemizde önlenmesi zor bir tehdit haline geldi. Dr. Aynur Dağdemir’in katlinde ise çok daha büyük bir sorun dikkat çekmekte. Aynı zamanda kadına şiddeti de içeren bu olayın da gösterdiği gibi; halkın belki de en çok eziyet gören bileşeni olan kadınlar her alanda fiziksel, psikolojik, cinsel şiddete maruz kalıyor. Dr. Aynur Dağdemir’in cinayeti umuyoruz ki toplumdaki yanlış algıların değişmesinde bir adım olur. Yakınlarına baş sağlığı dileriz. 

Hazırlayan:Esra Aydın

Devlete ihtiyaç duymayan aracısız “komün market” gerçek bir umut deposu

Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Van Ekonomi Komisyonu tarafından projelendirilen Medya Tüketim Kooperatifi (komün market), Van’da yaşayan yurttaşların kendi ürettikleri ürünleri aracısız şekilde tüketiciye ulaştırıyor. Halk durumdan memnun; üreticiler devlete ihtiyaçları olmadığını, tüketiciler ise bu marketin kendileri için büyük bir şans olduğunu belirtiyor.

Üretici ve tüketici arasındaki tek aracı olan Medya Tüketim Kooperatifi, yerelde üretilen organik ürünleri kâr amacı gütmeden doğrudan raflara koyarak tüketiciye ulaştırıyor. Halk hem ekonomisini kendi oluşturuyor hem de ürünlerden de fiyatlarından da hoşnut durumda.

Komün market üreticilerinde Nuri Dündar, “Medya tüketim marketlerindeki ürünler tamamen organik ve fiyatları da uygun. Büyük firmaların eline geçmesin, halkın elinden halka geçsin. Halk hem kendi ürününü üretiyor hem de satıyor. Özyönetimin bir temeli de Medya Tüketim Marketleri’dir. Kendi kendimize yaptığımız zaman devlete artık ihtiyacımız kalmaz, yani devletsiz de kendi kendimizi yönetebiliyoruz. Medya Tüketim Marketleri bunun bir göstergesidir. Kendi ekonomimizi kendimiz sağlayabiliyoruz” şeklinde konuştu.

Kendi yaptıkları ürünlerini Komün Market’te satışa sunan Bostaniçi Kadın Destek Çevre Kültür ve İşletme Kooperatifi’nde de (BİKAD-KOOP) yoğun bir üretim var. Kentte kooperatife dahil kadınların el birliğiyle ürettikleri ürünler tüketicinin büyük beğenisini topluyor. BİKAD-KOOP’un çalışmalarına ilişkin konuşan kooperatif üyesi Nejla Bakır, “Evde çocuklarımız için ürettiğimiz yemeklerin aynısını burada üretiyoruz. Ürünlerin hepsi doğal ve kaliteli malzemeyle üretiliyor. Yani komün markete evde ürettiğimiz ürünleri vereceğiz” ifadelerini kullanırken aynı zamanda içimizi bir hoş ediyor. Büyük ve batılı şehirlerde çok yazık ki bir komün durumu kalmadı. Hatta komünal yaşamdan gittikçe uzaklaşıyor, birbirimizden de her geçen gün biraz daha soğumuyor muyuz? 

Üreten de halk tüketen de

Market müşterileri de marketin satışa sunduğu ürünlerden ve fiyatlardan memnun. Aylık alışverişi için markete gelen Nurettin Harhar, piyasadaki diğer marketlere göre daha uygun fiyat politikası nedeniyle Medya Market’i tercih ettiğini dile getirdi. Harhar, “Bütün halka tavsiye ediyoruz. En azından bir defa denesinler. Satılan ürünlerin hepsi çok kaliteli ve doğaldır. Fiyatları da oldukça uygundur. Üreten de halk tüketen de halk. Kâr payı da az olduğu için sadece halkın yararına satış yapılıyor. En azından büyük holdinglerin etkisinden çıkalım, kendi kendimizi yönetelim, kendi ekonomimizi oluşturmamız için güzel bir fırsat” ifadelerini kullandı.

Marketin bir müşterisi Kıyasseddin Demir de bu yapıdaki marketleri herkese tavsiye ederek şunları söyledi: “Hem halk faydalanıyor hem de üreticiler. Diğer marketlere göre de daha uygun. Bütün halkımıza tavsiye ediyorum. İsteğimiz bu marketlerin daha fazla açılması, bütün mahallelerde, illerde açılmasını istiyoruz. Burası kar amaçlı değil, halkın ihtiyaçlarını görüyor gerçekten. Zaten bu market halk için açıldı. Bu market halkındır.”

Bir umut var, bir komün hayatı da aslında pek yakında. Yeter ki elimizi uzatmaya cesaret edelim, öz yönetim illa ki silah alıp savaşmak değil; üretime ortak tüketimde seçici olmak, bunu bilelim, bir de bakmışız gerçek olmuş hepsi hayallerin…

Kaynak: DİHAJiyana Ekolojik

Kahve aşkıyla yollara düşen bir “özgür ruh”

İlk defa geçtiğimiz yıl düzenlenen, memleketteki kahve tutkunlarının biricik festivali İstanbul Coffee Festival‘in ikincisi, 22-25 Ekim 2015 tarihleri arasında tarihi Haydarpaşa Garı‘nda gerçekleşti.

Katılanların dünyanın farklı bölgelerinden gelen kahveleri keşfettiği, yerli-yabancı profesyonel baristaların hazırladığı kahveleri tadıp showlarını izlediği, butik kahve dükkanlarının lezzetleriyle tanışabildiği, yine meraklısının kahve sektörünün uzmanları-yönlendiricileriyle bir araya geldiği ve bir de evde kaliteli kahve yapımını öğrenip gerekli aletleri satın aldığı festival, yine daha başlamadan büyük heyecan yaratmıştı. Nitekim, katılanların heyecanlarını tatmin eden bir festival gerçekleşmiş oldu.

Festivale, içini “mobil kahve dükkanı” olarak tasarladığı Volkswagen T2‘siyle katılıp kahvelerini sunan, “OZO COFFEE ON THE ROAD” projesinin sahibi, 36 yaşındaki “özgür ruh” Önder Taşyürek‘in hikâyesi ise kesinlikle dinlenmeye değer. Düşünün: Türkiye’nin dört bir yanını dolaşacak, “yabancı filmlerdeki gibi” bir kahve dükkanı!

Dünyada benzerleri olsa da tüm Türkiye’yi gezme hedefiyle, memlekette bir ilk sayılabilecek bu mobil kahve dükkanında Taşyürek müşterilerine; espresso makinesi, değirmen ve tüm yeni nesil demleme yöntemlerini kullanarak farklı bölgelerden gelen kahveleri ve ev yapımı kekleri, kurabiyeleri, sandviçleri sunuyor. İlk müşterilerini de festivalde ağırlayan Taşyürek’in yollara düşmeden hikâyesine kulak kabarttık.

Mobil kahve dükkanı 2

“OZO COFFEE ON THE ROAD” projesini iki buçuk yıl ölçüp tarttıktan sonra nihayet festivale yetiştiren Taşyürek, aslında bir ressam; Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Resim Bölümü mezunu. 2007 yılında mezun olduktan sonra, sanatını yapabilmek için Doğançay Müzesi’nde ve bir belediyede sanat danışmanlığı yapsa da, uzun vadede “bir yerden gelen küçük maaşlarla idare edemeyeceğini” fark etmiş ve ilkin bir pilavcı açmayı düşünmüş. Evet pilavcı! Ama öyle İstanbul tipi, nohutlu-süs biberli-ketçaplı pilav satan bir pilavcı düşünmeyin; Uzakdoğu’dan Anadolu’ya, dünyada tüketilen farklı pilav çeşitlerinin olduğu bir pilavcı olacakmış bu. Ama sonradan o dönem bir arkadaşının kendisine kahve işine girmeye tavsiye etmesiyle pilavcılık fikrini bırakıp, kahveye ve kahveciliğe merak salmış.

Taşyürek, kafaya bir işi koymaya görsün tabii! Kahve işine gireceğini netleştirince, hemen internete girip kahveye dair yazılanları okumaya başlamış, sonrasında da okuduğu makalelerde referans verilen kitapları, kitapçıya gidip hemen satın almış: “Şu kahvenin tarihini öğreneyim, dedim – kahve, kahvecilik, kahvehaneler, kahvenin insan fiziğindeki uyarıcı etkileri… Kahve, keşfedildikten sonra dünyayı sosyolojik olarak değiştirmiş denilebilir: Kahve olmasa, belki de kahvehane gibi yerler olmayacak, insanlar dışarıda öyle bir araya gelip muhabbet edemeyecekler… Yani mesela, insanlık tarihinde şarap ve zeytin kültürü neyse, kahve kültürü de öyle denebilir!”

OZO Coffee

Önceden kahve bilgisi Türk kahvesinden öteye gitmeyen Taşyürek, bu öğrenme sürecinde okumakla kalmamış, eş dostla fikir alışverişi yapmış, İstanbul’u gezerek çeşitli yerde kahve içmeye başlamış. Bir de Tophane’de Defterdar Yokuşu’nun girişinde yer alan bir rezidansın altındaki iki katlı boş dükkanı gözüne kestirmiş. Sağdan soldan borç harç, annenin altınları, kardeşlerden de biraz para derken, dükkan için gereken 15 bin lira toplanıp kontrat yapılmış. Taşyürek, yeni projesine de adını veren “Ozo Coffee House” adlı ilk kafesini 2012 yılının Aralık ayında böyle açmış. O dönem “Sabah 9’dan akşam 5’e kadar” belediyede çalışmasına rağmen hem öncesinde hem de sonrasında, gece gündüz canını dişine takıp kafesiyle uğraşmış; serde sanatçılık da var ya, bir de kafesi için ayda bir video, fotoğraf, resim sergileri organize etmiş; kafenin duvarlarını öyle duvar kağıtlarıyla falan değil, sanatla süslemiş yani.

Uzun bir süre, bir yere bağlı kalamadığını söyleyen Taşyürek, 2014 yılının Haziran ayında Tophane’deki dükkanı devretmiş. Aynı yılın Aralık ayında da bu sefer Kadıköy’ün Yeldeğirmeni semtinde bir kafe açmayı kafasına koymuş. Tabii o zamanların Yeldeğirmeni, şimdiki gibi değil. Taş çatlasa iki kafe! Taşyürek’in açtığı “Bilimum Şeyler” adlı ilginç isimli kafe de olmuş mu Yeldeğirmeni’nin üçüncü kafesi! Taşyürek o dönemi şöyle anlatıyor: “Baktığım dükkanın önünde ve yanında ağaçlar vardı, çok hoşuma gitti bu. O zaman borcum olmasına rağmen, dükkanı açma kararı aldım. Sadece kahve-çay verilmeyip bazı özel eşyalar da satılabilsin istedim, işte herkes ürettiği bir şeyleri satsın… Bu yüzden de ismi Bilumum Şeyler oldu.”

Önder Taşyürek 2

Tüm bu kafe maceraları sürerken, hep resim yapmayı istediğini söyleyen Önder, bir süre sonra önünde “bıçak sırtı bir durum” olduğunu görmüş: “Zaman içerisinde baktım: İşletmeci miyim, yoksa ressam mı? Aslında buna benzer durumlar neredeyse bütün sanat fakültesi mezunları için geçerli, diyebilirim. Mesela, sanatını yapmak için araç olarak kafe açıyor ya da kafenin birinde çalışmaya başlıyor… Eyvallah ama bir yerden sonra da bakıyor ki, bu “araç”lar, “amaç”a dönüşmüş, sanatını yapamaz olmuş! Benim durumum da böyle bıçak sırtıydı işte!”

Taşyürek, ileriki planlarına dair de “Bence bir şeyi uzmanca ve tutkuyla yapmak önemli. Bizde her şey bodoslama. Adam döner kesecek, dönerle ilgili bir şey bilmiyor ama alıyor eline bıçağı ‘hır hır’ kesiyor. Benim için kahve bir tutku. İleride kahvenin üretildiği Ekvator ülkelerine gitmeyi de planlıyorum zaten. Gezeceğim ve oralarda çalışacağım da, bakacağım ‘yerinde’ kahve nasıl hasat ediliyor ne gibi süreçlerden geçiyor, bizzat öğreneceğim!” diyor.

Önder Taşyürek 1

“OZO” ne demek?

Taşyürek, mobil kahve dükkanına da adını veren ‘Ozo’ kelimesine dair şunları söylüyor:
“Taa Tophane’deki kafe için eşten dosttan isim tavsiyelerini alırken, reklam yazarı bir arkadaşım ‘Ozo’yu önerdi. Fonetik olarak hoşuna gitti, ‘Anlamı da yok’ dedi. Ben de bütün dillerde araştırdım, – iki üç dil dışında tüm dillerde aynı karşılık çıkıyor. Bir de ‘Oz’ likit ölçü birimi. O’yu da biz ekleyelim, hem de Oz büyücüsüne de gönderme yapıyor dedim.”

“OZO COFFEE ON THE ROAD”da neler olacak?

Taşyürek, projelerini şöyle sıralıyor:
– Dükkanda bütün yeni nesil demleme kahveler yer alacak
– Gidilen yerlerde, başta çocuklar için olmak üzere, yöre halkı için ücretsiz kahve ve resim atölyeleri düzenlenecek
– Yine o yerde yaşayan müzisyenler davet edilerek, mobil kahve dükkanının çevresinde müzik yapılacak bir ortam oluşturulacak
– Kahve dükkanından çıkan organik atık ve kahve posaları özel bir yöntemle öğütülerek toprağa karıştırılacak.
– Elde edilen bu toprakla da gidilen her yerde bir “Ozo Ağacı” dikilerek doğaya yaşayan bir iz bırakılacak
– Son olarak da “Ayrıyeten ben de yolda öğreneceğim ve yeni yeni projeler üreteceğim” diyor Taşyürek.

Mobil kahve dükkanı 1

“Mahallem, gittiğim için üzülüyor”

Önder Taşyürek, Bilumum Şeyler adlı kafesini devredip mahalleden ayrılacağı için Kadıköy Yeldeğirmeni‘nde onu tanıyan herkes üzgün. Herkes tarafından sevilmenin sırrını sorunca, Taşyürek şöyle diyor:

“İnsanlarla düzenli bir ilişki olduğu zaman, ortada insanı diyalog olunca sıkıntı yok. Mesele farklı insanların birarada yaşaması. Ama çoğumuz yaşayamıyor. Böyle bir sıkıntımız var. Yeldeğirmeni, Tophane, Balat, Cihangir… Kendine ait olmayan ya da farklı olan bir şeyi, kötü veya öteki gibi görüyor insanların çoğu.

Bir de büyük kentlerde “mahalle fetişizmi” gibi bir durum var, örneğin insanların yolda giderken yoksul birini görüp fotoğrafını çekmesi, onlar için sanki dekor veya estetik bir nesne gibi oluyor. Halbuki yanına gidip oturmaz, iletişim kurmaz.

Ben insanlarla her yerde diyalog kurabiliyorum, insanları ayırmıyorum. Çalışıyordum. İşime bakıyorum, çalışan adamdan zarar gelmez ki.

Mahallede beni herkes sever. Gittiğime üzülüyorlar.”

Bir çanta üç timsah, bir hayat kaç para?

İngiltere’de hayvan hakları örgütü PETA’nın öncülüğünde timsah derisi çantaların satılması ve kullanılmasına karşı bir kampanya başladı. İngiliz soul şarkıcısı Joss Stone, bu kampanyanın ana yüzü ve sözcüsü oldu. Timsah derisi çantalar İngiltere’de Victoria Beckham gibi birçok ünlü tarafından yoğun şekilde kullanılıyor. Bir çantanın üretimi sürecinde ise üç timsah öldürüldüğü belirtiliyor.

İngiltere’de PETA’nın öncülüğünde başlatılan kampanyada bir çantanın üretimi için üç timsahın çok vahşi şekillerde öldürüldüğü belirtilirken, “Egzotik hayvanların da ruhu vardır. Onları giymeyin” sloganı kullanılıyor.

Kampanyada özellikle tanesi 295 bin dolardan satılan ve timsah derisinden çanta üreten Hermes markasına odaklanıldı. Timsah derisi çantalar İngiltere’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde özellikle gelir düzeyi yüksek kesimlerde ve sosyete dünyasında yoğun şekilde satın alınıyor ve kullanılıyor. İngiltere’de aralarında Victoria Beckham ve Petra Ecclestone’nın da bulunduğu birçok ünlü sık sık timsah derisi çantalarıyla görüntüleniyor.

Bir timsah derisi çanta için üç timsah öldürülüyor 1ABD’nın Teksas eyaletinde bir tarlada çekilen görüntüler ise timsah derisi ürünlerin üretiminde nasıl bir vahşet yaşandığını gözler önüne seriyor.

Timsah derisi üretimi için timsahlar özel bir silahla vurulduktan sonra bıçaklarla kesiliyor. Bunun için bazen timsahın tam olarak canını vermesi bile beklenmiyor. Timsahların yakalanması sürecinde de bu hayvanlara büyük acılar çektiriliyor.

Bir timsah derisi çanta için üç timsah öldürülüyor 2

Timsahlar doğal yaşamlarından kopartılıyor

Diğer canlılara yönelik doğal yaşam içinde yoğun saldırganlığı olan yabani tür timsahlar; genelde belgesellerde, filmlerde veya çizgi filmlerde de vahşi yönleriyle resmediliyorlar. Belki de bu nedenle hayvan hakları mücadelesi alanında da timsahların adı diğer canlılar kadar çok geçmiyor. Kamusal algıda da timsahların öldürülmesi de bu vahşi yönleri nedeniyle tolere edilebiliyor.

Ama bu timsahların tüm dünyada doğal yaşam alanlarından kopartılıp eğlence, turizm, güvenlik ve giyim gibi endüstrilerde kullanıldığı, bu kullanım sırasında ve öncesinde ciddi şiddete maruz kaldığı, çoğu zaman can verdiği gerçeğini değiştirmiyor. Bu durum, birçok oldukça acı sömürü hikâyeleri yaratırken, bu hikâyeler neredeyse her kıtada yaşanıyor.

Bunların bir örneği Fransa’nın doğusunda bulunan timsah çiftliği. Bu timsah çiftliği turizm amacıyla iki yeni üye daha katıldı. Bu çiftliğe özellikle ABD ve Afrika’da timsahlar getirildiği belirtiliyor. En son olarak 2013’te ABD’nin Louisiana şehrinden getirilen timsahlar Avrupa’da yaşayan ilk albino timsahlar unvanını almışlar ve turistlere sergilenmişti.

Bir timsah derisi çanta için üç timsah öldürülüyor 4

Asya kıtası da timsahların özellikle turizm amacıyla kullanıldığı bir bölge. Tayland bu ülkelerin arasında başı çekiyor. Tayland’da turistlere timsah gösterileri yapılıyor. Bu timsahların çevresindekilere zarar vermesinin önüne geçmesi için uyuşturucu iğnelerin yapıldığı iddia ediliyor. Bu gösterilerde bir adamın timsahın açık olan ağzına kafasını soktuğu görülüyor.

Timsahlar devlet tarafında da zulme uğruyor. Güvenlik sebebiyle de kullanabiliyor. Bunların bir örneği Endonezya’dan. BBC Türkçe‘nin verdiği habere göre Endonezya’da uyuşturucu karşıtı birimler idam mahkûmlarını barındıracak, çevresi timsahlarla korunan ada hapishanesi inşa edecek. Bu hapishaneye dünyanın çeşitli bölgelerinden timsahlar getirilip yerleştirileceği bildiriliyor. Hapishane görevlilerin ülkenin etrafını ve çeşitli adaları gezip hapishaneyi koruyacak en vahşi timsahları bulmak için yola çıktığına haberde yer veriliyor.

İngiltere’de Prens Harry de hayvan hakları açısından bir skandalın altına imzasını atmıştı. Harry’nin bu yılın mayıs ayında bir timsahla güreştiği fotoğrafları basında yayınlanmıştı. Prens Harry’in Avustralya’da timsahla güreştiği ortaya çıkarken, timsahın denizde zorla yakalandığı ve bir gemiye çıkartıldığı görüntüleri hayvan hakları örgütleri tarafından yoğun şekilde eleştirilmişti.

Kaynak: Daily Mail, CNN

Portekiz’den gökkuşağı yasası: Eşcinsel çiftlerin evlat edinme hakkı sağlandı

0

Portekiz Parlamentosu’nda yeni geçen yasaya göre eşcinsel çiftler, heteroseksüel çiftler ile eşit evlat edinme haklarına sahip olacak.

Geçtiğimiz cuma günü onaylanan yasa tasarısı, lezbiyen çiftlerin doktor yardımıyla döllenme desteği alabilmelerine de olanak sağlayacak.

Portekiz Parlementosu geçtiğimiz haftalarda sosyalist, komünist ve sol blok partilerin birleşmesi ile gündeme gelmişti. Diken’in haberine göre, Portekiz’de 4 Ekim’de yapılan genel seçimlerin ardından sağ partilerden oluşan azınlık hükümeti, sol partilerin birleşmesi sonucu güvenoyu alamayınca 10 günde düşmüştü.

Birleşen sol bloğun başlattığı kampanya ve çoğunluğun bu kampanyayı desteklemesiyle Portekiz’de yıllardır uğraş verilen mücadele sonuca ulaştı.

Bütün bunlara ek olarak, Portekiz hükümeti, hamileliğin 10. haftasına kadar uygun görülen kürtaj için alınan ücretin yeni yasayla birlikte alınmamasını onayladı.

Kaynak: Pink News 

Hazırlayan :Burak Avşar

Çin dünyayı ne kadar kirletiyor?

Çin’in atmosfere yıllık CO2 salımının açıkladığı miktardan 1 milyar ton daha fazla olduğu iddia ediliyor. Üstelik bu miktar, Avrupa’nın en çok kömür tüketen ülkesi Almanya’nın yıllık emisyonundan bile fazla bir miktara denk geliyor.

Çin, bilindiği gibi dünyanın en çok CO2 salımı yapan ülkesidir, rapor edilmeyen ve her yıl arttığı iddia edilen CO2 miktarı tartışmaları bu yıl Paris iklim görüşmelerinin başlıca konusu olacak gibi görünüyor.

The New York Times’da yayınlanan çarpıcı bir raporda, Çin’in sera gazı emisyonları konusunda pek samimi olmadığı ve hata marjının da şok edici olduğu ortaya konuldu. Çin’in resmi olarak belirttiği miktarlardan her yıl yüzde 17 kadar daha fazla kömür tükettiği tahmin ediliyor ve ülkenin devasa büyüklüğü göz önüne alındığında tutarsızlığın sayısal denetimden ciddi olduğu, bunun da en başta büyük bir kirlilik sorununa yol açacağı düşünülüyor.

The New York Times’da Chris Buckley’e konuşan Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi Danışmanı Yang Fuquiang “Çin, düşündüğümüzden çok daha fazla kömür kullanmaktadır ve bunun ciddi sonuçları olacaktır. Çin, sandığımızdan daha büyük bir kirletici. Bu, bize Çin’in hava kalitesinin neden bu kadar zayıf olduğunu açıklamada yardımcı olacak ve bu şekilde ulusal liderlerin bu durumu ciddi bir şekilde ele almasını kolaylaştıracaktır” şeklinde açıklamalarda bulundu.

Fotoğraf: Peter Parks / AFP Photo
Fotoğraf: Peter Parks / AFP Photo

Çin’de hava kirliliğinden her gün yaklaşık 4 bin kişi ölüyor

Paris İklim Zirvesi arifesinde, Çin’in yıllık emisyon uyuşmazlığı, liderlerin emisyon sorununun ciddiyetini kavramalarına yardımcı olacak boyutlarda, kaldı ki Çin’in yıllık emisyonu, Almanya’nın bir yılda sebep olduğu sera gazı miktarından da fazla. Bu da liderleri, önemli ölçüde zor olan emisyon hedeflerine ulaşmak için önlerinde bekleyen sorunların çözümünde fazlasıyla motive edecektir.

Çin dünyayı ne kadar kirletiyor 2
Fotoğraf: doomsteaddiner.net

Yeni verilerin açıklandığı raporun en dikkat çekici kısmı, Çin’in gerçek kirlilik verilerinin gün ışığına çıkması olabilir:

Çin İstatistik Ajansı’nın Enerji İstatistikleri Yıllığı’nda gayet sakin bir şekilde (!) yayınladığı son verilere göre kömür tüketiminin 2000 yılından beri hiç de öngörüldüğü gibi değil; özellikle de son yıllarda… Veriler üzerinde yapılan revizyonun ölçeğini biraz anlatmak gerekirse, Çin’in 2012 yılında tükettiği kömür miktarı 544 milyon tondan, yaklaşık 600 milyon ton daha fazla olduğu ortaya çıktı. Bu “küçük” fazlalık, Amerika Birleşik Devletleri tarafından yıllık tüketilen kömür miktarından yaklaşık yüzde 70 daha fazla!

Çin dünyayı ne kadar kirletiyor 3
Fotoğraf: Ng Han Guan/AP/SIPA

Xiamen Üniversitesi Çin Enerji Ekonomisi Araştırma Merkezi direktörü Lin Boqiang’a göre, “Bu durum bir miktar şaşkınlık yarattı. Bizim temel veri tabanlarımız ve uluslararası kuruluşların veri tabanları yeniden ayarlanmak zorunda kalacak. Birçok tahmin ve taahhüt önceki veri tabanına göre uygun olduğu için bu çok zahmetli bir işlem.”

Dünya’daki gelişmiş ülkelerin üretimlerini büyük oranda Çin’de yaptırdıklarını göz önünde bulundurursak bu sorun, tüm dünyanın ortak sorunudur.

Kaynak: Science Alert, Wikipedia, The Guardian

Aylan’dan Sena’ya, vatandan vicdana bir umut yolculuğu

“Bodrum yakınlarında göçmenleri taşıyan bot devrildi. İçinde çok sayıda çocuğun bulunduğu bot, sahil güvenlik tarafından bulundu. Ölü, yaralı ve kayıplar var.”

Haber girişinde batan bir göçmen botu ve akıbeti yazıldığı zaman devamını okumaya gerek duymayan bir çoğunlukla iç içeyiz. İnsanlar artık alıştılar, bir kısmı üzülmüyor, bir kısmı üzülüp sonra alışıyor. Üzülüp üzülüp alışıyoruz, normal hayatımıza dönüyoruz. Ama onlar dönemiyorlar. Evsiz, yurtsuz, umutlu ama mutsuz ve çoğu artık cansız.

Bu durum, tek başına ne o çoğunluğun suçu ne göçenlerin ne de medyanın. Bu, vatan adı altında çekişmeler sürdüren ve hayat üzerinden siyaset çevirenlerin suçu. Her geçen gün yeni ve genç umutlar, o yaşlı ve aynı denizin dibine doğru gömülüyor. Eski bir umutla karşılaşıyor yeni gelen umutlar. Siyasetler yapılıyor, o denizin kıyısında yüz üstü bekleyen çocukların üzerinde. Çocuklar ölmeye devam ediyor, koca koca adamlar da yalan yalan politik söylemlerine.

Fotoğraf: DHA

Diken’de yer alan habere göre, Bodrum yakınlarında alabora olan botun beş gündür süren arama kurtarma çalışmaları sırasında dört yaşında bir bebeğin cansız bedenine ulaşıldı. Adının Sena olduğu hastanede yatan bir başka umut yolcusundan öğrenilen çocuk, aynı Aylan bebek gibi kırmızı üst, lacvert alt kıyafeti ile dikkat çekti. Söz konusu kaza sonucu kaybolan altı kişiyi arama çalışmaları sürüyor.

Diken’in yayınladığı bir başka haber, yine dehşet verici. Hatay’da iki Suriyeli çocuk -iddiaya göre- çalıştıkları yerin sahibi tarafından sopayla dövülerek öldürüldü. İddia üzerine 31 yaşındaki hurdacı H.O. tutuklandı. 

Fotoğraf: DHA
Fotoğraf: DHA

İnsan Hakları Derneği (İHD) Çocuk Hakları Komisyonu 1 Ocak-20 Kasım 2015 tarihleri arasında yaşanan çocuk hakkı ihlalleri ile ilgili bir rapor yayınladı. Rapora göre, söz konusu tarihler arasında 3 bin 861 hak ihlali yaşandı, 671 çocuk hayatını kaybetti. Raporda mülteci-sığınmacı çocukların yüksek oranda hak ihlaline maruz kaldığı da görülüyor. Bu yıl Türkiye’de 105 sığınmacı ve mülteci çocuk yaşama veda etti. 

UNİCEF’in Ekim 2015 tarihinde yayımladığı Türkiye’de Suriyeli Çocuklar adlı çalışmaya göre 2 milyon 72 bin 290 kayıtlı Suriyeli bulunuyor, 1 milyon 123 bin 180’i yani yüzde 54’ü ise çocuklardan oluşuyor.

Türkiye’de tüm çocukların maruz kaldığı hak ihlallerinin daha da fazlasına maruz kalan göçmen ve sığınmacı çocuklar; barınma, eğitim, beslenme gibi olanaklardan da uzak. UNICEF’in araştırmasına göre Türkiye’de 600 bin okul çağında ülkesinden uzak çocuk var, ancak bunların yalnızca 215 bini okula gidebiliyor. 

Dövülerek ölen çocuklarımıza iki minik daha eklenmiş olması günlerce bizi üzdü, birkaç gün daha üzecek. Kıyıdaki kayaların arasında bulunan Sena çocuk da Aylan bebek gibi birkaç gün medyada tanınmış suratları ağlatacak, onlara birkaç üzüntülü tweet attıracak, sokaklarda, evlerde konuşulacak, ta ki bir başka kıyıdaki bir başka cansız beden fotoğrafına kadar. 

Makedonya 1
“Bizi vurun ya da kurtarın, lütfen” (Makedonya, Reuters)

Kıyı kentlerimizdeki “vicdanlı esnaflar” ucuz ama kalitesiz can yelekleri satmaya devam edecek. Sahil Güvenlik görevlileri ise (ki bu kişiler aslında kolluk kuvvetleri, yani asker ve polisin kıyı kesim versiyonu) bot yola çıkmadan önce değil, battıktan sonra olanların farkına varacak. Türkiye’de hak ihlalleri artık bir kısır döngüye döndü galiba. 

İnsan insanlığından, yaşadığından utanıyor. Nasıl yaşıyorum, bu nasıl dünya, bu nasıl insanlık? Neden? Sorular anlamsız, çıkmazdayız.  Tek çıkar yol şiddetsizlik. Sadece birkaç gün herkes savaşmayı bıraksa… O zaman bir daha savaşmaya gerek kamayacak. Ne yazık, bırakmayacaklar. Biz şiddetsiz insanlara düşen görev ise çocukları, hayvanları ve doğayı yani ekolojik yapıyı bütünüyle ırksız, cinsiyetsiz, vatansızca sevmek ve kollamak. Bu, en kolayı. Lütfen bizi hayvanlardan ayırdığını ısrarla vurguladığımız düşünme yeteneğini kullanalım!

Kaynak: JİNHA, Diken, DHA

#FestivalGeliyor: Gezici Festival 3 gün sonra izleyicisine kavuşuyor

0

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 21. yolculuğuna başlıyor. 26 Kasım – 2 Aralık’ta Çankaya Belediyesi’nin katkılarıyla Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek başkent gösterimlerinin ardından, 4-7 Aralık tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla Bursa’da Sanat Mahal’e konuk olacak ve yolculuğunu, 9 – 10 Aralık’ta Kastamonu Üniversitesi Medya ve İletişim Topluluğu’nun katkılarıyla Kastamonu’da, Kastamonu Üniversitesi 3 Mart Konferans Salonu’nda tamamlayacak.

Ankara biletleri; Biletix web sitesi, çağrı merkezi ve mobil uygulama yoluyla; Bilkent, Çayyolu, Kızılay ve Tunalı Dost Kitabevlerinden ve 26 Kasım – 2 Aralık tarihleri arasında Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde hizmet verecek Biletix gişelerinden temin edilebilir. Bursa biletleri Sanat Mahal gişelerinden satılacaktır. Kastamonu Üniversitesi’nde yapılacak gösterimler ücretsizdir.

Festivalin 21. yıl teması “Güvencesiz Hayatlar”

Gezici Festival’in bu yılki teması Güvencesiz Hayatlar. Cannes’da Vincent Lindon’a En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandıran, Stéphane Brizé imzalı İnsanın Değeri ve ilk gösterimi Berlin Film Festivali’nde yapılan, Emine Emel Balcı’nın Nefesim Kesilene Kadar’ı, bu bölümde izlenebilecek filmler arasında. Türkiye’deki ilk gösterimleri festivalde gerçekleşecek ve Güvencesiz Hayatlar bölümünde seyircisiyle buluşacak iki güçlü belgeselden ilki, çağımızın en önemli düşünürlerinden Noam Chomsky’yi kendine rehber edinen Amerikan Rüyasına Ağıt (Peter D. Hutchison, Kelly Nyks, Jared P. Scot). Diğeri ise, Michael Winterbottom’ın yönettiği ve ünlü yönetmene provokatif oyuncu Russell Brand’in eşlik ettiği Kralın Yeni Giysileri.

(Noah Chomsky, Amerikan Rüyasına Ağıt)
(Noah Chomsky, Amerikan Rüyasına Ağıt)

Dünya Sineması’nın en iyileri Gezici Festival’de

Gezici Festival’in klasikleşen Dünya Sineması bölümünde; Raul Garcia’nın canlandırma filmi Olağanüstü Öyküler, Bosnalı kadın yönetmen Ines Tanovic’in, Bosna Hersek Oscar adayı filmi Gündelik Yaşantımız, Ivan Ostrochovsky’nin yönettiği, Slovakya’nın Oscar adayı Koza, Anne Muylaert’in Brezilya’nın Oscar adayı filmi Annemle Geçen Yaz, Santiago Mitre imzalı Paulina, Avishai Sivan’ın filmi Tikkun, Paolo Sorrentino imzalı Gençlik ve Altın Palmiyeli Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un Saltanatın Mezarlığı filmi yer alıyor.

(Paulina)
(Paulina)

Film ekipleri Gezici Festival’i yalnız bırakmıyor

Gösterimleri her yıl olduğu gibi bu yıl da yönetmen ve oyuncuların katılımıyla gerçekleşecek Türkiye 2015 Bölümü; yine en yeni, heyecan verici ve bol ödüllü filmleri izleme fırsatı sunuyor. İlk gösterimi Venedik Film Festivali’nde yapılan ve Jüri Özel Ödülü’nü alan, Adana Altın Koza’da da En İyi Film dahil beş ödül kazanan Emin Alper imzalı Abluka, Ankara’daki ilk gösterimi festivalde yapılacak Ben Hopkins imzalı Hasret, ilk gösterimi Sundance Film Festivali’nde yapılan, Britanya’nın en büyük festivallerinden East End Film Festivali’nde En İyi Film ödülüne layık görülen ve Adana Altın Koza’da En İyi Yönetmen ile En İyi Erkek oyuncu ödüllerini alan Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajlı filmi Sarmaşık, Zeki Demirkubuz’un yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı Bulantı ile Venedik Film Festivali’ndeki dünya prömiyerinden sonra, Adana Altın Koza ve Varşova Film Festivallerinden ödüllerle dönen Senem Tüzen’in ilk uzun metrajlı filmi Ana Yurdu, festivalde gösterilecek filmler arasında yer alıyor. Yönetmenler; Zeki Demirkubuz, Emine Emel Balcı, Tolga Karaçelik, Emin Alper ve Senem Tüzen, Gezici Festival seyircisiyle bir araya geliyor.

BULANTI 1
(Bulantı, Zeki Demirkubuz)

Caz keyfi ayağınıza geliyor: Sinemada caz sürprizi

ABD Büyükelçiliği’nin katkılarıyla hazırlanan ve ücretsiz olarak seyirciyle buluşacak olan Sinemada Caz Bölümü ise Gezici Festival’in bu yılki sürprizlerinden. Bölümde, canlı performans ve turne kayıtlarını içeren kısa filmlerin yanı sıra müzisyen karakterlere odaklanan iki önemli kurmaca film yer alıyor. Seçkinin aynı zamanda küratörlüğünü üstlenen Jonathan Rosenbaum ve Ekhsan Khoshbakht’ın sunumu eşliğinde; Geç Kalan Hüzün (John Cassavates, 1961), Pete Kelly’nin Şarkıları (Jack Webb, 1955), Cab Calloway Söylüyor (Fred Waller, 1934), Black and Tan Fantasy (Dudley Murphy, 1929), Ben Webster Avrupa’da (Johan van der Keuken, 1966), Begone Dull Care (Norman McLaren, 1949), Yağmur Yağınca (Charles Burnett, 1995) ve Canlı Blues (Gjon Mili, 1944) hem sinema hem de müzikseverlerin beğenisine sunulacak. Sinemada Caz bölümüne paralel olarak gerçekleştirilen “Çizgi Roman: Sinemada Caz” sergisi 26 Kasım – 2 Aralık tarihleri arasında Çağdaş Sanatlar Merkezi, Aliye Berger Sergi Salonu’nda görülebilir. Naiel Ibarrola’nın illüstrasyonları ve Ekhsan Khoshbakht’ın yazımıyla sergilenecek eserler, sinema tarihinin çizimlerle aktarımına dair bir projenin parçası.

(Cab Calloway Söylüyor)
(Cab Calloway Söylüyor)

Özel gösterim: Varyete ve Toplumsal Hafıza

Gezici Festival ve Goethe Institut Ankara işbirliğiyle, bu yıl restore edilen, Alman yönetmen Ewald André Dupont imzalı 1925 yapımı sessiz film Varyete, İngiliz müzisyen Stephen Horne ve Alman müzisyen Frank Bockius’un performanslarıyla canlı müzik eşliğinde gösterilecek. Festival, Toplumsal Hafıza konusuna ise özel bir filmle, Askıya Alınmış Zaman’la dikkat çekecek.

Işıl Eğrikavuk “İhtilaf Sanatı” ile Gezici Festival’de

Türkiye’de güncel sanat ile sinema arasında bir köprü oluşturmayı hedefleyen festivalin bu yılki sanatçı konuğu Işıl Eğrikavuk. İhtilaf Sanatı adlı bölümde, sanatçının sahte-belgesel formuna yakın beş işine yer veriliyor; Karanlık Kütüphane (2006), Gül (2007), Röportaj (2008), Anı Müzesi (2010) ve Ters Köşe (2013). Sanatçı ayrıca, Gezici Festival ve SALT Ulus işbirliğiyle 28 Kasım ve 5 Aralık tarihlerinde, Ankaralı katılımcılarla iki ayrı performans gerçekleştirecek.

karanlik kutuphane

Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri Gezici Festival’de

Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri bölümleri, her yıl olduğu gibi bu festivalde de yerini alıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinden festivale başvuran filmler arasından seçilen kısa filmler, izleyicileri farklı ülkelerin yenilikçi sinemasıyla tanıştırıyor. Yıllardır minik seyircileri için film gösterimleri düzenleyen Gezici Festival, bu yılki çocuk filmlerini Norveç’ten seçti. Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri gösterimleri her yıl olduğu gibi ücretsiz gerçekleşecek. Bu yıl çocukları bir de Canlandırma Atölyesi bekliyor. Avusturya Büyükelçiliği’nin katkılarıyla Roland Schütz’ün düzenleyeceği atölyede, katılımcı çocuklar ilk filmlerini üretmiş olacaklar.

(Dinner for Few)
(Dinner for Few)

Festival izleyicisi MUBI için yarışacak

Bu yıl Gezici Festival ve MUBI Türkiye işbirliğiyle sürpriz hediyeler festival izleyicisini bekliyor. Gezici Festival, 21. kez yollara düşerken sinemaseverlere harika bir festival programıyla birlikte 30 günlük ücretsiz

Karda yürü, izin konuşulsun: Simon Beck’in eşsiz “kar sanatı”

Karda yürüyerek kendi içinde bir sanat oluşturan Simon Beck, yeni bir çalışmaya daha imzasını attı. Daha önce de Fransa Savoie’de yer alan donmuş göller üzerinde adımlarıyla sanatını icra eden Beck, yine karda yürüyerek dev ejderhaları karlara işledi.


Profesyonel sanatçı, kar ayakkabılarıyla bu kez Sibirya Yakutsk’da büyük ölçekli tablolarını hayata geçirdi. Bu kocaman ejderhalar, projesi ve yapımı hâlâ süren Dracony filmi için yapıldı. Raquettes adı verilen kar botlarıyla Simon Beck, kar üzerinde bu şaheserleri oluşturmak için saatlerini harcıyor.

simonbeck2
Hırslı ve çalışkan sanatçının ilgi çeken kardan eserleri; yakından bakıldığında anlaşılamayan, düzgün zemin seviyesinden ve uzak bir mesafeden anlaşılabilen bir yapıya sahiptir. Beck, bu eserleri genellikle 5-9 saat arası yapıyor ve aşırı yorgun olmadığı zamanlarda da gece de çalışıyor.

Başlangıçta karda yürümek, onun için bir egzersizdi. Daha sonra kendine bir pusula edinerek gölün dışına doğru da çıkmaya başladı ve alanı büyüdü. Zamanla bu egzersizlerle birlikte karda yürüme ciddi bir iş haline geldi. Sonunda bu eserler ve beraberinde kitabı da çıktı. Şimdi 200’e yakın kardan eseri “Snow Art” (Kar Sanatı) adlı kitapta toplandı.

Simon Beck’in tüm eserleri kendi sitesinde de mevcut.

simonbeck5simonbeck6

Kaynak: My Modern Met