AKP ve MHP Türkiye’nin doğasından öyle nefret ediyor ki hiçbir yerde yeşil, orman, hayvan görmek istemiyorlar. Ağacı odun, hayvanı et ya da zevk malzemesi olarak gören bu zihniyet nerede bir koy, doğal alan görse saldırarak orayı yok ediyor, üzerine beton döküyor.
Vatan hainliği nedir diye sorarsanız, ormanları yakmak ve doğadaki hayvanları öldürmektir. AKP ve MHP önce Tunceli, sonra Bursa ve şimdi de Eskişehir’de yaşayan hayvanları gözüne kestirdi. Bu hayvanları öldürterek öldüren kişilerden para almayı planlıyorlar.
Hiç utanmadan, camileri, okulları, sarayları cinayetten ve katliamdan gelen para ile döndürmeye çalışacaklar. Bu aynı zamanda AKP ve MHP adlı iki doğa düşmanı yapının ekonomiyi nasıl bitirdiği ve hayvanları öldürterek para kazanmayı hedefleyecek kadar düştüklerinin göstergesidir.
Avcılık, spor değil adi bir eylemdir. Avcılar da adi, şeref yoksunu kimselerdir. Ormanda gezen hayvanın canına kasteden bu şeref yoksunlarını devlet koruyor bu sayede nefret dolu ezikler devlet himayesinde hayvanları katledecekler. Oysa devletin amacı hayvanları avcı denen şeref yoksunlarından korumaktır. Avcılık, kalleşlik, silahsız canlıya silahla saldırmak, birden fazla kişinin bir canlıya saldırması, tuzak kurma, arkadan vurma, bebekleri annesiz bırakma, bebek katletmek gibi özellikleri içeren onursuz bir eylemdir. Avcılar da onursuz insanlardır. Yani avcılar aynı zamanda bebek katilidir.
Maalesef doğa düşmanı AKP ve MHP tarafından bu onursuzlar korunuyor ve sırtı sıvazlanıyor. Merak ediyorum para için güzelim hayvanları beş para etmez pisliklere öldürtmeleri için teslim eden bu iki Türkiye düşmanı parti, ekonomi daha da zora girdiğinde fakir ve kimsesiz insanları mı para karşılığında zenginlere öldürtecekler? İnsan Avı adlı filmi hatırlamayan var mı?
Bu iki Türkiye düşmanı partiye karşı uyanık olmalı ve onların hayvanlarımıza ve doğamıza yaptıkları saldırıları durdurmalıyız.
Çakra ile ilgili en sevdiğim tanım, iç dünyamız ile dış dünyamız arasındaki kapı tanımıdır. Ruhsal ve bedensel bütünlüğümüzü sağlayan çakraların doğru ve tam kapasiteli olarak çalışabilmesi sağlıklı bir yaşam sürebilmenin de anahtarıdır.
Bedenimizde 7 ana çakra bulunurken, bunlardan bedenin altında kalan 1.,2. ve 3. çakradan dişil enerji, bedenin üst tarafında yer alan 5, 6, ve 7. çakralardan ise eril enerji gelir. Eril ve dişil enerjinin doğru çalışması da önemlidir zira çakraların doğru çalışması halinde eril ve dişil enerjilerimiz de dengede olacaktır ve 7 çakramız ile birlikte bedenimize yaşam enerjisini sağlayacaktır. Travmalarımız, kızgınlıklarımız, affedemediklerimiz, koşul ve şartlarımız, egomuz, hırsımız, kibrimiz ile ve çok şeyin başlangıcı olan yanlış düşünce kalıpları ile çakralarımızın çalışma sistemine olumsuz yönde etki edebiliriz.
Düşünce özellikle önemlidir çünkü düşüncelerimizin her biri bir enerji formudur. Her olumsuz veya zararlı düşünce, enerji bedenimizde birikerek adeta çöp yaratır, bu çöpleri temizleyemediğimizde veya bırakamadığımızda azat edemediğimizde yani bizimle olmasına izin verdiğimiz sürece, çakralarımızın dengesini bozarız. Dengesi bozulan çakra önce yavaşlar, sonra ters dönmeye başlar, en sonda da kapanmaya kadar gidebilir. Kapanan her çakra ana enerji kaynaklarımızdan mahrum kaldığımızın bir başka ifadesidir. Enerji kaynakları eksildikçe eksik olan çakraların görevlerini diğer çakralar yapmaya çalışır, bu da daha fazla efor demektir. Çalışmayan çakra sayısı arttıkça fiziksel bedende hastalık kaçınılmaz hale gelir. Bizler genelde herhangi bir duruma bir hastalığın sebep olduğunu düşünürüz, oysa hastalık bir sebep değil sonuçtur. Tedavi sürecinde, o sonuca nasıl gidildiğinin izinin sürülmesi ve o sürecin nasıl olduğunun keşfi sanılandan çok daha önemlidir.
Çakraları anlatırken, ilk üç çakranın madde dünya ile son üç çakranın ise ruhsal dünya ile ilgili olduğunu eklemeliyim. Ruhsal çakralarımızın titreşimi maddesel çakralarımızın titreşiminden daima daha hızlıdır.
Bedenimizde yer alan yedi ana enerji santralinin fiziksel ve ruhsal dünyada neleri ifade ettiğine bakalım ve ilk çakramız olan kök çakra ile başlayalım:
Kök Çakra (Topraklanma)
Sanskritçe karşılığı DESTEKtir.
Bedenimizde kuyruk sokumun bitiminde anüs ile cinsel organ arasında yer alır. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı kırmızı renk ile aynı aralıkta olduğundan kırmızı ile tasvir edilir.
Kök çakra bizi dünyaya, yerküreye bağlayan çakramızdır dolayısıyla dünyevi olan her şeyi temsil eder. Bir başka ifade ile fiziksel duyarlılığımız kök çakra ile yakından ilişkilidir. Bize canlılık veren, dünya ile ilişki kurmamızı sağlayan, fiziksel duyarlılığımızın bağlı olduğu çakradır. Toprak elementinin karşılığı olan kök çakra, yeme içme güvende olma gibi çok temel ihtiyaçlarımızı nasıl karşıladığımızla ilgilidir. Ayrıca hayatta kalma deneyimimizi nasıl yaşadığımızla da ilgilidir. Bedende; cinsel organ, anüs, bacaklar ayaklar, kasıklar ve kasıklardaki lenfler, siyatik sinir ağı kök çakradan beslenir. Güven, özgüven ve hayattaki zorluklara karşı duruşu temsil eder. Kök çakra yeterli ve doğru çalışmaz ise sinirli ve güvensiz hissederiz.
Sakral Çakra (Yaratıcılık)
Sankristçe karşılığı YAŞAM GÜCÜNÜN EVİ dir.
Hara ve cinsel çakra olarak da adlandırılır. Bedenimizde pelvis ile göbek arasında, göbek deliğinin 3-4 parmak altında yer alır. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı turuncu renk ile aynı aralıkta olduğundan turuncu ile tasvir edilir.
Sakral çakra duygusal tarvmaları karşıladığımız yer olduğu için duygusal bedenimizin efendisidir de diyebiliriz. İkinci çakra cinsel kimliğimizi tanımlarken, yaratıcılığımızın da merkezidir. Yaratıcılık ve yaratıcı enerji veren bölgemizdir. Çakra tıkandığı zaman en başta yaratıcı gücümüz, yaratıcılığımız tıkanır. Kızgınlık, hayal kırıklığı, içerleme gibi haller ikinci çakranın dengesini yitirdği durumlarda ortaya çıkar. Aşırı uyarılır ise de yönlendirici, saldırgan tavırlara yol açar. Kendimize karşı fazlasıyla toleranslı isek, yine sakral çakramızın dengesizliği sözkonusu demektir.
Deri, böbrekler, idrar torbası, dolaşım sistemi ve lenfatik sistem sakral çakradan beslenir. Ayrıca panreas, karın boşluğu, dalak, alt diyafram sakral çakra ile üçüncü çakra olan solar çakrası ile birlikte çalışır.
Solar Çakra (Hazmetme)
Sankristçedeki anlamı GÖBEĞİN MÜCEVHERİ dir.
Mide çakra olarak da adlandırılır. Bedenimizde göğüs kafesinin altında güneş sinir ağının ortasında yer alır. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı turuncu renk ile aynı aralıkta olduğundan sarı ile tasvir edilir.
Solar çakra bedenimizin “ben” olma merkezidir dolayısıyla ego kaynaklı davranışların da merkezidir. Yoğun bir şekilde egolar ve maddesel hisler burada temsil edilir, maddeyi kaybetme korkusu, stres, hırs ve dediğimiz gibi egosal yaklaşımlar bu çakranın dengesinin bozulmasının sonuçlarıdır. Dengesi bozulduğunda, ikinci çakranın yaratıcı tanri egosu ile üçüncü çakranın egosal hali birleştiğinde kişiler üzerinde hakimiyet kurma isteğini arttırır. Diğer yandan işkolik, mükemmelliyetçi taraflarımız da yine bu çakranın dengesinin bozulmasının sonucudur.
Ruhsal bağımızın olduğu gümüş kordon da burada yer aldığından üçüncü çakra kolay kolay kapanmaz. Yaşamsal bir çok organımızı besler, akciğer, mide, safra kesesi, kalınbarsak, karaciğer, pankreas gibi yaşamsal organlarımız bu çakra ile beslenir.
Kalp Çakra (Sevgi – Denge)
Kalp çakranın sankristçedeki anlamı YENİLMEZ dir.
Bedenimizde göğsümüzün tam ortasında kalp hizasında bulunur. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı yeşil renk ile aynı aralıkta olduğundan yeşil ile tasvir edilir.
Kalp çakra ruhsallığımız ile fizikselliğimizin dengelendiği yerdir. Koşulsuz sevginin ve teslimiyetin yeridir. Travmalar karşısında koşul koyabilen kalp çakra, bu durumda kişinin kendini güvensiz hissetmesine sebep olur. Sezgilerimiz de bu çakra ile ilişkilidir, 6. çakranın edindiği bilgiyi sezgi olarak burada hissederiz. Koltuk altı lenfleri, kalp ve kan dolaşım sistemi, akciğerler, solunum sistemi, kollar ve ellerimiz bu çakra ile beslenir. Ayrıca boğaz çakra ile birlikte bağışıklık sistemini de kontrol ederler, merkezi timüstür.
5.Boğaz Çakra (İfade)
Boğaz çakranın sankristçedeki anlamı SAF’tır.
Bedenimizde boğaz seviyesinde yer alır. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı açık mavi renk ile aynı aralıkta olduğundan açık mavi ile tasvir edilir.
Az konuşmak da çok konuşmak da bu çakranın dengesini bozar. Boğaz çakra dengesini yitirdiğinde veya kapandığında kişi daha çok konuşur, doğru sözcüklerle ihtiyaçların doğru bir şekilde dile getirebilmesini ancak 6.çakra ile birlkte yapar. İletişimi kontrol eden çakradır ve gerçeği ifade eder. Ayrıca dengeli bir boğaz çakra, inancı, iç huzuru da temsil eder.
Üst solunum yolları, tiroid, paratiroid, yutak, yemek borusu, solunum borusu, ses telleri, boyun lenfleri ağız diş çene ve boyun omurları bu çakra ile beslenir.
Alın Çakra (Farkındalık)
Alın çakranın sankristçedeki anlamı EMİR’dir, YÖNETİM’dir.
Bedenimizde kaşlarımızın arasında yer alır. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı koyu laciverte yakın renk ile aynı aralıkta olduğundan lacivert ile tasvir edilir.
Alın çakra bedenimizin enerji algı merkezidir içsel donanım ve bilgimizi harekete geçirir. Üçüncü göz olarak da adlandıran çakra, uyanişa geçtiği zaman telepati ve bilinç yeteneklerinin gelişmesi ile gerçekten üçüncü bir göz gibi hareket eder. Bu çakranın yardımıyla, akıl, hafıza irade konsantrasyon durugörü ve gözünde canlandırma güçleri arttırılabilir.
Alın çakra diğer çakralardan farklı olarak, alt çakralara ayrı ayrı rehberlik eder. Titreşimi ve yaydığı enerji oldukça yüksektir. İçsel görü merkezi olan bu çakramız, bilinçaltı, hafıza merkezi ve üst bilinç iletişim merkezidir. İçsel görüyü fizikselleştiren, eyleme geçiren ve denetleyen merkezimizdir.
Sinir sistemi ve motor sitemi, gözler, burun, kulaklar ve beyin bu çakra ile beslenir ayrıca bu çakra ile ilişki içinde bulunan iç salgı bezi hipofizdir. Kalp çakrası ile de arasında bir dolaşım vardır.
Tepe Çakra (Aydınlanma)
Tepe çakranın sankristçedeki anlamı BİNLERCE dir. Bedenimizde başımızın tepe noktasında yer alır. Fiziksel bedenimizde yer alan sonuncu çakradır ve lotus çiçeği ile sembolize edilir. Tayfta yer alan tüm renkleri içermekle beraber, yaydığı frekans aralığı beyaz ve mor renk ile aynı aralıkta olduğundan beyaz veya mor ile tasvir edilir.
Tanrı çakrası olarak da anılan bu çakra, bizlere inanç mekanizması ve evrensel varoluşun bir parçası olduğumuzu hatırlatan enerjiler gönderir. Kısıtlanmamış bilincimizin, zaman-mekan ve sebep-sonuç ötesine geçmesini sağlar. Tanrısal bilincimizin ve birlik bilincimizin olduğu yerdir.
Bu yıl 57‘ncisi düzenlenecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali, 3-10 Ekim 2020 tarihleri arasında Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin ev sahipliğinde gerçekleştirilecek. Festivalin 57. yılı için film başvuruları ise başladı.
Festival kapsamında Ulusal Uzun Metraj, Belgesel ve Kısa Film dallarındaki yarışmaların yanı sıra, Antalya Film Forum ve Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması düzenlenecek ve toplam 1.370.000 TL tutarında ödül dağıtılacak.
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve aynı zamanda festival başkanı Muhittin Böcek, Covid-19 önlemleri kapsamında festivalde bu yıl açık hava gösterimlerine ağırlık verileceğini ve festival konukları ile izleyicilerin güvenliğinin sağlanması için geniş önlemler alınacağını belirtti.
Ulusal Yarışmaya, 56. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin son başvuru tarihi olan 16 Eylül 2019’dan sonra tamamlanmış ve 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden önce Türkiye’de halka açık ticari veya özel gösterimi yapılmamış ve yurt içinde bir festivale katılmamış Türkiye yapımı filmler katılabilecek. Festivalin web sitesinden yapılacak başvurular için son başvuru tarihi 14.8.2020, Cuma, saat 18.00 olarak belirlendi.
Muhittin Böcek geçen yıl ilk kez gerçekleştirilen ve 150 öğrenciye ev sahipliği yapan Altın Portakal Sinema Okulu’nun, bu yıl çevrimiçi olarak düzenleneceğini açıkladı.
Sinemamızın yeni projelerine destek amacıyla düzenlenen Antalya Film Forum bu yıl online olarak gerçekleştirilecek. 4-6 Ekim 2020 tarihlerinde düzenlenecek Antalya Film Forum’a başvurular ile ilgili açıklama önümüzdeki günlerde yapılacak.
Ursula K. Le Guin, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar kitabında birbirinden etkileyici on iki denemesini okurla paylaşıyor. Okuması keyifli bir o kadar da farkındalık yaratacak metinlerinden yeniden geçerken içinden bir türlü çıkamadığımız bu salgın günlerinde neden zorlandığımızı anlamaya dair ipuçları da görüyorum. Bu ipuçları belki size de iyi gelebilir.
Sanatın İşlevi
Korona günlerinde sanat, her yerde bahsedilen, çoğun da hepimizin yeniden sığındığı bir barınak oldu. Böyle olunca da, Ursula’nın sanatla ilgili paylaştığı aşağıdaki cümle zihnimde bir yıldız gibi yeniden parlamaya başladı.
“Bence, sanat, en iyisi ve en kötüsüyle, her çağ için merkezi önemdedir, çünkü yalan söylemez. Sunduğu umut, sahte bir umut değildir. Romanın önemli bir sanat olduğunu düşünüyorum, çünkü ekmekten başka neyle yaşadığımızdan bahsediyor.”
Tam da Ursula’nın söylediği gibi yaşamak için ekmekten başka şeylere de ihtiyacımız var. Doymak için de.
Sadece Doymak Mı?
Belki sadece doymak ama nasıl? Yiyerek mi? Okuyarak mı? “İzleyerek mi? İsterseniz Ursula’nın, oluşumuza dair şu sözlerine bakalım:
“Bütün bunları, görmeyi, duymayı, konuşmayı, düşünmeyi, hissetmeyi birer birer yaparız. Büyük mistikler ortaklıktan daha derine indiler ve özdeşliği, her şeyin özdeşliğini hissettiler. Fakat, biz sıradan ruhlar bunu yapamayız, belki sadece bir an, tüm hayatımız boyunca bir tek an yapabiliriz. Biz, tekil kişiler olarak, ruh olarak birer birer yaşarız. Kişi, tek bir kişi olarak. Ortaklık, umut edebileceğimiz en iyi şeydir, ve ortaklık çoğu kişi için dokunmak demektir: elimizin bir başkasının eline dokunuşu, birlikte yapılan iş, birlikte çekilen kızak, birlikte edilen dans, beraber dünyaya getirilen çocuk. Biz sadece tek bir vücuda ve iki ele sahibiz. Bir çember oluşturabiliriz, ama bir çember olamayız. Çember, gerçek toplum, tekil vücutlardan ve tekil ruhlardan oluşur. Aksi halde, tam anlamıyla oluşmaz. Nesneleşmiş, nicelleşmiş kişilerden oluşan, gerçek toplumun, gerçek cemaatin sadece mekanik, cansız taklididir _bir toplumsal sınıf, bir ulus-devlet, bir ordu, bir anonim şirket, bir iktidar bloku gibi. Bu yönde hiç umut yok. Sonuna kadar tükettik. Ben, gerçekten Bayan Brown’dan başka umut göremiyorum.”
Ursula’nın umudu gördüğü Bayan Brown, Woolf’un trende rastladığı bir kadınla ilgili yazısına göndermedir.
Şöyledir:
“Temiz fakat yıpranmış, abartılı düzenliliği paçavralardan veya kirden daha fazla fakirliği çağrıştıran yaşlı hanımlardan biriydi: Her şeyi ilikli, bağlı, tutturulmuş, yamanmış ve temizlenmişti. Ona ıstırap veren bir şeyler vardı, görünüşü kederli veya endişeliydi, üstelik çok da ufak tefekti. Temiz küçük botları içinde ayakları yere ancak değiyordu. Ona bakacak kimsesinin olmadığını, kararlarını kendi başına vermesi gerektiğini, senelerce önce terk edildiğini ya da dul kaldığını, belki de tek oğlunu büyüterek geçirdiği sıkıntılı, ziyan olmuş bir hayatı olduğunu ve oğlunun artık kötü yola sapmaya başladığını hissettim.
Müzmin bir işgüzar olan Bayan Woolf, yaşlı hanımla yanında seyahat eden adam arasındaki bölük pörçük konuşmalara, sıkıcı yorumlara, akıl sır ermez işlerle ilgili ayrıntılara kulak misafiri olmuştu. Sonra Bayan Brown birdenbire “Acaba yaprakları iki yıldır tırtıllar tarafından sürekli yenen bir meşe ağacı ölür mü?” diye sormuştu. Zarif ve meraklı bir sesle söylenen, son derece berrak, çok sarih bir soruydu bu. Yol arkadaşı Kent’teki ağabeyinin çiftliğindeki böcek salgılarını uzun uzadıya anlatırken, Bayan Brown küçük beyaz bir mendil çıkarıp sessiz sedasız ağlamaya başlamış, adam bundan rahatsız olmuştu. Nihayet adam Clapham Kavşağı’nda, kadınsa Waterloo’da indi. “Elinde çantasıyla kocaman arı kovanı gibi istasyonda kayboluşunu izledim,” der Bayan Woolf. “Çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur görünüyordu. Bir daha hiç karşılaşmadım onunla.”
Bayan Brown’ı Yakalamak
“Bu Bayan Brown, der Viginia Woolf, romanın konusudur. Bir tren kompartımanında veya dimağında yazarın karşısına çıkar ve şöyle der: “Yakala yakalayabilirsen!'”
Hayatın içinde varoluşlarıyla bizi kendine çeken, belki bir daha karşılaşmayacağımız:
“Çok ufak tefek, çok direngen, hem çok kırılgan hem de çok cesur,” karakterleri görünür kılan sanat, içimizde bir yerlerde bize kendi kırılganlığımız içindeki cesaretimizi, direngenliğimizi ve kendi olabilmeyi göstermekte ve bizi sıradanın ardına geçirmektedir.
Sanat, özgünlüğünün dokungaçlarıyla tüm bu kaosun içinde yanımızda yürüyüp, kendi yolumuzu görmemize, o yolda yürümemize, düşersek yaralarımızı sarmamıza yardımcı olmaktadır. Bu nedenle böyle yalıtıldığımız günlerde daha çok sarılırız ona yani insan yanımıza.
Ursula K. Le Guin’in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar’dan, bu güçlü bağa ve edebiyata dair incelikli çıkarımlarından bir tutamı paylaşmak istediğim yazımı burada bitiriyorum. O, her zaman bizimle olan sözcükleriyle okuru zengin bir sofraya davet etmeye her daim devam ediyor. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.
Alıntılar: Ursala K. Le Guin. Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Hazırlayanalar: Deniz Erksan, Bülent Somay, Müge Gürsoy Sökmen. Metis Yayınları. Altıncı Basım 2013, İstanbul.’dan yapılmıştır.
Yuval Noah Harari’nin Homo Deus kitabında dediği gibi çevre kirliliği, küresel ısınma ve iklim değişikliği tartışmalarına rağmen çoğu ülke, durumu düzeltmek için henüz ekonomik ya da siyasi fedakarlıklarda bulunmadı. Ekonomik büyüme ve ekolojik denge arasında seçim yapmak gerektiğinde siyasetçiler, yöneticiler ve seçmenler her zaman büyümeyi seçiyor. Bu kitabın yazılmasından bu yana çok şey değişti denebilir ama maalesef bu çok doğru değil. Devletler, ekolojik dengeye karşı hala ekonomik büyümeyi seçiyor. Aksi takdirde böyle küçük ve çoğunlukla etkisiz adımlar atıp su krizinin çözümünü sadece evlerden bekler miydi?
Suyun sonu görünürken sadece hane halkı mı önlem almalı – 1 başlıklı yazımda da dediğim gibi suyla ilgili rekabetin boyutu kazananın ve kaybedenin devletler tarafından belirlendiği bir noktaya ulaştı. Yine önceki yazıya göz atıp hatırlayacağınız üzere Meksika hükümetinin, tabii sadece onunla sınırlı değil, şirketin cebini dolduran kararı Ocak 2018’de halk tarafından protesto edildi, bu protestolar dünyanın başka yerlerinde de devam etti. Çünkü hane halkına ‘musluğunu kapat, söz ver’ demenin dışında yönetenlere de bir şey demeliydi. Buna su hakkı mücadelesi adı verildi. Ve bu mücadeleyle ilgili en güzel şeyi, Meksika’daki protestolarda ön safta yer alan bir kadın söyledi; “ama suyumuzu savunmalıyız. Çünkü bu hayati bir sıvı. Şu anda sahip olduğumuz en önemli şey.”
Su hakkı kavramı 1990’larda ortaya çıkan bir kavram olmakla birlikte giderek daha geniş bir kapsamda kullanılıyor. Su hakkı mücadeleleri; suya fiziki ve ekonomik erişim hakkı, su varlıklarını kirleteceği öngörülen petrol boru hatlarına karşı mücadeleler, su varlıklarının kıt olduğu bölgelerde aşırı su çeken şirketlere karşı mücadeleler, su varlıklarını ambalajlamak amacıyla kullanan şirketlere karşı mücadeleler, yaşam alanlarını sular altında bırakan barajlara karşı veya nehirleri kurutan HES’lere karşı mücadeleler gibi çok çeşitli mücadeleleri kapsıyor. Merkezinde su meselesi olan ama ekonomik, çevre, kültür gibi farklı nedenlere dayanabilen bu mücadeleler, dünyanın dört bir yanında açlık grevlerinden, sert protestolara devam ediyor. Mücadeleler hakkında daha ayrıntılı okuma yapmak için yazının sonuna bıraktığım kaynağa göz atabilirsiniz. Bu arada sorumluluğun sadece hane halkına bırakılması ve gereken gerçekçi önlemlerin alınmaması suyun sonu görünürken ortaya çıkacak sorunları da hızlandırıyor.
2000 yılı itibariyle dünyanın akarsularının %60’ı barajlarla kelepçelenip akmaz olmuş, 80 milyona yakın insan bu nedenle göç etmek zorunda bırakılmıştı. Günümüzde ise tablo daha vahim durumda. Dünyada 2,1 milyar insan temiz suya erişemezken, her gün 800 çocuk kirli su kullanımına bağlı hastalıklardan hayatını kaybediyor. Tabii bu birkaç yıl öncesinin verileri, rakamlar şu an büyük ihtimalle çok daha fazla. Su için sorumluluğun sadece hane halkına bırakılması ise su krizini hızlandırıyor. 2040 yılına kadar 33 ülkenin su sorunu yaşayacağı tahmin ediliyor. Türkiye de bu ülkelerden biri. Ne yazık ki durumun kötülüğü bu kadarla sınırlı değil. Su krizinde geldiğimiz noktanın örneği bir hayli fazla.
Tabii bu süreçte ev halkının dışındakilerin de hiçbir adımı olmadı demek yanlış olur. Örneğin sıfır gününe yaklaşan Cape Town’da halk ve yöneticiler birlikte hareket ederek bunu önledi. Aynı şekilde başka önlemler de alındı elbette. Türkiye’den bazılarının da dahil olduğu bazı belediyeler sızıntılı boruların tamirine girişti mesela. Belki burada çoğaltılabilecek girişimler mevcut fakat bunlar ne yazık ki yetersiz kalıyor. Bu noktada göstermelik olmayan, daha etkili adımlar gerekiyor. Fakat ne yazık ki günümüz ekonomik sisteminin su krizi ile ilgili önerdiği çözümler, su krizinin önlenmesinden ziyade devletlerin ve şirketlerin sudan para kazanması için suyu kontrol altına almasıyla ilgili.
Bu arada ‘sıfır günü’ bilimkurgu tadında zor bir süreç. Bugünün kuralları şöyle işleniyor; oteller, yıkama ve temizlik servisleri, sulama faaliyetleri, turizm sektöründeki su kullanımları ve şebekelere bağlı hanelerdeki musluk suyu dağıtımı durduruluyor. Yalnızca yaşamsal faaliyetlerin yerine getirilebilmesi için kullanılabilecek su, su istasyonlarından temin edilebiliyor. Suyun temini ancak su karnesi ile yapılabiliyor. Buna göre bir hanenin günlük su tüketimi 87 litreyi aşamaz. Bir bireyin su istasyonlarından temin edebileceği maksimum su miktarı 25 litre. Bu limitleri aştığı tespit edilen bireylerin suya erişimi askıya alınabilir, bu kuralları ihlal eden her bireye para cezası uygulanır. Bu süreç kullanılabilir su kaynaklarının yeterli seviyeye ulaşmasına dek sürer.
Göründüğü gibi hem zorlu hem adaletsizliği doğurabilecek bir süreç. Adaletsizlik konusunda Hindistan’da yaşanan şu durum ise su konusunun ne kadar kapsamlı olduğunu gösteriyor. Şöyle ki Hindistan’da, nüfusun yüzde 80’inin evlerinde içme suyuna sahip olmadığı Karnataka eyaleti o kadar şiddetli bir kuraklık yaşıyor ki yaklaşık 10.000 köy su krizi içinde. Fakat hükümet ve onun şirketleri suyu endüstriyel gelişim için bir araç olarak görüyor ve Eyaletin “Hindistan’ın Silikon Vadisi” olmasını istiyor. Değerli su kaynaklarının çok sayıda yeni ticaret bölgesine aktarılması ve kamu su musluklarının kapanmasıyla Karnataka suyun özelleştirilmesinin simgesi haline geldi. Bu durumun ne kadar yaygın olduğunu ve yaygınlaşacağını kestirmek ise zor değil.
Reklamlar ya da farklı kanallar aracılığı ile sorumluluk sadece ev
ahalisine yüklenip kapitalist sistemin her çözümünde şirketlerin ve devletlerin
para kazanması esas dert olsa da su çok kapsamlı bir konu ve krizin çözümü için
sadece hane halkına musluğu kapat demek yetmiyor. Tabii bizler yeterli olmasa da onların bencil
sistemlerinde büyük değişimler yaratmayacaksa da dikkat edeceğiz, kendi
önlemlerimizi alacağız ve suyu kirleten eller, bizim ellerimiz olmayacak.
Bu arada şunu da eklemeli ki evet, tablo çok karamsar duruyor olabilir ama çözüm imkânsız ya da zor değil. Altyapı yenilenmesi ile yağmur suyunu korumak, atık suyu arıtmak, tarımda su kullanımını bilinçli gerçekleştirmek, kullanılan kıyafetlerin ve tüketilen yiyeceklerin tüm üretim aşamalarında su tüketimini azaltmak araştırmacıların bu konudaki önerilerinden bazıları. Bireysel olduğu kadar yönetimsel adımların atılması da çözümün en önemli anahtarı. Bu noktada hepimizin devletlerin ve şirketlerin para kazanmak için suyun kontrol altına alınmasına yönelik önerdiği çözümlere değil, su krizinin önlenmesi konusunda adil ve gerçekçi adımlara ihtiyacı var.
Kaynaklar:
Türkiye’de ve Dünyada Su Krizi ve Su Hakkı Mücadeleleri, Sivil ve Ekolojik
Haklar Derneği, Ağustos 2017, İstanbul.
Küresel Su Krizi, Aybüke Beyza Kerimoğlu, Mayıs 2020.
Bilgisayar kullanan hemen herkes en az bir kez silmemesi gereken önemli dosyaları yanlışlıkla silmiştir. Bir klasörü komple çöp kutusuna atıp, geri dönüşüm kutusunu da kalıcı olarak temizlediğini saniyeler içinde fark eden insanlar çoğunlukla ah vah ettiğiyle kalıyor. Bununla birlikte yedeği olmayan dosyaların bulunduğu hard diskin bozulması, Windows veya macOS işletim sistemlerinin çökmesi sonucu dosyaların erişilemez hale gelmesi gerçekten can sıkıcı olabilir.
Neyse ki bu gibi durumlarda kullanabileceğiniz EaseUS Data Recovery Wizardprogramı çok iyi iş çıkarıyor. İsminden de anlaşılacağı üzere gelişmiş algoritmalara ev sahipliği yapan ve “silinen dosyaları kurtarma” işlevine sahip olan bu program, yanlışlıkla sildiğiniz tüm dosyaları geri getirebilecek kadar başarılı.
Silinen dosyalarınızı ücretsiz olarak geri getirebilirsiniz!
Bugün internetten indirebileceğiniz onlarca farklı silinen verileri kurtarma programı mevcut. Ancak EaseUS, Trustpilot profilinde aldığı 1,459 farklı yorumda 5 üzerinden 4.3 ortalamaya ulaşmıştır. Yani karşınızda gerçekten işe yarayan ve silinen dosyalarınızı geri getirebilecek bir program var.
İşin güzel tarafı henüz kullanmadığınız, verimli çalışıp çalışmadığını bilmediğiniz bir program için para ödemeniz de gerekmiyor. EaseUS Data Recovery Wizard programının ücretsiz versiyonunda 2 GB’a kadar silinen dosyayı geri getirebilmeniz mümkün. Programın işe yaradığını gördükten sonra ücreti mukabilinde üst sürüme terfi edebiliyorsunuz.
Programın silinen dosyaları kurtarma süresi ise tarama yaptığınız diskin büyüklüğüne göre değişiyor. Örnek vermek gerekirse MacOS Catalina işletim sistemine sahip 750 GB’lık bir diskin taraması 8 saatten fazla sürebiliyor. Ancak Windows’la çalışan 1 TB’lık hard diskte programı çalıştırdığınız zaman taramanın bitmesi 2,5 saat kadar sürüyor.
Tarama devam ederken kurtarılabilecek dosyalar görülebiliyor
Tabii bu 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı duracağınız anlamına gelmiyor. Tarama devam ederken program karşınıza sonuçları listelemeye başlıyor. Böylece tam tarama sona ermeden kurtarmak istediğiniz özel dosyalar varsa, aralarından çekip alabilmeniz ve silinen verileri kurtarmanız mümkün kılınmış.
Toparlamak gerekirse EaseUS Data Recovery Wizard’ın kullanması ücretsiz, gayet kolay ve işe yarar bir silinen verileri geri getirme programı olduğunu söyleyebiliriz. Yanlışlıkla sildiğiniz dosyalar varsa, hard diskiniz kullanılamaz hale gelmişse fizikî olarak müdahale etmeden önce bu gelişmiş programı bir şans verebilirsiniz.
Tarama tamamen sona ermeden önce sonuçlar arasında gezinebiliyor olmanız, EaseUS’un muadillerinde bulunmayan avantajlı bir özellik.
Akıllı telefonlar için uygulaması da var
Bu arada EaseUS sadece masaüstü ve dizüstü bilgisayarlarda değil, akıllı telefon ve tabletlerde de silinen dosyaları geri getirmek için kullanabileceğiniz bir uygulama geliştirmiş durumda.
Wes Anderson, bu ay vizyona girmesi beklenen yeni filmi The French Dispatch’le izleyiciye yine unutulmaz bir seyir zevki sunacak gibi görünüyor. Merakla beklenen bir Wes Anderson klasiği daha kapımızı çalmak üzereyken biraz ondan, biraz sinemasından biraz da yeni filminden bahsetmek istiyorum.
Wes Anderson Kimdir?
Wes Anderson, hangi filmini izlerseniz izleyin, izlemeye başladığınız ilk birkaç dakikada filmin yönetmeninin anlaşılmasını sağlayan o büyülü evrenlerin yaratıcısı, usta yönetmendir. 1 Mayıs 1969’da, Amerika’da doğmuş, Teksas’ta felsefe öğrenimi tamamlamıştır. Hoodwink Tiyatrosu’nda oyunlar sergilemiştir. İlk kısa filmini Sundance göndererek dikkat çeken yönetmen, yaptığı uzun metraj filmlerle kendine ait bir dünya yaratarak, seyirciyi bu dünyanın içinde çekmeyi başarmıştır.
Aynı zamanda yazar, sinema ve reklam yapımcısı olan Wes Anderson, 2001 yılında En İyi Özgün Senaryo dalında Akademi Ödüllerine aday gösterilmiştir.
Wes Anderson Sineması
Aile, küskün kardeşler, dostluk, yasak aşk temalarıyla, nostaljiyle örülü, farklı bir mizah anlayışıyla beslenen filmler. Bu filmlerde hakim olan, pastel tonlarda sahneler, bu sahnelerdeki simetri hassasiyeti, tam ortadan bölünen kadrajlar, önemli olanın bu kadrajlarda tam ortaya yerleşmesi, kıyafetleriyle özdeşleşmiş, çoğun zarif diye tabir edebileceğimiz, birbirine saygılı karakterler, farklı açılar, kuşbakışı görüntüler, takip çekimleri, aynı oyuncularla çalışma alışkanlığı, film müzikleriyle kendine özgü üslubuyla kendi sinemasını yaratan bir yönetmendir Wes Anderson.
Onun filmlerinde tümüyle kendine ait bir hikaye dili olduğundan bahsetmek mümkündür. Fantastik çizgilerle bezeli, hayal kuran, hayal kurarken gerçeklikten kaçan, büyümemiş ya da küçülmüş, ayrı düşmüş ve arayışı olan kahramanlar, öyküleriyle izleyeni baştan çıkarmayı başarmaktadır.
Andersen’le soyad benzerliği bana her zaman onun bir postmodern masalcı olduğunu düşündürür. Yarattığı büyülü atmosferde filmlerinde yer alan dürbünle başka, sihirli bir dünyaya bakar gibi hissederim kendimi ve muhtemelen bu Anderson’un izleyicileri üstünde yarattığı genel bir algıdır. Her ne kadar babalar belirgin, anneler silik olsa da onun evreni bir tür yabancılaştırmadan daha çok izleyeni film müzikleriyle beraber bir tür sağaltıma çağırır. Canlandırır, enerji verir ve etkiler.
Auteur olduğundan bahsedilir. Öyledir de. Kendi sinemasının yaparken tek belirleyicidir. O kadar ki o, filmleriyle izleyiciyi çizgileri net kendi rüyasına davet etmiştir de izleyici onun bilinçaltından ve bilincinden beslenen düşlerine dalmıştır. Tüm bunlar yeni filmini heyecanla beklemek için elimizde çok fazla sebep olduğunu göstermiyor mu?
The French Dispatch
24 Temmuz’da vizyona girmesi beklenen The French Dispatch’in, kurgusal bir Fransız kentinde hayata geçen bir dergi hikayesini anlatığı söyleniyor. Film tanıtımlarında, “Amerikalı gazetecilere yazılmış bir aşk mektubu,” ifadesi var. Vizyona girme tarihinde bir değişiklik olur mu bilmiyorum ama bir Wes Anderson klasiği olacak The French Dispatch’in göz alıcı afişinin bile merak uyandıran türden olduğunu söyleyebilirim. Fragmanıyla filme kısa bir bakış atmak mümkün.
Şimdiden iyi seyirler dileklerimle, ilgilileri için Wes Anderson sinematografisiyle yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalın.
Esas adı Marie Gouze olan, ama kaderi gibi kendi ismine de kendi karar veren Fransız Devrimi’nin cesur kadını; Olympe de Gouges. Hayatı boyunca 29 roman ve çeşitli denemeler, 71 tiyatro oyunu metni, 70 devrimci bülten ve makale yazan de Gouges, aynı zamanda iyi bir siyasetçidir. Yaptığı politik çalışmaları arasında tüm dünyada, yaşadığı yıllarda olmasa bile, yankı uyandırmayı başaran “Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi” (Déclaration des droits de la femme et de la citoyenne) ile kadınlara yol gösteren bir devrimcidir. De Gouges’u, 1792 yılında “Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi”ni (Vindication of the Rights of Woman) yazan Mary Wollstonecraft ile eşleştirmek yanlış olmayacaktır. Aynı yılın Aralık ayında Paris’te olan Wollstonecraft’ın, de Gouges ile karşılaşmamış olması ise büyük talihsizliktir. De Gouges yaşamı boyunca kendini bireylerin hak ve özgürlüklerine adamıştır. Kadın haklarının tanınması için çalışırken, aynı zamanda farklı ırklar, öksüzler, engelliler ve yoksullar için de mücadele vermiştir. Demokrasi mücadelesinde, despotizme ve işkenceye karşı durmuştur. Doğuştan gelen bir araştırmacı, gazeteci ve iletişimci kimliği olan de Gouges’u, bu özellikleri bile 1793 yılında başını giyotinden kurtaramamıştır.
De Gouges’un yaşadığı dönemde soylular, Fransız monarşisinin gelişmesiyle, Orta Çağ’da sahip olduğu gücü yavaş yavaş yitirmiştir. Fakat hala muazzam imtiyazlara sahiptirler. Feodalizm hala oldukça güçlüdür. Feodal haklar, hakimiyetini bütün doğal güçlere yaymış; büyüyen, hareket eden ya da nefes alan her şeyi kapsamıştır. Köylüler, zorba feodalizme çatmadan yollarda adım atamıyor, çürük köprüler üzerinden nehirleri geçemiyor, ya da köy bakkalından bir parça kumaş, bir çift tahta pabuç alamıyordur. Bu şartlar altında köylüleri saran nefreti tahmin etmek zor değildir. Köylüler ayaklanmaya hazır adeta bir bomba gibidir. Sahip olmadıkları tek şey ise, kendilerine güvenleri ve özgürleşmeye dair umutlarıdır.
18. yüzyılın sonlarında iki büyük devrimci güç, akılları tahrik ederek olayların şiddetini arttırmıştır: Bir taraftan Fransız halkı fikrî olgunluğa, diğer bir taraftan da Fransız burjuvazisi toplumsal olgunluğa ulaşmıştır. Fransız düşüncesi, kendi ihtişamının bilincine erişmiş; analiz etme ve çıkarım yapma yöntemlerini tüm gerçekliği ile, topluma anlatmak ve uygulamak isteğindedir. Fransız burjuvazisi gücünün, servetinin ve haklarının kalkınmasına dair sonsuza yakın ihtimalinin bilincine varmıştır. Bunlar, Devrim ateşinin iki aydınlık kaynağıdır. De Gouges gibi kadınlar da devrime yön veren tarihi olaylarda yer almışlar; fakat sıra kendilerine geldiği zaman umdukları desteği ve ciddiyeti bulamamışlardır.
Kısaca özgeçmişinden bahsetmeden geçmek istemem. Montauban komününde 1748 yılında doğduğu bilinmektedir. Anne Olympe Mouisset adında bir manifaturacı annenin kızıdır. Annesi 1737 yılında Pierre Gouze ile evlenmiştir, ancak de Gouges’un biyolojik babasının Jean Jacques Lefranc adında bir soylu olduğu söylentisi vardır. De Gouges’un eğitimi daha 14 yaşındayken sevmediği bir adamla evlendirilerek yarım kalmıştır. Evliliğinden çok sevdiği bir oğlu olduğu bilinmektedir. Tüm hayatı boyunca oğluna maddi ve manevi destekte bulunmuş; ölmeden önce oğlunun başının kendi yüzünden derde girmesinden korktuğu için onu evlatlıktan reddetmiştir.
Kocası öldükten sonra, henüz 22 yaşındayken güneyden Paris’e gelen Olympe de Gouges ilk başta femmes galantes’dan, yani kamusal alana çıkabilen kibar kadınlardan biridir; fakat soylu ve entelektüel salonların henüz dışındadır. Uzun yıllardır birlikte olduğu bir dostunun yardımıyla geçinmektedir ve mütevazi eğitimine rağmen okuryazar bir kadındır. En büyük tutkusu metin yazmak; insanlara yazıları ile fikirlerini ulaştırmaktır. Yazı yazmak onun için sanatsal olduğu kadar siyasal bir eylemdir; metinlerinin binlerce kopyasının basılması için büyük çabalar sarf eder. 1780’li yıllardan itibaren reform yanlısı siyasi yazar çevrelerine girip çıkmaya ve siyasi yazılar yazmaya başlar; bunlardan biri de 1784 tarihli Zamora et Mirza, ou l’heureux naufrage (Zamora ve Mirza, Mutlu Deniz Kazasında) adlı dramasıdır. Farklı salonlara girip çıkan de Gouges, aralarında Rivarol, La Harpe, Marmontel, Aubert, Sauterau ile yıllarca dostluğu devam edecek olan Louis Sébastien Mercier gibi pek çok yazar, gazeteci ve filozof ile tanışır. Sahip olduğu bu çevreler ve arkadaşlıkları sayesinde gündemi yakından takip etme, devrimsel süreç boyunca halkın nabzını tutma ve yeni konularda fikir sahibi olma yönünden kendini zenginleştiren de Gouges, tam bir Rousseau hayranıdır. Tiyatral yazıma kendini iyice kaptıran Olympe de Gouges, bir arkadaşı ile gezgin tiyatrosu yapmaya başlar. De Gouges kendisini Comédie Française’de yazar olarak kanıtladıktan hemen sonra, tam bir tiyatro aşığı ve destekçisi olan Markiz Montesson tarafından Fransız Tiyatrosu’na bir mektup ile çağrılır.
Comédie gibi kültürel kurumlar tarafından tanınan kadınlar o dönemde oldukça azınlıktadır; 1680 yılından devrime kadar olan süreçte kadınlar tarafından yazılmış 2627 eserin sadece 77 tanesi sahnelenmiştir. Eski rejim ve yenisi ile arasındaki kritik geçiş dönemine denk gelen de Gouges, kadınlar tarafından yönetilen tiyatro ve salonlarda yer almıştır. Özellikle salonlar, dönemin Fransası’nda siyasi gündemi takip etmek ya da devrimcilere/reformculara istihbarat sağlamak amacıyla büyük önem teşkil etmektedirler.
Tiyatro, o dönemde çoğunlukla tam ve gerçek bir mücadele özelliği kazanan bir zihinsel çalkantı yaratmıştır. Bu durum Pierre Caron de Beaumarchais’nin Figaro’nun Düğünü adlı yapıtının sansürün sebep olduğu bir sürü zorluktan sonra sahnelenmesinin, gerçek bir savaşa çağrı rolü oynamasının kanıtıdır. Beaumarchais’nin eylemi aynı zamanda dolaysız bir eylem, yani sendikal bir eylem etkisi yaratmıştır. De Gouges ve tiyatrosu da aynı doğrultuda mesajlar veren ve halkı uyandıran oyunlar sahneye koymaya çalışırlar. Fakat de Gouges’un ölümünden sonra 27 Temmuz 1794’ü izleyen Thermidor gerici tepkisiyle tiyatro, siyaset ve toplum yaşantısıyla tümüyle bağını koparmasa da, konularını Terör’ün kanlı günlerinden alacaktır. Asıl değişiklik, cinsel ahlak ve aile yaşamı üzerine yazılmış metinlerin yaygınlaşması olacaktır.
Zamora et Mirza, ou l’heureux naufrage adlı eseri büyük eleştiriler alınca, Bastille’de hapsedilmesi hakkında Lettre de cachet, yani mahkemesiz hapse gönderileceğini bildiren kraliyet mühürlü bir mektup alır. Araya giren birçok tanıdığı sayesinde, de Gouges hapse girmekten kurtulur. Olympe de Gouges bu eserinde, Eski Rejim’in imtiyaz ekonomisini ve kadın düşmanlığını konu ederek sömürgecilik ve köleliği eleştirmesi ile tepki almıştır. 1789 yılında ise bu eser L’Esclavage des nègres (Siyahilerin Köleliği) adıyla sahnelenerek tiyatroda bir skandal yaşanmasına yol açmış ve Fransız sömürge beyleri tarafından eserin bir daha asla sahnelenmemesi konusunda uyarı verilmiştir. Sanatı kitlelere erişmek için kullanan de Gouges artık Eski Rejim’in tepkisini üzerinde toplamıştır. Bundan sonraki yıllarda yazacağı her eserde bir zorluk yaşayacak ya sansüre takılacak ya da oyunu sahnelenmeyecektir. Buna rağmen de Gouges üretmeye ve yazmaya devam ederek kadına, çocuğa, kölelere yapılan haksızlıklara dikkat etmek üzere çalışmaya yılmadan devam edecektir.
Le Marriage Inattendu du Chérubin (Chérubin’in Beklenmedik Evliliği) adlı oyununu 1786 yılında sahnelemeyi başarır ve eleştirmenler tarafından oyun büyük beğeni toplamıştır. Oyunun ana teması rızasız yapılan evlilikler üzerinedir. 1788 yılında basıma verdiği Le Réfléxions sur les Hommes Nègres (Siyahi Adamlar hakkında Yansımalar) adlı eseriyle, 1790 yılında aralarında Brissot, Yahudilerin medeni eşitliği için mücadele eden Abbé Grégoire, Sieyès, Mirabeau ve Condorcet’nin yer aldığı Société des Amis des Noirs’a (Siyahi Arkadaşlar Derneği)kabul edilir. O yıllarda de Gouges sürekli üretim halindedir. 1790 yılında Les Democrates et Les Aristocrates (Demokratlar ve Aristokratlar), La Nécessité du Divorce (Boşanmanın Gerekliliği) ve Le Couvent ou Les Voeux Forcés (Manastırda Zorunlu Dilekler), 1791 yılında Mirabeau aux Champs Elysées (Champs Elysées’de Mirabeau) ve 1792 yılında La France Sauvée ou Le Tyran Détrôné (Kurtarılmış Fransa’da Tahtsız Tiran) adlı eserlerini yazar. Eserlerinin, isimlerinden de anlaşıldığı üzere, politik açıdan değer taşıyan konuları ele alırken, aynı zamanda felsefi yönden de yazılarını beslemiştir.
De Gouges’un iç dünyası oldukça farklıdır. Döneminin Jeanne d’Arc’ı desek yerinde bile olur. De Gouges, Rousseau’ya büyük bir hayranlık duyuyor, onu manevi babası olarak görüyordur; fakat bunun nedeni Emile’deki Sophie değil, Rousseau’nun doğa ve toplum sözleşmesidir. 1788 tarihli Le Bonheur Primitif de l’Homme’da (İnsanın İlkel Mutluluğu) Rousseau’nun modelinden ve eski doğa yasası öğretilerinden yola çıkarak, doğal halini koruyan bir toplum tasarlar. Ölüm döşeğindeki bir baba çocuklarına onun bilge yasalarını izlemelerini öğütler: Mutluluğa giden yol işbirliği, eşitlik ve kardeşlere, komşulara, dostlara saygıdan geçer. Eserde çocukların anne sevgisine yer verilmez; fakat evlilik eşit haklara sahip sevgililer arasındaki bir bağ olarak nitelenir. Burada de Gouges yaşamına ve eserlerine damga vuran bir paradoksu dile getirir ve aynı paradoksu 1792 yılında kaleme alacağı Déclaration des Droits de la Femme et de la Citoyenne (Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi) adlı eserinin ekinde cinsiyet meselesi ile ilintilendirir:
“Eğer cinsime saygın ve adil bir statü kazandırma çabam bugün bana özgü bir paradoks, imkansızı istemek olarak görülüyorsa, o zaman bu meseleyle uğraşma onurunu geleceğin insanlarına bırakıyorum; ama o zaman gelinceye dek buna ulusal eğitimle, etiğin yenilenmesi ve evlilik sözleşmeleri ile bir zemin hazırlanabilir.”
Olympe de Gouges, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden iki yıl sonra, kraliçeye Kadın ve Kadın Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yazarken paradokslarını kullanarak dildeki cinsiyet belirteçlerinin muğlaklığıyla maddeleri yazmıştır.
Fransız basımevleri 1787 yılından itibaren yeni bir düzenlemeye gitmiştir. 18 Ağustos 1789 tarihinde, Virginia anayasal modelini örnek alarak, basın özgürlüğünü öneren madde onaylanır; böylece 1790 yılında sadece Paris’te, aralarında Journal des Dames gibi, farklı kadın gazetelerinin de bulunduğu 235 gazete basılır. Zaten 1787 yılında Cahiers de Doléances’ta, krala dileklerin ve şikayetlerin yazıldığı defterde, basın özgürlüğü hususunda 464 şikayet bulunmaktadır. 1787 yılından Temmuz 1788 yılına dek 650 kitapçık yayımlanır; bunların arasında Olympe de Gouges’a ait 80 civarında eser yer alır. Haziran 1788 tarihinde de Gouges’un ilk politik bülteni olan Journal Général de France yayımlanır; ilk sayfasında Lettre au Peuple ou Projet d’une Caisse Patriotique Par Une Citoyenne’de (Bir Kadın Vatandaş için Yurttaşlık Projesinde İnsanlara Mektup) XVI. Louis’i savunurken, zenginlik vergisinin yürürlüğe girmesini ummaktadır. Mayıs 1789 yılında yayımladığı Le Cri du Sage, Par Une Femme (Bir Kadın için Akıllının Feryadı) adlı bülteninde ise, kadınları meclisten dışarı kovabileceklerini ama kendisinin insancıl zekası ile meclisin gündemine yerleşebildiğini itiraf eder. 1 Mayıs 1789 tarihindeki toplantıda Ulusal Meclis’te diğer kadınlar gibi, de Gouges da meclisteki yerini alır. Sadece 1789 yılında 12 bülten yayımlayan de Gouges’un argümanları, evinde pek çok kadının toplanarak Société d’Auteuil’ü kuran Anne-Catherine Helvétius ile benzeşmektedir. O yıllarda de Gouges dini evliliklerden vazgeçilmesi gerektiğini, boşanma hakkının savunulmasını, evlilik dışı doğan çocukların eşitlik ve babalık hakkının korunmasını, yalnız çocuk büyüten annelerin, kimsesiz küçük çocukların, dilenci ve engellilerin koruma altına alınmasını eserlerinde dile getirmektedir. Her zaman üreten ve kendini geliştiren Olympe de Gouges, aktif çalışmaları sayesinde Jironden çevresinden önemli kişilerin de takdirlerini toplamakta ve dikkat çekmektedir. Ölümünden önce Jirondenler’in tarafında yer alacak olan de Gouges her zaman ılımlı bir üslup kullanmayı tercih etmiştir.
Champs-de-Mars meydanında 3 Haziran 1792 tarihinde diğer kadınlarla birlikte de Gouges yeni kanunların kutlamak için bir araya gelir. Oğlu askerde olduğu zamanlarda, 22 Temmuz 1792’de ise, Place du Carrousel’de vatanı tehlikelerden korumak üzere gönüllü askere yazılma gününde yine diğer kadınlarla birlikte yerini alır. Robespierre’in idamını eleştiren de Gouges, 25 Ağustos 1792’de giyotinle idama karşı çıktığı yazısı La Fierté de l’Innocence, ou Le Silence du Véritable Patriotisme’i (Mutlak Vatanseverliğin Sessizliğinde Suçsuzluğun Gururu) yayımlanır. Condorcet ve karısı Sophie de Grouchy ile birlikte 1792 yılında Jirondenler’e destek olmaya karar verir. Devrimsel sürece Olympe de Gouges gibi pek çok kadının dahil olmasına rağmen Meclis, 1793 yılında kadınlara yurttaşlık hakkı tanımaz. Durumun daha da kötüleşeceğini öngören de Gouges, Haziran 1793’te cumhuriyetçi, federal ve monarşi yanlısı yönetim biçimlerinin arasından uygun olanını seçmek için bir referandumun gerekli olduğunun vurgusunu yapan manifestosunu yayımladığı zaman, Devrim Mahkemeleri tarafından suçlu bulunur. Evi aranır ve tüm yazıları yok edilir. Marie-Catherine Mahay’ın yardımı ile Abbaye de Saint Germain-des-Prés’den kaçmayı başarır. Gizliden gizliye yazdığı iki ayrı manifesto ile tutuklanmasının ardındaki sebepleri ve usulsüzlüğü anlatır. Marie Antoinette ve 21 jirondenin idamından sonra mahkemeye çıkarılan de Gouges, halkın egemenliğine kastettiği gerekçesiyle 3 Kasım 1793 tarihinde giyotin cezasına çarptırılarak hayatına son verilir. Kısa hayatına pek çok eser sığdıran Olympe de Gouges, kadınlar için pek çok mücadele vermiş olmasına rağmen, bugün bile hakkında konuşulduğunda akılda kalan ilk özelliği, toplum tarafından kabul görmeyen bir kadın olduğudur. Tüm fedakarlıkları ve hayatı pahasına verdiği mücadelelerinin tek meyvesi ise, kendinden sonraki kadınların mücadelesine ışık tutabilmesidir. Şimdi size soruyorum; kaçımız de Gouges olabilirdik ki?
KAYNAKÇA
BOCK Gisela, Avrupa Tarihinde Kadınlar, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, Literatür Yayınları Avrupa’yı Kurmak Dizisi:7, 1. Basım, İstanbul, Kasım 2004
Devrimler ve Kültür Tarihi Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları
JAURÈS Jean, Fransız Devrimi’nin Sosyalist Tarihi, Çev. Koray Büyüktuncer, Dipnot Yayınları, 1. Baskı, Ankara 2016
STOLFI Valeria, Marie Gouze detta Olympe de Gouges, Enciclopedia delle Donne,
Doğa, içinde yaşadığımız ortamdır. Cahiller betona taparlar, betonu gelişme sanarlar. Paraya tapanlar ise hiçbir şeyi umursamaz, ormanda gezen hayvanı misafirlerine öldürtürler (Mesela Trump’un damadı Türkiye’ye her geldiğinde doğamızdaki yaban hayvanlarını öldürmektedir ve maalesef devlet bu rezilliği sonuna kadar desteklemektedir)
AKP ve MHP uzun süredir Türkiye’nin doğasını yok ediyor yerine beton döküyor, ormanlardaki nehirleri HES adı altında hortumluyor böylece ormanda su kalmıyor, hayvanlar ve ağaçlar susuzluktan ölüyor. AKP ve MHP adeta düşman bir ülke gibi bizlerin yaşam kaynaklarına saldırıp yok ediyor.
AKP ve MHP’nin emrindeki Tarım ve Orman bakanlığı gene ülkemizin doğasına savaş açmış durumda. Ülkemizin doğasından ve hayvanlardan öyle nefret ediyorlar ki her ay doğamıza ayrı bir saldırı yapıyorlar. Bu saldırılar sonucunda onların da torunları zarar görecek ama umurlarında değil. Sandığa gömülürken son bir çırpınışla Türkiye’nin doğasına son darbelerini vurmaya çalışıyorlar.
Ormanda gezen hayvanları öldürecek kadar gözü dönmüş içi pislik dolu insanlara AVCI denir. Bu pisliklerden öyle nefret ediyorum ki onlardan korkan onlar gibi olsun diyorum. Bu korkak, gücü anca hayvanlara yeten, ezik olduğu için silahla tatmin olan, zavallı hayvanları acı içinde öldürmekten zevk alan şeref yoksunlarının sonu ne zaman gelecek çok merak ediyorum.
AKP ve MHP bu canilere destek veriyor. Bu canilerin istedikleri yerde istedikleri gibi doğamızda yaşayan hayvanları öldürmeleri için ihaleler açıyor ve işi resmiyete döküyor. Cinayetten ve katliamdan gelecek para ile devletin okullarını, camilerini, saraylarını maddi anlamda döndürmeyi planlıyorlar. Şimdi ise Tunceli’deki hayvanları katletmek için avcı denen ruh hastalarına yol gösteriyor AKP ve MHP.
AKP ve MHP aynı zamanda ırkçı ve dinci bir ideolojiye sahip olduğu için geneli Alevi olan Tunceli halkına da saldırmaktadır. Çünkü Tunceli’de avcılık halk tarafından halkın isteği ile yasaklanmıştır ve halk avcılara karşı birçok eylem yapmıştır. Peki şimdi halk ile avcılar karşı karşıya gelince Jandarma kimi koruyacak? Ülkemizin doğasını yok eden içindeki pislik silahına yansımış ruh hastası avcıları mı? Yoksa doğasını korumak isteyen insanları mı?
Artık yeni çağın şafağındayız.
Faşizmin tanımı bellidir. Birine istemediği ya da farkında
olmadığı bir şeyi ona sormadan yapmak ya da onu buna zorlamaktır.
Faşizm faşizmdir; ister hayvana ister bitkiye ister insan hayvanına
uygula. Faşizm faşizmdir.
Peki nedir yeni çağ? Geçmiş çağın yok olmuş halidir yeni çağ. Mesela mitlerle dönen dünya (MÖ 4. yüzyıl civarı) son bulur ve akıl çağı başlar sonra akıl çağı biter ve din çağı başlar, 18. yüzyıl çevrelerinde din çağı bitmeye yüz tutup akıl çağı tekrar başlayacakken 1. ve 2. Dünya Savaşı ile akıl çağının başlalaması engellenir ve ulus devlet çağı başlar. Ulus devlet çağı aynı zamanda ırkçılık çağıdır. Ne kadar itiraz etseler de ulusalcılık da ırkçılıktır.
1. ve 2. Dünya Savaşının arifesindeki filozofları hatırlayalım. Filozof derken yalnızca felsefecileri kastetmiyorum. Heisenberg de felsefecidir. Matematikçiler de fizikçiler de. Bu fizikçilerin, matematikçilerin kitaplarını okuduğumuzda felsefe hakkında muhteşem bilgi dağarcıklarını ve oldukları çağdan ileri noktada görüşlerini görmemiz mümkündür. Çünkü felsefe bilimi yaratmıştır.
Peki şimdi hangi çağın başlangıcındayız? Akıl çağı dünyaya 3. kere hakim olmaya kalktı. Bunlardan birincisini din çağı, ikincisini ise dünya savaşları engellemiştir. Şimdi 3. Dünya Savaşı kapıda görünmüyor fakat daha önemli bir sorun var.
ÇAĞ ATLIYORUZ.
Hangi çağdayız? Ulus devlet çağının sonundayız. Globalleşiyoruz. İnsanlar özellikle de gençler ulusalcı değil, tek dünya dili ve tek dünya devleti herkese mantıklı geliyor. Uçuşlar, internet derken ulus diye bir şey kalmadı. Türkiye’nin ücra kasabasında aile baskısı, din baskısı ile büyümüş gençler çok uzak ülkelerden arkadaş ediniyor ve evleniyor.
MEDENİYET SEVİYELERİ:
Bilenler bilir Kardashev cetveli adında
bir ölçüt vardır. Bu cetvel medeniyetlerin kullanıdığı enerji
seviyesi ve bu enerjiyi elde ettikleri teknolojilere göre
sınıflandırılırlar.
Kardahsev cetveline göre biz yani dünya insanları medeniyet olarak SIFIRINCI medeniyetiz. Evrende olası muhtemel 3 farklı seviye medeniyet var. Biz ne kadar sıfırıncı medeniyette olursak olalım, 1’e doğru gidiyoruz. Ve şu an sıfırıncı medeniyet olsak dahi 0,74 noktasındayız. Yani 1. seviye medeniyet olmamıza 0,26 birim medenilik mevcut 🙂 Bu aynı zamanda kuşak farkına benzer. Nasıl ki yaşlılar gençleri anlayamıyor, yaşlılar için namussuzluk olan şeyler gençler için normal ve özgür bir seçim olabiliyor. Sonuç olarak yaşlılar bizlere ‘namussuzlarrrrrr’ diyerek kendini paralarken biz usul usul yeni dünyayı inşa ediyoruz. Burada yaşlılara yer olması önemli değil yaşlılar zaten ölecekler yakında ve artık bize ‘namussuzlarrrrrr, ahlaksızlarrrr, teröristlerrrrr’ diye kendini paralayanları bir süre sonra görmeyeceğiz. Bu yüzden yaşlılar sorun değil. Gençler de biliyor yaşlıların yok olacağını. O yüzden çatışmak yerine eski ırkçı-dinci jenerasyonun yok olmasını bekliyorlar.
Medeniyet seviyeleri her atlama eşiğine geldiğinde kuşaklar arasında büyük fark doğar. Mesela Avrupa’da da rönesans yakınında ateizm çağı başlamıştı, aynı şekilde Rusya’nın çarlık rejiminin son bulmasına yakın Rusya’da allahsızlık çok revaçta idi. Bunun sebebi evrimdir. Evrim katlanarak ilerler, bizden öncekilerin deneyimleri MEM diye anılan, genetik şekilde aktarılan, kalıtsal işleyen bir sistemle bize ulaşır. Biz, bizden önce gelen atalarımızın deneyimlerini, korkularını, kurnazlıklarını, düşüncelerini taşırız. Dolayısı ile biz bu isek ailelerimiz, bizden öncekiler de O’ dur. ”O”nun üstüne bir şeyler katarak biz de memetik bilgiyi sonraki kuşaklara aktarırız. Bu sayede yavru hayvanlar doğar doğmaz memeye sarılmaları gerektiğini bilirler. Çünkü bilmeyenler yok olmuş, ölmüş yani genlerini aktaramamıştır. Dolayısı ile bizler de memeye sarılarak hayatta kalan canlıların soyundan geldik.
Geçmişe baktığımızda mesela 2. akıl çağı olarak kabul ettiğim 18.yüzyılda atezim hızla yükselirken, dinin baskı ve faşizminden uzaklaşma söz konusu. Günümüze baktığımızda da aynı şey söz konusu. Mesela 4 yaşındaki çocuğunun bilgisayarı açıp internete girebilmesi ile övünen babalar çocukları 15 yaşına gelip ateist olduğunu açıkladıklarında şoka girmektedir.
Örneğin ülkemizdeki AKP adlı yapı da bu çağa denk gelmiştir. AKP’yi iktidara getiren nesil yaşlılardır fakat AKP’yi yok edecek olan kesim gençlerdir. Bu gençler o yaşlıların çocuklarıdır. Aynı şekilde ülkemizde de ateizm ve deizmin çok ilgi gördüğünü fark ettiğimiz günlerden geçmekteyiz.
Bu geçiş dönemleri öyle büyüktür
ki bunları durdurmak için başka geçiş dönemleri olması
lazımdır. Din savaşları gibi, dünya savaşları gibi…. Şu an
AKP’nin elinde din ya da dünya savaşı çıkaracak gücü olmadığı
için başka seçeneği olmadan tıpkı Anap, DYP, DSP gibi yok olmak
onların kaderi…
Max Stirner insanlık tarihini
1800’lerde yazdığı Biricik ve Mülkiyeti adlı muhteşem ötesi
kitapta şöyle değerlendirir.
İnsanlık Yunan felsefesi öncesinde bir çocuk gibiydi, bir şeylere bazı mitler yükleyip inandılar. Tıpkı ufak bir çocuk gibi, sembollere anlam katmadan sadece gördükleri ile… Sonraki çağı insanlığın ve erkeğin; din ve ideoloji gibidir. Bu yüzden gençler kendilerini din ve ideoloji uğruna feda etmeye yatkındır.
(Max Stirner kadın olmadığı için kadınları asla tam olarak anlayamayacağından kadınlara çok değinmez ayrıca insanlık var olduğu sürece hayvanların hep köle olacağını ileri sürer ve hayvanların komple özgürlüğü için insanların yok olmasını şart koyar. Max Stirner Nietzsche’den tutun Bookchin’e kadar çok önemli kimseleri etkilemiş fakat çağının çok ötesindeki marjinal fikirlerinden dolayı felsefe dünyası tarafından yok sayılmış ve aynı camia tarafından ‘şeytan’ ilan edilmiş, şu anki zamanın bile ötesinde bir filozoftur. Stirner okuyan ve özümseyen birinin köle olması mümkün değildir.)
Savaştırılan insanların genç askerler olduklarını unutmayalım. Devletler ve dinler insanların olgunlaşmasına fırsat vermeden kendileri için ölmelerini sağlarlar. 18 yaşındaki bir genç kendini çok rahat mücadelenin ortasına atarken mesela 30 yaşındaki erkek için bu daha zordur. ‘eski solcu’ ‘eski ülkücü’ lafı da bunu en iyi anlatan ibarelerden biridir.
Gene Stirner’in anlatımı ile olgunlaşan kişi, öğrendikleri ve hissettikleri arasında bir denge kurar işte bu akıl çağıdır. Bu zamandan sonra insanları yönlendirmek zordur. Max Stirner için en önemli şey deneyimdir. Önemli olan sana dayatılan değil, sen’sindir. Daha fazlası için lütfen Biricik ve Mülkiyeti’ni okuyunuz.
Peki şu an yaşları çok daha genç olan erkekler? Onlar da artık kendilerini feda etmiyorlar. İnsanlar devrim, savaş, ırkçılık gibi nefret savaşlarından bıktılar. Bu savaşlarda ölenler öldü ve çocukları olmadı ya da oduysa bile babalarının rezil savaşlarda hayatlarını kaybettiklerini bildiler. İşte bu yüzden artık bedelli askerlik ve vicdani/total ret bu kadar ilgi görüyor. Çünkü bizler kendilerini feda etmeyi reddetmiş ve iyi anlamda bencil insanların çocuklarıyız. Annem beni sol örgütlerden uzak durmamı öğütleyerek büyüttü. Çünkü birçok akrabam 80’lerde hatta 90’larda yok edildi. İşte bizler aynı işkencelerden aynı yok olmalardan korkan insanların yetiştirdiği kimseleriz. Ve şu an yeni olan apolitik nesil de ‘bizlerin’ yetiştirdiği ve daha doğuştan kendini feda etmeme bilgisi ile var olmuş insanlarız. Oysa hayvanlarda kendini feda etme faktörü doludizgin hala sürmektedir. Kısacası devlet, din ve ideolojilerin yok ettiği nesillerin artıklarıyız ve devletin, dinin, ideolojilerin olmadığı yerlerde nefes alabileceğimizi bir şekilde hissediyoruz.
Ne kadar ırkçı olsa da Norveçli Black Metal efsanesi Burzum’dan Vark Vikernes’in Untill the Light Take Us adlı belgeslede şöyle der: Gençlere avrupa birliğinin, NATO’nun iyi bir şey olduğunu söylerler ama gençler bir şekilde bunun iyi olmadığını bilir.
İşte Vikernes’in anlamadığı ama fark ettiği bu şey kültürel evrimin ta kendisidir. Bu arada Vikernes Norveç’te onlarca kiliseyi kundaklayarak Norveçte dinin zayıflamasını sağlayan Satanic Terrorist adlı örgütün kurucu üyelerindendi ve bu nedenle de hapis yattı. Hristiyan mahkemeyi reddetmesine rağmen mahkeme bunu kabul etmedi ve onu haç altında yargıladı. Norveç’li dinciler bu şekilde ateistlerden intikam aldığını sanarken uzun vadede Norveç dincilerin sonu geldi. Bugün Norveçte ateizm oranı %70 civarında. Norveç ne kadar ortadoğudan müslümanları vatandaşlığa kabul etse de müslümanların çocukları da kısa süre içinde ateizmi seçiyor. Bunda satanic terrorist adlı örgütün de etkisi büyük. Aynı zamanda aynı örgüt sempatizanları sayesinde Avrupa ve ABD de birçok kiliseyi yakarak küle çevirmiştir. Tıpkı 1919’larda, kiliseleri, okulları, karakolları, devlet dairelerini yok eden Makhnovscina gibi.
Norveçli militanlar 20 yıl önce Norveç’in en eski kilisesini yakarak yok etti.
…Yunan felsefesi olaylara açıklık getirmeye ve gerekçelendirmeye çalıştı. Fakat birden dinler ortaya çıktı ve tüm akılcığı yok etti ve miti dine dönüştürdü. Yani mit ile din arasındaki akıl çağını yok saydı. Eskiden ‘oraya gidersen ölürsün’ gibi mitler varken dinin saldırısı ile birlikte bu görüş ‘oraya gidersen ölürsün çünkü allah öyle istiyor’a dönüşmüştü. Hala sebep ve nedensellik kurulamamıştı. Dini faşizmi altında yüzyıllar geçti. Milyonlarca insan din sebebi ile öldürüldü ve öldürülüyor. Bugün hala bazı ilkel hristiyan ülkelerde hristiyan olmayan kadınlar yakılarak öldürülmektedir. Bugün hala müslüman ülkelerde din kaynaklı cinayetler ve tecavüzler doldu dizgin sürmektedir.
İlkel hristiyan ülkelerde hala kadınları yakarak öldürme geleneği sürmektedir.
BUNLARDAN BIKMADIK MI?
Bıktık elbette. Dinin hükmünü
yitirmesine çok az kaldı. Yakın gelecekte din öyle bir şekilde
yok olacak ki, kimse ‘din nereye gitti’ diye sormayacak. Tıpkı şu
an ben bu yazıyı neden bilgisayardan yazıyorum? Neden kağıt
kalem kullanmıyorum gibi sormamam gibi bir durum doğacak.
Dinleri, gelenekleri, sapık fikirleri ile birlikte eski çağ yok olacak. Yeni medeniyet ya çok güzel olacak ya hiç var olmayacak. Çünkü Kardeshev cetvelinde bir sonraki medeniyet seviyesine atlamadan önce medeniyet barajını aşmanız gerekmektedir. Dünya şu an atom fiziğinin gücüne sahip. Bir atom savaşı dünyayı yok edebilir. Ya da insanlar hayvan yemeye devam edip atmosferi Venüs’ün atmosferine çevirebilir ve hep beraber yavaş yavaş gebeririz.
Medeniyet olarak üst seviyeye atlarken sıçramak diye bir şey yoktur. Mesela Atatürk ilkel, gerici Osmanlı’dan modern Türkiye’ye atlamayı denemiştir. Belki 20 yıl daha yaşasa başarılı olabilirdi fakat sonuç olarak şu an Türkiye’de şeriatçılar hala Osmanlı’yı geri getirme hayalleri ile terlemekteler. Tabii ki yapamazlar. Dinden bıktık. Faşizmden bıktık. AKP ve MHP gelecek seçimde özellikle yeni neslin tercihleri sonucunda sandığa gömülecek ve o defter kapanacak. Bir daha ırkçılığın ve dinciliğin Türkiye’de iktidara gelmesi mümkün gibi görünmüyor.
Ben ateist olduğumu kabul ettiğimde ülkede o kadar da çok ateist yoktu. Şimdi ise durum çok farklı. Çalıştığım işyerinde 18-19 yaşındaki gençler hiç çekinmeden ateist olduklarını patronların yanında bile söylemeye cesaret edebiliyor. Bu kadar çok ateist olunca ne patron ne başka dinciler onlara baskı yapabiliyor. Oysa mesela ben bu gibi durumlarda çekinen biriyim. Bu da demek oluyor ki yeni nesil dinsizler bizden çok daha cesur.
(Sizlerle komik bir anımı paylaşmak isterim; Bayrampaşa Cicoz yolunda bulunan atelyelerden birinde çalışıyordum yaklaşık on yıl önce. Atelye komple benim ateist olduğumu bilmesine ramen beni çok severlerdi. Yan atelyede ise ‘hacı’ lakaplı bir dinci vardı. Bir gün atelyemiz komple yemeğe çıkacaktı ve benim işlerim sürmekteydi. Yani ben yemeğe daha geç çıkacaktım. Hacı denen kişi tam o sırada bizim atelyeye geldi ve ‘siz gidin ben biraz oturacağım’ dedi. Patron usulca yanıma gelerek ‘olcay bu hacıya dikkat et bişey çalmasın’ dedi. İşte içinde bulunduğumuz durum bu. Hacı’yı günah işlemesin diye ateiste emanet ediyorlar. Hacı’nın şerrinden ateistin ahlakı ile korunmaya çalışıyorlar. Aynı şekilde hacı hocaların tecavüz ettiği çocukları ateist avukatlar savunuyor ve maalesef dincilere çocuk tecavüzünün kötü bir şey olduğunu anlatamıyoruz, anlamak istemiyorlar. İngiltere-Bristol polisi de geçen aylarda yaptığı bir açıklamada ‘çocuk tecavüzcülerinin önüne geçemiyoruz çünkü müslümanlara çocuk tecavüzünün yanlış bir şey olduğunu kabul ettiremiyoruz….)
YENİ ÇAĞDAN KAÇIŞ YOK.
Yeni çağ, aklın çağı olacak gibi görünüyor. Mesela insanlar artık evlenmekten ziyade birlikte yaşamayı tercih ediyor. Eski çağın insanları ise bu durumu namussuzluk olarak görüyor. Eski çağın geleneklerini takip eden ailelerin dramını her sabah Müge Anlı ve Esra Erol’un programlarında izleyebilirsiniz. O evli, çocuklu insanlar nasıl da kaçıyorlar ailelerinden. Bu kimseler eski çağ ile yeni çağ arasında sıkışmış kişiler. Eski çağ, ”çocuk yap çoğal çocuklarına iyi bak” içgüdüleri onlara daha çok çocuk yapmaya itiyor. Çocuk yapmak içgüdüsel bir istektir. Akılcı bir istek değildir. Tamamen hormonlar tarafından kontrol edilen bir durumdur. Ama aynı zamanda eski çağın geleneklerine uyarak evlenmiş olan bu kişiler bir yandan da hayatını yaşayabilmek adına saçmalıyorlar. Çocuk yapmaya karşı olan biri olarak çocuk yapmış olanlardan tek beklentim çocuklarını iyi ve özgür yetiştirmeleridir.
Yeni çağ Schopenhauer’ın yüzyıllar önce söylediği gerçekliğin farkındadır: yaşam acılarla doludur ve bu acılardan korunmanın tek yolu hiç var olmamaktır…
Yeni çağ çocuk yapmaya eskisi gibi bakmayacak, muhtemelen 2. çocuğun yapılması toplum tarafından ahlaksızlık olarak görülecek. Tıpkı bazı kabilelerde ihtiyacının fazlasına sahip olmanın ahlaksızlık olarak algılanması gibi… Bana göre ihtiyaçtan fazlasına sahip olmak hala ahlaksızlık ve namussuzluktur. Zenginler zengin oldukça tatmin olurlar, mutluluk paradoksu gereği ömür boyu daha çok zengin olarak tatmin ararlar. Ama mutluluk paradoksu buna izin vermez ve bu zavallılar ömürlerini daha çok güce ve daha çok para kazanmaya ayırırlar. Sonuç olarak bu pisliklerin etrafında paraya ve güce tapan ama onla gizli gizli dalga geçen insanlar kümelenir. Bu kimselerin eşleri bile genelde onları sevmez. Paralarını ve güçlerini kullanarak kendi konforlarını artırmaktır amaçları. Bu da evrimin özellikle dişilere yüklediği bir vasıftır. Dişi çoğu zaman kendine ve çocuklarına iyi yaşam sunabilecek adayı seçer. İşte bu yüzden erkekler masaya araba anahtarı, pahalı cep telefonu ve pahalı sigara koyarlar. Amaçları bu tip dişilerini ilgisini çekmektir.
Yeni çağın çocukları artık yalanları yutmuyor. Mesela Wolsfhem’in şarkısında olduğu gibi şunu soruyoruz: Hepiniz barış istiyorsanız üniforma giymiş bu milyonlarca erkek de neyin nesi? Ya da yeni nesil ‘savunma sanayi’ denen şeyin aslında saldırma sanayisi olduğunu biliyor.
Yeni çağ eskisinden çok farklı. Mesela 68’lerde oluşan hava gibi örgütler için kendini feda etmek yok. Daha bencil bir çağ. Fakat görüyoruz ki bencillik yerine göre kötü bir şey değil. Mesela herkes bencil olur ve herkes askere gitmeyi reddederse devletler savaşacak insan bulamayacak ve savaştıramayacaklardır. Devlet gene de kıtalar arası silahlarla savaşmaya devam edecek olsa da bir gün gelecek yeni çağın şafağından çok sonra, o silahları kullanan kimseler de o düğmelere basmayı reddecektir ve devletlerin tiksinç savaş oyunlarına son verilecektir.
Teknoloji sayesinde artık bilgiye
ulaşmak kolay. Bilmek öğrenmek ise zevklidir. Öğrenmek aynı
zamanda yaşam-kalırlık seviyemizi artıracağı için beyin
tarafından ödüllendirilmektedir. Yani yeni çağın insanları din
ve ırkçılık tarafından beyni uyuşmuş, devlet tarafından
dövüle dövüle hissizleştirilmiş zavallılardan çok daha
duyarlı olacaktır.
Meseala kölelik dönemi köleler için
normal bir dönemdi ve kendilerinin köle olması normal bir durumdu.
Öyle eğitilmişlerdi… Şimdi bize ne kadar saçma geliyor değil
mi? İşte yeni çağda işçilik de kölelikle aynı muameleyi
görecek. Nasıl ki köleler köle olmaktan rahatsız değildi ise
(?) biz işçiler de köle olduğumuzun farkında değiliz. Fakat
gelecek nesil bunun farkında ve köleliğin her halini reddedeceğiz
gibi görünüyor.
Yaşı 30 ve üstü olanlar hatırlayacaktır. Bu ülkede 20 yıl önce sokak hayvanları için kapı önüne mama veya su koymak gibi bir gelenek var mıydı? İşte bu yavaş yavaş dönüşen çağın işaretidir. Çağ öyle bir dönüşecek ki kendi kendine bazı büyük ve duyarlı değişimler olacak. Mesela yeni çağın insanları hayvanlara ve doğaya karşı çok duyarlı. Türkiye’nin doğasını yok eden AKP ve MHP adlı iki yapıya hiçbir şekilde acımaları yok. Nasıl ki AKP ve MHP Türkiye’nin doğasına saldırarak yok etmeye niyetlendi ise yeni çağ da ırkçıların ve dincilerin sonu olacak. Mesela gelecekte hayvanları öldürmeyen bir trafik şekli kendi kendine devreye girebilir. Sokakta arabalar tarafından ezilen hayvanları gördüğümüzde bizi kahreden ortamın yok olması doğal olarak gerçekleşebilir.
Etrafımıza baktığımızda tıpkı Michio Kaku’nun birçok konferansında anlattığı şekilde yeni çağın başlangıcına dair kanıtları görmek mümkün.
Birinci seviye medeniyetin özelliklerine baktığımız zaman tek dünya devleti fikri öne çıkıyor. Bugün dolar dediğimiz şey dünyanın para birimi iken İngilizce de dünyanın ortak dili olmuştur. İnsanlar oturdukları yerden başka ülkelerde de çalışabiliyorlar, aşk yaşayabiliyorlar ve alışveriş yapabiliyorlar. Tıpkı tek bir ülke gibi…
Birinci seviye medeniyete geçmek şu
an baktığımızda devrim gibi görünebilir fakat o zamanlarda
yaşayan insanlar için doğal bir durum olacaktır. Yeni çağda
cinsiyetsiz bir toplum söz konusu olacaktır. Bugün dahi bazı
kurumlarda cinsiyetsiz tuvaletler söz konusudur. İşte bular,
gelecek toplumun ilkel örneğidir.
Birinci seviye medeniyete geçmemizle birlikte 2. seviye medeniyetlerin bizle iletişime geçmesi başlayabilir. Tabii evrende bizden başka bilinçli varlıklar var ise ve bizim teknolojimiz yakın olmaları gerekir. İzlemeyenler için Childhood’s End mini dizisini öneririm. 3. seviye medeniyetin 2. seviye medeniyeti kullanarak 1. seviyedeki insanları bilinç manasında hasat etmesi ile alakalı bir mini dizi. Muhteşemdir.
Lawrance Krauss ve Asimov bizim evrendeki ilk medeniyet olabileceğimiz hususu üzerinde durmuşlardır. Eğer bu böyle ise belki de biz 3. seviye medeniyete ulaşıp 1. seviye medeniyetleri bilinç anlamında hasat edeceğiz ve bu hasatın ne olduğunu anlamamız şu an bu kafa yapısı ile imkansız. Şu an 3. seviye medeniyet bizle iletişim kuramaz çünkü birbirimizi anlamamız pek mümkün olmaz. Tıpkı çipleri kullanan ama çipin içeriğinin ne olduğunu bilmeyen biz gibi… Ya da bizleri anlamayan dedelerimiz gibi.
Medeniyet seviyeleri arasındaki teknolojik farklar o kadar büyüktür ki şu an 3. medeniyet hatta 2. seviye medeniyet bize müdahale etse bir çok insan onları allah sanırdı. Çünkü 2. seviye medeniyet bizden 30.000 yıl ileride iken, 3. seviye medeniyet en az 100 bin yıl ileride bir teknolojiye sahip olması beklenmektedir. Yani denizi, ayı ikiye yarmak o medeniyetler için çocuk oyuncağıdır… Antik uzaylılar mitini incelersek onların da bizden yüksek teknolojiye sahip ve ilkel kabileler tarafından tapınılan kimseler olduğunu görebiliriz. Mesela ABD, Vietnam savaşı sırasında Vietnam halkının gözüne girmek için havadan erzak kolileri atardı. Vietnam’ın medeniyetten kopuk ilkel kabileleri bu uçakları iyiliksever allah sanmışlardı ve uçaklara tapınmaya başlamışlardı. Savaş bitip ABD erzak kolisi atmayı bırakınca bu ilkel insanlar bambudan dev uçak heykelleri yaparak allahlarının onlara tekrar yardım etmesi için ayinler düzenlemiş ve uçak heykellerine allah diye bir süre tapınmışlardı.
DÜŞMEK, KALKMAK, YOK OLMAK….
Bu, anlattığım kadar kolay olmayabilir her şey. Evet sıfırıncı medeniyetle birinci medeniyet seviyesi arasındayız. Fakat duruma baktığımız zaman korkunç bir beton, paraya tapma, ahlaksızlık durumu görmekteyiz. Çocuklara toplu tecavüz eden din görevlileri dahi devlet tarafından kollanıyor. Açlık sürüyor. Hayvanlar katlediliyor, savaşlar, düşük zeka seviyeli din ve mezhep çatışmaları hala var. Bu saçma savaşların destekçileri yok olmak zorunda olan kimselerdir. Muhtemelen Ortadoğulu birçok insan birinci seviye medeniyete geçmeden önce yok olmuş olacaktır. Çünkü medeniyet atlamamızda en büyük engel; dinciler, ırkçılar, devletçiler, militaristlerdir. Bunlar ve zihniyetleri tamamen yok olmadan seviye atlamamız mümkün değildir. Michio Kaku’nun da söylediği gibi bu teröristler kısa süre içinde kaybedecekler. Çünkü onlar ırkçılık, dincilik, cinsiyetçilik ve homofobi üzerine var olan zavallılardır ve yok olmalarını kimse engelleyemeyecek. Din, ırk, cinsiyet gibi kavramlar ortadan kalkınca bu faşistleri kim destekler? Kimse! Nasıl ki paganizm yok olup üzerine hristiyanlık gibi dinler gelmiş ise şu anki dinler de yok olacak ve yeni akıl çağı parlayacaktır ya da sönecektir. Fakat inanıyorum ki bu sönüş insanlığın sönüşü olacaktır. Dincilerin ve ırkçıların akıl olmadan yaşamlarını sürdürmeleri imkansızdır. Mesela bugün dinci ve faşist partilerin sosyal medya reklamlarını, PR yönetimlerini kim hazırlıyor sanıyorsunuz? Ateistler hazırlıyor. Eğer atesit PR’cılar biraz daha onurlu olsaydı dinciler ve ırkçılar bu kadar avantaj sağlayamazdı. Mesela ülkücülerin bir kanalının yanındaki firmada çalışıyordum. Kanal akşama kadar marjinal tiplere kin kusuyor onları aşağılıyor, hakaretler yağdırıyordu. Bu kanalın sigara molasına göz attığımda çalışan tiplerin marjinal tipler olduğunu görüyordum. Yani bu onursuzluğun da sonu gelecektir. Bir gün gelecek bizim gibi tipler ırkçıların, homofobik pisliklerin ve dincilerin nefret dolu işlerini yapan zavallılar olmaktan vazgeçecekler.
BİZ BIKTIK ONLAR İSE İSTEMİYOR.
Son anketlere baktığımızda özellikle ülkemizde dincilerin ve ırkçıların oylarının çakıldığını görmek mümkün. Biz zaten faşizmden bıktık. Mesela islamofaşizm benim hayatımın önemli bir bölümünü mahvetti. Kendimi övmek için söylemiyorum ve bu artık övünülecek bir şey değil. Her insanın artık birkaç mesleği var. Ama ben şahsen dinciler ve ırkçılar yüzünden tek bir mesleğimde dahi huzurla çalışamıyorum. Şahsen: Bıktım.
Yeni nesil ise böyle bir duruma
düşmeyi asla istemiyor. Bu yüzden yeni nesil dincilerin ve
ırkçıların sonu olacaktır.
Dinciler yeni nesile LGBT’leri öldürün
diye emirler yağdırırken yeni nesil, cinsiyetine, yönelimine
bakmadan LGBT bireyleri sımsıkı sarıyor bağrına basıyor.
Irkçılar Kürt’lere karşı nefret kusarken yeni nesilin bu umrunda bile değil. Yeni nesil derken sadece ırkçıların hedef kitlesi olan Türkleri kastetmiyorum aynı zamanda Kürt gençleri de ırkçılıktan uzak. Yani bir süre sonra savaştıracak insan bulamayacaklar… Yeni dönem her türden ırkçıların yenildiği bir dönem olacaktır.
Eğer kendimizi yok etmezsek, yeni çağ başlayacaktır. Ve ben de o çağda yer almak isterdim. Irkçı, homofobiklerin ve dincilerin olmadığı bir çağda yaşamak isterdim. Olsun o çağ gelsin de… Varsın biz yaşamayalım…