Bağımsız yaşam hakkımız-I’de bahsettiğim üzere bu sadece sözleşme maddesi değil, aynı zamanda bir mücadelenin neticesinde tanınması sağlanan bir başarı. Bağımsız yaşam hakkı mücadelesinin örgütsel bir hal alması 1960’lara tarihlense de elbette önceki yılların bireysel adımları da etkili oldu. Zira Ortaçağ Avrupası’nda cadı diye yakılırken 20. yüzyılın başlarında İngiltere’deki kadın hareketinde boy gösteren hem engelli hem kadın olduğu için çağlarca dışlananlar arasında yer alan Rosa May Billinghurst’un etkisi yadsınamaz.
Rosa ve daha nice ismin
bireysel mücadelesi, 1960’larda daha farklı bir hal aldı. Engelli
haklarının/bağımsız yaşam hakkının doğum yeri olarak anılan Berkeley Kaliforniya’da
bir grup engelli üniversite öğrencisi fiziksel bariyerleri, zorlukları ve
toplum içinde kuşatılmış, dışlanmışlık hissi yaratan tavrı ve uygulamaları
aşmak için harekete geçti.
1960’ların sonunda büyüyen bağımsız yaşam ve engellilik hakları hareketi iki kritik noktada yoğunlaşıyordu. Birincisi, engelli insanlar kendi savunuculuk örgütlerinden sorumluydu. Engelliler, mevcut birçok engelli örgütünün hâkim olduğu yardım temelli modelden uzaklaştı. İkincisi, çeşitli engel türüne sahip insanlar savunuculuk çabalarına katılmaya başladılar. Tüm bunlar eski tip örgütlerin engellileri birbirinden ayırdığını gösterdi. Bizim hakkımızda biz olmadan asla sözü de gerekliliğini gösterdi. Engelli bireylerin olmadığı bir engelli hakları savunusu hem başarıyı getirmeyecek hem de dayanışmayı önleyecektir.
Erişilebilir bir mimari, kişisel asistanlık ve daha bağımsız bir hayat için çalışmalar yapılıp araştırmalar sürerken 1972’de ilk bağımsız yaşam merkezi açıldı. Merkezler hakkında WildTurkey Bağımsız Yaşam Hakkımız eğitimi notları şu şekilde; bu merkezler, tamamen engelliler tarafından yönetilir. Kişisel asistanlık, akran desteği, teknik ve hukuki yardım sağlar. Herkes için erişilebilir, fırsat eşitliğine ve bilgilendirilmiş onama dayalı, ücretsiz hizmet verir. Cinsiyet, yaş ve destek ihtiyaçlarının seviyesinden bağımsız olarak, tüm engelli kişilere yöneliktir.
Mücadele konusuna
dönülecek olursa bu, epey hararetli bir tarihi gözler önüne seriyor. Daha
erişilebilir bir hayat için açlık grevleri, emekleyerek çıkılan merdivenler ve
daha neler neler. Bunun için Crip Camp belgeselini öneriyorum. Benim yazdığım
her şeyden güzel anlatıyor belgesel bağımsız yaşam hakkı ve eşit bir dünya
talebi için verilen mücadeleyi.
Sözünü ettiğim hareket Amerika’da başlıyor ama elde ettiği sonuçlar tüm dünyayı sarıyor. Zaten sözleşme de bu mücadeleler, dünyanın her noktasından yükselen talepler sayesinde oluşuyor. Fakat daha gidilecek ve değiştirilmesi gereken uzun bir yol var. Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, sosyal hakların lütuf gibi sunulmaması, istenilen yere ulaşımın sağlanması, daha erişilebilir ve eşit bir yaşam. Ütopik durabilir ama zor değil. Tabii umarım, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inandığını söyleyenler, türcülük ve şekilcilik yapıp görmezden gelinenler ile sömürülenleri bir kez daha dışarıda bırakmazlar. Zira unutulmamalı “herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdittir.”
Varoluşçuluğun “Varoluş özden önce gelir” sloganını birçoğumuz duymuşuzdur. İnsanın belirlenmiş bir özünün olduğunu öne süren gelenekselci düşünceye karşı çıkışın existansiyalist ifadesidir. Bu ifadeye göre dünyaya fırlatılmış insan, yaşamı boyunca seçimlerde bulunarak kendi özünü belirlemekle meşguldür. Yapacağı her seçimle dünya içinde farklı uğrakları yaşar ve tecrübe eder. Dolayısıyla insan belirlenmiş bir özünün olduğu görüşünün aksine varoluşunu sürekli gerçekleştirme olanağına sahip bir varlık olarak karşımıza çıkar.(1)
Son zamanlarda insan varoluşunu meşgul eden bir unsur da evrensel bir salgın olan Koronavirüstür. Bu salgından etkilenen insan sayısı milyonlara ulaşırken ölüm oranı da gün geçtikçe artış göstermektedir. Dünya üzerinde sosyal, ekonomik, politik vb. birçok alanda telafisi güç olumsuzluklara yol açan bu salgın, küresel bir tehdit olmaya devam ediyor. Eğitimi aksayan öğrenci grubundan işini kaybeden kitleye kadar birçok yaşamsal zorluklar, insanların bu süre zarfında salgına karşı verdikleri mücadeleyi de doğrudan etkilediğini söylemek mümkündür. Bütün bunlar yaşanırken salgın hastalığı yenen insanların varlığı da verilen mücadeleler için umut kaynağı olmaya devam ediyor.
Koronavirüsün dünya çapında etki alanına sahip olmasından dolayı insanların ortak bir varoluş sancısını yaşadıklarını söylemek mümkündür. Yaşamsal kısıtlamalarını telafi edecek kendini tekrardan bulma arayışı ve bu arayış sürecinde yaşadığı sancı evrensel bir olgu olarak görülebilir. İnsan bu sancıdan ancak eylemde bulunarak ve yeni seçimler yaparak kurtulabilir. Sartre bu konuyla ilgili şu ifadeleri kullanır. “Eylemsizlik, yangeldimcilik, Ben yapamazsam, elbet bir yapan çıkar! Benim yapmadığımı başkaları yapabilir diyen kimselerin davranışıdır. Size anlattığım öğreti(varoluşçuluk) ise tam tersidir bunun: Çünkü o, ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır, der.Hatta daha da ileri gider: İnsan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendi yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır; yani hayatından, edimlerinin toplamından ibarettir! diye ekler.“(2)Sartre’ın ifadelerinden hareketle insanın koronavirüs karşısında tepkisiz kalmasının aksine aktif bir varlık olarak eyleme geçmesinin gerekliliğinden bahsedebiliriz. Çünkü insan yaptığı seçimlerinin toplamıdır. Varoluşumuzu dünya da konumlandıracak olan şeyde yaptığımız bu seçimlerdir. Varoluşçu düşüncenin bizlerden istediği şey aslında açık bir şekilde ortadadır: Salgına karşı doğru seçimler yapmak. Bizleri içinde bulunduğumuz kaostan kurtaracak seçimler. Dolayısıyla insan tarih sahnesinde karşılaştığı her türden durum karşısında sahip olduğu olanakları tüketerek varoluşunun içinde düştüğü sancılardan kurtulabilir.
Bu kritik dönemde yaptığımız seçimler birtakım sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Sorumluluk insan varoluşunun en önemli öğelerinden biridir. Bu varoluşsal öğe insanın kendisine pişman olma şansını tanımazken, diğer insanları da gözeterek yaşamayı öğretir. Varoluşçu düşünür Levinas sorumlulukla ilgili söyle der: “Ben karşılık beklemeksizin başkasına karşı sorumludur. Başkanın karşılık vermeyişi benin sorumlu olmayacağı anlamına gelmez. Asıl olan karşılık beklemeden üstlenilen sorumluluktur.”(3) Bu bağlamda salgın sürecinde insanın başkalarıyla etik bir ilişki kurarak alacağı her türlü sorumluluk salgının seyri açısından büyük bir önem arz eder. Bu sorumluluk Levinas’ın da yukarı da ifade ettiği üzere karşılık beklemeden alınmalıdır. Farkındalık oluşturmak adına seçimlerimiz ‘maske tak’, ‘sosyal mesafeyi koru’, ‘evde kal’ vb. sosyal sloganların etkisi altında bırakılmaktadır. Varoluşsal sorumluluğun parçası haline gelen bu sloganlar eylemde bulunan insan varoluşu için Kant’ın ifadesiyle bir maksim işlevi görmektedir.
Bu dönemde insanın varoluş sancısına imkân sunan öğelerden biri de kaygıdır. Salgın tehlikesiyle birlikte insan yaşamında oluşan kaygı durumu, tarif edilemeyen yani bir nesnesi bulunmayan endişeyi ifade eder. Salgınla mücadele de kaygı durumu insan varoluşunun yeni olanakları tüketebilmesine engel olurken aynı zamanda insanı hiçliğe doğru sürükler. İnsan bu dönemde kendisine cevabını veremeyeceği sorular yönelterek süreci aşma mücadelesi verir. Peki salgın karşısında verilen bu mücadele nasıl olmalıdır? Tabi ki özgürleşerek. Franz Kafka aforizmalar adlı eserinde “bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak”(4) aforizmasıyla insan varoluşunu meşgul eden ve kaygıya neden olan dayanaklardan özgürleşme sayesinde kurtulabileceğimizi ifade eder. Bu bağlamda insanı esarete sürükleyen her türlü kaygı durumundan kurtulmak ancak ruhun özgürleşmesi ve tinsel bir yaşam sürmesi ile mümkündür. Dolayısıyla koronavirüsün insan yaşamında yarattığı kaygı durumlarıyla başa çıkabilmenin en önemli yolu, ruhun özgürlüğe tanıdığı fırsat ya da sunduğu imkandır.
Salgın sürecinde insanı meşgul eden bir diğer varoluşsal öğe de umutsuzluktur. Kierkegaard umutsuzluğu şu ifadelerle tanımlar: “Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen bir ilişkinin sonucudur.”(5) İnsanı bu süre zarfında çıkmazın içine sokan bu salgın hastalık insan yaşamına dair umutsuz bir bakış açısı sunar. Varoluşun beklentileri ve kaos bir yaşam arasında gerginlik umutsuzluğun şiddetini arttırarak varoluşsal bir sancıya yol açar. Çünkü umutsuzluk insanın varlık alemi ile kurduğu sıkı ilişkinin olumsuz bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan insanın içine düşmüş olduğu umutsuzluk varlığa bağımlı yaşamın sonucudur. Salgınla birlikte mahrumiyet alanı genişleyen her bir varoluşun olanaklarını imkânlar dâhilinde tüketmesi ve seçimler yapması tinsel bir görev olarak anlaşılmalıdır.
Nihayetinde içinde yaşadığımız bu dönemde dünyayı etkisi altına alan koronavirüs insan varoluşuna etki eden önemli bir olgu olarak görülmelidir. Bir sancıya dönüşen bu olgu evrensel bir etkiye yol açarak insanı içinde bulunduğu durum için varoluşsal sorgulamaya mecbur bırakır. Bu süre zarfında insanın karşılaştığı kaygı ve umutsuzluk gibi psikolojik yönelimlere rağmen insan hem kişisel hem de toplumsal birtakım seçimler yaparak varoluşunun sorumluluğunu almaya devam etmeli, kendini gerçekleştirmekten bir an olsun bile vazgeçmemelidir.
Dipnotlar
CEVİZCİ, Ahmet (2015) Felsefe Tarihi, 6.Baskı, İstanbul: Say Yayınları. s.1141-1142.
SARTRE, Jean Paul (2018) Varoluşçuluk, Çev. Asım Bezirci, 28.Baskı, İstanbul: Say Yayınları. s.55.
Yeşim Erdem romanı Sağım Solum
Önüm Arkam ile 1980 dönemini baz alarak, tam kırk yıllık bir dönemi kat
ediyoruz. Kendisiyle söyleşi yaparken Türkiye tarihinin yakın toplumsal, siyasi
ve ekonomik dönemini şekillendirmesi açısından da şüphesiz ki çok önemli olan
bu kırk yılı konuşmak, tüm ayrıntılarıyla açmak zihnimde tahminimin ötesinde
farkındalık yarattı, hatta kapalı olan kapıları ardına kadar açtı.
Hatta şunu da belirtmeliyim ki, bu
söyleşi sadece geçtiğimiz kırk yıllık döneme değil içinde bulunduğumuz bu
günlere de ışık tutacak nitelikte. Dünyayı bir uçtan bir uca saran pandemi
günleri dolayısıyla evlerimizde kaldığımız bu günlerde içinde bulunduğumuz
yüzyıl içerisinde şekillenen siyasi, ekonomik, kültürel meselelerin toplumları
getirdiği sonucun bir yansıması olarak da okuyacağınız bu çok kapsamlı söyleşi
yirmi birinci yüzyıl için kurgulanan insanın ve dolayısıyla toplumların
içlerinde bulundukları çıkmazlara karşılık sordukları soruların cevapları
niteliğinde.
Buyurun lütfen J
Aynur Kulak: ODTÜ Siyaset Bilimi okuyorsunuz. Yerli ve yabancı çeşitli basın
mecralarında gazetecilik, muhabirlik yapmışsınız. Hayatının geçtiği her yerde
yaşamaya devam ediyor ve ortadan kaybolduğunda genelde kitap okuyor, cümlelerinden
hareketle ne yapmış olursanız olun edebiyatla olan bağınızın kesilmediğini,
döne dolaşa edebiyata yaslandığınızı hissettim. Edebiyat ile olan bağınız tam
olarak ne zaman başladı? Kitaplarla ilk tanışma zamanlarınızı merak ediyorum
aslında ve döne dolaşa edebiyatla kesişiyor olmanızı neye bağlıyorsunuz?
Yeşim Erdem: İlk tanışma zamanımı çok da hatırlamıyorum. Çocukken
herkes kadar çocuk kitapları ya da Tommiks Teksaslar okurdum. İlkokuldan sonra koleji yatılı
okudum. Hala öyle mi bilmiyorum ama o zaman yatılı okul demek kurallar zinciri
ve etüt demekti. Akşamları iki tane. Sabahları okuldan önce bir tane. Dersin,
sınavın olsun olmasın toplamı beş-altı saati bulan bu etütlere girmek
mecburiydi. Sınıflarda, kürsüdeki etüt ablasının gözetimi, koridorda gezen
nöbetçi öğretmenlerin denetimi altında sessizce sıralarda çalışır ya da çalışır
gibi yapardık. Bütün klasikleri sanırım ilk defa o zaman okudum. Hayatın en
sıkıcı tekdüzeliğinde, kendini en hapsolmuş hissettiğin zamanlarda dahi,
kitaplarla gidebildiğin ve tekrar özgür hissettiğin dünyalarla o zaman
tanıştım. Hatta ilk yazma girişimim o döneme denk gelir. Sıkıntıdan Tom ve
Daisy diye iki gencin pembe dizi tarzı aşk hikayelerini yazmaya başladım.
Baktım arkadaşlarımın da hoşuna gitti, epey bir sürdürdüm. Hatta bir ara seri
üretime geçtim! Saman kağıda yazıyor, sayfayı bitirince yanımdakine veriyordum,
o da arkasındakine, böylece neredeyse bütün sınıfı dolaşıyor, etüt saatini
biraz daha katlanılır kılıyordu.
Aynur Kulak: İlk Filedelfiya Hikayeleri isimli birbirine bağlı dört hikayeden oluşan kitabınız yayınlanıyor. Kendi kendime oturup yazdığım, kendi kendine oluşan hikayeler diyorsunuz bu kitabınız için. Ve ardından daha yeni kitapçı raflarındaki yerini alan Sağım Solum Önüm Arkam romanınız geldi. İlk kitabınızın kendi kendine oluşumundan, ikinci kitabınıza varana kadarki sürede -8 yıllık bir süre- neler oldu, neler gelişti ve değişti? Yani sanki Sağım Solum Önüm Arkam kitabınızda daha hazırlanılmış, bir şeylerin (bazı duyguların davranışların, birikimlerin) kendi kendine ortaya çıkmasından ziyade daha hazırlıklı bir sürecin sonucunu ifadelere dökmek ister gibisiniz.
Yeşim Erdem: Yazma konusunda hep tutkuluydum ama onu hobi dışında
bir gayeye dönüştürmem uzun sürdü. Bir arkadaşımla, karşılıklı oturduğumuz
masada konu belirleyip günlük pratikler yapıyorduk. Konu kahve, süre 10 dk.
Konu seks, Süre 15 dk. Bazen anı yazıyorduk, bazen hikaye. Bazen de sahne
kurguluyorduk. O dönemde bir gece başı, ortası, sonu olan kasaba hikayeleri
yazmaya başladım. Sanırım yazmakla ilgili en zor şey, başlamak; ikincisi ise
günlük disiplin kurabilmek. Arkadaşımla yaptığımız egzersizlerin en büyük
faydası da bunları aşmak oldu. Nasıl olursa olsun başlamak en önemlisi. Çünkü
aslında ilk cümle o kadar büyüktür ki, pek çok kişi sırf o müthiş ilk cümleyi
kuramayacağını bildiği için ya hiç yazmaz ya da belki bir gün kurabileceği
inancıyla bir ömür boyu erteler. Herhangi bir şekilde başlamak çok sıradan,
neredeyse kandırmaca gibi gelir. Ama ilhamın seni ilahi bir güç gibi gökten inip
bulacağını düşünmek çok büyük aptallık. İşin sırrı başlamakta ve her gün
herhangi bir iş gibi devam ettirmekte. O ilham denen şey, yazdıkça gelen açılma
duygusundan başka bir şey değil.
Filedelfiya Hikayeleri’ni böyle
yazdım. O sıralar yeni kurulan Ayizi Yayınları kadın yazar arayışında idi. Bir
arkadaşımın önerisiyle sevgili İlknur Üstün okudu ve Filedelfiya Hikayeleri
benim ilk kitabım, yayınevinin ilk edebiyat eseri olarak hemen çıktı. Sağım
Solum Önüm Arkam üzerinde ise aralıklı olarak da olsa üç-dört yıl çalıştım. İlk
versiyonu 200 sayfa kadardı. Aldığım geri dönümler üstüne, uzun bir aradan
sonra tekrar başına oturdum, epey bir kaynak kitap okudum ve bu kez herhalde
700 sayfayı buldum. Ben kendimi kampa alarak ve bir akışa kaptırarak çok yüksek
bir modda, çok hızlı yazıyorum. Üstünden geçmem daha meşakkatli, daha kasvetli
bir süreç oluyor, çünkü akılcı, ekonomik ve mantıklı olmam gerekiyor. Tekrar
tekrar yeniden okuyorsun, çıkartıyorsun, ekliyorsun. Sonra editörlük sürecinde
tüm bunlar bir kere daha tekrarlanıyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Cem
Akaş bana ikinci kitap en zorudur demişti. Gerçekten öyleymiş. Hele hikayeden,
epey uzun ve bol karakterli bir romana bir geçiş yapmaya kalkıştıysanız. Bir
kere bu kez basılması arzusuyla ya da basılacağı bilgisiyle yazıyorsunuz. Okur
artık henüz yazarken hayatınıza giriyor. İlk kitabın spontaneliği, naifliği
yerini bir miktar kendini aşma, tekniğe kafa yorma, seçtiğiniz konu
gerektiriyorsa araştırma yapma gibi çalışmalara bırakıyor. Zaten bu Filedelfiya
Hikayeleri’nin üstüne yazdığım ilk kitap değil. Arada iki tane yazdığım ama
memnun olmadığım için elimden çıkarmadığım çalışma var, ABD’ye taşınma var,
başka işler var, kısaca hayat var. Can Yayınları’ndan teklif alınca bir de
yayınevinin takvimi içinde uzun bir bekleme süreci var. Ama sonucundan çok
memnunum. Geriye dönüp baktığımda, yazmasıyla, düzeltmesiyle, kaynak
okumalarıyla, araştırmalarıyla, editörlük süreciyle, gece gündüz
çalışmalarıyla, duygusal hezeyanlarıyla, stresiyle yazar olmayı ne çok
istediğimi ve sevdiğimi anladım aslında.
Aynur Kulak: Sağım Solum Önüm Arkam zamansal, mekânsal ve karakterleri açısından,
her anlamda geniş perspektifli bir roman. 80 darbesi öncesinden günümüze uzanan
neredeyse 30 yıllık bir süreç, dört ana karakter üzerine şekillenen iki aile,
yanı sıra bolca yan karakter (ki bu karakterler ana karakterler kadar önemli
bence) ve farklı mekanlar. Kitap yapısal
olarak klasik roman zemini üzerine oturuyor. Ben her anlamda perspektifi geniş
bir hikaye anlatmak istedim sadece ve bunun üzerine romanın tüm yapısal
özellikleri kendiliğinden oluştu mu dersiniz yoksa hayır, baştan itibaren
yekpare bir biçimde böyle bir roman yazmak istedim mi dersiniz?
Yeşim Erdem: Sanırım ikisi de biraz var. Roman türünü genel olarak
çok seviyorum ve edebiyatçıların tarz arayışlarına hayranlık duyuyorum. Ama
sanırım bir okur olarak en çok klasik romanlardan haz alıyorum. Ortamı
neredeyse dokunacak ölçüde tanımak, karakterlerle özdeşleşmek, o dünyada
kaybolmak… Bu hissi bana göre en güçlü verebilenler klasik romanlar. Bu
yüzden evet başından beri aklımda klasik tarzda bir roman yazmak vardı. Hikaye
anlatmak… Detaylarıyla, zengin dünyasıyla, değdiği tüm başka dünyalarla, arka
planıyla, geçmişiyle, bugünüyle… Ama öte yandan başına oturduğumda sadece ilk
bölümün sonuna kadar neler olacağını biliyordum. Sonrasını bir özetle
toparlayacaktım. Ama yapamadım. Karakterlerin bugüne nasıl evrildiklerini okumadığımız
bir dönem hikayesi değildi anlatmak istediğim. Bilakis aslında en çok
ilgilendiğim, bugüne olan yolculuğun kendisiydi. Biri kitabı ‘ömrümüz’ olarak
tanımladı. Editörüm Cem Alpan basın kitine, “Dört kadının epik yolculuğu”
yazmış. Hatta “çağdaş bir odise” demiş ama anlaşılmayabilir diye değiştirilmiş.
Odise mi, epik mi, ömrümüz mü bilemem, onlar okur takdiri, ama ‘yolculuk’ çok
doğru.
Bu yolculuğu yazma deneyiminin
kendisi de bir yolculuktu haliyle… Bazı şeyler planlıydı, bazı şeyler yol
üstünde kendiliğinden oluştu. Hiçbir karakterin peşini bırakmadım. Karakterlere
ısınırsanız, özdeşlik kurarsanız merak edersiniz. İleriki yolculukları ne kadar
ayrı olursa olsun takip edersiniz. Hele ki hepsi kasabada çok gençken
yaşadıkları bir trajediyle birbirlerine göbekten bağlanmışsa. Dolayısıyla çok
zordu ama bir o kadar da keyifli ve tatmin ediciydi. Çünkü ben de yazarken çoğu
zaman onlara ne olacağını bilmiyor ve merak ediyordum.
Aynur Kulak: İki kardeş Selen ile Ceren ve diğer iki kardeş Eylem ile Devrim. Kitabın
ana karakterleri bu dört kadın karakter. 70’li yılların sonu itibariyle tanıyoruz
onları. Solculuk, sağcılık çatışmaları içerisinde büyüme evresindeler.. Roman gelecek zamana doğru ilerleyerek üç ana
bölümden oluşuyor ve on yıl gibi periyotlarla çok büyük değişimlere maruz
kalıyor dört karakter başta olmak üzere tüm karakterler. Kasabada şekilleniyor
hayatları. Sonra şehirlere göçüyorlar Erkek karakterleri de soracağım elbet
fakat, neden dört kadın karakter üzerine kurmak istediniz romanı? Kadınlar söz
konusu olduğunda toplumsal değişimleri, bireysel değişimleri göstermek daha mı
etkileyici?
Yeşim Erdem: Açıkçası bilmiyorum daha mı etkileyici… Bu romanın
olayları, karakterleri tamamen kurmaca ama gerçek bir çerçeveden yola çıkıyor.
Genç kadınları yazmam da gerçekten o dönemde bir çocuk olarak etrafımda solcu
genç kadınlara erkeklerden daha fazla tanık olmamla ilgili. Kitabı ‘ablalara’
adadım sonuçta. Ben ailemin dördüncü kızıyım. Yaşadığım mahallede en çok
kadınları hatırlıyorum. Çoğu ev hanımıydı ve baba dominant görünürdü ama hayatı
kuran da, yöneten de bana göre kadınlardı. Babaların daha sembolik bir rolü
vardı. Korumacı ve konfor sağlayıcı. Kız çocuklarının anneleri gibi ev hanımı
olması beklenmezdi. Okumaları, bağımsız olmaları beklenirdi. Okuyan kızın
üniversitede büyük şehre gitmesine kesin gözüyle bakılırdı. Kasaba, seni
güvenli ortamda hayata hazırlayan bir model gibiydi. Böyle baktığınızda evet o
hayatlar gerçekten epey değişirdi ve değişmesi beklenirdi. Ben kadın deyince
güçlü, dirençli, mücadeleci, var kalmak için taklalar atan, manevra kabiliyeti
gelişkin, kırılgan ama acıya dayanıklı, taviz verse de son kertede boyun
eğmeyen bir kitle görüyorum. Romandaki karakterler de sanırım öyle. Belki o
yüzden, Türkiye gibi bir ülkede kadınlar üstünden bireysel ya da toplumsal
değişimleri anlatmak daha çarpıcı görünebilir. Çünkü orada içsel ve dışsal
ciddi bir mücadele var.
Aynur Kulak: Kitap yetmişlerin sonunda olayların patlak vermesiyle başlıyor ve
seksen darbesi bir topluma değnekle dokunulup tüm dengelerin bozulmasına
sebebiyet veriyor. Sağcılık, solculuk mevzuu görünürde olan sebepler olarak
bizleri oyalarken bireysel yaşamlar, hayatlar, koca bir toplum değişiyor. Sonrası diğer on yıllara doksanlara, iki
binlere yayılacak şekilde domino taşı etkisiyle devam ediyor. 80’ler ve o
dönemde yaşananlar ciddi birer kırılma noktasıydı ve gelecek yıllar adına çok
ciddi eşik atlamalarını da beraberinde getirdi diyebilir miyiz?
Yeşim Erdem: Evet ne güzel anlattınız. Daha önce de dediğim gibi
roman esasen aslında bu değişimin yolculuğunu anlatıyor. 80’ler tüm dünyada neo-liberalizminin
başladığı dönem olarak anılır. ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher’in başını
çektiği bir nevi kontrolsüz serbest piyasa ekonomisi ve beraberinde gelen
küreselleşme dünyayı siyasi, ekonomik ve kültürel olarak yeniden şekillendirdi.
Biz bir de bu döneme organik yollarla varmadık. Toplumsal dinamiği kesintiye
uğratan tepeden inme bir darbeyle girdik. Yani ekonomik, kültürel ve siyasi
şoku daha büyük oldu. Günlük yaşam pratikleri, tüketim alışkanlıkları ve ahlaki
değerler de hızla değişti. Korona günlerinde bu neo-liberalizmin tam olarak ne
demek olduğunu sanırım hepimiz daha iyi gördük. Korona henüz pek çok yerde
‘peak’ yapmadı ama galiba neo-liberalizm yaptı. Küreselleşmenin bir virüsü
pandemiye dönüştürme kapasitesi olduğunu ve süper güç bile olsan maskeyi kendi
evinde üretmediğinde kendini çok kırılgan bir konumda bulabileceğini gösterdi.
Şimdi nasıl bir eşik atlanacak hep beraber göreceğiz sanırım.
Aynur Kulak: Yukarıdaki soruya devam edecek olursam Sağım Solum Önüm Arkam arka
planda aslında kolektif bilincimizin nasıl dönüştüğünü de bize aktarıyor yine
dört ana karakter üzerinden. İlk on beş yıl, ikinci on yıl geçildikten sonra
karakterlerin sağcıyken solcu, solcuyken, sağcı ya da liberal vb politik
unsurlara dönüştüğünü görüyoruz. Günün sonunda kimse başladığı yerden
sürdüremez oluyor kişisel hikayesini. Bu kaçınılmaz mıydı? Yani solculuk
aslında neydi, doğru mu yanlış mı algılandı, eylemler doğru muydu yanlış mıydı
ya da sağcılık da aynı şekilde neydi? Neydi her iki taraf için de gözden kaçan
önemli noktalar?
Yeşim Erdem: Bunların bazıları akademik çalışma konusu olacak
türden sorular. Net bir şey söylemem çok zor. Ama şunu söyleyebilirim. Türkiye
hiçbir zaman dünyadaki gelişmelerin dışında kalan bir ülke olmadı. Bu
dinamikler siyaseti de, kavramları da, insanları da değiştiriyor. İyi ya da
kötü. Ama yanlış ya da doğru demek zor.
70’lerde sağ/sol sınıfsal çatışma
üstünden örgütlenirdi. Daha keskin ve söylemi daha netti. Sonra şekil
değiştirdiler. Sağ her gün üretilen politikalarla bir şekilde karşımıza
çıkıyor. Ama çok daha popülist bir çizgiye evrildi. Sol ise aktif politika
içinde pek görünür değil artık ama insanların bir duruş olarak sahip çıktığı
bir olgu diyelim. Neredeyse bir yanıyla romantik. Liberali, hayvan hakları
savunucusu, lgbti aktivisti, feministi, çevrecisi kendini solda görüyor. Ama geçmişteki
gibi sınıflar üstünden bir sağ/sol çatışması yaşanmıyor. Özgürlükler, temel
haklar üstünden yaşanıyor. O da biraz umut kırıcı çünkü temel hakların ve
özgürlüklerin demokrasiler içinde politik bir duruşu olamaz. Bunlar garanti
olmalı ve güvenceye alınmış olmalı. Bunlar yoksa ya da eksikse bunun adı zaten
faşizm oluyor. Mücadele bu anlamda yapılıyorsa bu faşizme karşı bir mücadele
anlamına geliyor.
Bence o gün de, bugün de
milliyetçilik üstünden politika üretmenin ne kadar tehlikeli olduğu gerçeği gözden
kaçıyor. Göz göre göre kaçıyor diyelim çünkü sol da sağ da milliyetçiliğe
tutunmayı hep çok sevdi ve hatta birbirleriyle bu konuda yarıştı. Bunu popülist
söylemle en çekinmeden birleştirebilen tarafın oradan çok kolay ırkçılığa,
ötekileştirmeye ve otoriterleşmeye vardığını görüyoruz hem Türkiye’de, hem
dünyada.
Aynur Kulak: Kitabın erkek karakterleri; Adnan, Sezgin, Sinan, Yücel. Genelde kadın
karakterlerde değişimle olurken öyle bir darbe oluyor ki, erkek karakterler
üzerinden de çok çarpıcı değişikliklere tanıklık ediyoruz. Erkekler kolektif
değişimlerde nasıl bir rol üstleniyorlar? Romanı okurken şunu fark ettim
mesela: Kadınlar kadar değişmesini beklemiyoruz aslında erkeklerin. Fakat bu
saydığım karakterler de bir şekilde olan olayların akışında, değişiminde, dönüşümünde
çok etkileyici unsurlar. Ne dersiniz?
Yeşim Erdem: Değişimden her kesim, her cinsiyet nasibini alıyor.
Türkiye’de, özellikle 70’lerde, siyaset erkeklerin tekelinde görüldüğü için
aslında biz en çok o kesimde değişikliklere tanık olduk. Devrimci bildiğimiz pek
çok yazarın, gazetecinin, sanatçının en iyi ihtimalle sosyal demokrat bir
çizgiye gittiğine, bazen darbeci, bazen neo-liberal, bazense islamcı
olduklarına tanık olduk. Romandaki karakterlerde de benzeri değişimleri
görüyoruz. Çok altı çizili değil bu değişimler… Her birinin kendi
deneyimleri, travmaları, acıları, mutlulukları sonucu geldikleri yerler. Burada
kadın/erkek üstünden ayrı ayrı konuşmanın pek mümkün olduğunu düşünmüyorum.
Ama şu var: Türkiye gibi
ülkelerde modern kadın, hem aile içinde, hem erkeklerle kurduğu ilişkide, hem
de toplumda kendini var etmek için erkeklere göre çok daha büyük bir mücadele
veriyor. Bence bunun sonucunda erkek akranına göre kendini daha aydınlanmış ya
da bilgeleşmiş bir yerde buluyor. Bu konuda belki objektif değilimdir ama
genelde Türkiye’de erkeklerin kadınlara göre daha uzun bir yolunun olduğunu,
ailelerin erkek evlat yetiştirme konusunda daha çok yanlış yaptıklarını,
kültürün ve üretilen politikaların erkeklerin evrilmesine, kadınlarla eşit
koşullarda ve uyum içinde yaşamayı öğrenmelerine izin vermediğini düşünüyorum.
Aynur Kulak: Yukarıdaki soruya şunu da eklemek istiyorum hemen: Selen ile Ceren’in
ve Eylem ile Devrim’in karakter oluşumlarında anneleri üzerinden değil de
babaları üzerinden bir gidişat var. 80 darbesinin de son derece eril olduğunu
düşünürsek romandaki babalar ve erkek karakterler kadınların bu süreçlerden
daha da güçlenerek, daha da bilinçlenerek çıkmasını sağlıyor sanki. Sadece
kızlarda değil üstelik, anne karakterlerde de, -özellikle Nevin’de- tüm bu
süreçlerin sonunda büyük değişimler oluyor. Ne dersiniz?
Yeşim Erdem: Haklısınız. Karakterlerin anneleri o dönemin kasaba
yaşamında olageldiği üzere daha geleneksel bir role sahip. Ev hanımı. Evi
yönetse de dünya hakkında söz söyleme hakkı babanın. Dünya hakkında söz söylemeyi
bırakın, dünyayı değiştirmek isteyen bu tutkulu siyasi gençlerin eril yapıya
öykünmeleri, ne tesadüf ne de şaşırtıcı. Feminizm de zaten böyle başlamıyor mu?
Annelerin daha ezik görünen rolünü reddedip, babaların eril ateşini alıp dişil
bir enerjiye dönüştürmek isteyerek… Önce belki anneleri gibi olmak
istememekle başlıyorlar ama sonra annelerinin sessiz gücünün de kıymetini
anlıyorlar bence. Onu anlamak için biraz daha bilgeleşmeleri gerekiyor belki.
Nevin hanım, kocasının ve büyük
kızının ateşli siyaseti altında epey ezilmiş bir kadın. Bu anlamda siyasetten
korkan esnaf kocalara sahip mahallenin diğer hanımlarından farklı bir yerde.
Evini bile hiç yönetememiş, kocasını sevememiş, sevilmemiş, domestik konularda
bile sanki söz hakkı olamamış… Darbe sonrasında apolitikleşen toplumda,
kocası da tüm devrimci ateşini kaybedince meydan ona kalıyor ve bir nevi
intikam alıyor diyebiliriz.
Aynur Kulak: Romanın başında aile bir oluşumu temsil ederken yıllar geçtikçe
eleştirilen bir kuruma dönüşüyor. Kurtulmaya çalışıyoruz ailelerimizden ama
kurtulamıyoruz asla hatta döne dolaşa yine gelip ailemize sarılıyoruz. Çelişkiler var. Hem ayrışmak
isteme hem de marazi diyebileceğimiz bağlılıklarımız var ailelerimize karşı.
Aile ile olan imtihanlarımızı neden iyi veremiyoruz ve neden bir türlü aile
kurumundan mezun olup kendi yolumuza gidemiyoruz? Toplumun tümünde yaşanan,
anne, baba, kız, erkek, çoluk çocuk herkesin geçmişte toplumsal boyutta
yaşadığı kötü tecrübeler bunda ne kadar etken sizce?
Yeşim Erdem: Ah ah bana öyle bir soru sordunuz ki cevabını bilsem
dünyadaki psikoterapistlerin çoğu işsiz kalırdı. Sanırım ortalama aile denen
şey hem sevginin hem de baskının merkezi. Yani hem vazgeçemediğimiz, hem
kurtulamadığımız iki şey birbirine yapışık sanki. Benim neslimin – sanırım X
diyorlar – en büyük problemi sanırım arada kalmışlık duygusu. Taşra/şehir;
politik/apolitik; alaturka/alafranga; aile/birey. Bunlar belki cumhuriyetten
beri her nesil için söylenebilir ama bizim neslimizde – belki 80 darbesindeki
kırılma dönemine geldiğimizden – günlük yaşam pratikleri, alışkanlıklar, ahlaki
değerler daha şiddetli ve köklü bir değişime uğradı. Pek çok tabu bizim
dönemimizde sarsıldı. Bekaretten tutun evlenmeme ve hatta çocuk sahibi olmama
özgürlüğüne kadar. Ama diğer yandan kodlarımıza işlenmiş o doğrular, yanlışlar,
ayıplar, utançlar ruhlarımızı sıkıştırmaya devam etti. Hem isyan ettik, hem
suçluluk duyduk. Hem yalan söyledik, hem kandırıldık. Hem bağımsızlığımızı ilan
ettik, hem hayal ettiğimiz kadar uçamadık. Tüm bunlar bir tatminsizlik, yoksunluk
ya da aidiyetsizlik yaratıyor. Aile ile ilgili de kaçma ama yeteri kadar
kaçamama, dönme ama tam dönememe gibi duyguları sıklıkla yaşıyoruz haliyle.
Aynur Kulak: 80’leri, 80 darbesinde olup bitenleri üzerimizden atabildik mi?
Toplumsal anlamda ve bireysel olarak gelinen noktalara baktığınızda umutlu
musunuz?
Yeşim Erdem: Atamamıştık. Sonra onu atalım derken üstüne başka bir
yapı bindirdik. Devletin yerini tek parti, tek adam aldı. İronik ama geçtiğimiz
güya yeni olan evre 80 darbesinin ruhuna hürmet niteliğinde… Yani yok atamadık.
Umutsuz değilim. Dediğim gibi Türkiye dünyadaki portrenin dışında olan bir ülke
değil. ABD’de, Rusya’da, Çin’de ve daha pek çok yerdeki popülist/otoriter neo-liberal
liderlik rejimleri ve onların artık iyice görünür olan tıkanma ve patlama
noktaları bana bir miktar umut veriyor.
Aynur Kulak: Spesifik olarak her ülke tarihinde bazı dönemler var. Fakat –belki de
ilk defa- tüm dünya insan hücresinden daha küçük bir virüs nedeniyle komple
kapalı. Daha önce de böyle salgınlar yaşandı dünyada elbet fakat, o dönemler iletişim
bu denli hızlı değildi ya da ülkeler bu denli birbirine her anlamda (ekonomik,
lojistik, kültürel, toplumsal hareketlilik) bağlı değildi. Covid 19 ile
birlikte uzayda dönmeye devam eden ama içerde duran dünyada bundan sonrasında
neler olacak? Dünya bu süreci atlatıp
çıktığında hikayeler, öyküler nasıl şekil almaya, yazılmaya başlanacak?
Pandemi sonrası dünya nasıl
olacak sorusu herkesin gündeminde. Sosyal medyada teoriler uçuşuyor. Neo
liberalizmin, vahşi kapitalizmin, küreselleşmenin sonu olacağı öngörüleri çok
popüler. Çünkü akıl, mantık, kalp, ruh aslında onu istiyor. Çünkü bu salgının
önlenebilmesine engel olan hastalıkların hepsi bu sistemde yaşıyor.
Değişmedikçe, Korona’nın yaralarını sarmaya başladığımızda başka bir tanesine
tekrar zemin hazırlamamız kaçınılmaz görünüyor. Ama öte yandan olana tutunmak
için de müthiş bir gayret var. Anlaşılır bir psikoloji herhalde. Zaten her şey
yerle bir oluyor gibi görünürken görece daha normal görünen pandemi öncesine
dönmek istemek; korkunç ölümler ve kayıplar sonrası, bir de görece güven veren
yapıları yıkmak istememek anlaşılır bir refleks. Zaten yıkma arzusu olmayan
gücü elinde tutan yapılar ve yıkma lüksü olmayan karnını doyurmak zorunda olan
milyarlarca insan var. Ama bu milyarları yaratan da bu sistem ve bunun dibini
görmeden buradan iyi çıkamayacağız duygusu da sürekli dürtüyor.
Öte yandan kendini yok Keynes’le,
yok neo-liberalizmle, yok otoriterlikle hep sürdürmenin yolunu bulmuş kapitalizmin,
dünyanın sonu pahasına tekrar üretileceği ile ilgili de çaresiz bir kabulleniş
var. Dilerim bu pandemi, bu çaresiz kabullenişi yerle bir etme etkisi yaratır.
Çünkü öngörülen ya otoriter devletlerin mantar gibi yayılıp bu sistemin daha da
sertleşerek devam edeceği ya da insanı, yardımlaşmayı, seferberliği öne çıkaran
bir anlayışla kökten değişime gidileceği… Ben de herkes gibi sürekli bunları
okuyorum. Bazen umutlanıyorum, bazen içim kararıyor. Nasıl çıkarız bilmiyorum
ama bildiğim tek şey artık her bireyin elini taşın altına koyması gerekecek.
Hepimiz politik olacağız. Söz sahibi olacağız. Başka yolu yok.
Tabii siz edebiyatı sordunuz!
Hikayeler, öyküler, romanlar bunlardan elbette beslenecek. Bambaşka şeyleri de
yazsak, yazdığımız her şeyde buradaki yaşanmışlık olacak. Çünkü hepimiz bu
dönemden etkilenmiş, değişmiş, kafası açılmış ya da daha da karışmış, kazanmış
ya da kaybetmiş çıkacağız. Bunlar eminim yeni üretimlere yansıyacak. Komplo
teorisi gibi işlenen bir şey gerçek olduğu için komplo teorileri üstüne yapılan
üretimlerin dozu bir hayli artar herhalde. Bu beni biraz ürkütüyor çünkü pandemi
sonrası dünyada, bunlar artık iyiden iyiye gerçek bir kehanetmişçesine
korkuları büyütebilir. Ben şahsen karantina günleriyle ilgili, evlerde,
hastanelerde, süpermarketlerde, hapishanelerde geçen insan hikayeleri okumak,
izlemek isterim. İçinde daha az dans, ekmek yapımı, spor olması kaydıyla!
”Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek: Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir.”Epiktetos
Yaşamın kendisinde umutsuzluk yoktur. Hiç gördün mü
umutsuzluğa kapılıp doğmayan yeni günü? Her şeye rağmen devrilir gece, aydınlanır
ortalık. Baharlar hiç dünya haline üzülüp de gelmemezlik yapar mı? Tohumlar kışın
ardından çatlatır toprağı çıkar, çiçekler yine tüm renkleriyle ışıldar.
Hepimiz yaşamın özünden geliyoruz. Varoluştan kopmadan özle, doğayla kaldığımızda, yeryüzü gibi davrandığımızda gerçek düzenle akarız. İşte bu yüzden nasıl ki yeryüzünün hafızasında umutsuzluk yoksa, bizler de aynı öyle olmalıyız. Umudumuzu hep kalbimizde taşıyacağımız ve içimizde her gün güneşi doğuracağımız güzel ve aydınlık günlere…
St. Paul yolu
Yeniden doğayla kavuşacağız, her ağacı hayranlıkla izleyeceğiz. Belki çıktığımız yollar kalbimize uzanacak ve biraz daha kendimize yaklaşacağız. Şimdi gelecek sağlıklı günlerimizde yürüyebileceğimiz güzel bir rota paylaşmak istiyorum sizinle: St Paul Yolu, Türkiye’nin 2. uzun mesafe yürüyüş rotası.
Kimdir bu Aziz Paul diyecek olursanız, Hristiyanlığın Kudüs’ten Anadolu’ya buradan da Avrupa’nın içlerine yayılmasını sağlayan bir misyonerdir. Geçtiği bu yola da ismi verilmiştir. Ve bu sebeple St. Paul yolu Hristiyanlar için kutsal sayılan bir hac yoludur.
St. Paul Yolu 1996’da Türk vatandaşlığına geçen İngiliz asıllı Kate Clow tarafından tasarlanmış ve 2004 yılında yürüyüşe açılmıştır. Antalya’nın 10km doğusundaki Perge ile Eğirdir Gölü’nün kuzeydoğusundaki Yalvaç arasında uzanan St. Paul yolunun uzunluğu 500 km’dir ve yürümesi 27 gün süren işaretlenmiş bir rotadır. Aynı zamanda bir diğer başlangıcı daha vardır, bu da Antalya’nın 80 km doğusundaki Köprülü Kanyon/Beşkonak’ta bulunmaktadır. Bu iki kol Adada Antik Kenti’nde birleşmektedir. Yürüyüş için en iyi zamanlar ilkbahar ve sonbahar mevsimleridir. Köy evleri ve pansiyonlarda konaklayabileceğiniz gibi, kamp yaparak da gecenizi geçirebilirsiniz. Yol boyunca bir çok antik kentin içinden geçecek ve tarihe şahit olacaksınız. Yürüyecek olanlar için bu rota ile ilgili detaylı bilgiye ulaşılabilecekleri bir çok dijital ve basılı rehber kaynak bulunmaktadır.
Sizi bu keyifli rota boyunca birçok sürpriz bekliyor olacak. İşte onlardan biri… Bu yol üzerinde bulunan eşsiz güzellikteki Yazılı Kanyon Tabiat Parkı’ında, birden bire karşınıza günümüze kadar ulaşmış bir yazıt çıkacak, üzerinde ise Epiktetos’un ”Hür İnsan Üzerine Şiir”i.
Yazılı Kanyon Tabiat Parkı
-Hür İnsan Üzerine Şiir- Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek: Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir. Kişi hürriyetinin ölçüsü bizzat kendi doğasında bulunur Ve kararında içtenlikliyse hür kişi, Yüreğinde ise dürüstlüğü, işte bunlar asil yapar kişiyi Ve bununla yücelir kişi hatalarla değil. Ana-babadan gelen uydurma bir asaletten tat almaz o; Zira ana-baba değildir hür insanı doğuran, Zeus’tur herkese ata olan ve de tek kök insanoğluna. Herkesin tek şansı vardır, o alır kader icabı beden güzelliğini, Budur soy güzelliği ve hür olma hali gerçek anlamda. Ruhen köle olan ise sakınmaz kötü sözden, katmerli köle de olsa Aşırılıktır şiarı bu kişinin, yüreğinde soysuzluk vardır. Ey yolcu, Epiktetos köle bir anadan doğmuştu ama Yüceydi herkesten bir kartal gibi; bilgelikte ise takdire şayandı ruhu. Söylemem gerekirse, tanrısal bir varlık doğurdu onu. Keşke şimdi de (bu mümkün olsa) Böylesine yararlı ve sevinç kaynağı bir insan Tüm ünlü kişiler arasında köle bir anadan dünyaya geldi.
Not: Şiirin şairi olan Epiktetos, MS.50 yılı civarında Frigya’nın Hierapolis kentinde dünyaya gelen ve 138 yılında Epirus bölgesindeki Nikopolis kentinde ölen ünlü bir filozoftur. ‘Epiktetos’ bir isim değildir, köle anlamına gelmektedir. Roma’ya köle olarak götürülmüş, daha sonra azad edilmiştir. Tanrının birliğine, tüm insanların aynı ve tek tanrıdan geldiğine inanan bir düşünür olan Epiktetos’a göre, fiziksel yapı, dış görünüş ya da bunlardan kaynaklanan sosyal konum insan iradesinin dışında gelişen durumlardı. İnsanı mutlu ya da mutsuz yapan durum ise bunlar hakkındaki kişisel görüşlerimize bağlıydı yani elimizde olan bir şeydi.
Epiktetos’un Hür İnsan Üzerine Şiir yazıtı
Günümüzde de gözlemlenebileceği üzere yazıtın ortasında bir delik bulunmaktadır ve bu genelde doğal yollardan oluşmuş sanılsa da gerçek farklıdır… İslamiyetten yedi yüz yıl önce, çok tanrılı inanışın hakim olduğu bir çağda insanların tek tanrıdan geldiğini söyleyen şiirinin yazıldığı kaya, arkasında belki hazine vardır diye dinamitle patlatılmıştır ve bir hazine çıkmamıştır. Geride kalan bu iz ise insanlığın yüzyıllardır süren hırsını yansıtmaktadır.
Günün birinde yolunuzun bu zenginliklerle dolu St. Paul yürüyüş yolundan geçmesi dileğiyle…
İçimizde birden bire oluşan bir kıpırtı… Daha önce bu şekilde terlememiştiniz… Yüzüne bakamayacak kadar, çılgın şekilde bir başkasına bu derece hayranlık duymamıştınız… Aşk, yüzyıllardır bir kişiye duyulan aşırı sevgi ve koşulsuz şartsız bağlı olma duygusu olarak tanımlanır. Hele ki genç yaşta bu aşk, sizi vezir de edebilir rezil de… Ama bir insana çılgınca şeyler yaptırabilen aşk; bazı hisleri arkadaşlık, hatta dostluğun temellerine de geçirebilmiştir. Ataol Behramoğlu’nun da dediği gibi: “Kucakladın mı, sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını! Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin!”
Dünyaya geldiği günden bu yana sinema ve dizi sektörüne farklı bir soluk getiren Netflix, uzun zamandır ülkemizde de oldukça başarılı iş birliklerine imza atıyor. Hakan Muhafız’ın dünyada gördüğü ilgi, yadsınamaz. Beren Saat’li Atiye’nin üstüne koyduğu daha büyük başarı da göz ardı edilemez. Osmanlı’nın tarihini, Türk oyuncularla İngilizce dilinde anlatan “Rise of Empires: Ottoman”ın ‘doküdrama’ alanına sunduğu katkı da önemli. Ve geçtiğimiz yıl duyurulan, ilk tanıtımından bu yana merakla beklenen “Aşk: 101”e, evde kaldığımız günlerde de olsa nihayet kavuştuk. Ahmet Katıksız ve Deniz Yorulmazer’in yönettikleri dizinin senaristi ise Meriç Acemi. Dizide başlıca rolleri Alina Boz, Kubilay Aka, Mert Yazıcıoğlu, Selahattin Paşalı, İpek Filiz Yazıcı, Pınar Deniz ve Kaan Urgancıoğlu paylaşıyor.
1998 Türkiyesi’ni arka planına alan Aşk 101 yani Love 101, 5 farklı özelliğe sahip lise gencinin yaşamlarına ve hayatlarına devam edebilmek için kendilerine sahip çıkma hikayesine odaklanıyor. Günümüze de uzanan Aşk 101’de 5 gencimiz; okulda kalabilmek için arkalarında duran idealist öğretmenleri Burcu’nun ayrılmaması için bir plan kuruyorlar. Bunun için okula yeni gelen basketbol koçlarını seçen ekip, türlü türlü planlarla ikiliyi bir araya getirmek için uğraşıyorlar. Bu esnada birçok ortak özelliklerinin olduğunu ve aşkın aslında yanı başlarında, asla zoraki olamayacağını da keşfeden gençler, sevmekten ve sevilmekten korkmamak üzerine yeni duygular fark ediyorlar…
Yaptıkları her bir hareketle ya da yaşadıkları her bir duyguyla, bu dünyaya meydan okuyabileceğini düşünen gençlerin ayrı ayrı her bir hikâyesi, akıllıca ve gerçekçi bir dille oluşturulmuş. Meriç Acemi’yi kutlamak gerek… Dünya düzenine boyun eğmeyen ve farklı olduğunu düşünen gençlerin okulda adaptasyon sorunu yaşaması, tabii ki bir idealist öğretmenin belirmesiyle bir denge tahtasına oturabilir. Ancak Aşk 101, klasik “vur enseye, al lokmayı” tadındaki bir dizi klişesi ile hikâyesine devam etmemiş. Öğrencilerin verdiği kaybetmeme mücadelesi, tesadüflerin sevdiği “aşk” duygusunun hiç beklenmeyen yardımı ve istenilen şeylerin bir süreç içinde gerçekleşmesine dikkat edilerek kaliteli bir senaryo oluşturulmuş. 98 fonunda geçen dizide telefon, araba ve mahalle dayanışmaları da öne çıkıyor. Ve o yılların ‘iyi insan-kötü insan’ karşılaştırmasına da dizide önemli bir yer verilmiş. Bu karşılaştırma, mont öğesi, yağmurlu hava ve acıma duygusu harman edilerek gayet açık ve akıllıca yol alınarak anlatılmış.
Dizinin birçok yerine yerleştirilmiş detay sahneler de unutulmamalı. 3. bölümde, karakterlerin uyuduğu ve sabah olduğu sırada martı ve güvercin ile uyandırılması fikri, diziye güzel bir hava katan unsur olmuş. Osman’ın okul kantinleri için verdiği emeğin anlatımı ve paranın hayatındaki önemini tartıştığı sahneler de önemli. 6. bölümde gençlerin gece vakti sandalla denize açıldıkları, artık saklamanın anlamsız olduğu duyguların fışkırdığı sahne de, dizinin zirvelerinden bir tanesi konumunda. Laboratuvarda iki grup arasında yaşanan kavga sahnesi ise, gidişatın yönünü değiştiren ve sinirlerin arttığı yüksek tansiyon sahnesi olmuş. Kavgayı başlatan ve yaratan mı suçludur, yoksa her zaman kavgacı ve asi olup kışkırtılan mı suçlu olmak zorundadır?
Dizide izleyenlerin tansiyonunun en çok yükseleceği sahne ise, kuşkusuz sön bölümdeki ‘özür dileme’ sahnesi. Gençlerin okuldan atılmaması için şart koşulan özür, izleyicinin hiç beklemediği bir yöne doğru sapıyor ve izleyenlerin tahminlerinin birçoğu doğru çıkmamasıyla da şaşırtıyor. Ellerimize ‘çikolatalı süt’lerimizi alıp bol eğlencenin olduğu bir sahne konumunda dizide… Ahmet Katıksız ve Deniz Yorulmazer’in yönetmenlik başarılarını da konuşmadan geçmemek gerek. Dizinin görüntü başarısı, kusursuz kurgusu ve müzik seçimleri bol artı kazandırıyor.
Dizinin oyuncu kadrosu, dönemimizin genç ve başarılı oyuncularının bir araya gelişiyle oldukça tebrik edilesi bir halde. Pınar Deniz daha önceki performanslarının üstüne koyarak, idealist öğretmen Burcu rolünde alkışlanacak bir performans sergiliyor. Özellikle Burcu’nun hayatını değiştireceği kararı verdiği anda sinirlendiğinde verdiği tepkiler olukça gerçekçiydi. Ve tabii sarhoş olduğu sahnelerdeki duygu fışkırmaları da cabası. Kaan Urgancıoğlu ise, burnu havada basketbol koçu Kemal için doğru bir seçim olmuş. Alina Boz’un da daha önceki projelerinin bir üstüne koyduğu performansta görmek, sevindirici. Eda’nın aşk korkusu yaşadığı anlardaki performansı, takdire şayan… Kadıköy sahilinde bağıra bağıra ‘Sözlerimi Geri Alamam’ şarkısını söylediği sahnede çevredeki kimseyi umursamadığı o sahnede de ayrıca bayıldım. Kubilay Aka ise Kerem’in isyankâr, öfke dolu ve kavgacı ruhunu başarıyla canlandırırken, aşkı tattığı andaki masum ve saf yanını da hissederek izleyenlere aktarıyor. İpek Filiz Yazıcı, saf ve içinde art niyeti olmayan Işık karakterine, renk katarak hayat veriyor. Karakterin yaşadığı içsel değişimi de başarıyla üstleniyor genç oyuncu… Mert Yazıcıoğlu, genç kuşak oyuncuları arasında kendine çok kaliteli yer edinmiş bir oyuncu oldu her bir performansıyla. Ancak Sinan karakteri, Yazıcıoğlu için de eminim çok apayrı olacak. Manzarası herkesin imreneceği ancak ‘virane’ olan bir yerde, hareket edemeyen dedesi ile yaşayan Sinan; ailesi sevgisi görmemiş olması, çok genç yaşında alkol bağımlılığı olması ve hayatı kale almaması ile yazarlar tarafından başarıyla oluşturulmuş. Yazıcıoğlu karakter yaşayarak oynarken, aşkı tatması ve zamanla değişim göstermesiyle de hikâyeye ayrı bir hava katıyor. Selahattin Paşalı, son dönemde ilgimi çeken ve kendini zaman aldıkça çok yol alarak ileriye götüren bir oyuncu oldu. ‘Babil’ dizisindeki performansını zevkle ve heyecanla izlediğimiz yakın zamanlarda, Aşk 101 dizisinde de efsane bir performansa imza attığına şahit oluyoruz. Oldukça gizemli, her bir hareketiyle şaşırtan ve kararlar alınacağı her bir anda yediği ‘fındık’ sahneleriyle izleyene kendini hayran bıraktırıyor. Müfit Kayacan’ın herkesin sinir olacağı okul müdürü rolüyle verdiği imzayı da demeden geçmemeli. Bade İşçil’i gördüğümde yaşadığım sevinç ise, görülesiydi. Sürpriz bir hikâye ile dâhil olan karaktere hayat veren İşçil’in nefes aldıran performansı ise diziye farklı bir hava veriyor.
Dizinin müzikleri üzerine oldukça kafa yorulmuş. Keyif veren yönünün yanı sıra, bir yandan dönemi ve hikâyedeki duygu kırılmalarına da alkışlanacak bir destek niteliğinde belirlenmiş. Diziyi izlediğim anlarda ne zaman bir şarkı duysam, içime güzel bir mutluluk yayıldı… Karakterlerin sevmekten ve sevilmekten korktuklarını, verdikleri öfkelerle anladığımız sahnelerde Mor ve Ötesi’nden ‘Daha Mutlu Olmamam’ın çalması; ritmin yükseldiği anlarda Duman’ın ‘İstanbul’ ve ‘Hayatı Yaşa’ ile koşması; içimizdeki isyankârı her zaman duyan Şebnem Ferah’tan ‘Bugün’ ve ‘Bu Aşk Fazla Sana’yı duymak; aşkın filizlendiğini anlara eşlikte bir numara olan Baba Zula’dan ‘Bir Sana Bir de Bana’, Mehmet Güreli’den ‘Sen ve Ben’ ve Nina Simone’den ‘Feeling Good’ ile Cem Karaca’nın ‘Adsız’ ile tam da vermesi gerektiği yerdeki selamı en güzel örnekler olabilir. Ayrıca The Clash’ten ‘Should I Stay or Should I Go’ya da hayran olduğumu demeden geçemem..
Aşk 101, önceki yerli projelerin üstüne senaryo ve hikaye bağlamında koymayı başarabilen bir gençlik dizisi olmuş. 90’ların 2000’lerle kaynaşmaya başladığı günlerin fonunda; daha önceki gençlik işlerine fark atan dizi, eksikliklerini fazla hissettirmeden başarılı teknik ekibi ve oyuncu kadrosuyla izleyene merak ettirici bir macera vaad ediyor. Ben şimdiden 2. sezonu merak etmeye başladım bile… İyi ki bu dünyada olan bir duygusun aşk!
24. Uluslararası Ankara Caz Festivali dünyanın ilk çevrimiçi caz festivali olarak gerçekleşecek. Festival programı açıklandı.
24. yılında Uluslararası Ankara Caz Festivali dünyamızın gündeminde yer alan sağlık sebeplerinden dolayı ÇEVRİMİÇİ FESTİVAL olarak gerçekleşiyor. 30 Nisan- 10 Mayıs 2020 tarihleri arasında gerçekleşecek festival programı açıklandı. Konserler YouTube’dan Jazz Society of Turkey – Caz Dernegi kanalından yayınlanacak.
Her yıl değişik bir tema ile izleyicisiyle buluşan festival, önemli konuların altını cazla çiziyor.
TEMA: CAZDA DEMOKRASİ
Festival Küratörü ve Caz Derneği Başkanı Özlem Oktar Varoğlu festivali tasarlarken amaçladıkları temayı şöyle özetliyor: “Cazın özgür olduğu kadar demokratik bir sanat biçimi olduğunu düşünüyoruz, gözlemliyoruz. Caz müzisyenleri sahnede hem bireysel ve özgürce müziğe katkıda bulunurlar, hem de birbirlerini dinler, birbirlerine alan açarak hepsinin seslerini eşitçe duyurabilmelerini sağlarlar. Demokrasi de bu değil midir? Sanat, toplumun yansımasıdır. Bu açıdan Cazda Özgürlük ve Demokrasi’yi temamız olarak seçtik ve Festivalin 24. Yılında yine birbirinden değerli orkestraların eşliğinde sanata bir de bu açıdan bakmak istedik.
İŞBİRLİKLERİ:
24. Uluslararası Ankara Caz Festivali’nde iş birliği gerçekleştirdiğimiz kuruluşlar T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü, ABD Büyükelçiliği, Hollanda Büyükelçiliği, Lüksemburg Büyükelçiliği, Institut Français Türkiye, İtalyan Büyükelçiliği, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, UNESCO ve Herbie Hancock Caz Enstitüsü, Başkent Üniversitesi, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Çankaya Belediyesi, Europe Jazz Network. Konser Sahipleri: TURMAKS, MATFEN Eğitim Kurumları, SAMM’s Bistro. Festivale destek veren kurumlar: Renault MAIS, TAV Passport, Arcadium Sinemaları, Redwood Entertainment. Festivalin Medya Sponsorları: Kanal B, T24, Jazz Dergisi, Cazkolik, Joy Jazz, Radyo ODTÜ, Ankara Life, Mag. (Basın Bülteni tarihinde ön görüşmeleri tamamlanmış kurumlardır, değişiklik olabilir)
Konserler YouTube’dan Caz Dernegi- Jazz Society of Turkey kanalımızdan yayınlanacaktır.
30 Nisan 2020 Per Saat: 21:00
Dünya Caz Günü Konseri: HvKK Cazın Kartalları Orkestrası | International Jazz Day Concert: Turkish Airforce Command Big Band (Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Renault MAIS Destekleriyle)
1 Mayıs 2020 Cum Saat: 21:00
Cem Önertürk & Rustam Rahmedov Trio (SAMM’s Bistro destekleriyle)
1 Mayıs 2020 Cum Saat: 22:30
Ayhan Sicimoğlu ile Latin Müzik Üzerine Sohbet | Chat on Latin Jazz
Yergi… İnsanın kendini geliştirmesi için gerekli olan önemli bir kelimedir. Eleştirin türlerini incelemek istiyorum. Bir seferinde aşkın çatısındaki eklerin birçok şeyi farklılaştırdığından bahsetmiştim. Burada da eleştirinin öznelerdeki farklılaşması üzerinde durmak istiyorum. Kendimi çok fazla eleştiren biriydim. Hatta eleştiriden öte kendini aşağılayan, hor gören biriydim. Bununla yüzleşmeyi başardım. Bu yüzleşme esnasında karşıma çok önemli bir kelime çıktı. Özeleştiri. Kelimenin başındaki öz, onun benliğimizle olan ilişkisini belirtiyor. Eleştirinin kendisi ise onun çok yakın bir akrabasıdır.
İnsanlar, insanları ne de kolay eleştirebiliyorlar. Atıp tutması ne de kolay. Her konuda, siyaset, sanat, spor, özellikle magazin, bilim bilmesek bile, felsefe, günlük gidişat, bugün, dün, yarın, içinde insan faktörünün bulunduğu bütün konularda eleştiriye rastlamak mümkün. Peki, eleştiri bu kadar hayatımızın bir parçası iken onu burada konu ediyor olmam neden? Eleştiri, tek kelimeden oluşan büyük bir dev. Azı kararlı çoğu zararlı. Ne de güzel bir atasözü. Fikirlerim öyle uçucu ki onları bir arada tutmakta zorlanıyorum. Her dala konuyorlar. E kondukları dalda kalmıyorlar.
Gurmelik ve Krallığın Eleştirisi
Yemeklerimi sürekli beğenen birine yemek yapmak istemem. Tadı berbat olsa bile ona güzel diyen biri için kendimi daha güzelini yapmak için motive edemem. Bu öteki kutup için de geçerli. Yemeklerimi sürekli yerden yere vuran birine o gün yemeğin tadı nasıldı diye sormam. Bilirim alacağım cevabı. İkisinin de fikirleri maddeden bağımsızdır. Fakat ‘Bugünkü yemeğin tadı düne göre biraz kötüydü’ diyen birinin cümleleri altın değerindedir. O iyiyi ve kötüyü ayırt edebilecek ve bunu belirtebilecek yetiye sahiptir. Bu cümlesi sizi kırmaz, çünkü bilirsiniz o günkü yemek güzel olmamıştır. Daha çok çabalarsınız yemeği güzel hale getirebilmek için. Kendinizi geliştirmek için ayrı bir motivasyonunuz olur. Yarın yapacağım yemek güzel olmalı. İşte kararında bir eleştirinin gücü buradadır. İnsanları daha iyiyi aramaya iter. Aksayan yönleri gösterir. Düşünsenize kralın yaveri ona sürekli süslü cümlelerle hitap ediyor. Her şeyin en doğrusunu yaptığını, dünyadaki en iyi kralın o olduğunu söyleyip duruyor. Kral da bu sözler karşısında büyüleniyor. Ve yaptığı şeyi aynı şekilde yapmaya devam ediyor. Krallık bu yönetim şekliyle ikinci yılında yerle bir oluyor. Çünkü hiçbir şey yapılması gerektiği gibi yapılmamıştı. Her yanlış kararda ona övgüler yağdıran yaveri yıkılışa ortak olmuştu. Fakat yıkımı onu olumlu eleştirilerle yücelten yaveri getirmemişti. Yıkımı kralın özeleştiri yapamayacak denli körelen zihni getirmişti.
Bahsi
açılmışken özeleştiriye de biraz değinmek istiyorum. İnsan için kendi benliğini
eleştirmek çok zordur. İnsan biriciktir. Kendi gözündeyse bu biricikliği
inanılmaz yüksek bir mertebededir. Benmerkezci düşünce yapıyla doğrulmuştur.
Öylesine benmerkezci bir düşüncedir ki bu gözlerimizi kapadığımız zaman
dünyanın yok olduğunu bile düşünürüz. Bu çokça çocukluk döneminde var olur.
Fakat bu özelliği kontrol altına alırız yaşlandıkça. İnsanların bizden bağımsız
da varlığını sürdürebileceklerini anlarız. Her şeyin bize bağlı olmadığını
dünyanın bizim etrafımızda 365 gün dönmediğini kavrarız. Bu kavrayış sırasında
özümüze yönelik cümleler de sarf ederiz. Hatta onunla küstüğümüz de olur.
Özeleştiri yapabilme becerisine sahip oluruz zaman geçtikçe. Herkes sahip olur
demiyorum fakat büyük çoğunluğumuz kazanırız bu yetiyi. Zorlu bir süreçtir
özeleştiri. Biricik olan benliğimizin hata yaptığını kabul etmek büyük bir
erdemdir. Toz konduramayız çoğunlukla bize. Bu yüzden beni eleştirmek çok
zordur. En kolayı seni eleştirmektir. Çünkü benliğimizle en alakasız olandır
sen. Ve onun çoğul hali siz. Sen ve sizleri eleştirmesi öyle kolaydır ki hiç
düşünmeden bile yaparız bunu. Eleştirdiğimiz konu hakkında hiçbir başarıya
sahip olmamamıza rağmen yaparız bu eleştiriyi. Eleştiri ne kolaydır. Ben ve bizi
eleştirmek ise çok zordur.
Eleştiri ve özeleştiri birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Özeleştiri yapılmadan yapılan eleştirinin geçerliliği her zaman sorgulanmalıdır. İnsanlar kendi kendilerindeki hataları görmeden başkalarında hata aramaktan vazgeçmelidir. Ve bütün bu süreçler kararında olmalıdır. Eleştiriyi içselleştirdiğimiz günlere.
Yaşadığımız şu süreçte hepimizin aklında türlü sorular var. Dünya ne zaman normale dönecek? Her şey eskisi gibi olacak mı? Neler değişecek? İnsan soyu bu yaşadığı deneyimden bir ders çıkaracak mı? Kapitalizmin bir anda çöktüğü, tüm devletlerin yalnızca kendi dertlerine düştüğü, Avrupa Birliği’nin dağıldığı ve ABD’nin öyle pek de süper bir güç olmadığını anladığımız bu günlerde insanlığın yaşamak için yeniden bir yol haritası çıkarması bekleniyor. Evet, beklenen bu, fakat hiç de böyle ilerleyeceğini sanmıyorum.
Yüzyılın başında iki koca dünya savaşında milyonlarca insan öldü. Unutuldu! Hiroşima ve Nagazaki atom bombalarıyla yandı. Unutuldu! İspanyol Gribi milyonları öldürdü! Unutuldu! Madımak’ta insanları diri diri yaktılar. Unutuldu! Meydanlarda bombalar patladı, yanmış vücut parçaları binaların pencerelerinden kazındı. Unutuldu! 16 yaşında bir çocuk sorgusuz sualsiz idam edildi. Unutuldu! 99 depreminde onbinlerce insanı kaybettik, sokaklar onların ceset kokularıyla doldu. Unutuldu! İnsanlar haksız yere zindanlarda yıllarca çürüdü, işkenceler gördü. Yine unutuldu! Sokaklarda hakları için mücadele veren kadınlar susturulmaya çalışıldı. LGBT bireyler aşağılandı. Çocuklar istismar edildi. Madenciler göçük altında kaldı. Peki sonra ne oldu? Tüm bunların bir Pandemi kadar değeri yok mu yani şimdi? Tüm bunlardan sonra değil de Pandemi’den sonra mı değişecek bu dünya? Herkes hep sustu ve çok geçmeden her şey unutuldu!
Pandemi de geçecek. İnanamayacağımız kadar kısa sürede hem de. Oysaki yakın zamanda zaten bir Pandemi olacağını uzmanlar söylüyordu. Bu beklenen bir gelişmeydi. Daha önce hiç olmamış, insanlığın başına ilk kez gelen bir vaka değildi. Aslında İspanyol Gribi’nden dersler çıkarmak, hazırlık yapmak gerekirdi. Fakat niyeyse olmadı/olamadı. Sanırım unutuldu… Nazım dizelerinde “en fazla 1 yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı” der. O halde biz de diyebiliriz ki “en fazla 1 yıl sürer yirmi birinci asırlarda Pandemi acısı…”
Şu anda stresli hissetmek çok doğal. Yeni normalimizi bulmaya çalışırken hastalanmaktan ya da işimizi kaybetmekten endişeleniyoruz, ölü sayıları ve ekonomik gerileme haberleri ile boğulmuş hissediyoruz, ve ailemizden, arkadaşlarımızdan ve çalışma arkadaşlarımızdan izoleyiz.
Stres, bizi çevremizin taleplerini ve zorluklarını karşılamaya hazırlar – bir noktaya kadar. Hızla ortaya çıkan nöro-kimyasal ve nöro-elektriksel reaksiyonlar zinciri, dikkatimizi ve çevremizi değerlendirme yeteneğimizi keskinleştirebilir, bizi motive edebilir ve hatta bağışıklık sistemimizi kısaca geliştirmeye yardımcı olabilir. Ancak bu, kısa süreli bir yanıt mekanizması olarak tasarlanmıştır – dakikalarca veya saatlerce sürmek üzere, günlerce ve haftalarca değil.
Stres sistemimiz uzun süre aktif kaldığında, adaptif
bağışıklık sistemlerimizi baskılayabilir ve bizi viral enfeksiyonlara karşı
daha savunmasız hale getirebilir.
Bu yüzden stresimizi her zamankinden daha fazla yönetmemiz gerekiyor. Birlikte çalıştığım, fizyolojik ve zihinsel uyarılmalarını kontrol edebilen elit sporcular gibi, bizim de aktivasyonumuzun kilit noktası ile tanışarak iyi performans gösterebilmek ve iyi yaşamak için psikolojik beceriler kullanmamız gerekiyor. Stresi yönetmek için zihni nasıl kullanacağını anlayanlar, “uyarıya açık oldukları” ancak çok gerili olmadıkları o optimal durumu ararlar.
Koşullarımız üzerinde kontrole sahip olmayabiliriz, ama aklımız üzerinde kontrole sahibiz. Nispeten sakin olduğunuzu düşünseniz bile, stresin gizli ve güçlü bir düşman olduğunu bilin. Sizi hiç beklenmedik bir anda vurabilir. Bu yüzden hepimiz, bu sıkıntılı dönemi geçirmek için zihinsel beceri ve pratikler kullanmalıyız.
Nefes Alın
Farkındalık (mindfulness) pratiği, biliş ve duygumuza mesafe koymamızı ve böylece olanları gerçekte oldukları gibi görebilmemizi sağlar. Endişeli olmak yerine, endişeli olma hissini yaşadığımızı görebiliriz. Arada büyük bir fark var.
Uyandığınız andan itibaren bunu uygulamaya başlayın. Yakın
tarihli bir videoda, Compete to Create’teki meslektaşım ve eski Olimpik Courtney
Thompson, zihnimizi her sabah nasıl ayarlayacağımız konusunda tavsiyelerde
bulundu. Telefonunuza ulaşmak, haberleri kontrol etmek veya sosyal medyada gezinmek
yerine şunu deneyin:
Gerçekten uzun ve derin bir nefes alın – on saniyeden fazla – ve nefes aldığınızdan daha uzun nefes vermeye çalışın. Şükran duyduğunuz bir düşüncenizi ifade edin. Sadece bir kutuyu tiklemeyin. Hayatınızda öne çıkan, sorumluluk alan insanlar var mı? Aileniz sağlıklı mı? Gerçekten hissetmeye çalışın. Bu düşünme alıştırması değil, düşünce ve duygu arasındaki bütünleşmedir.
Gün için niyetinizi belirleyin. Hedeflerinizi ya da yapılacaklar listesinizi kastetmiyorum. Kastım, bugün ne tür bir insan olacaksınız? Niyet etmek, gelecekte bir eylem gerçekleştirme taahhüdünü temsil eder. Başkaları için orada olacak mısınız? Aileniz, arkadaşlarınız, yabancılar ve meslektaşlarınız için sakin ve kontrol altında kalabilecek misiniz? Bu, kendinizi en iyi şekilde gördüğünüz bir görüntü alıştırmasıdır.
Çarşafın içinden çıkın ve ayaklarınızı yere koyun. Ayaklarınızı yerde hissetmek için bir dakikanızı ayırın. Ayaklarınızın olduğu yerde olun. Bu, zihinsel ve fiziksel olarak güne şimdiki anda başlamak için bir ilkedir.
Ne olursa olsun, düşüncelerinizin kontrolünü elinizde
tuttuğunuzu unutmayın (en azından farkında olduklarınızın). Her gün ilk
düşüncelerinizin ne olmasını istediğinize siz karar verebilirsiniz. Bunu iyi
seçin.
Gün boyunca odaklanamamış veya endişeli hissediyorsanız, kendinize sekiz dakika ayırın ve nefes alın, aklınızdan geçen düşünceleri yargılamadan gözlemleyin ve bu düşünceler dikkatinizi çektiğinde dikkatinizi tekrar nefesinize getirin. Dikkatiniz dağılmışsa, bir sonraki nefesinize yeniden odaklanın. Deneyin. Pratik yapmanın doğru ya da yanlış yolu yoktur.
İyi Beslenin ve Güzel
Uyuyun
Yüksek stresli zamanlarda kişisel bakım elzemdir. Basit
ve açık görünüyor, ancak hayatta kalma modundayken, çoğumuz kendimize yeterince
iyi bakmıyoruz.
Kaliteli uyku çok önemlidir. Son zamanlarda, Finding Mastery isimli podcastımda, Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde bir uyku uzmanı ve Sinirbilim ve Psikoloji Profesörü olan Matthew Walker ile konuştum. En iyi uyku için her gece aynı saatte yatmayı öneriyor. Beyniniz düzenlilikten gelişir – Netflix’ten değil.
Ancak, stresliyseniz, uykuya dalma veya uykuda kalma konusunda sorun yaşayabilirsiniz. Bu sorunları yaşıyorsanız, Walker “sorundan uzaklaşıp devam etmeyi” öneriyor. Bu üç taktikten birini öneririm; Dişlerinizi fırçalayın – bir Pavlovian’ı, “uyku vakti geldi” tepkisini yeniden ateşlemek için, uykunuzun geldiğini hissedene kadar kitap okuyun (ne kadar sıkıcı o kadar iyi), veya düşüncelerinizi bir kağıt üzerine not edin (telefonunuza değil!).
Her sabah aynı saatte uyanmaya çalışın – kötü bir gece uykunuz olmuş olsa bile. Düzenlilik, sirkadiyen (günlük) ritimlerinizi kontrol altında tutacaktır.
İyi beslenin ve bol sıvı tüketin. Yüksek stresli zamanlarda vücudumuz şeker, nişasta ve tuz ister. Ancak araştırmalar, sağlıklı beslenen insanların enfeksiyonlara daha az eğilimli olduğunu bulmuştur. Renkli beslenin. Koyu renkli ve yapraklı sebzeler (özür dileriz, şekerler ve çikolata sayılmaz) bağışıklık sisteminizin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için etkili bir yoludur.
Ve bol su için. Vücudunuzdaki toksinleri temizler.
Bağlantı Oluşturun
Belirsizlik zamanlarında, tipik olarak rahatlık ve destek
için yakınlarımıza doğru çekiliriz. Bu örnekte bizden, toplumsal mesafemizi
korumak için topluluktan ayrılmamız, evlerimizde kalmamız isteniyor. Ancak,
kontrol edilmezse, sosyal izolasyon yalnızlığa yol açabilir, bunun da zihinsel
ve fiziksel sağlığımız üzerinde ciddi etkileri olabilir.
Ayrılık, izolasyon demek değildir. Bu zamanı başkalarıyla gerçekten bağlantı kurmak için kullanın. Onlara sizin için ne kadar değerli olduklarını söyleyin. İş arkadaşlarınıza övgü mesajları gönderin. Ailenize onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Aramak istediğiniz insanların bir listesini yapın, hayatınızda bir fark yarattıkları için onlara teşekkür edin. Ve sadece kendi endişelerinizi yayınlamayın. Başkalarının ne yaptığını merak edin ve gerçekten dinleyin. Bunu bugün yapın.
Bu merhamet pratiği zamanıdır. Hemen hemen herkes salgının sosyal, fiziksel ve ekonomik yönlerinden etkilenecektir. Hepimizin bunun içinde birlikte olduğunu kabul edin. “Başkası” yok.
Harekete geçin, değişiklik yapın. Instagram dans partilerine katılın. Şarkı söyleyin ya da hep birlikte müzik yapın. İtalya, kısıtlama altındayken neşe ve bağlantı yaratmanın güzel bir örneğini sunuyor. İnsanlar, balkonlarından, pencerelerinden ve çatı katlarından şarkı söylemeye başladılar ve çabalarını sosyal medya aracılığıyla koordine ettiler. Yaşasın İtalya!
Bu, başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü konusunda aşırı endişelenmenin zamanı değil. Hepimiz bunun içindeyiz – hep beraber – ve gevşemek için bir zaman olsaydı, işte bu o. Başkalarıyla bağlantı kurmak, açık ve savunmasız olmak, zor zamanı atlatmamızı bunlar sağlayacak.
Amaç Bulun
Haberler kötüleştikçe ve günlük rutinlerimize döndükçe, kendinizi hayatınızın ve işinizin kıvılcımdan yoksun olduğunu düşünürken bulabilirsiniz. Bu dikkate değer dönemi kendinizden daha büyük bir amaç ile birleştirmeyi deneyin. Kendinize anlattığınız hikayeye siz karar verirsiniz. Kendimizin ötesinde bir yönelime sahip olduğumuzda bu bizi zorluklara karşı daha dayanıklı kılar.
Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Victor Frankl, dört toplama kampından sağ çıktı, bu da insanları anlayışını içtenlikle derinleştirdi. Frankl, yaşamdaki ana itici gücümüzün veya motivasyonumuzun ne zevk ne de güç değil, anlam olduğunu öğrendi. Frankl, “yaşam, asla şartlar tarafından değil, sadece anlam ve amaç eksikliğinden dayanılmaz hale getirilir.” sözlerini kullandı. Kamplardaki deneyiminde, “gelecekte yerine getirilmesi gereken bir anlama yönelenlerin hayatta kalması daha olasıydı” dedi.
İlham almak için, krize yanıt olarak daha iyi olana hizmet eden insanları not edin. Bazıları toplumlarında daha az şanslı olanlara yardım ediyor. Diğerleri bunu çocukları için bir öğretim anı olarak kullanıyor. Bu, bir amaç için yaşamak ve önderlik etmektir. Siz de aynısını yapabilirsiniz.
Günler geçtikçe ve işler zorlaştıkça, en önemli müttefikinizin içinizde olduğunu unutmayın: zihniniz. Bu yüzden ona iyi bakın – hem kendi sağlığınız, hem de başkalarının sağlığı için.
Feryal Tilmaç’ın içinde 14 öykü bulunan Sen Yabancı Değilsin kitabını okurken insana dair hiçbir duygu ve eyleme yabancı olamayacağımızı bir kez daha anlıyoruz. Öykü okuma hazzının tanıdık sularında hiçbir konuya ve duyguya yabancı olmaksızın dolaşıyoruz.
Birbirimizin
yabancısıymış gibi günlerimizi geçirdiğimiz bu dünyada Feryal Tilmaç, Sen
Yabancı Değilsin diyerek bizlerin öykülerini yine bizlere son derece saf, arı
ve temiz noktalardan aktarıyor.
Feryal Tilmaç ile edebiyattan,
öykücülüğe, anlatma isteğinden içimizde biriktirdiğimiz yabancılara ve tanıdık
gizli yüzlere varana kadar son derece sakin fakat dipten akan bir söyleşi
gerçekleştirdim. Buyurun lütfen.
Aynur Kulak: Feryal Hanım, aslında bir çalışma hayatınız varken, kurumsal bir işte çalışıyorken bir gün istifanızı verip sadece yazmaya başlıyorsunuz. Ta en başa dönmek istiyorum. Edebiyatla olan bağınız -çalışsanız da veya başka meselelerle uğraşsanız da- hiç kesilmemiş olan bu bağ ne zaman başladı? İlkokul, ortaokul, ne zaman büyülemeye başladı edebiyat sizi?
Feryal Tilmaç: Evet, tam da dediğiniz gibi oldu. Aldığım eğitimle ilgili bir iş yapıyordum. Kayıp zaman gibi görmüyorum o yılları yine de. Öyle olması gerektiği için olmuştur. Dediğiniz gibi en başa dönersek, okumayı bile bilmiyordum henüz o ilişki kurulduğunda. Dinliyordum sadece. Masallarla başladı her şey. O nedenle edebiyattan büyülenme gibi tumturaklı bir durum diye göremiyorum, doğaldı. Yemek, içmek, uyumak kadar. Hayatı anlamak için hikâyelere ihtiyacımız var. O yaşlarda üzerinde düşünülmez tabii ama aslında hayallerin sınırsızlığına bayılıyor insan herhalde. Küçük yaşta girince damarlarınıza, ömür boyu dolaşıp duruyor içinizde o ilgi, sevgi, merak. Aşk.
-Sen
Yabancı Değilsin dördüncü kitabınız. 2007’den bu yana tüm kitaplarınıza
baktığınızda, öyküleriniz Feryal Tilmaç’ı nereden nereye getirdi? Yani tamamen
yazmaya başladığınız o günden itibaren bilinciniz, duygu durumlarınız ve etrafı
algılayışınız nasıl değişimler geçirdi? Ek olarak şunu da sormak isterim: Edebiyat türleri içinde bir ifade biçimi
olarak öykü yazmayı tercih edişiniz, yani boşlukları olan, zaman zaman okuyucu,
zaman zaman hayat tarafından tamamlanan öykü türünü seçmenizin de tesadüf
olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz?
Yazmaya başladığımdan
bu yana her anlamda değiştiğim şüphesiz ama o değişim yazmasam da
gerçekleşecekti. Okumakla, izlemekle, deneyimlemekle değişir insan. Zaman
kimseyi kusur koymaz. Geçirdiğim değişimin nesi, nasılı ve ne kadarı yazmamla
ilişkilendirilebilir bilmiyorum. Fakat Patrick Süskind’in bir öyküsünün
epigrafını getirdi aklıma sorunuz. “Amnesie in Litteris, okuyan insan
değişti ama bunun farkına varmasını sağlayan hücreleri de değiştiğinden
anlayamadı.” Sözcüğü sözcüğüne olmasa da böyle bir şeydi. Çok zaman geçmiş
okumamın üzerinden. Demem o ki belki yazmak da beni öyle değiştirdi ki kesin
olarak saptayamıyorum bu değişikliği. Öyküye gelince, aslında seçtiğim öykü
değil kurmaca anlatı. Yarın bir gün roman da olabilir yazacağım. Asıl önemlisi
hikâyelerimi anlatabilmek benim için.
-Yukarıdaki
soruyu sorma sebebim; Sen Yabancı Değilsin öykü kitabınızın genel kanı dışında
aslında sadece kadınları, kadınların sorunlarını, dertlerini, toplumla olan
mücadelesini anlatan bir kitaptan ziyade insanlık hallerini yansıtıyor
olmasının bende bıraktığı etki. Bu anlamda Sen Yabancı Değilsin’i tek bir bakış
açısına sığdırmak istemiyorum. Nasıl bir birikimin sonucu olarak ortaya çıktı
Sen Yabancı Değilsin? Esneyen Adam kitabınızın yayın tarihi 2013. Dolu dolu
altı yılı kapsayan süreçte Feryal Tilmaç neleri görmeye ve fark etmeye başladı
da bu on dört öyküyü yazdı?
Sanki bu sorunun
yanıtını önceki sorularda verdim gibi geldi bana. Tekrar gibi olabilir o
yüzden. Şöyle ki bütün olan biten değişimle ilgili. Hayat deneyimlerinin tamamı
insanın zihnini değiştiriyor. Akıl ve kalp. İkisi için de geçerli. Dünyaya
bakışınız da değişiyor ister istemez. Ben aynı insan değilim ki aynı şekilde
yazayım. Bu hem her kitabım için hem de yazarsam bundan sonraki öykülerim ya da
romanlarım için geçerli. Temel değerlerim, düşüncelerim, kabullerim, inanç ve
sevgilerim dışında her şey değişiyor. Aynı insan olarak kalmıyoruz. Kalmıyorum
demeliyim. Herkes adına söz söylemem doğru olmaz. Zaten kalsam bu üzücü olurdu herhalde.
Bazen yirmi yılın ardından bir arkadaşımla karşılaştığım olur örneğin, hemen
hiç değişmediğini, olduğu yerde durup durduğunu görürüm, istihkakı olan zamanı
kullanamamış gibi gelir ve bu içimi hüzünle doldurur.
-Öykülerinizi
birinci tekil şahıs anlatıcı üzerinden kaleme almışsınız. Zor bir anlatım
biçimidir, objektiflik yer yer kaybolabilir çünkü. Fakat bir monolog halinde
olmaktan ziyade, bu öykülerin ulaşacağı kişilerle paslaşmayı ve böylece gölgeli
olabilecek anlatımı tamamıyla açmayı tercih ediyorsunuz. Kitabın ismine de
yansıtıyorsunuz bunu. Sormak istediğim; bizlere yaşanılan olayları aktarıyor
gibi duruyorsunuz on dört öykü boyunca fakat altta akan başka bir hikaye var;
dertler, korkular, kaygılar var; öyle değil mi? Mesela Focus öyküsü, mesela
Yuva, mesela Eksik…
“Ben anlatıcı” diye
tanımlamayı tercih ederim çünkü teknik olarak söylemek gerekirse – ki bu
meraklısı dışındakiler için epey sıkıcıdır- birinci tekil, ikinci tekil ve
birinci çoğul ben anlatıcılar var öykülerde. Siz sorunca tekrar düşündüm de,
ben bunların hiçbirini bilinçle seçmedim. Bana doğal gelen biçimde anlattım
hepsini. Hikâyenin gereksindiği biçimde. Galiba. Bundan bile emin olamıyorum
çünkü nasıl yazdığınızı izah etmek yazmaktan bile karmaşık. Kendime de izah
etmeye çalışsam bu böyle. Ben bunu nasıl yazdım sorusunun yanıtı olmuyor
insanda kimi zaman. Bundan şikayetçiyim sanılmasın. Ben o bilememeyi seviyorum
ama işte bir başkası sorduğunda da bulanık yanıtlar vermeme neden olabiliyor bu
durum. Öykülerin görünüşte anlattıklarının yanında birer alt metinleri olup
olmadığı sorunuza gelince, var elbette. Katman katmandır edebiyat anlatısı,
dünya ve onun insanları gibi. Yalın olsa da yalınkat değildir. Her katman
sözünü kendi okuyucusuna söylüyor olsa gerek. Ben okuduğum kitaplarda bunu hissederim
hep.
-Sen
Yabancı Değilsin; farklı coğrafyalardan, farklı mesleklerden, farklı görüş
açılarından hatta farklı inanışlardan, toplum yapılarından (Son üç öykünüz
Salyangoz, Zaman Taşı ve Rit’i kastediyorum.) insanların bir araya geldiği bir
öyküler bütünü. Dimağımda kalan,
olayları yaşayanların ve aktaranların kadın veya erkek olmalarından ziyade ilk
oluşan toplumlardan günümüze insana dair olan meselelerin değişmiş gibi gözükmesine
rağmen aynı olması. İlk toplumlardan günümüze inanılmaz bir yer oldu dünya.
Sizin öykülerinizde ilk başladığımız yerde olmamamıza rağmen insana dair
meselelerin yarattığı duygu durumlarının tüm bu değişimlere rağmen değişmemiş
olması duygusu çok kuvvetli. Ne dersiniz?
Ne diyeyim! Çok güzel
anlatmışsınız. Ben de biraz daha açmayı deneyeyim. İnsan ölümlü olduğu
bilgisine sahip olduğundan beri bu bilgiyle yaralıdır. Varoluşun tüm ıstırabı
bu düşünceden kaynaklanır. Tüm duygular, aşk, ihtiras, öfke, acı, korku, hayal
kırıklığı, arzu, istek ve hatta teslimiyet bu kaygıdan çıkıyor. İnsanın özü bu.
Dünya kurulalı beri özünde değişmeyen tek bir şey varsa o da bu. İnsanı hangi
tarihsel, toplumsal, sınıfsal bağlamda anlatırsanız anlatın, onun içine doğru
bakıyorsanız, insan ruhunun karanlığına dalıyorsanız aynı duyguları, çok çok
onların farklı dışavurumlarını buluyorsunuz. En azından benim insanı
algılayışım böyle. Yazarak da belki biraz daha iyi anlayabilirim diye umuyorum
ya da düşündüklerimin sağlamasını yapmaya çabalıyorum farkında olmadan. Bu
yaklaşımım yazdıklarımı da şekillendiriyor olsa gerek.
-Öykülerinizdeki
karakterlere baktığımızda ve anlattıkları olayları okuduğumuzda her bir insanın
kendi algı perspektifinden baktığını görüyoruz. Bir de bu insanların
oluşturduğu toplum var. Kolektif algı günün sonunda, kişilerin algı düzeyinden
tezahür ediyor aslında fakat her
birimizin ağzında çürümüşlük, küflenmişlik, anlayışsızlık, vicdansızlık,
riyakarlık eleştirisi bitmek tükenmek bilmez derecede yorumlanıyor. Öyküleriniz
bu toplum (veya toplumlar) iflah olmaz, işte görün hiç umut yok duygusunun
sirayeti olarak mı ortaya çıkıyor sizce yoksa
hayır aksine umut var, umut var ki yazıyorum mu dersiniz?
Bu ilginç bir soru
aslında. İnsan içinde yaşadığı toplumdan ne kadar uzağa düşebilir bilmiyorum.
İnsanların, hepimiz için söylüyorum bunu, çuvaldızı kendine batırmak konusunda
anlaşılabilir bir isteksizliği var. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi en zorudur. Hep
biz mi haklıyız? Suç hep ötekinde mi? Ayrıca “haklı”dan başka bir sıfat yok
mudur durumları tarif edecek? Başkalarında şikayetçi olduğumuz bir hâli hiç mi
yakalamayız kendimizde, yakalayıp da şaşırmayız? Bu ve bunun gibi pek çok soru
var yanıtlanması gereken. Geniş bir şartlar bütününü göz önünde bulundurarak
enikonu düşünmek gerek. Belki bunu başka bir platformda daha detaylı
tartışmalıyız. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince, yazmaktan bağımsız düşünmek
isterim bu konuda. İnsanlık için umudumu kaybettiğimden ya da umutlu olduğumdan
yazmak, kendi yazdıklarıma tuhaf bir değer atfetmek gibi geliyor bana çünkü. O
nedenle hayatın içinden yorumlamayı tercih ederim. Ne yazık ki burada da kesin
bir yanıtım yok. Çünkü bu durumda elle tutulur bir ikilik hatta çokluk
buluyorum içime baktığımda. Zaman zaman iğrenti düzeyinde bir vazgeçişe, asla
iflah olmaz bu insan türü gibi bezginlik veren bir düşünceye kapılıyorum. Zaman
zaman tam aksi yönde bir duygu düşünce salınımıyla umutlanıyorum, dünyanın çok
daha iyi bir yer olabileceğine, insanın özünde iyi olduğuna ilişkin sarsılmaz
bir inanç duyuyorum. Bazen ise gri alanlarda dolaşıyor zihnim, anlamı
kaybediyorum, umursamamak, görmezden gelmek istiyorum, serin bir boşluk duyuyorum
içimde. Neyse ki bu sonuncusu uzun sürmüyor çünkü en tuhafı bu duygu durumu
oluyor.
-Öykülerinizde
birinci tekil şahıs ağzından anlatımı tercih ederken zamansal olarak geniş bir
zamanı kat etmeyi tercih etmişsiniz. Bazı öykülerinizde şimdiki zamandan (hatta
andan) veya geçmişten başlamış olsanız bile öykü ilerledikçe geniş zamana
yayılan öyküler bunlar. Zaman nasıl bir kavram? Biraz daha genişletmem
gerekirse; edebiyat söz konusu
olduğunda, bir hikayeleştirme, anlatı, aktarım söz konusu olduğunda, zaman
nasıl bir kavrama dönüşüyor?
Yanıtlamaya sorunuzun
sonundan başlarsam, kurmaca anlatıda her şey “şimdi”de gerçekleşiyor. Aslında hayat
gibi. Zaman ucu bucağı, sınırları belirsiz durup duran bir bulutsu. Biz içinden
geçip gidiyoruz. Her şey şimdide gerçekleşiyor, çünkü aslına bakarsak geçmiş
daima geçmiş, gelecek de gelmemiş olduğundan elimizdeki tek zaman birimi an.
Ondan başka bir şeyimiz yok zamansal olarak. O da kayıp gidiyor, geçmişe
dönüşüp duruyor. Ama bulunduğumuz noktada hep geçmişin bilgisi, gölgesi,
imgeleri, yaşantıları, seyrelse de duyguları yanımızda oluyor, iyisi de kötüsü
de farklı sebeplerden hüzünlendiriyor. Geleceğin de planları, umutları,
beklentileri, korkuları hep yanımızda. Geçmiş hüzünse gelecek de kaygı kaynağı.
Geçmiş ve gelecekten, hüzün ve kaygıdan arınmış bir iç rahatlığıyla anda
yaşayabilmek ne güzel olurdu. Söylemesi birkaç cümleyi peş peşe dizmeye bakıyor
da uygulaması pek o kadar kolay değil. Yaş aldıkça, anlayışımız derinleştikçe
artan bir çaba sarf etmekten ibaret yaptığımız. Sözü ne çok uzattım değil mi?
Fakat işte hayattaki zaman algım bu, kurmacaya da tam anlamıyla bunu
yansıtıyorumdur muhtemelen.
-Sen
Yabancı Değilsin’deki dil yapısı öykülerin atmosferini nitelik açısından
etkiliyor. Bu anlamda öykülerin tamamına baktığımızda dil açısından bir
bütünlük yok. Böyle bir bütünlük tabii ki olmak zorunda değil. Tek tek
baktığımızda insana dair dertlerin ortak oluşunun yanında, dilin öykü bazında
farklılık göstermesine katılır mısınız yoksa aslında dilde size farklı gelen
kullanımlar olsa da bir bütünlük var yorumunda mı bulunursunuz?
Dilde temel anlamda bir
bütünlük var elbette. Benim yazarken kullandığım dil bu, hatta bu dil yaşarken
kullandığıma da oldukça yakın. Sanırım sizin sözünü ettiğiniz her öykü karakterinin
kendi dilini kullanması. Bu da sözdizimi ve seçilen sözcüklerin farklılığıyla
ilgili. Tabii bazen öykü karakteri aynı zamanda anlatıcı da olduğunda kendi
sözdizimleri ve kendi sözlüğüyle anlatıyor hikâyesini, o da öykünün doğrudan
dili oluyor. Örneğin bir bilimkurgu öyküsüyle, bir hayvanın anlattığı fantastik
hikâyenin farklı sözlükleri, sözdizimleri ve hatta buluşları olması doğal. Dili
önemsiyorum ve kullanımına bu şekilde yaklaştığımda daha zengin bir alan
açılıyor önüme ve ben de elimden geldiğince bundan faydalanmaya çalışıyorum.
Aslına bakarsanız benim için işin en zevk aldığım yanlarından biri buru. Çok
seviyorum anadilimi, onun bütün sözdizimi olanaklarını ve yöresel söyleyişleriyle,
argosuyla, bilimsel terminolojileri ve benzerleriyle muhteşem zenginlikteki
kelime dağarcığını.
-Son
iki yıldır öykü kitapları çokça basılmaya başladı. Özellikle genç yazarlar ve
bu genç yazarların içeriği yeni, anlatımı yeni, çehresi yeni öyküleri ile karşı
karşıyayız. Gidişatı nasıl görüyorsunuz? Çağdaş edebiyatımız nasıl bir
şekillenme içerisinde?
Çağdaş edebiyatımızın
nasıl şekillendiği konusunu yorumlamak, bu konuda çalışan akademiklerin,
edebiyat kuramcılarının ve eleştirmenlerin işi. Ben bir okur ve yazar olarak bu
gelişmeyi, çeşitliliği, sınırların zorlanmasını, anlayışın sarsılmaya
çalışılmasını gayet olumlu bulduğumu söyleyebilirim yalnızca. İzin verirseniz
saptamalarınıza bir ekleme de ben yapmak isterim. Özellikle öykü türü söz
konusu olduğunda kadın yazarların ağırlığının hissedildiği bir dönemden
geçiyoruz gibi geliyor bana. Dertleri var çünkü bu ülkede kadınların herkesten
fazla, söyleyecek sözleri var, buna bağlıyorum ve kadınların ifade
olanaklarının hayatın her alanında aynı düzeyde gelişmesini içtenlikle
diliyorum.