Ana Sayfa Blog Sayfa 66

Bağımsız yaşam hakkımız-II

Bağımsız yaşam hakkımız-I’de bahsettiğim üzere bu sadece sözleşme maddesi değil, aynı zamanda bir mücadelenin neticesinde tanınması sağlanan bir başarı. Bağımsız yaşam hakkı mücadelesinin örgütsel bir hal alması 1960’lara tarihlense de elbette önceki yılların bireysel adımları da etkili oldu. Zira Ortaçağ Avrupası’nda cadı diye yakılırken 20. yüzyılın başlarında İngiltere’deki kadın hareketinde boy gösteren hem engelli hem kadın olduğu için çağlarca dışlananlar arasında yer alan Rosa May Billinghurst’un etkisi yadsınamaz.

Rosa ve daha nice ismin bireysel mücadelesi, 1960’larda daha farklı bir hal aldı. Engelli haklarının/bağımsız yaşam hakkının doğum yeri olarak anılan Berkeley Kaliforniya’da bir grup engelli üniversite öğrencisi fiziksel bariyerleri, zorlukları ve toplum içinde kuşatılmış, dışlanmışlık hissi yaratan tavrı ve uygulamaları aşmak için harekete geçti.

1960’ların sonunda büyüyen bağımsız yaşam ve engellilik hakları hareketi iki kritik noktada yoğunlaşıyordu. Birincisi, engelli insanlar kendi savunuculuk örgütlerinden sorumluydu. Engelliler, mevcut birçok engelli örgütünün hâkim olduğu yardım temelli modelden uzaklaştı. İkincisi, çeşitli engel türüne sahip insanlar savunuculuk çabalarına katılmaya başladılar. Tüm bunlar eski tip örgütlerin engellileri birbirinden ayırdığını gösterdi. Bizim hakkımızda biz olmadan asla sözü de gerekliliğini gösterdi. Engelli bireylerin olmadığı bir engelli hakları savunusu hem başarıyı getirmeyecek hem de dayanışmayı önleyecektir.

Erişilebilir bir mimari, kişisel asistanlık ve daha bağımsız bir hayat için çalışmalar yapılıp araştırmalar sürerken 1972’de ilk bağımsız yaşam merkezi açıldı. Merkezler hakkında WildTurkey Bağımsız Yaşam Hakkımız eğitimi notları şu şekilde; bu merkezler, tamamen engelliler tarafından yönetilir. Kişisel asistanlık, akran desteği, teknik ve hukuki yardım sağlar. Herkes için erişilebilir, fırsat eşitliğine ve bilgilendirilmiş onama dayalı, ücretsiz hizmet verir. Cinsiyet, yaş ve destek ihtiyaçlarının seviyesinden bağımsız olarak, tüm engelli kişilere yöneliktir.

Mücadele konusuna dönülecek olursa bu, epey hararetli bir tarihi gözler önüne seriyor. Daha erişilebilir bir hayat için açlık grevleri, emekleyerek çıkılan merdivenler ve daha neler neler. Bunun için Crip Camp belgeselini öneriyorum. Benim yazdığım her şeyden güzel anlatıyor belgesel bağımsız yaşam hakkı ve eşit bir dünya talebi için verilen mücadeleyi.

Sözünü ettiğim hareket Amerika’da başlıyor ama elde ettiği sonuçlar tüm dünyayı sarıyor. Zaten sözleşme de bu mücadeleler, dünyanın her noktasından yükselen talepler sayesinde oluşuyor. Fakat daha gidilecek ve değiştirilmesi gereken uzun bir yol var. Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, sosyal hakların lütuf gibi sunulmaması, istenilen yere ulaşımın sağlanması, daha erişilebilir ve eşit bir yaşam. Ütopik durabilir ama zor değil.  Tabii umarım, daha iyi bir dünyanın mümkün olduğuna inandığını söyleyenler, türcülük ve şekilcilik yapıp görmezden gelinenler ile sömürülenleri bir kez daha dışarıda bırakmazlar. Zira unutulmamalı “herhangi bir yerdeki adaletsizlik, her yerdeki adalet için tehdittir.”

Kaynak: https://www.vcil.org/resources/pas-toolkit/the-independent-living-movement-and-disability-rights

WILDTURKEY Bağımsız Yaşam Hakkımız Eğitimi, Ankara, 2019.

Evrensel bir varoluş sancısı: Korona virüs

Varoluşçuluğun “Varoluş özden önce gelir” sloganını birçoğumuz duymuşuzdur. İnsanın belirlenmiş bir özünün olduğunu öne süren gelenekselci düşünceye karşı çıkışın existansiyalist ifadesidir. Bu ifadeye göre dünyaya fırlatılmış insan, yaşamı boyunca seçimlerde bulunarak kendi özünü belirlemekle meşguldür. Yapacağı her seçimle dünya içinde farklı uğrakları yaşar ve tecrübe eder. Dolayısıyla insan belirlenmiş bir özünün olduğu görüşünün aksine varoluşunu sürekli gerçekleştirme olanağına sahip bir varlık olarak karşımıza çıkar.(1)

Son zamanlarda insan varoluşunu meşgul eden bir unsur da evrensel bir salgın olan Koronavirüstür. Bu salgından etkilenen insan sayısı milyonlara ulaşırken ölüm oranı da gün geçtikçe artış göstermektedir. Dünya üzerinde sosyal, ekonomik, politik vb. birçok alanda telafisi güç olumsuzluklara yol açan bu salgın, küresel bir tehdit olmaya devam ediyor. Eğitimi aksayan öğrenci grubundan işini kaybeden kitleye kadar birçok yaşamsal zorluklar, insanların bu süre zarfında salgına karşı verdikleri mücadeleyi de doğrudan etkilediğini söylemek mümkündür. Bütün bunlar yaşanırken salgın hastalığı yenen insanların varlığı da verilen mücadeleler için umut kaynağı olmaya devam ediyor. 

Koronavirüsün dünya çapında etki alanına sahip olmasından dolayı insanların ortak bir varoluş sancısını yaşadıklarını söylemek mümkündür. Yaşamsal kısıtlamalarını telafi edecek kendini tekrardan bulma arayışı ve bu arayış sürecinde yaşadığı sancı evrensel bir olgu olarak görülebilir. İnsan bu sancıdan ancak eylemde bulunarak ve yeni seçimler yaparak kurtulabilir. Sartre bu konuyla ilgili şu ifadeleri kullanır. “Eylemsizlik, yangeldimcilik, Ben yapamazsam, elbet bir yapan çıkar! Benim yapmadığımı başkaları yapabilir diyen kimselerin davranışıdır. Size anlattığım öğreti(varoluşçuluk) ise tam tersidir bunun: Çünkü o, ancak eylem içinde, iş içinde gerçeklik vardır, der. Hatta daha da ileri gider: İnsan kendi tasarısından başka bir şey değildir; kendi yaptığı, gerçekleştirdiği ölçüde vardır; yani hayatından, edimlerinin toplamından ibarettir! diye ekler.“(2) Sartre’ın ifadelerinden hareketle insanın koronavirüs karşısında tepkisiz kalmasının aksine aktif bir varlık olarak eyleme geçmesinin gerekliliğinden bahsedebiliriz. Çünkü insan yaptığı seçimlerinin toplamıdır. Varoluşumuzu dünya da konumlandıracak olan şeyde yaptığımız bu seçimlerdir. Varoluşçu düşüncenin bizlerden istediği şey aslında açık bir şekilde ortadadır: Salgına karşı doğru seçimler yapmak. Bizleri içinde bulunduğumuz kaostan kurtaracak seçimler. Dolayısıyla insan tarih sahnesinde karşılaştığı her türden durum karşısında sahip olduğu olanakları tüketerek varoluşunun içinde düştüğü sancılardan kurtulabilir.  

Bu kritik dönemde yaptığımız seçimler birtakım sorumlulukları da beraberinde getirmektedir. Sorumluluk insan varoluşunun en önemli öğelerinden biridir. Bu varoluşsal öğe insanın kendisine pişman olma şansını tanımazken, diğer insanları da gözeterek yaşamayı öğretir. Varoluşçu düşünür Levinas sorumlulukla ilgili söyle der: “Ben karşılık beklemeksizin başkasına karşı sorumludur. Başkanın karşılık vermeyişi benin sorumlu olmayacağı anlamına gelmez. Asıl olan karşılık beklemeden üstlenilen sorumluluktur.”(3) Bu bağlamda salgın sürecinde insanın başkalarıyla etik bir ilişki kurarak alacağı her türlü sorumluluk salgının seyri açısından büyük bir önem arz eder. Bu sorumluluk Levinas’ın da yukarı da ifade ettiği üzere karşılık beklemeden alınmalıdır. Farkındalık oluşturmak adına seçimlerimiz ‘maske tak’, ‘sosyal mesafeyi koru’, ‘evde kal’ vb. sosyal sloganların etkisi altında bırakılmaktadır. Varoluşsal sorumluluğun parçası haline gelen bu sloganlar eylemde bulunan insan varoluşu için Kant’ın ifadesiyle bir maksim işlevi görmektedir. 

Bu dönemde insanın varoluş sancısına imkân sunan öğelerden biri de kaygıdır. Salgın tehlikesiyle birlikte insan yaşamında oluşan kaygı durumu, tarif edilemeyen yani bir nesnesi bulunmayan endişeyi ifade eder. Salgınla mücadele de kaygı durumu insan varoluşunun yeni olanakları tüketebilmesine engel olurken aynı zamanda insanı hiçliğe doğru sürükler. İnsan bu dönemde kendisine cevabını veremeyeceği sorular yönelterek süreci aşma mücadelesi verir. Peki salgın karşısında verilen bu mücadele nasıl olmalıdır? Tabi ki özgürleşerek. Franz Kafka aforizmalar adlı eserinde “bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir ruh ancak”(4) aforizmasıyla insan varoluşunu meşgul eden ve kaygıya neden olan dayanaklardan özgürleşme sayesinde kurtulabileceğimizi ifade eder. Bu bağlamda insanı esarete sürükleyen her türlü kaygı durumundan kurtulmak ancak ruhun özgürleşmesi ve tinsel bir yaşam sürmesi ile mümkündür. Dolayısıyla koronavirüsün insan yaşamında yarattığı kaygı durumlarıyla başa çıkabilmenin en önemli yolu, ruhun özgürlüğe tanıdığı fırsat ya da sunduğu imkandır.

Salgın sürecinde insanı meşgul eden bir diğer varoluşsal öğe de umutsuzluktur. Kierkegaard umutsuzluğu şu ifadelerle tanımlar: “Umutsuzluk uyumsuzluğun değil, kendine yönelen bir ilişkinin sonucudur.”(5) İnsanı bu süre zarfında çıkmazın içine sokan bu salgın hastalık insan yaşamına dair umutsuz bir bakış açısı sunar.  Varoluşun beklentileri ve kaos bir yaşam arasında gerginlik umutsuzluğun şiddetini arttırarak varoluşsal bir sancıya yol açar. Çünkü umutsuzluk insanın varlık alemi ile kurduğu sıkı ilişkinin olumsuz bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Bu açıdan insanın içine düşmüş olduğu umutsuzluk varlığa bağımlı yaşamın sonucudur. Salgınla birlikte mahrumiyet alanı genişleyen her bir varoluşun olanaklarını imkânlar dâhilinde tüketmesi ve seçimler yapması tinsel bir görev olarak anlaşılmalıdır.

 Nihayetinde içinde yaşadığımız bu dönemde dünyayı etkisi altına alan koronavirüs insan varoluşuna etki eden önemli bir olgu olarak görülmelidir. Bir sancıya dönüşen bu olgu evrensel bir etkiye yol açarak insanı içinde bulunduğu durum için varoluşsal sorgulamaya mecbur bırakır. Bu süre zarfında insanın karşılaştığı kaygı ve umutsuzluk gibi psikolojik yönelimlere rağmen insan hem kişisel hem de toplumsal birtakım seçimler yaparak varoluşunun sorumluluğunu almaya devam etmeli, kendini gerçekleştirmekten bir an olsun bile vazgeçmemelidir. 

Dipnotlar

  1. CEVİZCİ, Ahmet (2015) Felsefe Tarihi, 6.Baskı, İstanbul: Say Yayınları. s.1141-1142.
  2. SARTRE, Jean Paul (2018) Varoluşçuluk, Çev. Asım Bezirci, 28.Baskı, İstanbul: Say Yayınları. s.55.
  3. LEVİNAS, Emmanuel (2016) Sonsuza Tanıklık, İstanbul: Metis Yayınları. s.332.
  4. KAFKA, Franz (2017) Aforizmalar,  İstanbul: Olympıa Yayınları. s.87.
  5. KİERKEGAARD, Soren (2017) Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Çev. Mukadder Yakupoğlu, 8.Baskı, Ankara: Doğu Batı Yayınları. s.8.

Kaynaklar

SARTRE, Jean Paul (2018) Varoluşçuluk, Çev. Asım Bezirci, 28.Baskı, İstanbul: Say Yayınları.

KİERKEGAARD, Soren (2017) Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Çev. Mukadder Yakupoğlu, 8.Baskı, Ankara: Doğu Batı Yayınları.

CEVİZCİ, Ahmet (2015) Felsefe Tarihi, 6.Baskı, İstanbul: Say Yayınları.

LEVİNAS, Emmanuel (2016) Sonsuza Tanıklık, İstanbul: Metis Yayınları.

KAFKA, Franz (2017) Aforizmalar,  İstanbul: Olympıa Yayınları.

Yeşim Erdem söyleşisi: Sağımız solumuz önümüz arkamız; yüzyılımız

0

Yeşim Erdem romanı Sağım Solum Önüm Arkam ile 1980 dönemini baz alarak, tam kırk yıllık bir dönemi kat ediyoruz. Kendisiyle söyleşi yaparken Türkiye tarihinin yakın toplumsal, siyasi ve ekonomik dönemini şekillendirmesi açısından da şüphesiz ki çok önemli olan bu kırk yılı konuşmak, tüm ayrıntılarıyla açmak zihnimde tahminimin ötesinde farkındalık yarattı, hatta kapalı olan kapıları ardına kadar açtı.

Hatta şunu da belirtmeliyim ki, bu söyleşi sadece geçtiğimiz kırk yıllık döneme değil içinde bulunduğumuz bu günlere de ışık tutacak nitelikte. Dünyayı bir uçtan bir uca saran pandemi günleri dolayısıyla evlerimizde kaldığımız bu günlerde içinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde şekillenen siyasi, ekonomik, kültürel meselelerin toplumları getirdiği sonucun bir yansıması olarak da okuyacağınız bu çok kapsamlı söyleşi yirmi birinci yüzyıl için kurgulanan insanın ve dolayısıyla toplumların içlerinde bulundukları çıkmazlara karşılık sordukları soruların cevapları niteliğinde.

Buyurun lütfen J   

Aynur Kulak: ODTÜ Siyaset Bilimi okuyorsunuz. Yerli ve yabancı çeşitli basın mecralarında gazetecilik, muhabirlik yapmışsınız. Hayatının geçtiği her yerde yaşamaya devam ediyor ve ortadan kaybolduğunda genelde kitap okuyor, cümlelerinden hareketle ne yapmış olursanız olun edebiyatla olan bağınızın kesilmediğini, döne dolaşa edebiyata yaslandığınızı hissettim. Edebiyat ile olan bağınız tam olarak ne zaman başladı? Kitaplarla ilk tanışma zamanlarınızı merak ediyorum aslında ve döne dolaşa edebiyatla kesişiyor olmanızı neye bağlıyorsunuz?

Yeşim Erdem: İlk tanışma zamanımı çok da hatırlamıyorum. Çocukken herkes kadar çocuk kitapları ya da Tommiks Teksaslar  okurdum. İlkokuldan sonra koleji yatılı okudum. Hala öyle mi bilmiyorum ama o zaman yatılı okul demek kurallar zinciri ve etüt demekti. Akşamları iki tane. Sabahları okuldan önce bir tane. Dersin, sınavın olsun olmasın toplamı beş-altı saati bulan bu etütlere girmek mecburiydi. Sınıflarda, kürsüdeki etüt ablasının gözetimi, koridorda gezen nöbetçi öğretmenlerin denetimi altında sessizce sıralarda çalışır ya da çalışır gibi yapardık. Bütün klasikleri sanırım ilk defa o zaman okudum. Hayatın en sıkıcı tekdüzeliğinde, kendini en hapsolmuş hissettiğin zamanlarda dahi, kitaplarla gidebildiğin ve tekrar özgür hissettiğin dünyalarla o zaman tanıştım. Hatta ilk yazma girişimim o döneme denk gelir. Sıkıntıdan Tom ve Daisy diye iki gencin pembe dizi tarzı aşk hikayelerini yazmaya başladım. Baktım arkadaşlarımın da hoşuna gitti, epey bir sürdürdüm. Hatta bir ara seri üretime geçtim! Saman kağıda yazıyor, sayfayı bitirince yanımdakine veriyordum, o da arkasındakine, böylece neredeyse bütün sınıfı dolaşıyor, etüt saatini biraz daha katlanılır kılıyordu.

Aynur Kulak: İlk Filedelfiya Hikayeleri isimli birbirine bağlı dört hikayeden oluşan kitabınız yayınlanıyor. Kendi kendime oturup yazdığım, kendi kendine oluşan hikayeler diyorsunuz bu kitabınız için. Ve ardından daha yeni kitapçı raflarındaki yerini alan Sağım Solum Önüm Arkam romanınız geldi. İlk kitabınızın kendi kendine oluşumundan, ikinci kitabınıza varana kadarki sürede -8 yıllık bir süre- neler oldu, neler gelişti ve değişti? Yani sanki Sağım Solum Önüm Arkam kitabınızda daha hazırlanılmış, bir şeylerin (bazı duyguların davranışların, birikimlerin)  kendi kendine ortaya çıkmasından ziyade daha hazırlıklı bir sürecin sonucunu ifadelere dökmek ister gibisiniz.

Yeşim Erdem: Yazma konusunda hep tutkuluydum ama onu hobi dışında bir gayeye dönüştürmem uzun sürdü. Bir arkadaşımla, karşılıklı oturduğumuz masada konu belirleyip günlük pratikler yapıyorduk. Konu kahve, süre 10 dk. Konu seks, Süre 15 dk. Bazen anı yazıyorduk, bazen hikaye. Bazen de sahne kurguluyorduk. O dönemde bir gece başı, ortası, sonu olan kasaba hikayeleri yazmaya başladım. Sanırım yazmakla ilgili en zor şey, başlamak; ikincisi ise günlük disiplin kurabilmek. Arkadaşımla yaptığımız egzersizlerin en büyük faydası da bunları aşmak oldu. Nasıl olursa olsun başlamak en önemlisi. Çünkü aslında ilk cümle o kadar büyüktür ki, pek çok kişi sırf o müthiş ilk cümleyi kuramayacağını bildiği için ya hiç yazmaz ya da belki bir gün kurabileceği inancıyla bir ömür boyu erteler. Herhangi bir şekilde başlamak çok sıradan, neredeyse kandırmaca gibi gelir. Ama ilhamın seni ilahi bir güç gibi gökten inip bulacağını düşünmek çok büyük aptallık. İşin sırrı başlamakta ve her gün herhangi bir iş gibi devam ettirmekte. O ilham denen şey, yazdıkça gelen açılma duygusundan başka bir şey değil.

Filedelfiya Hikayeleri’ni böyle yazdım. O sıralar yeni kurulan Ayizi Yayınları kadın yazar arayışında idi. Bir arkadaşımın önerisiyle sevgili İlknur Üstün okudu ve Filedelfiya Hikayeleri benim ilk kitabım, yayınevinin ilk edebiyat eseri olarak hemen çıktı. Sağım Solum Önüm Arkam üzerinde ise aralıklı olarak da olsa üç-dört yıl çalıştım. İlk versiyonu 200 sayfa kadardı. Aldığım geri dönümler üstüne, uzun bir aradan sonra tekrar başına oturdum, epey bir kaynak kitap okudum ve bu kez herhalde 700 sayfayı buldum. Ben kendimi kampa alarak ve bir akışa kaptırarak çok yüksek bir modda, çok hızlı yazıyorum. Üstünden geçmem daha meşakkatli, daha kasvetli bir süreç oluyor, çünkü akılcı, ekonomik ve mantıklı olmam gerekiyor. Tekrar tekrar yeniden okuyorsun, çıkartıyorsun, ekliyorsun. Sonra editörlük sürecinde tüm bunlar bir kere daha tekrarlanıyor. Can Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Cem Akaş bana ikinci kitap en zorudur demişti. Gerçekten öyleymiş. Hele hikayeden, epey uzun ve bol karakterli bir romana bir geçiş yapmaya kalkıştıysanız. Bir kere bu kez basılması arzusuyla ya da basılacağı bilgisiyle yazıyorsunuz. Okur artık henüz yazarken hayatınıza giriyor. İlk kitabın spontaneliği, naifliği yerini bir miktar kendini aşma, tekniğe kafa yorma, seçtiğiniz konu gerektiriyorsa araştırma yapma gibi çalışmalara bırakıyor. Zaten bu Filedelfiya Hikayeleri’nin üstüne yazdığım ilk kitap değil. Arada iki tane yazdığım ama memnun olmadığım için elimden çıkarmadığım çalışma var, ABD’ye taşınma var, başka işler var, kısaca hayat var. Can Yayınları’ndan teklif alınca bir de yayınevinin takvimi içinde uzun bir bekleme süreci var. Ama sonucundan çok memnunum. Geriye dönüp baktığımda, yazmasıyla, düzeltmesiyle, kaynak okumalarıyla, araştırmalarıyla, editörlük süreciyle, gece gündüz çalışmalarıyla, duygusal hezeyanlarıyla, stresiyle yazar olmayı ne çok istediğimi ve sevdiğimi anladım aslında.

 Aynur Kulak: Sağım Solum Önüm Arkam zamansal, mekânsal ve karakterleri açısından, her anlamda geniş perspektifli bir roman. 80 darbesi öncesinden günümüze uzanan neredeyse 30 yıllık bir süreç, dört ana karakter üzerine şekillenen iki aile, yanı sıra bolca yan karakter (ki bu karakterler ana karakterler kadar önemli bence)  ve farklı mekanlar. Kitap yapısal olarak klasik roman zemini üzerine oturuyor. Ben her anlamda perspektifi geniş bir hikaye anlatmak istedim sadece ve bunun üzerine romanın tüm yapısal özellikleri kendiliğinden oluştu mu dersiniz yoksa hayır, baştan itibaren yekpare bir biçimde böyle bir roman yazmak istedim mi dersiniz?

Yeşim Erdem: Sanırım ikisi de biraz var. Roman türünü genel olarak çok seviyorum ve edebiyatçıların tarz arayışlarına hayranlık duyuyorum. Ama sanırım bir okur olarak en çok klasik romanlardan haz alıyorum. Ortamı neredeyse dokunacak ölçüde tanımak, karakterlerle özdeşleşmek, o dünyada kaybolmak… Bu hissi bana göre en güçlü verebilenler klasik romanlar. Bu yüzden evet başından beri aklımda klasik tarzda bir roman yazmak vardı. Hikaye anlatmak… Detaylarıyla, zengin dünyasıyla, değdiği tüm başka dünyalarla, arka planıyla, geçmişiyle, bugünüyle… Ama öte yandan başına oturduğumda sadece ilk bölümün sonuna kadar neler olacağını biliyordum. Sonrasını bir özetle toparlayacaktım. Ama yapamadım. Karakterlerin bugüne nasıl evrildiklerini okumadığımız bir dönem hikayesi değildi anlatmak istediğim. Bilakis aslında en çok ilgilendiğim, bugüne olan yolculuğun kendisiydi. Biri kitabı ‘ömrümüz’ olarak tanımladı. Editörüm Cem Alpan basın kitine, “Dört kadının epik yolculuğu” yazmış. Hatta “çağdaş bir odise” demiş ama anlaşılmayabilir diye değiştirilmiş. Odise mi, epik mi, ömrümüz mü bilemem, onlar okur takdiri, ama ‘yolculuk’ çok doğru.

Bu yolculuğu yazma deneyiminin kendisi de bir yolculuktu haliyle… Bazı şeyler planlıydı, bazı şeyler yol üstünde kendiliğinden oluştu. Hiçbir karakterin peşini bırakmadım. Karakterlere ısınırsanız, özdeşlik kurarsanız merak edersiniz. İleriki yolculukları ne kadar ayrı olursa olsun takip edersiniz. Hele ki hepsi kasabada çok gençken yaşadıkları bir trajediyle birbirlerine göbekten bağlanmışsa. Dolayısıyla çok zordu ama bir o kadar da keyifli ve tatmin ediciydi. Çünkü ben de yazarken çoğu zaman onlara ne olacağını bilmiyor ve merak ediyordum.

Aynur Kulak: İki kardeş Selen ile Ceren ve diğer iki kardeş Eylem ile Devrim. Kitabın ana karakterleri bu dört kadın karakter. 70’li yılların sonu itibariyle tanıyoruz onları. Solculuk, sağcılık çatışmaları içerisinde büyüme evresindeler..  Roman gelecek zamana doğru ilerleyerek üç ana bölümden oluşuyor ve on yıl gibi periyotlarla çok büyük değişimlere maruz kalıyor dört karakter başta olmak üzere tüm karakterler. Kasabada şekilleniyor hayatları. Sonra şehirlere göçüyorlar Erkek karakterleri de soracağım elbet fakat, neden dört kadın karakter üzerine kurmak istediniz romanı? Kadınlar söz konusu olduğunda toplumsal değişimleri, bireysel değişimleri göstermek daha mı etkileyici?   

Yeşim Erdem: Açıkçası bilmiyorum daha mı etkileyici… Bu romanın olayları, karakterleri tamamen kurmaca ama gerçek bir çerçeveden yola çıkıyor. Genç kadınları yazmam da gerçekten o dönemde bir çocuk olarak etrafımda solcu genç kadınlara erkeklerden daha fazla tanık olmamla ilgili. Kitabı ‘ablalara’ adadım sonuçta. Ben ailemin dördüncü kızıyım. Yaşadığım mahallede en çok kadınları hatırlıyorum. Çoğu ev hanımıydı ve baba dominant görünürdü ama hayatı kuran da, yöneten de bana göre kadınlardı. Babaların daha sembolik bir rolü vardı. Korumacı ve konfor sağlayıcı. Kız çocuklarının anneleri gibi ev hanımı olması beklenmezdi. Okumaları, bağımsız olmaları beklenirdi. Okuyan kızın üniversitede büyük şehre gitmesine kesin gözüyle bakılırdı. Kasaba, seni güvenli ortamda hayata hazırlayan bir model gibiydi. Böyle baktığınızda evet o hayatlar gerçekten epey değişirdi ve değişmesi beklenirdi. Ben kadın deyince güçlü, dirençli, mücadeleci, var kalmak için taklalar atan, manevra kabiliyeti gelişkin, kırılgan ama acıya dayanıklı, taviz verse de son kertede boyun eğmeyen bir kitle görüyorum. Romandaki karakterler de sanırım öyle. Belki o yüzden, Türkiye gibi bir ülkede kadınlar üstünden bireysel ya da toplumsal değişimleri anlatmak daha çarpıcı görünebilir. Çünkü orada içsel ve dışsal ciddi bir mücadele var.

Aynur Kulak: Kitap yetmişlerin sonunda olayların patlak vermesiyle başlıyor ve seksen darbesi bir topluma değnekle dokunulup tüm dengelerin bozulmasına sebebiyet veriyor. Sağcılık, solculuk mevzuu görünürde olan sebepler olarak bizleri oyalarken bireysel yaşamlar, hayatlar, koca bir toplum değişiyor.  Sonrası diğer on yıllara doksanlara, iki binlere yayılacak şekilde domino taşı etkisiyle devam ediyor. 80’ler ve o dönemde yaşananlar ciddi birer kırılma noktasıydı ve gelecek yıllar adına çok ciddi eşik atlamalarını da beraberinde getirdi diyebilir miyiz?

Yeşim Erdem: Evet ne güzel anlattınız. Daha önce de dediğim gibi roman esasen aslında bu değişimin yolculuğunu anlatıyor. 80’ler tüm dünyada neo-liberalizminin başladığı dönem olarak anılır. ABD’de Reagan, İngiltere’de Thatcher’in başını çektiği bir nevi kontrolsüz serbest piyasa ekonomisi ve beraberinde gelen küreselleşme dünyayı siyasi, ekonomik ve kültürel olarak yeniden şekillendirdi. Biz bir de bu döneme organik yollarla varmadık. Toplumsal dinamiği kesintiye uğratan tepeden inme bir darbeyle girdik. Yani ekonomik, kültürel ve siyasi şoku daha büyük oldu. Günlük yaşam pratikleri, tüketim alışkanlıkları ve ahlaki değerler de hızla değişti. Korona günlerinde bu neo-liberalizmin tam olarak ne demek olduğunu sanırım hepimiz daha iyi gördük. Korona henüz pek çok yerde ‘peak’ yapmadı ama galiba neo-liberalizm yaptı. Küreselleşmenin bir virüsü pandemiye dönüştürme kapasitesi olduğunu ve süper güç bile olsan maskeyi kendi evinde üretmediğinde kendini çok kırılgan bir konumda bulabileceğini gösterdi. Şimdi nasıl bir eşik atlanacak hep beraber göreceğiz sanırım.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruya devam edecek olursam Sağım Solum Önüm Arkam arka planda aslında kolektif bilincimizin nasıl dönüştüğünü de bize aktarıyor yine dört ana karakter üzerinden. İlk on beş yıl, ikinci on yıl geçildikten sonra karakterlerin sağcıyken solcu, solcuyken, sağcı ya da liberal vb politik unsurlara dönüştüğünü görüyoruz. Günün sonunda kimse başladığı yerden sürdüremez oluyor kişisel hikayesini. Bu kaçınılmaz mıydı? Yani solculuk aslında neydi, doğru mu yanlış mı algılandı, eylemler doğru muydu yanlış mıydı ya da sağcılık da aynı şekilde neydi? Neydi her iki taraf için de gözden kaçan önemli noktalar?   

Yeşim Erdem: Bunların bazıları akademik çalışma konusu olacak türden sorular. Net bir şey söylemem çok zor. Ama şunu söyleyebilirim. Türkiye hiçbir zaman dünyadaki gelişmelerin dışında kalan bir ülke olmadı. Bu dinamikler siyaseti de, kavramları da, insanları da değiştiriyor. İyi ya da kötü. Ama yanlış ya da doğru demek zor.

70’lerde sağ/sol sınıfsal çatışma üstünden örgütlenirdi. Daha keskin ve söylemi daha netti. Sonra şekil değiştirdiler. Sağ her gün üretilen politikalarla bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ama çok daha popülist bir çizgiye evrildi. Sol ise aktif politika içinde pek görünür değil artık ama insanların bir duruş olarak sahip çıktığı bir olgu diyelim. Neredeyse bir yanıyla romantik. Liberali, hayvan hakları savunucusu, lgbti aktivisti, feministi, çevrecisi kendini solda görüyor. Ama geçmişteki gibi sınıflar üstünden bir sağ/sol çatışması yaşanmıyor. Özgürlükler, temel haklar üstünden yaşanıyor. O da biraz umut kırıcı çünkü temel hakların ve özgürlüklerin demokrasiler içinde politik bir duruşu olamaz. Bunlar garanti olmalı ve güvenceye alınmış olmalı. Bunlar yoksa ya da eksikse bunun adı zaten faşizm oluyor. Mücadele bu anlamda yapılıyorsa bu faşizme karşı bir mücadele anlamına geliyor.

Bence o gün de, bugün de milliyetçilik üstünden politika üretmenin ne kadar tehlikeli olduğu gerçeği gözden kaçıyor. Göz göre göre kaçıyor diyelim çünkü sol da sağ da milliyetçiliğe tutunmayı hep çok sevdi ve hatta birbirleriyle bu konuda yarıştı. Bunu popülist söylemle en çekinmeden birleştirebilen tarafın oradan çok kolay ırkçılığa, ötekileştirmeye ve otoriterleşmeye vardığını görüyoruz hem Türkiye’de, hem dünyada.

Aynur Kulak: Kitabın erkek karakterleri; Adnan, Sezgin, Sinan, Yücel. Genelde kadın karakterlerde değişimle olurken öyle bir darbe oluyor ki, erkek karakterler üzerinden de çok çarpıcı değişikliklere tanıklık ediyoruz. Erkekler kolektif değişimlerde nasıl bir rol üstleniyorlar? Romanı okurken şunu fark ettim mesela: Kadınlar kadar değişmesini beklemiyoruz aslında erkeklerin. Fakat bu saydığım karakterler de bir şekilde olan olayların akışında, değişiminde, dönüşümünde çok etkileyici unsurlar. Ne dersiniz?

Yeşim Erdem: Değişimden her kesim, her cinsiyet nasibini alıyor. Türkiye’de, özellikle 70’lerde, siyaset erkeklerin tekelinde görüldüğü için aslında biz en çok o kesimde değişikliklere tanık olduk. Devrimci bildiğimiz pek çok yazarın, gazetecinin, sanatçının en iyi ihtimalle sosyal demokrat bir çizgiye gittiğine, bazen darbeci, bazen neo-liberal, bazense islamcı olduklarına tanık olduk. Romandaki karakterlerde de benzeri değişimleri görüyoruz. Çok altı çizili değil bu değişimler… Her birinin kendi deneyimleri, travmaları, acıları, mutlulukları sonucu geldikleri yerler. Burada kadın/erkek üstünden ayrı ayrı konuşmanın pek mümkün olduğunu düşünmüyorum.

Ama şu var: Türkiye gibi ülkelerde modern kadın, hem aile içinde, hem erkeklerle kurduğu ilişkide, hem de toplumda kendini var etmek için erkeklere göre çok daha büyük bir mücadele veriyor. Bence bunun sonucunda erkek akranına göre kendini daha aydınlanmış ya da bilgeleşmiş bir yerde buluyor. Bu konuda belki objektif değilimdir ama genelde Türkiye’de erkeklerin kadınlara göre daha uzun bir yolunun olduğunu, ailelerin erkek evlat yetiştirme konusunda daha çok yanlış yaptıklarını, kültürün ve üretilen politikaların erkeklerin evrilmesine, kadınlarla eşit koşullarda ve uyum içinde yaşamayı öğrenmelerine izin vermediğini düşünüyorum.

Aynur Kulak: Yukarıdaki soruya şunu da eklemek istiyorum hemen: Selen ile Ceren’in ve Eylem ile Devrim’in karakter oluşumlarında anneleri üzerinden değil de babaları üzerinden bir gidişat var. 80 darbesinin de son derece eril olduğunu düşünürsek romandaki babalar ve erkek karakterler kadınların bu süreçlerden daha da güçlenerek, daha da bilinçlenerek çıkmasını sağlıyor sanki. Sadece kızlarda değil üstelik, anne karakterlerde de, -özellikle Nevin’de- tüm bu süreçlerin sonunda büyük değişimler oluyor. Ne dersiniz?   

Yeşim Erdem: Haklısınız. Karakterlerin anneleri o dönemin kasaba yaşamında olageldiği üzere daha geleneksel bir role sahip. Ev hanımı. Evi yönetse de dünya hakkında söz söyleme hakkı babanın. Dünya hakkında söz söylemeyi bırakın, dünyayı değiştirmek isteyen bu tutkulu siyasi gençlerin eril yapıya öykünmeleri, ne tesadüf ne de şaşırtıcı. Feminizm de zaten böyle başlamıyor mu? Annelerin daha ezik görünen rolünü reddedip, babaların eril ateşini alıp dişil bir enerjiye dönüştürmek isteyerek… Önce belki anneleri gibi olmak istememekle başlıyorlar ama sonra annelerinin sessiz gücünün de kıymetini anlıyorlar bence. Onu anlamak için biraz daha bilgeleşmeleri gerekiyor belki.

Nevin hanım, kocasının ve büyük kızının ateşli siyaseti altında epey ezilmiş bir kadın. Bu anlamda siyasetten korkan esnaf kocalara sahip mahallenin diğer hanımlarından farklı bir yerde. Evini bile hiç yönetememiş, kocasını sevememiş, sevilmemiş, domestik konularda bile sanki söz hakkı olamamış… Darbe sonrasında apolitikleşen toplumda, kocası da tüm devrimci ateşini kaybedince meydan ona kalıyor ve bir nevi intikam alıyor diyebiliriz.

Aynur Kulak: Romanın başında aile bir oluşumu temsil ederken yıllar geçtikçe eleştirilen bir kuruma dönüşüyor. Kurtulmaya çalışıyoruz ailelerimizden ama kurtulamıyoruz asla hatta döne dolaşa yine gelip ailemize  sarılıyoruz. Çelişkiler var. Hem ayrışmak isteme hem de marazi diyebileceğimiz bağlılıklarımız var ailelerimize karşı. Aile ile olan imtihanlarımızı neden iyi veremiyoruz ve neden bir türlü aile kurumundan mezun olup kendi yolumuza gidemiyoruz? Toplumun tümünde yaşanan, anne, baba, kız, erkek, çoluk çocuk herkesin geçmişte toplumsal boyutta yaşadığı kötü tecrübeler bunda ne kadar etken sizce?

Yeşim Erdem: Ah ah bana öyle bir soru sordunuz ki cevabını bilsem dünyadaki psikoterapistlerin çoğu işsiz kalırdı. Sanırım ortalama aile denen şey hem sevginin hem de baskının merkezi. Yani hem vazgeçemediğimiz, hem kurtulamadığımız iki şey birbirine yapışık sanki. Benim neslimin – sanırım X diyorlar – en büyük problemi sanırım arada kalmışlık duygusu. Taşra/şehir; politik/apolitik; alaturka/alafranga; aile/birey. Bunlar belki cumhuriyetten beri her nesil için söylenebilir ama bizim neslimizde – belki 80 darbesindeki kırılma dönemine geldiğimizden – günlük yaşam pratikleri, alışkanlıklar, ahlaki değerler daha şiddetli ve köklü bir değişime uğradı. Pek çok tabu bizim dönemimizde sarsıldı. Bekaretten tutun evlenmeme ve hatta çocuk sahibi olmama özgürlüğüne kadar. Ama diğer yandan kodlarımıza işlenmiş o doğrular, yanlışlar, ayıplar, utançlar ruhlarımızı sıkıştırmaya devam etti. Hem isyan ettik, hem suçluluk duyduk. Hem yalan söyledik, hem kandırıldık. Hem bağımsızlığımızı ilan ettik, hem hayal ettiğimiz kadar uçamadık. Tüm bunlar bir tatminsizlik, yoksunluk ya da aidiyetsizlik yaratıyor. Aile ile ilgili de kaçma ama yeteri kadar kaçamama, dönme ama tam dönememe gibi duyguları sıklıkla yaşıyoruz haliyle.

Aynur Kulak: 80’leri, 80 darbesinde olup bitenleri üzerimizden atabildik mi? Toplumsal anlamda ve bireysel olarak gelinen noktalara baktığınızda umutlu musunuz?

Yeşim Erdem: Atamamıştık. Sonra onu atalım derken üstüne başka bir yapı bindirdik. Devletin yerini tek parti, tek adam aldı. İronik ama geçtiğimiz güya yeni olan evre 80 darbesinin ruhuna hürmet niteliğinde… Yani yok atamadık. Umutsuz değilim. Dediğim gibi Türkiye dünyadaki portrenin dışında olan bir ülke değil. ABD’de, Rusya’da, Çin’de ve daha pek çok yerdeki popülist/otoriter neo-liberal liderlik rejimleri ve onların artık iyice görünür olan tıkanma ve patlama noktaları bana bir miktar umut veriyor.

Aynur Kulak: Spesifik olarak her ülke tarihinde bazı dönemler var. Fakat –belki de ilk defa- tüm dünya insan hücresinden daha küçük bir virüs nedeniyle komple kapalı. Daha önce de böyle salgınlar yaşandı dünyada elbet fakat, o dönemler iletişim bu denli hızlı değildi ya da ülkeler bu denli birbirine her anlamda (ekonomik, lojistik, kültürel, toplumsal hareketlilik) bağlı değildi. Covid 19 ile birlikte uzayda dönmeye devam eden ama içerde duran dünyada bundan sonrasında neler olacak?  Dünya bu süreci atlatıp çıktığında hikayeler, öyküler nasıl şekil almaya, yazılmaya başlanacak?

Pandemi sonrası dünya nasıl olacak sorusu herkesin gündeminde. Sosyal medyada teoriler uçuşuyor. Neo liberalizmin, vahşi kapitalizmin, küreselleşmenin sonu olacağı öngörüleri çok popüler. Çünkü akıl, mantık, kalp, ruh aslında onu istiyor. Çünkü bu salgının önlenebilmesine engel olan hastalıkların hepsi bu sistemde yaşıyor. Değişmedikçe, Korona’nın yaralarını sarmaya başladığımızda başka bir tanesine tekrar zemin hazırlamamız kaçınılmaz görünüyor. Ama öte yandan olana tutunmak için de müthiş bir gayret var. Anlaşılır bir psikoloji herhalde. Zaten her şey yerle bir oluyor gibi görünürken görece daha normal görünen pandemi öncesine dönmek istemek; korkunç ölümler ve kayıplar sonrası, bir de görece güven veren yapıları yıkmak istememek anlaşılır bir refleks. Zaten yıkma arzusu olmayan gücü elinde tutan yapılar ve yıkma lüksü olmayan karnını doyurmak zorunda olan milyarlarca insan var. Ama bu milyarları yaratan da bu sistem ve bunun dibini görmeden buradan iyi çıkamayacağız duygusu da sürekli dürtüyor.

Öte yandan kendini yok Keynes’le, yok neo-liberalizmle, yok otoriterlikle hep sürdürmenin yolunu bulmuş kapitalizmin, dünyanın sonu pahasına tekrar üretileceği ile ilgili de çaresiz bir kabulleniş var. Dilerim bu pandemi, bu çaresiz kabullenişi yerle bir etme etkisi yaratır. Çünkü öngörülen ya otoriter devletlerin mantar gibi yayılıp bu sistemin daha da sertleşerek devam edeceği ya da insanı, yardımlaşmayı, seferberliği öne çıkaran bir anlayışla kökten değişime gidileceği… Ben de herkes gibi sürekli bunları okuyorum. Bazen umutlanıyorum, bazen içim kararıyor. Nasıl çıkarız bilmiyorum ama bildiğim tek şey artık her bireyin elini taşın altına koyması gerekecek. Hepimiz politik olacağız. Söz sahibi olacağız. Başka yolu yok.

Tabii siz edebiyatı sordunuz! Hikayeler, öyküler, romanlar bunlardan elbette beslenecek. Bambaşka şeyleri de yazsak, yazdığımız her şeyde buradaki yaşanmışlık olacak. Çünkü hepimiz bu dönemden etkilenmiş, değişmiş, kafası açılmış ya da daha da karışmış, kazanmış ya da kaybetmiş çıkacağız. Bunlar eminim yeni üretimlere yansıyacak. Komplo teorisi gibi işlenen bir şey gerçek olduğu için komplo teorileri üstüne yapılan üretimlerin dozu bir hayli artar herhalde. Bu beni biraz ürkütüyor çünkü pandemi sonrası dünyada, bunlar artık iyiden iyiye gerçek bir kehanetmişçesine korkuları büyütebilir. Ben şahsen karantina günleriyle ilgili, evlerde, hastanelerde, süpermarketlerde, hapishanelerde geçen insan hikayeleri okumak, izlemek isterim. İçinde daha az dans, ekmek yapımı, spor olması kaydıyla!

Aziz Paul Yolu & Hür İnsan Üzerine Şiir

”Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek:
Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir
.” Epiktetos

Yaşamın kendisinde umutsuzluk yoktur. Hiç gördün mü umutsuzluğa kapılıp doğmayan yeni günü? Her şeye rağmen devrilir gece, aydınlanır ortalık. Baharlar hiç dünya haline üzülüp de gelmemezlik yapar mı? Tohumlar kışın ardından çatlatır toprağı çıkar, çiçekler yine tüm renkleriyle ışıldar.

Hepimiz yaşamın özünden geliyoruz. Varoluştan kopmadan özle, doğayla kaldığımızda, yeryüzü gibi davrandığımızda gerçek düzenle akarız. İşte bu yüzden nasıl ki yeryüzünün hafızasında umutsuzluk yoksa, bizler de aynı öyle olmalıyız. Umudumuzu hep kalbimizde taşıyacağımız ve içimizde her gün güneşi doğuracağımız güzel ve aydınlık günlere…

St. Paul yolu

Yeniden doğayla kavuşacağız, her ağacı hayranlıkla izleyeceğiz. Belki çıktığımız yollar kalbimize uzanacak ve biraz daha kendimize yaklaşacağız. Şimdi gelecek sağlıklı günlerimizde yürüyebileceğimiz güzel bir rota paylaşmak istiyorum sizinle: St Paul Yolu, Türkiye’nin 2. uzun mesafe yürüyüş rotası.

Kimdir bu Aziz Paul diyecek olursanız, Hristiyanlığın Kudüs’ten Anadolu’ya buradan da Avrupa’nın içlerine yayılmasını sağlayan bir misyonerdir. Geçtiği bu yola da ismi verilmiştir. Ve bu sebeple St. Paul yolu Hristiyanlar için kutsal sayılan bir hac yoludur.

St. Paul Yolu 1996’da Türk vatandaşlığına geçen İngiliz asıllı Kate Clow tarafından tasarlanmış ve 2004 yılında yürüyüşe açılmıştır. Antalya’nın 10km doğusundaki Perge ile Eğirdir Gölü’nün kuzeydoğusundaki Yalvaç arasında uzanan St. Paul yolunun uzunluğu 500 km’dir ve yürümesi 27 gün süren işaretlenmiş bir rotadır. Aynı zamanda bir diğer başlangıcı daha vardır, bu da Antalya’nın 80 km doğusundaki Köprülü Kanyon/Beşkonak’ta bulunmaktadır. Bu iki kol Adada Antik Kenti’nde birleşmektedir. Yürüyüş için en iyi zamanlar ilkbahar ve sonbahar mevsimleridir. Köy evleri ve pansiyonlarda konaklayabileceğiniz gibi, kamp yaparak da gecenizi geçirebilirsiniz. Yol boyunca bir çok antik kentin içinden geçecek ve tarihe şahit olacaksınız. Yürüyecek olanlar için bu rota ile ilgili detaylı bilgiye ulaşılabilecekleri bir çok dijital ve basılı rehber kaynak bulunmaktadır.

Sizi bu keyifli rota boyunca birçok sürpriz bekliyor olacak. İşte onlardan biri… Bu yol üzerinde bulunan eşsiz güzellikteki Yazılı Kanyon Tabiat Parkı’ında, birden bire karşınıza günümüze kadar ulaşmış bir yazıt çıkacak, üzerinde ise Epiktetos’un ”Hür İnsan Üzerine Şiir”i.

Yazılı Kanyon Tabiat Parkı

-Hür İnsan Üzerine Şiir-
Ey yolcu, yol hazırlığını yap ve koyul yola; şunu bilerek:
Hür kişi sadece karakterinde hür olan kişidir.
Kişi hürriyetinin ölçüsü bizzat kendi doğasında bulunur
Ve kararında içtenlikliyse hür kişi,
Yüreğinde ise dürüstlüğü, işte bunlar asil yapar kişiyi
Ve bununla yücelir kişi hatalarla değil.
Ana-babadan gelen uydurma bir asaletten tat almaz o;
Zira ana-baba değildir hür insanı doğuran,
Zeus’tur herkese ata olan ve de tek kök insanoğluna.
Herkesin tek şansı vardır, o alır kader icabı beden güzelliğini,
Budur soy güzelliği ve hür olma hali gerçek anlamda.
Ruhen köle olan ise sakınmaz kötü sözden, katmerli köle de olsa
Aşırılıktır şiarı bu kişinin, yüreğinde soysuzluk vardır.
Ey yolcu, Epiktetos köle bir anadan doğmuştu ama
Yüceydi herkesten bir kartal gibi; bilgelikte ise takdire şayandı ruhu.
Söylemem gerekirse, tanrısal bir varlık doğurdu onu.
Keşke şimdi de (bu mümkün olsa)
Böylesine yararlı ve sevinç kaynağı bir insan
Tüm ünlü kişiler arasında köle bir anadan dünyaya geldi.

Not: Şiirin şairi olan Epiktetos, MS.50 yılı civarında Frigya’nın Hierapolis kentinde dünyaya gelen ve 138 yılında Epirus bölgesindeki Nikopolis kentinde ölen ünlü bir filozoftur. ‘Epiktetos’ bir isim değildir, köle anlamına gelmektedir. Roma’ya köle olarak götürülmüş, daha sonra azad edilmiştir. Tanrının birliğine, tüm insanların aynı ve tek tanrıdan geldiğine inanan bir düşünür olan Epiktetos’a göre, fiziksel yapı, dış görünüş ya da bunlardan kaynaklanan sosyal konum insan iradesinin dışında gelişen durumlardı. İnsanı mutlu ya da mutsuz yapan durum ise bunlar hakkındaki kişisel görüşlerimize bağlıydı yani elimizde olan bir şeydi.  

Epiktetos’un Hür İnsan Üzerine Şiir yazıtı

Günümüzde de gözlemlenebileceği üzere yazıtın ortasında bir delik bulunmaktadır ve bu genelde doğal yollardan oluşmuş sanılsa da gerçek farklıdır… İslamiyetten yedi yüz yıl önce, çok tanrılı inanışın hakim olduğu bir çağda insanların tek tanrıdan geldiğini söyleyen şiirinin yazıldığı kaya, arkasında belki hazine vardır diye dinamitle patlatılmıştır ve bir hazine çıkmamıştır. Geride kalan bu iz ise insanlığın yüzyıllardır süren hırsını yansıtmaktadır. 

Günün birinde yolunuzun bu zenginliklerle dolu St. Paul yürüyüş yolundan geçmesi dileğiyle…

Aşk 101: İyilik, böyle bir düzene ayak uydurmak demek midir?

0

İçimizde birden bire oluşan bir kıpırtı… Daha önce bu şekilde terlememiştiniz… Yüzüne bakamayacak kadar, çılgın şekilde bir başkasına bu derece hayranlık duymamıştınız… Aşk, yüzyıllardır bir kişiye duyulan aşırı sevgi ve koşulsuz şartsız bağlı olma duygusu olarak tanımlanır. Hele ki genç yaşta bu aşk, sizi vezir de edebilir rezil de… Ama bir insana çılgınca şeyler yaptırabilen aşk; bazı hisleri arkadaşlık, hatta dostluğun temellerine de geçirebilmiştir. Ataol Behramoğlu’nun da dediği gibi: “Kucakladın mı, sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını! Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin!”

Dünyaya geldiği günden bu yana sinema ve dizi sektörüne farklı bir soluk getiren Netflix, uzun zamandır ülkemizde de oldukça başarılı iş birliklerine imza atıyor. Hakan Muhafız’ın dünyada gördüğü ilgi, yadsınamaz. Beren Saat’li Atiye’nin üstüne koyduğu daha büyük başarı da göz ardı edilemez. Osmanlı’nın tarihini, Türk oyuncularla İngilizce dilinde anlatan “Rise of Empires: Ottoman”ın ‘doküdrama’ alanına sunduğu katkı da önemli. Ve geçtiğimiz yıl duyurulan, ilk tanıtımından bu yana merakla beklenen “Aşk: 101”e, evde kaldığımız günlerde de olsa nihayet kavuştuk. Ahmet Katıksız ve Deniz Yorulmazer’in yönettikleri dizinin senaristi ise Meriç Acemi. Dizide başlıca rolleri Alina Boz, Kubilay Aka, Mert Yazıcıoğlu, Selahattin Paşalı, İpek Filiz Yazıcı, Pınar Deniz ve Kaan Urgancıoğlu paylaşıyor.

1998 Türkiyesi’ni arka planına alan Aşk 101 yani Love 101, 5 farklı özelliğe sahip lise gencinin yaşamlarına ve hayatlarına devam edebilmek için kendilerine sahip çıkma hikayesine odaklanıyor. Günümüze de uzanan Aşk 101’de 5 gencimiz; okulda kalabilmek için arkalarında duran idealist öğretmenleri Burcu’nun ayrılmaması için bir plan kuruyorlar. Bunun için okula yeni gelen basketbol koçlarını seçen ekip, türlü türlü planlarla ikiliyi bir araya getirmek için uğraşıyorlar. Bu esnada birçok ortak özelliklerinin olduğunu ve aşkın aslında yanı başlarında, asla zoraki olamayacağını da keşfeden gençler, sevmekten ve sevilmekten korkmamak üzerine yeni duygular fark ediyorlar…

Yaptıkları her bir hareketle ya da yaşadıkları her bir duyguyla, bu dünyaya meydan okuyabileceğini düşünen gençlerin ayrı ayrı her bir hikâyesi, akıllıca ve gerçekçi bir dille oluşturulmuş. Meriç Acemi’yi kutlamak gerek… Dünya düzenine boyun eğmeyen ve farklı olduğunu düşünen gençlerin okulda adaptasyon sorunu yaşaması, tabii ki bir idealist öğretmenin belirmesiyle bir denge tahtasına oturabilir. Ancak Aşk 101, klasik “vur enseye, al lokmayı” tadındaki bir dizi klişesi ile hikâyesine devam etmemiş. Öğrencilerin verdiği kaybetmeme mücadelesi, tesadüflerin sevdiği “aşk” duygusunun hiç beklenmeyen yardımı ve istenilen şeylerin bir süreç içinde gerçekleşmesine dikkat edilerek kaliteli bir senaryo oluşturulmuş. 98 fonunda geçen dizide telefon, araba ve mahalle dayanışmaları da öne çıkıyor. Ve o yılların ‘iyi insan-kötü insan’ karşılaştırmasına da dizide önemli bir yer verilmiş. Bu karşılaştırma, mont öğesi, yağmurlu hava ve acıma duygusu harman edilerek gayet açık ve akıllıca yol alınarak anlatılmış.

Dizinin birçok yerine yerleştirilmiş detay sahneler de unutulmamalı. 3. bölümde, karakterlerin uyuduğu ve sabah olduğu sırada martı ve güvercin ile uyandırılması fikri, diziye güzel bir hava katan unsur olmuş. Osman’ın okul kantinleri için verdiği emeğin anlatımı ve paranın hayatındaki önemini tartıştığı sahneler de önemli. 6. bölümde gençlerin gece vakti sandalla denize açıldıkları, artık saklamanın anlamsız olduğu duyguların fışkırdığı sahne de, dizinin zirvelerinden bir tanesi konumunda. Laboratuvarda iki grup arasında yaşanan kavga sahnesi ise, gidişatın yönünü değiştiren ve sinirlerin arttığı yüksek tansiyon sahnesi olmuş. Kavgayı başlatan ve yaratan mı suçludur, yoksa her zaman kavgacı ve asi olup kışkırtılan mı suçlu olmak zorundadır?

Dizide izleyenlerin tansiyonunun en çok yükseleceği sahne ise, kuşkusuz sön bölümdeki ‘özür dileme’ sahnesi. Gençlerin okuldan atılmaması için şart koşulan özür, izleyicinin hiç beklemediği bir yöne doğru sapıyor ve izleyenlerin tahminlerinin birçoğu doğru çıkmamasıyla da şaşırtıyor. Ellerimize ‘çikolatalı süt’lerimizi alıp bol eğlencenin olduğu bir sahne konumunda dizide… Ahmet Katıksız ve Deniz Yorulmazer’in yönetmenlik başarılarını da konuşmadan geçmemek gerek. Dizinin görüntü başarısı, kusursuz kurgusu ve müzik seçimleri bol artı kazandırıyor.

Dizinin oyuncu kadrosu, dönemimizin genç ve başarılı oyuncularının bir araya gelişiyle oldukça tebrik edilesi bir halde. Pınar Deniz daha önceki performanslarının üstüne koyarak, idealist öğretmen Burcu rolünde alkışlanacak bir performans sergiliyor. Özellikle Burcu’nun hayatını değiştireceği kararı verdiği anda sinirlendiğinde verdiği tepkiler olukça gerçekçiydi. Ve tabii sarhoş olduğu sahnelerdeki duygu fışkırmaları da cabası. Kaan Urgancıoğlu ise, burnu havada basketbol koçu Kemal için doğru bir seçim olmuş. Alina Boz’un da daha önceki projelerinin bir üstüne koyduğu performansta görmek, sevindirici. Eda’nın aşk korkusu yaşadığı anlardaki performansı, takdire şayan… Kadıköy sahilinde bağıra bağıra ‘Sözlerimi Geri Alamam’ şarkısını söylediği sahnede çevredeki kimseyi umursamadığı o sahnede de ayrıca bayıldım. Kubilay Aka ise Kerem’in isyankâr, öfke dolu ve kavgacı ruhunu başarıyla canlandırırken, aşkı tattığı andaki masum ve saf yanını da hissederek izleyenlere aktarıyor. İpek Filiz Yazıcı, saf ve içinde art niyeti olmayan Işık karakterine, renk katarak hayat veriyor. Karakterin yaşadığı içsel değişimi de başarıyla üstleniyor genç oyuncu… Mert Yazıcıoğlu, genç kuşak oyuncuları arasında kendine çok kaliteli yer edinmiş bir oyuncu oldu her bir performansıyla. Ancak Sinan karakteri, Yazıcıoğlu için de eminim çok apayrı olacak. Manzarası herkesin imreneceği ancak ‘virane’ olan bir yerde, hareket edemeyen dedesi ile yaşayan Sinan; ailesi sevgisi görmemiş olması, çok genç yaşında alkol bağımlılığı olması ve hayatı kale almaması ile yazarlar tarafından başarıyla oluşturulmuş. Yazıcıoğlu karakter yaşayarak oynarken, aşkı tatması ve zamanla değişim göstermesiyle de hikâyeye ayrı bir hava katıyor. Selahattin Paşalı, son dönemde ilgimi çeken ve kendini zaman aldıkça çok yol alarak ileriye götüren bir oyuncu oldu. ‘Babil’ dizisindeki performansını zevkle ve heyecanla izlediğimiz yakın zamanlarda, Aşk 101 dizisinde de efsane bir performansa imza attığına şahit oluyoruz. Oldukça gizemli, her bir hareketiyle şaşırtan ve kararlar alınacağı her bir anda yediği ‘fındık’ sahneleriyle izleyene kendini hayran bıraktırıyor. Müfit Kayacan’ın herkesin sinir olacağı okul müdürü rolüyle verdiği imzayı da demeden geçmemeli. Bade İşçil’i gördüğümde yaşadığım sevinç ise, görülesiydi. Sürpriz bir hikâye ile dâhil olan karaktere hayat veren İşçil’in nefes aldıran performansı ise diziye farklı bir hava veriyor.

Dizinin müzikleri üzerine oldukça kafa yorulmuş. Keyif veren yönünün yanı sıra, bir yandan dönemi ve hikâyedeki duygu kırılmalarına da alkışlanacak bir destek niteliğinde belirlenmiş. Diziyi izlediğim anlarda ne zaman bir şarkı duysam, içime güzel bir mutluluk yayıldı… Karakterlerin sevmekten ve sevilmekten korktuklarını, verdikleri öfkelerle anladığımız sahnelerde Mor ve Ötesi’nden ‘Daha Mutlu Olmamam’ın çalması; ritmin yükseldiği anlarda Duman’ın ‘İstanbul’ ve ‘Hayatı Yaşa’ ile koşması; içimizdeki isyankârı her zaman duyan Şebnem Ferah’tan ‘Bugün’ ve ‘Bu Aşk Fazla Sana’yı duymak; aşkın filizlendiğini anlara eşlikte bir numara olan Baba Zula’dan ‘Bir Sana Bir de Bana’, Mehmet Güreli’den ‘Sen ve Ben’ ve Nina Simone’den ‘Feeling Good’ ile Cem Karaca’nın ‘Adsız’ ile tam da vermesi gerektiği yerdeki selamı en güzel örnekler olabilir. Ayrıca The Clash’ten ‘Should I Stay or Should I Go’ya da hayran olduğumu demeden geçemem..

Aşk 101, önceki yerli projelerin üstüne senaryo ve hikaye bağlamında koymayı başarabilen bir gençlik dizisi olmuş. 90’ların 2000’lerle kaynaşmaya başladığı günlerin fonunda; daha önceki gençlik işlerine fark atan dizi, eksikliklerini fazla hissettirmeden başarılı teknik ekibi ve oyuncu kadrosuyla izleyene merak ettirici bir macera vaad ediyor. Ben şimdiden 2. sezonu merak etmeye başladım bile… İyi ki bu dünyada olan bir duygusun aşk!

24. Uluslararası Ankara Caz Festivali programı açıklandı

24. Uluslararası Ankara Caz Festivali dünyanın ilk çevrimiçi caz festivali olarak gerçekleşecek. Festival programı açıklandı. 

24. yılında Uluslararası Ankara Caz Festivali dünyamızın gündeminde yer alan sağlık sebeplerinden dolayı ÇEVRİMİÇİ FESTİVAL olarak gerçekleşiyor. 30 Nisan- 10 Mayıs 2020 tarihleri arasında gerçekleşecek festival programı açıklandı. Konserler YouTube’dan Jazz Society of Turkey – Caz Dernegi kanalından yayınlanacak. 

Detaylı program için tıklayın.

Her yıl değişik bir tema ile izleyicisiyle buluşan festival, önemli konuların altını cazla çiziyor. 

TEMA: CAZDA DEMOKRASİ

Festival Küratörü ve Caz Derneği Başkanı Özlem Oktar Varoğlu festivali tasarlarken amaçladıkları temayı şöyle özetliyor: “Cazın özgür olduğu kadar demokratik bir sanat biçimi olduğunu düşünüyoruz, gözlemliyoruz. Caz müzisyenleri sahnede hem bireysel ve özgürce müziğe katkıda bulunurlar, hem de birbirlerini dinler, birbirlerine alan açarak hepsinin seslerini eşitçe duyurabilmelerini sağlarlar. Demokrasi de bu değil midir? Sanat, toplumun yansımasıdır. Bu açıdan Cazda Özgürlük ve Demokrasi’yi temamız olarak seçtik ve Festivalin 24. Yılında yine birbirinden değerli orkestraların eşliğinde sanata bir de bu açıdan bakmak istedik.

İŞBİRLİKLERİ:

24. Uluslararası Ankara Caz Festivali’nde iş birliği gerçekleştirdiğimiz kuruluşlar T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü, ABD Büyükelçiliği, Hollanda Büyükelçiliği, Lüksemburg Büyükelçiliği, Institut Français Türkiye, İtalyan Büyükelçiliği, Hava Kuvvetleri Komutanlığı, UNESCO ve Herbie Hancock Caz Enstitüsü, Başkent Üniversitesi, Ankara Büyükşehir Belediyesi, Çankaya Belediyesi, Europe Jazz Network. Konser Sahipleri: TURMAKS, MATFEN Eğitim Kurumları, SAMM’s Bistro. Festivale destek veren kurumlar: Renault MAIS, TAV Passport, Arcadium Sinemaları, Redwood Entertainment. Festivalin Medya Sponsorları: Kanal B, T24, Jazz Dergisi, Cazkolik, Joy Jazz, Radyo ODTÜ, Ankara Life, Mag. (Basın Bülteni tarihinde ön görüşmeleri tamamlanmış kurumlardır, değişiklik olabilir)

PROGRAM

Program www.ankaracazfestivali.com adresinden güncelleniyor olacaktır.

Konserler YouTube’dan Caz Dernegi- Jazz Society of Turkey kanalımızdan yayınlanacaktır.

30 Nisan 2020 Per Saat: 21:00 Dünya Caz Günü Konseri: HvKK Cazın Kartalları Orkestrası | International Jazz Day Concert: Turkish Airforce Command Big Band (Hava Kuvvetleri Komutanlığı ve Renault MAIS Destekleriyle)
1 Mayıs 2020 Cum Saat: 21:00 Cem Önertürk & Rustam Rahmedov Trio (SAMM’s Bistro destekleriyle)
1 Mayıs 2020 Cum Saat: 22:30 Ayhan Sicimoğlu ile Latin Müzik Üzerine Sohbet | Chat on Latin Jazz
2 Mayıs 2020 Cts Saat: 21:00 Bilge Günaydın – Daydreams (SAMM’s Bistro destekleriyle)
2 Mayıs 2020 Cts Saat: 22:30 Ruben Hein Trio (Hollanda Büyükelçiliği destekleriyle)
3 Mayıs 2020 Paz Saat: 21:00 Önder Focan Trio (MATFEN Eğitim Kurumları destekleriyle)
3 Mayıs 2020 Cts Saat: 22:30 Aimée Allen
4 Mayıs 2020 Pzt Saat: 21:00 Toker Trio (TURMAKS destekleriyle)
4 Mayıs Pzt Saat: 22.30 Julie Michels (Destek dinletisi)
5 Mayıs 2020 Sal Saat: 21:00 Dilek Sert Erdoğan & Uraz Kıvaner – Hükümsüz Caz Söyleşisi & Dinleti | Chat & Performance
5 Mayıs 2020 Sal Saat: 22:30 Renaud Garcia Fons (Institut Français Türkiye destekleriyle)
6 Mayıs 2020 Çar Saat: 21:00 Dimitri Vassilakis – Jazz & Democracy – Söyleşi & Dinleti | Speech & Performance
6 Mayıs 2020 Çar Saat: 22:30 Petros Klampanis Trio (Destek dinletisi)
7 Mayıs 2020 Per Saat: 21:00 Hakan Başar (Destek dinletisi)
7 Mayıs 2020 Per Saat: 22:30 Dock in Absolute (Lüksemburg Büyükelçiliği destekleriyle)
8 Mayıs 2020 Cum Saat: 21:00 Bilal Karaman (TURMAKS destekleriyle)
8 Mayıs 2020 Cum Saat: 22:30 Mirko Signorile Trio Trip (İtalya Büyükelçiliği destekleriyle)
9 Mayıs Cts Saat 21:00 Richard Baratta – Talk on Film and Music | Film ve Müzik Üzerine Söyleşi (ABD Büyükelçiliği destekleriyle)
9 Mayıs Cts Saat 22:30 Richard Baratta Latin Jazz Band (ABD Büyükelçiliği destekleriyle)
 SERGİ  
30 Nisan – 10 Mayıs 2020 Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi İletişim Tasarımı Bölümü Öğrencileri – 24. Ankara Caz Festivali Afiş Tasarım Sergisi| 

Eleştiri ve özeleştirinin kan bağı

Yergi ve Bireyler

Yergi… İnsanın kendini geliştirmesi için gerekli olan önemli bir kelimedir. Eleştirin türlerini incelemek istiyorum. Bir seferinde aşkın çatısındaki eklerin birçok şeyi farklılaştırdığından bahsetmiştim. Burada da eleştirinin öznelerdeki farklılaşması üzerinde durmak istiyorum. Kendimi çok fazla eleştiren biriydim. Hatta eleştiriden öte kendini aşağılayan, hor gören biriydim. Bununla yüzleşmeyi başardım. Bu yüzleşme esnasında karşıma çok önemli bir kelime çıktı. Özeleştiri. Kelimenin başındaki öz, onun benliğimizle olan ilişkisini belirtiyor. Eleştirinin kendisi ise onun çok yakın bir akrabasıdır.

İnsanlar, insanları ne de kolay eleştirebiliyorlar. Atıp tutması ne de kolay. Her konuda, siyaset, sanat, spor, özellikle magazin, bilim bilmesek bile, felsefe, günlük gidişat, bugün, dün, yarın, içinde insan faktörünün bulunduğu bütün konularda eleştiriye rastlamak mümkün. Peki, eleştiri bu kadar hayatımızın bir parçası iken onu burada konu ediyor olmam neden? Eleştiri, tek kelimeden oluşan büyük bir dev. Azı kararlı çoğu zararlı. Ne de güzel bir atasözü. Fikirlerim öyle uçucu ki onları bir arada tutmakta zorlanıyorum. Her dala konuyorlar. E kondukları dalda kalmıyorlar.

Gurmelik ve Krallığın Eleştirisi

Yemeklerimi sürekli beğenen birine yemek yapmak istemem. Tadı berbat olsa bile ona güzel diyen biri için kendimi daha güzelini yapmak için motive edemem. Bu öteki kutup için de geçerli. Yemeklerimi sürekli yerden yere vuran birine o gün yemeğin tadı nasıldı diye sormam. Bilirim alacağım cevabı. İkisinin de fikirleri maddeden bağımsızdır. Fakat ‘Bugünkü yemeğin tadı düne göre biraz kötüydü’ diyen birinin cümleleri altın değerindedir. O iyiyi ve kötüyü ayırt edebilecek ve bunu belirtebilecek yetiye sahiptir. Bu cümlesi sizi kırmaz, çünkü bilirsiniz o günkü yemek güzel olmamıştır. Daha çok çabalarsınız yemeği güzel hale getirebilmek için. Kendinizi geliştirmek için ayrı bir motivasyonunuz olur. Yarın yapacağım yemek güzel olmalı. İşte kararında bir eleştirinin gücü buradadır. İnsanları daha iyiyi aramaya iter. Aksayan yönleri gösterir. Düşünsenize kralın yaveri ona sürekli süslü cümlelerle hitap ediyor. Her şeyin en doğrusunu yaptığını, dünyadaki en iyi kralın o olduğunu söyleyip duruyor. Kral da bu sözler karşısında büyüleniyor. Ve yaptığı şeyi aynı şekilde yapmaya devam ediyor. Krallık bu yönetim şekliyle ikinci yılında yerle bir oluyor. Çünkü hiçbir şey yapılması gerektiği gibi yapılmamıştı. Her yanlış kararda ona övgüler yağdıran yaveri yıkılışa ortak olmuştu. Fakat yıkımı onu olumlu eleştirilerle yücelten yaveri getirmemişti. Yıkımı kralın özeleştiri yapamayacak denli körelen zihni getirmişti.

Bahsi açılmışken özeleştiriye de biraz değinmek istiyorum. İnsan için kendi benliğini eleştirmek çok zordur. İnsan biriciktir. Kendi gözündeyse bu biricikliği inanılmaz yüksek bir mertebededir. Benmerkezci düşünce yapıyla doğrulmuştur. Öylesine benmerkezci bir düşüncedir ki bu gözlerimizi kapadığımız zaman dünyanın yok olduğunu bile düşünürüz. Bu çokça çocukluk döneminde var olur. Fakat bu özelliği kontrol altına alırız yaşlandıkça. İnsanların bizden bağımsız da varlığını sürdürebileceklerini anlarız. Her şeyin bize bağlı olmadığını dünyanın bizim etrafımızda 365 gün dönmediğini kavrarız. Bu kavrayış sırasında özümüze yönelik cümleler de sarf ederiz. Hatta onunla küstüğümüz de olur. Özeleştiri yapabilme becerisine sahip oluruz zaman geçtikçe. Herkes sahip olur demiyorum fakat büyük çoğunluğumuz kazanırız bu yetiyi. Zorlu bir süreçtir özeleştiri. Biricik olan benliğimizin hata yaptığını kabul etmek büyük bir erdemdir. Toz konduramayız çoğunlukla bize. Bu yüzden beni eleştirmek çok zordur. En kolayı seni eleştirmektir. Çünkü benliğimizle en alakasız olandır sen. Ve onun çoğul hali siz. Sen ve sizleri eleştirmesi öyle kolaydır ki hiç düşünmeden bile yaparız bunu. Eleştirdiğimiz konu hakkında hiçbir başarıya sahip olmamamıza rağmen yaparız bu eleştiriyi. Eleştiri ne kolaydır. Ben ve bizi eleştirmek ise çok zordur.

Eleştiri ve özeleştiri birbirinin ayrılmaz parçalarıdır. Özeleştiri yapılmadan yapılan eleştirinin geçerliliği her zaman sorgulanmalıdır. İnsanlar kendi kendilerindeki hataları görmeden başkalarında hata aramaktan vazgeçmelidir. Ve bütün bu süreçler kararında olmalıdır. Eleştiriyi içselleştirdiğimiz günlere.

Unutmak üzerine

Yaşadığımız şu süreçte hepimizin aklında türlü sorular var. Dünya ne zaman normale dönecek? Her şey eskisi gibi olacak mı? Neler değişecek? İnsan soyu bu yaşadığı deneyimden bir ders çıkaracak mı? Kapitalizmin bir anda çöktüğü, tüm devletlerin yalnızca kendi dertlerine düştüğü, Avrupa Birliği’nin dağıldığı ve ABD’nin öyle pek de süper bir güç olmadığını anladığımız bu günlerde insanlığın yaşamak için yeniden bir yol haritası çıkarması bekleniyor. Evet,  beklenen bu, fakat hiç de böyle ilerleyeceğini sanmıyorum.

Yüzyılın başında iki koca dünya savaşında milyonlarca insan öldü. Unutuldu! Hiroşima ve Nagazaki atom bombalarıyla yandı. Unutuldu! İspanyol Gribi milyonları öldürdü! Unutuldu! Madımak’ta insanları diri diri yaktılar. Unutuldu! Meydanlarda bombalar patladı, yanmış vücut parçaları binaların pencerelerinden kazındı. Unutuldu! 16 yaşında bir çocuk sorgusuz sualsiz idam edildi. Unutuldu! 99 depreminde onbinlerce insanı kaybettik, sokaklar onların ceset kokularıyla doldu. Unutuldu! İnsanlar haksız yere zindanlarda yıllarca çürüdü, işkenceler gördü. Yine unutuldu! Sokaklarda hakları için mücadele veren kadınlar susturulmaya çalışıldı. LGBT bireyler aşağılandı. Çocuklar istismar edildi. Madenciler göçük altında kaldı. Peki sonra ne oldu? Tüm bunların bir Pandemi kadar değeri yok mu yani şimdi? Tüm bunlardan sonra değil de Pandemi’den sonra mı değişecek bu dünya? Herkes hep sustu ve çok geçmeden her şey unutuldu! 

Pandemi de geçecek. İnanamayacağımız kadar kısa sürede hem de. Oysaki yakın zamanda zaten bir Pandemi olacağını uzmanlar söylüyordu. Bu beklenen bir gelişmeydi. Daha önce hiç olmamış, insanlığın başına ilk kez gelen bir vaka değildi. Aslında İspanyol Gribi’nden dersler çıkarmak, hazırlık yapmak gerekirdi. Fakat niyeyse olmadı/olamadı. Sanırım unutuldu… Nazım dizelerinde “en fazla 1 yıl sürer yirminci asırlarda ölüm acısı” der. O halde biz de diyebiliriz ki “en fazla 1 yıl sürer yirmi birinci asırlarda Pandemi acısı…”

“Felaket zamanlarını yaşarken” stres yönetme

Şu anda stresli hissetmek çok doğal. Yeni normalimizi bulmaya çalışırken hastalanmaktan ya da işimizi kaybetmekten endişeleniyoruz, ölü sayıları ve ekonomik gerileme haberleri ile boğulmuş hissediyoruz, ve ailemizden, arkadaşlarımızdan ve çalışma arkadaşlarımızdan izoleyiz.

Stres, bizi çevremizin taleplerini ve zorluklarını karşılamaya hazırlar – bir noktaya kadar. Hızla ortaya çıkan nöro-kimyasal ve nöro-elektriksel reaksiyonlar zinciri, dikkatimizi ve çevremizi değerlendirme yeteneğimizi keskinleştirebilir, bizi motive edebilir ve hatta bağışıklık sistemimizi kısaca geliştirmeye yardımcı olabilir. Ancak bu, kısa süreli bir yanıt mekanizması olarak tasarlanmıştır – dakikalarca veya saatlerce sürmek üzere, günlerce ve haftalarca değil.

Stres sistemimiz uzun süre aktif kaldığında, adaptif bağışıklık sistemlerimizi baskılayabilir ve bizi viral enfeksiyonlara karşı daha savunmasız hale getirebilir.

Bu yüzden stresimizi her zamankinden daha fazla yönetmemiz gerekiyor. Birlikte çalıştığım, fizyolojik ve zihinsel uyarılmalarını kontrol edebilen elit sporcular gibi, bizim de aktivasyonumuzun kilit noktası ile tanışarak iyi performans gösterebilmek ve iyi yaşamak için psikolojik beceriler kullanmamız gerekiyor. Stresi yönetmek için zihni nasıl kullanacağını anlayanlar, “uyarıya açık oldukları” ancak çok gerili olmadıkları o optimal durumu ararlar.

Koşullarımız üzerinde kontrole sahip olmayabiliriz, ama aklımız üzerinde kontrole sahibiz. Nispeten sakin olduğunuzu düşünseniz bile, stresin gizli ve güçlü bir düşman olduğunu bilin. Sizi hiç beklenmedik bir anda vurabilir. Bu yüzden hepimiz, bu sıkıntılı dönemi geçirmek için zihinsel beceri ve pratikler kullanmalıyız.

Nefes Alın

Farkındalık (mindfulness) pratiği, biliş ve duygumuza mesafe koymamızı ve böylece olanları gerçekte oldukları gibi görebilmemizi sağlar. Endişeli olmak yerine, endişeli olma hissini yaşadığımızı görebiliriz. Arada büyük bir fark var.

Uyandığınız andan itibaren bunu uygulamaya başlayın. Yakın tarihli bir videoda, Compete to Create’teki meslektaşım ve eski Olimpik Courtney Thompson, zihnimizi her sabah nasıl ayarlayacağımız konusunda tavsiyelerde bulundu. Telefonunuza ulaşmak, haberleri kontrol etmek veya sosyal medyada gezinmek yerine şunu deneyin:

  1. Gerçekten uzun ve derin bir nefes alın – on saniyeden fazla – ve nefes aldığınızdan daha uzun nefes vermeye çalışın. Şükran duyduğunuz bir düşüncenizi ifade edin. Sadece bir kutuyu tiklemeyin. Hayatınızda öne çıkan, sorumluluk alan insanlar var mı? Aileniz sağlıklı mı? Gerçekten hissetmeye çalışın. Bu düşünme alıştırması değil, düşünce ve duygu arasındaki bütünleşmedir.
  2. Gün için niyetinizi belirleyin. Hedeflerinizi ya da yapılacaklar listesinizi kastetmiyorum. Kastım, bugün ne tür bir insan olacaksınız? Niyet etmek, gelecekte bir eylem gerçekleştirme taahhüdünü temsil eder. Başkaları için orada olacak mısınız? Aileniz, arkadaşlarınız, yabancılar ve meslektaşlarınız için sakin ve kontrol altında kalabilecek misiniz? Bu, kendinizi en iyi şekilde gördüğünüz bir görüntü alıştırmasıdır.
  3. Çarşafın içinden çıkın ve ayaklarınızı yere koyun. Ayaklarınızı yerde hissetmek için bir dakikanızı ayırın. Ayaklarınızın olduğu yerde olun. Bu, zihinsel ve fiziksel olarak güne şimdiki anda başlamak için bir ilkedir.

Ne olursa olsun, düşüncelerinizin kontrolünü elinizde tuttuğunuzu unutmayın (en azından farkında olduklarınızın). Her gün ilk düşüncelerinizin ne olmasını istediğinize siz karar verebilirsiniz. Bunu iyi seçin.

Gün boyunca odaklanamamış veya endişeli hissediyorsanız, kendinize sekiz dakika ayırın ve nefes alın, aklınızdan geçen düşünceleri yargılamadan gözlemleyin ve bu düşünceler dikkatinizi çektiğinde dikkatinizi tekrar nefesinize getirin. Dikkatiniz dağılmışsa, bir sonraki nefesinize yeniden odaklanın. Deneyin. Pratik yapmanın doğru ya da yanlış yolu yoktur.

İyi Beslenin ve Güzel Uyuyun

Yüksek stresli zamanlarda kişisel bakım elzemdir. Basit ve açık görünüyor, ancak hayatta kalma modundayken, çoğumuz kendimize yeterince iyi bakmıyoruz.

Kaliteli uyku çok önemlidir. Son zamanlarda, Finding Mastery isimli podcastımda, Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nde bir uyku uzmanı ve Sinirbilim ve Psikoloji Profesörü olan Matthew Walker ile konuştum. En iyi uyku için her gece aynı saatte yatmayı öneriyor. Beyniniz düzenlilikten gelişir – Netflix’ten değil.

Ancak, stresliyseniz, uykuya dalma veya uykuda kalma konusunda sorun yaşayabilirsiniz. Bu sorunları yaşıyorsanız, Walker “sorundan uzaklaşıp devam etmeyi” öneriyor. Bu üç taktikten birini öneririm; Dişlerinizi fırçalayın – bir Pavlovian’ı, “uyku vakti geldi” tepkisini yeniden ateşlemek için, uykunuzun geldiğini hissedene kadar kitap okuyun (ne kadar sıkıcı o kadar iyi), veya düşüncelerinizi bir kağıt üzerine not edin (telefonunuza değil!).

Her sabah aynı saatte uyanmaya çalışın – kötü bir gece uykunuz olmuş olsa bile. Düzenlilik, sirkadiyen (günlük) ritimlerinizi kontrol altında tutacaktır.

İyi beslenin ve bol sıvı tüketin. Yüksek stresli zamanlarda vücudumuz şeker, nişasta ve tuz ister. Ancak araştırmalar, sağlıklı beslenen insanların enfeksiyonlara daha az eğilimli olduğunu bulmuştur. Renkli beslenin. Koyu renkli ve yapraklı sebzeler (özür dileriz, şekerler ve çikolata sayılmaz) bağışıklık sisteminizin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için etkili bir yoludur.

Ve bol su için. Vücudunuzdaki toksinleri temizler.

Bağlantı Oluşturun

Belirsizlik zamanlarında, tipik olarak rahatlık ve destek için yakınlarımıza doğru çekiliriz. Bu örnekte bizden, toplumsal mesafemizi korumak için topluluktan ayrılmamız, evlerimizde kalmamız isteniyor. Ancak, kontrol edilmezse, sosyal izolasyon yalnızlığa yol açabilir, bunun da zihinsel ve fiziksel sağlığımız üzerinde ciddi etkileri olabilir.

Ayrılık, izolasyon demek değildir. Bu zamanı başkalarıyla gerçekten bağlantı kurmak için kullanın. Onlara sizin için ne kadar değerli olduklarını söyleyin. İş arkadaşlarınıza övgü mesajları gönderin. Ailenize onları ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Aramak istediğiniz insanların bir listesini yapın, hayatınızda bir fark yarattıkları için onlara teşekkür edin. Ve sadece kendi endişelerinizi yayınlamayın. Başkalarının ne yaptığını merak edin ve gerçekten dinleyin. Bunu bugün yapın.

Bu merhamet pratiği zamanıdır. Hemen hemen herkes salgının sosyal, fiziksel ve ekonomik yönlerinden etkilenecektir. Hepimizin bunun içinde birlikte olduğunu kabul edin. “Başkası” yok.

Harekete geçin, değişiklik yapın. Instagram dans partilerine katılın. Şarkı söyleyin ya da hep birlikte müzik yapın. İtalya, kısıtlama altındayken neşe ve bağlantı yaratmanın güzel bir örneğini sunuyor. İnsanlar, balkonlarından, pencerelerinden ve çatı katlarından şarkı söylemeye başladılar ve çabalarını sosyal medya aracılığıyla koordine ettiler. Yaşasın İtalya!

Bu, başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğü konusunda aşırı endişelenmenin zamanı değil. Hepimiz bunun içindeyiz – hep beraber – ve gevşemek için bir zaman olsaydı, işte bu o. Başkalarıyla bağlantı kurmak, açık ve savunmasız olmak, zor zamanı atlatmamızı bunlar sağlayacak.

Amaç Bulun

Haberler kötüleştikçe ve günlük rutinlerimize döndükçe, kendinizi hayatınızın ve işinizin kıvılcımdan yoksun olduğunu düşünürken bulabilirsiniz. Bu dikkate değer dönemi kendinizden daha büyük bir amaç ile birleştirmeyi deneyin. Kendinize anlattığınız hikayeye siz karar verirsiniz. Kendimizin ötesinde bir yönelime sahip olduğumuzda bu bizi zorluklara karşı daha dayanıklı kılar.

Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Victor Frankl, dört toplama kampından sağ çıktı, bu da insanları anlayışını içtenlikle derinleştirdi. Frankl, yaşamdaki ana itici gücümüzün veya motivasyonumuzun ne zevk ne de güç değil, anlam olduğunu öğrendi. Frankl, “yaşam, asla şartlar tarafından değil, sadece anlam ve amaç eksikliğinden dayanılmaz hale getirilir.” sözlerini kullandı. Kamplardaki deneyiminde, “gelecekte yerine getirilmesi gereken bir anlama yönelenlerin hayatta kalması daha olasıydı” dedi.

İlham almak için, krize yanıt olarak daha iyi olana hizmet eden insanları not edin. Bazıları toplumlarında daha az şanslı olanlara yardım ediyor. Diğerleri bunu çocukları için bir öğretim anı olarak kullanıyor. Bu, bir amaç için yaşamak ve önderlik etmektir. Siz de aynısını yapabilirsiniz.

Günler geçtikçe ve işler zorlaştıkça, en önemli müttefikinizin içinizde olduğunu unutmayın: zihniniz. Bu yüzden ona iyi bakın – hem kendi sağlığınız, hem de başkalarının sağlığı için.

Kaynak: Harvard Business Review

Feryal Tilmaç söyleşisi: İnsan olduğumuzu, küçüklüğümüzü, kırılganlığımızı hatırlamak

Feryal Tilmaç’ın içinde 14 öykü bulunan Sen Yabancı Değilsin kitabını okurken insana dair hiçbir duygu ve eyleme yabancı olamayacağımızı bir kez daha anlıyoruz. Öykü okuma hazzının tanıdık sularında hiçbir konuya ve duyguya yabancı olmaksızın dolaşıyoruz.

Birbirimizin yabancısıymış gibi günlerimizi geçirdiğimiz bu dünyada Feryal Tilmaç, Sen Yabancı Değilsin diyerek bizlerin öykülerini yine bizlere son derece saf, arı ve temiz noktalardan aktarıyor.

Feryal Tilmaç ile edebiyattan, öykücülüğe, anlatma isteğinden içimizde biriktirdiğimiz yabancılara ve tanıdık gizli yüzlere varana kadar son derece sakin fakat dipten akan bir söyleşi gerçekleştirdim. Buyurun lütfen.     

Aynur Kulak: Feryal Hanım, aslında bir çalışma hayatınız varken, kurumsal bir işte çalışıyorken bir gün istifanızı verip sadece yazmaya başlıyorsunuz. Ta en başa dönmek istiyorum. Edebiyatla olan bağınız  -çalışsanız da veya başka meselelerle uğraşsanız da- hiç kesilmemiş olan bu bağ ne zaman başladı? İlkokul, ortaokul, ne zaman büyülemeye başladı edebiyat sizi?

Feryal Tilmaç: Evet, tam da dediğiniz gibi oldu. Aldığım eğitimle ilgili bir iş yapıyordum. Kayıp zaman gibi görmüyorum o yılları yine de. Öyle olması gerektiği için olmuştur. Dediğiniz gibi en başa dönersek, okumayı bile bilmiyordum henüz o ilişki kurulduğunda. Dinliyordum sadece. Masallarla başladı her şey. O nedenle edebiyattan büyülenme gibi tumturaklı bir durum diye göremiyorum, doğaldı. Yemek, içmek, uyumak kadar. Hayatı anlamak için hikâyelere ihtiyacımız var. O yaşlarda üzerinde düşünülmez tabii ama aslında hayallerin sınırsızlığına bayılıyor insan herhalde. Küçük yaşta girince damarlarınıza, ömür boyu dolaşıp duruyor içinizde o ilgi, sevgi, merak. Aşk.

-Sen Yabancı Değilsin dördüncü kitabınız. 2007’den bu yana tüm kitaplarınıza baktığınızda, öyküleriniz Feryal Tilmaç’ı nereden nereye getirdi? Yani tamamen yazmaya başladığınız o günden itibaren bilinciniz, duygu durumlarınız ve etrafı algılayışınız nasıl değişimler geçirdi? Ek olarak şunu da sormak isterim:  Edebiyat türleri içinde bir ifade biçimi olarak öykü yazmayı tercih edişiniz, yani boşlukları olan, zaman zaman okuyucu, zaman zaman hayat tarafından tamamlanan öykü türünü seçmenizin de tesadüf olmadığını düşünüyorum. Ne dersiniz? 

Yazmaya başladığımdan bu yana her anlamda değiştiğim şüphesiz ama o değişim yazmasam da gerçekleşecekti. Okumakla, izlemekle, deneyimlemekle değişir insan. Zaman kimseyi kusur koymaz. Geçirdiğim değişimin nesi, nasılı ve ne kadarı yazmamla ilişkilendirilebilir bilmiyorum. Fakat Patrick Süskind’in bir öyküsünün epigrafını getirdi aklıma sorunuz. “Amnesie in Litteris, okuyan insan değişti ama bunun farkına varmasını sağlayan hücreleri de değiştiğinden anlayamadı.” Sözcüğü sözcüğüne olmasa da böyle bir şeydi. Çok zaman geçmiş okumamın üzerinden. Demem o ki belki yazmak da beni öyle değiştirdi ki kesin olarak saptayamıyorum bu değişikliği. Öyküye gelince, aslında seçtiğim öykü değil kurmaca anlatı. Yarın bir gün roman da olabilir yazacağım. Asıl önemlisi hikâyelerimi anlatabilmek benim için.

-Yukarıdaki soruyu sorma sebebim; Sen Yabancı Değilsin öykü kitabınızın genel kanı dışında aslında sadece kadınları, kadınların sorunlarını, dertlerini, toplumla olan mücadelesini anlatan bir kitaptan ziyade insanlık hallerini yansıtıyor olmasının bende bıraktığı etki. Bu anlamda Sen Yabancı Değilsin’i tek bir bakış açısına sığdırmak istemiyorum. Nasıl bir birikimin sonucu olarak ortaya çıktı Sen Yabancı Değilsin? Esneyen Adam kitabınızın yayın tarihi 2013. Dolu dolu altı yılı kapsayan süreçte Feryal Tilmaç neleri görmeye ve fark etmeye başladı da bu on dört öyküyü yazdı?

Sanki bu sorunun yanıtını önceki sorularda verdim gibi geldi bana. Tekrar gibi olabilir o yüzden. Şöyle ki bütün olan biten değişimle ilgili. Hayat deneyimlerinin tamamı insanın zihnini değiştiriyor. Akıl ve kalp. İkisi için de geçerli. Dünyaya bakışınız da değişiyor ister istemez. Ben aynı insan değilim ki aynı şekilde yazayım. Bu hem her kitabım için hem de yazarsam bundan sonraki öykülerim ya da romanlarım için geçerli. Temel değerlerim, düşüncelerim, kabullerim, inanç ve sevgilerim dışında her şey değişiyor. Aynı insan olarak kalmıyoruz. Kalmıyorum demeliyim. Herkes adına söz söylemem doğru olmaz. Zaten kalsam bu üzücü olurdu herhalde. Bazen yirmi yılın ardından bir arkadaşımla karşılaştığım olur örneğin, hemen hiç değişmediğini, olduğu yerde durup durduğunu görürüm, istihkakı olan zamanı kullanamamış gibi gelir ve bu içimi hüzünle doldurur.

-Öykülerinizi birinci tekil şahıs anlatıcı üzerinden kaleme almışsınız. Zor bir anlatım biçimidir, objektiflik yer yer kaybolabilir çünkü. Fakat bir monolog halinde olmaktan ziyade, bu öykülerin ulaşacağı kişilerle paslaşmayı ve böylece gölgeli olabilecek anlatımı tamamıyla açmayı tercih ediyorsunuz. Kitabın ismine de yansıtıyorsunuz bunu. Sormak istediğim; bizlere yaşanılan olayları aktarıyor gibi duruyorsunuz on dört öykü boyunca fakat altta akan başka bir hikaye var; dertler, korkular, kaygılar var; öyle değil mi? Mesela Focus öyküsü, mesela Yuva, mesela Eksik…

“Ben anlatıcı” diye tanımlamayı tercih ederim çünkü teknik olarak söylemek gerekirse – ki bu meraklısı dışındakiler için epey sıkıcıdır- birinci tekil, ikinci tekil ve birinci çoğul ben anlatıcılar var öykülerde. Siz sorunca tekrar düşündüm de, ben bunların hiçbirini bilinçle seçmedim. Bana doğal gelen biçimde anlattım hepsini. Hikâyenin gereksindiği biçimde. Galiba. Bundan bile emin olamıyorum çünkü nasıl yazdığınızı izah etmek yazmaktan bile karmaşık. Kendime de izah etmeye çalışsam bu böyle. Ben bunu nasıl yazdım sorusunun yanıtı olmuyor insanda kimi zaman. Bundan şikayetçiyim sanılmasın. Ben o bilememeyi seviyorum ama işte bir başkası sorduğunda da bulanık yanıtlar vermeme neden olabiliyor bu durum. Öykülerin görünüşte anlattıklarının yanında birer alt metinleri olup olmadığı sorunuza gelince, var elbette. Katman katmandır edebiyat anlatısı, dünya ve onun insanları gibi. Yalın olsa da yalınkat değildir. Her katman sözünü kendi okuyucusuna söylüyor olsa gerek. Ben okuduğum kitaplarda bunu hissederim hep.

-Sen Yabancı Değilsin; farklı coğrafyalardan, farklı mesleklerden, farklı görüş açılarından hatta farklı inanışlardan, toplum yapılarından (Son üç öykünüz Salyangoz, Zaman Taşı ve Rit’i kastediyorum.) insanların bir araya geldiği bir öyküler bütünü.  Dimağımda kalan, olayları yaşayanların ve aktaranların kadın veya erkek olmalarından ziyade ilk oluşan toplumlardan günümüze insana dair olan meselelerin değişmiş gibi gözükmesine rağmen aynı olması. İlk toplumlardan günümüze inanılmaz bir yer oldu dünya. Sizin öykülerinizde ilk başladığımız yerde olmamamıza rağmen insana dair meselelerin yarattığı duygu durumlarının tüm bu değişimlere rağmen değişmemiş olması duygusu çok kuvvetli. Ne dersiniz?

Ne diyeyim! Çok güzel anlatmışsınız. Ben de biraz daha açmayı deneyeyim. İnsan ölümlü olduğu bilgisine sahip olduğundan beri bu bilgiyle yaralıdır. Varoluşun tüm ıstırabı bu düşünceden kaynaklanır. Tüm duygular, aşk, ihtiras, öfke, acı, korku, hayal kırıklığı, arzu, istek ve hatta teslimiyet bu kaygıdan çıkıyor. İnsanın özü bu. Dünya kurulalı beri özünde değişmeyen tek bir şey varsa o da bu. İnsanı hangi tarihsel, toplumsal, sınıfsal bağlamda anlatırsanız anlatın, onun içine doğru bakıyorsanız, insan ruhunun karanlığına dalıyorsanız aynı duyguları, çok çok onların farklı dışavurumlarını buluyorsunuz. En azından benim insanı algılayışım böyle. Yazarak da belki biraz daha iyi anlayabilirim diye umuyorum ya da düşündüklerimin sağlamasını yapmaya çabalıyorum farkında olmadan. Bu yaklaşımım yazdıklarımı da şekillendiriyor olsa gerek.

-Öykülerinizdeki karakterlere baktığımızda ve anlattıkları olayları okuduğumuzda her bir insanın kendi algı perspektifinden baktığını görüyoruz. Bir de bu insanların oluşturduğu toplum var. Kolektif algı günün sonunda, kişilerin algı düzeyinden tezahür ediyor  aslında fakat her birimizin ağzında çürümüşlük, küflenmişlik, anlayışsızlık, vicdansızlık, riyakarlık eleştirisi bitmek tükenmek bilmez derecede yorumlanıyor. Öyküleriniz bu toplum (veya toplumlar) iflah olmaz, işte görün hiç umut yok duygusunun sirayeti olarak mı ortaya çıkıyor sizce yoksa  hayır aksine umut var, umut var ki yazıyorum mu dersiniz?   

Bu ilginç bir soru aslında. İnsan içinde yaşadığı toplumdan ne kadar uzağa düşebilir bilmiyorum. İnsanların, hepimiz için söylüyorum bunu, çuvaldızı kendine batırmak konusunda anlaşılabilir bir isteksizliği var. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi en zorudur. Hep biz mi haklıyız? Suç hep ötekinde mi? Ayrıca “haklı”dan başka bir sıfat yok mudur durumları tarif edecek? Başkalarında şikayetçi olduğumuz bir hâli hiç mi yakalamayız kendimizde, yakalayıp da şaşırmayız? Bu ve bunun gibi pek çok soru var yanıtlanması gereken. Geniş bir şartlar bütününü göz önünde bulundurarak enikonu düşünmek gerek. Belki bunu başka bir platformda daha detaylı tartışmalıyız. Sorunuzun ikinci bölümüne gelince, yazmaktan bağımsız düşünmek isterim bu konuda. İnsanlık için umudumu kaybettiğimden ya da umutlu olduğumdan yazmak, kendi yazdıklarıma tuhaf bir değer atfetmek gibi geliyor bana çünkü. O nedenle hayatın içinden yorumlamayı tercih ederim. Ne yazık ki burada da kesin bir yanıtım yok. Çünkü bu durumda elle tutulur bir ikilik hatta çokluk buluyorum içime baktığımda. Zaman zaman iğrenti düzeyinde bir vazgeçişe, asla iflah olmaz bu insan türü gibi bezginlik veren bir düşünceye kapılıyorum. Zaman zaman tam aksi yönde bir duygu düşünce salınımıyla umutlanıyorum, dünyanın çok daha iyi bir yer olabileceğine, insanın özünde iyi olduğuna ilişkin sarsılmaz bir inanç duyuyorum. Bazen ise gri alanlarda dolaşıyor zihnim, anlamı kaybediyorum, umursamamak, görmezden gelmek istiyorum, serin bir boşluk duyuyorum içimde. Neyse ki bu sonuncusu uzun sürmüyor çünkü en tuhafı bu duygu durumu oluyor.

-Öykülerinizde birinci tekil şahıs ağzından anlatımı tercih ederken zamansal olarak geniş bir zamanı kat etmeyi tercih etmişsiniz. Bazı öykülerinizde şimdiki zamandan (hatta andan) veya geçmişten başlamış olsanız bile öykü ilerledikçe geniş zamana yayılan öyküler bunlar. Zaman nasıl bir kavram? Biraz daha genişletmem gerekirse;  edebiyat söz konusu olduğunda, bir hikayeleştirme, anlatı, aktarım söz konusu olduğunda, zaman nasıl bir kavrama dönüşüyor?

Yanıtlamaya sorunuzun sonundan başlarsam, kurmaca anlatıda her şey “şimdi”de gerçekleşiyor. Aslında hayat gibi. Zaman ucu bucağı, sınırları belirsiz durup duran bir bulutsu. Biz içinden geçip gidiyoruz. Her şey şimdide gerçekleşiyor, çünkü aslına bakarsak geçmiş daima geçmiş, gelecek de gelmemiş olduğundan elimizdeki tek zaman birimi an. Ondan başka bir şeyimiz yok zamansal olarak. O da kayıp gidiyor, geçmişe dönüşüp duruyor. Ama bulunduğumuz noktada hep geçmişin bilgisi, gölgesi, imgeleri, yaşantıları, seyrelse de duyguları yanımızda oluyor, iyisi de kötüsü de farklı sebeplerden hüzünlendiriyor. Geleceğin de planları, umutları, beklentileri, korkuları hep yanımızda. Geçmiş hüzünse gelecek de kaygı kaynağı. Geçmiş ve gelecekten, hüzün ve kaygıdan arınmış bir iç rahatlığıyla anda yaşayabilmek ne güzel olurdu. Söylemesi birkaç cümleyi peş peşe dizmeye bakıyor da uygulaması pek o kadar kolay değil. Yaş aldıkça, anlayışımız derinleştikçe artan bir çaba sarf etmekten ibaret yaptığımız. Sözü ne çok uzattım değil mi? Fakat işte hayattaki zaman algım bu, kurmacaya da tam anlamıyla bunu yansıtıyorumdur muhtemelen.

-Sen Yabancı Değilsin’deki dil yapısı öykülerin atmosferini nitelik açısından etkiliyor. Bu anlamda öykülerin tamamına baktığımızda dil açısından bir bütünlük yok. Böyle bir bütünlük tabii ki olmak zorunda değil. Tek tek baktığımızda insana dair dertlerin ortak oluşunun yanında, dilin öykü bazında farklılık göstermesine katılır mısınız yoksa aslında dilde size farklı gelen kullanımlar olsa da bir bütünlük var yorumunda mı bulunursunuz?   

Dilde temel anlamda bir bütünlük var elbette. Benim yazarken kullandığım dil bu, hatta bu dil yaşarken kullandığıma da oldukça yakın. Sanırım sizin sözünü ettiğiniz her öykü karakterinin kendi dilini kullanması. Bu da sözdizimi ve seçilen sözcüklerin farklılığıyla ilgili. Tabii bazen öykü karakteri aynı zamanda anlatıcı da olduğunda kendi sözdizimleri ve kendi sözlüğüyle anlatıyor hikâyesini, o da öykünün doğrudan dili oluyor. Örneğin bir bilimkurgu öyküsüyle, bir hayvanın anlattığı fantastik hikâyenin farklı sözlükleri, sözdizimleri ve hatta buluşları olması doğal. Dili önemsiyorum ve kullanımına bu şekilde yaklaştığımda daha zengin bir alan açılıyor önüme ve ben de elimden geldiğince bundan faydalanmaya çalışıyorum. Aslına bakarsanız benim için işin en zevk aldığım yanlarından biri buru. Çok seviyorum anadilimi, onun bütün sözdizimi olanaklarını ve yöresel söyleyişleriyle, argosuyla, bilimsel terminolojileri ve benzerleriyle muhteşem zenginlikteki kelime dağarcığını.

-Son iki yıldır öykü kitapları çokça basılmaya başladı. Özellikle genç yazarlar ve bu genç yazarların içeriği yeni, anlatımı yeni, çehresi yeni öyküleri ile karşı karşıyayız. Gidişatı nasıl görüyorsunuz? Çağdaş edebiyatımız nasıl bir şekillenme içerisinde?

Çağdaş edebiyatımızın nasıl şekillendiği konusunu yorumlamak, bu konuda çalışan akademiklerin, edebiyat kuramcılarının ve eleştirmenlerin işi. Ben bir okur ve yazar olarak bu gelişmeyi, çeşitliliği, sınırların zorlanmasını, anlayışın sarsılmaya çalışılmasını gayet olumlu bulduğumu söyleyebilirim yalnızca. İzin verirseniz saptamalarınıza bir ekleme de ben yapmak isterim. Özellikle öykü türü söz konusu olduğunda kadın yazarların ağırlığının hissedildiği bir dönemden geçiyoruz gibi geliyor bana. Dertleri var çünkü bu ülkede kadınların herkesten fazla, söyleyecek sözleri var, buna bağlıyorum ve kadınların ifade olanaklarının hayatın her alanında aynı düzeyde gelişmesini içtenlikle diliyorum.