Ana Sayfa Blog Sayfa 67

Oyuncu: Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız Adile Naşit

Bir kuşağın çocuklarının uykudan öncesini tatlı bir masala dönüştüren, sinemamızın unutulmaz oyuncularından Adile Naşit’i anlatan bir kitap: Oyuncu Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit, 2020’de raflarda yerini aldı. Önce izleyenin kalbinde yerini almış, oradan da bir yıldız sisteminde, yıldızlığın ölçütlerine dışında bir yıldız olmuş Adile Naşit’in hayatı üstüne kuruludur. Sibel Öz’ün hazırladığı kitap, okura Direklerarası’ndan doksanlara, tiyatrodan sinemaya evrilen bir uzun anlatı sunar.

Adile Naşit

Tiyatrocu bir ailenin iki çocuğundan biri olarak 17 Haziran 1930’da hayata gözlerini açan Adile Naşit, hayatının merkezine çok sevdiği tiyatroyu koymuştur. Gönlünü kaptırdığı sinema yüzünden tiyatro çalışmalarını bırakmış ve 1987’deki vefatına kadar, adının sinemanın unutulmazları arasında yer almasını sağlayacak pek çok filmde oynamıştır.

Babası Naşit Özcan, tuluat tiyatrosunun önde gelen temsicilerindendir. Onun için komiğin vücut bulmuş halidir demek doğru olacaktır. Adile Naşit, Turan Tiyatrosu’nun üstündeki evlerinde doğduğunda Direklerarası da İstanbul sanatının nabzını tutmaktadır. Yıllar değişimlere gebedir. Bir süre sonra ne Direklerarası’nın eski şöhreti kalacaktır ne de tuluat tiyatrosunun. Bunun ardından doğan ekonomik sıkıntılar, baba Naşit’in hastalıkları ve vefatı Adile Naşit’in on dört yaşında kendini bir bayrak atölyesinde ailenin geçimine katkı sağlamak için bayrak boyarken bulmasıyla sonuçlanır. Oysa o, Abisi Selim gibi bir tiyatro tutkunudur ve yaşamına tiyatroda yön vermek istemektedir. Çabası sonuçsuz kalmaz. On dört yaşında bir oyuncu olarak sahneye ilk adımını atar.

Başarılı bir oyuncu olarak tiyatrodaki varlığını sürdürürken, sinemaya deyim yerindeyse âşık olur. İlk başta sinemanın dayatma kriterlerinden aşkı karşılık kalsa da Adile vazgeçecek değildir. Birkaç filme aldığı rollerden sonra yolu Ertem Eğilmez’le kesişir. Asıl keşfi de Ertem Eğilmez’le olur. Sonraki yıllarda, Hababam Sınıfı’nın Hafize’si Adile Naşit, Yeşilçam’ın değişmezleri arasındadır.

Adile Naşit’le ilgili anılarda da gezmemize olanak sağlayan kitapta hakkında anlatılanlardan görürüz ki, Adile Naşit, canlandırdığı tiplere yakın, sevgi dolu, yüzü her zaman insan dönük, çevresindekileri hep güldürmeye çalışan, yaşadığı sıkıntı ve acıları içine atmış ve dışarıya gülücükler saçmış naif bir insandır.

Yeşilçam ve Yeşilçam Yıldız Sistemi

Kitapta, Yeşilçam’ın tüm serüveninde de kısa, öz, net, sade ve bir o kadar da bütünlüklü bir bakışla karşılaşmak mümkündür. Sibel Öz, Yeşilçam’ı, yargılayıcı olmayan bir tutumla, Türkiye tarihiyle birleştirerek okur için gözler önüne sermeyi başarmıştır. Bu anlamda ülkemiz sinema tarihinin bir kesitini de okura sunmaktadır.

Kitap, okuru, Yeşilçam’ın kendini var etmek zorunda kaldığı ilişkiler ağından, yönelimlerinden, gelişmesinden Adile Naşit izleğiyle geçirmektedir. Bu geçiş, aynı zamanda sektörünün özelliklerine uygun olarak yarattığı yıldızları da karşımıza çıkar: Cahide Sonku, Türkan Şoray, Fatma Girik, Müjde Ar, Hülya Koçyiğit. Kitap, yıldız sistemini sorgulatırken, Yeşilçam’ın yıldızlarını ve onların bir tiplemeye bağlı kalan oyunculuk kariyerlerini, yaşadıkları sıkıntılarını da görünür kılmaktadır.

Anti-Yıldız

Sinemanın yıldızlar geçidinde kendini var etmiş, sektörün yarattığı kriterlerin dışında, albenisi, vücudu, güzelliğiyle değil de oyunculuğuyla yıldızlaşmış bir sanatçıdır: Adile Naşit. Hiçbir zaman başrol oynamamıştır. Buna rağmen Altın Portakal En İyi Kadın Oyuncu ödülünü almayı başarmıştır.

Kitaptan aktarımla kendisi ödülü almasını şöyle yorumlar:

“Düşünebiliyor musunuz, Cüneyt’in karşısında Türkan değil, Hülya değil, Fatma Girik değil de ben!”

İçinde bulunduğu yıldız sisteminin de bir resmini, bir eleştirisini veren bu naif sözleriyle, seyircinin kalbinde bir yıldız gibi parlayan varlığını da sürdürmektedir, Adile Naşit.

Kitapsa okura yine Adile Naşit özelinde, anti-yıldızlığı, tüm değişkenleriyle sunmaktadır.

Kitap İçinde Genel Bir Seyre Dair

Sibel Öz’ün yüksek lisans çalışmasından kitaplaştırdığı bu eser, bilimsel yayınlarda görülebilecek, didaktik, teknik ve tekdüze anlatımın dışında okuru sakince kucaklamaktadır. Bir kuşağın vefasına atfen de doğmuş olan bu kitap, içinde elbette Adile Naşit’i ama onun yanında tiyatrodan sinemaya uzanan keyifli bir yolculuğu, Yeşilçam’ı, Yeşilçam yıldız sistemini ve anti-yıldızlığı okura sunmaktadır.

Adile Naşit’in Uykudan Önce’sinin kuzucuklarından Sibel Öz’ün alanındaki bir boşluğu da dolduran, titizlikle hazırlanmış bu eserini keyifle okumanız dileklerimle.

Sibel Öz, Oyuncu Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız, Adile Naşit, İletişim Yayınları, İstanbul, 2020.

Zip programında çalışan duyusal çarpıklıklarımız

Çevreye bakarken hangi hızda gördüğünüzü düşünüyorsunuz? Ya da gördüğünüz şeylerin ne kadarının gerçek olduğunu düşünüyorsunuz? Gördüğünüz şeylerdeki gerçekliği saklayan yanılsama nereden geliyor? İşte burada tam da bunu konuşuyorum…

Önünüzde kocaman bir çiçek bahçesi var ve siz onu sakince izliyorsunuz. Renkleri sizi çekiyor. Çeşit çeşit, hatta rüzgar estiğinde kimisinin kokusu burnunuza geliyor. Bu duyuların her biri içinizde bir şeyleri tetikleyip farklı duygular oluşturuyor ve farkında olmasanız da geçmiş anıları canlandırıyor.

Renk diyerek geçiştiriyoruz; ancak renk oluşumunun derinlerine indiğimiz birçok mekanizma ortaya çıkıyor. Hem kimyasal hem fiziksel hem de biyolojik olarak; ancak şu an değineceğimiz kısım burası değil.

Görme algımıza geri dönersek, ışık bir maddeye çarpıyor sonra oradan yansıyarak gözümüze geliyor ve beynimizdeki kimyasal mekanizmaların çalışması sonucunda görme merkezimiz verileri değerlendiriyor. Sonucunda da dünyayı algılayışımız ortaya çıkıyor.

Algılamak ile veri yani bilgi aynı şey değildir. Görmek aslında bir algıdır, veri değildir. Beynimiz veriyi alıp değerlendirir ve bizdeki anlamına göre görüntüyü şekillendirir.  Vücudumuzda salgılanan hormonlar ve nörotransmitterler sayesinde bir tepki oluşturur ve bu tepkisel durum gerçeği algılamamızdaki en büyük engeldir; çünkü bilgiyi ilk hali ile yani olduğu şekli ile değil, bizim gerçeklik algımızdaki anlamla şekillendirir.

Herkesin her baktığı manzarada aynı şeyi görmemesinin sebebi budur. Birine yakışıklı, güzel, beyefendi, kaba, nazik gibi özellikleri yakıştırdığımızda da bu bir görüntü değil algıdır; ancak baktığımız kişi aynıdır ve biz bu çıkarımlara bizdeki verilerle ulaşırız. O yüzden bizler, aynı kişilere baktığımızda aslında farklı kişiler görürüz.

Işık bir yüzeye çarpıp yansıdığında, yüzeye çarpan ışık ile gözümüze gelen ışık aynı değildir. Veriler daha dünyaya geldiği an bozulmaya başlar. Çünkü maddedeki elektronlar ışıktaki fotonları emip daha üst seviyelere geçerken kendisi de foton yayımlar. Yani gelen ışık ile yansıyan ışık farklıdır.

Bunlara ek olarak hangi hızda gördüğümüze bakarsak; ‘’bizler aslında ışık hızında görürüz’’. Yani görme hızımız da ışık hızındadır. Işık hızı evren için bir limit (şu anki verilere göre) olduğundan görmemizde de sınırlıdır. Tıpkı madde ile etkileştiğinde bozulduğu gibi, biz de bir madde olduğumuzdan ışık bizimle de iletişime geçtiğinde değişikliğe uğrar, bozunur.

Işığın etkileşime girdiği atomun kimyasal yapısı bu bozunmanın limitlerini belirleyip sınır değerlerini çizer. Aslında bizler daha anne karnındayken (hatta sizi daha öncesine de götürebilirim, yumurta ve sperm evresine ancak bu kısma başka bir yazıda değineceğim) bilincimiz oluşur. Bu sebeple hepimizin kodladığı şablonlar bulunur. Anne rahmindeyken ses ve kimyasal yapı, doğduktan sonra da bunlara ek olarak ışık yani görme ile şablonlar oluştururuz. Örneğin çocukken bize kötü davranan birini önce beyin kodluyor, büyüdüğümüzde bu şablona uyan kişileri çocukluktaki kişi ile özdeşleştirip aynı karakter analizini yapıyor. Bunu bizim fark edip etmemiz önemli değil, sistem otomatik olarak çalışıyor. Yani beynimiz bize bu kişi o kişi, diğerinden farksız diyor. İşte algılarımız da bu şekilde oluşmuş oluyor.

Bilgi bize, ışık hızında, ışık ile de ulaşsa algımız yine ona üstün gelip kendi otoritesinin kuruyor. Bu yüzden temel olarak baktığımız şeylere gerçekten bakmamız gerekiyor. Olanı görme, onun ne olduğunu fark etme durumuna ulaşabilmek için sadece bakmak… Kendi şablonlarımızdan sıyrılıp onun içine girmek gerekiyor. Yoksa baktığımız hiçbir şey aslında kendisi olmuyor. Her şey sadece bildiğimizi sandığımız, bu güne kadar öğretilmiş, öğrenilmiş bilgilerin bir zip programı gibi sıkıştırmasında, dar bir alanda, görüsü zayıf bir şekilde benliğimize giriyor. Oysaki istediğimiz gerçekten bu mu? Bir zip programında yaşamak mı? Yoksa gerçeği gerçekliği ile mi algılamak? 

Kendimizi bırakabilirsek olasılık dalgasının belirsizliğinde değil, temel koordinat sisteminin istediğimiz bir noktasında olabiliriz… Kararlılık ve tutarlılık görüngemiz olsun…

Okumak sadece bir eylem değil, aynı zamanda bir yaşam biçimidir!

0

Karantina günlerini katlanılır kılan yegâne dayanağımız kitaplar oluyor şüphesiz. Okumanın iyileştirici gücü ruhumuzdaki kırgınlıkları onarırken tutkularımızı, hayallerimizi ve heyecanlarımızı beslemeyi de ihmal etmiyor. Her kitap başka bir evrene kapı aralarken, yaşattığı duygular, içinde yaşadığımız zorlu süreci bir nebze olsun unutturmayı başarıyor.

Salgın nedeniyle çevremize ördüğümüz görünmez duvarlar insanlarla olan ilişkilerimizi sınırlandırmaya başlamışken, edebiyatın birleştirici ve kucaklayıcı gücü aramızdaki bütün sosyal mesafeleri yerle yeksan ediyor.  

İnsan hikâyelere ihtiyaç duyar…

Hayatı en iyi okuyarak anlayabilir insan. Belki de bu yüzden hikâyelere ihtiyaç duyar. Kendi yaşam hikâyesini kurarken bireysel varoluşuna anlam kazandırmak, kendini tanımak, insan olarak sınırlarını, zihnin derinliklerini keşfetmek ister. Öteki yaşam deneyimlerini, başka zihinlerin kuytularında saklananları, bütünüyle yalnız olup olmadığını merak eder. İyi kitaplar, bu çetrefilli yolda kişiye yoldaş olduğu gibi, benzersiz ve incelmiş bir zevkin, hayal gücünün, maceranın, güzelliğin, düşünsel özgürlük ve derinliğin de kapılarını açar. Okumak asla edilgen bir eylem değildir.

Şimdi kitaplara sığınma ve okuma üzerine yakın okumalar yapma zamanı…

”Bir kitap her okurun zihninde yeniden yazılır ve her okurun zihnini kendi benzersiz yoluyla yeniden yazar.”

Belki de okumaya başlamadan; okuma eylemini bir kavram olarak ele almak, üzerine düşünmek ve tartışmak gerek önce. Okumayı sevmenin/sevmemenin, okumanın/okumamanın insana neler kattığını ya da kaybettirdiğini anlamak lazım. Körü körüne kitap okuyarak ”iyi bir okur” olunur mu? İyi okur sıfatına erişebilmek için yazma becerisi gerekir mi? sorularına yanıt bulmak gerek. İşte tam da bu noktada, Delidolu’nun #OKUMAK temalı kurmaca dışı eserler koleksiyonu zihin açıcı kitap seçkisiyle, okuru kendi okuma serüveni üzerine sıradışı bir edebiyat deneyimi yaşamaya çağırıyor. Ne de olsa okumak asla sadece okumak değildir!

Okuma üzerine yakın okumalar yapmak isteyenlerin başucu kitabı

Zadie Smith‘ten Tim Parks‘a, on bir farklı yazar, yayıncı, akademisyen ve araştırmacının okuma üzerine kaleme aldıkları yazılardan oluşan Okuma Üzerine Yakın Okumalar; okumayı seven, okumanın insana neler kattığını anlatmakta kimi zaman zorlanan her yaştan kitapseverin ilgisini çekecek çokkatmanlı bir derleme. Kitapta; okumanın ve edebiyatın hayat kurtarıcı ve ilham verici yönleri, entelektüel gelişime ve ruhsal duruma etkileri, bilişsel olarak zihinlerimizi nasıl dönüştürdüğü, okuma esnasında beynimizde neler olduğu, dijital çağda değişen okuma biçimleri gibi esaslı meseleler; kişisel deneyimler ve bilimsel araştırmalardan yola çıkılarak irdeleniyor.

Anlatmak, daha iyi anlatmak için bazen de yazmayı öğrenmek gerek

Yazma Dersleri, ödüllü yazar Ferda İzbudak Akıncı‘nın söyleşilerinden yola çıkarak, yazma ve yaratma ve okuma sürecine dair fikir ve tavsiyelerini paylaşıyor. 30 yıllık yazarlık serüveninde, dünyayı ve hayatı edebiyat aracılılığıyla tanıdığına, anladığına ve sevdiğine vurgu yapan yazar, kendi düşüncelerinin yanı sıra usta yazarların edebi deneyimlerini yansıtarak yazmaya gönül verenlere kılavuzluk ediyor…

”Pasif okur” imgesi yıkılıyor

Arjantinli yazar ve eleştirmen Ricardo Piglia‘nın Son Okur adlı yapıtı, okur olmanın değişik hâllerine yakından bakmamıza olanak sağlıyor, ”pasif okur” algısını yerle bir ederek, okuru bir ”eylem insanı” olarak yeniden kurguluyor. Edebiyatın en önemli varlık koşulu sayılan okuru, Kafka’dan Joyce’a, Borges’ten Che Guevara’ya uzanan bir yelpazeyi izleyerek adım adım sorgulayan kitap, ezeli ve ebedi son okur imgesine odaklanıyor. 

Bilgelik ağacının gölgesinde yeşeren düşünceler…

Şair, köşe yazarı Avram Ventura‘nın kişisel deneyimlerinden, gözlem ve sorgulamalarından beslenen Bilgelik Ağacının Gölgesinde, yaşama farklı pencerelerden bakmayı öneren yirmi iki denemeden oluşuyor. Sebatkâr bir okurun yıllar içindeki birikiminden damıtılmış bu içtenlikli yazılarda, başta Montaigne olmak üzere insanlığın yolunu aydınlatan pek çok sanatçı, biliminsanı ve düşünüre mütevazı bir dost selamı gönderen yazar; okurlarını edebiyat, sanat ve felsefenin derin sularında birlikte kulaç atmaya çağırıyor.

”Her şeyin yazılmış olduğu, kitaba doymuş bir evrende bir kitap ancak yeniden ve farklı şekilde okunabilir…”

#EvdeKitapOkumakKoronadanKorur

Bir adım ve sonra bir adım daha: Yürümenin Felsefesi

Evlerin içi hep aynı kalabalık, duvarlar düz, koltuklar sakin, mutfak eşyaları garip bir telaşta. Odadan mutfağa, mutfaktan banyoya, banyodan salona, salondan balkona devam eden garip bir macera içerisindeyiz. İnsan sahip olmadığını özlermiş belki de bu nedenle yürümek pek övülesi. Yürümek pek sade. Yürümek bu aralar hep kısa mesafe. Bir de felsefesi var: Yürümenin Felsefesi

Yürümenin Felsefesi

“Bir kez ayakları üstüne dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.”* derken kitap, madem öyle diyorum ben de, biraz Yürümenin Felsefesi’nde yürüyelim dostlar. Yürümenin Felsefesi, Frederic Gros tarafından hazırlanmış, Kolektif Yayınları’nın 2017’de Albina Ulutaşlı’nın çevirisiyle dilimize kazandırdığı bir kitap, yürümek spor değildir ilk yazısıyla başlıyor. “Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.”* Hemen bu bağlamda bir iki cümle sonra şöyle devam ediyor yazar, “yürümüyoruz artık trekking yapıyoruz.”*

Oysa kitabın iddiası basit: Yürümek için adım atmak yeterlidir. Hızlanmak ve hızlanmak mı istiyorsunuz o halde başka şeyler yapın.

İçerisi / Dışarısı

Ah, biz modern dünyanın meyveleri, kentlerin duvarları arasında bir buradan bir oraya gitmeyi, gezmek, dolaşmak sanan canlılara dönüştük. Yürümenin Felsefesi’nde bu handikabımızı o kadar hoş anlatılıyor ki! Her ne kadar; evden işe, işten kahveciye, kahveciden kitabevine, kitabevinden bir dükkanına gitmeyi bile çokça özlediğimiz bu salgın günlerinde bir koridor olarak kullandığımız dışarısı bile burnumuzda tüterken yürümek üstüne methiye düzmek de oldukça normal değil mi?

“Dışarısı yine iki kapalı alan arasında kalır: bir ara istasyon, bir geçiş, zamanla sınırlı bir mekan.”

Oysa der kitap, yürümek bunu ters yüz eder. Yürürken sadece yürümek vardır. Ayağın bastığı zemin, başımızın üstündeki gök, gözümüzün algıladığı manzarayla baş başa kalırız.

Yürümenin Felsefesi, neye rağmen hızlandığımızı da bize sorgulatır. Yürürkenki yavaşlığın içinde kendimizi gerçekten hissetmeye başladığımızı, bir yerden bir yere yetişmeye çalışan, bir yerden başka bir yere geçiş yapan değil, dışarıda ve gerçekten olma halinde olan varlıklara doğru evrildiğimizi hatırlatır.

Yürürken Ortaya Çıkan Eserlere Dair

Yürümeyi felsefesiyle birleştiren bir büyük düşünür Nietzsche’den aktarıyor yazar:

“Yazarın fikirlerinin aklında nasıl belirdiğini; fikirlerin mürekkep hokkasının başında, karnı sıkışmış, kafası sayfalara gömülü haldeyken mi gelip gelmediğini çabucak anlarız; ki bu durumda kitabıyla alakamızı da çabucak keseriz! Kasılmış bağırsaklar kendini hızla ele verme konusunda -bundan hiç şüpheniz olmasın- ağır havadan, alçak tavanlardan ve dar odalardan geri kalmaz.”*

Yazar bu fikri kendi düşünceleriyle beslemeye devam eder.

“Oysa eserini yürürken yaratan yazarın böyle prangaları yoktur; düşüncesi başka ciltlerin kölesi değildir, doğrulamalarla hantallaşmamış, başkalarının düşünceleriyle ağırlaşmamıştır. Başkalarının düşüncelerini ihtiva etmez; sadece düşünce, muhakeme ve karardan ibarettir. Hareketten, dürtüden doğan düşüncedir bu. Onda bedenin esnekliğini, enerjisini, dansın ritmini duyumsarız. Düşünce, kültür ve geleneğin yarattığı karmaşalardan, belirsizliklerden, engellerden ve kalıplardan azadedir, sadece şeyin kendisi hakkındadır. Ortaya uzun, kılı kırk yaran eleştirel bir yorum değil, hafif ama derin düşünceler çıkacaktır. Asıl zorluk işte budur: Düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. Kütüphanelerde doğan kitaplarsa ağır ve sığdır, birer kopya seviyesinde kalırlar ancak.”*

Yürümenin Felsefesi’nde

Yürümenin bir lüks olduğu bu günlerde elbette Yürümenin Felsefesi’nde çok şey bulacaksınız. Nietzsche, Rimbaud, Rousseau, Thoreau, Sokrates, Nerval, Kant, Gandi gibi yürümeyi hayatlarında bir tutku haline getirmiş filozofların hayatları ve yürümeyle kurdukları ilişkiye dair metinlerde dolaşırken belki bu metinlerdeki yürüyüşçülerin hiçbirinin kadın olmamasına şaşırabilirsiniz. Kim bilir belki de kadınlar yeryüzünün yeni yürümeye başlayan çocuklarıdır.

Bugünlerde elimizde sadece Yürümenin Felsefesi var. Bir de, felsefeyle, düşünmeyle, üretmeyle ve yürümeyle ilişkili, “hafif” ama derinlikli metinlerin içinde, dışarıda olmayı, flâneurluğu hayal etmek. Şimdilik hayal etmek güzel. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

*Gros, Frederic, Yürümenin Felsefesi. Türkçesi: Albina Ulutaşlı. Kolektif Yayınları, 5. Baskı, İstanbul, 2017. s.10, 9, 24, 25, 35

“Hepsi Kafamda” isimli tekli 17 Nisan’da yayında

Dolu Kadehi Ters Tut, Evrencan Gündüz, Canozan ve Ozbi gibi isimlere trompeti ile eşlik eden müzisyen Dilan Balkay’ın tekli çalışması “Hepsi Kafamda” 17 Nisan Cuma günü dijital platformlarda yayımlanacak.

Dolu Kadehi Ters Tut, Evrencan Gündüz, Canozan ve Ozbi gibi isimlere trompeti ile eşlik eden müzisyen Dilan Balkay’ın tekli çalışması “Hepsi Kafamda” 17 Nisan Cuma günü dijital platformlarda yayımlanacak.

Dolu Kadehi Ters Tut, Evrencan Gündüz, Canozan, Sedef Sebüktekin, Ozbi, Suha ve Dilhan Şeşen gibi isimlere trompeti ile eşlik eden müzisyen Dilan Balkay’ın üçüncü teklisi “Hepsi Kafamda”, 17 Nisan Cuma günü dijital platformlarda yayımlanacak.

Söz ve müziği Dilan Balkay’a ait olan “Hepsi Kafamda”, Onur Güney Kumaş’ın gitar kaydı dışında tümüyle elektronik bir altyapıya sahip. Vokal kayıtlarını ve pre-prodüksiyonu Yasin Soyöz; prodüksiyon, miks ve masteringini ise Canozan üstlendi. Teklinin kapak görsel çalışması ise Hazal Günal’a ait.

Dolu Kadehi Ters Tut, Evrencan Gündüz, Canozan ve Ozbi gibi isimlere trompeti ile eşlik eden müzisyen Dilan Balkay’ın tekli çalışması “Hepsi Kafamda” 17 Nisan Cuma günü dijital platformlarda yayımlanacak.

Yaklaşık bir yıldır kendi besteleri üzerine çalışan Balkay, 2019 yılında “Bizi Bir Ettim” ve “Derken” isimli iki tekli paylaştı.

Liderlerin Krizi Yönetmesine Yardımcı Olan 4 Davranış

0

Hazırlayan: Chris Nichols, Shoma Chatterjee Hayden ve Chris Trendler

02 Nisan 2020

Son birkaç hafta içinde iş liderlerinin rolleri ve sorumlulukları önemli ölçüde değişti. COVID-19’dan önce, yüksek büyüme gösteren şirketlerdeki CEO’lar ve diğer yöneticiler inovasyonu desteklemeye, geliri artırmaya ve pazar payı kazanmaya odaklıydılar. Bugün, bu liderlerin birçoğu maliyetleri kontrol etme ve likiditeyi koruma konusunda hızlı kararlar almak durumunda. Rol ve önceliklerinin kapsamını büyük ölçüde değiştiren, tedarik zinciri sorunları, takım sıkıntıları ve operasyonel zorluklar gibi öngörülemeyen engellerle karşılaşabilirler. Tüm bu süre boyunca, onlar ve ekipleri sağlık ve güvenlik endişeleriyle ilgili yön belirlemeye çalışıyor, uzaktan çalışıyor ve salgın süresince ailelerine destek oluyorlar.

Bu kolay bir geçiş değil. Sorumlu olanlar liderlik kaslarını tam olarak geliştirmedikleri alanlarda test edilecekler ve öğrenme eğrisi dik olacaktır. Liderlerin, kendi patronlarından ve diğerlerinden koçluk almaları gerekecek.

C-suite yöneticileri arasında 21.000’den fazla liderlik değerlendirmesi yapan ghSMART’taki araştırma ekibimiz, bir krizde ilerlemek için liderlerin kendilerinde ve ekiplerinde dört davranışı geliştirmesi gerektiğini öğrendi. Hassasiyet yerine hızla karar vermeli, cesurca adapte olmalı, güvenilir bir şekilde iletişimde olmalı ve etki bırakmak için uğraşmalıdırlar. Liderlerinizi bu temel davranışlarla yönlendirirken aşağıdaki taktikler size rehberlik edebilir.

Davranış 1: Hassasiyet Yerine Hızla Karar Verme

Durum gün geçtikçe – hatta saatler içinde bile değişiyor. En iyi liderler mevcut bilgileri hızlı bir şekilde kavrar, neyin en önemli olduğunu çabucak belirler ve görüşünü kullanarak karar verir. Kriz esnasında, bilincimizde aşırı bir yükleme olur; bilgi eksikliği, çıkarlar ve önceliklerin olası çatışmaları, duygular ve kaygıların yükselişi. Matriks organizasyonların konsensüs oluşturmaya yönelik doğal eğilimi alevlenerek kolaylıkla analiz felcine neden olabilir. Bugün liderler, organizasyonu iş sürekliliği konusunda eğitmek için durağanlık ve pasiflikten kurtulmalı ve en önemli şeylere odaklanarak orta ve uzun vadeli başarı olasılıklarını artırmalıdır. Hızlı karar almak için basit, ölçeklenebilir bir çerçeve çok önemlidir.

Siz ve liderleriniz:

  • Önceliklerinizi tanımlayın. Üç ila beş arasında olan önemli kriterlerinizi belirleyin ve bunları paylaşın. Krizin başlarında, bu öncelikli öğeler arasında çalışan güvenliği ve bakımı, finansal likidite, müşteri hizmetleri ve operasyonel süreklilik olabilir. Belirlenen sorunları belgeleyin, liderlerin onlarla tamamen uyumlu olmasını sağlayın ve olaylar ilerledikçe gerekli düzeltmeleri yapın.
  • Akıllıca dengeleri korumaya çalışın. Belirlediğiniz öncelikler arasında hangileri çatışabilir? Bunlar, acil olmak ve önemlilik arasında mı? Bugün hayatta kalmak ile yarının başarısı arasında mı? Tüm olasılıkları düşünmek yerine, en iyi liderler önceliklerini değiş tokuşları zorlamak için bir puanlama mekanizması olarak kullanırlar.
  • Karar verici kişileri belirleyin. “Savaş odası’nın” merkezi komutanlığında, kimin neye sahip olduğunu tanımlayın. Ön cepheye mümkün olduğunca karar vermeleri için yetki verin, ve neyin, ne zaman ve kime göre artırılması gerektiğini açıkça belirtin. Varsayılan değerleriniz, kararları yukarı değil aşağı doğru itme yönünde olmalıdır.
  • Yapılan eylemi kucaklayın ve hataları cezalandırmayın. Yanlış adımlar elbet olacak, ancak araştırmamıza göre, hareket etmemenin bedeli çok daha kötü sonuçlar doğurabilir.

Davranış 2: Cesurca Uyum Sağlama

Güçlü liderler değişen koşulların önüne geçer. Çeşitli kaynaklardan girdi ve bilgi ararlar, bilmediklerini kabul etmekten korkmazlar ve gerektiğinde dışarıdan uzman getirmekten çekinmezler.

Siz ve liderleriniz:

  • Ne yapmayacağınıza karar verin. Büyük inisiyatifler ve harcamalar üzerinde durun ve acımasızca öncelik verin. “Ne yapmamalı” seçimlerinizi paylaşın.
  • Dünün “ne yapılması gerek” kitabını atın. Daha önce sonuç alan eylemler artık geçerli olmayabilir. En iyi liderler çabucak adapte olur ve yeni saldırı planları geliştirir.
  • Ön hattı doğrudan bağlantılar ile güçlendirin (veya inşa edin). Triyaj, yani öncelik belirleme ve eleme gereken durumlarda, mevcutta neler olduğuna dair doğru ve güncel bir tabloya sahip olmak çok önemlidir. İster bir tedarik zinciri yönetin, ister bir atık yönetim şirketi işletin, ya da bir ilaç firmasını denetliyor olun, liderler, durumsal değerlendirmeleri erkenden ve sık sık almalıdır. Bunun bir yolu, krizin etkisi ve müşterilerin, tedarikçilerin, çalışanların ve diğer paydaşların duyguları hakkında derin bilgiye sahip yerel liderler ve etkileyici konuşabilecek kişilerden oluşan bir ağ oluşturmaktır. Teknoloji, tarafları bir araya getirebilir; sorunları, çözümleri, yenilikleri ve en iyi uygulamaları yakalayan dahili wiki’leri düşünün. Etkili liderler antenlerini faaliyet gösterdikleri tüm ekosistemlere yayarlar.

Davranış 3: Güvenilir Bir Şekilde Paylaşın

Kontrolleri dışında birçok zorluk ve etken olmasına rağmen, en iyi liderler kriz esnasında kişisel sorumluluk alırlar. Ekip odağını hizalar, performansı izlemek için yeni metrikler oluşturur ve izlenebilirlik ve mesuliyet kültürü oluştururlar.

Siz ve liderleriniz:

  • Günlük öncelikler panosuna karşı tetikte olun ve bu hedeflere göre uyumlu hareket edin. Liderler, ilk beş önceliğini (yarım sayfa veya daha az uzunlukta) kısa bir süre içinde belgelemeli ve üstlerindeki kişilerin uyum içinde olduğundan emin olmalıdırlar. Performansı bu öğelere göre sık sık gözden geçirin – günlük değilse de, belki haftalık olarak – ve liderlerin bu bilgileri doğrudan raporlarla paylaştığından emin olun. Her günün veya haftanın sonunda “öncelik  listenizi” gözden geçirin ve güncelleyin.
  • Performansı ölçmek için KPI’ları ve diğer metrikleri kullanın. Hafta süresince en önemli üç ila beş metriğinizi seçin ve liderlerin her birini düzenli olarak raporladıklarından emin olun.
  • Zihninizi ve bedeninizi savaşmaya hazır tutun. Güvenilir bir şekilde iletişim kurmak için liderler, diğerleri mantıksız davransa veya kontrolünü kaybetse bile sakinliğini korumak zorundadır. Kendinize bakım rutini oluşturun: sağlıklı bir diyet, egzersiz, meditasyon veya sizin için en iyi ne işe yarıyorsa onu uygulayın. Enerjinizi, duygusal rezervlerinizi ve başa çıkma mekanizmanızı stoklayın.

Davranış 4: Etki Yaratın

Kriz zamanlarında hiçbir iş ekibinize iyi bakmaktan daha önemli değildir. Etkili liderler, takımlarının koşullarını ve dikkat dağıtıcı unsurlarını anlarlar, fakat önemli yeni hedefleri ve bilgileri açıkça ve eksiksiz bir şekilde iletme ve motive etme yollarını bulurlar. Bu nokta daha fazla ilgiyi hak ediyor, çünkü COVID-19 salgını elbette bir sağlık krizi olmasına rağmen, finansal bir krize de yol açtı. Bu sürekli ve stresli değişim zamanında devamlı olarak uyum sağlamak için liderlerinizin sık sık yeni öncelikleri tekrarlamaları gerekir.

Siz ve liderleriniz:

  • Bireysel ekip üyeleriyle bağlantı kurun. Günde en az beş “nabız kontrolü” için iletişime geçin, ve bunu yapmak için takviminize gerekli notu alın. Önce kişisel bir düzeyde ilişki kurun ve sonra işe odaklanın. Tanıdığımız bir lider, Zoom aracılığıyla her Cuma öğleden sonra doğrudan raporlarla 30 dakikalık “hafifleme-yavaşlama” oturumları düzenliyor. İnsanlar, zihin durumlarını haftanın en önemli ve daha az önemli noktalarına göre paylaşıyorlar.
  • Takımlarınızı birbirine bağlı tutmak için titizlikle çalışın. İletişim bozulduğunda ve liderler ekip katkısı olmadan hareket ettiğinde, ki iş uzaktan yürütüldüğünde bu daha kolay olabiliyor, ortalamanın altında sonuçlar alınabilir.
  • Gerektiğinde yardım isteyin. En iyi liderler her şeyi kendilerinin yapamayacaklarını bilirler. Ekip yapılarını belirleyin ve kilit çabaları desteklemek için bireyler atayın.
  • Hem müşterilere hem de çalışanlara odaklanın. Müşterileri desteklemek için: Onlara ulaşın, öncelikle zarar vermemeye odaklanın. Müşteri tabanınızdaki verileri izleyin ve belgeleyin. İlişkileri güçlendirmek ve güven inşa etmek için, odağınızı kendinizden uzak tutun ve müşterilerinize gerçekten nasıl yardımcı olabileceğinizi keşfedin – örneğin, likidite sıkışmalarını hafifletmek için ödeme planları önerin veya ücretsiz hizmetler ya da  muadili hizmetler sunun. Çalışanları desteklemek için: Empati kurup güvenliğe ve sağlığa odaklanın. Merhamet, çalkantılı zamanlarda çok yol kat etmenizi sağlar. Kuryeler, çöp toplayıcıları ve ilk müdahale ekibi çalışanları gibi, ön cephede çalışan ve uzaktan çalışma imkanı olmayanlara malzeme yardımı sağlamanın yollarını bulun.
  • Olumlu mesajlar hazırlayıp güçlendirin – başarılardan, nezaketli davranışlardan, üstesinden gelinen engellerden bahsedin. Birçok şirket hayat kurtarmak, tıbbi ekipman üretmek, pazarların daha verimli çalışmasına yardımcı olmak ya da neşe sağlamak gibi asil bir amaca bağlıdır. Amacınız ne olursa olsun, günlük (genellikle tanınmamış) kahramanlarınızı kutlayın. Basitçe, bu zamanlarda üretken kalmak kahramancadır.

Ekibinizi Kriz Liderliği Konusunda Eğitin

Liderlerin lideri olarak, tepki vermek için sınırlı olan bir zamanda, yeni ve sürekli değişen önceliklere yöneliyorsunuz. Destek ve koçluğa yapılan bazı küçük yatırımlar, liderlerinizin etkinliğini artırmak için büyük bir adım olabilir.

Kriz anları, sizin aşağınızdaki liderler hakkında çok şey anlatır. Yangının ilk kıvılcımı kontrol altına alındığında ve nefesinizi yakalamak için bir dakikanız olduğunda, olaya kimin müdahale edip gerekeni yaptığını ve kimin zorluk yaşadığını ve bunların nedenlerini düşünün. Kriz sonrası dünyada rollerin nasıl değişeceğini ve kilit yöneticilerinizin başarı için konumlandırılıp konumlandırılmadığını dikkate alın. Sonuncusu ve en önemlisi, kendinize hem mevcut kriz döneminde hem de yarın yeni bir normale çıktığımızda masada kimi görmek istediğinizi sorun.

Kaynak: Harvard Business Review

Madenin sırası mı? | “Ölüler Altın Takmaz”

Artvin’in Yusufeli ilçesinin Zoybar mevkiinde yaşıyorum ve buradan yazıyorum.  Bu coğrafyada doğup büyüdüğüyseniz HES, baraj, maden, sondaj, nükleer santral (Çernobil) gibi kavramları ekmek, su gibi günlük kavramlar arasında öğreniyorsunuz. Çevrecilik savunulan bir ideoloji olmadan önce bir yaşam mücadelesi haline geliyor. İlk illegal eyleminiz lise üniformanızla okuldan kaçıp ‘madene hayır’ diye slogan atmak oluyor. 

Bu bilince ulaşma yolunda; ÇED raporuna ret kararı (yani olması gereken kararı) çıkardı diye sürülen (pardon ‘tayini çıkan’) cumhuriyet savcılarına tanık olduk. Yıllarca verilen hukuk mücadelelerinin hukuksuzluklarla önünün kesildiğine şahit olduk. Devletin ormanları koruması gerekirken, halkın devletten orman koruduğunu gördük. Direndik gaz bombalarında boğulduk. Terörist olduk, vurulduk, durdurulduk, susturulduk… 

Şimdi bunları niye anlatıyorum? Hepimizin bildiği gibi gezegenimizde dolaşıp duran ve binlerce insanın ölümüne neden olan bir virüs peyda oldu. O, 100nm çapındaki mini minnacık virüs yeryüzündeki dolaştıkça biz dışarıda dolaşamaz olduk. Çünkü virüs bulaşıcı. Çünkü sadece insanın değil insanlığın hayatı tehlike de. Durum ciddi. 

Önce İç İşleri Bakanlığının 81 il valiliğine gönderdiği genelge ile kronik rahatsızlığı olanların ve 65 yaş üstünün daha sonra da 20 yaş altının sokağa çıkması yasaklandı. Şehirlerarası yolculuklar durduruldu. Şehirlerimize gıda, ilaç, temizlik malzemesi gibi zorunlu ihtiyaç malzemeleri nakli için İçişleri bakanlığı genelgesi ile belirtilen sektörlerin lojistik araçları dışında giriş çıkış yapılmayacağı bizzat cumhurbaşkanımız tarafından belirtildi. 

Dışarıdan bakıldığında yaşadığım yer, Hollywood’un hayatta kalma konulu aksiyon filmlerindeki kurtarılmış bölge gibi görünüyor olabilir.  Fakat durum hiç de öyle değil. Aslında kurtarılmayı bekleyen bir bölge… En fazla üçer kişilik 9-10 haneden oluşan bu ıssız köyün nüfusu 11 Mart’tan itibaren iki katına çıktı. Gelenler köyün sağlık çalışanları tarafından uyarıldı ve karantinaya alındı. Tam gelmeler durdu panik azaldı derken bir baktık kutsal topraklarımızı talan etmek için Ebrehe’nin fil ordusu yollara düşmüş. Büyük gürültülerle evimizin önünden gidip geliyor. Her gün koca koca iş makineleri geçiyor köyün içinden. Bize İlçe Jandarma’dan kahveleri kapatın, gelip gitmeleri durdurun, temas etmeyin, tarlada çalışırken ağzınızı kapatın diye bildiriler gelirken ve kendi köyümüzde yaşamı durdurmuşken ağzı maskesiz, adı belirsiz adamlar bize nispet yapar gibi talan ediyor yaşam alanımızı.  

Çocukluğumun en güzel belki de tek güzel anılarını biriktirdiğim bir mezramız var; Demircigil Mezrası. Bazı yazlar köye gelir ve mezraya çıkardık. Kendi başıma mutlu olmayı, kendi kendime yetmeyi, çamurdan oyuncaklar yapmayı, tahta balkonda oturup baba hasreti çekmeyi, gaz lambasında savaş hikâyeleri dinlemeyi, kültürümüzdeki korku mitlerini, pilek ekmeğini, kuşları, çiçekleri, doğayı, hayvanları sevmeyi… Hepsini ormanın eteğine kurulan o küçük yerleşim yerinde öğrendim. Babamın emekli olunca Artvin’ den köye yerleşme hayallerinin içine bende mezra bir ev yapma hayalini eklerdim hep. 10 yıl önce babam emekli oldu, köye yerleştik. Ama mezraya bizden önce yerleşen başka birileri oldu. Madenciler… Hangi şirket tam olarak bilmiyoruz. Hangi madeni arıyorlar bilmiyoruz. Bildiğimiz mezranın yerle bir edildiği. Babam tesadüfen gidip görmüş. Ağlamış. Rahmetli babasının sırtıyla taş taşıyıp yaptığı yerler yok. Ağlamış baba emeklerine. Gece uyku uyuyamamış. Ben gitmedim, gitmem de… Göremem. Görürsem ağlarım. Geçmişim, geleceğim, hayallerim, mutluluklarım, anılarım, kuş mezarlarım… Hepsine bir bir ağlarım. Babam sağı solu aradı çaresiz. Görünen tek çare; kadın, erkek, yaşlı, genç gidip önünde durmak o dev makinelerin. ‘İstemiyoruz’ demek hep birlikte. Tek tek ağaçlara sarılıp ‘beni kesmeden kesemezsin’ demek. Ama maalesef Artvin’in bu bucağında vatan sana canım fedacıların hepsi aslında babalarının mezar topraklarını şirketlere satan, camileri sular altında bırakan, başkalarının sınırlarına göz dikip savaş naralarıyla topraklarımıza toprak katmayı amaçlayan vatanperverler. Biz… Biz vatan haini, biz yurt haini…

Şimdi konunun tam burasında birkaç soru sormak istiyorum. Buralarda da adlarını çokça duyduğumuz büyük inşaat şirketleri, biz bize yeteriz kampanyasına milyonluk yardımlar yaparken her gün iş makineleriyle neden evimin önünden geçiyor. Siz yeter ki evde kalın biz size yeteriz diyen şirketler kimin gözüne girmeye çalışıyor? Biz evde kalırken onlar neden talan etmekten neden geri kalmıyor? Dünya genelinde yaşam durmuşken onlar neden durmuyor? Bu nasıl bir tüketme arzusu? Nasıl bir para hırsı? Nasıl bir doymazlık? Çin’de yaşama hakkı ‘yenmiş’ bir yarasadan çıkıp gelen bu virüs mü daha tehlikeli yoksa kendi türünün yaşam hakkını yok etmek için bu kadar hevesli olan insan mı?  

Koronavirüsün kitle imha silahı olduğu konusundaki komplo teorileri gerçek mi bilmem. Ama çevre katliamlarının halk imha hareketi olduğu bir gerçektir. Bugün covid-19 bizi öldürmezse yarın siyanür öldürecek. Bugün covid-19 nefesimizi kesmezse yarın hava kirliliği kesecek. Artık yeter. Altına, gümüşe, paraya doyun. Bari şimdi çekin kanlı ellerinizi. Ölüm taşımayın cennetimize.  

Biz yaşamak isteyen insanlar, siz öldürmekten bıkmayan insanlar. Biz tabiatın dilinden konuşan insanlar, siz paranın dilinden konuşan insanlar. Siz iş makinelerinizle virüs gibi içimizde dolanırken biz ölmekten korkuyoruz. İzin verirseniz yaşamak istiyoruz. 

Tabiat ananın ırzına geçip dünyadaki tüm doğal kaynakları tüketmek için ant içtiğinizi bir kere daha anladık. Siz de şunu anlayın ki bu ormanlar şirketlerin cebine doldurup götüreceklerinden çok daha değerlidir. Ormanlar iktidarların ve şirketlerin değil çocuklarımızın hakkıdır. Bu salgın hastalık bizim tanrımızın belası değil sizin tanrı diye taptığınız paranın helakıdır. 

Guy McPherson’un bir sözü var; Ekonominin doğadan daha önemli olduğunu düşünenler, paralarını sayarken nefesini tutmayı denesin. Bahsi geçen bu şirketlerin hakediş dosyalarında okumayı başaramayacağım meblağlarda paralar gördüm. İnsanlarda daha fazlasını kazanma hırsını gördüm. Böyle devam ederseniz gün gelecek paralarınızı sayarken nefessiz kalıp öleceksiniz. O tarumar ettiğiniz toprağa tek başınıza gireceksiniz. Artvin’in merkez köylerinde çokça söylenen bir söz var; Ölüler Altın Takmaz… Topraktan çıkardığınız paralar toprağın altında bir işe yaramayacak.  

 Sözün kısası Biz Bu Madenin Çıkmasını İstemiyoruz… 

“Endişeye mahal yok endişeye,” diyen Gazapizm’e ve başka bazı şeylere dair

Cuma gecesi sokaktaki sesler birden artmaya başlayınca ne olduğunu merak ettim. Çünkü bu, günlerdir süren sosyal izolasyon çerçevesinde oldukça tuhaf bir durumdu. Derken iki gün sokağa çıkma yasağı ilan edildiğini öğrenince neler olduğunu anlamak için balkona çıktık. Mahallenin bir kısmı açık olan dükkanların önünde kuyrukta diğer bir kısmı da bizim gibi balkonlarındaydı. Tam da sırasıydı aslında, sokaktan belli aralıklarla, son ses Gazapizm dinleyerek geçen arabalardan birinden Anıl Acar’ın “Endişeye mahal yok endişeye,” diyerek geçmesinin ama kimsenin yüksek sesle müzik dinleyecek hali de yok gibiydi. Gece yarısına kadar mahalledeki telaş azalarak devam etti.

Hafta sonu, İzmir sokaklarının Gazapizm rutini de bozulmuş görünüyordu. Ortalık sessiz. Havanın tam da bahara çaldığı, tüm bunlar olmasa İzmirlilerin sokakları dolduracağı bir günde, aklımda sürekli “endişeye mahal yok endişe” şarkısı dolaşıyor. Bu nedenle bu yazımda biraz endişeye mahal olmamasından biraz da Gazapizm’in yeni albümü Hiza’dan bahsetmek istiyorum.

Bir sosyal medya paylaşımın düşündürdükleri

Geçenlerde arkadaşlardan birisi aşağıdaki görselle birlikte şöyle bir anekdot paylaştı. Paylaşılanın doğruluğunu teyit etmedim. Yani İbn-i Sina gerçekten böyle bir deney yapmış mıdır? Bilemiyorum. Ama sanırım özellikle bugünlerde kıssadan hissesine dikkat etmek gerekiyor.

Anektodu aynen aktarıyorum: “İbn-i Sina bir deney yapar; iki kuzuyu iki ayrı kafese koyar. Kuzular aynı yaşta, aynı kiloda, aynı cinstir ve aynı yemlerle beslenir. Tüm şartlar eşittir.

Ancak, yan kafeste bir de bir kurt vardır ve kurdu sadece kuzulardan biri görebilmektedir. Aylar sonra kurdu gören kuzu huzursuz, zayıf, çelimsiz olduğundan ölür. Kurt kuzuya hiçbir şey yapmamasına rağmen, kuzu yaşadığı korku ve stres yüzünden ölmüştür.

Kurdu görmeyen diğer kuzu ise oldukça huzurlu olduğundan besili ve kiloludur. Bu deneyde İbn-i Sina, zihinsel etkinin, sağlık ve bünye üzerindeki olumlu, olumsuz etkisini deneylemiştir.”

Alıntılanan anektod gereksiz kaygı, korku ve stresin insana vereceği zarardan bahsederek, bu salgın günlerinde, kendimizi bundan korumamız gerektiğini söyleyerek bitiyor. Yani canlarım, “homo homini lupus: insan insanın kurdudur,” günlerinde yapmamız gereken elimizden geldiğince selametimizi korumak oluyor.

Elbette selametini korumanın başı, temel ihtiyaçların karşılanmasından geçiyor ve ben ekmek parasını kazanmak için her gün sokakları, iş yerlerini dolduran milyonlara saygılarımı sunarak yazıma devam etmek istiyorum.

Bu günlerde müzik de güçlü doğasıyla bizi her zaman sarıp sarmalıyor. Gazapizm, aşağıdaki parçada, “endişeye mahal yok,” diye bize hatırlatırken ben de onlardan ve Hiza albümlerinde bahsetmeye geçiyorum.

Gazapizm

Son birkaç yılda rap müziğin zirveye tırmanacağı belki de tahmin edilen bir şey değildi ama özellikle gençlik rap’i sevdi. Birden bire o kadar iyi ve çok rapçimiz oldu ki neredeyse hepsinin müziğini takip etmek bile imkansız.

Rap, doğası gereği, sokağın, haykırmanın, umudun, direncin ve gençliğin sesiydi. Ben kendi adıma içinde bulunduğumuz modern zamanların âşıklarının rapçiler olduğunu düşünüyorum. Elbette bunlardan birisi de Gazapizm ve Anıl Acar. 

Âşıklar arasında süregelen bir gelenekte, bağlamasını duvardaki çivinin en üstüne asmak bağlamayı asanın diğer âşıklardan üstün olduğunu söylemesi anlamına gelirmiş. Âşıklar da alçak gönüllülükten en üst çiviye bağlamalarını asmazmış. Bu nedenle rapçilerin hangisinin en iyi olduğu dinleyene kalsın. Gazapizm’e gelince, Gazapizm’in İzmirli olduğunu ve belki de bu nedenle İzmir’de çok sevildiği İzmirli diğer rapçiler gibi arabalarda yüksek sesle dinlenerek sokakları kendi müziğine boyadığını belirtmek isterim.

2020 Şubat’ta, sokaklarımızda yeni şarkılar dönmeye başladı. Biraz kulak verince Gazapizm’in yeni albüm çıkardığını anladım. 

Gazapizm kısaca 2003’de Argo İzmir’le doğan ve ilk albümünü 2009 “Majör Depresyon” adıyla çıkaran, 2014’de çıkardığı “Yeraltı Edebiyatı” albümüyle, müziğin yeraltı edebiyatını yapan, şiire ve beat ruhuna yakın karakterleriyle, “Bir Gün Her Şey” 2016 albümlerini asıl “Heyecanı Yok” singlelarıyla taçlandıran gruptur.

Gazapizm ve Heyecanı Yok

Kitleler tarafından asıl kucaklanışı da “Heyecanı Yok” parçasıyla olmuştur. Tuhaf ama gerçek: Bir festivalde, grup, tüm izleyenlerle “Heyecanı Yok,” şarkısını seslendirirken, festival alanın hemen dışındaki kalabalıkta yemek siparişi gelen, tahminen liseli bir grup vardı. Siparişlerinin gelmesiyle gruptakiler, büyük bir coşkuyla, motosikletli yemek servisçisiyle selfiler yaparken, ortalık, “yok. Bu hayatın heyecanı meyecanı yok.” diye inliyordu. Liseli grubun haliyle, şarkının sözleri tümüyle bir çelişkiydi. Festival İnciraltı’ndaydı ve siparişlerine kavuşmak onlar için inanılmazdı: heyecandan ve sevinçten uçtukları her hallerinden belliydi. Sonra da şarkıya eşlik etmeye devam ettiler.

“Yok bu hayatın heyecanı meyecanı yok.”

Hayatın heyecanı herkese göre farklı biçimlerde devam ederken, Gazapizm, kısa film gibi klipleri, kent ozanın kalbinden düşmüş şarkı sözleriyle, gönüllere girmeyi başarmıştı.

Hiza

Gazapizm, kendi çizgisinde, yine şarkı sözlerinin boş beleş olmadığı “Hiza” albümünü dinleyiciyle Şubat 2020’de paylaştı. Albümün ilk klibi, “Pisliğin Üstüne Basmışlar” parçasına geldi. 

Vokalleri ve klarnet sololarıyla göz dolduran albümde, yerele de dayanan yeni soundlar duymak mümkün. “Yaşanırsa Diye” parçasında Cem Adrian’la, Perişan parçasında Gaye Su Akyol’la yapılan düetlerin de olduğu albümde, on parça yer alıyor. Hiza albümüyle ilgili “Heyacanı Yok,” kadar çok sevilecek şarkılarla dolu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Dinleyenleri bol olsun.

Yazımı, Gazapizm’in “Dayan” parçasından bir sözle bitirmek istiyorum.

“Dayan Hayat

Dayan Hayat

Dedim ki kendime amansız değil bu, dayan!

Deryada bir damla vazifeniz vefa!”

Vefayı değene, unutulmayacak dünlere ve yarınlara çevirmeniz dileklerimle, salgın günlerinde sağlıcakla kalalım. Çok sıkılırsanız da Gazapizm dinleyebilirsiniz, sert üsluplarıyla, size, hayatı ve “dayan”mayı hatırlatacaklardır.

Albüm:

Söz Gazapizm (Perişan: Gazapizm  & Gaye Su Akyol) (Efkar: Gazapizm & Deniz Sungur)

Müzik: Okan Çam & İbrahim Uludağ /Ateş Berker Öngören / Muammer Çetinyay (Efkar:Ateş Berker Öngören & Deniz Sungur)

Saksafon: Korhan Futacı

Çello: Osman Öngören

Trompet: Fırat Akcan

Perdesiz Gitar: Ateş Berker Öngören

Yaylı Grup: Argo Strings

Keman: İdil Han

Bass Gitar & Perdesiz Bass: Erdal Eriş

Koro: An Vokal

Vokal: Bahar Sönmez

Mix: Okan Çam /Barış Büyük

Mastering: Barış Büyük

Spotify: https://open.spotify.com/album/730v11…

Apple Music: https://music.apple.com/tr/album/hi-z…

Fizy: http://listen.fizy.com/album/–/H%C4%…

Instagram: https://www.instagram.com/gazapizmani…

Twitter: https://twitter.com/gazapizm

Yaşamınızı böyle sürdüremezsiniz!

“Görünür gerçeğe rağmen, bir insanın ölümünün bir sineğin ölümünden farksız olduğu bir çılgınlık dünyasında yaşadığımızı; bu hesaplı vahşetler ve ölçülü delilikleri, insanda korkunç bir hürriyet isteği duyuran bu hapsedişi, öldüremediklerinin üzerine sinen bu ölü kokusunu, nihayet her gün bir kısmımızın fırın ağızlarında yığın yığın birikip yağlı dumanlar halinde havaya karıştıkları, başkalarının ise kendi sıralarının gelmesini mecburen bekledikleri, serseme dönmüş bir topluluk olduğumuzu sükûnetle inkâr etmek istiyorlardı.”

Albert Camus 1941 yılının Ocak ayında, Cezayir’in Oran şehrinde geçen, farelerden insanlara bulaşan ve kontrol edilemeyen bir virüs hakkında yazmaya başlar. Veba ismini vereceği bu romana altı yıl çalışır. 1947 yılında yayımlanan kitap 2. Dünya Savaşı sonrası yazılan en iyi roman olarak tanımlanır. Çünkü aslında romanının ismi veba olsa da ve bir salgından bahsetse de Oran şehrinde böyle bir salgın hiç olmamış, Albert Camus veba salgını meselesini 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında insanlığın geldiği noktayı göstermek adına sadece bir fon olarak kullanmıştır.  

Covid 19 virüsü ile ilgili televizyon izleye izleye, virüs hakkında bilimsel -veya değil- makaleler, metinler okuya okuya en az bir bilim insanları ve doktorlar kadar bilgi sahibiyiz. Zaten her konuda, hep, (bizimle hiç ilgisi olmayan konularda bile) bilgi sahibi değil miydik? Bizi sonuç itibarıyla Covid 19 virüsü ile buluşturan şey her konuda hiç kimsenin sahip olmadığı bilgilere sahip olmuş olmamız olabilir mi? Neden hiçbir şeyi sadece bir fon, metaforik bir öge, çağırışım yapması adına bir araç, kişiselleştirmeden özümseyeceğimiz, devam etmemizi sağlayacak bir meta olarak algılayamıyoruz acaba?  

Bilinmezliğin sürdürülebilirliği

Kafamız fena halde karışık ve her şey çok ama çok belirsiz gerçekten. Yaşadığımız bu sürecin sonuçları nereye gidecek kimse bilmemekle beraber her gün yeni yeni komplo teorileri birbirleri ile yarış içinde. Kesin olan şey şu ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Zaman ortadan ikiye ayrıldı ve hangi yaşta olursak olalım yaşamımızın yaşanmış olan parçası bizden koptu, uzaklaştı. Yeniden inşa etmek zorunda kalacağımız bize bekleyen yeni dönem hayatta kalacaklar için çoktan hediye paketlerini hazırlamış vaziyette beklemekte.

Son iki aydır okuduğum yüzlerce yazı arasında şöyle bir cümle dikkatimi çekti: “Covid 19 çıkıp gelerek bize şunu söyledi; yaşamınızı böyle sürdüremezsiniz!”

Bir tanecik insan hücresinden daha küçük olan bu virüs bize gerçekten bunu mu söylemek istiyor diye sordum kendi kendime. Albert Camus’un aslında anlatmak istediği şeyin veba olmaması gibi, Covid 19’un hiç de böyle bir derdi olmadığına karar verdim. Sanayi Devrimi öncesine kadar giden, yüzyıllardır süren kapitalizme karşı bir virüsün çıkıp bu kadar büyük laflar etmesinin imkansızlığı bir yana, minicik bir virüs insanın her daim yaptığı, hiç bilgi sahibi olmadığı konularda bile fikir sahibi olduğunu iddia etmesi yanılgısına düşmeyecek kadar varlık bilinci yerinde bir canlı. Varlık bilinci, insan vücuduna grip bağışıklık sistemi düşük olanları öldürmek olan Covid 19 yaşamımızı nasıl sürdürüyor olmamızla veya kendisi kontrol altına alındıktan sonra yaşamımızı nasıl sürdürecek olmamızla ilgilenmiyor. Aslında her zamanki gibi, sonu genellikle ölümle sonuçlanan ve artık maalesef ölümlerin insanları değil günlük rakamları ifade edildiği böyle bir dehşet ortamı içerisinde bile, bir şekilde, her şeyi yine kendimize mal ediyoruz. Fakat artık sürdüremeyeceğimiz şey tam da bu işte!

Obez evladın maliyet hesapları

Dünyanın şimdiye kadar inşa ettiği ve obez bir evlat gibi beslediği sömürü düzenindeki sürdürülebilirlik minnacık bir virüsün gelmesiyle büyük bir darbe aldı. Ve yıkıldı. Tamamen öldü diyebilir miyiz peki? Hayır. Çünkü sürdürülebilirlik tam da böyle bir şeydir ve bunu kapitalist düzen dışında hiçbir şey bu denli istikrarlı bir şekilde başaramadı. Yani sonu “ist” ile veya “izm” ile biten hiçbir ideolojik fikir veya düzen kapitalizm kadar başarılı olamadı. Bireysel, toplumsal, ekonomik, kültürel; bu verilere tek tek veya bütünsel olarak baktığımızda kapitalizm dünyada ne yaşanıyor olursa olsun varlığını sürdürebilen tek güç. Covid 19 sürecindeki fark tüm dünyanın, istisnasız tüm ülkelerin, bu ülkelerde yaşayan toplumların, ülke ekonomilerinin bu süreçten etkilenmeleri oldu. 

Obez evlat bu süreçte düzenini bozmamaya, yemeğe devam etmeye, gövdesinin kapladığı alanı korumaya, her şeyin yine elinin altında olmasının verdiği rahatlığa yani eski alışkanlıklarını sürdürebilmeye devam etmek isteyecek. Onu suçlaya bilir miyiz? Kim istemez ki bunu? Üstelik yüzyıllardır sadece ve sadece kendi rahatlığı ve ferahı adına üstüne koya koya ilerlediği böyle bir sürdürebilir düzeni -böyle bir süreç yaşıyoruz diye- bırakacağını düşünmemiz en basit tanımıyla safdillik olsa gerek!  

Sürdürülebilir obez düzende gün bazında dünyada Covid 19 dolayısıyla ölenlerin sayısı insanlardan değil, rakamlardan ibaret. Çünkü kişileri ölür ölmez gömmezseniz bir ölünün bir haftalık maliyeti sürdürülebilir kapitalist sistem tarafından hesaplandı bile: 157 Euro! Bunu toplam ölü rakamı ile çarptığınızda maliyetin dünya adına neye tekabül edeceğinin hesaplamasını size bırakıyorum.  ABD’de toplu mezar alanları belirlendi bile. Kapitalist sistemin sonuçlarının yaşandığı böyle bir süreçte, ölünüzü dahi alamıyorsunuz, alsanız dahi gömecek bir avuç toprak bulamıyorsunuz.

Bu durumda hala, parmağınızı göstermelik olarak  güya kapitalizme sallayarak, yaşamınızı böyle sürdüremezsiniz, ey insanlar toparlanın ve yeni dünyaya yelken açalım artık diyebilir misiniz? Covid 19 sonrası tüm dünyayı en az yüzyıl sürecek  bir değişim beklemekte. Fakat bizler bir türlü doyuramadığımız obez ruhumuzla istiyoruz ki, Covid 19 sonrası parmağımızı şıklatalım ve her alanda sırasıyla tertemiz sayfalar açılıp, değişimler başlasın. En az kapitalizm kadar, kapitalimin karşıtı olanlar dahi aslında ne kadar kapitalist olduğunun (olduğumuzun) farkında bile değiliz.

İşte Veba romanı bu yüzden yazıldı. Godot’u Beklerken, Niteliksiz Adam, Silahlara Veda, Şato, Dava, Dönüşüm, Malina ve yüzlerce ve binlerce roman bu yüzden yazıldı.

Kendisini mesele ne olursa olsun sürdürebilen ve buna karşılık birey ve toplum olarak zayıf ve takatsiz kalıp sürdüremediğimiz (çoğu zamanda bile bile –nemalanmak- adına sürdürmediğimiz) şeyler var. Hakikaten de yepyeni bir sürecin başladığı muhakkak. Bırakalım dünyayı en basitten yola çıkıp –kendimizden- başlamak şartıyla ne kadar değişip, dönüşebiliriz ona odaklanalım. Çünkü ilk önce şunu kabul etmemiz gerekir: Yaşamımızı böyle sürdüreceğiz!  Artık kaçış olmaksızın.   

Project Blue Book | Hynek ve Quinn ile UFO araştırmaları

0

Project Blue Book History Channel’de yayınlanan UFO araştırmalarını konu alan bilim kurgu, gerilim, gizem ve aksiyon türünde dizidir.

Michael Quinn ve Dr. Allen Hynek, Hava Kuvvetleri tarafından, UFO iddialarını araştırmaları için görevlendirilen bir ekiptir. Ekip, genellikle UFO olaylarını bilimsel açıklamalarla örtbas etmeye başladıklarını fark edince işler değişir.

Araştırmaları yaptıkça bağlı oldukları generallerin zaten durumdan haberdar olduklarını bilir. İşin içine daha da girdikçe hava kuvvetlerinin gizli araştırma merkezlerine denk gelirler ve generaller konunun hemen kapanmasını ister.

Bir yerden de soğuk savaş paranoyaları devam etmektedir. Her şeyi yapanlar Ruslardır ve denizin altından çıkan uzay gemileri ya da başkentte görülen UFO’lar, pilotların belirttiği karşılaşmaların hepsi Rusya’nın uçakları ya da ajanlarıdır. İşin ilginç tarafı, ABD tarafında savaş çıkarmak isteyenlerin bunları mazeret olarak göstermesi.

Rusya’da da böyle bir teknoloji yoktur, bunlar uzaylı olmalı diyen bir bakan da havaya uçar ve senaryoya John F. Kennedy girer. Kennedy’i Senatör olarak görürüz.

Hava kuvvetleri tarafında sert bir adam gibi gözüken Yüzbaşı Quinn, kendisine verilen işi yapmaktan başka hiçbir şeyi umursamamaktadır. Ancak karşılaştığı olaylarda vicdan dualetisine de kaydığı gözükmektedir.

Birinci sezon birazcık sıkıcı gibi gözükse de, ikinci sezonda işler hareketleniyor. Senaryonun dışına çok çıkılmıyor. Yani işin bilim kurgu yanı oldukça dengeli verilmiş. Gizem ve gerilim yer yer güzel.

Bazı olayların da üzerinden geçiliyor. Evde olduğumuz şu dönemlerde izleyebiliriz. Doktor Hynek rolünde Aidan Gillen, Yüzbaşı Quinn rolünde Michael Malarkey’i görüyoruz.