Ses getiren ve izlendikten sonra süregelen hayatımızı sorgulama zorunluluğu hissettiren filmlerinin ardından, yönetmen Derviş Zaim objektifini doğa ve insan ilişkisine çeviriyor. Bu alanda içini döktüğü doğa üçlemesinin ilk filmi ‘Devir‘ belgesel tarzda çekilmiş olup izleyicilerden olumlu dönüşler almasının ardından ikinci filmi ‘Balık’ merakla bekleniyordu. Çekimleri Bursa Gölyazı köyünde yapılan ‘Balık‘, ilk kez Altın Koza Film Festivali’nde izleyicilerle buluştu. 21. Altın Koza Film Festivali’nde ‘En İyi Senaryo‘ ödülüne layık görülen film, 26. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde uzun metrajlı filmler arasında yarışmada yerini alacak.
Filmin konusuna gelecek olursak;
Evin geçimini kasabadaki diğer insanlar gibi balıkçılıkla sağlayan baba Kaya (Bülent İnal), borçları ve kızının tedavi masraflarından dolayı kendini baskı altında hisseder. Kısa sürede para kazanmanın yolunu kasabadaki göle kimyasal sıvılar atıp balıkları zehirleyerek avlayıp satışlarını artırmada bulur. Evin annesi Filiz (Sanem Çelik) kızının konuşamama hastalığının çözümünün gölde nadir bulunan ve nesli tükenmekte olan bir balıktan düzenli olarak yemesi olduğunu düşünmektedir. Filiz kasaba halkının göldeki balıkları avlayarak gölü küstürdüğünü düşünmekte ve çoğu gece gölle ilgili mistik rüyalar görmektedir. Doğanın dengesini bozmamak adına kendince tedbirler almaya çalışır ve kasabadaki insanları uyarır. Ancak kasaba halkı tıpkı gölün ruhunu göremedikleri gibi Filiz’in bu yalvarışlarını ve çırpınışlarını da önemsemez.
Kaya’nın doğayı yavaş yavaş zehirleyerek hayatını güzelleştirebileceğini düşünmesindeki zavallılık, döner dolaşır ve ilk önce kendi ailesinden başlayarak tüm kasabayı mahveder. Doğa kendi mükemmel dengesiyle olayları, onu çirkinleştiren insanların aleyhinde sonuçlandırarak bir nevi intikam alır.
Derviş Zaim’in kendi sözleriyle:
“Balık, doğa ile arasına eski zamanlarla kıyaslandığı zaman daha fazla mesafe koyduğuna inandığım insanoğluna, doğaya karşı işlediği kabahati, mütevazi bir anımsatma girişimi olarak nitelenebilir.
Balık projesi, doğanın hor kullanılmasını ve insanın bundan zarar görmesi meselesini konu ediniyor. Çünkü şu an itibarı ile insanoğlunun karşı karşıya kaldığı en önemli sorunlardan birinin (belki de birincisinin) doğa ile ilişkisini bir türlü sürdürülebilir bir dengeye kavuşturmaması olduğunu düşünüyorum.”
Algılanması güç zaman geçişleri, havada kalan ara sahneleri ve yan karakterleri görmezden gelirsek sinematografisiyle içimizi ferahlatan bir film Balık.
Sefasını kimsenin çekmediğinde hemfikir olduğumuz doğa düşmanı plastiklerin cefasını okyanuslar çekiyor. Tüketim çılgınlığının ambalajlar ile dansı, hayvan dostlarımıza oldukça pahalıya patlıyor.
Birleşmiş Milletler, bir kişinin her yıl 140 kilo plastik kullandığını tahmin ediyor. 26 milyon ton plastik ise okyanuslara atılıyor. Martı, kaplumbağa ve fok gibi 700’den fazla deniz canlısı, okyanusların bu kirliliği yüzünden ciddi tehlike altında.
Hızlı, düşünmeden ve bol keseden tüketişlerimizin hayli kabarık faturası doğaya kesiliyor. Bir paketlenmiş ürünü reyondan alıp, market arabasına koyma, ödeme ve tüketme süremizin kısalığında, ürünün tabiata vereceği zararlarla ilgili bir şeyler gelmiyor olabilir aklımıza. Satın aldığımız kullandığımız hemen hemen her şeyin plastik olması ürkütmesi gerekenden daha az korkutuyor da olabilir sizi.
Suların özgürlük mücadelesi için birçok faliyet gösteren Surfrider Vakfı, hazırladığı kampanyanın çarpıcı görselleri ile gerçeği ortaya seriyor. Birkaç sörfçü tarafından 1986 yılında yerel deniz ve plaj kirliliğini protesto etmek için kurulan, ardından kendini dünyanın birçok yerinde denizlerin temizliğine adayan vakfın, bizi okyanusların içinde bulunduğu durum ile karşı karşıya getiren fotoğrafları, plastik tüketimimiz değişebilir.
Biz ne yapabiliriz?
Üretimiyle ve satın alındıktan sonraki süreciyle korkunç doğa düşmanı olan plastikten mümkün olduğu kadar kaçınmanız güzel bir çözüm yöntemi olabilir. Alışverişlerinizde, ”Plastiğin başka bir alternatifi var mı?” sorusunu kullanmak ise işinizi kolaylaştırabilir. Ayrıca bireysel plastik atıklarınızın geri dönüşümün kelebek etkisi ile okyanus ekosisteminin koruyucusu olabilirsiniz!
Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens, vardığı her yere ölüm getiren insan türünün tarihini anlatırken, insanın bugün en güçlü olduğu noktada ne istediğini bilmeyen tanrılara dönüştüğünün altını çiziyor. Kardeş türlerini ortadan kaldıran Homo sapiens, gezegen genelinde bir tür ekolojik seri katil olarak tanımlanıyor.
Bugün bulunduğumuz yerden geçmişe ve geleceğe baktığımızda göreceğimiz şey, hâlâ büyük oranda sırlarla dolu olan insan aklının baş döndürücü olduğu kadar ürkütücü de olduğudur.
Simgesel düşüncenin ve takiben dilin doğuşuna kadar bir “doğal tür” olarak yaşamını sürdüren insan, çağlar boyunca gelişerek organik-inorganik varlıkları yaratabilecek konuma gelmiştir. Akıl, onu bir kez harekete geçirince, durdurulamayan bir tepkimeye girmiş gibi gelişmiştir. Ancak, varacağı nokta daha üstün başarılar getirebileceği gibi, kendi kıyametini de getirebilir. İsrailli tarihçi Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap’tan çıkan “Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens” başlıklı kitabında, türümüzün, yani Homo sapiens’in tarihini anlatıyor. İnsanın ortaya çıkışı, diğer insan türleri gibi konularla başlayan kitap, tarıma geçiş, bilimin ilerleyişi gibi tarihsel konuları işlerken para, din, emperyalizm, mutluluk gibi farklı konulara da ayrı başlıklarda mercek tutuyor.
6 insan türü
Maymunları “kuzenlerimiz” olarak niteleyen Harari’ye göre, nasıl ki maymunların çeşitli türleri varsa 100 bin yıl önce yeryüzünde de 6 farklı insan türü bulunuyordu. Bunlardan adını en çok duyduğumuz tür kuşkusuz Homo neandertalis (Neandertal). Buna karşılık Homoerectus’un yeryüzündeki var olma süresi hala Homo sapiens’in kat kat üstünde. Bugünkü Endonezya’da yer alan Flores Adası’nda yaşamış Homo florensis türü ise boyutları ile dikkat çekiyor. Bu tür, en fazla bir metre boya ulaşıyor ve 25 kiloyu geçemiyordu. Bu türler tamamen yok olmuş durumda ve bunun sebepleri ile de ilgili farklı teoriler var ama her teorinin içinde Homo sapiens’in yıkıcılığı sabit öğe olarak yerini koruyor. Buna karşılık türler arası çiftleşme gerçekleşmiş gibi. Zira, bugünün modern insanının genlerinde yüzde 1 ila 4 arasında Neandertal DNA’sı, Aborjinler’de ise yüzde 6’ya varan oranda Homo denisova DNA’sı bulunuyor.
Tarım ve yabancılaşma
Tarihin büyük bir kısmı boyunca avcı-toplayıcı olarak yaşayan insan için değişimi başlatan adım, tarımı keşfederek yerleşik hayata geçmek (Tarım Devrimi) oldu. Bazı antroploglara göre avcı-toplayıcı dönem bir tür altın çağdır. Harari de tarıma geçişin, insana, doğa yasaları gibi kendi içinde acımasız yasaları olan avcı-toplayıcı zamanlardan daha iyi bir hayat getirmediğini ancak bir kez adım atıldıktan sonra geri dönüşün pek mümkün olmadığını belirtiyor. Tarıma geçen toplumların daha sefil bir hayat yaşamaya başladıklarını belirten Harari, kitabın dini ele alan bölümünde de, “Tarım Devrimi’nin ilk dini sonucu, bitkileri ve hayvanları ruhani bir yuvarlak masanın eşit üyelerinden birer metaya çevirmiştir” sözleri ile yabancılaşmanın altını çiziyor.
Ekolojik seri katil
Gün geçtikçe hızlanan türlerin yok oluşunun bugüne ait bir durum olduğunu düşünürüz. Harari, insanın tarihini yazdığı bu kitapta, aslında bu yok oluş sürecinin Homo sapiens’in tarih boyunca yayılması ile doğru orantılı olduğunu gösteriyor. Kardeş türlerini ortadan kaldıran Sapiens, gezegen genelinde bir tür ekolojik seri katil olarak tanımlanıyor. Sapiens, özellikle büyük memeli hayvanların ortadan kalkmasına sebep oldu ve bu süreç devam ediyor. Kitapta yer alan bilgilere göre, Sapiens’in ortaya çıkmasından sonra Kuzey Amerika, büyük memeli cinslerinin 47’sinden 34’ünü kaybetti. Güney Amerika da 60’tan 50’sini. Homo sapiens, ayak basmadan önce Avustralya’da 50 kilonun üstünde 26 keseli hayvan yaşıyordu. Bugün bunlardan geriye yalnızca kangurular kaldı.
Hayvandan tanrıya
Kitabında insanı kötü yanlarıyla aktardığı gibi özellikle bilimin getirdiği olumlu yanları da ele alan Harari, Sapiens’in geleceğini de irdeliyor. Bugünden geçmişe bakarken aklımıza “Maymunlar Cehennemi” filmi geliyor. Maymunlar Cehennemi, doğaya yabancılaşan insan türü için bir korku filmidir. “Biz değil başka bir canlı da olabilirdi” demektir. Kutsal ışığımıza düşen karanlık bir gölgedir. Geleceğe bakarkense artık bu eşiği değil ama kendi yaratabileceklerimizin korkusu içimizi kaplar. Harari, organik-inorganik yaşam türleri oluşturmanın ilk adımlarını atan insan için, hayvandan tanrıya dönüştüğü bu hikayede, “Her zamankinden daha güçlüyüz ama bunca güçle ne yapacağımızı bilmiyoruz” diyor. Türlere ölümü getiren canlılar olmak kolaydı. Öldürdük ve yedik. Peki, yaşam veren bir tanrı olmak?
İnsanın da aralarında bulunduğu pek çok hayvanın DNA’sında atalarına ait olmayan yabancı genler tespit edildi. Genome Biology dergisinde yayınlanan çalışmaya göre, bahsedilen bu yabancı genlerin DNA’ya tarih boyunca, çevresindeki mikroskobik canlılardan geçtiği bulundu.
Bu güne kadar bizlere hep, genetik maddenin atalardan yavrulara geçtiği öğretilmiştir. Bu şekilde gen aktarımına “dikey gen aktarımı” adı verilir. “Yatay gen aktarımı” diye bir gen aktarımı da vardır; fakat bu güne kadar bu aktarım şeklini genelde tek hücreli canlılara özgü zannediyorduk. Meğer bizlerde de varmış.
Yatay aktarımı sizlere şöyle anlatabilirim; iki ayrı tipte bakteri var ve bir tanesinin genlerinde, kapsül adını verdiğimiz bir koruma kalkanını üretecek bilgi var; fakat diğerinde yok. Kapsüllü ve kapsülsüz bakterileri aynı ortamda antibiyotiğe yatırdığımızda, kapsüllü olan tür antibiyotikden etkilenmeden sağ kalabiliyor; kapsülsüz olan ölüyor. Fakat kapsüllü bakterinin DNA’sını parçalayıp, kapsülsüz bakterinin olduğu ortama eklediğimizde ve bir süre bekledikten sonra kapsülsüz bakteriyi antibiyotiğe maruz bıraktığımızda, bir bakıyoruz ki bir zamanlar kapsülsüz olan bakteri kapsül oluşturmuş. Bunu nasıl mı yapmış? Tabi ki ortama eklenen kapsül oluşturma genlerini, yani kendisine ait olmayan yabancı DNA‘yı hücresinin içine alıp, kendi DNA’sı ile birleştirerek.
Yatay gen aktarımının pek çok basit canlıda bulunduğu bilinen bir gerçekti; fakat daha karmaşık canlılarda bu şekilde bir gen aktarımı olduğu bilinmiyordu. Yapılan yeni araştırmalar gösteriyor ki, insanlar da dahil pek çok hayvanda onlarca hatta yüzlerce aktif gen, bu şekilde kazanılmış.
Örnek verecek olursak, kan grubumuzu belirleyen AB0 kan grubu genleri, yatay aktarımla edindiğimiz genler. Bunun dışında daha önceden yabancı olduğu fark edilen 17 genin de yatay gen aktarımı ile bizlere geçtiği onaylanırken, bunlara ek olarak 128 genin daha yabancı kaynaklı olduğu belirlenmiş.
Yabancı kaynaklı genlerimizin bir kısmı yağ sindirme metabolizmasında işe yarıyor, bir kısmı ise bağışıklık sistemimizde. Bunun yanı sıra amino asit metabolizmasında, protein modifikasyonunda ve antioksidan işleyişlerde işe yarayan yabancı genler de var.
Yabancı genlerimizin neredeyse yarısını virüslerden edinmişiz, ayrıca bakteriler ve tek hücreli diğer canlılardan edindiğimiz genlerimiz de mevcut. Hatta bazıları ise bizlere mantarlardan hediye.
Bu yabancı genlerin çoğunluğu bizlere antik zamanlarda kazandırılmış. İnsan olmadan çok öncesine, omurgalıların ayrıştığı veya maymungillerin türediği zamanlara kadar uzanıyor.
Bu buluş, evrim alanındaki fikirlerimizi tekrar düşünmemize ve bildiğimiz şeklin dışında bir evrimin mümkün olduğunu fark etmemize sebep oluyor. Ayrıca insan genomunu sıralarken bilim insanları çoğunlukla, bakteri genlerini değerlendirmeye almıyordu; çünkü onların ortamda bulunan bakterilere ait olduğunu ve yanlışlıkla deney malzemelerine bulaştığını düşünüyordu. Yeni keşif, insan genomu dizilimini yaparkenki tutumumuzu da tamamen değiştireceğe benziyor.
Kuşlar dünyasının renkli gece hayatı mimari ile buluştu! Dünyanın en ünlü kulüplerinden Berghain’in, kanatlı doslarımızın evrenine yansıması tuhaf görüntüleri meydana getirmiş.
Alman asıllı iletişim tasarımcısı Malte Jensen, Berlin’in dünyaca ünlü kulübü ”Berghain”den esinlenip ”Birdhain”i tasarladı. Şaşırtıcı görünümüyle bu kuş evi, kuşları korkutacağı tahminlerinin aksine uçan dostlarımızın camiasında oldukça popüler bir mekan haline gelmiş. Karanlık bastırınca yanan ışıklarıyla, göç eden veya yerli kuşlar gecelerini renklendireceğe benziyor.
Ürdün devleti, karbon salımını düşürmek amacıyla Ürdün’deki camilerin güneş enerjisi kullanmasına karar verdi. Böylelikle Ürdün’deki camiler güneş enerjisiile iklim mücadelesine katılmış olacak.
Daha önceki bir haberimizde Amerika’daki Afroamerikan kiliselerinde ortaya çıkan güneş enerjisi ve sürdürülebilirlik hareketinden bahsetmiştik, benzer bir uygulamanın adımını bu sefer Ürdün devleti attı.
Ürdün Enerji ve Mineral Kaynakları Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından finanse edilen proje kapsamında ilk etapta 120 camiye güneş panelleri konulacak; fakat projenin asıl amacı Ürdün’deki bütün camilere güneş paneli sağlamak.
Bu atılımın çok etkili olması bekleniyor; çünkü kiliselerin ve camilerin güneş enerjisine geçmesi ve Dünya Kiliseler Konseyi‘nin fosil yakıtlardan el çekmesi gibi hareketler, din adamlarını ve din alimlerini örnek alan milyonlarca insanın bir durup düşünmesine sebep olacaktır.
Ayrıca camiler, hemen hemen her yerde olan ve yedi yirmi dört bütün ışıkları açık olan binalar oldukları için, onları yeşil enerjiye geçirdiğimizde yapacağımız tasarruf ve engelleyeceğimiz karbon salımı miktarı hiç de azımsanamayacak bir miktar olacaktır.
Ülkemizde de bundan birkaç yıl önce, Mersin‘in Akkuyu kasabasına bağlı BüyükeceliKöyü‘nün camisine güneş enerjisi paneli koyulmuştu. Greenpeace üyeleriyle birlikte ellerinde “Güneş Akkuyu’dan yükselecek” pankartlarıyla bunu duyuran köylüler, bizlere “Camileri yeşillendirelim” mesajını çok önceden vermişler aslında.
Dalları göklere dolanan yaşlı ağaçlar, terk edilmiş kulübe esintileri… Doğanın dokunuşunu deneyimleyeceğiniz sanat mı? Çoktan heykelini vermiş!
İspanya’da yaşayan Kübalı bir sürgün olan Jorge Mayet, doğadan figürlerle oldukça başarılı işler çıkaran bir sanatçı. Yaşlı ağaçlar, toprak, ufuksuz manzaralar onun tek ilhamı. Çalışmalarında kökten yaprağa kadar yansıttığı spiritüel yanı, güçlü gözlem yeteneğinin getirdiği kompozisyonlar ile olağanüstü bir ahenk yaratıyor. Teller, kağıtlar, talaşlar kullanarak yarattığı manzaralarında, özgün kurgularını doğanın yalın karmaşıklığına bırakmış.
Askıda duran heykelleri kolaylıkla hislerimizde girdaplar yaratabiliyor. ”Boşluk”, ”hiçlik”, ”canlılık” terimleri serpiştirilmiş alt metinlere sahip eserler hayran kalınası!
Çalışmalarında uzak düştüğü coğrafyasından parçalar bulmak mümkün. Yeşil ve toprak tonlarına tutkusu uzaktan bir atmosfer oluşturuyor. Gerçekçi formlarıyla heykelleri doğanın uygarlıkla dansı adeta! Güzel sanatçının diğer eserlerini görmek için buraya tıklayınız.
Sólo con la miradaRenaissanceA La derivaAutumnNo sólo mires a DiosEquilibristas de La Habana (Equilibrists of Havanna)Equilibrio Natural (Natural Equilibrium) Close up of Ochún
Çevre sorunları günümüz dünyasında sağlık, para, siyaset ve diğer pek çok yaşam alanımızda kendini gösteriyor. Bazen gündem değiştirmek için kullanılıyor, bazen de gündemin ta kendisi oluyor. Artık HES konuşmadığımız gün yok gibi. Elden bir şey gelmeyince, direniş kelimesi lügatımıza girdi ve de sokaklarda sesimiz yükseldi. Sokaklar teyzelerle, amcalarla, emekli öğretmenlerle, memurlarla ve öğrencilerle doldu taştı. Her yandan aynı sesler yükseldi:
“HES istemiyoruz”, “Ormanlarımızda taş ocağı istemiyoruz”, “Ağaç katliamına izin vermeyeceğiz”, “Rantınız batsın”, “Susma haykır, nükleere hayır”, “Dereler özgürdür, özgür akacak”, “Akkuyu Fukuşima olmasın”.
Arka arkaya gelen mahkeme kararları, yürütmeyi durdurmalar, ÇED raporları, atık yüklü bir gemi, oksijensiz bir sahası ve dahası. Hepimiz bir köşesinden ilgileniyoruz, çevreye olanlara üzülüp öfkeleniyoruz. Bütün bunları ve hatta biraz daha fazlasını Çevre Sorunları Araştırma Merkezi Başkanı Baran Bozoğlu ile konuştuk. Biraz hayalledik, biraz gerçeklerden dem vurduk; çokça güldük, kahvemizi yudumlarken geçmişe dönüp bugüne üzüldük: Tüketime dönen varlık maksadımız ve hükümetin ‘hatalı’ politikalarının sürdürülebilirliği ne kadar da eş zamanlı.
Hükümetin çevre politikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çevre Politikaları normal şartlarda bir ülkede yönetmeliklerden, mevzuatlardan, yasalardan oluşur. Bunun üzerine uygulamayı da koyduğunuzda bu sizin çevre politikanızı oluşturur. Türkiye’de ‘hükümetin bir çevre politikası yok’ demek elbette haksızlık olur. Çevre politikası var, fakat çevreyi ve doğayı koruma üzerine değil; daha çok çevre ve doğa üzerinden para kazanma yani ‘rant’ sürecini yürütüyor. Bunun temellerini yaptıkları yönetmelik değişiklikleri ve uygulamalarında da görüyoruz. Şuanda kamu yararı gözetmeyen bir çevre politikasıyla karşı karşıyayız. Bunun bir yansıması da şu; bilimsel ve demokratik olmayan bir ortamda çevre problemlerinin çözülebileceğini düşünmüyorum. O yüzden Türkiye’nin siyasal dönüşümü çevre politikalarının da daha kötüye gittiğini düşündürüyor.
Kuito’nun incelendiği ve bir risk olmadığı söylendi. Fakat bu oldukça riskli bir konu. Kuito’da geldiğimiz noktayı değerlendirir misiniz?
Kuito’daki olay tam anlamıyla tiyatroydu, tam bir komedi sergilendi. Başrolünde bir kaymakamın olduğu, senaryosunu Çevre Bakanlığı’nın yazdığı, çeşitli aktörleri olan bir komediyle karşı karşıya kaldık. Angola adlı bir Afrika ülkesinin atığı bizim ülkemize geldi ve parçalanması süreci söz konusu oldu. İçerisinde asbest, radyoaktivite miktarının yüksek olduğu ve tehlikeli atık içerdiğini; detaylı bir inceleme yapılması gerektiğini ve bakanlığın, varsa, elindeki raporları bizimle paylaşmasını istedik. Fakat gelinen noktada kimsenin bir şey bilmediğini gördük, bize bir belge sunulamadı. 4 saatlik bir ölçümde bir risk olmadığını söylediler. Sonucu radyan cinsinden radyoaktif diye açıkladılar ki, radyan bir açı cinsidir. Bu tarz hataları içeren bir denetim yaptıklarını söylediler. Basın da daha çok radyoaktivite üzerinde durdu; daha ölümcül ve bertarafı daha zor olduğu için. Ama asbest gibi, tehlikeli atık gibi başka problemler de var. Türkiye’ye yurtdışından asbestin, tehlikeli atıkların gelmesi kesinlikle yasak. Ama temel sorun şu; ülkeye gelen atıktan bakanlığın haberi yok. Kuito’yla Türkiye’nin bir çöplüğe dönüştürülmeye başlandığına tanık olduk. TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) veya AFAD (Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı) yetkililerin gözlem yapacağına dair söz verilmişti. Fakat sonra yetkilendirilmiş bir firmanın yaptığı ortaya çıktı. Geminin sahibiyle bu firma bir basın toplantısıyla bunu apar topar kamuoyuna duyurdular. Bu şeffaf ve güvenilir değil. Bilgi edinme kanunu üzerinden raporları istedik fakat hâlâ ulaştırmadılar. Türkiye’de her alanda yaşanan bilgi gizlemenin ve şeffaflıktan uzaklığın bu konuda da yaşandığını görüyoruz. Türkiye atıklarını yönetemiyor.
Bozoğlu: “Kuito’daki olay tam anlamıyla tiyatroydu, tam bir komedi sergilendi.“
Gün geçmiyor ki bir HES haberi, ardından da bir HES protestosu haberi gelmesin. Her geçen gün artan ve görünürlük kazanan bu projelerdeki artışın sebebi sizce nedir?
HES problemini ortaya koyan insanlar bu ülkenin suyuna, toprağına sahip çıkan insanlardır. Köylülerin, bilim insanlarının, meslek odalarının verdiği tepkiler olmasaydı; bugün HES’in problemleri konuşulamaz olacaktı. Bu süreçte hem eski bakanın ‘Küçük ölçekli HES’lere izin vermeyeceğiz‘ açıklamaları, hem de bizim yaptığımız toplantılarda, kamuoyu araştırmalarında gördüğümüz şey şuydu; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu denetimleri yapmıyor! Bunu hem HES’i yapan firmalar, hem akademisyenler, hem de bakanlığın içindeki kimseler söylüyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığı da dahil teknik alt yapıları yok. Bu nedenle herkesin kabul ettiği bir gerçek var ki; Türkiye’de bu zamana kadar yapılan bütün HES projeleri risklidir, çevre katliamı yapmış projelerdir ve denetlenmemiş projelerdir. Tepkinin sürekli artması da bunu gösteriyor. Bunun yanında bu kadar tepkiye, bu kadar mahkeme kararına rağmen hukuk bu ülkede işlemiyor. Yurttaşlar da sokağa çıkıp kendini ifade etmeye çalışıyor. Çünkü yapabilecekleri başka bir şey yok. Bu noktada hükümetin tavrı hep HES’lerden, firmalardan yana oldu; bilimden, köylüden, emekten yana olmadı. Mesela Türkiye’deki HES’lerin yüzde 71’ine ÇED raporu hazırlanmamış durumda. Bunun anlamı halkın Katıldığı Toplantılar HES’lerin yalnız yüzde 29’u için yapılmış. Yani bilgi gizlenmiş, yangından mal kaçırılmış. Sen hem halkının deresine, toprağına HES yap, bilgi verme; sonra da onlar bilgi isteyince üzerlerine gaz Bombası at, copla saldır. HES için verilen tepkiler çok meşrudur, Türkiye’de yaşayan insanların yaşamları için verilen tepkilerdir. Bu tepkiler ülkenin kalkınmasını -tabii hangi kalkınma, bu ayrı bir tartışma- engelleyecek bir davranış değil; tam tersi, daha sağlıklı bir şekilde yaşamamızı sağlayacak bir anlayışın yansımasıdır. Bütün o köylüleri halkımızın kucaklaması, saygıyla selamlaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca Tokat Zile’de jandarmanın da bu konuya alet edilmesi çok üzücü, umarız bu yanlıştan bir an önce dönerler.
İç Güvenlik Yasası’nı ekolojik açıdan ele aldığımızda bizi nelerin beklediğini söyleyebiliriz?
Tokat Zile’de ne olduysa, iç güvenlik paketi budur aslında. Ben iç güvenlik paketinin; AKP’nin kendisinin ustalık dönemi diye adlandırdığı bu dönemde (ben bu dönemi doğanın daha vahşi şekilde yok edildiği bir dönem olarak görüyorum) daha da şiddetli şekilde halkın tepkisinin bastırılma kaygısı olduğunu düşünüyorum. Bugün AKP’nin ve hükümetin mevcut politikalarının sürdürülebilirliği ranttan geçiyor. Bu para doğal alanların yok edilmesinden kazanılıyor. Herhangi bir planlama yapılmadan termik santral yapılması, maden tesisleri için milyonlarca ağacın kesilmesi, 3. havalimanı gibi gerçekten Türkiye için yararlı olmayacak bu projeler; 70 tane sulak alanın, 2 buçuk milyon ağacın yok edileceği projelerdir. Bu genel seçimler umarız çözüm üretecek şekilde karşımıza çıkar. Sadece Türkiye’de değil dünyanın pek çok bölgesinde ekoloji mücadelesi gittikçe güçleniyor. Kapitalizm artık hayatlarımızı alt üst etmiş durumda. Gerçekten toprağımızın kirlendiği, temiz besin bulamadığımız, her gün virütik hastalıklarla karşı karşıya kaldığımız bir dönemden geçiyoruz. Toplumsal hareketler artık bu konularda çok daha aktif, çok daha dayanışıyor ve daha da güçleniyor. Bu da tüm dünyada siyasi iktidarları rahatsız ediyor. Bunun Türkiye’deki yansıması da iç güvenlik yasası.
Bozoğlu: “Tokat Zile’de ne olduysa, iç güvenlik paketi budur aslında.“
Çok sert ve çarpıcı bir gündemin içindeyiz. Gündem sürekli değişiyor ve dikkatimizi belli noktalara odaklamamız artık çok güç. Sizce halk, hayatında köklü değişikliklere sebep olacak bu ‘doğa savaşı’nda nasıl bir tavır sergilemeli?
Hepimizin hayatında bir takım değişiklikler yapması gerekiyor. Musluğumuzdan temiz su içemediğimiz, temiz hava soluyamadığımız bir dünyada yaşam alanlarımız gittikçe daralıyor. Bu daralmayı engellemek için mevcut siyasal ideolojinin halkın ve doğanın yararına bir yaklaşıma sahip olması gerekiyor. O yüzden, belki de ilk değişimi politik tercihler üzerinden yürütmemiz gerekiyor. Ardından da yaşam biçimlerimizi ‘tüketim’ odaklı olmayacak şekilde düzenlememiz gerekiyor. Ben çok iyi hatırlıyorum; 90’larda annemiz yırtılan çorapları dikerdi ve biz onları giyerdik, hiç de utanmazdık. Gömleklerimiz yırtılınca yama yapılırdı. Geldiğimiz noktada bir çorap bile dikilemez hâle geldi. Ucuz ve kalitesiz ürünlerin üretiliyor olması, bunun doğaya daha çok baskı yapması kapitalizmin beraberinde artı değer yaratmasını da getirdi. Bu nedenle tüketim kültürüne karşı hepimizin tekrar 90’lara dönüp; ki bu bir gerileme değildir, çorabını, söküğünü diken bir yaklaşıma sahip olması gerekiyor. Kentlerimizde de mücadele alanlarını çoğaltmalıyız. Toplu taşıma talepleri, Eymir Gölü’nün yok olmamasını, Artvin’de ağaçların kesilmemesini savunmak gerekiyor. Bu; hayatımızı değiştirmek, taleplerimizi yükseltmek ve kadar sürecinde yer almayı gerektiriyor. Tabii bisiklet tercihini de unutmamamız gerekiyor.
Baran Bozoğlu: “Musluğumuzdan temiz su içemediğimiz, temiz hava soluyamadığımız bir dünyada yaşam alanlarımız gittikçe daralıyor.“
Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce geçtiğimiz günlerde; çevreyi endüstri devrimi yapan ülkelerin kirlettiğine, ancak Türkiye’nin kesinlikle çevreyi kirletemediğine ilişkin açıklamalar yapmıştı. Türkiye’de çevre kirliliği ile ilgili siz neler düşünüyorsunuz?
Sayın Güllüce algı yönetimi konusunda başarısız. Kendisine bu konuda AKP yönetiminden daha fazla eğitim almasını öneriyoruz. Bu çok basit bir söylem; buna 10 yaşındaki çocuk bile güler. Çünkü Türkiye’de bugün çöpler patlama tehlikesiyle karşı karşıya. Ben Sayın Güllüce’yi Van’a davet ediyorum, kendisine Van çöplüğünü incelemesini öneriyorum. Sadece toplu konut projelerini gezip, şaşalı açılışlar yapmak yerine; biraz da çevre problemi yaşayan yerlere gidip kendisinin görmesi lazım. Sayın Güllüce’nin söylemi doğru değil. Aksine Türkiye’de çevre problemleri her geçen gün artıyor. Türkiye’de şuan derelerden akan su içilemiyor. Suyunu arıtmadan içebileceğiniz bir dere yok, hepsi kirlenmiş durumda. Böyle bir durumda ‘Biz kalkınırken kirletmiyoruz‘ söylemi, vicdana ve akıllara sığmıyor.
Güllüce demişken; bakan 2015’e girdiğimiz ilk günlerde 2014’ün ‘çevre yılı’ olduğunu söylemişti. Bunun gerçek olmadığı besbelli, gerçek olmasını çokça isterdik pek tabii. Sizce ‘çevre yılı oldu’ diyeceğimiz yılda Türkiye’de neler olmalı, neler değişmeli?
Biz bu konuda bakanlık için bir çevre karnesi hazırladık. 2014 yılı, hükümetin ustalık dönemi olması sebebiyle, söz verilen büyük projelerin hayata geçirilmek istendiği bir yıl oldu. Ancak bu projelerde gördük ki ne doğanın nasıl etkileneceği göz önüne alınıyor, ne mahkeme kararlarına uyuluyor ne de bu projelerin bilime, akla ve çevresel etkilere uygunluğu kontrol ediliyor. Uyarılara da kulak tıkandığına şahit olduk. Çevre mevzuatında gerilemeler, uygulamalardaki çelişkiler, halkın yatırım sürecine katılımında azalmalar, hava kirliliğinde ve su kirliliğinde artış, kuraklıkta belirgin yükseliş 2014 yılındaki olaylardan bazılarıdır. Bakanlığın 2014 yılı üzerinden yaptığımız değerlendirmede, kanaat notu bile fayda etmemektedir, Bakanlık sınıfta kalmıştır.
Çevre Mühendisleri Odası’nın 2014 yılına ilişkin açıkladığı çevre sorunlarından bazıları şöyle:
Üçüncü havalimanı orman alanı talan edilerek yapıldı Yüzde 80’i orman alanı olan, 2,5 milyon ağacı barındıran ve 70 sulak alanın bulunduğu bölgede, üçüncü havalimanı yapılması için acele kamulaştırma kararı 2014 Ocak ayının ilk günlerinde Bakanlar Kurulu Kararı ile alınmıştı. Ülkemizin en büyük havalimanı projesine dair normal kamulaştırma sürecinden kaçınılmış süreç yangından mal kaçırırcasına yürütülmüştür. Şubat 2014’de üçüncü havalimanı ÇED Olumlu Kararı’nın yürütmesi mahkeme tarafından durdurulmuş, Bakanlığın yayımladığı 2009/7 Genelgesi kapsamında yeni bir ÇED raporu hazırlanmış ve Bakanlık tam yeni ÇED’e olumlu kararı verirken bölge idare mahkemesi tarafından yürütme durdurma kararı iptal edilmişti.
AOÇ’de hukuk işlemiyor
Atatürk Orman Çiftliği’ndeki (AOÇ) planlar açtığımız davalar sonrasında iptal edildi. 2014 yılında da iptal kararları gelmeye devam etti. Binlerce ağaç kesilerek, hukuk, mahkeme kararları yok sayılarak Saray inşaatı tamamlandı, Ankapark inşaatı devam ediyor.
‘Vazgeçilmez’ projeleri için plan beklenmiyor
Milli Parklar Yönetmeliği değiştirildi, “İçme suyu temini açısından yapımı aciliyet gösteren ve kamu yararı açısından vazgeçilmez ve kesin bir zorunluluk arz eden tesisler için uzun devreli gelişme planı/gelişme planı şartı aranmaz” ifadesi eklendi. Ülke tarihimiz kamu yararı açısından vaz geçilemeyen havalimanları, termik santral projeleri, boru hatları ile doludur. Milli parklar bu madde ile yok edilmekle karşı karşıya bırakılmıştır.
ÇED davaları ivedi yargılama kapsamında alındı
ÇED olumlu veya ÇED Gerekli Değildir kararlarına açılacak davalarda süre 30 güne indirildi. 30 gün içerisinde dev projelerin ÇED raporlarına dava dilekçelerinin hazırlanması gerekecek. Bilimsel, teknik tartışma yapılamayacak. Ankara, Etlik ve Bilkent’te içerisinde yaklaşık 100 MW’lık doğalgaz çevrim santrali niteliğinde yapılar bulunduran hastanelerin kuruluş sürecinde ÇED raporu istenmedi.
Tuz Gölü devlet eliyle, Bakanlığın sessizliği ile yok ediliyor
Tuz Gölü’nün 1. Derece doğal sit alanı olmasına rağmen plansız bir şekilde ihaleler gerçekleştirildi ve Tuz Gölü parsellendi. Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’nun suç duyurusuna rağmen Şereflikoçhisar ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı herhangi bir işlem gerçekleştirmedi. ÇED raporları mahkemelerce iptal edilmesine rağmen Bakanlık ÇED raporlarını tekrar tekrar onayladı.
Eymir Gölü ranta teslim ediliyor
Eymir Gölü’nün hemen yanına Özel Çevre Koruma Alanı’na otel projesi yapılmaya çalışılıyor. Bakanlık projeyi iptal etmedi ve ÇED sürecini başlattı. Ankara’nın doğal tek yeşil alanı da yok edilme tehlikesi altında. Yırca’da yapılması planlanan termik santral projesinin sahibi firma ağaçları hukuksuzca kesti. ÇED raporunda belirtilmeyen bu uygulamaya hala Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ceza kesmedi.
20’nci yüzyıl boyunca balinaların tehlike altında olduğunda biliniyordu; fakat yeni araştırmalar balinaların yok olma eşiğine ne kadar yaklaştığını gösteriyor.
Deniz balıkçılığı ile ilgili bir incelemeyegöre, 1900 ile 1999 yılları arasında 2,9 milyon balina; eti, yağı ve kemiği için öldürüldü.
“Okyanusların Boşaltılması: 20. Yüzyılda Endüstriyel Balina Avcılığının Bir Özeti” başlıklı çalışmaya göre; şaşırtıcı biçimde, çeşitli ekonomilerde endüstriyel balina avcılığının önemine rağmen 20. yüzyıla kadar toplam avlanma tahmini çalışmaları için bir girişim olmamış.
Uluslararası Balinacılık Kurulu‘nun mevcut verilerini kullanarak,SSCB‘nin verileri ile birlikte (30 yıldır kaçak avlanan balinalar) araştırmacılar; 276 bin 442 balinanın Kuzey Atlantik’te, 563 bin 696 balinanın Kuzey Pasifik’te ve 2 milyon 53 bin 956 balinanın Güney Yarım Küre’de öldürüldüğünü belirledi.
Deniz balıkçılığı ile ilgili bir incelemeye göre, 1900 ile 1999 yılları arasında 2,9 milyon balina; eti, yağı ve kemiği için öldürüldü.
Araştırmacılar sadece endüstriyel balina avcılığında öldürülen balina sayısını hesapladı ve en fazla balinanın 1960’lar ve 1970’lerde öldürüldüğü ifade edildi. Şaşırtıcıdır ki, 1900 ve 1962 yıllarında öldürülen ispermeçet balinalarının sayısı 18. ve 19. yüzyılların toplamında öldürülen ispermeçet balinalarının sayısı ile aynı.
Hesaplamalara göre, günümüzde okyanuslarda yalnızca 500 bin balina kaldığı belirtiliyor.
Birbirinden farklı birçok mecrada maruz kaldığımız cinsiyetçi dil ile mücadele etmeyi amaçlayan erktolia.org, 15 Mart 2015’te açılan internet sitesiyle cinsiyetçi haksızlığın karşısında duran herkesi değişime giden yolda harekete geçmeye çağırıyor.
Gündelik yaşamdan başlayıp siyaset ve medya gibi toplumu ileri derecede etkileyen alanlarda kullanılan cinsiyetçi dilin şiddet piramitinin en alt basamağını oluşturup, şiddete giden yolda çok büyük bir besin olduğunun su götürmez gerçekliğini çokça yaşadık, gördük. İşte tam da bu sebeple ve tam da ihtiyaç duyulan zamanda imdadımıza yetişti Sibel Schick ve Dilara Gürcü.
“Erkek egemenliğinde olan topraklara atıfta bulunarak” erktolia adını verdikleri siteleri Macholand.org’un Türkiye platformu. Cinsiyetçi dilin ve bununla olan mücadelenin küresel bir problem olduğuna değinen bu güzel insanlar, projeyi Türkiye’de de başlatma kararıyla kuruyorlar siteyi.
Kadınlara ve LGBTİ bireylere dönük kullanılan, erkekliği öven, erkek olmayanı yeren bir dilin karşısında durup, rahatsızlıklarını yaptıkları online eylem ve değişim kampanyalarıyla sunuyorlar. Gönüllü ekibi kendilerinin dışında şimdilik üç kişiden oluşuyor. Yeni gönüllülere ihtiyaçları olduğunu belirtip, cinsiyetçi dilden rahatsızlık duyan seni, beni, onu yani bizleri gönüllülük yapmaya davet ediyorlar. İlgilenenlere mesajları ise şu:
Merhaba,
erktolia ekibi olarak gönüllü sayımız ne kadar çok artarsa o kadar çok eylemi başlatabilir ve o kadar çok kişiyi harekete geçirebiliriz diye düşünüyoruz. Gönüllü ekibimizden beklentimiz ise haftada en az 2 saatini bu projeye ayırması.
Bize katkıda bulunmanızın farklı yolları var. Şu an için ihtiyacımız olan kişiler:
– Anayasa ve insan hakları bilgisi kuvvetli, kampanyalarımızı hukuksal olarak gözden geçirebilecek, bilhassa bireye hakaret, şiddet, taciz ve tecavüz konularında bize anlık danışmanlık verebilecek bir avukat.
– erktolia ilkeleri ile uyuşan bir cinsiyetçilik algısı bulunan ve erktolia metinleriyle aynı düzlemde metinler oluşturabilecek bir metin yazarı.
Gönüllü olmak isteyen kişilerin, bize kendilerini kısaca tanıtan, neden gönüllü olmak istediklerini anlatan ve haftanın hangi günleri ve hangi saatler arasında katkıda bulunabileceğini belirten bir e-postayı [email protected] adresine göndermeleri yeterli.
Gönüllülük için vakti olmayan insanları ise internet üzerinden gerçekleşen eylemlerine katılmaya ya da sitede bulunan Bize Bir Eylem Önerin (http://erktolia.org/bize-bir-eylem-onerin) bölümünden eylem önerisinde bulunmaya çağırıyorlar.
Erkeği yücelten çikolata reklamından, cinsiyetçi haber dili kullanımına kadar birçok konuda söyleyecekleri var erktolia’nın. Birkaçına dair eylemler başlattı bile. Buyrun sitelerine (http://erktolia.org), siz de bağırın rahatsızlığınızı.
Biz çok sevdik erktolia’yı. Umarız siz de seversiniz de çoğalıp kesiveririz şu cinsiyetçiliğin koca dilini!