Ana Sayfa Blog Sayfa 700

WaterNest 100: Güneş enerjili, su üstünde yüzen ev

0

Londra merkezli EcoFloLife şirketi, kendi kendine yeten ve çevre dostu yenilikçi bir çözüm geliştirmiş. Şirket, tamamı ile geri dönüştürülmüş kereste ve alüminyumdan yapılma suyun üstünde yüzen evler tasarlıyor. WaterNest 100 isimli bu küçük ev, dünyaca ünlü mimar Giancarlo Zema tarafından tasarlanmış.

Bu şık ev iki adet geniş balkona, büyük pencerelere ve bol miktarda doğal ışığı içerisine davet eden tepe penceresine sahip ve yalnızca 90 metrekarelik bir yer kaplıyor. Müşterinin isteğine göre, bir adet oturma odası, yemek odası bir ya da iki adet yatak odası, mutfak ve banyo bu ev içinde barınabiliyor. Evin enerji ihtiyacı çatısındaki güneş panellerinden karşılanıyor.

WaterNest 100
Şirket aynı zamanda geri dönüştürülebilir malzemelerden yapılan bir mobilya kataloğunu da sunuyor.

WaterNest 100 yüksek verimli ısıtma ve soğutma sistemleri sayesinde oldukça düşük enerji kullanımına gerek duyuyor. Buna ek olarak, bu evin inşası için gerekli olan malzemenin yüzde 98’i geri dönüştürülebilir malzemeden üretiliyor.

Evin kullanım alanı oldukça geniş bir yelpazeye sahip. Nehirlere, göllere, küçük körfezlere, resiflere ve deniz suyu sıcak olan deniz bölgelerine konuşlandırılabiliyor. EcoFloLife yetkililerinin söylediklerine göre bu ev; bir ofis, restoran ya da mağaza gibi diğer amaçlar için de kullanılabilir.

MyHome sistemi
Tasarlanan evin kullandığı “MyHome” isimli sistem ile evde yaşayanlar ışıklandırmayı, havalandırmayı ve çok odalı ses sistemini tek bir ekran üzerinden ayarlayabiliyor.

Tasarlanan evin kullandığı “MyHome” isimli sistem ile evde yaşayanlar ışıklandırmayı, havalandırmayı ve çok odalı ses sistemini tek bir ekran üzerinden ayarlayabiliyor. Buna ek olarak, ev sahibi “MyHome” sistemini kullanarak, elektrik, gaz ve su tüketimini takip edebiliyor ve her odanın sıcaklık ayarını ayrı ayrı ayarlayarak enerji kullanımını oldukça tasarruflu bir hale getirebiliyor.

Kaynak: EcoWatch

Fosil yakıt gelirinden vazgeçmeyen Oxford’a tepki yağıyor

Oxford Üniversitesi konseyi, kömür ve katran kumu üreten firmalardan sağladığı 2 milyar poundluk bağış fonunu elden çıkarmak konusunda tereddütte kalınca, konseyin bu tutumuna karşı üniversitede büyük bir eylem düzenlendi.

Ekim ayında yapılan öğrenci birliği toplantısında üniversitenin fosil yakıt firmalarından elde ettiği bağışlardan vazgeçmesi önerilmişti. Tüm dünyanın, karbon salımını azaltmak için ciddi adımlar atmaya başladığı 2015 yılında, Oxford Üniversitesi gibi bir bilim yuvasının, karbon salımına en büyük katkıyı sağlayan fosil yakıtlardan elde edilen bağış fonunu gözden çıkartamaması büyük tepki topladı. Konseyin kararsızlığı açıklandıktan sonra harekete geçmeye karar veren öğrenciler, bu pazartesi Oxford Üniversitesi’nin bir yönetim binasını işgal ettiler.

Oxford Üniversitesi eylem 2
Fosil yakıtlardan elde ettiği gelirden vazgeçmeyen Oxford Üniversitesi, öğrenciler tarafından işgal edildi.

Aktivist öğrencilerden oluşan 15 öğrenci, Clarendon Binası‘nda toplanarak barışçıl bir eylem düzenlediler. Pankart açan aktivistlerden birisi The Guardian gazetesine yaptığı basın açıklamasında, protesto sürerken iki polis ekibi arabasının ve iki adet de polis kamyonetinin üniversiteye geldiğini belirtti ve ekledi; “Etrafta pek çok polis var ve grubumuza da iki adet güvenlik görevlisi gönderdiler.”

Polis, protestocuları eylem alanından uzaklaştırmak için, hiçbir harekette bulunmadı ve güvenlik görevlileri de eylemcilerin binaya girmesini engellemek için hiçbir savunma göstermedi. Bina sanki o gün kapalıymış gibi hareket edildi. Protestocular geceyi binada geçirmeyi planlıyorlardı; fakat barışçıl ortamdan yeterli verimi aldıklarını düşünerek, eylemi akşam vakitlerinde bitirdiler.

Oxford Üniversitesi Maliye Müdürü John Clements de aktivistlerle birlikte bir süre oturdu. Clements; “Üniversitenin henüz bir karara varamaması bizde buruk bir hayal kırıklığı yarattı. Oxford, Dünya’yı mahveden fosil yakıtlara karşı mücadelede ve sürdürülebilir kaynaklara yönelinmesinde öncü olması gereken bir kurum” şeklinde görüşlerini bildirdi.

Oxford üniversitesi eylem 3
Oxford Üniversitesi’nin saygıdeğer mezunları, eğer üniversite fosil yakıtlardan gelen paradan vazgeçmez ise diplomalarını iade edeceğini duyurdu.

Fosil yakıt fonlarından vazgeçilmesine yönelik 2 yıldır yürütülen kampanya, öğrencilerin çoğu tarafından olduğu kadar, önemli pek çok kişi ve kuruluş tarafından da destekleniyor. Hatta Oxford mezunu The Guardian gazetecisi George Monbiot, Oxford’un fonlardan vazgeçmemesi durumunda, diplomasını iade edeceğini belirterek tepkisini koyuyor. Mezunlar, bağışçılar ve üniversite personeli, yönetime Stanford ve Glasgow üniversitelerini örnek almasını ve gereken adımı atmasını söylüyor.

Yine Oxford mezunu olan ve adım atılmazsa diplomasını iade edeceğini belirten güneş enerjisi girişimcisi Jeremy Leggett; “Bence üniversitelerin bir eliyle yaşanılabilir bir medeniyet inşa edecek gençler yetiştirirken, diğer eliyle de o medeniyeti sabote edecek kaynakları finanse etmesi hiç doğru değil” şeklinde konuştu.

George Monbiot
Oxford mezunu The Guardian gazetecisi George Monbiot da Oxford’un fonlardan vazgeçmemesi durumunda, diplomasını iade edeceğini belirterek tepkisini koyuyor.

Üniversitenin fosil yakıt şirketleriyle ilişkisi, bağış fonlarının da ötesine uzanıyor. Örneğin, okulun jeoloji laboratuvarı Royal Dutch Shell firması tarafından finanse ediliyor ve laboratuvarda kaya gazı, şist yağı, kömür yatağı metanı ve benzeri fosil yakıtların çıkartılmasına ilişkin araştırmalar yapılıyor.

Kampanyayı yürütenlerin belirttiği üzere, fosil yakıtlardan el çekilmesi ahlaki bir olgu olmanın da ötesinde. Bilim insanlarına göre felaket derecesindeki bir iklim değişikliğini engelleyebilmek için, dünyanın fosil yakıt rezervlerinin üçte ikisinin yer altında durması gerekiyor. Bu da demek oluyor ki bu konuda yatırım yapmış şirketlerin, yatırımlarının büyük bir kısmı boşa gitmeli.

Şu ana kadar toplamda 50 milyar dolarlık yatırım fosil yakıt piyasasından geri çekildi. Bu da fosil yakıta karşı yürütülen kampanyanın, piyasa tarihinin en büyük tasfiye hareketi olduğunu gösteriyor. Rockefeller Brothers Foundation (Rockefeller Kardeşler Vakfı), The British Medical Association (İngiliz Tıp Birliği) ve The World Council of Churches (Dünya Kiliseler Konseyi) fosil yakıtlardaki yatırımlarını geri çeken kurumlardan. Ayrıca Bill Gates ve Melinda Gates’e de bu konuda bir adım atmaları için çağrı yapıldı.

Kaynak: The Guardian

Toprak Ana; kadın sorunu ve tarihsel süreci

Tarihin köklü sorunlarından olan kadın sorunu, insanlığın doğal toplumdan hiyerarşik topluma geçmesiyle başlamıştır. Hiyerarşik topluma geçmeden önce doğal toplum olarak adlandırılan avcılık-toplayıcılık ve neolitik (tarım) dönemlerinde, toplumda herhangi bir üstünlük anlayışı yoktu. Kadın ve erkek arasında bir eşitlik vardı.

Doğal toplumda tarımın gelişmesiyle beraber insanların yerleşik hayata geçmesiyle, köyler oluşturulmaya başlanır. Bu köylerde en fazla 20-30 kişiden oluşan klan diye adlandırılan bir yaşam şekli mevcuttur. Klan ana etrafında oluşan bir birliktir. Bu dönemde geçimini sağlayan her şey klanın ortak malı sayıldığı gibi klandaki çocuklar da, tüm klanın sayılmıştır. Çocukların hangi kadından olduğu bilinmesine karşılık, hangi erkeğe ait olduğu bilinmemektedir; çünkü kadın özelleştirilmemiştir. Kadın özelleştirilmediği gibi, erkek de bireyde özelleştirilmemiştir.

Neolitik Çağ

Kadının otoritesinde ilerleyen tarımsal faaliyetlerde bütün ürünler, çıkarlar doğrultusunda dağıtılır ve ihtiyaç temelinde ekilip biçilirdi. İhtiyaç temelinde ekilip biçildiği için de fazla ürün ortaya çıkmazdı. Ancak kadının elinden alınan otorite erkeğin eline geçince amaç da değişti.

Tarımın kadının elinden alınması erkeğin avcılıkla birlikte evcil hayvan yetiştirebilmesine ve hayvancılıkta etkin olmasına, kadının da tarımdan daha fazla uzaklaşmasına sebep olmuştur. Böylelikle kadın eve hapsedilmiştir. Kadının toplumsal iş bölümünde daha az verimliliği oluşmuştur. En önemlisi de, toplumsal ekonomik gücün erkeğin eline geçmesi, kadının ekonomiden uzaklaşmasına sebep olmuştur.

Doğal yaşamda (neolitik dönemde) evrene benzerliğinden dolayı toplum tarafından tanrılaştırılan ana kadına karşılık, bu dönemde (devletçi toplumun ortaya çıkışıyla oluşan sınıfsal toplum) sayısızca Tanrı ortaya çıkarılmıştır.

Tanrıça InannaBunun ilk örnekleri de Sümer şehir devletlerinde görülür. Toplumdaki gücünü eskisine göre kaybeden ana kadın, doğal toplumdaki gücünü tekrar elde etmek için Tanrılarla savaşlara girer. Buna ilk örneği, Tanrıça İnanna‘da görebiliriz. Düşürülen kadın artık tanrıların ve toplumların savaş gerekçeleri olur. Birçok Tanrı beğendikleri kadınları almak için savaşlara girmiş ve kadın artık savaşlarda bir ganimet olarak alınıp verilen bir mal haline getirilmiştir.

Yine kadından dolayı savaşların çıkmasının bir başka nedeni ise kadının artık soy oluşturduğu, özelleştirilmiş olduğu anlayışından kaynaklanır. Erkeğin birden fazla kadınla evli olmasına karşılık, kadın sadece bir erkekle evli olabilir ve sadece ona ait olur. Kadının başka bir erkekle olması fahişelikle adlandırılmış; haram, günah sayılmış ve savaş gerekçesi olmuştur. Bir kadının evli olmadığı bir erkekle görülmesi, onun büyük günahlar işlediğine delil sayılmıştır ve bunun cezalandırılması gerektiği söylenerek kadına yönelik büyük işkenceler yaptırılmıştır. Kadının düşürülmüşlüğü aslında erkeğin de, toplumun da düşürülmüşlüğü demektir.

Bu düzende kadın, köle ticaretinin önemli bir satış ürünü haline gelir. Kölelerin alınıp satılmasında bir sakınca olmayacağı sürekli dile getirilir, yinelenir. Her ne kadar erkekler de köle olarak alınıp satılmaktaysa da bu, kadınların ticareti yanında hem daha sınırlı hem de kısa süreli olmuştur. Günümüzde bile ‘beyaz kadın ticareti’ olarak yapılan şey, aslında köle ticaretinin günümüze değin sürmesinden başka bir şey değildir.

Feodal toplumda da kadının aile içindeki yeri pek iç açıcı değildir. Toprak sahipleri için bir kadın, kullanılıp atılan bir metadan farksızdır.

Toprak sahibi, istediği kadar kadınla evlenebilir, koskoca bir harem oluşturabilir. Kadın, bu toplum düzeninde kocasının isteklerine karın tokluğuna boyun eğmek zorundadır. Çocukları üzerinde söz sahibi olmadıkları gibi hiçbir mülkiyet hakkına sahip olduğu da söylenemez. Kapitalizm ile birlikte kadın feodal dönemde kullanılan kaba köleliğin yerine en ince ve derinlikli meta olarak köleleşir.

Sermayenin küreselleştiği günümüz dünyasında kadın, evrensel boyutlarda sömürülmektedir. Üretime katılması, sömürülmesini, horlanmasını, aşağılanmasını engelleyememektedir. Her ne kadar günümüz kapitalist sistemde kadın ataerkil zihniyete karşı bir mücadelenin içine girmişse de bunu istenilen düzeye getirebilmiş değildir.

Köylü Kadın Feodal Sistem

Elbette 5000 yıllık geçmişi olan bir zihniyete karşı gerçekleştirilen mücadelenin hemen sonuçlandırılması beklenemez, ama şunu söylemekte yarar vardır:

Kadının ataerkil zihniyete karşı güçlü bir mücadele yürütebilmesi için, her şeyin başında kendisi de bu mücadeleye başlamalı.

Toplumda kadın özgürleşmedikçe ne toplum ne de erkek özgürleşir. Özgürleşmeyen kadın özgürleşmeyen toplum, özgürleşmeyen birey demektir. Toplum ve erkeğin özgürleşebilmesi için ilk başta kadının özgürleşmesi ve anaerkil zihniyet devriminin gerçekleşmesi gerekir…

Başlık Görseli: We Forum

Hayvan hakları savunucularından Cemil Çiçek’e mektup

Hayvan hakları savunucuları ve hukukçular, Azerbaycan’da sokak hayvanlarına yönelik katliamın durdurulması için Cemil Çiçek’e ve Necdet Ünüvar’a mektup gönderdi.

TBMM Başkanı ve Türk Dili Konuşan Ülkeler Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkanı Cemil Çiçek ile, TBMM Türkiye – Azerbaycan Parlamentolararası Dostluk Grubu Başkanı ve AKP Adana Milletvekili Necdet Ünüvar adına gönderilen mektubu; hayvan hakları savunucusu avukatlardan oluşan Hayvanlara Adalet Platformu (HAD), Hayvan Haklarını Koruma ve Geliştirme Derneği ve Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) yazdı. Mektupta, “Azerbaycan parlamentosundaki duyarlı parlamenterlere ulaşarak konunun aydınlatılması ve iç sızlatan bu görüntülerin sonlandırılması için Azerbaycan otoriteleriyle iletişime geçmenizi rica ediyoruz” ifadelerine yer verildi.

Hak savunucuları internette başlatılan “Shame on the European Games: Save the Dogs (Avrupa Oyunlarını Kınıyoruz: Köpekleri Kurtar)” başlıklı imza kampanyasıyla da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Avrupa Olimpiyat Komitesi Başkanı Patrick Hickey’ye seslendi.

19 bin imzacının katıldığı kampanyada; olimpiyat etkinliklerinden önce sokak hayvanlarının toplanması ve öldürülmesinin uzun bir tarihi olduğu söylenirken, Azerbaycan’daki hayvan katliamının durdurulması ve Olimpiyatların toplu öldürme eylemlerine neden olmaması için ev sahibi olmaya aday ülkelerden, sokak hayvanlarıyla ilgili plan ve politikalarına ilişkin detaylı bilgi alınması istendi.

Bakü köpek katliamı

Devlet büyük köpekleri silahla, küçükleri döverek öldürüyor

Geçtiğimiz haftalarda Azerbaycanlı hayvan hakları aktivisti Yelena Simakina‘nın çektiği videoyla, ülkede 2015 Avrupa Oyunları öncesi sokak hayvanlarının öldürüldüğüne dair iddialar tüm dünyaya yayılmıştı. Videoda beton bir alanda yerde kan izleri ve bir binanın içinde alevlerin arasında köpeklere ait gibi görünen cesetler yer alıyor.

Azerbaycanlı hayvan hakları aktivistleri, devletin büyük köpekleri silahla vurarak öldürdükten sonra yaktığını, küçük köpekleri ise kurşun harcamamak için küreklerle döverek öldürdüğünü iddia ediyor.

Html code here! Replace this with any non empty text and that's it.

Tarım Bakanlığı’na bağlı Devlet Veteriner Kontrolü Servisi ise iddiaları yalanladı.

Azerbaycanlı aktivistlerin destek çağrısı üzerine köpeklerin öldürüldüğü iddiası geçtiğimiz pazar günü Türkiye’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de; dünyada ise Rusya’nın başkenti Moskova’da ve Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te Azerbaycan Konsoloslukları önünde protesto edildi.

Tepkiler sosyal medyada da yankı buldu. Ancak Türkiyeli aktivistlerin Facebook’ta açtığı “Azerbaycan’daki Sokak Hayvanı Soykırımı Protesto Ediyoruz” başlıklı etkinlik sayfası ise dün kapatıldı.

Bakü'de köpekleri yakıyorlar

2012’de Azerbaycan’da düzenlenen Eurovision şarkı yarışması öncesinde de, ülkede sokak köpeklerinin öldürüldüğü iddiaları gündeme gelmişti.

2013’te ise üzerinde Bakü İdari Amirliği yazan bir karavanın içine köpeklerin sürüklenerek atıldığı ve çocukların gözleri önünde bir köpeğin öldürüldüğünü gösteren başka bir video yayınlanmıştı.

Azerbaycan, Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Konvansiyonu‘nu 2007’de imzaladı.

Kaynak: Bianet

Küresel karbon salımları şimdilik sabitlendi

Sizlere güzel bir haber vermek istiyorum. Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) verilerini göz önünde bulundurursak 2014 yılında yapılan çevreci atılımlar, küresel çapta karbon salımlarının en azından artmasını engelleyebilmiş. Karbon salımları hâlâ çok yüksek ve bir an önce düşürmemiz gerekiyor fakat en azından sanayi devriminden sonra sürekli artış gösteren salımlar geçen seneden bu seneye daha fazla artmamış.

IEA‘nın en üst düzey ekonomisti Fatih Birol, veriler karşısındaki düşüncelerini; “Bu durum bana, insanlık olarak el ele verip, şu an en büyük tehlike konumundaki iklim değişikliği ile savaşabileceğimiz yönünde umut veriyor” şeklinde açıklıyor.

Geçen sene dünya çapında 32.3 milyar ton olan karbondioksit salımlarımız, bu sene de aynı seviyede devam ediyor. IEA’nın ortaya koyduğu veriler, iklim değişikliği ile daha önceden tahmin ettiğimizden de daha etkili savaşabileceğimizi gösteriyor.

Uluslararası Enerji Ajansı, karbon salımlarındaki sabitlenmeyi, Çin ve İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı (OECD) ülkelerinde kullanılan enerjilerin temiz enerjiye dönüştürülmesine bağlıyor.

OECD üyesi ülkeler genelinde(Türkiye OECD kurucu üyelerindendir), ekonominin artık yeşil büyüme ve sürdürülebilir gelişme ile beslenmeye başlaması, ekonomiyi korumak için illa çevreye zarar vermemiz gerekmediğinin açık bir delili olmuş. İlk defa bu sene ekonomik büyüme ve sera gazı salımları birbirinden ayrışmaya başlıyor.

Tabii ki bunun rehavetine kapılmak için hiç bir sebebimiz yok ve yapılacak daha pek çok şey var. En çok dikkat etmemiz gereken şeylerin başında da, sözde değil özde temiz enerjiler kullanmamız geliyor. Yani örneğin hidroelektrik santrali yapalım derken dere ekosistemlerini yıkmak, anlamlı olmaz. Aynı şekilde devasa güneş panellerini kuşların göç yollarına inşa etmek de mantıklı olmayabilir; çünkü bazı güneş panelleri güneş ışınlarını aşırı derecede yoğunlaştırıp, üzerinden geçen kuşların yanmasına sebep olabiliyor. Özetle, bir atılımın temiz enerji türleriyle yapılıyor olması, onu tek başına doğayla dost kılmaya yetmiyor. İyi düşünülmüş ve nitelikli bilim insanlarıyla geliştirilmiş enerji planlamaları, yerel halkın da izni alınarak uygulanırsa, eminim her şey çok daha güzel olacaktır.

Kaynak: EEN 

Minibüse düşen uzaylı: “Bağyan”

0

Bu hafta Mor Salı’da, hepimizi sinirden çatlatan “Bayan biniyor, arkaya doğru yanaşalım” la başlayıp bizi oturduğumuz yerde sinir küpüne çeviren, ayakkabıyı çıkarıp beyninin pekmezini akıtmak istememize sebep olan (Şakacıktan dedim. Şiddet tü kaka, bazen.) muhabbetlerin ve oranızda buranızda hissedip nerEden geldiğini anlamadığınız ani, tilki kurnazlığında bir zavallılıkla yapılmış dokunmalar, efendime söyleyeyim sürtünüp geçmeler gibi hareketlerin yaşandığı ‘toplu’ taşıma araçlarında yaşananlara değinelim dedim.

Ankara’nın bir türlü çözülmeyen ulaşım problemi neticesinde olan yine kadınlara oluyor. Sabah uyanmışım mesela bahar gelmiş, içim kıpırlanmış. Efendime söyleyeyim şarkı söyleye söyleye durağa yürüyorum. Minibüsü durdurup biniyorum. Oradan bir ses: “Bayana yer açın.”  Ya sabır diyip sabah neşemi sabote etmelerine izin vermemeye karar verdikten sonra parayı uzatıyorum. Para üstümü geri uzatacak olan cinsiyeti erkek, beyni cücük kadar olan muavin beyden yükselen ses: “Bayan, para üstünüz.”

Pardon Bağyan

Yahu kardeşim ben uzaylı mıyım? Başka bir tür müyüm ki ismimi “bağyan” koymuşsun. Birincisi benim cinsiyetim ‘bayan’ değil; tıpkı senin cinsiyetinin ‘bay’ olmadığı, ‘erkek’ olduğu gibi ben de bir ‘kadın’ım. İkincisi; ya biz sana hitap ederken “Afedersiniz erkek” diyor muyuz? Eğer maksadın kibarlıksa cinsiyetimle hitap etmemen tercihimdir. “Yok illa olmaz” diyorsan, ‘hanım’ diyebilirsin mesela.

Neyse, dönelim hikayeye. Minibüsün iyice tıkış tıkış olmasına aldırmayan şoförün bir sonraki durakta tekrar durmasıyla arkadan bir ses yükseliyor: “Önüm bayan doldu, daha ne kadar alacaksın!” Önünün arkasının kadın dolmasıyla kendine hakim olamayacak ki herhalde, düşüncesini karşı tarafın cinsel uzuvlarından ayıramayarak böyle bir laf ediyor adamcağız. Haline acınmayacak gibi değil… Önündeki kadından başka düşünecek hiçbir şeyi olmayadursun, bir de aklının hakimiyetini bir tarafına vermiş olması durumu iyice iğrençleştiriyor benim ve minibüste benim gibi düşünen nice insanın gözünde.

Ankara’da oturarak yolculuk etmenin zaten bir hayal olduğunu düşünüp bir saatlik yolu ayakta gideceğinizi kabullenmişiz zaten. Çok şükür kolumuz bacağımız da tutuyor hani… Lakin bir koltuk boşalıyor. Yanınızda duran, sizin yaşlarınızdaki bir erkek “Buyrun” edasıyla koltuğu size bahşediyor. Neden? Aynı yaşta ve muhtemelen aynı kuvvette olduğunuzu düşündüğünüz bu insan neden size yer veriyor? Cevap basit: “Kibarlık” yapmaya çalışıyor. Çünkü bizim “fıtratımızın” çiçek gibi narin olduğuna inandırılmış. “Çiçek babandır” söylemini duymamış olsa gerek. Ama birazcık mantıklı düşünse anlayacak ki kadınların da kavramaya yarayan on adet parmağı, dengede durmayı sağlayan bir merkezi sinir sistemi filan var. Kaslarımız da var hani, yok değil. Anatomi falan desem,belki? Ha?

Kadın Kadındır Çiçek Babandır

Hadi yine kötü değil. En azından iyilik yapmaya çalışıyor aklı sıra. En azından durumdan nemalanmaya çalışıp oranı buranı ellemiyor. Bu duruma ses çıkardığında “Ne diyorsun lan sen? Ne ellemesi?” gibi suçluluk psikolojisiyle çaresiz, acınası, komik cevaplar vermiyor. Ya da minibüsün sallanmasını fırsat bilip sürtünmeye çalışmıyor. O kadar “aç” kalmış ki bu insanlar, kelimenin tam anlamıyla. Keşke kendilerini bir de kadınların gözünden görseler diyeceğim de “çok da fifi” diyecek onlar da. Ama üzülmeyin kızlar, biz de onları zerre umursamıyoruz. N’apıyoruz? Bağırabildiğimiz kadar bağırıp, hakaret edip, yerin dibine sokup sonra da verdikleri aptal tepkilere kahkahalarla gülüp iyice küçük düşürüyoruz.

Yolculuğumuzun sonuna geldiğimizde, yavaşça yaklaşıyoruz muavine doğru. Kullandığı kelimelerin çirkinliğini anlatıp, yerine kullanması gerekenleri gayet mütevazi bir tavırla belirtiyoruz ve bu kez muavin n’apıyor dersiniz? Tabii ki yavşamaya başlıyor. “Nerede oturuyorsun?” ile başlayıp, inmek için düğmeye basmamla “Bir daha minibüse bindiğinde benim adımı ver, para almasınlar” diye bitirdiği bol salyalı muhabbetinden sonra kendimi minibüsten dışarı atıp bir “oh” çekiyorum.

Cinsiyetçilik 111

Bu ve bu gibi hikayeler biz kadınların toplu taşıma araçlarında maruz bırakıldığı cinsiyetçi söylem ve davranışlardan çoğunu destekleyen hikayelerdir. En üzücüsü de bu gibi durumlar bir kadının başına geldiğinde diğer kadınların susuyor olmasıdır. Sen kulaklığını takıp “I am a boss ass bitch” dinlemeye devam ederken, göz ardı ederken biz bir kişi daha eksiliyoruz.

Bu arada; bu iş öyle pembe otobüslerle, kadınlara ayrı ulaşım araçlarıyla çözülmez efendim. Kadınlara sağlanan bu araçlar erkeklerinki kadar donanımlı olacak ya da onlarınki kadar erişilebilir olabilecek mi sanıyorsunuz? Onlara 15 dakikada birse kadınlara saatte bir olacak. Sonra talep yok diye saat aralıkları iyice uzatılacak. Sonra da bum! İyice dışlanacaksın dışarıdaki dünyadan.

Bu durum için erktolia.org‘un başlattığı Toplu Taşımada Tacize Karşı Bilinçlendirme Kampanyası‘nı imzalamanızın öneminin altını çizmeme gerek kalmadığını düşünüyorum.

Ha bir de cinsiyetçi söylem demişken; buyrun burdan.

Suriye’nin en yaşlı mültecileri

Birazdan fotoğraflarıyla birlikte hikâyelerini okuyacağınız insanlar, iki dünya savaşını da görmüş, 100 yaşın üstünde insanlar. Yaşlı, çok yaşlı insanlar.Kim bilir uzun ömürlerine ne hikâyeler, ne görüntüler kazımışlar. Suriye’de iç karışıklık ve savaş başladığında ise ülkelerinden göçmek zorunda kalmışlar. O yaşlarında insanlar evlerinden bile çıkmak istemezler, doğup büyüdükleri yeri bombalar ve silah sesleri içinde bırakıp gitmek bu insanlara nasıl bir acı yaşatmıştır, inanın bilmiyorum.

Dagha, 101 yaşında

Lübnan’a sığınan Dagha, çadırından Suriye’ye düşen bombaları duyabiliyordu. Bir tepede oturmuş kıyafetlerini yamalarken, bir yandan da bombaların memleketinin neresine düşmüş olabileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. O aralar bir kalp krizi geçirdi. Sağ kaldı; ama artık kısmi felçliydi.

Dagha 1

Şimdi kendisini ziyarete gelen yakınları onun yanağına bir öpücük kondururken, o sadece gelenlerin elini hafifçe sıkabiliyor. Ailesinin söylediğine göre bu yaşlı nine uykusunda ağlıyormuş. Ailesine sürekli vasiyet ediyormuş; “Ben ölürsem beni sakın burada gömmeyin, beni ülkeme gömün, söz verin.”

Getvan, 100 yaşında

Getvan ve eşi çok uzun yıllardır evliler. 72 yıl önce evlenen çifti Suriye’deki savaş bile ayıramamış. Evlerine bombalar yağarken kaçan çift Lübnan’a gitmiş.

Şimdilerde çift, çocukları ve torunlarıyla birlikte iki odalı derme çatma bir gecekonduda yaşıyor, elektrikleri sık sık kesiliyor. Getvan öğlenleri biraz uyumaya niyet ettiğinde torunları odaya hücum edip dedelerinin başında oyunlar oynuyor, yaşlı adamcağızı uyandırıyor.

Ghetwan 111

İki odalı evlerine ezan sesi dolduğunda Getvan bazen bunun kendi köyünün camisinden geldiğini sanıyormuş, sonra hatırlıyormuş. Lübnanlı bir komşuları bazen yaşlı adamı kendi tarlasına gezmeye götürüyormuş. Hayvanlarla birlikte tarlada oturup etrafı izleyen Getvan’ın kendisini ana yurdundaymış gibi hissettiği ender zamanlardan biri oluyormuş bu gezintiler.

Hamda, 106 yaşında

Lübnan’a ilk gelişinden beri 45 senede Hamda’nın hayatında çok şey değişmiş. Bir zamanlar Bekaa Ovası’nda beraber yaşadıkları eşi dünyadan göçmüş, yaşı ilerleyince Hamda’nın da gözleri görmez olmuş. Bir de tabii ki ülkesi darmadağınık bir savaş alanına dönüşmüş. “Belki” diyor Hamda, “Allah’ın gözlerimi benden alması iyi olmuştur, ülkemin şu halini gözlerimle görmek zorunda kalmadım. Savaşlar bitse ve evlerimizi yeniden yapsak da yenileyemeyeceğimiz şeyler var” diyor Hamda, “Bazı şeyler asla eskisi gibi olmayacak.”

Hamda 106

Saada, 102 yaşında

Saada hayatı boyunca pek çok şeyini kaybetmiş. On çocuğundan yedisini kaybetmiş, eşini ve şimdi de evini. Şimdi ise Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde kalan ailesi ve komşularıyla hayatına devam ediyor ve Suriye’de yaşadığı güzel günleri aklına getirerek avunmaya çalışıyor. “Eskiden” diyor, “Kimsenin savaşmaya vakti olmazdı ki. Sabah erkenden, güneş bile doğmadan kalkar tarlalarımızı işlemeye giderdik. Akşam olup eve dönerken yorgunluktan eşeğin sırtında uyuyakalırdım.”

Saada 102

İlk başlarda Saada ülkeyi terk etmek istememiş, hatta bombalamalar başladığında bile günlük işleriyle uğraşmaya devam etmiş. Sonunda torunu, onu öldüğünde Suriye’de abisinin yanına gömeceğine söz vererek kaçmaya ikna etmiş.

Khaldiye, 103 yaşında

Khaldiye’nin çok sevdiği bir fotoğraf varmış. Fotoğrafta kendisi, ikiz erkek kardeşi ve annesi el ele tutuşup poz vermişler. Fotoğrafta görünenlerden hayatta bir tek kendisi kalmış; fakat Suriye’den göçerken fotoğraf kaybolmuş. Khaldiye hâlâ her sabah fotoğrafı gözünün önüne getirmeye çalışarak avunuyor.

Khaldiye

Eşi kendisinden on yaş küçük bir subaymış, sonra rahmetli olmuş. Eşinin her gün eve gelirken kendisine bir portakal getirdiğini ve kendi elleriyle soyup yedirdiğini söylüyor. Hatırladığı güzel anılarla kalan günlerini tatlandırmaya çalışıyor.

Mofleh, 103 yaşında

Mofleh zamanında kendisi de bir mülteci ailesini ağırlamış, 2006 yılında Lübnan’ın İsrail ile olan savaşında. Şimdi ise zamanında ağırlamış olduğu ailenin evine sığınmış.

Mofleh 103

Sanki” diyor, “500 yıldır buradayım, çok uzun zamandır.

Fatma, 102 yaşında

Memleketinde Fatma neredeyse bir efsaneymiş. Köyün en güçlü insanı olarak bilinirmiş. Tarlaya gittiklerinde erkeklerin bile dört katı toprağı aynı sürede çapalarmış. Şimdilerde ise çok hasta ve doktorlar hastalığının ne olduğunu tam olarak bulamıyor. Oğlu Muhammed arada babasının eski kimlik kartını annesine getirip onu neşelendirmeye çalışıyormuş. Fatma da eşinin kimliğini eline alıp özlemle öpüyormuş. Muhammed annesine sevgiyle bakarken; “O her zaman bir kraliçe olmuştur, işte şimdi burada yine bir kraliçe gibi oturuyor; ama tahtı yok” diyor.

Fatma 102

Ahmed, 102 yaşında

Yaşlı adam üzüntüsünü şöyle ifade ediyor; “Allah eğer birini çok severse, ona uzun bir ömür verir. Keşke Allah beni bu kadar sevmeseydi de ülkemin paramparça halini görmeseydim.”

Ahmet 102

Bu yaşlı insanların ne hissettiğini tam olarak anlamam mümkün değil. O yaşta bir insanın hayata nasıl baktığını ise gerçekten tahmin edemiyorum. Bildiğim tek bir şey var ki, bunların olmadığı günler de gelecek; çünkü gelmeli. Dünya savaşları olabiliyorsa, dünya barışı da olabilmeli. Umut ediyorum, bir de barışı gittiğim yere götürmeye çalışıyorum. Herkesin kendi vicdanıyla cesurca hesaplaştığı bir dünyada, güneşin tekrar doğacağına inanıyorum. Nefessiz kalacağımızdan korkmadan, bir gün bütün kavramların en derinine dalacağımız gün mutlaka gelecektir. O gün geldiğinde her şeyi yıkıp yeniden yapacağız; ama bu sefer eylemler manalarıyla, manalar niyetleriyle bir olacak.

Kaynak: UNHCR

CerModern’de Fuayede Sinema

0

CerModern, 19 Mart Perşembe günü saat 20.00’da, İsveç sinemasının usta yönetmenlerinden Roy Andersson’un İnsanları Seyreden Güvercin adlı filmini ekrana yansıtıyor.

Film, yönetmenin Yaşayanlar üçlemesinin son filmi. “İkinci Kattan Şarkılar” ve “Siz, Yaşayanlar”dan sonra çektiği filmi ile Andersson, 2014 Venedik Film Festivalinde Altın Aslan Ödülü‘nü almıştı.İnsanları Seyreden Güvercin

Filekimi 2014 programında da yer alan filmde Andersson, iki gezgin satıcıyı izliyor. Yaşamın monotonluğuna ve sıradanlığına absürd bir bakış atan filmde kamera, son yüzyılda haya bakışımız gibi sabit bir çekim yapıyor. Ayrıca film, karakter betimlemeleri ve renk kullanımları açısından da deneysel olarak nitelendiriliyor.

Filmin Fragmanı:

[iframe src=”https://www.youtube.com/embed/nfkSaLQxYPI” width=”100%” height=”400″]

Orijinal Adı: En Duva Satt På En Gren Och Funderade På Tillvaron

Yapım: İsveç, Almanya, Norveç, Fransa

Yapım Yılı: 2014

Dil: İsveççe

Renk: Renkli

Tür: Komedi, Dram

Süre: 100′

Yönetmen: Roy Andersson

Senaryo: Roy Andersson

Oyuncular: Holger Andersson, Nils Westblom

Görüntü Yönetmenleri: István Borbás, Gergely Pálos

Kurgu: Alexandra Strauss

Müzik: Robert Hefter

-Kontenjan 150 kişi ile sınırlıdır.

*Rezervasyon alınmamaktadır. (CerModern üyelerine özel rezervasyon alınmaktadır. Üyelerin etkinlikten 5 saat öncesine kadar rezervasyonlarını bildirmeleri gerekmektedir)

-Biletler, etkinlik günü saat 19:00’dan itibaren CerModern bilet gişesinden temin edilmektedir.

Otların rüzgarlı öyküsü: 6. Alaçatı Ot Festivali Esiyor

Canlılık döngüsünün yeryüzü şubesi otlar, her baharın aynası olup, yaşamımız sonunda da vücudumuzun form bulacağı en güzel hal olmuştur. Bu taze, yeşil, şifalı otlarının çeşitliliğiyle nam salmış Alaçatı’nın geleneksel festivali 26-29 Mart tarihleri arasında kutlanacak. 

Çeşme Belediyesi’nin destekleriyle, Alaçatı Sanat ve Kültür Derneği tarafından organize edilen ”Alaçatı Ot Festivali”  bu yıl 6. kez umutlarımızı yeşertecek. Bölgenin, otellerce kuşatılmasının ve kültürel birikiminin harap olmasının önüne geçme hedefleri ile oluşturulan organizasyon ”doğa” ve ”insan” kavuşması için bir fırsat sunar nitelikte.

Yerli halkın geleneksel tariflerinin tekrar can bulacağı ve birikimlerin paylaşılacağı bu festival, farklı kıtalardan, birden fazla ülkenin bakanlıklar düzeyinde katıldığı bir oluşum olan Gıda ve Beslenme Biyoçeşitlilik Projesi’nden (Biodiversity for Food and Nutrition Project) dünyada alanının en iyisi olan akademisyenleri ağırlayacak. Katılacak uzmanlar, endemik bitki türleri üzerine verecekleri seminerler ile bitki çeşitliliğinin korunması yönünde dünya geleceği için oldukça önemli adımlar atacak. 

Alaçatı ot festivali 2

Geçtiğimiz yıllarda oldukça renkli görüntülere ev sahipliği yapmış festivalimiz, doğal beslenmenin öneminin en farkında olduğumuz bu zamanlarda, özel bitkiler ile damaklarımızı tatlandıracak birbirinden farklı lezzetler deneyimlemek için harika imkanlar sunuyor bize. 

 Alaçatı Ot Festivali 3

Toprağın ellerinden armağan otlar ile hazırlanan yemekler gelecek kuşakların mirası olarak yaşayacak .

Festivalin bu seneki teması ise ”Ebegümeci”. Ülkemizde 8 türü yetişen ebegümeci ile yapılmış yemekleri yarışıcak. Ayrıca yapılacak fidan dikimi, doğa yürüyüşü etkinliklerinin yanında, birbirinden güzel atölyeler de gerçekleşecek. Konserler ile tiyatroların da bol bol bulunduğu ”Alaçatı Ot Festivali, baharın tüm renklerini kucaklamış hepimizi davet ediyor! 

 Alaçatı Ot Festivali 4

Alaçatı Ot Festivali 222

Alaçatı Festival Korteji 1 

Festivalin programı böyle;

Festival Programı

Festivalin sitesi: alacatiotfestivali.com

Urfa’nın çocukları

Urfa’nın çocuklarını tanıyor musunuz? Onlar, minik fidanlar, yeşermeyi ağaç olmayı bekliyorlar umutla. Ağaç olup meyve verecekleri günler çok yakında. 

Eğitim eğitim diye bağırıyoruz bas bas. Çocuklarımız okusun, güzel işler yapsın istiyoruz. Anneler babalar yeri geliyor kendinden kısıyor, evlatları için hiçbir şeyi eksik etmemeye çalışıyorlar.

Çocuklar dünyanın umududur. Bir şeylerin değişmesini sağlayabilecek güce sahip tek varlık onların olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar saf, temiz, bilgiye açıklar.

Onların içinde kötülük, gaddarlık yok. Bozulmadan ağaç olmayı başarabilirlerse tüm dünya ilk günkü kadar yeşerebilir. Fidanları korumak, onları sulamak ve büyütmek de bizlere düşüyor.

Lakin her çocuk aynı şans içinde değil. Urfa’nın çocukları da bunlardan birkaçı sadece. Dünyanın birçok yerindeki şanssızlardan birkaçı.

***

İlgi ile izliyorlar bizi. Kimi merak kimi hayranlıkla… “Siz, burada kalın bu gece bizimle” diyorlar Aydüştü Köyü çocukları. Gitmemiz gerektiğini ama onların da istedikleri zaman bizi ziyaret edebileceklerini söylüyoruz. “Yollamazlar bizi büyükşehre” diyorlar hafif bir gülümsemeyle. Ablayız ya hani, “Sıkı çalışın, okuyun” diyoruz. “Üniversiteyi büyükşehirde kazanın; o zaman birçok şeyi görürsünüz, kendi ayaklarınız üzerinde durabilirsiniz” diye nasihat ediyoruz. İşte o zaman, hüzünle “Bizi okutmazlar ki” demeleri bıçak gibi kesiyor beni.

Aydüştü Köyü, Kız Çocukları, Eğitim
(Fotoğraf: Yeşim Özbirinci)

Eğer bir köyde okul yoksa baba, kız çocuğunu başka köyde okula göndermek istemiyor. Okul inşa etmek ne kadar önemli. Baba okula göndermemek için tüm manaları önümüze sürebilir. Harran Kaymakam’ı Selami Yazıcı, bazı köyler okul yapılmasını istemiyor diye bahsediyor. “Başı açık öğretmenler gelecek, köyün ahlakını bozacak” diye karşı çıkıyorlarmış. Karşı çıkanlar, okul yapılacak arazide bahçe kurmuş olabilirler ve bunu açıktan söyleyemeyecekleri için böyle bir şeyi öne sürüyor olabilir de.

***

Harran’ın 101 köyüne 38 okul yapılmış. Bu sayede sınıflıklar 56’dan 28’e düşüyor. 800’den bin 200 öğretmene sayı çıkarılıyor. Bakınız, her köye bir okul ne kadar etkili sonuçlar doğuruyor. Çocuklarımızın okula gönderilme olasılığı artıyor öncelikle. Eğitim kalitesi de doğru orantıda artmış oluyor. Dışarıda binlerce atanamayan öğretmenlerimiz var. Hepsi birbirine bağlı bir çözüm.

Mülteci çocukları

Yüzlerce konteynerdan oluşmuş mülteci kampı kapısındaydık. Açık saçlarımız ve kıyafetlerimizle oranın bir parçası olmadığız belliydi. Yavaş yavaş içeri doğru ilerlediğimizde elimdeki makineyi kullanmaya çekindim ilk önce. Kötü hissettim, utandım kendimden. Yol kenarı tel örgü ile çekilmişti. Bir yanda tellerin bir ucunda yaşam mücadelesi veren insanlar bize bakıyordu; diğer yanda rahat tavırlarla ellerinde kameralarla yürüyen bir grup insan… Orası sirk değildi. Fotoğraf çekme fikri rahatsızlık verdi. Sonra bir çocuk elimdeki kamerayı görünce “Foto foto!” diye seslendi bana. Çekmemi istediğini düşünüp çalıştırdım makineyi. Bunu gören diğer çocuklar da poz vermeye başladı. Beni de çek dercesine işaret ediyorlardı kendilerini. Sonra anladım ki fotoğraf çekmek onlar için çok büyük bir eğlence ve mutluluktu.

***

Sidra elimden tutmuş, okulda öğrendiği biraz Türkçesi ile karışık Arapça bir şeyleri heyecanla anlatıyor. Etrafımda farklı yaşlarda bir sürü çocuk… Hepsi elimi tutmaya çalıyor.

Suriye Mülteci Kampı, Harran
Soldaki Sidra (Fotoğraf: Yeşim Özbirinci)

Elimi tutanlar ise büyük bir şey başarmış edasıyla diğer arkadaşlarına hava atıyor. Ellerim kollarım birbirimize dolanmış şekilde kampı gezmeye başlıyoruz. Bizi gören her çocuk yanımıza gelip, elimi sıkarak “Hoş geldiniz! Nasılsınız? Adınız nedir?” diye soruyor.

Ortalama 4 bin çocuğun bulunduğu Harran Konteyner Kent Suriye Mülteci Kampı, başka bir dünyanın varlığını gözler önüne seriyor.

Suriye Mülteci Kampı, Harran
(Fotoğraf: Yeşim Özbirinci)

Suriye Mülteci Kampı, Harran, Çocuklar

Orada bulunduğumuz süre içinde bir sürü fotoğraf çekindik. Kimi ben çektim kimi makineyi eline alan çocuklar…

Gerçekçi olmak gerekirse ne kadar üzülsem de neler yaşadıklarını tamamen anlayamam. Yarın yine kendi hayatıma döneceğim. Ama biliyorum ki yaşattığı farkındalık bende bir şeyleri değiştirdi. Yarın farklı olacak… Yarınlar farklı olmalı çünkü.