Ana Sayfa Blog Sayfa 698

Kanser tedavisinde altın buluş

0

Nanoteknoloji dediğimiz, mikroskobik boyutlardaki maddelerin teknolojisi bilim alanına katıldığından beri, bilim insanları kanser tedavisi için umut verici tedaviler geliştirmeye başladı. Altınla kaplı nanoparçacıkların kanserli hücreye alındığı ve daha sonrasında Truva atı gibi içinde bulunan kanser ilacını hücreye saldığı yeni yöntem, belki de çağımızın vebası kansere bir çözüm getirebilecektir.

Harvard Üniversitesi ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden bir grup bilim insanı, yani Natalie Artzi ve iş arkadaşları, kanser tedavisi için adeta bir Truva atı geliştirmişler. Truva atını hatırlar mısınız? Hani şu Odysseus’un hediye olarak Truva Kralı’na gönderdiği ahşaptan yapılma koca at. Hediyenin tahtadan bir at heykeli olduğuna inanan kral, Truva atını surlardan içeri alınca, koca tahta heykelin içine saklanmış askerler birden ortaya çıkıp, her yeri yakıp yıkıyordu.

İlacın tasarlanmasında benzer bir yolu izleyen bilim insanları, kanser ilacını altınla kaplayıp, dış yüzeyine de, sadece kanser hücrelerine ait bir moleküle bağlanacak başka bir molekül ekliyorlar. Böylece kanser ilacı sağlıklı hücrelere zarar vermek zorunda kalmıyor. Bildiğiniz gibi klasik kanser terapilerinde hastaların saçları dökülür ve bağışıklık sistemi çöker. Bunun başlıca sebeplerinden biri de tedavilerin kanser hücreleri kadar sağlıklı hücreleri de öldürmesidir.

Artzi ve ekibinin geliştirdiği ilaç ise kanser ilaçlarına ait üç probleme birden aynı anda çözüm getirmektedir.

Kanser Bilim

Öncelikle kanser hücresinin ilacı dışarı atmak için ihtiyaç duyduğu mesajcı RNA (mRNA)’ya bağlanıp onu etkisiz hale getiriyor. Mesajcı RNA’yı bir ulak gibi düşünebilirsiniz, DNA tarafından protein sentezleme fabrikasına (ribozom) yollanan mRNA, fabrikaya gidip ilacı dışarı atmak için üretilecek proteinin tarifini veriyor. Mesajcı RNA’ya bağlanması için tasarlanmış karşıt RNA bantları altın elementine bağlandığında, daha kararlı bir hale gelerek hücrenin içine kadar bozulmadan ilerleyebiliyor. Hücrenin içine girdiğinde ise ribozoma doğru yola çıkmış mRNA’yı yolda yakalayıp etkisiz hale getiriyor.

Ayrıca altın, insan hücrelerine zararlı olmadığı için geçtiği yerlerdeki dokularda zehirlenmeye sebep olmuyor.

Tasarlanan ilacın sadece kanserli hücreleri tanıyıp, sadece onlara yönelmesi zaten oldukça güzelken, aynı zamanda bu tasarım, hedefine vardığında hücrenin ilaca bağışıklık sağlayan genlerini de etkisiz hale geliyor. Yani kanser hücrelerine bu ilaç karşısında yok olmaktan başka bir çare kalmıyor.

Tümörlü fareler üzerinde yaptığı deneyde Artzi, tümörlerin sadece iki haftada yüzde 90 azaldığını görmüş. Nanoparçacık teknolojisiyle ve morötesi ve kızılötesi ışınların kullanılmasıyla, kanser hücrelerini vücutta saklandıkları yerde tespit etmek de artık daha kolay.

Nanoparçacık
Nanoparçacık teknolojisiyle ve morötesi ve kızılötesi ışınların kullanılmasıyla, kanser hücrelerini vücutta saklandıkları yerde tespit etmek de artık daha kolay.

Bilimin bugüne kadar geliştirdiği pek çok imkanı birleştirerek ortaya çıkarılmış bu kanser ilacı, henüz daha tıp alanında yerini almamış olsa da, gelecek yıllarda geliştirilmeye de devam edilmesiyle, en azından bazı kanser türlerine karşı kesin bir çözüm olacağa benziyor. Umarım bilim insanlarının heyecanları ve çabaları boşa çıkmaz ve kanser, sevdiklerimizi bizden alan bir hastalık olmaktan çıkar.

Kaynak: Cosmos Magazine

[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”Yazar Notu”]

Deneylerin hayvanlar üzerinde yapılması en kolay ve ucuz yol olduğu için tercih ediliyor. Bu konuda muhalefet yapıldığı takdirde de “bilim için her şey mübahtır” şeklinde bir tepkiyle karşılaşmak mümkün. Kişisel fikrim bundan daha güzel yollar bulunabileceği veya bilim için gönüllü insanların denek olarak kullanılmaları. Bilemiyorum, bu konuda karar vermek her ne kadar zor da olsa, her yıl bilimsel çalışmalar için milyonlarca canlı öldürülüyor. Hatta bizzat arı kolonilerinin neden çöktüğünü araştıran laboratuvarlarda bile her gün onlarca arı öldürüldüğüne şahit oldum. Açıkçası zaten azalan bir türü kurtarmak için öldürmek garibime gitmedi değil. Yalnız gazete olarak haberi içeriğini değiştirmeden size vermekle sorumluyuz.

[/vc_accordion_tab][/vc_accordion]

Caminito del Rey: Dünyanın en tehlikeli yürüyüş yolu

0

Adrenalini en yüksek seviyede hissetmek isteyenleri ve heyecan arayanları en kısa zamanda Güney İspanya‘ya davet ediyoruz. El Chorro Köyü‘nde, dünyanın en tehlikeli yürüme yolu Caminito del Rey tam burada bulunuyor.

Bozulan yolların tamiri için kapalı olan bu yol önümüzdeki hafta tekrar yürüyüşe açılacak.

Kral XIII. Alfonso, 1921 yılında bu yürüyüş yolunu açıyor ve “Küçük Kral Yolu” diye bilinmeye başlanıyor. 1990’lar ve 2000’ler arasında bu yolda birkaç kişi öldükten sonra Caminito del Rey, ölümcül bir üne sahip oluyor.

5 milyon Dolar gibi bir maliyetle daha güvenli hale getirilen yeni Caminito del Rey yolu, bazı maceracılara hayal kırıklığı yaşatabilir.

Eğer bu yürüyüş deneyimini yaşamak istiyorsanız önce online rezervasyon yaptırmanız gerekiyor çünkü bu yolda tek seferde sadece 400 kişi aynı anda yürüyebilir. Araba veya tren ile kolayca bu yola erişebilirsiniz. Ziyaret saatleri, 1 Nisan’dan 31 Ocak’a kadar sabah 10 ile öğlen 5 arasında. Yürüyüş yolunu tamamlamak dört beş saat sürüyor.

SPAIN-TOURIST-HIKING-CAMINITO DEL REY

SPAIN-TOURIST-HIKING-CAMINITO DEL REY

Kaynak: Huffington Post

Mikrofonu doğaya verin; ağaçlar şarkı söylüyor

Ağaçların şarkılarını dinleme fırsatınız oldu mu hiç? Kökleriyle toprağa sarılan, tabiatın koca çocuklarının söyleyecekleri var! Mucizevi varoluşlarıyla ağaçların melodilerini getirdik size. Ağaçlar şarkı söylüyor.

Almanya’nın Münih şehrinde doğmuş Bartholomäus Traubeck oldukça başarılı bir sanatçı. Yaptığı çalışma ile meşe, akçaağaç, ceviz ve kayın dahil olmak üzere yedi farklı Avusturya ağacının halkalarının üzerindeki kodlanmış verileri müziğe dönüştürmüş. Aşağıda dinleyeceğiniz şey ise meşe ağacının yaş halkalarına kodlanmış verinin sesleri. Her ağaç, halkaların karakteristiği, sağlamlığı, kalınlığı ve büyüme oranı gibi değişkenler yüzünden oldukça özel seslere sahipler.

Bartholomäus Traubeck’in kişisel internet sitesine gitmek için tıklayınız.

Tarihin tanıkları: Yaşayan fosiller

Güney Afrika, New London Tabiat Müzesi’nde görevli Marjorie Courtney Latimer, o yıl Noel tatilinde nöbetçi olduğu için zooloji tarihine adının geçeceğini düşünmemişti. 22 Aralık 1938 günü, saat 10 civarında müzenin telefonu çaldı. Karşısında liman müdürü vardı ve kendisine limana gelen “EL8” isimli balıkçı gemisinde şimdiye kadar eşine rastlanmamış bir balığın bulunduğunu bildiriyordu.

Latimer bu konuda uzman değildi ancak, gemiye gitti ve yakalanan köpek balıkları arasında 1-1,5 metre boyunda, zırh gibi pulları olan mavi bir balık gördü. Bilgisi ve hissi ile çok önemli bir olayla karşılaştığını anladı. Güney yarımküre yılın en sıcak günlerini yaşıyordu. Bu balığı değil dondurmak, muhafaza edebilmek için bile en ufak bir olanak yoktu. Müzedeki hayvan örneklerinin korunduğu yöntemleri bilmiyordu ve müzenin bütün uzmanları izindeydiler.

Latimer o anda adını zooloji tarihine geçiren kararı verdi ve New London şehrinin cenaze tahnit işlemlerini yapan bir adama balığı mumyalattı. Latimer, bu balığın 600 milyon yıl önce yaşadığı anlaşılan bir fosilin canlı örneği olduğunu bilseydi, bütün iç organlarını atan bir mumyalama yöntemini seçer miydi onu bilmeyiz; ama zoologlar ve paleontologlar Latimer’i bilimsel bir cinayet işlemekle suçladılar. Buna rağmen balığa bilim dünyasında verilen ad Latimeria oldu.

Marjorie Courtenay-Latimer

Balığın özelliği, hava ile çalışan ciğerlere, kara omurgalılarına benzer bir omurgaya, memeli hayvanlara özgü kafatasına, burnunda hava alma deliklerine, yürüme görevini yerine getiren kollara ve ayaklara sahip olmasıydı. Latimeria’nın 200 metrenin altında yaşayan bir balık olduğu, başka bir Latimeria 14 yıl sonra Madagaskar açıklarında yakalanınca anlaşıldı. Özel yöntemler kullanılarak son yıllarda akvaryuma alınabilen bu balığı Madagaskar yerli halkı çoktan tanıyor ve adına Kombessa diyorlardı.

“Fosil” kelime anlamı olarak, çok uzak tarihlerde yaşamış canlıların korunmuş kalıntıları olmasına ve Latimeria balığı çoktan soyu tükenmiş hayvanlar listesine alınmasına rağmen, hala yaşayan bir örneğine rastlamak şaşırtıcı olmuştu. Evrimini erken jeolojik devirlerde tamamlamış ve bugünkü hayvanların prototipi, başka bir değişle atası olmuş; fakat özel bazı koşullarla tipin örneği günümüze kadar gelmişti. Biz bu tiplere “yaşayan fosiller” diyoruz.

Başka bir örnek olarak Avustralya’daki “Kivi” kuşlarını ele alalım. Kivi kuşları şekil olarak kuşa benzer, tavuk büyüklüğündedir ancak bu hayvanın ne kanadı, ne de kanada benzer bir organı vardır. Uzun eğri gagasının ucunda burun delikleri ve tüy yerine gelişmiş kılları kuş tanımına girmesini zorlaştırır. Kivi yumurtlar ve yumurtası kendi gövdesiyle hiç orantılı değildir ve ağırlığının çeyreği kadardır. Kemiklerinde kuş kemikleri gibi hava kesesi yoktur. Ayrıca Mezozoik Çağ’dan kalma bulunan fosiller aynen bugünkü kivilerin tipindedir. Acaba kuştan memeli hayvana mı, yoksa memeli hayvandan kuşa mı bir geçiş tipidir kestirilemez.

Kiwi kuşu 11
Kivi kuşu

Zoolojideki hayvanların sıralanmasında da problem yaratır kiviler. Kivigiller familyası içerisinde (Apterygidae) tek cins olan kivi kuşunun (Apteryx) 5 alt türü vardır. Kivi kuşları, karinasız (uçamayan) kuşlar alt sınıfının kanatsız kuşlar familyası içinde yer alır ve familyanın tek örneğidir.

Yaşayan fosil” dediğimiz ve evrim ağacında kendinden başka örneği kalmayan hayvanların bulunduğu bölgelerde kendine özgü koşullar içerir.

Bu bölgeler genellikle adalar veya ada ana karaları gibi doğal bariyerlerle sınırlanmış yerler ile, çevresel olarak değişmez ekolojik koşullar yaratan derin denizler, dip suları, tropik ormanlar ve mikro iklim özelliği gösteren bölgelerdir.

Örneğin; Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Doğu Asya adaları yaşayan fosillerin yığıldığı bölgelerdir.

Avustralya’nın bir adı da yaşayan fosiller ülkesidir. Birkaç cins memeli hayvan dışında memeli hayvanların yüksek yapılı tipleri zor bulunur. Örnek verecek olursak, hayvan olarak karınca kirpisi, gagalı memeli (ornitorenk), akciğerli balık, kanguru, valabi, kuşlardan ise emu ve kivi. Bitki olarak Psilotinea, Ceratozamia, Tmesipteris tannensis başlıca yaşayan fosil tipleridir.

Ornitorenk 11
Ornitorenk (Görsel Kaynağı: http://creatures.etranges.online.fr)

Bunların en ilginçlerinden biri, gagalı memeli dediğimiz yumurtlayan memeli “ornitorenktir. Bedeni bir memeli hayvan karakteri gösteren ornitorenk yavrusunu plasentayla doğurmaz, yumurtlama yolu ile yavrular. Buna rağmen yavrularını sütle besler. Kafası memeli hayvan, ağzı gagalıdır. Tam bir geçiş dönemi hayvanı olan ornitorenke ait fosile de rastlanılmaması ayrı bir ilginç durumdur. Kanguru ise 70 milyon yıllık keseli hayvanların son temsilcisidir.

Koyun, keçi, fare ve tavşan gibi isteyerek veya istemeyerek Avustralya’ya sokulmuş hayvanlar, bu yaşayan fosillerin yaşama koşullarını önemli derecede zorlaştırarak soylarının tükenmesine neden olmaktadırlar. Bu durum evvelce Avrupa’da yaşadığı bilinen ve bugün Avrupa için ancak fosil olabilen tapir, gergedan ve cüce geyik gibi hayvanların Güney Doğu Asya, Amerika gibi yerlerde bulunabilmesinin açıklamalarından biridir.

Derin denizler, yaşayan fosiller için bir akvaryum görevi görür. Genellikle değişmeyen ekolojik şartlar hayvan türlerinde evrimi yavaşlatırken, yükselen ve alçalan suların etkisiyle deniz yüzeylerinde hızlı bir evrim vardır. Birçok türler kaybolur ve ancak o türlerden fosiller kalır; fakat özellikle 4 bin metre derinliğin altındaki sularda, aynı türler yaşamaya devam eder.

Yaşayan fosiller eskiye ait kanıtlardır. Jeolojik devirlerdeki yaşam koşullarını günümüze iletir. Bu bakımdan zoolog ve botanikçiler kadar paleontologların da oldukça ilgisini çeker. Hatta bu yazıyı okuyan birçok insan, düşsel olarak milyonlarca yıl öncesine gider ve o tarihlerden bu zamana bu canlıların nasıl geldiğini düşünür. 

Başlık Görseli: Science Blog

Nijer Deltası’nı kim kurtaracak?

Uluslararası Af Örgütü, 2014 yılında Nijerya’nın Nijer Deltası’nda gerçekleşen 500’den fazla petrol kazasından iki dev petrol şirketini sorumlu tutuyor. Nijerya’daki gelecek seçimlerin buna bir çözüm getirip getirmeyeceği ise merak konusu.

Bir yanda dünyanın dördüncü en büyük şirketi Royal Dutch Shell ve İtalya’nın en büyük endüstri yatırımcısı ENI, diğer yanda ise Afrika’nın yerel halkı, 40 değişik etnik gruba mensup ve yüzde 70’i fakirlik sınırının altında yaşayan insanlar. Bahsettiğimiz karşılaşma karıncaların fillerle çarpışmasından çok da farklı değil.

Şirketler uzun yıllardır Nijer Deltası‘nda büyük çapta petrol çıkartma çalışmaları yürütmekteydi. Uluslararası Af Örgütü, yapılan analiz sonrası 550’den fazla petrol sızıntısının sorumlusunun bahsedilen iki şirket olduğu anlaşılınca, çok ağır eleştirilerle duruma tepkisini koydu.

Af Örgütü’nün iş ve insan hakları kanadında araştırmacı olan Mark Dummett, geçen sene oluşan petrol kazalarının 204’ünün Shell şirketinin, Shell’den çok daha küçük bir bölgede çalışmasına rağmen 394 petrol sızıntısının da ENI şirketinin sorumluluğu altında gerçekleştiğini belirtiyor ve ekliyor; “Nijer Deltası’nda oluşan bu kazalar oldukça rahatsızlık verici.”

Şirketlere sorulduğunda, 5 milyon litre petrolün doğaya salındığı bilgisini veriyorlar; ama Dummett’e göre bu rakamlar son derece şüpheli ve olduğundan az gösteriliyor olabilir.

Petrol sızıntıları, petrolün taşındığı kapların aşınması ile, kazalarla veya yanlış depolama yöntemleriyle oluşabiliyor. Bunlara ek olarak, şirketlerin zaman zaman uğradığı sabotajlar da petrol sızıntılarına sebep olabiliyor. Bazen insanlar kendilerince sebeplerden, yerel halkın isyanı da olabilir, gençlerin eğlence anlayışı da olabilir, hatta rakip firmaların görevlileri de olabilir, petrol borularını kırarak petrol sızıntılarına sebebiyet verebiliyorlar. Shell, kendi istatistiklerinde sızıntıların çoğunluğunun hırsızlık ve sabotajdan ileri geldiğini ortaya koysa da yerel insanlara göre, sızıntıların arkasında başka sebepler var.

Shell Nijerya

Yeşilden Siyaha Yolculuk

Nijer Deltası Nijerya’nın toplam kara alanının yüzde 7’sinden fazlasını kaplar, aşağı yukarı 20 bin kilometre karedir. Gezegendeki en yüksek biyoçeşitliliğe sahip alanlardan biridir. Kıyı bariyer adaları, mangrove ormanları, tatlı su bataklıkları ve yağmur ormanları, hepsinden bir parça bulabileceğiniz güzellikte bir doğası vardır.

Sondaj çalışmalarının başlaması bu coğrafyada 1950’lere kadar uzanır. Şimdiye kadar bölgeden, her gün 2.5 milyon varil petrol çıkartılmıştır. Deltada bulunan petrol, Nijerya’yı Afrika’nın en çok petrol barındıran ülkesi konumuna sokmaya yeterlidir. Ülkenin  politik yozlaşması ve yanlış yönetilmesi, petrol çıkartılırken aynı zamanda çevrenin korunmasını imkansız kılmaktadır.

Nijer Deltası’nda çıkartılan petrol mangrov ormanları adı verilen, ismi aynı “tropik” ormanlar gibi bitki örtüsü çeşidini tanımlayan, türde ormanlara zarar vermektedir. Mangrov ormanlarının da tropik ormanlar gibi kendisine özgü güzellikleri ve özellikleri vardır ve barındırdığı türler açısından çok zengindir. Petrol çıkartma çalışmaları bu orman tipine çok zarar vermektedir ve ekosistemi neredeyse çökmek üzeredir. Hatırlarsınız ki, doğada yok olan bir tür, yok olmuş bir türden çok fazla anlam taşımaktadır ve her şeyi kökten değiştirme önemine sahip olabilmektedir.

Mangrove Ormanları
Nijer Deltası’nda çıkartılan petrol “mangrov” ormanları adı verilen, ismi aynı “tropik” ormanlar gibi bitki örtüsü çeşidini tanımlayan, türde ormanlara zarar vermektedir.

Bahsedilen bu yıkım yerli halkı da derinden etkilemektedir. Günlük hayatlarını, yaşama tarzlarını, para kazanıp kazanamamalarını, hayatlarını ne kadar mutlu devam ettirebileceklerini ve her şeyi. Dummett gözlemlerini; “Çocuklarını okuldan almak zorunda kalan insanlarla tanıştım; çünkü balıkçılıkla uğraşan bu insanların tutabileceği balık kalmamıştı ve artık bir maddi gelirleri yoktu. Hem doğaya, hem de hayatını bu doğanın getirdiği güzelliklere bağlı yaşayan insanlara verilen zararın haddi hesabı yok” şeklinde aktarıyor.

Çevreci topluluklar şirketleri sürekli sebep oldukları petrol sızıntılarını temizlemeleri için görev başına çağırıyor. Maalesef bir şeyin değişmediğini de söylüyorlar ve sızan petrolün etkilerinin çok uzun seneler daha doğada görülmeye devam edeceğini.

Geçmişte başarılı olunduğu da olmuş

Şirketlerden bir adım beklerken halklar da boş durmuyor elbette. 2008 ve 2009 yılları arasında oluşan bir petrol sızıntısını telafi etmek için, Shell şirketi 2015’e kadar Nijer Deltası’nın Bodo kasabasındaki insanlara çevre kaybını telafi etmek için, toplamda 76 milyon euro tazminat ödemeye razı oldu.

Bu miktar Afrika’da çevre tahribatına karşı ödenmiş en yüksek miktar olarak tarihe geçecek nitelikte.

Dünya Af Örgütü’ne göre Shell’e karşı daha böyle pek çok dava kazanılacak; fakat adalet sistemi Nijerya’da da çok yavaş işliyor.

Uluslararası Af Örgütü Nijerya
Dünya Af Örgütü’ne göre Shell’e karşı daha böyle pek çok dava kazanılacak; fakat adalet sistemi Nijerya’da da çok yavaş işliyor. (Shell; itiraf et, borcunu öde, temizle)

Peki ya gelecek seçimler?

Bu yıl Mart ayının 28’inde Nijerya’da seçimler olacak. Dummett, Nijerya’da yapılacak seçimlerde Nijer Deltası’nda oluşan petrol sızıntılarının gündeme geleceğinden emin. “Hem ana adaylar, hem Başkan Jonathan ve baş rakibi Buhari, Nijer Deltası’nın temizlenmesi hakkında konulara mitinglerinde yer verdi” diyor Dummett ve ekliyor; “Bu Nijerya’da ulusal bir mesele haline gelmiş bir durumda; çünkü çok fazla insan bu durumdan dolayı zararlar yaşıyor.”

Uluslararası Af Örgütü aynı zamanda İtalya’dan da ENI şirketinin Nijerya’daki hareketlerini araştırmalarını ve denetim altına almalarını talep ediyor. Politik düzlemde bu sorunun çözülebileceğine dair bir umut var.

Kaynak: Deutsche Welle

Egonun ekolojik olanını severiz

Son yıllarda, sosyal olayları ekolojik bir yaklaşımla açıklamaya alıştık. Açıkçası ben de akademide ev içi şiddetten, gençlerin sorunlarına kadar pek çok konuyu ekolojik yaklaşımla anlattım durdum. Bu hafta bir süredir, literatürde ilgi çekici ancak, Türkiye’de çok da dillendirilmeyen bir konuyu sizlere anlatmayı istedim. Çevre sorunlarının oluşmasına neden olan insan davranışlarının psikolojik alt yapısı üzerinde yapılan araştırmalar, çevreye zararlı, yansız ve faydalı diye sınıflandırılan insan davranışlarının, hem dış hem de içsel faktörlerin, özel bir örgütlenme biçimi olan egoyla kontrol edildiğini ortaya koymaktadır. Ego günlük yaşamda sıklıkla kullandığımız bir kavram. Anlamı, “ben, benlik” olan ego; aslında insanı koruyan bir kafes gibidir. Adına “ekolojik ego” ya da ekopsikoloji denilen bu içsel faktör ise; “düşünce, duygu ve davranışları ile doğaya zarar vermeyen, doğadaki canlı-cansız bütün varlıklara saygı duyan dengeli özellikteki ego“yu tanımlıyor. Bir başka deyişle, insan halihazırda doğayla iyi ilişkiler kurabilecek ekolojik egosu ile dünyaya gelmekte diyebiliriz. Bir anlamda ekolojik ego doğuştan insanda zaten var. Öyleyse, şu soruları yanıtlamayı neden istiyoruz, birlikte düşünelim…

Madem ki; doğayla iyi ilişkiler kurabilecek bir ekolojik egomuz var, neden insan; bir kuşu, kediyi, köpeği öldürüp, işkence edip, ağaçları kesip, ormanları yakıp, denizleri kirletip “betonu sev çimentoyu koru” mottosuna büyük bir adanmışlıkla uyumlu davranmaktadır? Arabasıyla çarptığı insanı hastaneye götürmesi gerekirken pek çok insan neden kaçıp gidebiliyor? Tonlarca gıdayı çöpe dökerken, nasıl oluyor da açlıktan ölen çocuklara kayıtsız kalabiliyor? Yeryüzündeki varlığını tehlikeye soktuğunu bildiği halde ozon tabakasının incelmesine, asit yağmurlarının ve küresel ısınmanın oluşmasına sebep olan tüketim alışkanlıklarını neden değiştirmiyor? Üstelik de eğitimin, çeşitli iletişim kanallarının son derece geliştiği ve yaşam kalitesinin/standardının yükseldiği bu yüzyılda, biz hala bu soruları nasıl sorabiliyoruz? Bana öyle geliyor ki; bu soruların cevabı; insanın betonlaşan ekolojik egosu.

Madem ki; doğayla iyi ilişkiler kurabilecek bir ekolojik egomuz var, neden insan; bir kuşu, kediyi, köpeği öldürüp, işkence edip, ağaçları kesip, ormanları yakıp, denizleri kirletip "betonu sev çimentoyu koru" mottosuna büyük bir adanmışlıkla uyumlu davranmaktadır?
Madem ki; doğayla iyi ilişkiler kurabilecek bir ekolojik egomuz var, neden insan; bir kuşu, kediyi, köpeği öldürüp, işkence edip, ağaçları kesip, ormanları yakıp, denizleri kirletip “betonu sev çimentoyu koru” mottosuna büyük bir adanmışlıkla uyumlu davranmaktadır?

Artık çocuklarımız komşumuzun bahçesinden elma, armut, kiraz ya da erik çalamıyor. Benim çocukluğumda evimiz bahçe içindeydi, ben de meyve ağaçlarının tepesinden inmezdim. Hayatımın, çocukluğumun en güzel anıları o bahçededir. Yakalanmadan yan bahçedeki ağaçtan Ankara armutlarını nasıl aşırabileceğimizi planlar, toprakla oynardık. Kaç kez toprakla oynarken toprak yuttuğumu hatırlamıyorum bile. Hanımelinin çiçeklerinden az şekerli özünü emer, asmanın ince yapraklarının liflerini yerdik.

O günlerde belki de farkında değildik; ama bu sırada ağaçlara sarılıp, tırmanır, salyangozla, uğur böcekleri, elma kurtları, solucanlar, kirpiler, kelebekler ve kertenkelelerle göz göze gelirdik. Yani doğadaki diğer canlılarla tanışırdık. Muşmula ağacının çok uzun dikenlerinin olduğunu, incir ağacının dallarının çabuk kırıldığını, yapraklarının yapışkan bir madde içerdiğini, olgunlaşmamış inciri yediğimizde ağzımızın yara olduğunu, ham şeftalinin kekremsi tadını yaşayarak öğrenirdik. Kazara komşunun köpeği ağacın altında ise durum başkalaşır, kaçacak delik arar, fareleri görünce kaçmazdık.

Anlayacağınız birlikte yaşamayı bilirdik. Özgür ve mutlu çocuklardık. En teknolojik ortak faaliyetimiz ise kitap okumaktı. Şimdilerde ise çocuklarımızın, bilişsel, sosyal ve fiziksel gelişimlerine çok önemli etkide bulunan, doğa ile birlikte büyüme şanslarını yok ettik. Çocukların, gençlerin kendileri dışındaki canlıları tanıma ve sevme fırsatı, ağaca kurulan salıncakta sallanmanın zevki, sabahları kuş sesleriyle uyanmanın mutluluğu, toprak kokusu, bahçedeki güllerin yapraklarından yapılan reçelin tadı bizim çocuklarımıza yabancı.

Komşular bahçelerindeki ağaçlardan izinsiz meyve çalındı diye şikayete gelmiyorlar, çocuklar da akşamları eve elbiseleri çamurlu ya da yırtılmış olarak girmiyorlar. Çünkü bahçelerin yerini beton binalar aldı. Meyvesi çalınacak ağaç kalmadı. Kentlerimiz, beton binalarla doldu. Çocuklarımızın ekolojik egosu, artık sadece yere çöp atmamak ya da evde hayvan bakmaktan ibaret. Bütün bunları; İtalyan mutfak dolabı, banyosu granit olan, garajından asansöre binince oturulan kata çıkılan beton binalarda yaşama uğruna kaybettik. Üstelik çocuklarımızın çocukluklarını alıp, yerine ne koyduğumuzun farkında bile değiliz.

ABD’de hastaların farklı iyileşme süreleri üzerinde yapılan bir araştırmaya göre; odalarında bitki olan, pencereleri, çiçek ve kuşlarla dolu bahçelere bakan hastaların, bina ve otopark manzaralı odalarda kalan hastalardan daha hızlı iyileştikleri saptanmış.

Doğaya Saygı

Ekopsikoloji

Doğa ile aramızdaki bağların bu şekilde kopmuş olması; bazı bilim insanlarına göre, insanlığın içine düştüğü bütün bunalımların temel nedenini oluşturuyor. Ekopsikoloji, bu sorunlara çözüm arayan yeni bir bilim dalı. İnsan ve doğa ilişkisini karşılıklı etkileşim içinde ele alan ve yapıcı yaklaşımlar üreten ekopsikolojide, insanın doğadan kopmasının bedelinin mutsuzluk ve psikolojik hastalıklar olduğu, dengesi bozulan insanın içinde yaşadığı dünyaya yabancılaşarak kendine bile sorumsuzca zarar verdiği belirtiliyor.

Ekopsikoloji, psikoloji ile ekolojiyi birleştirir. İnsanın doğa ile yabancılaşmasını tedavi etmek üzere sürdürülebilir bir doğa dengesi oluşturmayı gözeten politik ve sosyal kuramları inceler. Modern insanın çevreyle tekrar barışması, ekolojik bilinçaltında saklı olan, doğaya zarar vermeme ve ötekine saygı duyma güdülerini aktif hale getirmesine bağlıdır. Ekopsikolojinin amaçlarından biri, ekolojik bilinçaltında potansiyel olarak var olan, çevreye duyarlılık, sadelik ve basitlik hissini yeniden zihinlerde uyandırmaktır. İnsanın gelişiminin ve büyümesinin en kritik aşaması, çocukluk dönemidir. Bu nedenle, çocukluk döneminde ekolojik bilinçaltı gelişebilirse, çevre sorunları temelden çözülme yoluna girer.

Çocuk yetiştirme kültürümüz, çocuklardaki doğa ve çevre sevgisini bastırma ağırlıklıdır. “Aman koşma düşersin, üzerin kirlenir, yemeğini yemezsen seni köpeklere veririm” ya da “elini ağzına götürürsen midende kurtlar çıkar” gibi eğitsel olduğu düşünülen ebeveyn müdahaleleri, çocuklarda ekolojik egonun gelişmesini olumsuz etkilemektedir. Oysa sağlıklı bir ekolojik ego; hem diğer insanlara hem de gezegendeki diğer canlı ve cansız varlıklara karşı etik sorumluluğumuzu olgunlaştırır.

Ekopsikoloji/ekolojik ego kavramını ilk olarak ortaya atan Theodore Roszak’tır. Roszak, Amerika’daki karşı kültür hareketinin kuramcılarından biri olarak bilinir. Materyalist Batı kültürüne karşı, ruhu keşfetmeyi önermektedir. Bunu; “Gezegenin ve insanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir disipline muhtacız. Yaratılmış olan diğer şeylerle bağlantımızı sağlayacak, yeni bir gerçekliğe bizi götürme konusunda bize yardım edecek bir disipline ihtiyacımız var” diyerek açıklayan Roszak, psikoloji ile ekolojiyi birleştirme çabası içindedir.

Theodore Roszak
Theodore Roszak: “Gezegenin ve insanın ihtiyaçlarına cevap verebilecek yeni bir disipline muhtacız. Yaratılmış olan diğer şeylerle bağlantımızı sağlayacak, yeni bir gerçekliğe bizi götürme konusunda bize yardım edecek bir disipline ihtiyacımız var.”

Ekopsikolojinin amacı, insanın ekolojik bilinç dışında bulunan ve doğuştan var olan, doğa ve insanın karşılıklı ilişkisine dair mevcut bu bilgiyi uyandırmaktır. Ekopsikoloji çocuğun henüz unutmadığı çevresel bilinci, yetişkinlerde de uyandırmayı amaçlar. Çocukta bu bilincin gelişmesi içinse, doğayla ilgili hikayeler, masallar, ninniler çok önemlidir.

Sonuç olarak; ekopsikoloji kapsamında, ekolojik egonun gelişmesi ile insan, doğaya ve diğer insanlara karşı ahlaki bir sorumluluk duygusu geliştirir. Ekopsikolojinin en önemli terapilerinden birisi, doğayı bir yabancı gibi gören ve doğaya hükmetmeye çalışan, politik gücün ve endüstri kültürünün yıkıcılığını sorgulamaktır. Ancak bunu yaparken hayatımızı kolaylaştıran teknolojiye karşı değildir. Bu anlamda ekopsikoloji anti-endüstriyel değil, post-endüstriyeldir. Dünyanın ve insanın iyiliği arasında “sinerjik” bir etkileşim vardır. Bu yüzden dünyanın ihtiyaçları insanın da ihtiyaçlarıdır; insanın hakları, dünyanın da haklarıdır. Bu yüzden egonun ekolojik olanı iyidir ve korunup kollanmalıdır. Sevgiyle ve ekolojik egonuzu keşfetmeniz dileği ile…

Bahara her gün bayram

Kokun çiçekler kokun, can eriği ağaçları en bebek tomurcuklarınızı bulutlara açın. Zamanlar dolusu beklediğimiz gün geldi! Nur topu gibi bir ‘baharımız’, canlanan tabiat için bir yeni miladımız var. Bugün Nevruz!

21 Mart Ekinoksu ile geceyle gündüzün  eşit olduğu günün içerisindeyiz. Kucak kucak ritüeller, eski mi eski geleneklerle kutlamaların günü bugün. Azerbaycan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan ve Tacikistan’da milli bayram; İran’dan eski çağ uygarlıklarına kadar kutsal olarak kabul edilen bu vakitler, doğanın yeniden doğuşunu fısıldıyor bize.

2009 yılında Birleşmiş Milletler Manevi Kültür Mirası Koruma Kurulu‘nun “Dünya Nevruz Bayramı olarak kabul ettiği 21 Mart’ın tarihi, mevsimlerin öneminin şimdikinden çok olduğu çok geçmiş zamanlara (15 bin yıl öncesine) kadar dayanır. Çiçeklerin açması ağaçların yeşillenmesi ve tabiatın uykusundan uyanması canlılığa lütuf gibidir.Bununla birlikte şükran dolu insanlar, baharın gelişi ile bereket saçan toprağa, tanrı ve tanrıçalara dualar eder; danslar, yemekler ve şarkılar dolu kutlamalar gerçekleştirirdi.

Eski Mezopotamya halkları, baharın topraklarına yeniden doğuşunu ‘Akitu‘ veya ‘Zagmuk‘ ismi ile kutlardı. Sümerlilerin inanışlarına göre, kadim tanrıçaları ‘İnanna‘ ile ‘Dumuzi‘ yeryüzüne iner, medeniyetten medeniyete seyahat edip, yılda bir kere birlikte olurlardı. Erkek ve dişinin birleşmesi, sürdürülen bütün doğumun, yaşamın ve canlılığın simgesiydi. İnanna ve Dumuzi’nin buluşma tarihleri (18 Mart ile 25 Nisan), o zamandan bu zamana, dünyanın dört bir yanından farklı isimlerde ve farklı şekillerde süren bahar kutlamalarının temelini oluşturur.

tumblr_n0fwm6QH541qczwklo1_500
Uyanın, bugün nevruz! Yusuf Yavuz Dinleyin eyy! Bugün nevruz. Yeryüzünün uyanışı… Yılgınlığın, miskinliğin ve hoyratlığın yerin dibine girişi; dirilişi umudun! Toroslar’dan Himalayalar’a uzanan coğrafyada; kültürün, inancın ve varoluşun bayramı. Adem’in yaradılışı, İbrahim’in putları yerle yeksan edişi, Süleyman’ın tahta çıkışı, Ali’nin Halife oluşu; çarkının dönmeye başlaması feleğin… Cemşid’in Dahhak’ı alt edip ilk ateşi yakması! Hayyam’ın yıldızlara bakması. Yedi sarı çiçeğin altın tozlarını serpmesi, eski ağızlara yeni tatların akması. Dinleyin eyy! Bugün nevruz. Yeniden uyanmanın günü. Safran’ın, sarı çiğdemin, mor sümbülün coşkusu. (Yusuf Yavuz)

Can veren toprak, tohumlarla dolup taşıyor. Çimenlerle yer, kuşlarla gök yeniden diriliyor. Titreten ayaz, yerini okşayan rüzgara veriyor. Kış ölüyor, bahar doğuyor. Bereket ile barış ile dünyanın dalları yeşeriyor.

Hayvanların, insanların, bitkilerin, tüm doğanın şenlik zamanı geldi. Pamuk koyunların kuzularına, ısınan akarsularla yıkanan çakıl taşlarına, kozasından çıkmış kelebeğe, yaprakları rüzgarda sallanan kayına, çoğalan karıncalara, kuşa, kurda, insana, yeryüzünün her köşesine mutlu bayramlar!

Emek, kültür ve kimliksizleşme

0

Emek, sözlük anlamıyla; bir işin yapılması için harcanan beden ve kafa gücü olarak tanımlanmaktadır. Emek ile beraber insanın içinde bulunduğu ekolojik yapıyla ilişkili olarak ürün ortaya çıkarması, üretilen değerlerin toplamı olarak kültürün doğuşuna yol açmıştır.

İnsanın doğadaki diğer formlardan farklılaşmasını sağlayan en temel özellik, içinde yaşadığı doğaya bir şeyler katabilecek düzeyde üretimde bulunması ve buna bağlı olarak ürünler (maddi-­manevi) ortaya çıkartılabilmesidir. Karl Marx; insanı insan yapanın, toplumsallaşmayı yaratanın emek olduğunu söyler. Anne ile çocuk arasındaki ilişki de ilk toplumsal emek olarak görülür. Annenin kendisi dışında bir başka canlı varlığı sahiplenme, koruma, besleme, savunma ve kendi deneyimlerini aktarması gibi hareketleri, toplumsallığa yol açan duygu ve düşüncenin oluşmasını sağlamıştır. İnsan canlı doğanın bir parçası olarak görülüp, doğanın da insan gibi hissedebilen, sevebilen, düşünebilen, sezebilen bir varlık olarak görülmesi, tabiat ana imgesini geliştirir.

Doğa Ana ve Çocuk
İnsan canlı doğanın bir parçası olarak görülüp, doğanın da insan gibi hissedebilen, sevebilen, düşünebilen, sezebilen bir varlık olarak görülmesi, tabiat ana imgesini geliştirir.

Yunanca ev anlamına gelen eko ile yasa anlamına gelen nomos kelimelerinin birleşimiyle birlikte Ekonomos kelimesi ortaya çıkmıştır. Anlamı ise evde yaşayanların ihtiyaçlarını karşılayan yasa demektir. Nomos kelimesi günümüzde “namus” olarak kullanılmaktadır. Geçmişin nomosu erkek egemen sistemde erkeğin meşru bir biçimde sahibi olduğu kadın bedeni ve onun cinselliğidir. Başkasının dokunamayacağı en özel alandır. Dolayısıyla kadından geriye kendisine, varlığına, duygu, düşünce ve bedenine dair bir şey bırakmaz.

Ekonomi politiği veya iktisat bilimi ile ev yasası ve toplumsal üretim birbirinden koparılır. Bundan sonra ev ve toplum yasası olan ekonomi, ekonomi politiğine dönüştürülerek kent yasasına ve devlete dönüştürülür. Ekonominin toplum için olan bir yanı kalmaz. Toplumun iç dengesinde, ekolojik dengesinde yani toplumsal ekolojide büyük, derin bozulmalar ortaya çıkar.

Emek ve Proletarya

Günümüzde yaşanan ahlaki toplumsal çöküntünün (kültürel çöküntü) temelinde emekten yoksun bir toplumun var kılınması yatmaktadır. Mevcut sistemin üretme olayını kendi tekeline alması ve bu faaliyetlere kendi çıkarları ekseninde sınırlar çizmesi, bir anlamda salt maddiyatı esas alan bir üretim tarzıyla yaşamı sınırlaması, milyonlarca insanın üretim gücünü tek bir alana odaklamış ve adeta insanın üretme ve yaratma potansiyelinde tekçilik yaratmıştır. Günümüzdeki insanların neredeyse aynı tarz giyim ve konuşma şekline sahip olmaları kendi öz kültürel değerlerini, kimliklerini ve farklılıklarını sağlayan değerleri ifade eden yaşam tarzlarından uzaklaşmaları emeğin tek düzeleştirilmesinden, yaratanın kalıplara sokulmasından ileri gelmektedir. Bu da sürekli ve kalıcı yaratımlarla kendini var eden kültürde, derin tahribatlara yol açarak kimliksizleşme ve kültürsüzleşmeye yol açmaktadır. Ayrıca üretimi belirli alanlara odaklayan sistem, insanların tamamını üretim­ olayına dahil etmeyip, üretme ve emek potansiyelinden yoksun bir toplum yaratmak ve salt tüketici bir toplumsal gerçeği açığa çıkartmak istemektedir.

Karl Marx’ın yaptığı yabancılaşma tanımlaması sistemin yarattığı kimliksizleştirme ve kültürsüzleştirmeyi eleştirirken, buna karşın kişide ve toplumda yaşanan durumu yabancılaşma olarak ifade eder. Marx’ın, emeği sadece bir sınıfa (proletaryaya) ait görmesi, emeğin bu sınıfla temsil edildiğini dile getirmesi ve toplumsal olan emek ve kültürü bir sınıfa indirgemesi, ideolojisinde, eleştirdiği kapitalist üretimdeki tekçiliğe benzer taraflar yaratmaktadır. Topluma proletaryayı dayatmak, toplumun çok renkli yapısında tekçiliğe yol açacaktır ve bunun sonucu olarak kültürsüzleşme ve kimliksizleşme kaçınılmaz olacaktır.

Kadın Proletarya
Topluma proletaryayı dayatmak, toplumun çok renkli yapısında tekçiliğe yol açacaktır ve bunun sonucu olarak kültürsüzleşme ve kimliksizleşme kaçınılmaz olacaktır. (Görsel Kaynağı: http://www.hollandfamilyhistory.co.uk)

Bir topluluğun bulunduğu alan içerisinde değerler üretmesi, bu değerlerin bilincinde olup sahiplenmesi ve yine bu alanın, kendisinin var olan değerlerine katkısının olması sonucunda gerçekleşen, bilinçli sahiplenme durumu, vatan, yurt bilincini açığa çıkartmıştır. Birey, emeğinin toplumsal yaşam ve kültürden kopuk olmadığının bilincinde olmalıdır. Birey, emeği üzerindeki hakkının onu bir meta gibi satmak değil, tersine onu koruyup, geliştirerek toplumsallığı büyütmek olduğunun farkında olmalıdır ve en önemlisi de emek ve emek bilincinden yoksunluğun “değersizleşmeyi” yaratarak onu kimliksizleştirmeye, kültürsüzleştirmeye götüreceğini kavramalıdır.

Başlık Görseli: Ilo Artwork

Perdeler mora boyanıyor: Kadınların Sineması

0

“Kadınların Sineması, Kadınların Direnişi, Direnişin Sineması” 13. kez perdede. “Uluslararası Filmmor Kadın Filmleri Festivali” kadını duyurmaya şehrinize geliyor!

14 Mart Cumartesi günü İstanbul’da İstanbul Modern, Rampa Tiyatro ve Pera Müzesi’nde başlayan festival, tüm hızıyla geziyor. Bu yıl 13’üncüsü düzenlenen kadın festivali 28 Mart itibarıyla Denizli’de olacak. Sadece kadın yönetmenlerin filmleriyle sırası ile Muğla, Diyarbakır, Adana ve İzmir’de de izleyici ile buluşacak.

Her yıl Türkiye’nin dört bir yanını dolaşan festival, sinemada, medyada ve nihayet bütün alanlarda süren cinsiyetçi ayrımcılığın, erkek şiddetinin karşısında mor çiçekler açıyor. Festival, 25 ülkeden 60’dan fazla filmi, izleyici ile buluşturmanın yanında, atölyeler, forumlar ve yönetmenlerin katılacağı söyleşiler de gerçekleşecek. Festival sonunda ise her yıl olduğu gibi Altın Bamya Ödülleri dağıtılacak.

Altın Bamya Ödülleri nedir?

Altın Bamya Ödülleri, Filmmor’un bir projesidir. Türkiye sinemasındaki cinsiyetçi tavrı ortadan kaldırmaya yönelik bir güzel hareket olan bu ödüller, gizli/açık kadın düşmanlığı barındıran, kadını indirgeyen rollerde kullanan, homofobik ve cinsiyetçi bir yaklaşım içerisinde olan kişilere, senaryolara, oyunculara ve yönetmenlere verilir.

[iframe src=”https://www.youtube.com/embed/fq2x7KscLJA” width=”100%” height=”400″]

2003 yılından bu yana var olan Filmmor, kadınlarla kadınlar için sinema yaparak, itiraz ederek ve üreterek düşlediğimiz yaşama yaklaştırıyor bizi. Festivalin geliri Şengal ve Kobane kamplarındaki kadınlara ve çocuklara aktarılacak.

13.festival_afi

Festival, geçtiğimiz günlerde Beyoğlu’nda, zabıta ile trajikomik anlar yaşamıştı. Bakanlığın izni ile yapılan festivale dalan zabıtanın “Bizim işimizi yaptırmıyorlar” diyerek, gelen polise kadınları şikayet etmeye çalışmalarının hemen ardından Filmmor’un tasarladığı afiş sosyal medyada çok konuşuldu.

page_beyoglu-zabitasi-filmmor-film-festivalini-basti_280005102
Filmmor’un Beyoğlu’nda yaşanan olay sonrası tasarladığı afiş.

Gülünç baskına, Cezayirli yönetmen Nassima Guessoum’un, ”Türkiye’ye hoşgeldiniz” yorumu ise oldukça doğru bir tespit olduğunu gözler önüne serdi.

Uluslararası Filmmor Kadın Filmleri Festivali: Web Sitesi
Uluslararası Filmmor Kadın Filmleri Festivali’nin Facebook sayfasına gitmek için tıklayınız.

Tsunami sonrası ekosistemin yeniden dirilişi

Şiddetli bir deprem ve ardından gelen tsunami ile Doğu Japonya, dört yıl önce yerle bir olmuştu. Okyanusun yanındaki Minamisanriku‘nun Honshu Island şehrinin bütün renkleri kaybolmuştu.

Bununla birlikte yıllar içinde bu şehir kaybolan renklerini geri kazandı. Su altı fotoğrafçısı Nagaaki Sato, 2011 faciasından beri Minamisanrikucho şehri kıyısındaki suları belgeledi. Fotoğraflar kesinlikle insanı hayrete düşürüyor.

Nagaaki Sato, Japonya, Tsunami
Fotoğraf: Nagaaki Sato, 2011

Tsunami öncesinde Sato, Minamisanriku’da bir dalış dükkanı işletiyordu. Dükkanı, dev dalgalar nedeniyle yok oldu fakat Hakodate’te yeni bir dalış dükkanı açtı.

Dört yıl geçti. Doğa, yeniden türemek ve yeniden büyümek için büyük çaba gösteriyor. Sato, “Felaketi atlatan insanlardan biri olarak, artık kendimi okyanusa dahil etmek istiyorum ve fotoğraf çekmeye devam edeceğim. Bu şekilde mümkün olduğunca çok insana bu harikalığı gösterebilirim” diye duygularını ifade ediyor.

Nagaaki Sato, Japonya, Tsunami
Fotoğraf: Nagaaki Sato, 2012

Deprem ve tsunami sadece Doğu Japonya’yı yok etmedi, aynı zamanda okyanusun içerisindeki ve çevresindeki ekosistemi de yok etti. Okyanus içindeki enkazlar, Doğu Japonya’nın deniz yaşamını önemli oranda değiştirdi. Fakat Sato, okyanus yaşamının görünür bir şekilde kendini yeniden tamamladığını söylüyor.

Kaya yüzeylerine tutunan pullu solucan salyangozları, istiridyeler, deniz ananası ve diğer yaratıklar her geçen gün artış gösteriyor. Tsunami öncesi orada bulunan türler yeniden görülmeye başlanmış, bu da popülasyonlarının eski hızıyla artış göstermeye başladığı anlamına geliyor. 

Nagaaki Sato, Japonya, Tsunami
Fotoğraf: Nagaaki Sato, 2012

Kaynak: The Huffington Post