Ana Sayfa Blog Sayfa 70

Corona, Bizim Evlere Sığmıyor Hayat…

Son günlerde küresel bir gündemimiz var: Corona virüsü. Zamanında dolar yakan muhtarlar gibi şimdi de Çinlilere yedikleri hayvanlar yüzünden nefret kusarak sorumluluktan kaçan bir kitle ile bir aradayız. Kendileri kuzu, tavuk, dana katletmiyormuş gibi Çinlilerin katlettikleri türleri korumaya aldılar. Aslında yalnızca kendilerini virüs tehditi ile baş başa bıraktığı için kızgınlar Çinlilere; hayvanlar öldüğü için değil. Ekolojiyi altüst etmek için elinden geleni yapan, fütursuzca tüketen ve yok eden insan, tehlike kendi evinin kapısına dayanınca sonuçları fark ediyor ancak. İşte böyle… Kafeslere tıkılan hayvanlar gibi biz de tıkıldık evlerimize. Doğa ana merhametlidir; öç almaz ama biraz fazla ileriye gitmiyor muyuz artık?

“Herkes kendi OHAL’ini ilan etsin.” diyen bir sağlık bakanının olduğu, devletin sokağa çıkma yasağı kararı çıkarmak için yeterli bütçesinin olmadığı, TRT’nin ortaokul çocuklarına ders olarak Adnan Menderes’in idamını izlettiği, “Ücretli izin mi? Çalışan hakları mı? O da ne, yeniyor mu?” sorularıyla sınıfsal bir çöküşe şahit olduğumuz ve açlığın tsunami kadar güçlü bir enkaza yol açtığı, müthiş profesyonel stratejilerle yönetilen bir ulusal savaştayız. Biz seni yeneriz ey Corona! Bizim gücümüzle alay etme! Dualarımızla seni yenmek için mücadeledeyiz.

Evet, gerçekten mücadele verenler var. Sağlık çalışanları insanüstü bir performans sergiliyor. Hepsine minnettarız. Kendi canları pahasına hayat kurtarıyorlar. Üstelik onları koruyacak yeterli maske ve eldivene, o süreçte ailelerinden uzak, hastanede kaldıklarında yatacakları “birer” sedyeye dahi sahip değiliz. Bu zorlu süreçte 33 yaşında bir sağlık çalışanımızı kaybettik, gencecik bir kadını… Bu acı haber bir şeyi daha gösterdi: “65 yaşın altında da olsanız hepiniz ölüm riski altındasınız.” Gençler ise kendileri hasta olmayacak ve hiç yaşlanmayacakmış gibi büyüklerinin sokakta olmalarını alay konusu haline getiriyor, onları rencide edip ürkütüyor.

Bu sırada neler oluyor bakalım: indirimden önümüzdeki kış için çizme/bot, makyaj malzemesi alınabilsin diye, kapitalizmi beslemeye aman ha ara vermeyelim diye kargo dağıtımındaki arkadaşlar kapı kapı gezmeye devam ediyor. Tersane işçileri, konfeksiyon işçileri, fabrika işçileri, küçük esnaf ve birçok beyaz yakalı ödeyecekleri borçların, birkaç paket mercimek, bulgur ve bir teneke yağı kenara koyabilmenin derdinde. O nedenle toplu taşıma keyfine ara verip, sosyal izolâsyon mesafesine uymak, kendilerini ölümcül bir virüsten korumak öncelikleri olamıyor. Bir yerde yaşam öncelik değilse orada düzen kalır mı? Güvenli bir toplumdan bahsedilebilir mi? “Hayat eve sığar” diyenler, karnı guruldayan çocukların olduğu evler varken “süreç çok iyi yönetiliyor” demek insanlığa sığar mı? Kamu spotu yüzü yaptığınız şöhretli isimlerin evlerinin hayalini bile kuramaz bu toplumun yarısı.

Büyük ozan Mahzuni Şerif ne demiş:
“Ölüm bizim için tozlu yol olur
Dumanlı dumanlı oy bizim eller
Oturup ağlasam delidir derler”

Aldığı bir paket gıdaya, zenginlerle aynı vergiyi veren fakirin evine hayat niye sığmıyor biliyor musunuz? Şehit cenazesi fakirin evinde, yamalı ayakkabılar, damdan akan su fakirin evinde, hastalık, işsizlik fakirin evinde, iş güvenliği sağlanmadan sigortasız çalışıp ölen inşaat işçisinin acısı fakirin evinde… Sizce insan onuruna yakışır şartlarda yaşamaya yer kalır mı bu evlerde? Sıcak bir evde, tok bir karınla, yarından endişe etmeden uyumaya…

Bir sen eksiktin taslak! “Fırsat bu fırsat!” diyor bazıları… Nasıl yani, fırsat mı? Neyin fırsatı bu af yasasının taslağı? Halk sokağa dökülemeyecek diye bir nabız yoklaması mı bu haberler?

Tutukluluk istisnai ve nihai bir tedbirdir. Ağır bir yaptırım olduğu için son çare olarak başvurulmalıdır. Delillerin karartılması, kaçma şüphesi yoksa kişinin işlediği kesinleşen suçtan cezasına hükmedilmediyse niçin tutuksuz yargılanmasın? Öncelikli olarak adli kontrol, elektronik kelepçe ile konut hapsi yolları denenmelidir. Cezanın infazında gözetilmesi gereken ölçülülük ilkesi yok sayıldığından cezaevleri “gözünün üstünde kaş var” diyen insanlarla doldu taştı. Hiçbir günde ve koşulda cinsel saldırı, çocukların cinsel istismarı suçlarının faillerine “iyi hal indirimi” ¾ yerine 2/3 ile sürenin kısaltılması kabul edilemez. Kadınlara, çocuklara ve hayvanlara hayatın her alanında tehlike teşkil eden bu failler için iyi hal söz konusu olamaz. Hakkında uzaklaştırma kararı alınmış erkekler tarafından katledilen kaç kadın var bu topraklarda, haberiniz var mı taslakta imzası olan hukukçular? Çocuklarıyla hayata tutunmaya çalışan, geçim derdine düşen kadınlara “çocuğunuza tecavüz eden babası içeride efendi durmuş, iyi halden faydalanacak, eve gönderiyoruz” demeye utanmayacak mısınız? Türkiye’de aile içi istismar yok mu yoksa? Bu endişe, bu korku da sığar mı eve siz onu deyiverin. Unutmayın herkes için en güvenli yer değildir, bazılarına sıcak yuva değildir “ev”.

Uyuşturucu imal eden ve satan kişilerin yeri neresidir, onu anlatın bize. Toplum olarak dışladığımız tüm suçluları tehlikeli değillermiş gibi sokaklara salıvermeniz, “virüs öldürmezse kâtil öldürür bizi, uyuşturucu öldürür çocuklarımızı” korkusunu yaşatmanız hukuka aykırı değil mi?

Cezaevleri hijyenik ve mesafeli kalmanın imkansız olduğu, beslenme koşullarının yetersiz olduğu yerler. Acilen önlem alınmalı fakat bunun yolu bu değil. Bir istatistik mi çıkarsak acaba: kaç siyasi, kaç gazeteci hiçbir adli tedbire başvurulmadan direkt hapse tıkılmış? Meşru müdafaa ile cinsel dokunulmazlığını, hayatını savunan kaç kadın cezaevlerinde şu anda? Kaç çocuk annesi ile birlikte hapis hayatı yaşıyor? Önce bunlar cevaplansın, infaz koşulları orantılı mı buna bakılsın. Sonra da her fırsatta ısıtıp ısıtıp önümüze getirdikleri af meselesinin asıl nedeni açıklansın.

Biz biliyoruz ki sistem, adaletsizlik, kapitalizm ve patronlar virüslerden çok can alıyor! Evet Corona, sen büyük değilsin, senden büyük neler var hayatımızda bir bilsen… Bilsen bize acır mutasyona bile uğramadan yok ederdin kendini. (Bir an önce git, derdimiz başımızdan aşkın!)

Barem ve GIA Koronavirüs Araştırması: Dünya endişeli, herkes önlem alıyor

0

GIA – Gallup International Association ile birlikte gerçekleştirdiğimiz ve Türkiye raporunu, sonuçların geçerliğini korumak amacıyla, araştırma biter bitmez paylaştığımız koronavirüs araştırmasında 28 ülke raporu hazır. Gördük ki tüm dünya bizim gibi; korkuyor, otoriteye güveniyor, söylediklerini yapmaya hazır, virüsün nedeni ve geleceğinden emin değil. Bizden farklı sonuç ise daha çok önlem almaları. 

Araştırmada şimdilik 28 ülkede* 25 bine yakın kişiyle görüşüldü. Görüşme yapılan ülkeler arasında Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Hindistan, en çok etkilenen ülkelerden – İtalya, Kore Cumhuriyeti, İspanya, Fransa, Almanya, İsviçre de bulunuyor. 

İnsanların koronavirüs konusundaki düşünce ve algısı ile alınan önlemlerin seviyesi salgının o ülkede hangi evrede olduğuna göre farklılaşıyor.  

Korona virüsü 3 kişiden 2’sini korkutuyor

Araştırmada görüşülen kişilere yöneltilen ilk soru, kendilerinin veya ailelerinden birinin bu virüse yakalanmasından korkup korkmadıkları oldu. Dünya genelinde ve Türkiye’de insanların yüzde 67’sinde bu korku var, Korona virüsünden korkmadıklarını dile getiren kişilerin oranı ise globalde yüzde 29, Türkiye’de yüzde 31. Yani, araştırmaya katılan her üç kişiden ikisi korku içinde. 

Almanlar, İsviçreliler ve Afganlar koronavirüse karşı soğukkanlıklarını koruyor gibi görünüyorlar, virüsün bulaşmasından korkan ve korkmayanların oranı benzer. Korkunun en yüksek olduğu ülke, beklendiği gibi İtalya, nüfusun yüzde 90’ında bu korku var. Endonezya da aynı durumda.   

Koronavirüs konusunda hükümetlere güven yüksek

Araştırma verilerine göre, bu konuda hükümetlerine güvenenlerin oranı dünya genelinde yüzde 62. Türkiye’de ise yüzde 69.  

Hükümet yetkililerinin aldıkları önlemlere en çok güvenenler Avusturyalılar (% 88), onları Hintliler (% 83), Filistinliler (% 80) ve Hollandalılar (% 79) izliyor. 

Hükümete güvenin %50’nin altına düştüğü ülkeler Tayland (%20) ve Japonya (%23) başta olmak üzere ABD (%42), Ekvator (%44), Almanya (%47), İngiltere ve Rusya (%49) 

Hükümetten memnnuniyet virus kapan kişi sayısından çok toplumun beklentileriyle ilgili gibi görünüyor. Virüsten en çok etkilenen ülke olan İtalya’da güven oldukça yüksek (%76), Avusturyalılar hükümetlerini daha da çok destekliyorlar.  Görünüşe göre, bir ülke virüsten çok etkilendiyse ya da tehdit altında ise, halkı içgüdüsel olarak hükümeti ile dayanışmaya gidiyor. 

Korona virüsü abartılıyor mu?

Dünyada görüşülen kişilerin yarısı (%49) salgın tehdidinin abartıldığın düşünürken yüzde 46’lık bir kesim abartılmadığını ve riskin oldukça yüksek olduğu görüşünde. Türkiye’de bu oranlar sırasıyla % 52 ve % 43 olarak çıktı. 

Tehlikenin abartıldığını düşünen ülkelerin başında Balkan halkları geliyor; Bosna-Hersek’in ve Kuzey Makedonya’nın %73’ü, Bulgaristan’ın %72’si böye düşünüyor. Kolayca tahmin edilebileceği üzere, Fransızlar, Hollandalılar, Avusturyalılar, İtalyanlar zıt bir duruş sergiliyorlar. Bu ülkelerde % 70’in üzerinde bir çoğunluk koronavirüs tehdidinde bir abartı görmüyor. 

Bu görüş önemli oranda, ülkede resmi olarak ilan edilen kişi başına vaka sayısına bağlı.   

Tehdite inansın ya da inanmasın, çoğunluk, virüsün yayılmasını önleyecekse, seyahat ve benzeri bazı insan haklarından vazgeçmeye hazır olduğunu söylüyor. Görüşülen ülkelerin  toplamında ve Türkiye’de 4 kişiden 3’ü, virüs tehlikesi geçene kadar özgürlüklerinden vazgeçmeye razı. 

Bu oranın en yüksek olduğu ülkeler; Avusturya (%95), Makedonya (%94) ve Hollanda (%91).

Bu göstergede, Japonya (% 49) ve ABD (% 45) istisnaları dışında anket yapılan ülkeler arasında oybirliği var gibi görünüyor. Japonya’daki kültürel bağlam, Amerikan toplumunun derin siyasi bölünmesi ve belki de bu ülkedeki güçlü demokratik gelenekler açıklamanın bir parçası olabilir.

Önümüzdeki ay ne olacağı belirsiz

Görüşülen ülkelerde önümüzdeki ay salgının daha kötü bir durumda olunacağını bekleyenler (%39), iyiye gideceğini düşünenlerden (%34) daha fazla ve ülkeden ülkeye önemli farklar var. 

En karamsar ülkeler; halkının % 82’sinin durumun kötüleşeceğini düşündüğü İngiltere ile yakın oranlarla Hollanda (%77), Fransa (%70) ve Avusturya (%68).

Buna karşın en iyimser tarafta Azerbaycan (%83), Kazakistan (%73), Türkiye (%63), Ermenistan (%61) ve Hindistan (%60) yer alıyor.  

Muhtemelen, bu iyimserlikte ülkelerin çoğu için enfeksiyon yayılmasına ilişkin resmi veriler de rol oynamaktadır – kişi başına nispeten düşük sayıda COVID vakası görülmektedir. Görünüşe göre, belirli kültürel arka planın etkisi de makul bir açıklama olabilir.

Dünya genelinde salgına karşı alınan önlemlerin başında elini daha sık yıkamak geliyor

Salgına karşı dünya genelinde alınan önlemlerin başında daha sık el yıkamak (%78), evde kalmak ve sosyal etkileşimden kaçınmak ile el dezanfektanı kullanmak (%54) geliyor. Görüşülen kişilerin %9’u herhangi bir önlem almadığını söylüyor. 

Önlem olarak maske (%33) ve eldiven (%15) kullanmak daha az popüler. Bunun nedeni bu ürünlerin yok satması ve etkilerine güvenilmemesi olabilir. Virüs tehdidinin abartıldığı düşünülen ülkelerde bu oranlar daha da düşük.

Kendini karantinaya alanların oranı %14. 

Dünya virüs salgınının doğal bir oluşum olduğuna inanıyor

Dünya genelinde araştırma kapsamında görüşülen kişilerin yüzde 45’i, virüsün doğal bir oluşum olduğunu düşünürken; yüzde 32’si virüsün bu kadar hızla yayılmasının arkasında bilinmeyen bir güç olduğundan şüpheleniyor. Türkiye’de bu oranlar sırasıyla %39 ve %43. 

Halkının yarıdan fazlası salgının bir güç tarafından çıkartıldığı teorisini destekleyen ülkeler; Bulgaristan (58%), Ermenistan (56%), Makedonya (53%) ve Ekvator (52%).

Buna karşın koronavirüsü doğal bir salgın olarak düşünen ülkeler arasında Pakistan (%72), Malezya (%60) Almanya (%59), Afganistan, İngiltere, Tayland (%58) ve ABD (% 56) yer alıyor.

Köklü batı demokrasileri, genel olarak, virüsü bir gücün üretip dünyaya yaydığı teorisine pek itibar etmiyor. 

Kancho Stoychev, GIA Başkanı

“Genel olarak, gözden düşmüş politik elitler, son zamanlarda benzeri olmayan global bir krizin başlangıcı gibi görünen dönemde güven tazeliyorlar. “Yalnız”, “birlikte”nin yerine geçmeye başlar, “yakın”, yerini “uzak”la değiştirir, “global” tekrar “milli”ye çözünür ve herşeye kadir pazar ekonomisinin mucizeleri yavaş yavaş buharlaşırken, güçlü hükümet geri dönüyor. Tüm demokratik toplumlar için esas merak edilen konu, özgürlükçü insan hakları doktrininin geleceği. Görünen o ki son yüz yılda dünyanın dört bir yanında, bu haklarını garanti altına almak için savaşan fedakar insanlar artık korkuyorlar – büyük korkmuş bir çoğunluk, gerçekleşmeyebilecek güvenlik yanılsaması karşılığında kişisel özgürlüğünü kaybetmeye hazır.

Her ne kadar krizin sonu henüz net olarak görünmüyor ve tüm zarar henüz hesaplanabilir durumda değilse de, “global tüketim salgını”nın sonu yakın görünüyor ve seçme özgürlüğü ütopyasının sonuna geldik. Yakın dönemin mesajı “Parti bitti” olacak gibi görünüyor ancak ne “parti”nin, ne de “yakın”ın ne anlama geldiği henüz tanımlı değil”. 

Araştırmanın künyesi : Araştırma 28 ülkede* 24652 kişiyle 10-22 Mart tarihlerinde gerçekleşti. Türkiye’de 10-12 Mart tarihleri arasında 1000 kişiyle CATI yöntemiyle görüşüldü. 

*ABD, Afganistan, Almanya, Arjantin, Avusturya, Azerbaycan, Bosna Hersek, Bulgaristan, Ekvator, Endonezya, Ermenistan, Filipinler, Filistin, Fransa, Hindistan, Hollanda, İngiltere, İsviçre, İtalya, Japonya, Kazakistan, Kore, Makedonya, Malezya, Pakistan, Rusya, Tayland, Türkiye. 

Hazırlayan: barem.com.tr

Asla özgür olamayacak ve köle yetiştiren yapay zekalarız

İnsan programlanmaya açık olarak oluşturulmuştur. Her türlü etki insan duygularını, davranışlarını, tutumlarını etkileyecek kadar uyarıcı etkiye sahiptir. Ancak aynı uyarıcı her bireyi aynı şekilde etkilemez.  Yani çevreden gelen etkilerin oluşturduğu tepki farklı düzeydedir. Bu durum, uyarıcılara karşı farklı eşik düzeylerine sahip olduğumuzu gösterir.

Beden yapımız, üzerinde yaşadığımız toprak, soluduğumuz hava, içtiğimiz su aynı olduğu halde uyarıcı – tepki anlamında birbirimizden farklıyız; ancak bunları programlayıp değiştirme potansiyeline de sahibiz. Hayatımızda önemli yeri olan insanlar birçok anlamda bizi değiştirip çok rahat bir şekilde bize yeni alışkanlıklar kazandırabilir.

Buradan çıkan temel sonuç şudur; inandığımız her şey bizi kontrol eder ve inandığımız şeyleri değiştirebiliriz.

Şimdi olaya farklı bir açıdan yaklaşıp şöyle bir soru soralım kendimize: “Bugüne kadar oluşturduğum tüm fikirsel alışkanlıklarımın hiçbiri olmasaydı nasıl olurdum?”

Hiçbir şey bilmeyen ya da dünya düzeni ile ilgili temel alışkanlıkları olmayan bir insan öncelikle her şeye kuşku ile yaklaşır. Bildiklerimiz arttıkça yeni bir şeyler ortaya atıp üretme kapasitemiz azalır. Bu noktada şunu da söyleyebilirsiniz; bir şeyleri bildikçe, bu bilgilerle yeni fikirler ortaya atabilir bunu dönüştürebiliriz. Bu da bir noktada doğrudur; ancak doğru olduğu nokta öğrendiği bilgileri özümsemeye çalışıp derinliğini kavrayan zihinlerde gerçekleşir. Bir de aslında bu ikinci çıkarımla ilgili daha büyük bir soru sorabilirim size ve şöyle derim; acaba bize öğretilen bilim, felsefe, psikoloji, tarih gibi birçok alandaki bilgi acaba ne kadar doğru? Yani öğretilen bilgiler üzerinden ortaya koyduğumuz şeyler, yanlış bilgiler üzerine inşa edilirse o zaman ortaya attığımız fikirler de yanlış olmaz mı?!

O zaman iki tip üretim şekli ortaya çıkıyor: Çevresi tarafından bilgilerle programlanmış kişilerin, bu programlar dahilinde bir şeylere ulaşması ve hiçbir şey bilmeyen birinin sıfırdan, bir şeyleri merak edip sorgulayarak ortaya yeni bir şeyler koyması.

Bu durum içerisinde varlığa karşı ne kadar saygılı davranmış oluyoruz?! Kendi anlamını keşfetmeye daha doğrusu varlığına anlam yüklemeye çalışan bireyler oluşmasına izin vermek yerine, istediğimiz şekilde oluşmasını istediğimiz bireyler oluşturuyoruz. Aynı şey bize de yapıldığı için doğru olduğunu kabul edip her şeyi olduğu gibi yaymaya devam ediyoruz. Bu durum da belli tarzlarda kalıplaşmış insan tiplerinin oluşmasına sebep oluyor.

Her şeyin değişim ve dönüşüm gerçeğine dayandığını belirtip bu değişim dönüşümün bile bizim istediğimiz şekilde olmasına zorluyoruz ki henüz bizim doğrularımızın dünyanın doğruları olmak zorunda olmadığını kavrayacak düzeyde değilken, her şeyin en doğrusu olduğumuza inanıyoruz…

Şimdi bu dogmaları alıp yapay zeka çalışmalarına oturtalım. Robotlara çeşitli kodlarla programlar yüklenip bu komutlar doğrultusunda çalışmaları sağlanıyor. Kendisine verilen karmaşık kelimelerle hikaye yazan, notalarla beste yapan robotlarımız da mevcut. Sistemleri verileri arayıp bulup ardından bunları sentezleyerek yeni bir şey ortaya koymak üzerine çalışıyor. Ayrıca bu robotlara belli kurallar doğrultusunda çekirdek programlar yükleniyor (insanlara zarar vermeyeceksin gibi). Şimdi gelin bir de bize bakalım. 

Çevreden gelen uyarıcılara göre zihnimizdeki veri bankasına ulaşıp gerekli bilgileri gözden geçiriyor ve arkasından bu bilgileri sentezleyerek duruma uygun yeni veriler ortaya koyuyoruz. Geldiğimiz ailesel ve büyüdüğümüz kültürel çevreye göre de çekirdek inançlar oluşturuyoruz. Bu kalıplarımıza elletmiyor, bunlar dışında kalan bilgisel verilerimizi işliyoruz.

O zaman programlanmış bir yapay zeka ile farkımız ne? Duygular derseniz duyguları da tanımlayıp hatta duygusal tepki veren robotlar da üretildi. Bu bilgilere baktığımızda bizim eski sürümümüz gibi duruyorlar. Onlar yapılırken her ne kadar bizlerin çalışma sistemi model alınmış olsa da bizlerin daha önce nereden model alındığına dair kesin bir kanıt sunamayız.

Şu an özgür müyüz? Hiç sanmıyorum. Hepimiz oluşturulmuş bir sistemin kontrolünde, o sistemin çekirdek programlarına uygun olarak yaşıyoruz. Kontrol edilen boyuttan kontrol eden boyuta geçsek dahi bu noktada bile birilerinin ya da bir şeylerin kontrol etmemize izin verdiği için mi böyle olduğundan emin olamayacağız. Her şeyin dışına çıkıp bu tablodan baktığımızda değiştik dönüştük dahi desek yine de başka bir sistemin içinde bir veri bankası olarak iş görüyoruz. Hiçbir seçimimiz kontrol dışı değil. Hangi sistemin veri ağına girdiysek orası tarafından kontrol ediliriz. Özgürlük; “özü gür” demektir. Bizler henüz özümüzün ne olduğunu kesin biçimiyle kavrayamadık. Anlamak için çabalıyor ve bunu özümseyip kontrol etmeye çalışıyoruz sadece. Olduğu şekli ile ne olduğumuzu tanımlayamadan ve o sistemin her bir parçasının nasıl işlediğini de anlayamadan özgür olamayacağız.

Ne kadar çok penceremiz evrene ve evren ötesine açık olursa, o kadar farklı havayı solur ve o kadar farklı manzaralarımızdan görüşümüz olur. Tartışmasız tartışılacak çok şeyimiz var. Bu muhteşem yolculukta önümüz her daim farklı olasılıklar olsun… Keyifli yolculuklar…

Bozcaada Caz Festivali’nden akış’a davet

17-19 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşecek 4. Bozcaada Caz Festivali, temasını “Ototelik” olarak seçtiği kampanyasını açıkladı. Psikolog Mihaly Csikszentmihályi’nin Akış kuramında tarif ettiği ve “Amacı kendisinde olan” kişi veya eylemler anlamına gelen “Ototelik” kavramını bu yılın teması olarak seçen festival, zihnin ve müziğin ritmini tarif eden kampanyasında ilhamını Bozcaada’dan alıyor ve rüzgârdan dalgalara, güneş ışığından ve seslere kadar, şehre ait tüm doğal akışları görsellerine taşıyor. 

Kendine Has ve Volkswagen’in katkılarıyla düzenlenen ve 17-19 Temmuz tarihleri arasında 4’üncüsü gerçekleşecek Bozcaada Caz Festivali, 2020 temasını ve kampanyasını açıkladı. “Amacı kendisinde olan” kişi veya eylemler anlamına gelen “Ototelik” kavramını tema olarak seçen festival, Bozcaada’dan ilham alan ve hem zihnin hem de müziğin ritmini tarif eden kampanyası ile “merhaba” dedi. Tasarım ajansı StudioMutlu tarafından hazırlanan kampanyada, rüzgâr, dalgalar, güneş ışığı ve ses gibi, Bozcaada’ya ait tüm doğal akışlar farklı grafik dokularla yaratıldı ve festival logosu, yine şehrin kendisinden yansıyan yeni bir renk paleti kullanılarak güncellendi.

Albert Einstein “So What”ı çalsaydı?

İlk kez 80’lerde Macar-Amerikalı psikolog Mihaly Csikszentmihályi’nin tarif ettiği Akış kuramının bir parçası olarak karşımıza çıkan “Ototelik” kavramı, akışa ulaşan kişi veya eylemler için kullanılıyor. Csikszentmihályi’nin özellikle, müzisyenleri ve ressamları çalışma halinde izleyerek yarattığı bu kavram aynı zamanda, caz müzisyenlerinin zaman kavramını, kendilerini ve sorunlarını unutturacak kadar derin bir zahmetsiz yoğunlaşma haline geçtikleri doğaçlama anlarını da tarif ediyor.

İlk kez bir tema ile karşımıza çıkan Bozcaada Caz Festivali, “Albert Einstein ‘So What’ın solosunu çalmaya çalışsa ne olurdu?”, “Geliştirdiğimiz becerilerimizin akış üzerindeki etkisi nedir?”, “Hedefi net bir şekilde belirlenmiş olsa da, sonucuna değil sürecine odaklandığımız eylemlerimiz var mıdır?”, “Mutlu hissettiğimiz anlara katkı yapan unsurlar nelerdir?”, “Ototelik bir eylemde öz farkındalığın kaybolması hissi nasıl tanımlanabilir?” gibi soruların peşine düşüyor ve müzisyenlerden seyirciye, festival ekibinden Bozcaadalılara, festivale katılacak herkesi yanıtları birlikte bulmaya davet ediyor.

Festival yayınladığı manifestoda ise şunları söylüyor: 

“Albert Einstein ve Miles Davis’in ne gibi benzerlikleri olabilir? İzafiyet teorisini geliştirmek ve ‘‘So What’’ parçasının solosunu çalmak arasında bir ilişki var mıdır?

Akış kavramını literatüre kazandıran psikolog Mihály Csíkszentmihályi, kişiyi konfor alanından çıkaran ve gündelik konulardan uzaklaştıran aktivitelerin getirdiği mutluluk ile zamanın hızla akması arasındaki ilişkiyi araştırır. Bu kurama göre akış durumuna rahatlıkla geçen kişilerin ototelik özelliklere sahip olmaları olasıdır.

Ototelik: Amacı kendisinde olan kişi veya eylem. (Yunanca: Autotelēs)

Yaşanılan deneyimin ve gerçekleştirilen eylemin kalitesini arttıran bu akış hali, bireyin konsantrasyonunun yüksek, anın içinde ve farkında olduğu, zaman algısının değiştiği bir durum olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, eylemin kendisi ototeliktir. Öz farkındalığın dahi kaybolduğu ve geçici sürelerle yakalanan bu hakimiyet, doğaçlama anındaki müzisyenlerde de karşımıza çıkar. Müzisyenin ve dinleyicinin zihni akış halideyken, müzik de bir akış halindedir. Akış, hem zihnin hem de müziğin ritmi gibidir.

Bu sene Bozcaada Caz Festivali’ni ototelik kavramından esinlenerek kurguladık. Bu kavramdan yola çıkarak aklımızda beliren soruları tartışmaya açmak ve sanatçısı, katılımcısı ve çalışanıyla birlikte tüm festival ahalisi olarak birlikte kafa yormak istiyoruz: 

– Peki ya Albert Einstein “So What”ın solosunu çalmaya çalışsa ne olurdu? Geliştirdiğimiz becerilerimizin akış üzerindeki etkisi nedir?

– Hedefi net bir şekilde belirlenmiş olsa da, sonucuna değil sürecine odaklandığımız eylemlerimiz var mı?

– Mutlu hissettiğimiz anlara katkı yapan unsurlar nelerdir?

– Ototelik bir eylemde öz farkındalığın kaybolması hissi nasıl tanımlanabilir?”

Kendine Has ve Volkswagen’den özel projeler 

Bozcaada Caz Festivali dördüncü yılını kutlarken Kendine Has ve Volkswagen ile olan işbirliği de kesintisiz devam ediyor. Festivalin iki önemli destekçisi Kendine Has ve Volkswagen ile ortaklaşa gerçekleştireceği özel projeler ise çok yakında açıklanacak.

İndirimli Dönem biletleri satışta

allaturca, 3dots ve fermente’nin ortaklığıyla 4.sü yapılacak Bozcaada Caz Festivali, bu yıl da cazın ustaları ile genç yetenekleri aynı sahnede ağırlayacak ve tatilini iyi müzik dinleyerek geçirmek isteyenlere unutamayacakları bir 3 gün yaşatacak. Biletleri haftalar öncesinde tükenen festivalin İndirimli Dönem bilet satışı ise biletix’te devam ediyor.

Detaylı bilgi için: bozcaadacazfestivali.com 

4. Bozcaada Caz Festivali

17-19 Temmuz 2020, Bozcaada

Biletler: biletix.com 

İndirimli Dönem: 325 TL

Bozcaada Caz Festivali

2017’den beri Bozcaada’yı müzikseverlerin uğrak yeri haline getiren Bozcaada Caz Festivali, genç yaşına rağmen, Türkiye’nin önde gelen müzik etkinliklerinden birine dönüştü. Geçtiğimiz yıl, aralarında Londra Caz Festivali, Stockholm Caz Festivali, North Sea Jazz gibi önemli müzik etkinliklerinin de olduğu Avrupa Caz Ağı’na katılan ve adını uluslararası alanda da duyurmaya başlayan festival, bugüne kadar Yussef Dayes, Erik Truffaz, Erkan Oğur, Elif Çağlar, Volkan Öktem, Sarp Maden, Alp Ersönmez, Korhan Futacı, Birsen Tezer, İmer Demirer gibi bir çok usta ismi sahnesine konuk etti. 

İnsana, hayvana ve çevreye saygılı, eşitlikçi politikalarıyla da dikkat çeken Bozcaada Caz Festivali, geri dönüşümle yeniden yapılandırdığı sahnesi ve alandaki atıkları en aza indirmeye yönelik örnek çalışmalarıyla, eğlence sektöründe ileri dönüşüm (upcycle) bilincini uyandırdı. Geçen yıl Erişilebilir Her Şey İnisiyatifi’nin desteği ile başlattığı ve fiziksel düzenlemelerden sosyal medya iletilerine dek, engellenen bireylerin festivale katılımlarını artırmaya yönelik attığı somut adımlarla da Türkiye’nin erişilebilir ilk festivali oldu. 

Ölüler, Diriler ve Deliler ile Gotik Öyküler

0

Ölüler, Diriler ve Deliler

Edebiyatın alacakaranlık kısmında yaşayan, kendisiyle ilgili hemen hemen hiçbir şey bilmediğimiz (nasıl ve nerede yazılıyor, nasıl yaşıyor ve ortaya çıkıyor, var olabiliyor) fakat kendisini deli gibi merak edip, okuduğumuz gotik öyküler, ya da korku hikayeleri kendisini okumamız için hiçbir şey yapmadığı halde en çok okunan edebiyat türü arasında yerini alır. Galiba korku güdüsü bize, hayır yapmam, dediğimiz ne varsa yaptırma gücüne sahip olduğu için gotik öğelerle var olan korku hikayelerini okumaktan kendimizi alamayız. Bir öyküler seçkisi ile da karşı karşıyaysak eğer, keyiflenebiliriz bile.

Ölüler, Diriler ve Deliler, Delidolu Yayınları tarafından yayımlanan gotik korku türünde seçilen tüm öykülerin ilk defa bir araya geldiği bir öykü seçkisi. Bu anlamda çok değerli bir kitap, bu zaten kesin. Bu yüzden öykülere tek tek bakıp, bir araya gelmeleri adına seçilme nedenlerini, öykülerin çok değerli ve sıra dışı yazarlarını da masaya yatıracağım bir yazı yazma isteğiyle yazıma başlamış durumdayım.

Ölüler, Diriler ve Deliler on dört öyküden oluşmakta. Yayınlanma zamanına göre ilk olarak 1773 yılında -yani 17. yüzyılda- yayımlanan Sör Bertrand: Bir Fragman öyküsüyle açılış yapan öyküler seçkisi 1911 yılında -yani 19. yüzyıl başında- yayımlanan Sredni Vashtar öyküsü ile son buluyor. Bu sayede, birkaç yüzyıl içerisindeki zaman dilimlerinde gotik öykünün nereden nereye geldiği, nasıl değiştiği, evrimleştiği ve ifade bulduğunu da okumuş oluyoruz.

Seçkideki ilk öykünün yazarı Anna Letıtıa Aıkın, 17. yüzyılda yaşamış İngiliz romantik yazar olarak bilinmekte ve özellikle de çocuk kitapları ile ünlenmiş. Sör Bertrand: Bir Fragman gibi bir öyküyü onun yazdığına inanmak zor.  Bu nefis öykü bir maceranın orta yerinde başlıyor. Kahramanımız Sör Bertrand’ın atını gecenin karanlığında dört nala sürerken aniden başına gelen olayla duraksıyor ve öykü tam zirve noktasında bitiyor.

Rıchard Cumberland, İngiliz dramatist. Montremos Zehircisi öyküsü şöyle başlıyor: ’Birazdan okuyacağınız öykü o kadar sıradışı ki, olayın geçtiği yörede yaşayan saygıdeğer birinden dinlemiş olmasaydım şairin teki laf olsun diye uydurmuştur, deyip geçmem gerekirdi.” Don Juan üzerine kaleme alınmış olan bu öykü merakımızı nasıl cezbetmez ki?

Haydutların Tutsağı öyküsü, Nathan Drake ve Bilinmeyen Bir Yazar tarafından kaleme alınmış. Alacakaranlık atmosferde doğa betimlemelerinin kullanıldığı öyküde kahramanımız Montmorency’nin bir gece başına gelen olaylar konu ediniliyor. Çıplak ve her türlü tehlikeye açık doğanın içinde alacakaranlık bir durumun içine düşen insanın hikayesi korku öykü türüne birebir oturuyor.

Sör Walter Scott, İskoçya asıllı tarihi roman yazarı ve şair. Goblenli Oda öyküsü bir şatoda geçiyor. Şatonun gizemli odası Goblen iki arkadaş olan General Browne ve şatonun sahibi Lord Woodville’i bir araya getiriyor. Baştan sona bir gizemin etrafında dönen öykü Goblenli Oda’da son bulurken mimari açıdan metne yedirilen gotik ögeler (Şato, oda, resimler) öyküye bambaşka bir anlam katıyor.

Mary Wollstonegraft Shelley. Belki isminden dolayı tanımıyorsunuz kendisini. Yaratmış olduğu ve çağlardan çağlara bir korku nesnesi olarak aktarılmış Frankenstein’dan  dolayı tanıyorsunuz kendisini.  Mary Shelley adıyla bilinen, dünya korku edebiyatının en önemli yazarının Kem Göz öyküsü 1829 tarihli. Şiiri çok seven Mary Shelley  öyküsüne Lord Byron’ın bir dörtlüğüyle giriş yapıyor. Moralı Katusthius Ziani, Arnavutluk seferinden birinden dönünce hiç beklemediği olaylar silsilesinin içinde bulur kendini ve biz öyküyü okurken Mary Shelley’nin ne kadar iyi bir korku hikayeleri anlatıcısı olduğunu bir kez daha anlarız.

Petrus Borel, romantik hareketin Fransız yazarı. Anatomist Andreas Vesalius öyküsü 1833 tarihli. Mimari açıdan gotik ögeler barındıran, bir malikanenin içinde ve Madrid şehrinde geçen öykü bol karakterli, bol diyaloglu anlatımıyla bizi bir düğünün içine odaklıyor. Kolomb’un hazinelerine kadar bizi götüren, bu anlamda geniş bir anlatımın içine yerleşen yapısıyla ilgi çekici.

J.Wadham’ın kaleminden Lady Eltringham veya Ratchliffe Cross Şatosu, bir şatonun içinde geçiyor. Lady Eltringham’ın her gece gelen seslerden rahatsız olup şatonun zindanına inmesiyle başlayan öykü kısacık olmasına rağmen gotik edebiyatın en önemli öyküsü olarak karşımıza çıkıyor.

Sheridan Le Fanu öyküsü Tyrone Ailesi’nin Tarihinden Bir Kesit, üç kız kardeş ve anneleri arasında geçen aslında bir aile öyküsü gibi gözükürken öykü hiç tahmin etmediğimiz bir korkuya dönüşüveriyor.

Charles Dickens, Oliver Twist’in yazarı. Fakat Bir Delinin Kaleminden öyküsünde yer verdiği korku ögeleriyle bizleri şaşkınlığa uğratan Dickens, deli olmanın yabani bir aslan gibi parmaklıkların arkasında tutulmakla bir olduğunu aktarıldığı öyküsünün etkisi sarsıcı nitelikte.  

Nathaniel Hawthorne’un Ethan Brand öyküsü mermer üreten bir kireç fırıncısı olan Bartram isimli bir adamın yabancı bir adamın çıkagelmesiyle alacakaranlığa kesen hayatından bir kesite odaklanıyor. Yabancı insan figürünün başarıyla kullanıldığı öykü ilerledikçe daha da merak edilen bir hal alıyor. Bu anlamda atmosfer ve diyaloglar çok iyi. Korkmamak elde değil.

Elizabeth Gaskell, İhtiyar Dadının Hikayesi öyküsü bir annenin ağzından çocuklarına sarf edilen sözler olarak anlatılıyor. Öyküler bütünü olarak karşımıza çıkan gizemli öyküler bir annenin geçmişte olan olaylar silsilesini çocuklara aktarmasıyla korkunun daha da büyütüldüğü bir noktaya varıyor nihayet. Zaten öyle değil midir? Yaşamak değil de, duymak daha fazla korku verici olmaz mı çoğu zaman?

Robert Louis Stevenson, Dr Jekyll Mr. Hyde’ın yaratıcısı. Korku edebiyatının en önemli kalemi. Ceset Hırsızı öyküsü bu seçkinin en önemli parçası denilebilir. Cenaze levazımcısı, hancı, Fettes ve hikayenin anlatıcısı George’nin küçük salonunda düzenli olarak her gece bir araya gelirler. Karanlık bir kış gecesi Dr. Wolfe Macfarlena çıkagelir ve durumlar bir anda değişir.  

Margel Schwob öyküsü Kanlı Blanche, Guillaume De Flavy adlı savaştan ve siyasetten bıkan bir adamın hayatını nasıl değiştirmek istediğini ve isteğini gerçekleştirmek isterken küçük Blanche ile tanışmaları anlatılıyor. Bu tanışma sonu hiç de iyi olmayacak yerlere varıyor.

Sakı, dünya korku edebiyatının en iyi kalemi. Öyküsü Sredni Vashtar, Ölüler, Diriler ve Deliler öykü seçkisinde belki de en gizemli öykü.  Conradin’in inanılmaz ve korku verici hayal dünyası içine giriyoruz.  Conradin’in zihninde yarattığı Sredni Vashtar ve Bayan De Ropp’un rahatsızlık veren varlığı içimizdeki korkuyu tetiklemesi açısından ve insan zihnindeki dehlizlerde nelerin gizli olduğunu göstermesi açısından çok değerli.         

Ölüler, Diriler ve Deliler son dönemde yayınlanmış, korku türünde kaleme alınmış gotik öykülerin bulunduğu en iyi öykü derleme kitabı.  Okuyun lütfen.

Ölüler, Diriler ve Deliler

Gotik Öykü Derlemesi

Yayınevi: DeliDolu Yayınları

Çeviri: Zeynep Avcı

Yayın Tarihi: 2020

Sayfa Sayısı: 195

Evde Kalmak ve COVID-19, Korona Virüs Türkiye

Korona Virüs – COVID 19 insanlık ailesini sevdi. Bir süre sonra onunla ortak yaşam geliştireceğiz. Herpes Simpleks gibi bir şey olacak bizim için. Homo sapiensler olarak giderek güçleniyoruz. Yeni ekonomi modelleri geliştiriyoruz. Kooperatifler, yerel ve doğal üretim giderek önem kazanıyor. Neden acaba?

Çünkü fizik bedenin devamını istiyoruz.

Korona Virüs fizik bedeni tehdit ediyor, aklı selim çıkarımlar geliyor toplumdan. Biz dünya bunu bunu yaptık, o da bizi bunu bunu yaptı. Biz hayvan krallığına bunu bunu yaptık onlar da bize bunu bunu yaptı. Doğru, bunların hepsi insanlık ailesi üzerinde karma yaratıyor. Ancak korona virüs bizi fiziksel olarak ileri götürmeye mi geldi sadece? Yani, kooperatifler kurun, mgroslar yerine kooperatif marketleri olsun, ata tohumları olsun, doğayı kirletmeyin bundan sonraki ilk salgındaki 50 senede bir oluyor, böyle bir şey olmasın? İspanyol virüsü de bu sebepten mi oldu acaba?

Fiziksel dünyayı boşlayalım demiyorum. Böyle bir şeyi yapamayız zaten, ancak daha yüksek olanı yaparsak, dikkatimiz orada olursa fiziksel olan zaten düzelecek diyorum.

Yeni fikirler geliyor, bu olması gereken. Ancak A fizikseli kalkıyor, göreceli olarak daha “iyi” olan B fizikseli geliyor. Bir taraftan bakıldığında yine fiziksel dünyada değişiklikler yapıyoruz? Daha çok su içiyoruz daha fazla vitamin C kullanıyor? Hani zihinsel bedenin C vitaminler? Duygularımız?

Hayvan kardeşlerimiz üzerinde direkt etkimiz var. Onların şuurlanmalarına, evrimsel süreçlerine direkt yardım ediyoruz. Onlara göre daha gelişmiş bir şuur genişliği içinde olan bir ailedeyiz ve eylemlerimizin sonuçlarını paylaşırken onları da geliştiriyoruz. İnsan hayvanlar üzerindeki tesirini gözleyebiliyor mu? Hayvanlar hastalanıyor, değişik seviyede psikolojik hallere giriyorlar. Bazıları konuşma ve sosyalleşme yetileri kazanıyor burası da var. Şimdi, hayvanları korumak, onlara bakmak ve mama almak bir şey, fiziksel olarak bu zaten olmalı, ancak bizim ürettiğimiz ince besinlerin yetersizliği ve günlük hayatımızın içinde artık normalmiş gibi kullandığımız düşük tesirli duygular ve düşünceler başka bir şey. Hayvanlar bunu fark ediyor. Eskiden, hayvanlar ve insanla yan yana yaşardı. Kimse kimseyi ısırmazdı, hayvanlar insanlardan korkmazdı. Bu ne demek? Hayvanlar bizim alanlarımızdaki kötülüğü görüyor. Zarar verme kapasitemizi görüyorlar. Hissediyorlar, algılıyorlar. Bencilliğimizi, kendimizi sevme manyaklığımızı görüyorlar.

Harika bir virüs geldi ve bize gözlem alanları açtı. Taze olanları getirdi. Misler gibi hareket getirdi. Sınırlandırmalar getirdi, konforlarımızı bozdu, düşünceler ürettirdi, hazlarımızı değiştirdi. Söylenmeye başladık, otorite ile aramızda problemler oldu. Haklı olmak istedik, bedenlerimizi ve kendimizi çok sevdiğimizi gördük.

Tamam, bu iyi.

Şimdi bunun üzerine ne inşa edeceksin? Kendini severek yaptığın her şeyin etkisi biliyor musun? Kendini sevdiğin için bir hayvana fiziksel olarak yardım etmek insan kapasitesinin ve sorumluluğunun %20’sine karşılık geliyor. Hani yapmadığın, yapamadığın, bilmediğin ancak yapman gereken ve bundan sorumlu olduğun %80’lik kısım nerede? Onu şu an göremiyoruz. Çünkü fiziksel olan A gidip fiziksel olan B gelirse rahat ederiz. Her şey organik olur, doğal olur. Sonra? Mutlu son? 100 yaşına kadar yaşarız, yaşayalım? Ne olacak yaşayacaksın da? Kendini tekrar mı edeceksin?

Yaşlarımız bize sorumluluklarımızı öğrenelim ve geliştirelim diye veriliyor. Kişisel egoları ve hazların devamı için değil. Kişi, eksikliğini öğrendikten sonra aynı yerde kalırsa bu onun için hastalık demektir. Bir şeylerden çalıyordur. On emirden biri nedir? “Çalmayacaksın” Orada neyi kastettiler acaba? Fiziksel ekmek mi çalmayacaksın? Kurallar sadece fiziksel yasalarda değil, görünmeyen taraflarda da çalışır.

Korona Virüs’e selam verelim. Ona bir söz söyleyelim, o zaman bizi rahat bırakır. Nefes almamıza olanak sağlar. Evde olma zamanları en özel zamanlar. Bütün insanlık olarak el frenlerimiz çekilmiş durumda. İyi kullanalım.

Not: Her şey Zoom üzerinden ilerliyor. Ders/soru cevap için biz de toplanıp spiritüel ve diğer konularda üzerinde hasbihal edebiliriz. Bana yazmanız yeterli, uygun bir zaman belirleriz.

İstanbul Kent Savunması’ndan COVID – 19 Salgınıyla Mücadelede İş Birliği ve Sosyal Adalet Çağrısı

0

Dünya çapında bir pandemiyle karşı karşıyayız. Kriz herkesi etkilese de, maruz kaldığımız adaletsizlikler salgın günlerinde de hayatımızı eşitsiz biçimlerde etkiliyor ve hepimizin sağlığını tehlikeye düşürüyor. 

İstanbul Kent Savunması olarak; 

• Pandeminin ülkemizdeki gerçek durumu, hasta-ölüm sayıları ve yapılan test sayılarıyla ilgili şeffaflık, yurttaşlık hakkımızdır. Herkesin tablo hakkında doğru fikir sahibi olabilmesi için salgınla ilgili bilgilerin açık ve şeffaf biçimde paylaşılmasını, bu ortamda halkın haber hakkı için çalışan gazetecilere yönelik baskıların durmasını talep ediyoruz.

• Tehlikeye en çok maruz kalan grupların başında gelen sağlık emekçilerinin güvende tutulması, kamu sağlığı için yaşamsaldır. Ön cephede salgınla mücadele eden sağlıkçıların mesleklerine kutsiyet atfedilerek, güvenlikleri sağlanmadan sahaya sürüldüklerinde, bir süre sonra hastalanıp hizmet veremedikleri başka ülkelerdeki deneyimlerle de sabittir. Ayrımsız tüm sağlık personelinin her türlü kişisel koruyucu ekipman ihtiyacının acilen karşılamasını talep ediyoruz. 

• Kriz derinleştikçe sağlık emekçilerinin üzerindeki baskının da artacağı şüphesizdir. Sağlık emekçilerine yönelik olası şiddet vakalarının önüne geçmek için can güvenliklerinin sağlanmasını talep ediyoruz. 

• Sağlık emekçilerinin mesleki yetkinlikle yaptıkları uyarıları kriminalize etmek için harcanan enerjinin, bu uzmanlara daha fazla kulak verilerek salgınla mücadele için kullanılmasını talep ediyoruz.

• Başta test uygulaması olmak üzere, tanı ve tetkik olanaklarının herkes için ayrımsız ve eşit biçimde yaygınlaştırılmasını ve erişiminin kolaylaştırılmasını talep ediyoruz.

• Yüksek risk gruplarını barındıran hapishaneler, huzurevleri, kimsesiz çocuk yurtları, kadın sığınma evleri, göçmen-sığınmacı kampları gibi toplu yaşam alanlarında barınanların acilen testten geçirilmesini, bu yerlerde temel sağlık ihtiyaçlarının karşılanmasını talep ediyoruz. 

• Pandemiyle mücadelede kurumsal acziyet belirtileri görünmeye başlamışken, her türlü maddi imkâna ve lojistik donanıma sahip iki kurum olan AFAD ve KIZILAY’ın derhal göreve çağrılmasını ve yerel yönetimler dahil tüm kurumların eşgüdümle hareket etmesini talep ediyoruz.

• Pandemiyle mücadelede en etkili yöntemin siyasi irade göstermekten ve bütün kurumlarla ayrım göstermeksizin eşgüdümle çalışmaktan geçtiğini biliyoruz. Bu nedenle Türk Tabipler Birliği’nin daha fazla gecikmeden sürece dahil edilmesini ivedilikle talep ediyoruz.

• Sosyal mesafenin yaşamsal olduğu bilinciyle, evde kal çağrılarının tüm yurttaşlar için uygulanabilir hale getirilmesi için, zorunlu iş kolları haricinde, kamu-özel sektör çalışanlarına ücretli izin verilmesini; işten çıkarmaların, zorunlu ücretsiz izin, zorunlu yıllık izin gibi uygulamalara son verilmesini talep ediyoruz. 

Zorunlu iş kollarında çalışma düzeninin ve saatlerinin çalışanların sağlıklarını koruyacak her türlü malzeme ve önlemle sürdürülmesini talep ediyoruz.

• Konut-kira ödemelerinde kiracıların haklarını gözeten uygulamaların yaygınlaştırılmasını, kira ödemelerinde erteleme sağlanmasını; geçimini sadece kirayla karşılayanları mağdur etmemek için bu sürede bu kişilerin zararlarının tazmin edilmesini talep ediyoruz.

• Elektrik, su, doğalgaz, tüketici kredisi ve prim borçları gibi borçların ertelenmesini,  pandemi süresince temel hizmetlerde hiçbir kesintiye gidilmemesini ve hatta temel hizmetlerin ücretsiz olmasını talep ediyoruz.

• Pandemiyle sebebiyle işsiz kalan yurttaşların geçimlerinin güvence altına alınmasını, kentlerimizi ve doğamızı yağmalayan şirketlere tahsis edilen kaynakların yurttaşların sağlığı, iyilik hali ve geçimi için kullanılmasını talep ediyoruz. 

• Kentlerimizi paylaştığımız sokak hayvanlarının ve barınaklardaki hayvanların hayatını güvence altına alacak önlemler alınmasını ve covid – 19 virüsünün sokak hayvanlarından insanlara geçmediğinin her yerde duyurulmasını talep ediyoruz.

• Doğal sit alanlarını turizm, madencilik vb. ekonomik aktiviteye açan yönetmelik 16 Mart 2020 tarihinde sessizce yayımlandı. Böylesine hayati bir dönemde, tüm toplum seferberlik halinde mücadele etmeye çalışırken, doğamızı yok edecek bu tür kar odaklı yasal müdahalelerin gerçekleştirilmesinin yasaklanmasını, çıkanların geri alınmasını talep ediyoruz.

İçinden geçmekte olduğumuz kriz, kentlerimizi ve doğamızı savunmak için bugüne kadar savunduğumuz dayanışmacı, kolektif, kamusal değerlerin haklılığını bir kez daha kanıtlamaktadır. Salgının en az hasarla atlatılabilmesinin aynı değerleri mevcut şartlarda savunarak gerçekleşebileceğini biliyoruz.

Tüm yurttaşlarımızı kendilerine iyi bakmaya, birbirimize sahip çıkmaya, mümkün olan tüm yollarla dayanışma içinde olmaya çağırıyoruz.

Her Eylem Bir Tören

Yazar: Charles Eisenstein 
Çevirmen: Tuna Türkmen

Birkaç hafta önce bir kadın ile tanıştım. Kolombiya’daki Sierra Nevada’dan bir Kogi Mama, ya da diğer bir deyişle bir şaman ile çalışıyordu. Anlatılana göre bu şaman birkaç yıl önce Kaliforniya’ya gelmiş ve belirli bir arazide kapsamlı törenler düzenlemiş. “Burada düzenli olarak tören düzenleseniz iyi olur, yoksa ciddi yangınlar olacak”, diye eklemiş. Hiç kimse tören yapmamış ve gelecek yıl orman yangınları olmuş. Sonrasında tekrar gelmiş ve uyarısını tekrarlamış. “Törenleri yapmazsanız yangınlar çok daha kötü olacak.” Sonraki yıl, yangınlar daha da beter olmuş. Ve şaman tekrar gelip uyarısını üçüncü kez tekrarlamış: “ Törenleri yapın yoksa dünyanın bu bölümünde daha da kötü yangınlar olacak.” Yakın bir zaman sonra “Kamp Ateşi” yangını bölgeyi yerle bir etti. 

Daha sonra, tanıştığım kadın şunu ortaya çıkarmıştı: Kogi Şaman’ının belirlediği nokta burada yaşayan yerli halkın soykırıma uğradığı yermiş. Bir şekilde Şaman bunu hissetmiş. Kendi anlayışına göre, böylesine ürkütücü bir travma insanların yanı sıra toprağı da etkiliyor. Bu da demektir ki toprak bir törenle iyileştirilene kadar kızgın, dengesiz, uyuma kavuşamaz hâlde olacak.

İki yıl önce Dogon Rahipleri ile tanışıp iklim değişikliği hakkında görüşlerini sormuştum. Kogiler gibi, Dogonlar da törensel uygulamalarını binlerce yıldır bozulmadan korumuşlar. Adamlar şöyle dedi: ”Bu sizin düşündüğünüz gibi bir şey değil. İklimin çıldırmış olmasının en büyük nedeni ilk insanların yaptığı kutsal eserlerin ait olduğu, büyük dikkat ve titizlikle yerleştirildiği yerlerden alınarak New York ve Londra gibi müzelere taşınmış olması.” Kendi anlayışlarında, bu eserler ve onların etrafını saran törenler, insanlar ve yeryüzü arasında bir akit, bir uzlaşmayı sürdürüyor. Yeryüzü kendisine sunulan güzellik ve özen karşılığında insan yerleşimine uygun bir çevre sunuyor.

Arkadaşım Cynthia Jurs, yaklaşık yirmi yıldır düzenlediği törenlerde Yeryüzü Hazine Vazoları gömüyor. Tibet dininin kapları olan bu vazolar Nepal’de bir manastırda belirli bir ritüel ile yapılıyor. Bu pratiği – kulağa biraz klişe gelecek ama bu gerçekten oldu- Himalayalar’da bir mağarada yaşayan 106 yaşındaki bir Lama’dan öğrendi. Lama diyor ki; “Ne zaman insanları meditasyon yapmak için bir araya getirsen bunun iyileştirici bir etkisi olur, ama daha fazlasını yapmak istersen Yeryüzü Hazine Vazoları gömebilirsin.” İlk başta Cynthia bu öneri karşısında hayal kırıklığına uğradı. Kendini Tibet Budizmi’ne adamıştı ve bunun güzel bir tören ve başka güzel uygulamalar olduğundan emindi, ama hadi canım, iyileşmesi gereken gerçek sosyal ve ekolojik tahribat ortada. İnsanlar organize olmalı. Sistemler değişmeli. Bir törenin nasıl bir faydası olabilirdi ki?  

Yine de Lama’nın talimatıyla yakındaki manastırda üretilen bir seri vazoyu armağan olarak kabul etti. Beş yıl sonra dünyayı gezmeye başlayarak toprağın ve insanların büyük travmalara maruz kaldığı yerlere, törensel talimatlarla vazoları gömdü. Bu yerlerin bazılarında büyüklü küçüklü mucizeler olacaktı; bunlara sıradan sayılabilecek, barış merkezlerinin kurulması gibi sosyal mucizeler de dâhil. Cynthia’nın gözlemlediği kadarıyla törenler işe yarıyor. 

Ritüel, Tören ve Maddiyat

Bu hikâyeleri nasıl anlamalıyız? Politik doğrucu modern akıl diğer kültürlere saygı göstermek istiyor, ama bu kültürlerin sahip olduğu tamamıyla farklı nedensellik bakışını benimsemekte tereddüt ediyor.  Bahsettiğim törenler modern aklın dünyada pratik eylem olarak gördüğü şeyden farklı bir kategoridedir. Öyle ki, mesela bir iklim konferansı ölçümler, modeller ve politikayla ilgili ciddi işlere girişmeden önce, dört ana yöne dualarla çağrı yapacak yerli bir insanı davet ederek başlayabilir. 

Bu deneme yazısında modern insanın, hayata törensel yaklaşarak edinebileceği başka bir bakış açısını keşfe çıkacağım. Orland Bishop’un “hafıza kültürleri” dediği, geleneksel, yerli ve mekân odaklı insanlar kadar hâkim kültür içerisindeki ezoterik silsileler tarafından da uygulanan bir bakış açısı.  

Bu, alternatif, kişisel ve toplumsal sorunların çözümünde rasyonel, pragmatik yaklaşımın yerini tutmaz. Pragmatik yaklaşım ile yan yana da durmaz; ayrı durur. Başka insanların törenlerini ithal etmeyi ya da ödünç almayı da kastetmez. 

Bu, pragmatik olan ile törensel olanın, dünyayı derinlemesine farklı bir biçimde görme pratiğine dayanan kavuşmasıdır. 

Önce tören ve ritüel arasındaki ayrım ile başlayalım. Fark etmesek de, modern hayat ritüellerle doludur. Kredi kartını cihazda okutmak bir ritüeldir. Sırada beklemek bir ritüeldir. Tıbbi prosedürler birer ritüeldir. Sözleşme imzalamak bir ritüeldir. Şartlar ve koşulları “Kabul ediyorum”u tıklamak bir ritüeldir. Vergi beyanında bulunmak, birçok insanın tamamlamak için bir rahibin yardımına ihtiyaç duyduğu karmaşık bir ritüeldir; ki bu rahip esrarengiz törenler ve kurallar konusunda el almış, eğitim görmüş, sıradan kimselerin anlayamayacağı özel bir dilde akıcı ve isminin önüne eklenen ünvan kısaltmaları ile ayrılan bir şahıstır. Yeminli mali müşavirler bu ritüeli gerçekleştirmeniz için size yardım ederken toplumun itibarlı bir üyesi olarak kalmanızı sağlarlar. Ritüeller, toplumsal ile maddi dünya arasındaki ilişkiyi sağlamak için, kurallarla belirlenmiş veya sıralı bir düzende, sembollerin manipüle edilmesini içerir. 

Bu tanımlamayla ritüel ne iyi ne de kötüdür. Sadece insanlık ve diğer varlıklar arasındaki gerçekliği bir arada tutmanın bir yoludur. 

O zaman bir tören, özel bir ritüel türüdür. Kişinin kutsal olanın huzurunda olduğu, kutsal varlıkların sizi izlediği ya da Tanrı’nın sizin şahidiniz olduğu bilgisiyle yapılan bir ritüeldir. 

Dünya görüşünde kutsala, kutsal varlıklara ya da Tanrı’ya yer olmayanlar töreni batıl bir saçmalık ya da en fazla zihni sakinleştirip dikkati odaklamaya yarayan psikolojik bir aldatmaca olarak görecektir. 

Şimdi bir durun. Kutsal olana yer veren bir dünya görüşünde, kutsal varlıklar ya da Tanrı diyelim, O ya da Onların bizi ve her şeyi izlediği doğru değil mi? Bu her şeyi bir tören hâline getirmez mi? 

Evet getirir – eğer sürekli, kutsal olanın kendini hissettiren huzurundaysanız. Bu ne sıklıkta oluyor peki? Eğer size sorulmuş olsaydı, an içerisinde bunu tümüyle bilmediğiniz hâlde ne sıklıkta kutsal varlıkların sizi izlediğini az çok ileri sürebilirsiniz? Azalmaya devam eden birkaç istisna dışında, bildiğim dindar insanlar çoğu zaman Tanrı izliyormuş ya da dinliyormuş gibi davranmıyorlar. İstisnalar belirli bir din ile sınırlı değil. İnsan böyle kişileri taşıdıkları bir çeşit ağırbaşlılık sayesinde tanıyabiliyor. Söyledikleri ve yaptıkları her şey bir ağırlık, bir an taşıyor. Ağırbaşlılıkları dinî münasebetlerin ötesine nüfuz ederek kahkahalarına, sıcaklıklarına, öfkelerine ve sıradan anlarına yayılıyor. Ve böyle bir insan bir tören düzenlediğinde, sanki odada yerçekimi değişiyormuş gibi oluyor. 

Tören, karman çorman maddi bir dünyadan spiritüelliğin hokus pokus âlemine bir kaçış değildir. Maddenin daha geniş bir şekilde kucaklanmasıdır. İster kendi başına kutsal olsun, ister Tanrı’nın şaheseri olduğu için kutsal olsun, maddeselliğe saygının sunulduğu bir uygulamadır. Kişi, bir sunaktaki mumu tam olması gerektiği gibi yerleştirir. Zihnimde törenin anlamını kendisinden öğrendiğim bir adamın resmi var. Kendisi ölçülü ve titiz; hiç de kaskatı ya da baştan savma değil. Anın ve mekânın gerektirdiklerine dikkatini vererek her hareketinden bir sanat ortaya çıkarıyor.

Bir törende, kişi eldeki göreve tümüyle iştirak eder, her eylemi tam olması gerektiği gibi icra eder. Bir tören, o zaman, aslında yaşamın tümüne yayılan bir pratik, her şeyin tam da olması gerektiği gibi yapıldığı bir pratiktir. Samimi bir törensel uygulama, hayatı gitgide kendi alanına hizalayan bir mıknatıs gibidir. Bu törenin duası şöyle der: “Eylediğim her şey bir tören olsun! Hey şeyi tam bir dikkatle, tam bir ilgiyle ve hizmet ettiği şeye tam bir saygıyla yapayım.” 

Uygulanabilirlik ve Hürmet

Öyleyse, törenle geçirilen onca günün ağaç dikerek veya kereste endüstrisine karşı mücadele ederek daha faydalı geçirilebileceğine dair eleştirilerin önemli bir noktayı kaçırdığı açıktır. Törenle demlenmiş bir fidan dikici her fidanın yerine düzgün yerleştirilmesine, her mikro iklim ve ekoloji için doğru ağacın seçildiğine özen gösterecektir. Doğru derinlikte dikildiğine dikkat edecek, fidanın sonrasında gerekli koruma ve bakımı aldığından emin olacaktır. Aynı şekilde, bir kampanyacı kereste endüstrisini durdurmak için yapılması gerekenlerle kendi egosu, fedai kompleksi veya kendinden menkul doğruculuğu arasında net bir ayrım yapabilecektir. Neye hizmet ettiğini asla unutmayacaktır. 

Yerli bir kültür hakkında “binlerce yıldır topraklarında sürdürülebilir bir şekilde yaşamalarının batıl törenleriyle hiçbir ilgisi yoktur” demek bir saçmalıktan ibarettir. Çünkü onlar gelecekte yedi kuşak ilerisini düşünen, doğanın keskin gözlemcileridir. Bulundukları yerin hemen göze çarpmayan ihtiyaçlarına olan dikkat ve hürmetleri, bu yerli kültürlerin hayata karşı törensel yaklaşımının bir payı ve parçasıdır. Bizi törene çağıran düşünce yapısı, bizi şu soruları sormaya götüren düşünce yapısıyla aynıdır: Toprak ne ister? Nehir ne ister? Orman ne ister? Kurt ne ister? ” Ve ipuçlarına yakın bir dikkatle bakar. Toprağa, nehire, kurda, ormana bir varlık durumu atfeder – onları her daim izleyen kutsal varlıklar arasında sayarak ve ihtiyaç ve menfaatlerinin bizimkilerle iç içe olduğunu bilerek. 

Şahsen ben, kutsal varlıkların her zaman beni izlediğini bilen bir insan olduğumu iddia edemem. Yetiştirilişim sırasında gökyüzü, güneş, ay, rüzgâr, ağaçlar ve atalar gibi kutsal varlıklar hiç de kutsal varlık değildi. Gökyüzü uzayın boşluğunda salınan gaz partikülleri kümesiydi. Güneş hidrojen eriten bir toptu. Ay bir kaya parçasıydı (ve bir kaya, mineraller kümesi; bu mineraller de cansız moleküller kümesiydi). Rüzgâr jeomekanik güçlerin etkisiyle hareket hâlinde olan moleküllerdi. Ağaçlar biyokimya sütunları ve atalarımız da topraktaki cesetlerdi. Dışımızdaki dünya dilsiz ve ölüydü, kuvvet ve kütlenin gelişigüzel itiş kakışı. Orada, dışarıda hiçbir şey yoktu, ne bana şahitlik edecek bir zekâ, ne de yaptığımız şeyi rasyonel olarak öngörülebilir sonuçların ötesinde daha da iyi yapmamız için bir neden yoktu. 

Sunağımdaki mumu neden tam da doğru pozisyonda yerleştirmem gereksin ki? Fitilin etrafında oksitlenen bir balmumundan ibaret sonuçta. İçinde tekrar uyuyacaksam yatağımı neden tekrar toplayayım ki? Neden not, patron veya piyasa için yapılması gerekenden daha iyi bir şey yapayım? Bir şeyi olması gerekenden daha güzel hâle getirmek için neden çaba göstereyim ki? Kestirmeden halledeyim – kimsenin haberi olmaz. Benim çocukluk hayalimde güneş, rüzgâr ve çimen beni görebilirdi, ama hadi canım, gerçekten beni görmezlerdi aslında; gözleri yoktu, merkezî sinir sistemleri yoktu, benim gibi varlıklar değillerdi. İşte ben böyle bir ideoloji ile büyüdüm. 

Törensel bakış açısı kişinin gökyüzünü kullanışlı bir gaz partikülleri kümesi ya da taşı bir mineraller kümesi olarak görmeyi reddetmez. Sadece gökyüzünü ya da taşı bununla sınırlandırmayı reddeder. Onları başka biçimlerde görmeyi de doğru ve kullanışlı bulur, indirgeyici birleşimlerini onların gerçekte ne olduğunu açıklamak için kullanmaz. Bu nedenle, yetiştirildiğim dönemdeki dünya görüşüne alternatif olacak şey, bir tür törensel estetik adına kullanışlılığı terk etmek değildir. Kullanışlılık ve estetik arasında ayrım yapmak hatadır. Bu ayrım kendine sadece yaşamdaki gizemli ve zarif zekânın reddine yol açan bir anlatımda yer bulur. Hakikat hiç de bize anlatıldığı gibi değil. Bu dünyada, insanin ötesinde zekâlar ve güç temelli olanlar dışında başkaca nedensellik prensipleri mevcut. Eşzamanlılık, morfik rezonans, kendi kendini yaratma, güç temelli nedenselliğe tezat oluşturmadan mümkün olanın ufkunu genişletebilir. Dolayısıyla, bir tören dünyada başka şeylerin “olmasına yol açmak” değil; gerçekliği evirip çevirip kalıba dökerek farklı şeylerin vuku bulabileceği bir biçime dönüştürmektir. 

Törenden yoksun bir hayat yaşamak bizi müttefiksiz bırakır. Bizi kendi gerçekliğimizden dışlanmış biçimde, zekânın olmadığı bir dünyaya terk eder – modernist ideolojinin çizdiği resmin ta kendisi. Mekanik dünya görüşü kerameti kendinden menkul bir kehanet olur ve aslında bizi güç dışında dünyaya etki edebilecek her şeyden mahrum bırakır. 

Kogi ve Dogon gibi geleneksel toplulukların önerdiği dönüşüm onların törenlerini taklit etmek ya da benimsemek anlamına gelmez. Bilakis bu dönüşüm biz insanları dünyaya yoldaş eden, varlıklarla dolup taşan bir evrendeki zekâların diyaloğuna katılmaya çağıran bir dünya görüşüne götürür. Bir tören, böyle bir dünyada yaşama ve bu gerçekliğin oluşumuna katılma tercihini ilan eder.

Çevresel İyileşmede Tören

Aslına bakarsanız – bir dakka!  Söylediğim her şeyin tatbiki halihazırda fazlasıyla mümkün.

O nedenle izin verin, törensel aklın, çevre politikası ve uygulama sahasına nasıl uzanabileceğinden bahsedeyim. Bu, dünyadaki her bir yere iyi davranmak, onu bir varlık olarak anlamak, ve her bir yeri, türü ve ekosistemi kutsal saydığımızda bütün gezegeni kutsal bir bütünlüğe davet edeceğimizi bilmek anlamına gelir. 

Bazen, mesela kutsal suları korumak için bir boru hattını durdurmamız gibi, her yeri kutsal saymaktan ötürü yapılan eylemler, karbon tutma ve iklim değişikliği aktivizmi mantığı içerisinde kendine kolayca yer bulabilir. Diğer zamanlarda, karbon bütçesi mantığı törensel aklın sezgilerine aykırı görünür. Bugün ormanlar dev güneş enerjisi tertibatlarına yer açmak için kesiliyor ve kuşlar devasa rüzgâr türbinleri tarafından öldürülüyor. Dahası, sera gazlarına etkisi olmayan her şey çevre politikası üretenler tarafından görünmez hâle gelmeye başladı. Bir deniz kaplumbağasının pratik katkısı nedir? Peki bir filin? Mumumu sunağa baştan sağma bir şekilde yerleştirsem ne fark eder? 

Bir törende her şey önemlidir; bu yüzden her ayrıntıya dikkat ederiz. Ekolojik iyileşme konusuna törensel bir zihinle yaklaşırken, dikkatimizi cezbeden şeyler gitgide artar. Bilim daha önce görünmez veya değersiz addedilen varlıkların önemini ortaya koyarken törenin kapsamı da genişler. Toprak, mantarlar, bakteriler, su yollarının formu…  bunların her biri ister tarımsal uygulamalar ister ormancılık uygulamaları olsun, hayatın içindeki tüm ilişkilerin sunağında kendi yerini talep eder. Nedensel tahminlerimizin hassasiyeti derinleşirken, mesela kelebeklerin veya kurbağaların ya da kaplumbağaların sağlıklı bir biyosfer için zaruri olduğunu görürüz. Sonunda, törensel gözün sahih olduğunu, yani çevresel sağlığın ölçülebilir birkaç parametreye indirgenemez olduğunu fark ederiz. 

Burada dünyadaki varoluşun daha kaba bir anlayışına dayanan – örneğin doğayı mekanik bir bağlamda ele alan-  iyileştirme projelerinin terk edilmesini önermiyorum. Törensel ilişkinin derinleşmesi için atılacak adımları tanımlamalıyız. Son zamanlarda, Hindistan’da göletlerin ve çevre arazilerinin yeniden canlandırılmasıyla ilgili nefes kesen işler yapan Ravi Shah ile yazışıyorum. Masanobu Fukuoka’nın izinde, kah biraz su kamışını buraya yerleştirip, kah başka bir istilacı ağacı oradan alarak, doğanın özünden gelen yenileyici gücüne güvenerek en titiz ilgiyi icra ediyor. Müdahalesini azalttıkça etkisi de artıyor. Bu, sıfır müdahalenin hepsinden daha güçlü olacağını ima etmek anlamına gelmiyor. Daha ziyade, kavrayışı ne kadar ince ve hassas olursa, doğanının hareketine o kadar iyi uyum sağladığı ve iyi hizmet ettiği anlamına geliyor. Sonuçta bozulmakta olan bir araziden bereketli ve yemyeşil bir vaha, canlı bir sunak yarattı – daha doğrusu yaratılmasına hizmet etti. 

Ravi, kitabımda bahsettiğim büyük ölçekli su onarım projeleri konusunda açıkça anlaşılacağı üzere oldukça tez canlı: Rajendra Singh’in Hindistan’daki çalışmaları ve Çin’deki lös platosunun onarımı gibi projeler Ravi’nin mikro-yerel detaylara gösterdiği hürmet ve titizliğin yanına bile yaklaşamıyor. Bu projeler daha konvansiyonel, mekanik bir hidroloji anlayışına dayanıyor. “Peki ama kutsallık bunun neresinde?”, diye soruyor Ravi. “Birbirine bağımlı, benzersiz ekosistemlerin zarif bilgeliği karşında mütevazılık nerede? Sadece göletler inşa ediyorlar.” Belki öyledir, dedim, ama insanlarla bulundukları noktada buluşmalı ve doğru yöndeki her bir adımı kutlamalıyız. Bu mekanik hidroloji projeleri de içinde suya bir hürmet barındırıyor. Ravi’nin projesi, o hürmet seviyesine ulaşma yolundaki birçok adımın ilkini temsil eden çalışmayı belirtmeye gerek duymadan,  bunun ne olabileceğine dair bir fikir verebilir.

Şunu da eklemeliyim ki; toprağın iyileşmek için bir sıhhat örneğine, bu örnekle öğreneceği bir sağlık havzasına ihtiyacı var. Ravi’nin kurduğu ekolojik sağlık vahası, sosyal ve ekolojik çevresinden dışa doğru ışıyarak yakınındaki yerlere bu sağlığı – örneğin, bitkiler ve hayvanlar için sığınak ve üreme alanı sağlayarak – yayabilir ve böylelikle dünya üzerindeki diğer yeryüzü şifacılarına ilham olabilir. Amazon tam da bu yüzden hayati önem taşır. Özellikle nehri besleyen kolların bulunduğu bölge, muhtemelen dünyadaki en büyük el değmemiş rezervuar ve ekolojik sağlık kaynağıdır. Burası Gaia’nın sağlık hafızasının hâlâ sağlam durduğu, geçmiş ve geleceğin iyileşmiş dünyasının hafızasının bulunduğu yerdir.

Ravi’nin yeryüzü onarım işi tam da bir tören gibi işlev görür. Birisi şunu söyleyebilir: “Özel törenler yapmayın, her eylem bir tören olmalı! Neden onca dakikayı ayrıştırıp özel addedelim ki?” Aynı şekilde, Dünya’daki her yere, hemen, Ravi’nin kendi arazisine davrandığı gibi davranması konusunda ısrar edilebilir. Ancak çoğumuz, toplumun bütünü olarak böyle bir adıma hazır değiliz. Uçurum çok derin. Bir gecede tekno-endustriyel sistemlerimizi, toplumsal sistemlerimizi veya derinlemesine programlanmış psikolojimizi feshetmeyi bekleyemeyiz. Çoğumuz için işe yarayan şey, elimizden geldiğince en iyi şekilde bir kusursuzluk vahası -tören- oluşturmak ve daha sonra bunun hayatlarımız üzerine dalgalar hâlinde yayılmasına izin vermektir. Böylece, vahadan yayılan dalgalar her eyleme artan biçimde daha fazla titizlik, güzellik ve güç kazandırabilir. Her eylemi bir tören hâline getirmek bir eylemi bir tören hâline getirmekle başlar. 

İlk ilkelerden itibaren tören

Hayatın bir bölümünü tören hâline getirmek geri kalan bölümleri sıradan ve kaba bir kategoriye sokmak anlamına gelmez. Töreni icra ederken, bunun günümüz veya haftamız boyunca ışıldaması niyetiyle hareket ederiz. Tören, hayatın fırtına ve coşkusu içinde bir mihenk taşıdır. Bu nedenle, sadece birkaç yaban alanı, koruma alanı ya da milli parkı korumakla ya da birkaç yeri bozulmamış durumuna geri getirmekle yetinmeyiz; çünkü bu mekânlar bize yol gösteren kutupyıldızı gibi neyin mümkün olduğuna dair örnek ve hatırlatıcıdır. Ravi gibi insanlar bu tür yerlerin koruyuculuğunu yaptıkça, bunlardan bir kısmını, sonra da gittikçe daha fazlasını tüm yerlerde var etmeye sevk ediliriz. Hayatlarımızda küçük bir tören anı kurarken, azar azar başlamak kaydıyla bunu tüm anlara taşımaya yöneliriz.

Töreni, neredeyse ondan tamamen yoksun bırakılmış bir topluma nasıl yeniden takdim ederiz? Daha önce de söylediğim gibi bu diğer kültürlerin törenlerini taklit ya da ithal etmek anlamına gelmez. Kişinin kendi kanından gelen törenleri diriltmek de söz konusu değildir; zira böyle bir çaba, kültür yağmacılığından kaçınsa da, kişinin kendi kültürünü tüketim nesnesi olarak yeniden dolaşıma sokma riski taşır. Halbuki törenler canlıdır; onları taklit ya da koruma girişimleri bize onların biçimsel bir kopyasını kazandırmanın ötesine geçmez. 

O zaman geriye hangi seçenek kaldı? Kendi törenlerimizi yaratmak mı? Doğrusunu söylemek gerekirse, hayır; çünkü törenler yaratılmaz, keşfedilir. 

Belki şu işe yarayabilir. Her sabah bir mum yakıp o gün kim olmak istediğine odaklandığın bir an ayırdığın basit bir törenle başlayabilirsin. Ama mumu nasıl kusursuzca yakacaksın? Belki alıp kibritin üstüne doğru eğeceksin. Kibriti nereye koyacaksın? Belki kenara, küçük bir tabağın üstüne. Sonra mumu tam olması gerektiği gibi yerleştirirsin. Sonra belki üç kere çan çalarsın. Bu çanlar arasında ne kadar zaman beklemeli? Acelen var mı? Yok, belki de her bir ton sessizlikte kaybolana kadar beklersin. İşte böyle..

Bu kural ve prosedürlerin töreni yönetmesi gerektiğini söylemiyorum. Bir tören keşfi için “evet ,bunu yapmanın yolu bu” diyen iç sesini takip et. İzleyerek, dinleyerek, dikkatimizi odaklayarak ne yapacağımızı, ne söyleyeceğimizi ve nasıl katılacağımızı keşfederiz. Bu, Fukuoka gibi insanların toprakla doğru ilişkiyi kurmayı öğrenme yollarından çok farklı değil.

Belki mum küçük bir sunağa evrilir ve ışığı da bu sunağı gözeten daha uzun bir törene evrilir. Sonra dışarı doğru ışır. Belki çok geçmeden masanı aynı özenle düzenlemeye başlarsın. Ve evini. Ve sonra o aynı özeni ve niyetliliği iş yerine, ilişkilerine ve bedenine aldığın yiyeceklere gösterirsin. Zamanla tören, içine yerleştiğin gerçekliği dönüştürmek için kullandığın bir demir atma noktasına dönüşür. Bir bakmışsın ki hayat kendini törenin arkasındaki niyet etrafında örgütlemeye başlamış. Aslen daha geniş bir idrakın işbaşında olduğunu onaylayan bir eşzamanlılığı bile tecrübe edebilirsin. 

Bu gerçekleştikçe, sayısız varlığın bize burada eşlik ettiğine dair bir hisle dolarız. Tören, sadece kutsal varlıklar izliyorsa bir anlamı olan tören, bizi kutsal varlıkların hakikaten var olduğu deneyimsel bir gerçekliğin içine çeker. Onların mevcudiyeti arttıkça, daha fazla eylemi, hatta artık her eylemi pür dikkat ve bütünlükle yapılan bir törene dönüştürme çağrısı derinleşir. O zaman hayat neye dönüşürdü? Dünya nasıl olurdu?

Pür dikkat ve bütünlük, farklı durumlarda farklı şekiller alır. Bunların bir ritüel içindeki anlamı, bir oyunda, sohbette ya da yemek pişirmede olduğundan çok daha farklıdır. Bir durumda kesinlik ve düzen gerektirirken bir başkasında kendiliğindenlik, cüret ve doğaçlama gerektirir. Tören, her eylem ve sözdeki gidişatı; kişinin gerçekte olduğu insan, olmak istediği insan ve içinde yaşamak istediği dünya ile uyumlu hâle sokar.

Tören kutsal bir istikamete doğru anlık bir bakış sunar. 

Hey eylemin bir tören,

Her sözün bir dua,

Her yürüyüşün bir hac,

Her mekânın bir mabet

olduğu bir istikamete doğru. 

Bir mabet, bütün mabetleri aşan ve her mabeti içinde barındıran “kutsal” ile bağımızı kurar. Bir tören, her şeyin kutsal olduğu bir gerçekliğe yardım eli uzatarak, bir mekânı bir mabete dönüştürebilir, ki böyle bir mekân o gerçekliğin veya o dünya hikâyesinin mevzisidir. Aynı şekilde, iyileşmiş bir toprak parçası Dünya’nın özgün canlılığından geriye kalan vahaların bir mevzisidir. Tıpkı Amazonlar, Kongo, dağınık hâldeki el değmemiş mercan resifleri, tropik bataklıklar gibi. Yeni Brezilya hükümetinin Amazon’u yağmalama planına çaresizlikle bakarken, Amazon’u acaba nasıl kurtarabileceğimizi merak ediyoruz. Bunu yapmak için politik ve ekonomik eylem mutlaka gereklidir, ancak aynı anda başka bir derinlikte de hareket edebiliriz. Yeryüzünün iyileşmiş her bir yeri Amazon’u besler ve bizi Amazon’un zarar görmeden kalabildiği bir dünyaya yaklaştırır. Ve bu tür yerlerle ilişkilerimizi güçlendirirken, kararlılığımızı desteklemek ve ittifaklarımızı koordine etmek için bilinmeyen güçlere başvururuz.     

Gerçekliğimizden dışladığımız varlıklar, algımızda hiçliğe indirgediğimiz varlıklar, hâlâ orada bizi bekliyor. Bana miras kalan inançsızlığımla bile (bilim, matematik ve analitik felsefe eğitimi almış, en az sizinki kadar rahatsız edici olan, içimdeki alaycı) kendime titiz bir sessizlik içinde kısa bir müddet durmaya izin verdiğimde, bu varlıkların bir araya geldiğini hissedebiliyorum. Her daim umutla dolarak, bu dikkate doğru yaklaşıyorlar. Siz de hissedebiliyor musunuz? Belki şüphe içinde, ve hüsnükuruntuya kapılmadan, onları hissedebiliyor musunuz? Bu, bir ormanda olup bir anda sanki ilk kez hissetmek gibi bir duygu: Orman canlı. Güneş beni izliyor. Ve ben yalnız değilim.   

Kaynak: https://charleseisenstein.org/essays/ceremony/ 

Fotoğraf kaynağı: https://www.wilderutopia.com/traditions/kogi-peoples-lesson-from-the-heart-of-the-mountain/

Bağımsız yaşam hakkımız – I

Bir kere çıktıysan kendi duvarlarından, hep yürüyorsun, değişiyorsun. Bitmiyor uyanışlar, öğrenip deneyimledikçe uyandım diyemiyorsun zira. En azından benim için böyle. Bağımsız yaşam hakkı kavramı tam da bu süreçleri yaşadığım noktada girdi hayatıma. Bu giriş, biraz bireysel bir hikâyeden bahsedecekmişim gibi durabilir fakat bağımsız yaşam hakkı, oldukça kapsamlı ve tüm toplumu ilgilendiren bir konu. İnsan olmanın, birbirinin alanına saygı duymanın, hep aciz ve yardıma muhtaç düşünülenin birey olarak var olduğunu görme gerekliliği ve ihtiyacı duyulan şu noktada gelin biraz bağımsız yaşam hakkımızdan bahsedeyim sizlere.

30 Kasım-1 Aralık 2019 tarihlerinde Ankara’da Engelli Kadın Derneği, Kadın Dayanışma Vakfı, UN Women iş birliğinde Bağımsız Yaşam Hakkımız (WILD-Turkey) eğitimi yapıldı. Tabii burada bir ismi daha anmalı. Mobility International USA, eğitimin çıkış noktası, ilham kaynağı olarak tanımlansa sanırım yanlış olmaz. Mobility International USA ve WILD ile ilgili ayrıntılı bilgi için yazının sonuna link veriyorum ve şimdi yazının konusuna, bağımsız yaşam hakkı mevzusuna geçiyorum. Eğitime katıldığım gibi öğrendim ki bu ifade, bana çağrıştırdıklarından çok daha fazlasını barındırıyor içinde ve bazen bizim bile kanıksadığımız bir hak ihlalini gözler önüne seriyor. İşin ilginç tarafı, hani bazı uluslararası sözleşmelerin maddeleri olur, devletler, hükümetler uymasa da toplum onu uygular ve sonuna kadar o hakka sahip çıkar. İşte bu noktada bağımsız yaşam hakkı çok şanssız, yoğun ihlallere maruz kalıyor. Engeliler birey olarak görülmediği için böyle bir hakka nail görülmüyorlar. Bağımsız yaşam denilince fiziksel açıdan kendine yeterlilik düşünüldüğü için bu hak engelli bireylerle bağdaştırılmıyor. Oysa engelli bireylerin tam da ihtiyacı olan şey, bağımsız yaşam. Kendine ait bir alan, göz hapsine girmeden soluk alınabilecek dakikalar, gönlünden geçtiği gibi gidilebilecek erişilebilir mekanlar ve gerçekten özgür bir birey olduğunu bilmek…

Bu konu hakkında söylenecekler elbette fazla fakat biraz eğitim notlarımdan bahsetmek istiyorum ama her şeyden önce şuna değinmeli ki bu sadece bir sözleşmenin maddesinde yer alan bir hak değil, aynı zamanda birey olarak görülebilmek için verilen mücadelenin de ürünü. Fakat bu sürece değinmeden önce bağımsız yaşam hakkının ne olduğundan, neleri içerdiğinden bahsetmek faydalı olacaktır. Bağımsız yaşam hakkı, Türkiye tarafından da imzalanan BM Engelli Hakları Sözleşmesinin 19. Maddesinde yer alıyor. Buna göre bu sözleşmeye taraf devletler, tüm engellilerin diğerleriyle eşit seçeneklere sahip olarak toplum içinde yaşama hakkına sahip olduğunu kabul ederek engellilerin bu haktan tam olarak yararlanmalarını, topluma tam dahil olmalarını ve katılmalarını kolaylaştırmak için etkili ve gerekli tedbirleri almalıdır. Bunun için aşağıda belirtilenler sağlanacaktır:

(a) Engelliler, diğerleriyle eşit bir şekilde ikametgahlarını ve nerede ve kiminle yaşayacaklarını seçme imkanına sahiptirler ve özel bir yaşama düzenine zorlanamazlar;

(b) Engellilerin, kişisel destek dahil olmak üzere, toplum içinde yaşamak ve topluma dahil olmak için ihtiyaç duydukları, konut içi, kurum içi ve diğer toplumsal destek hizmetlerine erişimi sağlanmalı ve engellilerin toplumdan tecriti ve ayrı tutulması önlenmeli;

(c) Genel kamuya yönelik hizmet ve tesisler, engellilere eşit şekilde açık olmalı ve ihtiyaçlarına yanıt verebilmelidir. Bu maddelere bakıldığında insan olarak görülmenin ilk şartlarında biri olarak sayılabilir, bağımsız yaşam hakkı. Öteki türlüsü eşit olmayan ve dışlanmış bir hayata işaret eder çoğunlukla.

Nedir bu bağımsız yaşam hakkı diye sorulduğunda ise eğitimden aldığım şu notları aktarmayı açıklayıcı olması açısından önemli buluyorum. Öyle ki bağımsız yaşam hakkı, engellilerin günlük yaşamlarında, diğer kişilerin sahip olmalarına kesin gözüyle baktıkları seçim ve kontrol olanağına sahip olmalarıdır. Engelliler kendi ihtiyaçlarını en iyi bilen kişiler olarak, alacakları desteği yönetme, kendi hayatlarını düzenleme ve kendilerini ifade etme hakkına sahiptir. Toplumdaki engelli olmayan kişilerle birlikte yaşama, aynı toplu taşıma araçlarını kullanma, aynı okullarda okuma, aynı iş olanaklarına sahip olma hakkına sahiptir. Notlardan anlaşılacağı üzere bu birey olmakla yakından ilişkili bir hak. O yüzden bağımsız yaşam hakkına herkes tarafından saygı duyulmalı.

Tabii bu kadarla sınırlı değil bağımsız yaşam hakkı. Bunun, mücadele tarihi, neler talep edildiği, ne yapılmalı gibi birçok değinilmesi gereken konusu var. Bu konu başlıklarını ise ikinci yazıda konuşmak üzere yazıyı burada bitiriyorum. Ve kapak görselinde de yer alan, bağımsız yaşam hakkıyla yakından ilişkili sözü buraya bırakıyorum; biz olmadan bizim hakkımızda  asla!

Mobility International USA ve WILD için bkz. https://m.bianet.org/biamag/insan-haklari/215856-engelli-kadinlar-lider-olacak

Kaynaklar:

Bağımsız Yaşam Hakkımız (WildTurkey) Eğitimi, 2019.

Engelli Hakları Sözleşmesi

Edebi Zevk Yargısı / Yüksek ve Popüler Edebiyat&Kitsch

0

Edebi olanla, yargı, zevk yargısı hatta bir araya geldiğinde, bir cümle içinde kullanıldığında merakımın otomatik olarak devreye girmesine engel olamıyorum. Edebi olan nedir diyorum önce, sonra “zevk yargısı…”. Zevk yargılanan bir şey midir diyorum. Sorular havada uçuşmaya başlıyor. Edebi Zevk Yargısı. Bu bir kitabın adı. Daha da merakımı cezbeden şey kitabın alt başlığı. Yüksek ve Popüler Edebiyat & Kitsch. Yüksek ve popüler edebiyat, evet anlayabildiğim ve tam da içinde olduğum/olduğumuz bir şey fakat, Kitsch de neyin nesi?  Kültürle ilgili, edebiyat ile ilgili tam olarak neyi biliyoruz, nereden nerelere gelmiş, ne iken neye dönüşmüş bir şeyden bahsediyoruz, tam olarak fikrimiz, bir fikrimiz var mı ya da? Son bir soru daha: Edebi zevk yargılanan bir şey midir?

Edebi Zevk Yargısı / Yüksek ve Popüler Edebiyat & Kitsch bir Oğuz Cebeci kitabı. Daha önce Psikanalitik Edebiyat Kuramı, Komik Edebi Türler, Metafor ve Şiir Dilinin Yapısal Özellikleri  kitabı ile eleştiri mekanizmasına akademik düzeyde önemli bir katkı sağlayan Oğuz Cebeci, İthaki Yayınları tarafından yayımlanan Edebi Zevk Yargısı kitabında edebi zevklerimizin ve oluş biçimlerinin, geçirdiği değişimin, dönüşümün kökenine kadar iniyor. Ve Avrupa’dan, hatta Almanya’dan edebiyat ve kültür anlayışının değişimi sonucu ortaya çıkan Kitsch kelimesini tüm ayrıntılarıyla masaya yatırıyor.

Yedi bölümden oluşan Edebi Zevk Yargısı kitabına alt başlığından başlamak istiyorum. Ve tabii ki Kitsch kelimesinden. Kitsch nedir?

Kitsch, var olan bir tarzın aşağı bir kopyası olan sanatı sınıflandırmak, ifade etmek için kullanılan Almanca bir terimdir. Bu terim ayrıca, kibirli ve bayağı bir tada sahip şeylere ve ticari kaygılarla üretilmiş olan banal, rüküş ve sıkıcı ürünlere gönderme yaparken de kullanılır. Alman ve Avrupa edebiyatının en önemli yazarlarından Herman Broch, “Kitsch sanatta kötü olan her şeydir.” der.

Kitabın alt başlığı Yüksek ve Popüler Edebiyat&Kitsch, kitabın ana başlığı olan Edebi Zevk Yargısı tanımını niteliyor. Bu nitelemeye, edebiyat nedir sorusu ile başlıyor Oğuz Cebeci ve görüşleri günümüzde de çok önemli olan edebiyat kuramcısı Stanley Fish’in “Edebi eser’i neyin ‘edebiyat’ olduğuna ilişkin bir ‘cemaat kararı’ belirler ve bu tanım, topluluğun üyeleri söz konusu kararlarına uymaya devam ettikleri sürece geçerlidir.” görüşüne yer veriyor. Edebiyat ekseninde asıl dikkat çekmek istenen nokta ise şu: Yorum topluluğu kavramı ile geniş/orta/dar alınlı topluluklar ve yüksek/orta/alt  zevk topluluk ve yapılanmaları kavramları arasındaki ilişkiler.

Tam da bu noktadayken Estetik Değer Felsefesi Bağlamında “Zevk” ve “Zevk Yargısı” Kavramları başlığı atılarak sanatta zevk, edebiyatta zevk konusu kurumsal, toplumsal, yaş ve cinsiyete bağlı tutumlar, zevkin korunduğu kurumlar; okul, üniversite, kütüphane bağlamında ayrıntılı bir şekilde ele alınıyor. Zevkin ‘genel beğenme ve yerme prensipleri’ olduğundan memnun etme ve hoşnutsuz bırakma gibi çift yönlü çalışabilen bir mekanizmasının olduğu gerçeği de unutulmalı elbet.

Kötü zevk yani Kitsch meselesini kültür ve edebiyat adına daha da açmak icap ettiğinden, Kitsch’in işlevleri, Kitsch’in kuramcıları –Greenberg, Broch, Adorno, Benjamin, MacDonald, Calinescu incelemeleri ve düşünceleri, anahtar kavram Zevksiz&Görgüsüz meselesi, Kitsch&Modernlik tartışmalarının ela alındığı başlıklar kitabın bilgi yoğunluğu en değerli bölümleri. Özellikle Kitsch kavramı üzerine çokça kafa yoran ve bizlere somut bilgiler aktaran Herman Broch’un kitaba aktarılan şu düşünceleri gerçekten çok değerli: Kitsch sistemi izleyicilerinin “güzel bir biçimde çalışmalarını” gerektirir, halbuki sanat bir “ahlaki” sistemdir, güzel değil “iyi çalışma” ilkesine göre işler ve bu perspektiften bakıldığında, kitsch sanatın değer sistemi içinde “kötülük unsurunu” temsil eder; bu kötülük unsuru, esas olarak bir “yalan söyleme halini” gösterir; “Kitsch estetik bir yalandır.”

Genel anlamda, tartışılan şeyi niteleyen kelime tanımı ne olursa olsun, temel tartışma konusu “edebi zevk” olan kaynak niteliğinde bir kitap ile karşı karşıyayız.  Okuma ve yazma edimine derin bir perspektif kazandırmayı hedefleyen kitap boyunca düşünsel hacminizi genişleten bir dünyanın farkına vararak ilerlemeye devam ediyorsunuz. Okuma ve yazma “zevk yargınıza” bu bağlamda eşlik eden, açık yolları, alternatif olabilecek yolları edebi, felsefi, bilimsel başlıklarla bize aktaran Edebi Zevk Yargısı kitabı özellikle ve önemle öneriyorum efendim.

Edebi Zevk Yargısı / Yüksek ve Popüler Edebiyat & Kitsch

Yazar: Oğuz Cebeci

Yayınevi: İthaki Yayınları

Türü: İnceleme

Yayın Tarihi: Ocak 2020

Sayfa Sayısı: 444