Ana Sayfa Blog Sayfa 71

Corona Virüs-COVID 19- Tüketmek İyileştirir

Corona Virüs-COVID 19 artık aramızda. Şuurlanmış ara geçiş varlığı insan kompleksini şuurlandırıyor.

Bir önceki halimize göre oldukça hızlı sıçramalar yaratıyor corona. Kitap okuyarak, semirlere takılarak, workshoplarda elde edeceğimiz aydınlanma bam diye bir günde geldi. Corona, overlock’çu gibi çalışıyor. muladhara çakrayı açacağız diye malasana’da saatlerce duran modern yogi ne yapsın? Versin ateşi kundaliniye, dur dur biraz da patanjali okusun. Bu iş ashtanga işi.

Sevgili hacı adaylarımızın içi ferah olsun. Kutsallık anadolu topraklarının her zaman yanında olmuştur. Cennetteki babamızın birazdan tesiri ( INK’cılara gelsin- Asli Tesiri ) indirecek. O zaman direk Monad’ ile buluşacağız. İnsanlığın da yolculuğu bir yere kadar?

Bir önceki yazımızda virüsümüzün spiritüel yanından bahsetmiştik. Şöyle de bir güncelleme yapalım kendimize. Spiritüel olmayan bir şey mi var? Hareketin kaynağı nedir ki? Hareketin sonuçlarını gözlerken ya da harekete dair onlarca fikir üretirken kaynağın ve kaynaklanan her şeyin sonucuna dair fikirlerimiz şu anda net değil. Modern insanlık olarak bir şeyleri ayırıyoruz. Peki, gelelim konumuza.

Konumuz köklerimizle ilgili.

Yaşamak, yaşamı devam ettirmek ve soy vermek. İnsan, taşıdığı ve ortağı olduğu organik makinası gereği soy verebiliyor (?) Genesis 9:7 Verimli olun, çoğalın / Yeryüzünde üreyin, artın. Peki, makina sadece bu alemi mi dölleyebiliyor? Bu alemde mi doğum yapabiliyor? Sadece bu alemde mi üreyelim çoğalalım? Of, burada haz var değil mi?

Astral ve mentaldeki üremelerimizde haz yok mu dostlar? Spazm geçirerek artı ve eksiyi dilimize değdirdiğimiz 9V pildeki gibi bir hal midir sadece aradığımız? Ya da buna üremek mi deriz?

Şimdi astrali, mentali karıştırmayalım. Hacılarımızın acılarına empati yapalım, kendini sevme davranışı olarak anlaşılan ( çoğunlukla ) din realitesi varımız yoğumuz şu anda. Buna tüketmek de dahil. Biraz bunu açalım. Sevgili, Corona bize bu gözlemi verdi. Kullanmazsak gerçek hasta oluruz. Ruhumuz doyamaz, geliştirdiği şuur tatbikatlarını bize ( 7×3 ) indiremez.

Kök çakra, korkuda kitlenir. Neden korkutuğumuzda altımıza yaparız? Bir şeyler gelmeye başladı değil mi. Beyin bağ kurdu. Şimdide korkuyoruz, ancak altımıza yapmıyoruz. Bir şeyler bunu baskılıyor olabilir. Ancak makina haz ile çalışır, motoru nasıl susturuyoruz? Değişik hazlar, tatlı? Sigara, seks? Alışveriş? Eskiden olsa size reçete verirdim kök çakra için, ancak dostlar ben de yaş alıyorum kusura bakmayın. Artık reçete yok, hiyerarşiden tokat yemek istemiyorum. No Sugar To Night Baby! Bir Sugar Daddy’nin göz yaşları vol.3.

Korku, biraz korkalım. İnsan bildiği şeyden korkar. Artık şu bilmediğin şeyden korkarsın kalıbını kaldıralım.

Benliklerin anın içine yansıttıkları korkuyu ne yapıyoruz? Bu düşüncelerin anın içine sızması manyetik alanınız hakkında size fikir verir. İçeri girebilecek boşluklar vardır.  Şöyle olabilir, bir görüntü gelir. Tamam seni anladım, diyip yan gözle bakıp geçersin. Internetten 10 kilo basmati pirinç almak kötü bir şey değildir 🙂 Sadece onu hangi fikirle alıyorsun? Burası önemli. Deprem, açlık, savaşlar, felaketler kök çakrayı sallar. Çünkü kendisi dünya ile direk bağlıdır.

Titreşimleri toprağın kendisinden alır. Orada ne varsa o dur. Bütün hayvanlar toprağa basar. Toprak onların ortak titreşimi aldıkları bilinç merkezleri gibidir. Bizde ayaklardan alıyoruz, ne yapıyorsun o titreşimle? Kök merkezin topraktan gelen o titreşimlere duyarlı? Sen fark etmesen de adam işini yapıyor. Ancak biz onu sonra duygularda ve düşüncelerde görüyoruz. Endişeli oluyoruz, panik yapıyoruz.

Çünkü kendisi dünya ile direkt bağlıdır. Titreşimleri toprağın kendisinden alır. Orada ne varsa o dur. Bütün hayvanlar toprağa basar. Toprak onların ortak titreşimi aldıkları bilinç merkezleri gibidir. Biz de ayaklardan alıyoruz, ne yapıyorsun o titreşimle? Kök merkezin topraktan gelen o titreşimlere duyarlı? Sen fark etmesen de adam işini yapıyor, küçük baba ve büyük baba çalışıyor. Ancak biz onu sonra duygularda ve düşüncelerde görüyoruz. Endişeli oluyoruz, panik yapıyoruz.

Okey, lafın lafı açmasına bir yerde son verelim. Tüketmek, Corona’dan korumaz. Bu anlar çok kıymetli gözlem anları. Hakkını verin! Her zamankinden farklı şeyler yapın. Her seviyede. Fiziksel seviyede daha temiz olun. Eşyanın dışını iyi yıkayın. Güzel duygularda titreşin, en önemlisi de doğru fikirler alanlarınızda dönsün. Nerede bunlar derseniz, manyetik merkezleri keşfedin dostlar. Doğru manyetik merkezler. İçinde bol bol Tanrının olduğu merkezler. Bu merkezler, fiziksel olarak söylüyorum sizin merkezlerini hizaya sokar. O zaman bir soru okuyucuya, hizalanmış merkezler nasıl bir şeydir?

Yaşlanmaya meydan okuyan şifre Termodinamik Yasaları’nda mı?

Termodinamik kanunları, çok genel bir geçerliliğe sahiptir ve karşılıklı etkileşimlerin ayrıntılarına veya incelenen sistemin özelliklerine bağlı olarak değişmez. Yani bir sistemin sadece madde veya enerji giriş-çıkışı bilinse dahi bu sisteme uygulanabilir.

Sıfırıncı kanun

Eğer A ve B sistemleri, termodinamik dengedeyse ve B ve C sistemleri de termodinamik denge içerisindeyse; A ve C sistemleri de termodinamik denge içerisindedir

Birinci kanun

Bir sistemin iç enerjisindeki değişim: sisteme verilen ısı ile sistemin çevresine uyguladığı iş toplamıdır.

İkinci kanun

Bir ısı kaynağından ısı çekip buna eşit miktarda iş yapan ve başka hiçbir sonucu olmayan bir döngü elde etmek imkânsızdır (Kelvin-Planck Bildirisi)ya daSoğuk bir cisimden sıcak bir cisme ısı akışı dışında bir etkisi olmayan bir işlem elde etmek imkânsızdır (Clausius Bildirisi).

Üçüncü kanun

Bu yasa neden bir maddeyi mutlak sıfıra kadar soğutmanın imkânsız olduğunu belirtir:

Sıcaklık mutlak sıfıra yaklaştıkça bütün hareketler sıfıra yaklaşır.

Termodinamik yasaları aslında temel bir sistemin ince işleyişini anlatır. Bu yasalar bize tüm sistemin kendi içerisinde kapalı; ancak birbirine karşı açık olduğunu betimler. Sistemde iç ya da dış yoktur. Her şey bir bütün halinde çalışır,bunları parçalar halinde gören sadece bizim algılayışımızdır. Bizler ancak parçaları kavradığımız noktada bunları bütünleştirip büyük sistemi görebiliyoruz.Bu sistemde, kesintisiz olarak bir yerleri yoğunlaştırma ya da boşlukları doldurma çabası vardır.

Bu yazıda, özellikle termodinamiğin ikinci yasasından yola çıkarak insanın bu hassas nokta ile nasıl kesiştiğine değineceğim.

İkinci yasa, evrendeki akışın çok yoğundan az yoğuna olduğunu ifade eder. Bu akış entropiye (düzensizliğe ) sebep olur. Amaç, düzenlilik sağlamak olsa da temelde akışın gerçekleştiği ya da akışa maruz kalan maddede entropi artar. Evren yasaları entropinin artmasının evrenin sonunu getireceğini söyler.

O zaman sürekliliğin sırrı düzende stabil olmakta yatıyor diyebilir miyiz? Düzensizlik yani entropi evreni yok oluşa götürecek düzene sahip ise aynı durum bizim için de geçerlidir; çünkü bizim algıladığımız evren hangi maddelerden ve düzenden oluşuyorsa aynı düzen canlılar için de geçerlidir.

Hücre bölünmesi sırasında DNA’da bulunan telomerlerin kısalması zamanla yaşlanmaya ve sonunda da ölüme sebep olur. Sürekli yenilenip değişen bir bedene sahibiz. Vücutta ortalama her saniye 50 milyon hücre oluşup 50 milyon hücre ölür. Hücreler kendilerini yenileyip gerekli tamiratları yaparken bir yandan da kendisini ölüme sürükler.

Peki bizler entropiyi anlayıp aşabilirsek ölümsüzlüğün de sırrını keşfetmiş olur muyuz?

Isı, sıcak maddeden soğuk maddeye akar. Aradaki farkı kapatmak için enerji muazzam şekilde çalışır. Bunun sonuncunda maddenin kendi sistemi değiştiği için entropi artar.

Buradan şöyle bir sonuç çıkartabiliriz; eğer ki bedenimizin atomik yapısını dengede tutabilirsek yani çevreden etkilenmesine izin vermeden tüm sistemi kendi iç yapısıyla dengede tutabilirsek entropiyi en aza indirmiş olup yok oluşu yavaşlatabilir hatta durdurabiliriz.

Anlatması basit ancak yapması zor olan bu durum aslında maddeye hükmetmek anlamına geliyor. Bir yıldız iç enerjisini tükettiğinde içe doğru çöküp başka bir şeye dönüşür. Yani burada yok olma durumu söz konusu değil. Aslında başka bir sisteme düzen veren bir karadeliğe ya da farklı gök cisimlerinin oluşmasını sağlayacak maddelerin oluşmasına kaynaklık eder.

Konuyu dağıtmadan beden ölümüne tekrar dönersek süreklilik sağlayacak yapısal düzeni nasıl oluşturacağımız önemli. Hızlı çalışan, çabuk büyüyerek bölünme sayısını arttıran bir beden yapısı, hücre bölünmesi daha yavaş olan bir beden yapısına göre daha hızlı yaşlanıp dönüşecektir.

Bizler kendi iç düzenimizden ziyade dışarıdan daha kolay etkileniriz. Algısal olarak devamlı dışarıya odaklıyız. Ancak içerisi ve dışarısı diye bir ayrım yapmadan her şeyin birbirinin devamı olduğunu kavradığımız noktada (sıfırıncı yasa) bedeni fark etme algımız gelişir. Kendimizi her şeyden ayrı tuttuğumuzda sistemin yapısal şekli bozulur. Ayrı bir sistem otomatik olarak kendi iç enerjisini üretip onu tüketme eğiliminde olur. Bu ise parçaları çabuk yıpratır. Ancak büyük bir sistemdeki temel güç kaynağı ile çalışan daha küçük bir sistem, direkt buradan enerji kullanmayı öğrenirse, çalışma şekli belli bir ritimde olur ve kendi parçalarını yıpratmadan ana güç kaynağından enerjisini alarak çalışır. Böylece hücre bölünmesi azalır, kendi çarkını bütünün parçası olarak düzenli ritimde kalarak döndürür ve çalışma prensibini uyumlayarak makine ömrünü uzatır.

Bunları gerçekleştirmenin mantığı ise evren ile bedenin çalışma prensiplerini gözlemleyip zihnimiz ile evren ve zihnimiz ile beden arasında iletim ağı sistemini kurarak maddenin sadece titreşen atomlardan oluştuğunu kavrayıp hükmünden çıkmaktır.

Her parçacık gözlemlediğimiz şekilde hareket edip var olur. Gözlem yaparken etkileyeceğimiz şekli, beyin dalgaları ile oluşan manyetik alan belirler. O zaman tek yapmamız gereken daha yavaş olup beyin dalgalarının gücünün arttırmak. Gözlemlerimizin ve gözlemlerimiz ile yaydığımız elektromanyetik dalgaların gücünün aslında ne kadar önemli olduğunu da kavramak.

Kaynak : https://tr.wikipedia.org/wiki/Termodinamik_kanunlar%C4%B1

Yoga ve pranayama çalışmaları

Yoga pratikleri; internet kullanımının artması ve doğru bilgi kaynaklarına erişimin sağlanabilmesi ile doğru orantılı olarak, sağlıklı yaşamı benimsemiş insanların yaşamında hızla yükselen bir ivme kazanmıştır. Yoga gibi çok yönlü bir felsefenin pratikleri çeşitli eğitmenler ve çeşitli ekoller ile yaşama uyarlanırken fiziksel, zihinsel ve ruhsal bütünlük, denge ve arınma amaçlanır. Bu dengenin sağlanmasında pranayama çalışmalarının önemi yadsınamayacak ölçüde büyüktür.

Birey kontrol edilmesi gereken özellikler veya uyulması gereken kurallar olarak bilinen yoganın birinci basamağı Yamalar ile geliştirilmesi ve eğitilmesi gereken davranışları temsil eden ikinci basamak Niyamaları uygulayarak arınma, aydınlanma ve dengeye giden yolda ilk adımlarını atar. Fiziksel duruşları temsil eden üçüncü basamak Asanalar ve  nefes çalışmalarını temsil eden dördüncü basamak Pranayamalar ile de hem bedeni hem zihni hem de ruhu arındırmayı amaçlar. Asanalar ile bedensel güç, denge ve istikrar kazanan yoga uygulayıcısının sonraki hedefi nefesi kontrol altına almaktır. Bu da pranayama çalışmaları ile mümkündür.  

Pranayama, ‘yaşam enerjisi, yaşam gücü, ruh, güç ve nefes’ anlamına gelen prana ile ‘genişletmek, açmak’ anlamı taşıyan ayama sözcüğünden oluşmuştur. Bu çalışmalar bedendeki nefesin akıcılığını sağlayan enerji kanallarını temizleyerek zihnin arınmasına olanak tanır. Düzenli uygulama ile nefesi kontrol altına alıp bedenin meditasyon sırasında hareketsiz kalmasına yardımcı olur. Akciğerlerin temizlenmesi dışında dolaşıma yaptığı büyük katkı sayesinde vücudun oksijenlenme kapasitesini arttırır. Bu da bir çok hastalığın oluşma riskini ortadan kaldırır. Metabolizmayı hızlandırarak sindirim sisteminin temizlenmesini destekler. Pranayama çalışmaları dikkatin beden üzerine yoğunlaşmasını ve öz farkındalığı sağlar. Bunun yanında kişiyi; kaygı, korku, endişe, depresyon gibi olumsuz duygulardan arındırdığı gözlemlenmiştir. Yapılan çalışmalar düzenli pranayama çalışmalarının enerji kanallarını dengeleyerek birçok ruh ve sinir hastalıklarının tedavisine destek olduğu yönündedir. 

Nefes alma bedensel fonksiyonlar arasında en başta yer alır. Bu nedenle nefes üzerine yapılan çalışmalar yoga egzersizlerinin temelini oluşturur. Solunum; nefes alış, nefes veriş ve nefesi tutuşun uyum içinde olması ile mümkündür. Nefes alıp verdikten sonra- iki nefes arasında- nefesin doğal olarak durduğu süre ‘kevalakumbhaka’ olarak adlandırılır ve pranayama çalışmalarının amacını oluşturur. Yoga uygulayıcısı egzersizleri sıklaştırdıkça bu süreci uzatır ve asıl hedef olan nefesi tamamen durdurma noktasına ulaşmaya çalışır.  Zihnin sessizleştiği, düşüncenin bilinçli düşüncesizliğe dönüştüğü bu sürenin uzaması ise asıl hedefimiz olan denge ve bütünlük içerisinde kalmamızda etkilidir. Yoga uygulayıcısı sağlamış olduğu zihnin suskunluğu ile beşinci basamak olan meditasyona hazır hale gelir.  

Pranayama çalışmalarının uygulanabilmesi için kullanılan bazı duruşlar vardır fakat duruşlarda rahat hissedilmediğinde dizlerin bel kemiğinin altında kalması sağlanıp enerji akımını engellemeyecek şekilde tutulması ve omurganın dik ayarlanarak kişinin rahat bir pozisyonda olması sağlanmalıdır. Dikkat dağıtıcı unsurların bulunmadığı bir ortamda uygulanması verimlilik açısından önem teşkil eder. Pranayama çalışmaları beden ve zihni canlı tutar. Tekniğinin bir uzman tarafından öğretilmesi önerilir. 

31. Ankara Film Festivali Ulusal Uzun Film Yarışması Jürisi Belirlendi

T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından desteklenen ve 4-14 Haziran 2020 tarihlerinde gerçekleştirilecek Ankara Uluslararası Film Festivali‘nin Ulusal Uzun Yarışma Filmlerini değerlendirecek jüri üyeleri belirlendi.
 
Başkanlığını, birçok ulusal ve uluslararası festivalden başarılarla dönen ödüllü yönetmen Yeşim Ustaoğlu’nun üstleneceği jürinin diğer üyeleri ise; oyuncu Tuğçe Altuğ, oyuncu Berkay Ateş, kurgucu Aylin Zoi Tinel ve sinema yazarı Uğur Vardan olacak.
 
Toplam 12 dalda ödülün verileceği ve En İyi Filmin 50.000 TL, Mahmut Tali Öngören anısına verilen En İyi İlk Filmin ise 10.000 TL ile ödüllendirildiği yarışmanın son başvuru tarihi 25 Mart 2020.
 
Başvuru koşulları ve formuna www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşılabilir.

Yeşim Ustaoğlu, Bi̇r Anı Yakalamak, Magnafantagna, Düet, Otel gibi ödüllü kısalarının ardından yönettiği ilk uzunu İz, Nurnberg, Moskova ve Göteburg film festivalleri dahil olmak üzere dünyanın çeşitli festivallerinde gösterildi ve İstanbul Film Festivali’nde En İyi Film seçildi. İkinci uzunu Güneşe Yolculuk ile Berlin’de En İyi Avrupa Filmi Ödülü ve Barış Ödülü’nün yanı sıra, Ankara Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerini kazandı. Berlin Film Festivali Panorama bölümünde prömiyerini yapan Bulutları Beklerken, Sundance/NHK Uluslararası Film Yapımcıları Ödülünü kazanırken, Pandora’nın Kutusu ile San Sebastian Film Festivali’nde En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu başta olmak üzere ulusal ve uluslararası pek çok festivalden ödül aldı. 2012’de yönettiği ve Venedik’te prömiyerini yapan Araf, uluslararası festivallerden birçok ödül kazandı. Toronto’da prömiyerini yapan 2016 yapımı filmi Tereddüt, ulusal ve uluslararası bir çok festivalde de pek çok dalda ödül kazandı.


Tuğçe Altuğ, Pera Güzel Sanatlar Lisesi Tiyatro Bölümünü birincilikle bitirdikten sonra Mimar Sinan Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünden 2010’da mezun oldu. Dot, İkinci Kat, B planı gibi tiyatrolarda çeşitli oyunlarda rol aldı. İlk oyunu Punk Rock ile Afife Jale Ödüllerinde oyuncu grubuyla birlikte Tiyatroda Yeni Kuşak Özel Ödülü’nü paylaştı. Kabileler oyununda gösterdiği performansla Afife Jale, Sadri Alışık gibi önemli ödüllere sahip oldu. İlk uzun filmi, Sundance Büyük Jüri ödülü başta olmak üzere birçok ödül kazanan, Kelebekler ile Ankara Uluslararası Film Festivali ve Sadri Alışık Oyuncu Ödülleri’nde En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini aldı. Televizyon, sinema ve tiyatro oyunları ile kariyerine devam etmektedir.


Berkay Ateş, 1987 yılında İstanbul’da doğdu. 2012 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümünden mezun oldu. Konservatuvar okuduğu yıllarda ve öncesinde bir çok özel tiyatroda oyunculuk ve asistanlık yaptı. Tiyatro eğitimi sırasında Meydan ve Avlu isimli oyunları yazıp yönetti. Kurucusu olduğu Tiyatro D22, bünyesinde birçok oyunda oyuncu olarak görev almasının yanı sıra, Yirmi BeşKarabatakKuş Öpücüğü ve sonra olarak da Hakikat, Elbet Bir Gün oyunlarında hem oyuncu hem yazar olarak yer aldı. Tiyatro alanında Direklerarası Ödülleri’nde En İyi Yazar, En İyi Erkek Oyuncu; Yeni Tiyatro Dergisi Ödüllerinde En İyi Yazar; Ekin Yazın Dostları Ödülleri’nde En İyi Yazar ve 25. Cevdet Kudret Edebiyat Ödülüne layık görülen Ateş, sinema alanında ise Emin Alper’in yönettiği Abluka filmi ile Adana Altın Koza Film Festivali’nde Umut Veren Erkek Oyuncu Ödülüne; Serhat Karaaslan’ın yönettiği Görülmüştür filmi ile de Ankara Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne değer görülmüştür. AnneGülizar ve son olarak da Çukur isimli dizilerle de ismini televizyon dünyasına duyurmuştur. Oyunculuk ve yazarlık alanında üretimler vermeye devam etmektedir.

Aylin Zoi Tinel, müzik tutkusunu amatör olarak devam ettirme kararının ardından, 1994 yılında reji asistanı ve editör olarak çalışmaya başladığı Plato Film’de, Otopsi adında bir post prodüksiyon stüdyosu kurdu. 2002 yılına dek yöneticilik yaptığı Otopsi stüdyolarında hem sayısız reklam filmi hem de Propaganda ve Komiser Şekspir gibi uzun metrajlı sinema filmlerinin editörlüğünü, ve post prodüksiyon danışmanlığını üstlendi. 2003 yılında LA Independent Film Festivalinden En İyi Film, Seattle Film Festivalinden de Jüri Özel Ödülü alan Crude filminin editörlüğünü ve post danışmanlığını yaptı. 2003-2006 yılları arasında serbest olarak devam ettirdiği editörlüğünün yanı sıra, Bahçeşehir, Kadir Has ve Bilgi Üniversitelerinde ders verdi. 2005 yılının sonunda farklı platformlardan inandığı insanlarla, yeni projeler üretebilmek için VAV Film Grubu’nun kurucusu ve ortaklarından oldu.  Şu anda, 2012 yılında editör arkadaşlarıyla birlikte kurduğu Sivil Editörler çatısı altında reklam, enstelasyon, uzun film ve belgesel gibi farklı disiplinlerde editörlüğe devam etmekte ve de müzik çalışmalarını sürdürmektedir.


Uğur Vardan, İTÜ’de mimarlık okuduktan sonra meslek olarak gazeteciliği seçti. Basın dünyasına Erkekçe dergisi ile adım attı. ArkitektAntraktSinema GazetesiAktüelFHM gibi yayın organlarında çalıştı. Kapanana kadar Radikal Gazetesi Spor Servisi Şefi ve sinema yazarıydı. Daha önce birçok festivalde jüri üyeliği yapan Vardan, halen Hürriyet Gazetesi Hafta Sonu Ekler Editörü ve sinema-spor yazarıdır. 

57. Antalya Altın Portakal Film Festivali, 3 – 10 Ekim 2020 tarihinde düzenlenecek!

0

Bu yıl 57’ncisi düzenlenecek olan Antalya Altın Portakal Film Festivali için hazırlıklar başladı! Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı ve Festival Başkanı Muhittin Böcek yaptığı yazılı açıklamada, 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin 3 – 10 Ekim 2020 tarihlerinde düzenleneceğini belirtti.

Uzun metraj, belgesel ve kısa metraj dallarında yapılacak ulusal yarışmalara bu yıl Türkiye’de ilk gösterim koşulu getirildi. 1 Kasım 2019 tarihinden sonra tamamlanmış ve 57. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nden önce Türkiye’de halka açık ticari veya özel gösterimi yapılmamış ve yurt içinde bir festivale katılmamış, Türkiye yapımı filmler Antalya’da yarışabilecek. Ulusal yarışmalarda toplam 860.000 TL tutarında ödül dağıtılacak.

Türkiye’de ilk gösterimi yapılacak yabancı filmlerin katılacağı Altın Portakal Uluslararası Film Yarışması’na filmler davet yolu ile seçilecek.

Türkiye film endüstrisinin gelişimini desteklemeyi, Türkiye’den projeler için ortak yapım fırsatlarını genişletmeyi, Türkiye ve uluslararası film endüstrisi arasındaki bağı güçlendirmeyi amaçlayan Antalya Film Forum, bu yıl 5 – 7 Ekim 2020 tarihlerinde düzenlenecek.

2019 Yılında başlayan ve Türkiye’deki üniversitelerde Radyo, Televizyon, Sinema, Medya, İletişim ve Görsel Sanatlar eğitimi alan 150 öğrencinin katıldığı Altın Portakal Sinema Okulu, kapsamı gelişerek devam edecek.

Festivalde ayrıca Dünya sinemasından seçkiler, özel gösterimler, çocuk filmleri, canlı müzik eşliğinde sessiz filmler yer alacak. Antalya’nın ilçelerine filmler götüren ‘Altın Portakal Sinema Tırı’ da gösterimlerini sürdürecek.

Festival kapsamında yapılacak yarışmaların yönetmeliklerine https://www.antalyaff.com/tr/ adresinden ulaşılabilir.

Corona Virüs – COVID-19 Kapıyı çalarken

Dünya sağlık örgütü COVID-19 Corona Virüsü salgınıyla ilgili bilgileri objektif olarak bizlere ulaştırıyor. İptal olan toplantılar, toplu gösterimler, spor organizasyonları, okulların tatil olması, marketlerdeki rafların boşalması, bazı ürünlerde fiyatların artması derken ne oluyor bakalım corona virüsünde?

Konu oldukça spiritüel.

Ekonomistler piyasalardaki dalgalanmayı, borsadaki düşüşleri, batan çıkan şirketleri takip ediyor. Ekolojik bakanlar da karbon monoksit azaldı, çoğaldı, dünya daha mutlu oldu diye yorumluyor. Fabrikaların kapanması, baca gazı salınımlarının azalmasının etkileri dünyaya iyi geliyor yani?

Dünyadaki canlılara çok daha kötü gelen bir şey var “korku”. Korku oldukça düşük seviyeden bir titreşim ve rengi hiç de güzel değil. Daha öncede yazmıştım korkuyla ilgili. Gri ve siyah bulutlar etrafta dolanırken, sevgi azalıyor ve dünyasal titreşimimiz düşüyor. Şimdi CO azalsa ne olacak? İnsanlık ailesi olarak korkuyoruz, etrafa verdiğimiz titreşimle her şeyi aşağıya çekiyoruz. Beslediğimiz varlıklar aşağı seviyedeki minnoşlar. Onları geliştiriyoruz. Haydi onlara cin diyelim de biraz daha korkalım.

İnsanlığın sorumluluğu nedir? Sadece fiziksel bedeni korumak için uğraşıp duruyoruz. Evde on kilo makarna, beş kilo şeker olunca yaşayacak mıyız? İnsan sadece makarna ile mi yaşıyor? Eğer öyle ise korkuyu ne yapacağız? Bu apaçık sınavı hiyerarşi izliyor, bakıyor ve değerlendiriyor. Korkuyu aşacak, onun yerine yüksek duyguları koyacak anlayış geliştirmemiz gerekli. Neden gerekli? Çünkü şu anda insanlarımız, fabrikaların baca gazını görüyor, yani dışsalı görüyor. İlerideki organize sanayi bölgelerindeki fabrikaların gazlarını görüyor. Tamam, kendi duygularının kısaca fabrikalarının çıkardığı baca gazını görebiliyor muyuz?

Bacalarımızdan çıkan gazlar asit yağmuru olarak toprağa düşüyor, topraktaki yaşamı olumsuz etkiliyor. İnsanın duygusu ve düşüncesi, binlerce fabrikadan çok daha mühim. İnsanlığın geliştireceği güven ve birlik duygusu bir saniyede her şeyi yok edecek güçtedir.

Korku bizleri bireyselleştirir. Sadece kendi alanlarımızı düşünmeye iter. Bu alt seviyedeki egonun işleridir. Şimdi, korkmuş, ayrışmış ve kendi küçük aklımızla fiziksel önlemler aldığımız bir virüsle karşı karşıyayız. Hemen hemen herkesin şuurunda olan bir şey. Belki de virüsü şuurlandırdık. O kadar çok dikkat enerjisi yolladık ki… Acaba hangi kelimeyi bu kadar anmadık insanlık olarak son zamanlarda?

Ellerimizi dezenfektanlarken korkuyu da silelim, yerine güven ve huzuru verelim.

Kiss The Earth – Ajeet Kavur Üzerine Sözler

Bir duygu halini paylaşmaya çalışacağım. Kalbin genişlediği doğal olarak yaymak istediği bir paylaşım bu. Hatha’nın soğumalarına doğru geçerken matsyasana’da ne hissediyorsunuz? Entelektüel bir şey yok değil mi o an’ın içinde?

Zihin sustu mu yani? “Lower Manas ve Higher Manas” işini çözdük mü? Bilmem ki. Bunu düşünmeye bile gerek yok. Düşünce ile elde edilecek bir tanımlama değil bu. Nasıl olacak? Daha yüksek bir yere geldiğinizde ancak daha altta olan bir şeyi tanımlarsınız. Mesela fizik bedeni nasıl tanıyoruz? Beden bir alt realiteden gelen bir araç. Onun üzerinde deneyler yapıyor, bilgileri alıyoruz. Ancak bizim üzerimizdeki realitelere deneyler yapabiliyor muyuz?

Objektif olarak Manas düzlemini ve alt düzlemleri kullanırsak, astral düzlemi ve alt düzlemlerini inceleyebiliriz. Bu kesin yargı olarak değil, bir pratik hali vermeye çalışıyorum. Bir yere gittiğinizde bazı nirengi noktalarına ihtiyaç duyarsınız. Burası neresi? Ne var burada? Daha önce oralara gitmiş birilerinin bıraktığı izlere ya da söylediği yere bakıp kendi konumunu anlarsın. Fiziksel realite bizim kayamız, tamam, daha ileride olanlar?

Bunun için yukarıdaki parçayı dinleyebiliriz. Kalpten akan bağlar bize iyi gelsin. Düşüncenin kendisine gidip, benim şu andaki halimi tanımla dediğinizde, hafızadan, beyinden değişik yerlerden görüntüleri, kayıtlı beş duyunun basılmış fişlerini getirir. Mesela 85730712847 bu bir hal olsun. Elinizde düzgün nirengiler yoksa nedir bu hal? Beyin devreye girer ve bu kodu size verir. Sizde kioska gidersiniz ve sanal gerçeklik içinde kendi bulunduğunuz halle özdeşleşerek bir hal yaşarsınız. Çok iyiyim, dürüstüm, yalan söylemem gibi şeyler vardır o kioskta. Kim söyledi bunu? Beyin söyledi, objektif gözlemlerin var mı?

Manası bırakalım kendi haline. Duygulara baklım, Ajeet’i özdeşleşmeden dinleyelim ve bize fikir versin.

Kapadokya Film Festivali’nin Danışmanları Belirlendi!

0

Nevşehir Belediyesi tarafından, T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü’nün katkılarıyla, 29 Mayıs- 3 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Kapadokya Film Festivali için çalışmalar yoğun şekilde devam ediyor. Çok sayıda önemli filmin yanı sıra, yurt içi ve yurt dışından birbirinden değerli sinemacıları Nevşehir’de ağırlayacak olan festivalin danışmanları da belirlendi.  

İlk yılında zengin içeriği ve sürprizleriyle sinemaseverlerin karşısına çıkacak olan festivalin bu yılki danışmanlığını; ‘Uzak İhtimal’, ‘Yozgat Blues’ ve 2018’de çektiği üçüncü filmi ‘Anons’la yurtiçi ve yurtdışından çok sayıda ödül kazanan senarist- yönetmen Mahmut Fazıl Coşkun ile sinema filmlerindeki oyunculuğunun yanı sıra, çok sayıda TV dizisindeki performansıyla da beğeni toplayan, sevilen oyuncu İpek Tuzcuoğlu üstlenecek. 

MAHMUT FAZIL COŞKUN (Senarist- Yönetmen)

2009 yılında çektiği ilk uzun metraj filmi “Uzak İhtimal” 38. Rotterdam Film Festivali’nde büyük ödüle layık görüldü. Uzak İhtimal Adana Altın Koza Film Festivali’nden “En İyi Yönetmen Ödülü” de dahil olmak üzere çok sayıda ödülle döndü. İkinci filmi “Yozgat Blues” (2013) dünya prömiyerini 61. San Sebastian Film Festivali’nde yaptı. “Yozgat Blues” ayrıca 20. Adana Altın Koza Film Festivali “En İyi Film” ve 18. Sofya Film Festivali’nde “En İyi Balkan Filmi” ödüllerini aldı. Dünya prömiyerini 71. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde yapan, yönetmenin üçüncü uzun metrajlı filmi Anons, festivalin Orizzonti bölümünde yarıştı ve “Jüri Özel Ödülü”ne layık görüldü. Anons ayrıca bugüne kadar ulusal ve uluslararası festivallerde on beşin üzerinde ödül aldı.

İpek Tuzcuoğlu (Oyuncu)

İpek Tuzcuoğlu, 11 Kasım 1971 tarihinde İzmir’de doğdu. Üç yaşından itibaren 10 yıl boyunca İzmir’de Aynur Ressamoğlu Bale Stüdyosu’na gitti. Küçükken balerin olmak isteyen İpek Tuzcuoğlu, 16 yaşında İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ‘Boy Friend’ adlı müzikalde dansçı kadrosuna alındı. Aynı yıl İzmir Devlet Tiyatrosunun stajyer oyuncular için açtığı sınavı kazandı ve İzmir Devlet Tiyatrosu’nda ‘Meddah’ adlı çocuk oyununda, bir yıl sözleşmeli oyuncu olarak çalıştı. Daha sonra, H.Ü Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümü sınavlarını kazandı. F.G Lorca’nın ‘Kanlı Düğün’ (Gelin), D.Durin / H.Prevost’un ‘Çamaşırhane’ (Rossine) oyunlarında görev alarak 1994-1995 yılında mezun oldu. Ankara Devlet Tiyatrosu’nun o yıl açtığı, ‘Çocuk ve Gençlik Tiyatrosu’ bünyesinde ‘Sevimli Palyaçolar’ adlı oyunda bir yıl görev yaptı. TRT’nin yapmış olduğu çeşitli dramalarda rol aldı. 1995 yılında İstanbul’a geldi. Kırka yakın TV dizisi ve filminde yer alan oyuncu Asmalı Konak, Köpek, Avrupa Avrupa, Dürüye’nin Güğümleri, Diğer Yarım, Yalaza, Aşk ve Mavi gibi dizilerde çalıştı. Asmalı Konak Hayat , Büyü, O…Çocukları, Kervan1915 ve Ankara Yazı; Veda Mektubu filmlerinde rol alan ünlü oyuncu, çeşitli kurum ve kuruluşlarca düzenlenen film festivallerinde jüri üyeliği yaptı. Tuzcuoğlu, oyunculuk ve TV programcılığına devam ediyor. 

Galeano’nun Kadınlar’ına Bakmak

Kadınlar; Eduardo Galeano’nun denemelerinin derlendiği bir kitabının adıdır. Kitapta binlerce yıl öncesinden başlayan hikayeleriyle bize gülümseyen kadınlar görürüz. Yılmayan, vazgeçmeyen, var olan kadınlardır onlar. Onları tanımak, onları bilmek, yerkürenin herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanında, kadın olmanın ne demek olduğuna dair bilincimizi de tazelemektedir.

Bilincimizin tazelenmesi önemlidir. Önemlidir, çünkü ancak böyle, yani; nereden geldiğimizi bilerek, ayaklarımızı bastığımız toprağa daha güçlü kök salabiliriz. Bu nedenle, Galeano’nun Kadınlar’ından bahsetmek ve onun altı denemesini sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kadınlar

Eduardo Galeano’nun Kadınlar başlığıyla birleştirilen denemeleri 192 sayfasında, tarihin korkunç eril tahakkümüne karşı duran kadınların hikayelerini sunar okura. Onun kalemine aşina olanlar, dil ustalığını da bilirler. Anlatıcı, damıttığı fikirlerini en arı sözcüklerle sunmaktadır okuruna. 

“Concepcion

Bütün yaşamı cezaevleri cehennemine karşı canla başla mücadele ederek ve ev kılığına girmiş cezaevlerinde tutsak olan kadınların itibarı için çalışarak geçirdi.

Genelleyerek aklama alışkanlığına karşı o, ekmeğe ekmek, şaraba şarap diyordu:

“Suç herkesin olduğu zaman, aslında hiç kimsenindir,” diyordu.

Böylece çok sayıda düşmanı oldu.

Uzun vadede tartışmasız bir saygınlık kazanacak olsa da, ülkesinde ve yaşadığı dönemde bunu elde etmesi hiç kolay olmadı.

Concepcion Arenal, 1840’larda Hukuk Fakültesindeki derslere, göğüslerini çift korseyle gizleyip erkek kılığına girerek devam etmişti.

1850’lerde, uygunsuz saatlerde uygunsuz konuların tartışıldığı Madrid toplantılarına katılabilmek için erkek kılığına girmeye devam ediyordu.

Ve 1870’lerde, saygın bir İngiliz örgütü olan Cezaevi Reformu İçin Howard Topluluğu onu İspanya temsilcisi atadı. Atama belgesi Sir Concepcion Areal adına düzenlendi. 

Kırk yıl sonra bir başka Galiçyalı kadın, Emilia Pardo Bazan, bir İspanyol üniversitesindeki ilk kadın öğretim üyesi oldu. Hiçbir öğrenci onu dinlemeye layık bulmuyordu. Derslerini boş sınıflara veriyordu.” (s.41)

İnsanlık tarihiyle kıyaslandığında çok değil yüz yetmiş, yüz otuz yıl öncesi, maalesef ki kadınlar var olmak için erkek kılığına giriyor ve dinlenmeye değer görülmüyordu. Peki ya günümüzde erkekler kadınları ne kadar dinleniyor?

“Kadın Şampiyonlar

2003 yılında Üçüncü Dünya Kadın Futbol Şampiyonası yapıldı. 

Turnuvanın sonunda Alman futbolcular şampiyon oldular; 2007 yılında dünya kupasını yine onlar kaldırdı. 

Ancak buralara dikensiz bir gül bahçesinden geçerek gelmediler.

1955’ten 1979’a kadar Alman kadınlarının futbol oynaması yasaktı.

Alman Futbol Federasyonu’nun gerekçesi şuydu: top kapma mücadelesinde kadın zerafeti ortadan kalkıyor, beden ve ruh bazı hasarlara maruz kalıyor. Bedenin sergilenmesi de ahlaken sakıncalı.” (s.44)

Zerafeti ortadan kalktığı için futbol oynaması uygun bulunmayan kadınların yaşadığı bir Almanya çok değil kırk bir yıl uzağımızda duruyor.

Üstelik, şimdilerde olağan sayılan nice şey için edilen mücadeleye tanık kılıyor Galeano okuru:

“Alarm: Bisikletler!

“Dünyadaki kadınların eşit haklara ulaşması yolunda bisikletin yaptığını ne başka bir şey ne de başka kimse yaptı,” diyordu Susan Anthony.

Mücadele arkadaşı Elizabeth Stanton da şöyle diyordu:

“Biz kadınlar oy kullanma hakkına doğru pedal çeviriyoruz.”

Philippe Tissie gibi bazı doktorlar bisikletin düşük ve kısırlığa sebep olabileceği konusunda uyarırken, başka meslektaşları bu edepsiz aletin ahlaksızlığı teşvik ettiğini, zira mahrem yerleri seleye sürtündükçe kadınların zevk aldıklarını savunuyorlardı.

Gerçek şu ki, bisiklet yüzünden kadınlar kendi başlarına çıkıp dolaşıyor, evden uzaklaşıyor ve özgürlüğün tehlikeli zevklerini tadıyorlardı. Ve yine bisiklet yüzünden, pedal çevirmeyi engelleyen o bunaltıcı korse elbise çıkıp müzedeki yerini alıyordu.”

Galeano’nun bu denemesini okuduktan sonra değişen şeylerin çokluğu sizi de mutlu etti mi? Bisiklet demişken, Süslü Kadınlar Bisiklet Turu’na katılanlara bir selam yollamak geliyor içimden. Bu selamla buralara dönmüşken bir de buralara dair bir denemeyi aktarıyorum.

“Harem geceleri

Yazar Fatma Mernissi, Paris müzelerinde, Henri Matisse tarafından yapılmış Türk odalıkları tablolarını gördü.

Onlar harem kadınlarıydı: cinsel zevk verici, duygusuz, itaatkar.

Fatma tabloların tarihlerine baktı, karşılaştırdı, kanıtladı: Matisse’in onları böyle resmettiği dönemde, yani yirmili ve otuzlu yıllarda, Türk kadınları vatandaşlık hakkına sahiptiler: Üniversiteye ve parlamentoya giriyor, boşanabiliyor ve peçeyi söküp atıyorlardı.

Kadınlar hapishanesi olan harem Türkiye’de yasaklanmıştı, ama Avrupalının hayal gücünde varlığını sürdürüyordu. Gündüzleri tek eşli, rüyalarındaysa çokeşli olan erdemli beyefendilerin, aptal ve dilsiz dişilerin zindancı erkeğe zevk vermekten çok mutlu oldukları bu egzotik cennete serbest giriş kartları vardı. Herhangi bir sıradan bürokrat, gözlerini kapar kapamaz, göbek dansı yaparken sahibi ve efendisiyle bir gece geçirebilmek için ona yalvaran bir sürü çıplak kadının okşadığı kudretli bir halifeye dönüşüyordu.

Fatma bir haremde doğmuş ve orada büyümüştü.” (s.190)

Avrupa’nın oryantalist bakışının ne ölçüde değiştiği tartışılır ama Manet’in bir tablosuna dair yazdığı denemeyle Matisse’den kısa bir süre önce yaşamış Manet’in gözünden sunulan Avrupalı kadınların durumunun da pek farklı olduğu söylenemez.

“Münasebetsizlik

Edouard Manet’i üne kavuşturan tablo tipik bir pazar günü sahnesidir: İki erkek ve iki kadın Paris’in dışında bir yerde çimenlerin üzerinde piknik yapmaktadır.

Bir ayrıntı dışında, ortada hiçbir tuhaflık yoktur. Erkekler giyinik haldeki kusursuz beyefendilerdir; kadınlarsa tamamen çırılçıplaktır. Erkekler kendi aralarında, sadece erkekleri ilgilendiren ciddi bir konu hakkında sohbet etmektedirler; kadınlar ise peyzajdaki ağaçlar kadar bile önem taşımamaktadır. 

Birinci planda görülen kadın bize bakmaktadır. Ötekiliğinin içinden sanki bize ben neredeyim, burada ne yapıyorum, diye sormaktadır.

Kadınlar orada fazlalıktır. Ve bu durum sadece tablo için geçerli değildir.” (s.182)

1951’in Amerika’sında sanat dünyasında durum nasıldır? Galeano’nun büyütecinden bir fotoğrafa bakarsak:

“Davetsiz misafir

1951’de Life dergisinde yayınlanan bir fotoğraf New York’un kültür çevrelerini karıştırdı.

Şehrin sanatsal avangardından seçkin ressamlar ilk kez toplu halde görülüyordu: Mark Rothko, Jackson Pollock, William de Kooning ve soyut dışavurumculuğun diğer on bir ustası.

Fotoğraftakilerin hepsi erkekti, ama arka sırada, siyah mantolu, şapkası ve çantası kolunda, tanınmamış bir kadın da vardı.

Fotoğraftakiler onun gülünç mevcudiyetinden ötürü hissettikleri hoşnutsuzluğu gizlememişlerdi.

İçlerinden biri, kadının bu kareye sızmış olması nedeniyle boş yere özürler diliyor ve aklınca ona övgüler düzüyordu:

“O bir erkek gibi resim yapar.”

Kadının adı Hedda Sterne’di.” (s.191)

Yine aynı yılı anlatan bir başka denemeye baktığımızda, 1951 yılında Kahire’de bin beş yüz kadının seçme ve seçilme hakkı için parlamentoyu işgal ettiğini görürüz. 

Kadınlar’daki Portreler

Kitap boyunca Kleopatra’dan Rahibe Terressa’ya, Plaza de Mayo Anneleri’nden Camille’ye pek çok kadının hikayesi anlatmaktadır Galeano: Karalamadan, çarpıtmadan, tüm görkemi ve sadeliğiyle.

Dünyanın çeşitli yerlerinde bağnaz bir tutuculukla kadını alaşağı etmeye çalışan bilinç can çekişirken, Galeano kulaklarımıza geçmişte neler olduğunu dostça fısıldamaktadır. Bu fısıltıya kulak vermeniz dileklerimle.

Eduardo Galeano, Kadınlar, Türkçesi: Süleyman Doğan, Sel Yayınları, Beşinci Baskı, 2018, İstanbul.