Ana Sayfa Blog Sayfa 69

Covid 19’un da bir hikayesi var

Virüs dendiğine bakmayın bana, aslında yaşamın temeli olan proteinlerden biriyim ve belki de bu yüzden bu kadar kolay adapte oldum yaşamınıza.

Dışım yağla kaplı, bir yandan kendimi korurken bir yandan hücrelerinize benzer bir sistem oluşturuyorum ki yabancı görmeyin beni; ama bir yandan da istemezseniz diye köpükle yok oluyor dışımdaki tenim.

Bir hikâyem olabilir dedim. Farklı şekillerde hep vardım zaten bu güne değin ve belki de daha güçlü geleceğim bir gün. Bu hikâye nasıl başladı dedim, sadece düşündüm ve size anlatmak istedim.

Bir grup bilim insanı (belki de daha kalabalık) her zamanki gibi merak içinde bizi anlamaya çalışıyordu. Bir yandan da dünyanın durumuna kafa yoruyordu ki zaten hep dünyayı düşünüyordu bu insanlar. Diyorlardı ki bu Dünya taşımakta zorlanıyor insanları bu yüzden bir şey yapmalı. İnsanı hayatta tutan kaynaklar yok oluyor her şey iyiden kötüye gidiyor, o zaman bir şey yapmalıydı. Çok uyarmıştık insanları dediler ama durmadı kimse. Dinlemedi duymadı bile; çünkü hep kendisini düşünür, her şeyin onun için var olduğunu zanneder. Bir şey yapmalıydı o zaman artık; ama ne?!…

Belki de böyle başlamıştı serüvenim. Yaşamı, dünyayı da sevip içine alacak ve özüne saygı duyup onunla uyumlu şekilde yaşayacak yeni bir koda ihtiyaç var dediler belki de. Ölümün nasıl bir şey olduğu tartışmalı idi hep insanlar arasında. Kodlarımdan bu bilgiye sahiptim; ancak sadece objektif bir açıdan bütünlüğe bakıp incelendiğinde evet fazlaydı gerçekten de bir şey burada dedim kendime.

Bilim bir yandan yapıcı bir yandan yıkıcıdır. Bu bakış açımıza göre değişir. Bir bitki ya da toprak duygusal bakmaz olaya, o sadece morfogenetik alanında olanı, olması gerektiği gibi, DNA’sında kodlandığı şekilde yapar ama insan, o bambaşka. Çeşit çeşit olsa da yüzyıllarca kendisinde kodlanmış olanla temelde hep aynı davranır. Buradaki sadece genelleme, tüm insan ırkı aynı olmasa da gözden kaçırılmayacak kadar ciddiyettekiler böyle. Durum böyle olunca bir şekilde tarihler boyu bir şeyler oluşmuş ya oluşturulmuş ve gidişatlar değiştirilmiş. İyi bir izleyici bu durumun bir gün elbet geleceğini hatta bunun bir başlangıç olduğunu, daha da ciddi durumlar ile karşılaşılacağını önceden ön görmüştür.

Covid 19 pandemiği mutasyon ile mi oluştu laboratuvarda mı oluşturuldu buna dair iki durumu da destekler hem bilimsel hem düşünsel bilgiler var. Burada sadece ufak bir şeye dokunmak istedim. İster birileri üretmiş olsun ister mutasyon ile oluşmuş olsun, her iki durumda da bu salgın insanın sorumluluğundadır. İnsanlık tarihinin başından bugüne kadar yaptıklarımız kendi sonumuzu yazmamıza sebep oluyor. Bir şekilde uyanır mıyız hala çok emin değilim. Uyanık olanlar zaten uyananlardı ve umarım uykudan uyananların sayısı da her geçen gün artıyordur.

Hiçbir şeyin sorumluluğunu almadan yaşamak aynı şeylerin tekrar edileceği anlamını taşır. Bu sebeple sorumluluk taşıyacak cesarette olup eylem adımlarını daha fazla geciktirmeden gerçeğe dönüştürülmesi gerekiyor. Eğer kendimiz dışında da bir yaşam olduğunu ve bizi asıl ayakta tutan şeyin bu yaşam olduğunu gerçekten anlayıp hissedersek belki de yeni bir başlangıç için bu kadar ölüme gerek kalmayacak.

Umarım artık daha aydın, analitik, objektif ve akılcı bireyler oluruz. Yaşamlarımızın değişmeye başladığı bu süreç daha pek çok değişikliği hayatımıza getirecek. Hazır olun. Hem psikolojik hem bağışıklık hem de genetik olarak kendinizi sağlamda tutmanız gerektiğini ve her şeyin mümkün olabileceğini hep hatırlayın…

Bu dünya kimsenin değil ve kimse için değil, bu gerçeği beynimize kazıyıp daha da geç olmadan düşman olmak yerine dost olmadan hiçbir şey dinmeyecek… Yıllarca bunun mücadelesini veren tüm insanlara selam olsun…

Sağlam kalın, güçlü kalın, asla vazgeçmeyin…

What We Do In Shadows | Vampir Nadja ve Laszlo ile Tanışın |

0

What We Do In Shadows FX’te yayınlanan komedi, fantastik ve korku türünde bir vampir dizisi.

Dizi, ev arkadaşı olan dört vampirin gündelik hayatını ve modern dünyada hayatta kalma maceralarını anlatıyor. Vampirlerin her anını takip eden onları filme alan kameramanları sayesinde hayatlarına giriyoruz.

Oyuncu kadrosunda Kayvan Novak, Matt Berry, Natasia Demetriou, Harvey Guillen gibi isimlerin yer aldığı dizinin senaryosunu Jemaine Clement hazırlıyor. Yapımın yönetmen koltuğunda ise Taika Waititi bulunuyor.

Dizi ortalama 20 dakikalık sürelerde servis ediliyor. Kendi içinde güzel mizah anlayışı var. Karakterlerin oynanışı ilham oluyor ve karakter seçimleri oldukça güzel yapılmış.

Diziden önce aynı isimde filmi de vardı. Üç vampir orta çağlardan kalma ve bir vampirde modern zamanlardan. Modern olan vampir, spiritüel camianın bildiği, uğruna mavi kalkan yaptıkları “enerji vampiri”. Enerji vampiri insanların enerjilerini emiyor. Normal vampirleri biliyoruz, kan ile yaşıyorlar.

WHAT WE DO IN THE SHADOWS — “The Trial” — Season 1, Episode 7 (Airs May 8, 10:00 pm e/p) Pictured: Matt Berry as Laszlo, Natasia Demetriou as Nadja, Kayvan Novak as Nandor. CR: Russ Martin/FX

Enerji vampiri, gündüz dolaşabiliyor. Ofiste çalışıyor ve insanlardan nasıl enerji çalışıyor görüyoruz 🙂 Dizide ek olarak enerji vampirleri, normal vampirlerden de enerji çalabiliyorlar. Konuyu uzatıyorlar, çok değişik detaylara giriyorlar ve enerjiler çalınmış oluyor. Tabii ki, enerji vampirlerinin normal vampirler gibi karanlık güçleri yok.

Diğer bir vampir türüyse duygusal vampir. Enerji vampirinin en gelişmiş hali. Bunlarda gündüz dolaşabiliyor ve ofiste ortamında çalışıyor. Duygusal sıkışıklık ve duygu sömürüsü ile karşı tarafa özdeşleşme yaratarak duygu maddesini çalışıyor.

Dizi de bunlara da kısaca değinilmiş. Vampirlerin beslenme şekillerini biliyoruz. Kendileri besin üretemedikleri için çalıyorlar. Bunun içinde öldürüyorlar. Acaba beslenme nedir? Okumak isteyenler için.

Dizi atmosferi, neşesi ve aksanlarıyla güzel akıyor. Gore seviciler için Mandy, Color Out of Space ve Blood Drive değil. Biraz daha sevimli vampirler ancak bu haliyle de güzel. COVID-19 günlerinde iyi seyirler.

imdb linkini de buradan bulabilirsiniz.

Sanal parçacıklar kendisini tanımlayıp solucan delikleri oluşturan bilinçli temel etkiler mi?

Sanal parçacık sıradan parçacıkların özelliklerini sergileyen fakat sınırlı bir süre var olan geçici dalgalanma olarak tanımlanır. Sanal parçacık kavramı, sıradan parçacıklar arasındaki etkileşimi, sanal parçacıklar arasındaki değiş tokuş olarak tanımlayan kuantum alan teorisinin problemini çözüm kısmında ortaya çıkar.

Sanal parçacıklar genellikle parçacık-antiparçacık çifti olarak tanıtılır. Bu çift çok kısa bir süre için var olur ve sonrasında birbirlerini yok eder. Bazı durumlarda, birbirlerini yok etmelerine fırsat vermeden dış kuvvetle ayrılıp birer gerçek parçacık haline gelebilirler.

Evrenin toplam enerjisi sıfırdır ve enerji giriş çıkışları evrende değişimlere sebep olur. Big Bang teorisinde de genişlemeye sebep olanın, sisteme giriş yapmış çok küçük miktardaki enerji olabileceği belirtilir. Hatta kimi çevreler, buna, sanal parçacıkların sebep olduğunu savunur.

Sanal parçacıkları anlamaya çalıştığımızda tıkanabilir ya da bambaşka çıkarımlarda bulunabiliriz. 

Zıt yükler birbirini çeker, aynı yükler ise birbirini iter. Sanal parçacıklar atomdaki nükleer enerjiye sebep olan parçacıklar ise, casimir kuvvetinde yine atomları bir arada tutan etki ise ve nötr plakalar arasında dahi çekim kuvveti oluşturabiliyorsa o zaman itme ya da çekme kuvveti yoktur, onun yerine arada etki sağlayan sanal parçacıklar vardır demeliyiz. 

Her şey arasında bir etki vardır. İtme ya da çekme aslında yoğun bir etki alanının varlığının göstergesidir. Sanal parçacıklar, gerçek parçacıklar arasında etkileşim sağlıyorsa bu etkiyi oluşturmadaki temel bilinç ve bilgi nedir?

Her şeyin bütünsel bir yapı ile evrende hareket edip dağılmadığını görüyoruz. Bir kuvvetten ziyade bir elektrik akımı verilmiş devrelerin birlikte çalıştığı sistem gibi bir ilişki olduğu göze çarpıyor. Her atomunun bilgisi olduğunu da hesaba katarsak, sanal parçacıklar aslında bizim fiziksel gerçekliğimizin çok ötesinde bir sistemle çalışıyor. 

Uzayda çok kısa anlarda var olup yok olan sanal parçacık çiftlerinin evrenin toplam enerjisini etkilemesi ve çok küçük değişikliklerin dahi fiziksel yasaları değiştirebileceğini kuantum fiziği bizlere öğretiyor. O zaman nasıl oluyor da anlık süreçlerde aniden var olup yok olan bu parçacıklar sistemi etkilemiyor?!

Buna farklı bir açı ile yaklaşalım şimdi. Çoklu evrenler kuramı, birbirine bağlı birçok alternatif evren olduğunu açıklar. Stephen Hawking de çevremizde gözle görülemeyecek kadar küçük solucan delikleri olduğunu söyler. Eğer sanal parçacıklar, görünür evrendeki gerçek parçacıklar arasında etkileşim sağlıyorsa ve bu etkileşimin özüne baktığımızda dengeyi sağlayacak bütünlüğü kuran bir mekanizma ile çalışıyorsa bu parçacıklar yani aslında etki buraya nasıl geliyor? 

Şimdi sanal parçacıkları uzayda gözlemleyip dünyadaki durumu ile bağlantısını kuralım. Evrende çok küçük bir enerji değişiminin dahi farklı durumları oluşturması gerekirken bu parçacıklar uzayda oluşup oluşup yok oluyor ve evrende hiçbir problem çıkmıyor. O zaman şöyle bir durum oluşmalı, bu sanal parçacıklar siteme giriş yaparken sistemden de çıkış olmalı ve bu girdi çıktı dengesi eş zamanlı gerçekleşmeli.

Bizler atomlardan oluşuyoruz ve insan olarak bilinç düzeyimizde gelişim ve dönüşüm sağlamak için çabalıyoruz. Bu durumu ‘’bilinç evrimi’’ diye tanımlarsak, aslında daha üst frekanslara geçerek evrim geçiren atomlarımız. Atom bilgi olduğuna göre sistemi kontrol eden de atomların düzeni ve düzenlemeleridir.

Kapalı bir evrende bir atom düşünün. Karşılaşıp birleşebileceği atomlarla birleşmiş, ayrılmış, sonra başkalarıyla bütünleşmiş, başka atomlara dönüşmüş ve bu süreç böyle devam etmiş. Deneyimleyebileceği tüm olasılıkları deneyimleyip (kendi yapısına uygun olan) tüm olasılıkları tüketmiş. Böyle bir durumda etkileşim halinde bulunduğu tüm atomlardan bilgi aktarımı gerçekleşir. Edinimleri sonucunda frekansı ve dalga boyu değişir. Çok yüksek bir frekansa ulaştığında solucan deliği oluşturup evrenimize bağlı olan başka bir alternatif evrene geçiş yapabilir. Aynı şekilde başka bir evrenden de aynı anda, bu atoma bağlı olan başka bir parçacık bizim evrenimize geçiş yapabilir ve bu durum bir salyangoza benzer şekilde birbirine bağlı olan spiral şeklindeki evrenler arasında döngüsel bir sıçrayışı sağlayabilir. Bu şekilde birbirine bağlı olan evrenler arasında gerçekleşen giriş çıkışlarla sistemin toplam enerjisi de korunmuş olur; çünkü yer değiştiren parçacıklar birbirlerinin enerji açığını kapatacak enerjiye sahiptir.

Birbirine bağlı bu evrenleri gözünüzün önünde canlandırdığınızda başlangıç ve bitiş noktası olmayan bir hortumu da andırabilir. Ancak bunun daha komplike ve birbirine bağlanmış sanal köprülerle oluştuğunu düşünerek hayal edin. Bu sonsuz boyutlu, derinliği olan bir hologramı andıracaktır. 

Stephen Hawking’in belirttiği, çevremizde bulunan solucan delikleri de görünür parçacıklar ile sanal parçacıklar arasında bağlantıyı sağlayabilmek için, sanal parçacıkların kendi frekansları ile oluşturdukları köprüler olabilir. Yani uzaydaki durum yer küreye de uyarlanabilir. Yalnız bu durumda sisteme giren sanal parçacık etkileri yine aynı evrenin içinde gerçekleşen etkilerle olmalı, yoksa yine evrenin toplam enerjisinde dalgalanmalar gerçekleşir. O zaman şöyle bir soru sorabilir: bilinç evrimi gerçekleştirmeyen bir parçacık bunu hangi bilinç ve bilgi ile gerçekleştirmiş olabilir? Kendisinin fark edip harekete geçmesi gereken bir durum olduğunu belirtirsek gidip etkilemesi gereken yerdeki parçacıklar ile bağlantısı olmalı. Bu durum da, bu parçacıklarla önceden etkileşmiş olması gerektiği sonucunu (kuantum dolaşıklık) ortaya çıkarır. 

Sanal parçacıklar dünyasına girdiğimizde Dünya’da ve uzayın herhangi bir yerinde, aslında sürekli her şeyle bağlantı kuran, solucan delikleri oluşturan ve kendisini tanımlayan bir oluş ile karşılaşırız. Eksik kalan birçok etkileşimi tanımlayan sanal parçacıkların temel düzeyleri daha anlaşılır hale geldiğinde belki de çok farklı kapılara açılan gelişmelere imza atacağız. Olan ve olmayan arasında çok ince bir çizgide yer alıp her şeyde kendisini tanımlayıp ifade eden bu parçacıklar kendimizi anlamamıza da çok farklı şekillerde yardımcı olacaktır. Sadece biraz daha küçük boyutlara, kuantum boyutlara inip kendimizi gözlemlemeliyiz.

2 Nisan Otizm Farkındalık Günü

Tüm dünyanın korona virüsüyle boğuştuğu ve neredeyse korona dışında hiçbir şey konuşamadığımız bu günler, takvimlerde işaretli önemli günlerden birine daha geldi. 2 Nisan, Otizm Farkındalık Günü: Otizme dikkat çekmek, otizm farkındalığını yükseltmek için seçilmiş bir gün. Belki biliyorsunuzdur, ülkemizde dört yüz elli bin kişinin otizm olduğu söyleniyor. Geçenlerde bir yerlerde, Amerika’da son yıllarda her elli altı çocuktan birisinin otizm tanısıyla dünyaya geldiğini okudum. Rakamlar, otizmin hayli yaygın olduğunu söylerken siz, otizmin farkında mısınız?

Yakın çevrenizde otizm tanısı konulmuş bir birey yoksa, eğitimci ya da tıpçı değilseniz otizm size uzak bir kavram olabilir. Ama farklılıklarımızla bir arada yaşama gücümüzü yükseltmeliyiz değil mi? İsterseniz önce otizmle ilgili kısa bir animasyona bakalım.

Bir de bir çocuğun gözünden otizme:

Evet, bu yazının yazılış amacı otizmle ilgili bilimsel bilgileri sizlerle paylaşmak değil.

Otizmin Farkında Olmak

Her ne kadar son günlerde imkanı olanlarımız evlerimize kapalı, izole, asosyal hayatlar sürüyor olsak da insan sosyal bir varlıktır. Duygu, düşünce, istek, beklenti, arzu ve rahatsızlıklarını ifade ederek var olur. İletişim kurarak bir kimlik edinir, ilişkiler yaratır ve bu ilişkilerin içinde yarattığı benlik tanımıyla kendi oluş serüvenine devam eder. Tam bu noktada şunu sormak gerekiyor galiba; hepimiz mi? Cevap, otizm tanılı bireyler için bunun böyle olmadığını söylüyor.

Otizm tanılı bireylerin ayırt edici özellikleri; tanımladığımız anlamda iletişime kapalı ya da uzak olmaları, sosyal etkileşimde zorlanmaları, ısrarla ve sürekli yenilenen çoğunlukla ritmik davranışlar sergilemeleridir. Elbette bu özelliklerin tamamı değişime açıktır ama hiçbir zaman “normal”in biçimine bürünmeyecektir. Aslında bürünmesi de gerekmiyordur. Önemli olan aslında, bir arada ve bağımsız yaşama hakkının her birey için mümkün olmasıdır.

Otizm tanılı bireylerin, bağımsız yaşam becerileri kazanmalarında, uygun iletişimi kullanmayı öğrenmelerinde, erken tanı ve erken eğitim olumlu pek çok artı sağlıyor. Erken tanı ve erken eğitime dikkat çekmek, ayrıca otizm tanılı bireylerin sosyal kabulünü artırmak ve farklılıklarımızla bütün olduğumuz bilincini geliştirmek için 2 Nisan Otizm Farkındalık Günü var. Yapmamız gereken her özel günde olduğu gibi bu günde de belirtilenleri bilincimizle bütünleştirerek yaşamaya devam etmek. Daha fazla farkında olarak.

Her biri çok özel ve birbirinden farklı dünyaları olan otizm tanılı bireyler, gelişimleriyle uygun bir alana yönlendirilirlerse akla hayale gelmeyen başarılar da elde edebiliyorlar. Bu da bir not olarak burada bulunsun.

Sinemada Otizm

Sinemanın unutulmazları arasında yerini almış Yağmur Adam, Forest Gump filmlerinin otizm tanılı bireylerin hikayelerinden yola çıkarak yapılmış olduğu bilgisi belki herkese aşina gelecektir. İzlemeyenlere elbette tavsiye ederim. Ayrıca daha pek çok sinema filmiyle otizm dünyasına beyaz perdeden biraz daha yakından bakmak mümkün. İzlemek isteyebilecekler için onedio’nun hazırladığı bir listeyi paylaşmak istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Hissettiğiniz Bu Rahatsızlık Hissi; Yas

Harvard Business Review (HBR) editör ekibinin bir kısmı geçen gün sanal olarak bir araya geldi – yüzlerle dolu bir ekranın görüntüsü her yerde daha yaygın bir hale geliyor. Bu üzücü salgın döneminde ele alacağımız içerikleri ve insanlara nasıl yardımcı olabileceğimizi konuştuk. Ama aynı zamanda biz de nasıl hissettiğimizden bahsettik. Bir meslektaşım, hissettiği şeyin yas olduğunu belirtti. Ekrandaki tüm bölmeler başını salladı.

Eğer bunu adlandırabilirsek, belki de yönetebiliriz. Bunun nasıl yapılacağı hakkında fikir edinmek için David Kessler’e döndük. Kessler dünyanın en önemli yas uzmanıdır. Elisabeth Kübler-Ross ile birlikte Yas ve Üzüntü Üzerine: Beş Kayıp Aşamasında Yasın Anlamını Bulmak kitabını yazdı. Yeni kitabı, bu sürece bir aşama daha ekliyor, Anlamı Bulmak: Yasın Altıncı Aşaması. Kessler ayrıca on yıl boyunca Los Angeles’taki üç hastane sisteminde çalıştı. Biyolojik tehlike ekibinde görev yaptı. Gönüllülük çalışmaları, travmatik olaylar için Los Angeles Polis Departmanında (LAPD) Uzman Rezervi olmanın yanı sıra Kızıl Haç’ın afet hizmetleri ekibinde görev almayı da içeriyor. 167 ülkeden yılda 5 milyondan fazla ziyaretçisi olan www.grief.com’un kurucusudur.

Kessler, hissettiğimiz kederi kabul etmemizin neden önemli olduğu, bunu nasıl yöneteceğimiz ve içinde nasıl anlam bulacağımız hakkındaki düşüncelerini paylaştı. Konuşma, anlaşılır olması için hafifçe düzenlenmiştir.

HBR: İnsanlar şu anda çok fazla şey hissediyorlar. Hissettiklerinin bazıları keder olarak adlandırılabilir mi?

Kessler: Evet, bir dizi farklı keder hissediyoruz. Dünyanın değiştiğini hissediyoruz ve evet değişti. Bunun geçici olduğunu biliyoruz, ancak bu şekilde hissettirmiyor ve bazı şeylerin farklı olacağını anlıyoruz. Tıpkı havalimanına gitmenin 11 Eylül’den önceki durumdan sonsuza dek farklı olması gibi, işler değişecek ve değişimin olduğu nokta bu an. Normalliğin kaybı; ekonomik zararın ve bağlantı kaybının verdiği korku. Bunlar bizi sarsıyor ve biz üzüntü duyuyoruz. Toplu olarak. Havadaki bu tür kolektif kederlere alışık değiliz.

Birden fazla keder hissettiğimizi mi söylemiştiniz?

Evet, aynı zamanda ileriye yönelik keder duyuyoruz. İleriye yönelik keder, belirsiz olduğumuzda geleceğin ne getireceği hakkında hissettiklerimizdir. Genellikle ölüm üzerine odaklanır. Birisine korkunç bir teşhis konulduğunda ya da bir gün bir ebeveyni kaybedeceğimizi düşündüğümüzde bunu hissediyoruz. İleriye yönelik keder aynı zamanda daha geniş hayal edilen gelecektir. Bir fırtına geliyor. Dışarıda kötü bir şey var. Virüs ile beraber, bu tür keder insanlar için çok kafa karıştırıcıdır. İlkel zihnimiz kötü bir şeyin olduğunu biliyor, ama bunu göremiyoruz. Bu da bizim güvenlik algımızı bozuyor. Bu güvenlik kaybını hissediyoruz. Daha önce genel güvenlik anlayışımızı toplu olarak kaybettiğimizi sanmıyorum. Bireysel olarak veya daha küçük gruplar olarak, insanlar bunu hissettiler. Ama hep birlikte bunu hissetmek, işte bu yeni. Mikro ve makro düzeyde kederi yaşıyoruz.

Bireyler tüm bu keder hissini yönetmek için ne yapabilir?

Kederin aşamalarını anlamak bir başlangıçtır. Ama kederin aşamaları hakkında her konuştuğumda, insanlara aşamaların doğrusal olmadığını ve bu sırada olmayabileceğini hatırlatmak zorundayım. Bu bir harita değil ama bu bilinmeyen dünya içinde bize bir iskele sağlıyor. Reddetme, ki biz bunu başlangıçta yaşıyoruz: Bu virüs bizi etkilemez. Öfke var: Beni evde tutuyor ve aktivitelerimden mahrum ediyorsun. Pazarlık var: Tamam, eğer iki hafta boyunca sosyal mesafeye uyarsam, her şey daha iyi olacak, değil mi? Üzüntü var: Bunun ne zaman biteceğini bilmiyorum. Ve son olarak kabul var. Bu oluyor; Nasıl ilerleyeceğimi bulmalıyım.

Tahmin edebileceğiniz gibi, gücün yattığı yer kabullenmedir. Kabullenmede kontrol bizde oluyor. Ellerimi yıkayabilirim. Güvenli bir mesafeyi koruyabilirim. Nasıl sanal olarak çalışacağımı öğrenebilirim.

Keder hissettiğimizde fiziksel acı da vardır. Ve aklınız çok hızlı ve zorlayıcı bir tempoda çalışır. Bunu daha az yoğun hale getirmek ve bununla başa çıkmak için teknikler var mı?

İleriye yönelik kedere geri dönelim. Sağlıksız ileriye dönük keder aslında kaygı, anksiyetedir ve bahsettiğiniz duygu budur. Aklımız bize görüntüler göstermeye başlar. Ailem hastalanıyor. En kötü senaryoları görürüz. Bu, zihinlerimizin koruyuculuğudur. Amacımız bu görüntüleri görmezden gelmek ya da ortadan kaldırmaya çalışmak değil – zihniniz bunu yapmanıza izin vermez ve denemeye zorlamak acı verici olabilir. Amaç, düşündüğünüz şeylerde denge bulmaktır. Gözünüzde en kötü görüntünün şekillendiğini düşünüyorsanız, kendinizi en iyi görüntüyü düşünmeye bırakın. Hepimiz biraz hastalanıyoruz ve dünya devam ediyor. Sevdiğim herkes ölmeyecek. Belki kimse ölmez çünkü hepimiz doğru adımları atıyoruz. Her iki senaryo da göz ardı edilmemeli ama ikisi de baskın olmamalıdır.

İleriye yönelik keder, aklımızın geleceğe gidip en kötüsünü hayal etmesidir. Kendinizi sakinleştirmek için anda kalmanız gerekiyor. Bu, meditasyon yapan veya farkındalık terapisi uygulayan herkese tanıdık bir tavsiye olacaktır, ancak insanlar her zaman bunun ne kadar sıradan olabileceğine şaşırırlar. Odadaki beş şeyi söyleyebilirsiniz; bir bilgisayar, bir sandalye, bir köpek resmi, eski bir halı ve bir kahve kupası var. İşte bu kadar basit. Nefes alın. Şu an, korktuğunuz hiçbir şeyin gerçekleşmediğini anlayın. Bu anda, iyisiniz. Yemeğiniz var. Hasta değilsiniz. Duyularınızı kullanın ve onların ne hissettiğini düşünün. Masa serttir. Battaniye yumuşaktır. Burnumdan giren nefesi hissedebiliyorum. Bu gerçekten bu acıların bir kısmını hafifletmek için işe yarayacaktır.

Kontrol edemediğiniz şeyleri nasıl bırakacağınızı da düşünebilirsiniz. Komşunuzun yaptığını kontrol edemezsiniz. Kontrolünüzde olan şey onlardan iki metre uzakta kalmak ve ellerinizi yıkamaktır. 

Buna odaklanın.

Son olarak, merhamet “stoklamak” için iyi bir zaman. Herkes farklı korku ve kedere sahip olacak ve bu, herkeste farklı şekillerde ortaya çıkaracaktır. Bir iş arkadaşım geçen gün bana çok sinirli davrandı ve düşündüm ki, Bu bildiğim insan değil; bununla bu şekilde başa çıkıyor. Onun korkularını ve endişelerini görüyorum. Bu yüzden sabırlı olun. Bu kişinin genellikle kim olduğunu düşünün, şu anda görünen halini değil. Bu anda o kişi gibi görünmeyebiliyor.

Bu salgının özellikle rahatsız edici bir yönü, ucunun açık olmasıdır.

Bu geçici bir durumdur. Bunu söylemek yardımcı olur. Hastane sisteminde 10 yıl çalıştım. Böyle durumlar için eğitildim. Ayrıca 1918 grip salgını üzerinde çalıştım. Aldığımız önlemler doğrudur. Tarih bize bunu söylüyor. Bu atlatılabilir. Biz hayatta kalacağız. Bu, aşırı korunmanın, ancak aşırı tepki vermemenin zamanıdır.

Ve inanıyorum ki, bu durum içinde anlam bulacağız. Elisabeth Kübler-Ross’un ailesinin bana, kedere altıncı aşama ekleme izni verdikleri için onur duydum: Anlam. Elisabeth ile kabul ettikten sonra neler olduğu hakkında biraz konuşmuştum. Kişisel keder yaşadığımda kabullenme aşamasında durmak istemedim. O en karanlık zamanlarda anlam bulmak istedim. Ve öyle zamanlarda ışığı bulduğumuza inanıyorum. Şimdi bile insanlar teknoloji ile bağlantı kurabileceklerinin farkına varıyorlar. Düşündükleri kadar uzak değiller. Telefonlarını uzun sohbetler için kullanabileceklerinin farkına varıyorlar. Yürüyüşleri takdir ediyorlar. Şimdi ve bu bittiğinde anlam bulmaya devam edeceğimize inanıyorum.

Bütün bunları okuyan ve hala kedere boğulmuş hisseden birine ne diyorsunuz?

Denemeye devam edin. Bunu keder olarak adlandırmakta güçlü bir taraf var. İçimizde ne olduğunu hissetmemize yardımcı oluyor. Geçen hafta birçok kişi bana, “İş arkadaşlarıma zor anlar yaşadığımı söylüyorum,” veya “Dün gece ağladım.” diyorlar. Duygunuzu adlandırdığınızda, onu hissedersiniz ve sizin içinizden geçer. Duyguların harekete ihtiyacı vardır. Neler yaşadığımızı tanımamız önemlidir. Kendi kendine yardım hareketinin talihsiz bir yan ürünü ise, duygularımız hakkında duygulara sahip olan ilk nesiliz. Kendimize, “Üzgün hissediyorum, ama bunu hissetmemeliyim; başka insanlar daha kötü haldeler“, gibi şeyler söylüyoruz. İlk duyguda durabiliriz, durmalıyız. Üzgün ​​hissediyorum. Üzgün ​​hissetmek için beş dakika ayırayım. İşiniz, başka birinin bir şey hissedip hissetmediğinden bağımsız olarak üzüntünüzü, korkunuzu ve öfkenizi hissetmektir. Onunla savaşmak işe yaramaz çünkü vücudunuz o hissi üretiyor. Duyguların gerçekleşmesine izin verirsek, düzenli bir şekilde meydana gelirler ve bu bizi güçlendirir. O zaman mağdur olmayız.

Düzenli bir şekilde?

Evet. Bazen ne hissettiğimizi hissetmemeye çalışırız, çünkü bir “duygu çetesi” imajına sahibiz. Eğer üzgün hissedersem ve bu duyguyu içime alırsam, hiçbir zaman gitmeyecek. Kötü duygular çetesi beni alt edecek. Gerçek şu ki, duygu içimizde hareket eder. Hissederiz ve gider ve sonra bir sonraki duyguya geçeriz. Bizi alt edecek bir çete olmaz. Şu anda üzüntü hissetmememiz gerektiğini düşünmek saçma. Kederinizi hissedin ve devam edin.

Yazının çevrildiği kaynak: hbr.org

Karantinanın kadın hali

2

Koranavirüsü hakkında birkaç haftadır çok şey öğrendik. Nasıl ortaya çıktı, ilk nerede ortaya çıktı, koranavirüsten korunma yolları… Küresel çapta ve ülkemizde Kovid 19 tehditinin boyutları günden günde büyüyor. Her gün onlarca, yüzlerce insan hayatını kaybediyor. Binlerce insan hastalığa yakalanıyor. Buna rağmen meselenin ciddiyetine hala yakışır bir tutum sergileyebildiğimizi söylemek ise pek mümkün değil. 

Tüm dünyada koranavirüs ile ilgili olarak iki ayrı eğilim çıktı önce. Birisi aşırı tiye alan bir yaklaşımdı. Diğeri ondan başka bir şey düşünemeyen bir tutum olarak belirdi. Gerekli olan ise ikisinin ortasında bir ayarı tutturmaktı. Umarız önümüzdeki günler oraya doğru gidebiliriz. Bütün bunlarla beraber benim derdim başka. Herkesin derdi başka.

Karantina günlerinin kadınlar için ne anlama geldiği üzerine düşünceler içerisindeyiz. Karantinada kadınlar ne yaşar, ne ister? Kadın dayanışmamızı nasıl büyütürüz diye yeni yollar deniyoruz.

Evde Kalanlar Artınca Kadının Yükü Arttı

İzole olmak çoğu kadın için maalesef bilinmeyen bir şey değil. Özellikle “Ev kadınları“ için evde kal çağrısı patriarka için sonsuz bir beklenti ve pandemiden bağımsız bir süreç olarak yaşanıyor hepimizin bildiği gibi. Kadını aileye hapsetmek isteyenler için de kadınların evde kalması bulunmaz bir fırsat tabi. Okullarda eğitime ara verilmesiyle birlikte çocuk bakımı gün içerisine yayıldı. Yaşlı ve hastalar eve bağlandı. Hasta ve yaşlı bakımı da zaten kadındayken evden çıkamamaları ile birlikte bu durum kadınların omuzlarındaki yükü daha fazla arttırdı. Çalışmayan kocaları da düşününce kadınlar için evlerde mesai yüzde yüz artmış oldu. Yapılan yemek miktarı, yıkanılan çamaşır miktarı ve yıkanma sayıları, çocukların öz bakımı ile ilgili olan faaliyetler vb. toplumsal cinsiyete dayandırılan tüm bu işler arttıkça kadınlar için evler iyice çekilmez mekânlara dönüştü. Üstelik bunlar ortaya çıkınca kadınların kendini dinlediği molaları da kendine ait odaları da ellerinden alınmış oldu.

Home Ofis değil Çilehane…

Teknolojinin geldiği aşama ve hayatı devam ettirme zorunluluğu evden çalışmayı hemen gündeme getirdi. Home ofis benzeri bir esnek çalışma ortaya çıktı. Tüm gün süren bu ev eksenli çalışmalar kadın emeğinin hem görünmezliğini arttırdı hem de çalışma süreleri sınırsızlaştı. Bu yoğun çalışma temposu yine ev nüfusunun artması ile birleşince kadınlar için evler yaşamanın daha da zor olduğu mekânlara dönüştü.

Çalışan kadınlar risk grubunda…

Çalışmak zorunda bırakılmak başlı başına bir risk zaten. Fabrikada, evlerde, atölyelerde, plazalarda, hastanelerde ve eczanelerde çalışmayı sürdürmek zorunda kalan kadınlar koranavirüs tehdidiyle sürekli karşı karşıya. Her gün kalabalık vasıtalarla işe gitmek zorunda kalan ve göstermelik tedbirlerle özellikle fedakârlık yapması beklenen sağlık emekçileri başta olmak üzere tüm sektörlerde çalışmak zorunda kalan kadınların en hafif tabiriyle can güvenlikleri yok. Ülkeyi yönetenlerin aldığı tedbirler de tutarlılık arz etmiyor. Milyonlarca işçi çalışmaya devam ederken virüsün yayılmamasını beklemek pek sahici gelmiyor. Bununla beraber yine tedbirler kapsamında özel sektörde esnek çalışmadan bahsediliyor. Özel sektörde esnek çalışma demek zorunlu ücretsiz izinlere ya da doğrudan işten çıkarmalara yol açacak. İlk işsiz kalacaklar da sürpriz değil elbette. Kadınlar! Nafaka hakkımızın bile tartışma konusu yapıldığı şu günlerde bakmakla yükümlü olduğu kişiler de varken işsizlik kadınların en son isteyeceği şeydir. Kadınlar işsiz kalmak da, sokağa çıkma yasağı da istemiyorlar. İş güvencesi ve ücretli izin bütün bu kâbusu bitirebilecek en gerekli ve en elzem şey. Çalışmak zorunda bırakılarak gözden çıkarılmış gibi hissettirilmek yahut işsizlik her ikisi de mobinglerin en büyüğü. 

Şiddet durdu mu? 

Evler erkekliğin yeniden üretildiği, toplumsal cinsiyetin yeniden pekiştirdiği yerler olarak kadınlar için hiçbir zaman güvenli olmadı ve karantinada da erkek şiddeti durmadı. Aile içi şiddet diyerek erkek şiddetinin sulandırılmasını kabul etmiyoruz. Kadınların evlerinize ve geleneksel ailenize sığmadığını bir kez daha hatırlatıyoruz. Şimdi evlerde kadınların erkek şiddetiyle baş başa kalmasına da yine de sessiz kalmayacağız. 

Erkeklik kadınlar için virüsten daha tehlikeli iken kadın dayanışması da her şeyin ilacı. Belirsizlikler, ölümler, hastalık vakaları günden güne büyüyor. Elbette kaygılarımız da. Gördük ki bu büyük türbülanstan da ancak kadın dayanışmamızla sağ çıkabiliriz. Psikolojik, sosyal ve ekonomik olarak tahribatı en aza indirmek için birbirimize el vermeye ve dayanışmaya devam. 

Sağlıcakla kalın.

Paris’te Diane Arbus’u Göreceksin Sakın Şaşırma

Paris, büyüleyici, büyüleyici olduğu kadar da tuhaf bir kent. Geniş bulvarlarında dolaşırken insan ister istemez Fransız İhtilali’nden günümüze değişen ve değişmeyen şeyleri düşünüyor. Banliyölerini görmedim. Kentin merkezinden çıkmadım. Sadece kent merkezinde yer alan yirmi bölgede kimi zaman yer ve yön duygumu kaybederek gezindim. Yazımın sebebi, bu kaybolmalarımdan birinde rastladığım Diane Arbus İstasyonu ve istasyonun karşıma çıkışıyla bana kendini hatırlatan Diane Arbus’un bakışıdır.

Bercy’den Kente

Paris’i ilk defa bu yaz gördüm. Elbette kimi Japon turistlerin Paris’i gördükten sonra kapıldığı, Paris sendromunu duymuştum ve merak ediyordum: Acaba kent benim üzerimde ne gibi izlenimler bırakacak ve kentte dair ben neler hissedecektim?

Otobüsümüz Bercy Terminal’ine yanaştığında, Esenler Terminali’ni bilen bilir, sanki Esenler’in alt katlarını andırır bir yere gelmişiz gibi hissettim. Yeni uyanmıştım ve Paris’i ilk defa bu terminal ve onun; karanlık, eski, izbe ve pis görüntüsüyle görüyordum. Ne düşüneceğimi bilememiştim. Paris sendromuna kapılacaktım galiba. “Esenler bile kimi yerlerinde daha iyi, nasıl yani?” diye kendime sorduğumu hatırlıyorum. Benim için bu ilk adım hiç bilmediğim bir kentle ilgili kulağıma farklı şeyler fısıldanacağına hazır olmamı söylüyor gibiydi.

Terminalin hemen ardından, kapıdan çıkıp, Bercy Park’a adımımı atınca hissettiğim rahatlamayı anlatamam. Karanlık terminal görüntüsünden bir adımla açık havaya, ağaçlara, kuşlara, gökyüzüne kavuşmak. Bir kent keşmekeşine değil de bir sakinliğe adım atmak. Yaprakları şimdiden sonbahara çalan ağaçların arasından geniş bulvarlara doğru yürümek. İşte bu gerçekten güzeldi.

Paris’te iç içe geçmiş iki şeyin koyun koyunalığı daha ilk adımlarda kendini gösteriyordu. Burada, insanın trajik yoksulluğuyla özgürce yaşayarak var olma hakkı sarmaş dolaştı. Bazı yerlerde, geniş bulvarların, birbirinden şık apartmanların her birinin kapısında bir de evsiz yaşıyordu. Göçmenler, mülteciler; belki de kimliksiz, belki de vatansız yersiz yurtsuzlar ve Parisli evsizler.

Hangisine bakacağımı şaşırmıştım. Mimarisiyle büyüleyen yapıların, yolların, parkların Paris’ine mi? Yoksa neredeyse her adımda bir şey satmaya çalışan, bir şey isteyen, bir şey soran, bakan, ölçen, biçen insanların Paris’ine mi? Elbette Paris bunlar ve çok daha fazlasıydı. 

Kent İçi Gettolar

Kent merkezi, bir yandan “getto”laşmış yaşam alanlarını da barındırıyordu. Yanımda arkadaşım varken geçmesi kolay ama tek başına dolaşırken yolum kent içi gettolardan birine çıkınca ne yapacağımı çok da bilemiyordum. Bir yandan hepimizi bağlayan bir harç; “adamım, bro, kardeş, brother”la insanlara bakmak ya da “bir yabancı, beyaz, turist, kadın” olmak.

Kaygı verici, olumsuz bir şey yaşamadım. Böyle olmasına rağmen yolum, her türlü illegal işe mesken de olan bir mahalleden geçtiğinde, özellikle hava karanlık ya da kararmaya yakınsa kaygı duyuyordum. Belki de sadece yabancı olduğumdan attığım adımlar sakinliğini yitiriyordu.

Diane Arbus İstasyonu

Adımlarıma biraz telaş bulaşmışken ve bir an önce daha güvenli olduğunu düşündüğüm yerlere çıkmaya çalışırken sanki kent dekoruymuş gibi duran insanlarının arasından çıktığım bulvarda hızlı adımlarla yolumu, yönümü bulmaya çalışırken gördüm onu, Diane Arbus İstasyon’nunu.

Diane Arbus yani nam-ı değer ötekilerin fotoğrafçısı; yaşarken “diğerleri”ne bakıyor ve onların hikayelerini; yo, yo, gerçeklerini demeliyim, görünür kılıyordu. Bana öyle geldi ki bu istasyon da şimdi ötekilere bakıyordu.

Böyle bir anda Diane Arbus’u ve bakışını hatırlamak bana iyi gelmişti. Standart bakışla ayaklarıma dolaşan telaşı atmış ve Paris’e biraz da onun gözleriyle bakmaya başlamıştım.

Diane Arbus Kimdir

Siyah beyaz fotoğraflarıyla tanınan Amerikalı bir fotoğraf sanatçısıdır. 24 Mart 1923’te New York’ta doğmuştur. Varsıl bir ailenin çocuğu olarak büyümüştür. Allan Arbus’la evlendikten sonra çift, beraber moda fotoğrafçılığı yapmıştır. Objektif Allan’da, sanat yönetmenliği ise Diane’dadır. Diane, bu işten de bu işin böyle şekillenmesinden de hoşnut değildir. Bir süre sonra çiftin yolları ayrılır. 

Diane Arbus, artık New York sokaklarındadır. Birbirinden çarpıcı fotoğraflarıyla ötekileri görünür kılmayı seçmiştir. Akıl hastaları, sirk sanatçıları, marjinaller ve daha pek çokları. Objektifini çevirip, görünür kılmayı seçtiği kişiler, asla moda ikonları, pastanın kremasını yiyen şanslılar, tek tipleşmiş insan yüzleri değildir. 

1971’deki ölümüne kadar bıraktığı eserler, ölümünden bir yıl sonra Yeni Modern Sanat Müzesi’nde sergilenir. Bugün çalışmaları Metropolitan Sanat Müzesi, Washington DC Ulusal Sanat Galerisi ve Los Angeles Sanat Müzesi koleksiyonları arasındadır.

Diane Arbus’un hayatından esinlenerek, yönetmenliğini Steven Shainberg’in yaptığı, başrollerini Nicole Kidman ve Robert Downey’in oynadığı “An Imaginary Portrait of Diane Arbus” adlı bir film vardır. Bu film izlenmesini kesinlikle tavsiye edeceğim filmler arasındadır. Film, Türkçeye adı “Kürk” olarak aktarılmıştır. Ayrıca, Patricia Bosworth’un hazırladığı, Diane Arbus, Ötekilerin Fotoğrafçısı kitabı da mevcuttur.

Özellikle portrelerinde yakaladığı çarpıcı ifadelerle, egemen algının görünmezlerini unutulmaz kılan Diane’nin bazı eserlerini sizlerle paylaşarak yazımı bitirmek istiyorum.

Şair Orhan Veli’nin “gemliğe doğru

denizi göreceksin

sakın şaşırma”

dediği gibi, Paris’e giderseniz, belki Diane Arbus İstasyonu’nu ama kesinlikle onun insanlarını göreceksiniz, sakın şaşırmayın, diyerek yazımı bitirmek istiyorum. Sağlıcakla kalmanız dileklerimle.

Diane portrelerinden birisiyle

Werther Etkisi: İntihar neden bulaşıcı olabilir?

7 Ağustos 1962 sabahı Dünya şok bir olayla sarsıldı. O gece ünlü aktrist Marilyn Monroe banyosunda ölü bulundu. Medya, kısa süre sonra bu olayın intihar olduğunu doğruladı. Takip eden aylarda 303 genç intihara kalkışıp hayatlarını kaybetti.

90lı yıllarda bu ünlü davadan sonra Amerikan toplumu Kurt Kobain’in ölümü ile tekrar benzer bir olay yaşadı. Medya, ünlü karakterin intiharını her bildirdiğinde, bir intihar salgını tüm ülkeyi etkisi altına aldı.

Fakat ünlü bir kişiyle bizim aramızda ne tür bir bağlantı olabilir? İntihar eden bireyler, bir taklit sonucu mu böyle davranıyorlar; yoksa bunların hepsi sadece tesadüf mü?

Werther Etkisi Nedir?

Werther etkisi, 1974 yılında sosyolog David Philips tarafından intihar edici davranışların taklit edici etkisini tanımlamak için kullanılan terimdir. Adı Alman yazar Wolfgang von Goethe’nin “Genç Werther’in Acıları” adlı romanından gelmektedir. Bu kitabın kahramanı aşk adına intihar etmektedir.

Kitap, öyle başarılıydı ki 1774’te yayınlandıktan kısa bir süre sonra yaklaşık olarak 40 genç, genç Werther’e benzer şekilde hayatlarını sonlandırdılar. Bu garip ve ürkütücü durum, kitabın İtalya veya Danimarka’da yasaklanmasına yol açtı.

Benzer vakalara dayanarak, Philips 1947 ve 1968 yılları arasında bazı açıklayıcı ve rahatsız edici bilgiler bulduğu bir çalışma yürüttü. New York Times’ın ünlü bir figürün intiharı hakkında her hikaye yayınlandığında, ertesi ay intihar oranının %12 arttığını buldu.

Bu kalıp günümüze kadar devam etmiştir. 2017 yılının ortalarında Kanada aynı trajik etkiye neden olabileceğine karar verdikten sonra “13 Reasons Why” dizisini yasaklamaya çalıştı. Hatta Dünya Sağlık Örgütü gazetecilere intiharla ilgili olaylar hakkında neyi rapor etmeleri gerektiğini gösteren kılavuzlar içeren bir belge bile hazırladı.

Medyada intihar hakkında konuşmak tehlikeli midir?

Aslında yapılma şekline bağlıdır. Akılda tutulması gereken şeylerden biri, detaylara girmemeye ve şefkat duygularını uyandırabilecek unsurları atlamaya çalışmaktır. Bu gibi olayların herhangi bir taklit sürecini tetiklemesi gerekmez. Ancak, insanları trajik olayı taklit etmeye zorlayabilecek her türlü sansasyonalizmi ortadan kaldırmamız gerektiği açıktır.

Bu tür haberleri özel bir hassasiyetle ele almamız gerekiyor. Özellikle çocuklar ve ergenler için fotoğraf veya tanımlayıcı unsurlar gösterilmemelidir. İntiharı bir kaçış yolu olarak hedeflememek önemlidir.

Alıntı: https://exploringyourmind.com/werther-effect-suicide-can-contagious/

Omraam Mikhaël Aïvanhov – Beslenme Yogası’na Giriş

1

Omraam Mikhaël Aïvanhov Bulgar asıllı Üstadımızın Beslenme Yogası adlı kitabını inceliyoruz, üzerine çalışıyoruz.

Kitap, 2019 Mayıs ayından Hermes Yayınlarından çıktı. Buradan da Hermes Yayınlarına teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Türkiye’nin yolu arayanlarına, inisiyelerine, öğrencilerine kitaplarıyla destek oldukları için. Çevirileri, çalışmaları Türkiye’nin, dolayısıyla dünya insanlığının şuur alanlarında gerekli olan titreşimleri, frekansları ve bunlara bağlı fikirleri iliştiriyor. Bu alışveriş beslenmenin temelidir.

Evet konumuz insan varlığının beslenmesi. Üstat şöyle demiş kitabının arkasında;

“Bu bir diyet el kitabı değil. Aslında diyetle de ilgisi yok. Omraam Mikhaël Aïvanhov, beslenmeye karşı tutumumuzun, yediklerimizden veya ne kadar yediğimizden çok daha önemli olduğunu öğretiyor. 

“Son Akşam Yemeği”nde edindiği mistik önemi yeme eylemine tekrar kazandırıyor. Bu manevi yönüne yabancı olan okuyucu bile, Aïvanhov’un gıdaya karşı olan tutumuyla, insanla doğa arasındaki ilişkiyi daha derin bir şekilde anlayabilecektir. 

Düşünceleri ve hisleriyle doğaya uyum sağlaması halinde insan, doğanın kendisine sunduğu yiyeceklerden, tüm varlığının gelişmesinde gerekli olan narin elementleri çıkarabilir.”*

Beslenmek, Varlığın Bütününü İlgilendiren Bir Davranıştır.

Beslenmek doğa ile aramızdaki ilişkidir. Bu muazzam gözlemi biraz daha açalım. Beslenmeye bir ilişki olarak bakmak nasıldır acaba? Çok ilginç, ilişki dediğimiz yerde bir şeyler almalıyız bir şeyler vermeliyiz değil mi? Peki, insan beslenerek ne alıyor bunu biliyoruz peki ne veriyor?

Hey! Yanlış soru, biz de böyle bir cevap yok.

o zaman biraz 1 ve 2 çalışalım. Cevap gelir hemen!

Evet, yazar 1 ve 2 dedi yine tesiri çekti aşağıya maşallah diyorum? Diyelim, yeşil olmasa zorlanırdık. Yeşil, yaratıcılık, yeni olan, cinsel enerji kısaca. Lütfen her şeyi fiziksel olarak almayalım dostlar, işin içinde işler var. Yoksa her şey fiziksel olurdu mutlu olurduk. Bazı dostlar burası illüzyon diyor. O zaman veriyorum illüzyonu, oradan devam edelim.

I wanna be your illusion, be your illusion
To make you happy tonight,
Enjoy this trip with me
I wanna be your emotion, be your emotion
Why don’t you turn off the light,
Imagine how we could be leavin

Evet dostlar, biraz illüzyon iyi gelmiş olabilir. Her ne kadar COVID-19 bizi limitlese de, içimizdeki partiler devam ediyor değil mi? Sanmıyorum, aramızda biraz mesafe var. Aura mesafeleri var, çok spiritüaliz! Aman Allahım, toplu geçiş yapacağız dünya insanlığı olarak! Güneş sisteminin diğer gezegenleri açılacak. Hell Yea!

Bir şeyin açılacağı yok dostlar, böyle giderse. Fiziksel A kötü, tamam, A gitsin, fiziksel B gelsin o daha güzel. Tamam, ne oldu? A gitti B geldi? Beslendik mi? Boy kilo endeksine dikkat edelim.

Bazen kendimi trafik sıkışıklığında bam diye ortaya çıkan ve değişik şeyler satan, o sıkışıklıkta dikkatini vermek durumunda kaldığın satıcılar gibi görüyorum. Neyse ki yanımda kozmik altınlar var, pahalıya gidiyor! Bin arabadan biri alsa iyi midir? Bilmem ki, genelde almıyorlar bakıp geçiyorlar. Ah ah, eski zamanlarda ne yapardı acaba Phanius Turmis bunlara?

Biliyorum ki PH, yaptıklarına gidince nötr kalmakta zorlanıyor. Öğretiyi oralardan almak durumda olduğu ve oralarda bile öğreti onunla olduğu için ne desem azdır sisteme. Hiç sorun değil, yeterki bu zamanlarda ortak şuuralanma çabası içinde olalım.

Evdeyken dikkatte evde kalsın. Sürekli meşgul olmaya çalışan benliklerimize bir şeyler yapalım. Boş olduklarında içinize sıkıntılar basıyor mu? Hareketsizlik sınırlandırılmış, dış dünyanın hareketlerinin azalması sizi nasıl hissediyor?

Günün ekmeği zenci dostlarımızdan geliyor. Dinleyelim.

With all my favorite colors
All my favorite colors

Dostlar, kalplerimizde yeni bir şey var değil mi? Aklınızda? Bir şeyler değişik, bir şeyler değişecek hissi geliyor değil mi? İşte oradan ışık geliyor. Orayı kırın, ertelediğiniz ne varsa yapın mesela. Yazı mı? Karakalem mi? Boyama mı? Bitirmediğiniz kitaplar mı? Videolar mı çekmek istiyorsunuz? Çocuğunuzla mı ilgilenmek istiyorsunuz ekstra? Alın size toprak, kap. Toprak attılar üzerimize, şükürler olsun. Videolar mı çekmek istiyorsunuz? Çocuğunuzla mı ilgilenmek istiyorsunuz ekstra? Alın size toprak, kap. Toprak attılar üzerimize, şükürler olsun.

Omraam okuyoruz, çalışıyoruz. YouTube üzerinde de videoları bulabilirsiniz. Evet, kardeşlerim haydi bakalım. El ele, küçük çocuklar gibi okulumuzun kapısına gidelim.

*Buradan alınmıştır.

Solo dans partileri candır!

Konuk Yazar: Tuna Türkmen

Tanıyanlar bilir. Berbat dans ederim. O yüzden insan içinde dans etmekten hep geri durdum. Zihnim artık hangi işin üstünde, ne tür kolpaların peşinde bedenimi kafamı taşımaktan başka amacı olmayan bir robotik aksesuar olarak unuttuysa… Oku oku, izle izle, yaz yaz. Kafamda simüle ettiğim gerçeklikte bile hareket etmek hayal gücümün sınırlarını aşıyordu.  

Sonra bir gün solo dans partilerini keşfettim. Bir davet geldi. Bir şarkı çaldı. Aylardır ne benim ne de başka kimsenin dokunduğu, eklemleri tutulmuş bedenim davete icabet etti. Engel olamadım. O utanan, sıkılan teneke robot, kimseler yok diye gevşemişken müziğin tınısı ruhuma değdi. Ruhumun açlığı bedenimde ifadesini buldu. Sonra bunlar oldu: 

Vitalic – Poison Lips:

Deli düzün ortasında ücra bir adada kurdukları setin önünde dans eden bu üç deli aslen absürd sürreal bir filmin son sahnesi. Kaspar Hauser Efsanesi isimli Davide Manuli filmi Fellini tadını seviyorsanız ayrıca şükela. Esinlendiği Kaspar Hauser miti ise psikiyatri literatürüne Kaspar Hauser Sendromu olarak geçmiş, ihmal edilen ya da istismar edilen çocukta görülen tüm büyüme ve gelişme geriliklerine vurgu yapar. Rivayet odur ki 26 Mayıs 1828’de, Almanya’daki Nuremberg kentinde ergen bir erkek çocuk oldukça inanılmaz bir hikâyeyle ortaya çıkar. Kendisini “Kaspar Hauser” olarak tanıtan genç son 13 yılını küçük bir odada hapis şekilde geçirdiğini, yanında yalnızca tahta oyuncaklar olduğunu ve gizemli bir adamın ona her gün su ve yiyecek getirdiğini söylemiştir. Efsane de oradan almış yürümüş o dönemde. Şimdi yazarken bi bakındım ortalığa, acaba bana tahta oyuncaklar bırakan oldu mu diye… Davide Manuli’nin mitin üzerinden kurduğu fantezi ise çocuğun müzik yapıp dans ettiği bir gerçekliğin hayali. 

Yeah boy! You got it! You know what you’re doing! You are addicted to music!

Palov meets A. Angelides – Lokums and Matches:

Yataktan kalktığım anda bi dakka yanlış güne indim galiba derken asansörün çoktan kaçtığı gri ve yalnız sabahlarda, camı kırıp bir doz bu şarkıdan alıyorum. 4/4’lük bir ritim eşliğinde hayda hop diye göbek atmadan durmanın imkânsız olduğu bu şarkı, aslen bir İspanyol Yunan ortak projesinden çıkma. Yunan abi gitar ve kanun eşliğinde oryantal bir giriş yaparken ispanyol abi de vermiş alttan ayarı. İspanyolca adı “Senin için saçımı süpürge ettim” demeye getiren bu albüm Küba-Latin ve Yunan havalarının hoş bir çarpışması olmuş. Somurtuk kız tarafını piste çıkartamayan çaresiz bir düğün çalgıcısı gibi hissediyorsanız, bedeniniz bu çağrıyı karşılıksız bırakmayacak. 

Elvis Presley – Suspicious Minds:

Bunun kelimenin tam anlamıyla götü başı oynayanlar için bir şarkı olduğunu düşünüyorum. Biz daha 90’larda ilk kez Tarkan’da böyle bir kıvraklığı keşfederken Elvis Abimiz, nam-ı diğer Kral, 69’da kaydettiği bu şarkıda, kendine özgü bir şekilde kıvırtıyormuş zaten. “Şüpheci Zihniniz” dünyanın olabilecek en kötü versiyonunu hayal ederken bi durun ve ekranın karşısına geçmek suretiyle bi süreliğine Elvis taklitçisi oluverin canım. Ne olacak! Kimse yok ortalıkta zaten. Şarkının sözleri de yazarının anlattığına göre tam bir götü başı oynama durumunun özeti. Evli ve güvenin olmadığı bir ilişkinin içinde sıkışan bir abinin, alttan alta çocukluk aşkını özlerken bi yandan da sevgilisini sevgisine inandırıp güvenini kazanmaya çalışmasını anlatıyor bi bakıma. Dünya batıyor aman be diye telefona sarılıp çocukluk aşkına yanlayanlara gelsin. Aynı evde, aynı ilişki içinde sıkıştık diye yakınan oğlan çocukları, sevginin uzakta aranan romantik bir nostalji değil, zor zamanlarda omuz omuza geçilen yollar olduğunu aklına soksun. Adam olsunlar. 

The Sapphires – I can’t help myself:

Şu noktaya kadar hala ayaklanmamış kös kös yazıyı okumaktaysanız belki “Kaaandıma engel olamıyorum” mealindeki bu şarkı sizi harekete geçirebilir. İzolasyonda sevdiceğinden ayrı düşüp bu görüntülü skype’ın bi de dokunmalısını yapsalar diye hayıflanıyorsanız işte sevgilinizin ruhuna dokunacak bir aktivite. Artık konuşacak bir şey kalmadığında, insanları birbirine bağlayanın sözlü iletişim değil içinden birlikte geçilen vakalar ve paylaşılan ortak eylemler olduğuna ayma vakti geldi. Şarkıdaki dans figürlerini çalışıp görüntülü aramaları şenlendirmek aşırı hareketli çiftler için bence iyi bir seçenek. Yerinden kaldırılamayan ağır abiler ve ablalar içinse Avustralyalı Aborijin kadınlardan oluşan The Sapphires grubunun aynı isimli, gerçek hayattan alıntılanan hikayelerinin 2012 yapımı filmini oturup izlemek de başınızdaki dumanları birkaç saatliğine dağıtabilir. 1968’de Aborijin’lere karşı ağır ırkçılığın hüküm sürdüğü bir ortamda kız kardeşleriyle bir Soul Müzik grubu kuran karakterlerimiz, çalacak yer bulamayınca Amerikan ordusunun seçmelerine katılmak suretiyle Vietnam Savaşında askerlere moral vermek amacıyla cepheye yakın birliklere konser vermek için yola koyulurlar. Zor bir hayatım var diyenlere ayrıca tavsiye ederim. Bütün bu kasvetin içinden her zaman küçük şenlik aralıkları çıkarmak mümkün. Bedenim buna şahit ama nikahınıza çağırmayın mümkünse. Uzaktan ilişki yürütmeye çalışan çiftlerin arasında kalmaktan gına geldi. Gidin Netflix Party isimli Chrome uzantısını yükleyin. Uzaktan aynı anda Netflix’te birlikte film izlemenin yanında yandaki konuşma kutusundan geyik de yapabiliyorsunuz. 

Kardeş Türküler – Şahımerdan:

Hep de ecnebi şarkıları mı olacak canım? Oryantalist bir hipster olarak suçlanmak pahasına, hala hiç dinlemediyseniz, artık neyse o, kimlik denen hırkayı çıkartıp bir kenara koymak suretiyle pencereleri kapatın ve hoparlörün sesini kökleyin. Siz sağda solda rave partisi kovalayacağım diye dolaşmadan bin yıl önce bu halk zikir olsun cem olsun allah aşkıyla kendi rave partilerinde zaten kopuyorlardı. Biraz ilham alın. Bilim dini mensupları ve atayiştlere de ayrıca açıklayalım. Efenim, kız ve oğlan kardeşlerimizle hep birlikte, belli arkaik ritimlerde ortaklaşa kafa salladığımız zaman bu bünyeler vecd ile mest oluyor. İçki stokları biten arkadaşlara ayrıca duyurulur, acayip kafası var. Ateşin başında depindiğimiz tarih öncesi zamanlardan beri bizim gruplar halinde kollektif bağ kurma şeklimiz bu. Toplumun paylaştığı, her bir bireyin uygulayabildiği huşu dolu bu ortak ritmik ve müzikal miras, grup kimliğinin pozitif bir şekilde tanımlanmasını da sağlıyor. Kadıköy gençliğinde niye yok? Çünkü geçiş kültürüsünüz. Karşı yakadan yeni geldiniz. Bi elli yıl falan oturun ortak ritüelleriniz danslarınız oluşturun. Öyle gıy gıy gitarlar ergen nevrozuyla olmaz.