Sahra Çölleri ve Amazon Ormanları’na haritadan baksak, çok uzak olduklarını görürüz. Sahra’dan hafif bir tüy bıraksak bile Amazon’a ulaşabileceğini hayal edemeyiz ama Sahra Çölü’nün kumları Amazon Ormanları’nı besliyor, hem de belki de en başından beri.
Dünya küçük derlerdi de inanmazdım, meğer hakikaten de küçükmüş. Her yıl milyonlarca tonluk kum Sahra Çölü‘nden Amazon‘a seyahat edip, Amazonları besliyor. Seyahat eden kum taneleri, Amazonlar için gübre görevi görüyor. Yani belki de Sahra’nın besin açısından zengin kumları olmasa Amazon Ormanları’nın yemyeşil fışkıran ağaçları olmayacaktı.
Bu alanda inceleme yapan ve konu hakkındaGeophysical Research Letters(Jeofizik Araştırma Bilgileri) dergisinde makalesi yayınlanan bilim insanlarından Hongbin Yu konuyla ilgili şöyle konuşuyor; “Kumun pek çok açıdan önemli olduğunu biliyoruz. Dünya sisteminin çok önemli bir parçasıdır toprak ve kumlar. Tozlar iklimi değiştirebilir, aynı şekilde iklim değişikliği de tozların akışını değiştirebilir.”
Sahra Çölü’ndeki fırtınalarla yola çıkan kumların Atlantik Okyanusu’nu aşarak Amazon Ormanları’nı beslediğini betimleyen konsept görsel. (Görsel Kaynağı: blogs.agu.org)
Çad‘da yer alan Bodele Çukuru’nu ele alırsak çukur eskiden bir gölmüş ve içerisinde pek çok balık ve göl bitkisi yaşamaktaymış. Şimdi kurumuş olan gölün kumları, barındırdığı eski canlılar sayesinde oldukça fosforlu bir yapıya sahip. Amazon Ormanları ise sık sık fosfora ihtiyaç duyuyor. Bu durumda Sahra yönünden Amazonlar’a esen rüzgârların taşıdığı tozların ne kadar önemli olduğu ortada. Yapılan araştırmalara göre her sene 22 bin ton fosfor okyanusları aşıp Amazon’a ulaşıyor. Kaba hesap, bu miktar Amazon Ormanları’nın her sene yağışlarda ve sellerde kaybettiği fosfora eşit. Üstelik bu sadece Bodele Çukuru’ndan seyahat eden fosfor miktarı, Sahra’nın tamamından Amazon’a seyahat eden fosfor miktarı 27.7 milyon tonu bulabiliyor. Tabiİ ki bu miktarlar seneler içerisinde değişiklik gösterebiliyor.
Yu ve diğer bilim insanlarının ortak yürüttüğü bu çalışma Amazon Ormanları’nın dinamiklerine ışık tutarken, bizlere bir kez daha Dünya’da her şeyin nasıl da birbiriyle alakalı ve birbirine bağlı olduğunu göstermesi açısından güzel.
Sokaklara ölüm saçan “temizliğe” (!) karşı, Azerbaycan’da yaşanan köpek katliamına karşı eylem çağrısı!
Hayvan özgürlüğü savunucuları, Azerbaycan’ın Bakü şehrinde düzenlenecek 2015 Bakü Avrupa Oyunları için Azerbaycan hükûmetinin uyguladığı ölüm politikalarını yarın protesto edecek.
Azerbaycan Hükümeti, 12 Haziran 2015 tarihinde Bakü’de açılışı yapılacak 2015 Bakü Avrupa Oyunları için, hayvanların ölüm fermanını açıkladı. Sokakları “temizleme” adı altında sokak köpeklerini canlı canlı yakan devletin görevlendirdiği itlaf grupları, sosyal medyada büyük yankı uyandırdı.
Hayvan dostlarımız ile yaşadığımız ortak alan olan sokaklarını, tabiri caizse Nazi kampında uygulanan yöntemler ile krematoryumlara çeviren devlet yetkilileri dünyanın dört bir yanındaki hayvan özgürlüğü savunucularını ayağa kaldırdı. Birçok ülkede yaşanan katliamı kınamak ve bunun durdurulmasını sağlamak adına büyük çapta eylemler düzenlendi.
Geçtiğimiz günlerde sokak köpeklerinin canlı canlı yakılması, Azerbaycan’daki duyarlı vatandaşlar tarafından videoya alındı. Videodaki köpek dostlarımızın gözlerinden de okunduğu gibi, yaşananlar tam anlamıyla bir soykırım ve yaşam hakkına bir tecavüzdür.
Yarın eş zamanlı bir şekilde; İstanbul, Ankara, Bakü ve Moskova’da protestolar düzenlenecek.
Eylem Yerleri ve Zamanları
Ankara:15 Mart 2015 Pazar, Saat:14.00 / Yer: Azerbaycan Ankara Büyükelçiliği: Diplomatik Site Bakü Sokak No:1
İstanbul:15 Mart 2015 Pazar, Saat: 14.00 / Yer: Azerbaycan Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu, Zeytinoğlu Caddesi No: 65, Akatlar, Beşiktaş
İstatistikler, bize, insanın yaşamı boyunca 95 litre, yani yaklaşık 10 kova gözyaşı döktüğünü söylüyor. Bu bilgiyi gördüğümde, dedim ki; “ne kadar çokmuş, israf valla” … Ama biliyoruz ki; bu veri, kuşkusuz ortalama sayısal bir genelleme yapabilmemizi sağlamakta. Çünkü bu rakamlar insandan insana ve kültürden kültüre göre değişebilmekte.
Misal ben, her duygulandığımda; sevinince de üzülünce de zırıl zırıl zırlarım. Eğer bugüne kadar ölçseydim, belki de 10 kovayı aşmıştım. Başka bir veri de en çok günün hangi saatlerinde ağladığımızla ilgili. Yetişkinler duygulandıklarında, genellikle 19.00-22.00 saatleri arasında ağlıyorlarmış. Şöyle bir düşündüm de, benim ağlamam için saate gerek yok, her an her yerde ağlayabilirim. Ağlamakla ilgili her zaman olduğu gibi cinsiyet farklılıkları var tabii ki…
Oturup ağlamaya başladıklarında, kadınların yaklaşık 5 dakika boyunca 50 damla gözyaşı döktükleri (dakikada 10 damla düşünsenize, az mı ne?), erkeklerin ise, nemli gözlerle durumu geçiştirdikleri saptanmış. Belli ki; “erkekler ağlamaz sil gözyaşını” erkeklerin iliklerine kadar işlemiş, sadece gözleri nemleniyor bu yüzden.
Daha bitmedi, bir damla gözyaşının ağırlığı bile biliniyor; 15 miligram. Öyle hor görmeyelim bir damla gözyaşının, küçüklüğüne bakmayın, yarattığı etki çok büyük. Özellikle ağlayan bir kadın ya da bir çocuksa, herkesin şefkat ve koruma duyguları harekete geçiyor. Ancak, ters etkisi de belirlenmiş, araştırmacılar 274 tecavüz olayını incelemişler ve görmüşler ki; kurban ne kadar çok ağlarsa, suçlu da o oranda saldırganlaşıyor. Ne tuhaf ve ürkütücü…
Oturup ağlamaya başladıklarında, kadınların yaklaşık 5 dakika boyunca 50 damla gözyaşı döktükleri saptanmış.
Ağlamak, insanın doğuştan getirdiği bir davranış görseli. Net, benzeri ya da ikamesi olmayan kimyasal bir bedensel eylem. Avusturyalı davranış bilimci Irenaeus Eibl-Eibesfeldt, yeni doğan bebeklere çeşitli ses kayıtları dinletmiş, bazı seslere bütün bebeklerin ağlayarak tepki verdiklerini belirlemiştir. Zaman zaman sosyal medyada şarkı ya da çizgi film izleyen bebeklerin hüzünlenip ağladıklarını eminim ki, gözlemleyen çoktur aramızda.
Ayrıca, görme engelli olarak doğan bebeklerin de görebilen bebekler gibi içgüdüsel olarak güldükleri ve ağladıkları, yeni doğan bebeklerin ağlarken yüzde 12 oranında daha çok enerji kullandıkları belirtiliyor. Ağlarken yetişkinler de çok ciddi bir zaman ve enerji kaybediyorlar. “Ağlamak güzeldir” ama, bilimsel veriler ışığında anlaşılan odur ki; oldukça yorucu da bir eylemdir…
Peki, bu zahmete katlanmanın bir nedeni olması gerekmez mi? Var tabii ki… Bebekler, gözün kornea tabakasını nemli tutan ve enfeksiyonlara karşı koruyan gözyaşını doğuştan itibaren üretirler. Ama, gözyaşı bezlerine giden sinirler altı haftalık olduklarında olgunlaşır. Gerçek gözyaşı dökmeye de ancak o zaman başlarlar. Bebekler, engel tanımadan ve toplumsal kuralları gözetmeksizin ağlarlar. Oldum olası bebek ağlamasından hiç rahatsız olmamışımdır, aksine hoşuma bile gider minnak insan sesi… Kızdınız biliyorum, ama doğru söylüyorum. Ağlamak, bebekler/çocuklar için çoğu zaman ya da her zaman önemli bir iletişim aracıdır. Yaşamın zor koşullarıyla yüzleştiklerinde tek seçenek gözyaşlarıdır…
Bebeklerin/çocukların ihtiyacı olan ilgi kendilerinden uzun süre esirgendiğinde, yazık ki, gülme davranışı giderek kaybolur, ağlama davranışı kalır. Yardıma muhtaç bebek için ağlama, tek iletişim aracıdır. Anneler, bebeklerinin ses tonunu tamamen içgüdüsel olarak tanırlar ve süt üretimindeki artışla bedenleri tepki verir. Bebeklerdeki terk edilmişlik duygusundan kaynaklanan ağlamanın, doğuştan gelen bir hayatta kalma stratejisi olduğu düşünülmektedir. Tensel temas yaşayamayan bebek, unutulduğunu ya da terk edildiğini zanneder. Kulakları tırmalayan bir ağıtla ebeveyninin ya da çevresinin dikkatini çekmeye çalışır. Bir başka varsayıma gore; bebekler hayatta kalabilmek için bu yolla ilginç bir biçimde olası kardeşlerini dışlamaya da çalışırlar. Yeterli gıda bulunamayan zamanlarda, yoksulluk, doğal afetler gibi durumlarda kardeşler birbirine rakiptir. Anne, bebeği her ağladığında emzirdiği için, buna bağlı gerçekleşen hormon üretimi, yeni bir kardeşe dönüşecek yumurtanın olgunlaşmasını engeller. Geleneksel olarak lohusalık döneminde kadınların “süt korur” denerek hamile kalmayacaklarına ilişkin geleneksel bilginin bilimsel kaynağı da budur aslında…
Bebeklerin/çocukların ihtiyacı olan ilgi kendilerinden uzun süre esirgendiğinde, yazık ki, gülme davranışı giderek kaybolur, ağlama davranışı kalır. Yardıma muhtaç bebek için ağlama, tek iletişim aracıdır.
İyi de bebeklerin/çocukların ağlaması ile ilgili nedenleri açıklamak ve anlamak böylesine kolayken, yetişkinleri ağlatan nedir ? Biliyoruz ki, yakınların ölümü, aşk acısı, ayrılık, kavga, dışlanmışlık gibi üzüntü verici yaşam deneyimleri; evlenme, terfi, ödül gibi mutluluklar; müzik, duygusal filmler vs… hepimizi ağlatabilir.
Hayvanlara baktığımızda, gözyaşı dökme nedenleri insanlarla aynı değildir. Ancak her geçen gün daha çok insan, ben de dahil, köpeklerin, fillerin ağladığına tanıklık ettiğini iddia ediyor. Hayvanların acı çektiklerinde ya da sevindiklerinde ağladığı söyleniyor. Hepimizin kullandığı, “timsah gözyaşları” deyimi aslında gerçeklere dayanıyor. Çünkü, timsahın gözyaşları çeşitli duygusal heyecanlar nedeniyle değil, avını yemek için ağzını açtığında ortaya çıkıyor. Bu hareket, gözlerine o kadar büyük baskı yapıyor ki, timsahın gözyaşı akmaya başlıyor.
Romalı şair Ovidius, 2000 yıl önce: “Ağlamak, öfkeyi siler”, demiştir.
Ağlamakla ilgili, Hipokrat, M.Ö. 5. yüzyılda şöyle demektedir; “Ağlamanın merkezi beyinde gizlidir. Gözyaşı dışarı akarken beyindeki fazla sümüksü sıvıyı da birlikte atıyor ve beyni hasta olmaktan koruyor.” Dönemin bilimsel bilgilerine göre, insanın karakterini belirlediği düşünülen dört vücut sıvısı (kan, sümüksü sıvı, siyah ve sarı atık) vardı. Bu sıvıların dengesi bozulduğunda insan hastalanıyordu. İyileşebilmesi için fazla olanın dışarı atılması gerekiyordu. Hipokrat, bu olayı tanımlamak için, “temizlenmek/arınmak” * anlamına gelen “katarsis” kavramını kullanmıştı. Ağlamak yararlı idi, sürekli gözyaşı üretildiğine göre bunun dışarı atılması gerekiyordu. Bu düşünce, Avrupa’da geçerliliğini Rönesans dönemine kadar korumuştur. Vücut sıvılarıyla ilgili bu bilgi, bilimsel çalışmalara17. yüzyıla kadar temel oluşturmuştur. Danimarkalı anatomi uzmanı Niels Stensen, 1662 yılında kadavra üzerinde çalışırken gözyaşı bezlerini keşfetmiştir. Ancak ağlama eyleminin nedeni aydınlatılamamıştır. Birçok filozof, bilim insanı ve şair, gözyaşının bir “katarsis“, yani arınma etkisi olduğunda hem fikir olmuşlardır. Örneğin; Descartes, ağlayabilen insanın sevme ve merhamet etme becerisi olduğunu söylemiştir. Ağlayamayan insanın içinin artan bir nefret ve korkuyla dolduğu düşünüldüğünden, Romalı şair Ovidius, 2000 yıl önce: “Ağlamak, öfkeyi siler“, demiştir.
Aristoteles’e göre, kadınlar erkeklerden daha heyecanlı; yıkılmaya ve ümitsizliğe daha yatkın ve “utanma, özsaygı” gibi duyguları olmayan varlıklardır. -Ahh !!! Aristoteles, şimdi söyleyecektin sen bunları, bildirecekti bayaaanlar haddini sana…- O’na göre kadınların daha çok ağlamalarının nedeni de buydu. Günümüzde araştırmalar, ağlayabilen kadınların yaşama, erkeklerden daha olumlu baktıklarını orta koymuştur. O zaman bu, biyolojik farklılıklardan kaynaklanıyor denebilir mi?
Uzmanlar, kısa süre önce gözyaşı bezlerinin cinsiyete göre değişiklik gösterdiğini saptadılar. Şaşırtıcı bir biçimde, erkeklerin gözyaşı üretim sisteminin kadınlara göre çok daha belirgin bir yapısı olduğu, ağlamakla ilgili davranış farklılığının hormonlara, örneğin prolaktine bağlı olduğu tahmin edilmektedir. Çocuklar ve gençlerde prolaktin düzeyi cinsiyetlere göre farklılık göstermez, ağlama davranışlarında da bu nedenle bir farklılık yoktur. Kadınlar ancak 13 yaşından sonra fazla prolaktin üretmeye başladıklarından, gözyaşındaki değişiklikler bu yaştan itibaren gelişir. Bu, hamile kadınlar için de geçerlidir. Hamile kadınlar çok fazla prolaktin hormonu üretirler ve doğal olarak daha çok ağlarlar. Ayrıca geleneklerin etkisini de hatırlatmakda yarar var. Erkekler sert, kadınlar ağlamaya yatkın, zayıf ve narin yetiştirilmektedirler.
İstatistiklere göre, Çinli erkeklerin ancak üç ayda 1 kez, Amerikalı erkeklerin aynı sürede 5-6 kez, Alman erkeklerin 4-5 kez, İspanyol erkeklerin 1-2 kez ağladıkları belirlenmiştir. Ancak yaşamın giderek daha fazla teknoloji ile kuşatılması, ortaya çıkan rekabetçi ve acımasız koşullarda kariyer yapan, çalışan kadınlar için ağlama eylemini azaltan bir etkiye neden olmuştur. Gizli gizli ağlamalarımızı bunun dışında tutuyorum tabii ki…
İnsanların katarsisi en yoğun ve birincil olarak ağlamakla, gözyaşı dökerek gerçekleşirken, doğanın ne yaptığını bilmek hiç de zor değil. Doğa yağmurlarla ağlamakta… Doğanın arınma aracı da yağmurlar… Ancak, doğa ve iklim olaylarının tarihine baktığımızda bazen gökten birçok kez, yağmur yerine balık, kurbağa, tavuk yağdığına rastlamak mümkün. Örneğin, Mart 2010’da Avustralya’daki çöl kasabasınına,bir anda gökyüzünden balık yağmıştır. Ve balıkların yere düştüklerinde hâlâ canlı olması insanları şaşırtmıştır!. Çok daha geçmişte, 1618’de Macaristan’da kırmızı yağmur ve taş, 1666’da İngiltere’de çamur ve mezgit, 1856’da yine İngiltere’de dikenli balık, 1892’de Almanya’da midye ve 1954’te İngiltere’de kurbağa yağmuru olduğuna dair kayıtlara rastlanmaktadır. Tambora Volkanı 1816 yılında faaliyete geçtiğinde, Endenozya’dan tüm dünyaya yayılan milyarlarca ton kül ile yeryüzü güneş ışınlarına büyük ölçüde kapanmıştır. Sadece kış aylarında değil tüm yıl boyunca dünyada yağışlar kar şeklinde olmuş ve o yıl dünyanın hiçbir yerinde güneş görülmemiştir. Yani yaz mevsimi yaşanmamıştır!.
Muson denince ilk akla gelen Asya ülkelerinin başında Hindistan ve Bangladeş vardır. Bir zamanlar Doğu Pakistan olan Bangladeş, Pakistan, Hindistan ile birlikte kuru ve çok nemli birbirine zıt iki mevsimden oluşan musonları, çok şiddetli bir şekilde yaşamaktadır. Muson yağmurları ile debisi artan 700 adet nehir taşarak, her yıl 18 yaşın altında 18 bin çocuğun boğulmasına neden olmaktadır. Bundan dolayı Bangladeş’te “Uluslararası Boğulma Araştırmaları Merkezi” kurulmuştur. Her yıl 70 bin civarında çocuk da boğulmaktan son anda kurtarılabilmektedir. İnsanlığın çağımızda karada ve suda yaptığı ve yapmaya devam ettiği tahribatın bir sonucu olarak, toprak ve su ile birlikte havanın da bileşimi bozulmuştur.
2012’de Bangladeş’te yaşanan sel felaketi, yüz binlerce insanı etkilemiştir. (Görsel Kaynağı: Reuters)
Sonuç olarak; ne kadar çok sera gazı, o kadar çok sıcak hava. Ne kadar çok sıcak hava, o kadar çok kuraklık, kıtlık, orman yangını, sıcak hava dalgası, tropikal hastalıklar yaşanmakta ve doğada düzensiz yağışlar gerçekleşmektedir. Anlayacağınız insanoğlu, doğanın katarsisini de bozmuştur, göğün gözyaşları mutasyona uğramıştır. Doğa kendi katarsisini yaşarken insanı sel baskınları, asit yağmurları, kuraklık, erozyon gibi olaylarla bir anlamda cezalandırmaktadır. Gökten rahmet yağsa başıma taşı düşer, deyimi tam da bunu hatırlatmaktadır…
Sevgili Okur; hadi bu yazıyı edebi bir dille bitirelim mi? Gözyaşları, ister doğanın yağmurları, ister bizim gözlerimizden süzülen damlacıklar olsun, hep aynı şeyi anlatır. Göğün yüzü, bir yandan ufkumuzu karartan kasvetli bulutlarının gözyaşları ile doğaya arınma ve bereket sunarken, diğer yandan da bize gücünün sonsuzluğunu hatırlatmaya çabalar. Biz de öyle değil miyiz? İç dünyamızın yüzünü kaplayan sıkıntılarımızı, dertlerimizi, tedirginliğimizi fırlatıp atmak istemez miyiz? Hüngür hüngür zırlayıp, içimizdeki kara bulutları gözyaşlarımızla kovalamaz mıyız? Haksız ve acımasızca yüklendiğimiz doğa ise, ağlarken insanlığı uyarmaktadır… Anlamalı ve kulak vermeli…
Yararlanılan Kaynaklar:
Bonnard, Andre, (2004), Antik Yunan Uygarlığı, (Çev. Kerem Kurtgözü), Evrensel Basın Yayın, İstanbul. Cassirer, Ernst, (1997), İnsan Üstüne Bir Deneme, (Çev. Necla Arat), Birinci Basım, İstanbul. Denkel, Arda, (1998), İlkçağ’da Doğa Felsefeleri, İkinci Basım, Özne Yayınları, İstanbul. QuoteGarden, Web MD, Science Line, Millyet
Geri dönüşümlü olduğunu düşündüğümüz birçok ürünün aslında çevreye ne kadar zarar verdiğini biliyor muydunuz?
Günlük hayatta kullandığımız birçok şey, biz farkına varmasak da çevreye fazlasıyla zarar verebiliyor. Bunu azaltmak bizim elimizde. Sadece tembellik yapmamak gerek.
Mesela, daha hızlı yapılan poşet çay yerine demleme çay bu örneklerden biri.
Antibakteriyel sabun
Amerika’daki antibakteriyel sıvı sabunlarının ve vücut şampuanlarının yaklaşık yüzde 75’i, triklosan denilen bir madde içeriyor. Araştırmalar, trikslosan su ile aktıktan sonra az miktarda da etkisini devam ettirdiğini gösterdi. Su ile akan bu az miktar, derelere ve suyun diğer kısımlarına ulaşıyor. Bunlar da besin zincirinin özellikle üst halkalarında yer alan hayvanların yağ dokularına birikebilir.
Çimen biçme makineleri
Çimen biçmek aslında çevreye çok zarar verir. İsveç’te yapılan bir araştırmaya göre; bir çim biçme makine üretimi neredeyse 100 mil araba gezisi kadar yağlı hava kirliliğine neden oluyor.
Amerika Çevre Koruma Ajansı sözcüsü Cathy Milbourn, “Çim ve bahçe araçları hava kirliliğine gerçekten çok fazla neden oluyor” diyor.
Poşet çaylar
Amerika’da genellikle poşet çay kullanılıyor. Bu demektir günde ortalama beş bardak çay içen bir kişi, her gün yaklaşık 13 metrekarelik delikli kağıt tüketiyor.
Which? Gardening‘in raporuna göre, bilindik çay üreticilerinin bazıları tarafından üretilen poşet çayların yaklaşık sadece yüzde 75’i toprakta çözülebiliyor.
Plastik şişeler
Her yıl, yaklaşık 50 milyon su şişesi kullanılıyor, bunun 30 milyonu sadece Amerika’da tüketiliyor. Amerika’da, 2009 itibariyle saniyede yaklaşık bin 500 su şişesi tüketildi. Bu şişelerin üretimi için her yıl yaklaşık 17 milyon petrol varili kullanıldı.
Mikro boncuklar
Mikro boncuklar (microbeads), diş macunlarından vücut ve yüz temizleme malzemelerine kadar birçok üründe bulunuyor ve aslında çevreye çok zarar veriyorlar.
James Cook Üniversitesi, Avustralya Araştırma Konseyi Mükemmeliyet Merkezi Mercan Kayalıkları Araştırmalarına göre, bu küçük plastik parçaları bizim tesisat sistemlerimize oradan da uzun bir yol katederek okyanuslara doğru gider. Sünger gibi toksinleri çekiyor, daha sonra su kaynaklarındaki plastik kirliliğine neden oluyor ve deniz organizmalarını olumsuz etkiliyor.
Tek kullanımlık jiletler
EPA’ya göre, yaklaşık 2 milyon jilet her yıl çöpe atılıyor. Missouri Üniversitesi Disiplinlerarası Bitki Grubu; market poşetleri, soda şişeleri, tek kullanımlık jiletler ve çatal bıçak takımları gibi pek çok ürünü üretmek için kullanılabilen esnek ve şekil alabilen organik bir polimer üretti. Bu plastik, çevreye atılsa bile doğal yollarla su ve karbondioksite ayrışabiliyor.
Kâğıt bardaklar
Kullandığınız kağıt bardakların geri dönüşümlü ve çevre dostu olduğunu sanıyorsanız eğer, tekrar düşünün.
Her yıl Amerikalılar, sabah kahvesi sayesinde, 80 milyardan fazla tek kullanımlık bardağı çöpe atıyor. Toprakta çözünemeyen bu bardaklar aynı zamanda, düşük yoğunluklu, ısıya dayanıklı polietilen ile kaplanıyor.
Ahşap çin yemek çubukları
Yaklaşık 3.8 milyon ağaç her yıl, 57 milyar tek kullanımlık çin yemek çubuğu üretmek için yerle bir ediliyor. Bunların yarısı Çin’de kullanılıyor. Yaklaşık yüzde 77’si Japonya’ya, yüzde 21’i Güney Kore’ye ve yüzde 2’si Amerika’ya ihraç ediliyor.
At yarışı, hayvanların kullanıldığı sözde sporların içinde, özellikle rodeoların gaddarlığı ile karşılaştırıldığında, belki de en cazibeli imaja sahip olan yarış türüdür. Peki bir yarış atının hayatı gerçekte nasıldır? Ve belli bir seviyeye gelemeyen binlerce atın akıbeti nedir?
1 yaşına gelmiş taylar ve kısraklar at yarışı meraklılarının dikkatini çekerler. Bu hayvanların çoğu binlerce dolara satılır ve aslında bahis buradan başlar; sahipler ve eğiticiler bir şampiyona sahip olduklarını umarlar ya da en azından giderlerini karşılamayı.
2 yaşındaki hayvanları yarıştırmak yaralanma riskini doğurur. Çünkü, bu yaştaki atların iskelet sistemi henüz gelişimini tamamlamamıştır ve yarış dünyasının ağır çalışma koşullarına ve stresine dayanıklı değildir. Fakat pek çok at “sahibi” 2 yaşındaki hayvanları eğitime başlatır.
Eğitim sürecinde atlar günün büyük bir kısmını birbirlerinden ayrı bir şekilde ahırlarda kapalı olarak geçirirler. Atları ahırda bağlı tutmak, yüksek performans gerektiren eğitim ve beslenme şekli için en “uygun” yöntemdir. Hem böylece eğitim yerine yakın bir yerde konaklayarak her gün yolculuk edilmemiş olur. Fakat sosyal hayatlarından mahrum kalan atlar bazı tipik davranışlar geliştirir; çitleri ya da diğer sabit objeleri ısırmak, homurdanmak ya da kendini sakatlamak gibi. Bu davranışlar hayvanların gördüğü muameleden kötü etkilendiğinin bir kanıtıdır.
2 yaşındaki hayvanları yarıştırmak yaralanma riskini doğurur. Fakat pek çok at “sahibi” 2 yaşındaki hayvanları eğitime başlatır. (Görsel Kaynağı: horsedocblog.com)
Otlamak yerine eğitim sürecinde yoğun olarak tahılla beslenen bu atlarda ülser görülür. Yarış atları üzerine yapılan bir araştırmada, hayvanların yüzde 89’unun ülsere yakalandığı ve pek çoğunun eğitimin başlangıcından 8 hafta sonra derin ve kanayan ülserlerinin olduğu saptanmıştır.
Eğitim ve yarış sürecinde her yaştan at, yırtık tendon ve bağ doku, yerinden oynamış eklem ve hatta kırık kemikler gibi sakatlanmalar yaşar.
Yarış sürecinde aşırı zorlanan hayvanların soluk borularında ve ciğerlerinde kanamalar olur. Melbourne Üniversitesi tarafından yürütülen bir çalışma, yarış atlarının yüzde 50’sinin soluk borusunda ve yüzde 90’nın ciğerlerinde kanama olduğunu tespit etmiştir.
“Westbury’nin Gururu” isimli atın cansız bedeni yarış sahasının arkasında, at yarışı meraklılarının görmediği bir yerde yatıyor.
Engelli koşularda “kaybetmiş” ya da “emekli” atlar yarıştırılır. Araştırmalar engelli koşunun normal yarıştan yüzde 20 daha fazla ölüm riski taşıdığını ortaya koyuyor. Bir grup atı hızlı bir şekilde bir metreden yüksek engellerden atlatmaya çalıştıklarını düşünürsek, bu bulgu hiç de şaşırtıcı değil.
Engelli koşunun süresi diğer yarıştan daha uzun tutuluyor ve jokeyler daha ağır oluyor. Yorgun atların düşme, kendilerini ve jokeyleri sakatlama riski çok daha fazla.
Sakatlanan atlar neden genellikle öldürülüyor? Bir at bacağını ya da omzunu kırdığı zaman, kemiğinin parçalara ayrılma ihtimali çok yüksek ve tekrar yarışma ihtimali çok düşük. Sakatlanan bir yarış atını tekrar sağlığına kavuşturmak zaman alıyor ve fazla para gerekiyor. Yaralı atlar zatürre gibi enfeksiyonlara açık hale geliyorlar, bu da “ekonomik” bulunmuyor.
Yarış atlarının yaklaşık yüzde 40’ı hastalık ya da düşük performans sebebiyle endüstri dışı kalıyor. Avustrulya’da bu atlar mezbahalara gönderiliyor. Her yıl Avustralya’dan Japonya ve Avrupa’ya insanların tüketmesi için 2 bin ton at eti satılıyor. At eti için Avustralya’da her yıl 25 bin at öldürülüyor. Atlar mezbahalara kötü koşullar altında götürülüyor ve yolculuk günler sürüyor.
At yarışı endüstrisinden ayrılan atların ufak bir kısmı da at binicileri ve başka “hobi”ler için satılıyor.
Dünya Ağaç Günü Kutlamaları 2015’te Eskişehir Odunpazarı’nda!
İlkini “Wood is Good – Ağaç Güzeldir” sloganıyla 2013 yılında Tanzanya’da, ikincisini de 2014 yılında Çin’de yapılmış olan Dünya Ağaç Günü Kutlamaları bu yıl Eskişehir’de gerçekleşecek. Uluslararası Ahşap Kültürü Derneği’nin (IWCS) organize ettiği etkinlik 17 Mart’tan 25 Mart’a kadar sürecek.
Eskişehir Odunpazarı Belediyesi’nin ev sahipliğini üstlendiği projenin ortakları Türkiye Ormancılar Derneği (TOD) ve Uluslararası Ahşap Kültürü Derneği (IWCS). 68 ülkeden 300’e yakın sanatçının buluşacağı etkinlik için kollar sıvanmış durumda. Hazırlıklar tüm hızıyla devam ederken birçok sanatçı çoktan Eskişehir’e geldi bile!
Afrika’da bulunan Kamerun ülkesinden gelmiş olan Emmanuel Vuchi kutlamalar için Eskişehir’de olan sanatçılardan yalnızca bir tanesi. Oymacılık üzerine çalışmalar yapan Vuchi, “Bu festival, doğal çevreye ve onu korumamıza yönelik çok güzel bir bakış açısı kazandırıyor. Bu yüzden herkes bu festivali desteklemeli” açıklamaları ile sosyal mesaj verdi.
Etinlikler; ağacı koruma, doğa bilinci oluşturma, ahşap sanatının kullanımına teşvik ve sürdürülebilir tasarımı tanıtmayı hedefliyor.
Karabulutlar üzerimde yarı şuur kayıplı, yarı da bu kadar şuursuzlanmama uyuz bir halde başlamaktayım Feminist Cuma’ya. Hayli geç vakitlerde keyfim kısmen yerinde, sosyal medya “zap”ı yapmakta idim oysa. Öyle ki bacaklarımla, gövdemi ters vektörler konumuna getirmiş tuhaf tuhaf eğlenmekte bile sayılabilirdim. Biraz öncesinde, ”Bu Kadınlara Kulak Verin”de izlediğim birbirinden harika kadınların Ted konuşmalarınca ferahlamış, kadınlarla ne güzel dünya sırıtışı atmaktaydım sinapsislerim arası yoğun trafikte, zincirleme kazaya bedel bir gönderi ile sarsılana kadar, gece gece.
Geçirdiğimiz 8 Mart’tan mis kareler, bu günlerde, hep ekranlarımızda ne güzel! Ana sayfamızda en yukarıdan en aşağıya haddinden uzun süre (!) gibi görünse de gönüllerimizi gıdıklıyor kadınlar. Ben ise, sosyal medyadaki kadın merkezciliğinin sarhoşluğuyla, faremle özgün hareketler çiziyordum adeta ekranda. Derken benim favorilerimden olan ”bekarım, hamileyim, sana ne!” fotoğrafı, beliriverdi önümde. Beğenip geçecektim de tam, üzerindeki açıklamayı fark ettim. Ve *ritmik yıkımlarımdan birisini daha yaşamış oldum. Fotoğrafı paylaşan kişi (ki bu benim arkadaş listemde var olup, selamımın sabahımın olduğu güzel bir genç kadın), açıklamasına ”Onun yerine ‘yolluyum’, ‘edepsizim’ desene” yazmış ve eklemişti ”ahlaksızlığı, özgürlük sananlara yazık”…
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamasında, bedenini; erk aklın fikrinden kurtarma dileği ile yürüyen bir kadın.
Güzel duygularımın yok oluş manevrası, tarihin en hızlılarındandı, bunda iddialaşabilirim.
Bir kadın,
başka bir kadının,
aslında o kadın için yaptığı hak savunusuna,
savundukları kişinin beyanları ile hakaret etmekte. İşte tam da bu.
Hikayenin bu noktasında, siz okuyanlar için üç değişik tepki getirdim aklıma.
1- Şaşırmayan, benim bu abartılarda boğulan hayretime, hayret etmiş olan. 2- Nasıl, niye diyip iç çeken. 3- Bu kadınları anlamak gerçekten zor diyen.
Ben bunlardan daha uç (ilk defa durumun bu tarafıyla yüzleşircesine) bir tepki verdim ee bahsettiğim üzere. Kesin olan ise hayal kırıklığım tabi ki.
Buradaki, şaşkınlığımın ve hayal kırıklığımın sebebi açık. Feminizm renkleriyle öyle güzel boyanmış ki çevrem, hak mücadelemizde birliğimizden zerre şüphem olamamış.Kadının mağduriyetinde erkeğin zulmü karşısında kesin yerimizi almışız sanki eminim.
Oysa karşılaştığım manzara ilk değil. Biliyorum bir yerlerde ”kız çocuk okula mı gidermiş” diyen anneleri, biliyorum erkek kardeşine kendine karışma hakkını yığıp da bundan haz duyan ablaları.
Sadece bir kez daha karşı karşıya geldiğimi hazmedememem, gerçekten inanmamdandır eril tahakkümü yırtacağımıza. Emin olmam, kendi kişisel hak ve özgürlüklerimizi tanımak için verdiğimiz gayretten.
Yoksa, o gencecik arkadaşımın(!), ”bekarım, hamileyim, sana ne!” diyen kadınımdan farklı mıydı maruz kaldığı cinsiyetçi kurallar. Tek dileği kendi bedeni üzerinde başkalarının karar vermesi miydi? Kendinden farklı bir erkek ile görüşüyor diye eski sevgilisi tarafından bıçaklanan Arzu’yla farklı coğrafyanın yaşayanı mıydılar?
Kadının hükmü altında durduğu erilliğin farkında olmaması imiş en kötü engel mücadelemizde.”Ben bilmem beyim bilir”ler prangamız…”Erkek o istediği zaman gelir, sen kendini bir mi tutuyorsun”u normalleştirenmiş düşmanımız ve hemcinsimiz ile, cinsiyetimizin özgürlüğünü tartışmamızmış farklı cephelerde.
Burada, bu hafta, ”kadınlar ve barış hayalini” konuşacaktık belki ama; sanıyorum ki feminist hallerimde gördüğüm ”uzaylılık” durumunu sindiremememin savaşını veriyoruz. Paydadaki kadınlar yoklaması, eksilerle dolu. Ey güzel kadın, sen dersen ”Ailemizden, kültürümüzden gelen değerler; benim istediğimle sevişip sevişemeyeceğime, seviştiğimle evlenip evlenmeyeceğime tabi ki karışabilir”, ben sana bir kere atarım kamu spotlu ”kadınlık bilinci mesajları” -ki belki bu bile haddim değildir (haddim değildir)- ama sen vücudunun hükümsüzlüğünü savunan, başkaldıran kadınıma hakaret edersen, bu hepimizi bir adım geriletir.
Seni ancak sen korursun, Beni ancak ben, Bizi ancak biz!
Özgecan’dan bu güne 25 kadın daha kurban gitmiş, ataerkil sisteme. Kocası tarafından öldürülen Zehra Aydın, sevgilisi tarafından Gülşen Süzen ve dahası… Hal (hep) böyle iken, nasıl görmezsin bizi? Nasıl hiçe sayarsın düşürenlerimizi? Nasıl inkar edersin vücudumuz hakkındaki erk sözleri?
Olur da olursa… Nankörlüğün, yine erk zihniyetin sonucudur bilirim. Senin konuştukların oturduğu yerden ”suuuu getir!!!” diye bağıran babanın, ”lan bu giydiğin ne?” diyen erkek arkadaşının lafları. Ezberlediklerin, olur da ”yollu” olurum korkusundan söylediklerin.
Feminizm mücadelesinin karşısında kadın olmak da ne demek?
Gel isteyenimiz ”yollu” olsun, isteyenimiz ”edepli”.
Toplumsal cinsiyet; kadın ve erkeğin sosyal olarak belirlenen rol ve sorumluluklarını ifade eder. Toplumsal cinsiyet, biyolojik farklılıklardan dolayı değil kadın ve erkek olarak toplumun bizi nasıl gördüğü, nasıl algıladığı, nasıl düşündüğü ve nasıl davranmamızı beklediği ile ilgili bir kavramdır. Bir bütün olarak tarih cinsiyetçidir. Çünkü tarihin yazarı da, bilinci de, yöntemi de, yasası da erkektir. Toplumsal cinsiyetçilik, erkek egemen tarih bilinci ile gerçekleştirilir. Bu anlamda uygarlık tarihi, cinsiyetçiliğin aklileştirilmesinin tarihidir.
1986 yılında yalan iftiralar ve şahitlikler ile İran’da recmedilen Soraya. (Soraya’nın hayatını, The Stoning of Soraya “Soraya’yı Taşlamak” filmini izleyerek öğrenebilirsiniz)
Cinsiyetçiliğin odak noktası ise kadın ve onun cinselliğidir. Bugün dünyanın hemen hemen bütün ülkelerinde kadına; doğurmak, çocuk bakmak, evinin hizmetçisi olmak, dahası kocasının seks aracı olmak gibi roller verilmiştir. Cinsiyetçi algı o kadar toplumu içine girmiştir ki; renklerden, mesleklerden, spordan, sosyal aktivitelere kadar her şeye bir rol, bir cinsiyet biçilmiştir. Kadın attığı her adımda, çaldığı her kapıda, açtığı her televizyon kanalında, reklamlarda, haberlerde her yerde bu cinsiyetçi yaklaşımı görebiliyor. Acı olan ise bu yaklaşımları kadınların da benimsemiş olmasıdır.
Pembe kadının rengi, mavi erkeğin rengi olmuştur. Mühendislik, pilotluk, siyaset gibi meslekler erkeğin mesleği olarak görülürken, öğretmenlik, hemşirelik, temizlikçilik gibi meslekler kadının mesleği olarak görülmüştür. Toplumun yüklediği bu roller karşısında kadın ve erkek de bu rolleri benimseyerek bu rolleri oynamaya çalışırlar. Kapitalist toplum yapısının insana sunduğu bu kalıplar, toplumsallaşma süreci ile bize kazandırıldığı gibi iletişim ve teknolojik araçlarla da bize benimsetilmektedir. Cinsiyetçiliğin başrolünde kitle iletişim araçları vardır ve bu araçların yarattığı küreselleşme ile bu cinsiyetçilik tüm toplumlara yayılır. Reklamlarda, TV dizilerinde beynimizde oluşturulan bu kodlar farkında olmadan gitgide bizde olağanlaşır ve bizim bir parçamız haline gelir.
“Çeviri: Hükümete Karşı Oy Atan Kadın Hapishanede İşkence Görüyor”
Sermayenin küreselleştiği günümüz dünyasında, kadın evrensel boyutlarıyla sömürülmektedir. Bu düzen içerisinde bedenler adeta tüketilir. Toplumun kendisini daha çok beğeneceği sannıyla bu bedenler ufalanır, bıçakla yeniden şekil alır. Peki, bir kadın bedenini niye değiştirmek ister? Çünkü, toplum ona “güzel” olmadığı zaman bir kadın arzulanmaz algısını vermiştir. Erkek, ideolojisi kadın bedeni üzerinde kendini yeniden var eder. Bu ideolojiye göre, kabul görmek ve beğenilmek için kadının belirli bir profilde olması gerekir. Buna inanan kadın da böylelikle erkek ideolojisine yenik düşer. Kadın ve kadın bedeni sömürüldüğü gibi aynı zamanda erkek ve erkek duyguları da sömürülmeye başlanmıştır. Bu yüzden tartışılması gereken kadın ve erkek eşitsizliği değil, kadına ve erkeğe toplum ve devlet eliyle yüklenen roller…
Nemli ve soğuk diyarlarda, cesur ve çılgın insanların hikayeleri anlatılır. Mis ülke Finlandiya’nın vahşi bölgelerinin hayranlık veren doğası ve sonsuz yeşil örtüsüyle yerli yaşlılar karışmış, harikulade fotoğraflar çıkmış!
İki Norveçli fotoğrafçı, Karoline Hjorth ve Riitta Ikonen Güney ve Doğu Finlandiya’nın yerel kültürünü harmanlayıp, “Eyes as Big as Plates” (Tabak Kadar Büyük Gözler) projesini yaratmış. Çalışmalarında doğal nesneler kullanmayı seven sanatçılar, Finlandiya’nın geniş ovalarında hünerlerini göstermişler. Bölge yaşlılarının organik kostümleri ile eşsiz fon buluşması, inanılmaz bir uyum yakalamayı başarmış. Kafalarındaki bitkilerden yapılmış garip şapkaları; yapraklardan elbiseleriyle bu insanların bakışları, ne kadar çok gizemli hikayelerinin olduğunu fısıldıyor adeta.
Tıkıldığımız betonlar arasında, doğadan uzak olan yaşantılarımıza bir diyecekleri var! İşte, “Tabak Kadar Büyük Gözleri ile Finlandiya’nın yeşermiş ihtiyarları!”
Diğer çalışmalara göz atmak için: eyesasbigasplates.com
Ankara Antares Alışveriş Merkezi’nde kurulan Circo Luna Sirki’ne karşı eylem çağrısı! Başkasının acısı benim eğlencem olamaz!
Hayvanlı sirkler zulmün sahnesidir.
Sirklerdeki hayvanlar vahşi doğadan koparılarak hapsediliyor. Akıl almaz işkencelere, dayağa maruz kalıyorlar. Açlık, susuzluk ile terbiye edilip, günlerce küçücük kafesler içerisinde kilometrelerce yol gidiyorlar. Sonunda her anları zulümle dolu bir ticarethane halini alıyor.
6 Mart’ta kurulan Circo Luna adlı sirk, hayvanların kullanıldığı gösteriler içeriyor. 22 Mart tarihine kadar devam edecek olan bu sirke karşı hayvan özgürlüğü ve hayvan hakları savunucuları 14 Mart Cumartesi günü sokağa çıkıyor. ”Hayvanlı Sirklere Hayır” demek için sen de saat 12.00’da Antares’te ol.