Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde yapılan araştırmalara göre, 2025 yılına kadar Amerika’da doğan çocukların yarısına yakınının Monsanto tarım firmasının kullandığı tarım ilaçlarına bağlı olarak otistik olma riski var.
Dr. Stephanie Seneff’in yaptığı araştırmalar, tarım ilaçlarının dikkate değer bir zararını ortaya koyuyor. Daha önceki haberlerimizden birinde, Afrika’da kuracağı tarım arazileri dolayısıyla tepki çeken Monsanto’dan bahsetmiştik. Dr. Seneff besin yetersizlikleri ve çevresel kirleticiler üzerine çalışmalar yapan bir biyolog. Yaptığı araştırmalar sonucunda, Monsanto’nun kullandığı tarım ilaçlarının insan sağlığına nasıl etkilerde bulunduğunu gözler önüne sermiş.
Monsanto’nun Roundup adlı tarım ilacının aktif bileşeni glifosat, diyabet, Alzheimer, sindirim sistemi bozuklukları, kısırlık ve doğum kusurlarına sebep oluyor. Daha moleküler düzeyde bakarsak glikofosat;
Sindirim kanallarımızdaki yararlı bakterileri öldürerek, hastalık yapıcı bakterilerin üremesine imkan sağlıyor.
Önemli mineralleri kıskaca alarak işlevselliğini azaltıyor; örneğin demir, kobalt, mangan gibi mineraller.
Bazı amino asitlerin sentezlenme yollarında bozukluklara sebep olarak, folat gibi kritik sinir sistemi elemanlarında eksikliğe sebep oluyor.
Bunlar gibi pek çok sebepten dolayı kullanılan tarım ilacı bebeklerde otizm oluşması için gereken tabanı oluşturuyor.
Dr. Seneff’in yaptığı çalışmalar ayrıca Alzheimer, çölyakve sindirim sistemi hastalıklarının da mısır ve soya şuruplarında kullanılan glifosat ile birlikte artan bir grafik çizdiğini ortaya koyuyor.
Monsanto’nun Amerikan rüyası bir kabustur.
Elbette Monsanto kullandıkları Roundup tarım ilacının zararlı olduğunu kabul etmiyor. Buna kanıt olarak da, tarım ilacının bitkilerde bulunup insanlarda bulunmayan bir metabolik yola etki ettiğini öne sürüyor; fakat Dr. Seneff, Monsanto’nun bilerek, ya da bilmeden atladığı bir gerçeği hatırlatmadan edemiyor. Bahsedilen tarım ilacı, insan metabolizmasına katılmıyor bile olsa, insanların sindirim sistemlerinde bulunan bakterilerin metabolizmalarına katılma özelliğine sahip. Bu durumda vücudumuzdaki bakteriler tarafından sindirilen tarım ilacı, bizlerin de sistemine girmiş oluyor.
Dr. Stephanie Seneff’in yaptığı araştırmalar, tarım ilaçlarının dikkate değer bir zararını ortaya koyuyor. Görsel: http://consciouslifenews.com
Bizlerin kendimizi korumak için yapabileceği şeyler ise, olabildiğince mısır ve soya ürünlerinden kaçınmak olabilir. Doğal koçanlı mısırdan bahsetmiyorum elbette; fakat özellikle sokaklarda bardaklar içerisinde satılan veya salatalara koyduğumuz tane mısırlar bu riski taşıyabilir. Onun dışında her zaman söylediğimiz gibi, yerel ve doğal tarıma yönelmemiz gerekmektedir; fakat bunun için devletin de bir adım atması gerekir. O zamana kadar belki apartmanlarımızda, komşularımızla birlikte ve balkonlarımızda, çeşitli sebze ve meyveler üreterek doğal tarımı öğrenebilir ve en azından vücudumuza biraz daha az zararlı kimyasal girmesini sağlayabiliriz.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde benimsenen Çocuk Hakları Sözleşmesi 2 Eylül 1990 tarihinde de yürürlüğe girmiştir. Türkiye de dahil olmak üzere 193 ülkenin taraf olduğu sözleşme en fazla ülkenin onayladığı insan hakları belgesidir. Türkiye, Çocuk Hakları Sözleşmesi’ni 14 Ekim 1990’da imzaladı ve sözleşme 27 Ocak 1995’te yürürlüğe girdi.
(Fotoğraf: Birleşmiş Milletler)
Bu sözleşme maddeleri aslının aynısı olup, çocukların ağzından kaleme alınmıştır;
Madde 1) Ben çocuğum, 18 yaşına kadar bir çocuk olarak vazgeçilmez haklara sahibim.
Madde 2) Bu sayfadaki haklar, bütün çocuklar içindir; beyaz çocuk, kara çocuk, kız çocuk, erkek çocuk farketmez. Doğduğumuz yer, konuştuğumuz dil de farketmez. Büyüklerimizin inançlarının, görüşlerinin farklı olması yüzünden çocuklara ayrım yapılmaz. Bu haklara sahip olmak için çocuk olmak yeterlidir.
Madde 3) Büyükler çocuklarla ilgili bütün yasalarda, bütün girişimlerde önce çocukların yararlarını düşünürler. Büyüklerimiz bu ödevlerini yapamıyorsa devlet çocuklara bakar ve korur.
Madde 4) Bu sayfadaki haklarımın uygulanması için gereken her türlü çaba gösterilir. Haklarımdan yararlanmam bütün devletlerin güvencesi altındadır.
Madde 5) Bizi büyüten, yol gösteren büyüklere bizi daha iyi yetiştirsinler diye yardım edilir.
Madde 6) Çocukların yaşamını korumak herkesin ilk görevidir. Yaşamak her çocuğun en temel hakkıdır.
Madde 7) Her çocuğa doğduğunda bir isim konur. Devlet bu ismi kaydeder. Çocuğa kimlik verir. Artık çocuk da o devletin vatandaşı olur.
Madde 8) Konan ismim, kazandığım vatandaşlık hakkım ve aile bağlarım korunur. Bunları değiştirmek için baskı uygulanmaz. Bunlar benden alınırsa bütün devletler ona karşı çıkar.
Madde 9) Çocuğu ailesinden kimse koparıp alamaz. Ama bazen de anne baba çocuğa bakamaz durumda olabilir. Çocuk bu durumdan zarar görebilir. Çocuk zarar görmesin diye çocuğa başka bir bakım sağlanır. Bu bakım sırasında çocuk anne babasıyla düzenli görüşebilir.
Madde 10) Aynı ülkelerde yaşayan anne baba ve çocukların birlikte yaşamaları için her türlü kolaylık gösterilir.
Madde 11) Çocuklar anne babalarının birlikte izni ve haberi olmadan başka ülkelere götürülemezler, oralarda bırakılamazlar. Bunu yapanlara karşı mücadele edilir.
Madde 12) Beni ilgilendiren konularda benim de görüşlerim alınır. Büyükler beni dinlerler. Düşüncemi öğrenmeye özen gösterirler. Çok küçüksem bir büyük de benim adıma konuşabilir.
Madde 13) İsteklerimi ve düşüncelerimi seçtiğim bir yolla açıklayabilirim, resmini çizebilirim ya da yazabilirim. Ama bazı konularda başka kişiler ve toplum zarar görecekse o konudaki kurallara da uymam gerekir.
Madde 14) Biz çocukların düşüncelerini geliştirmeleri ve istedikleri dini seçmeleri hakkına saygı gösterilir. Bu konuda bizi yetiştirmekle yükümlü olan büyüklerimizin de bize yol gösterme hakları ve görevleri vardır. Onlara da saygı gösterilir.
Madde 15) Arkadaşlarımla barış içinde toplanabilirim. Dernekler kurabilirim. Kurulu derneklere üye olabilirim.
Madde 16) Çocuklar onurlu ve saygın birer insandır. Hiç kimse onların onurlarını kıramaz, onları küçük düşüremez, yaşadığı konut ve kurumundaki özel yaşantısına karışamaz. Bu haklarımız yasalarla konulur.
Madde 17) (Çekinceli)
Madde 18) Yetiştirilmemizden en başta anne ve babamızın ya da onların görevini üstlenen büyüklerimiz sorumludur. Onların bu görevlerini en iyi biçimde yapabilmeleri için her türlü kolaylık sağlanır, gerekiyorsa yardım edilir.
Madde 19) Yetişmemizden sorumlu olanlar bu haklarını çocuklara zarar verecek şekilde kullanmazlar. Çocukların bu tür zararlara uğramaması için her türlü önlemi almak devletin görevidir.
Madde 20) Çocuklar ailelerinden yoksun kalabilirler. Bazı aile ortamları ise çocuklar için yararlı olmayabilir. İşte o zaman çocukların devletten özel koruma ve yardım alma hakları vardır. Devlet bu görevini çocuk için uygun aile bularak ya da onlara bakacak kuruluşlara yerleştirerek yapar.
Madde 21) Anne babasıyla birlikte olamayacak çocukların aile yoksunluğu çekmemesi için onlara iyi aileler bulunur. Bunun için çok dikkatli bir araştırma yapılır.
Madde 22) Çocuklar başka bir ülkeye gitmek zorunda kalırlarsa o ülke de çocukları korur. Birbirinden ayrı kalan anne ve baba birleştirilmeye çalışılır.
Madde 23) Engelli çocuklar özel olarak korunurlar. Kendilerine yeten saygın birer insan olmaları sağlanır. Devlet onların bakımları, eğitimleri ve iş sahibi olmaları için gerekli kurumları oluşturur. Ailelerine her türlü yardımı yapar.
Madde 24) Sağlığım ve hastalıklardan korunmam devletin ve toplumun güvencesi altındadır. Bunun için beslenmeme, aşılarımın yapılmasına, çevrenin temizliğine dikkat edilir. Hastalanırsam tedavi edilirim.
Madde 25) Kreşler, çocuk yuvaları, yurtlar, okullar, çocuk hastaneleri çocuk haklarına uygun olarak, çocuklara daha iyi bakmak için yeniden düzenlenirler.
Madde 26) Bütün çocukların sağlıkları, eğitim hakları, beslenme ve bakımları güvence altına alınır.
Madde 27) Bana bakmakla yükümlü olanlara bana daha iyi bir yaşam sağlamaları için gerekirse giyim, barınma ve beslenme konularında yardım edilir, destek olunur.
Madde 28) Eğitimimi eksiksiz yapabilmem için desteklenir ve korunurum. İlköğretim herkes için parasızdır, kız olsun erkek olsun her çocuk için zorunludur.
Madde 29) (Çekinceli)
Madde 30) (Çekinceli)
Madde 31) Boş zamanlarımı değerlendirmem, oynamam, eğlenmem için oyun bahçeleri çocuk klüpleri, kitaplıklar, spor okulları açılır. Her çocuk böyle faaliyetlere özendirilir. Bunlardan yararlanmak hepimizin hakkı.
Madde 32) Ben çocuğum. Büyükler gibi bir işte çalışamam. Ben okula gider ve oynarım. Eğer çalışmak zorunda kalırsam yapacağım iş eğitimime engel olmamalı, sağlığımı bozmamalı, bende zararlı alışkanlıklar yaratmamalıdır.
Madde 33) Çocuklar zararlı maddelere karşı korunurlar. Bunları üretenler ve çocuklara verenler cezalandırılırlar.
Madde 34) Bedenim bana aittir. Beni bedensel ve ruhsal yönden örseleyecek hiçbir yaklaşıma izin verilmez.
Madde 35) Çocukları kaçırıp kötü kişilere satan, onları uygunsuz şekilde çalıştırmak isteyenlerle tüm devletler mücadele ederler. Çocukları korurlar.
Madde 36) Büyükler kendi çıkarları için çocukları kullanamazlar.
Madde 37) Hiçbir çocuk insanlık dışı yöntemlerle ya da aşağılanarak cezalandırılamaz. Çocuklar suç işlemişse uygulanacak cezalar yaşına uygun gelişmelerini engellemeyecek ve eğitsel olmalıdır.
Madde 38) İnsanların birbirini öldürmesi kötüdür. Savaş insanların birbirini öldürmesidir. Çocuklar savaştan korunmalıdır. Savaş sırasında 15 yaşından küçük hiçbir çocuk askere alınmaz.
Madde 39) Eğer çocuklar çeşitli nedenlerle zarar görmüşlerse bedensel ve ruhsal sağlıklarına yeniden kavuşmaları için tüm önlemler alınır. Yeniden topluma kazandırılır.
Madde 40) Çocuklar suçun ne olduğunu bilmezler. Bilerek ve isteyerek kimseye zarar vermezler. Suç işleyen çocuklar yeniden topluma kazandırılması için özel yasalar çıkartılır, özel kuruluşlar oluşturulur.
Madde 41) Eğer bir ülkenin yasaları bu çocuk hakları sözleşmesine uygunsa değiştirilemez. Değilse değiştirilir.
Madde 42) Çocukların haklarına ilişkin tüm bu ilkeleri hem çocuklar hem de büyükler öğrenmeli ve öğretmelidir.
*Çekinceli: Türkiye’nin çocukların eğitim, ifade özgürlüğü, kendi kültürünü yaşatma ve kendi dilini kullanma haklarını içeren 17, 29, ve 30. maddelere koyduğu sınırlılıkları ifade eder.
Ben de 42. madde gereğince bu görevimi yerine getirmeye çalıştım, şimdi sıra sizde.
Askere her zaman saygı ile yaklaşılan Yozgat ve Tokat illerindeki köylüler, askerle çatışıyorsa, bu manzaradan sonuç çıkartırken köylülerden önce bakılması gereken başka yerler var demektir.
Tokat’ın Zile İlçesi’nde köylülerin Çekerek Irmağı üzerine yapılması planlanan 3 hidroelektrik santrali (HES) projesine karşı tepkisi büyüyor. Pazar günü gerçekleştirilen ve özellikle askerin biber gazı kullanırken görüntülendiği fotoğraflarla ülke gündemine düşen eylem, enerji politikalarının vardığı sonuca işaret ediyor. Daha çok Karadeniz Bölgesi’nden alıştığımız görüntüler, suyun peşinde rantın kokusunu takip edenler başka bölgelere vardıkça, bu coğrafyada daha çok şehrin adını isyanla anar oluyoruz.
Tokat’ın Zile ve Yozgat’ın Çekerek ilçelerinin kesiştiği bir bölgeye düşen bu 3 HES projesi Tokat ve Yozgat köylülerinin birleşerek büyüttüğü bir mücadeleye dönüştü. Pazar günkü eylemde yaklaşık 20 köyden insan bir araya geldi. Bu köy derneklerinin organize olmasıyla İstanbul’dan otobüsler kalktı. Ve sonuçta yaklaşık 2000 kişi tek yürek oldu. Eylemin gerçekleştirildiği pazar günü öğlene doğru Yapalak Köyü girişinde bir açıklık alanda köylüler toplanmaya başladı. Açık, güneşli bir hava altında alana gruplar halinde gelen köylüler, hazırladıkları pankartlarla bir festival geçidi resmi oluşturuyordu.
Alanda halaylar çekildi, sloganlar atıldı. Yaklaşık 20 köyün derneklerinin yanı sıra burada üst bileşene dönüşen Tokat – Yozgat Güç Birliği Platformu, İstanbul’dan destek vermek üzere gelen Karadeniz İsyandadır Platformu, CHP Tokat Milletvekili Orhan Düzgün ve İstanbul Milletvekili Melda Onur ve CHP İl Başkanı Dursun Aytaç da köylülere destek vermek üzere eyleme katıldılar.
(Fotoğraf: Erdem Şimşek)
“Suyun mezhebi olmaz”
Burada konu ile ilgili bilgilerini paylaşan Yozgat Çekerek’e bağlı Kocadilim Köyü’nün Dernek Başkanı Şevket Çalışkan, projelerle ilgili bilgilendirme toplantısının yalnızca belli muhtarlarla görüşülerek yapıldığını, ancak muhtarlara da sulama sözü verildiğini belirtiyor.
(Fotoğraf: Erdem Şimşek)
Muhtarların bu söze başta kandığını belirten Çalışkan, HES’ler hakkında bilgi edindikten sonra köylülerin tepki koymaya başladığını söylüyor. Çalışkan, konu ile ilgili şunları aktarıyor: “Çekerek’tekiler sorduklarında Burası ‘Zile sınırı’, Zile’dekiler sorduklarında ‘Size bir zararı yok, Çekerek’e su akıyor’ diye köylüyü kandırıyorlardı. Durumu öğrendikten sonra bölgede bir çalışma yaptık. Köylünün kandırıldığını ve bu durumla baş başa bırakıldığını gördük. Burada 20 köy bu projelerden dolayı yüzde yüz etkilenecek. Doğrudan olmasa da hayvancılık ve tarım anlamında etkilenecek köy sayısı ise 50’yi buluyor. Burası birinci sınıf tarım arazisidir. Verimli topraklardır. Bu proje gerçekleştiği zaman burada tüm bunlar ölür. Suyun olmadığı yerde yaşam olmaz. Suyun dini, inancı, mezhebi olmaz. Yabani hayvan da içiyor, bir ağaç da içiyor, insan da içiyor. Bu su projeleriyle bizi göçe zorlayacaklar. Bugün Soma’yı düşünün. Eskiden o köylülerin tarım alanları, arazileri vardı. Oraya bu tür projeler yaptılar. Termik santrallerin bacasından çıkan duman orayı kapladı. Köylünün yapacağı bir şey kalmayınca maden ocağına girdi. Yarın biz de buna zorlanabiliriz. Bizim özgür yaşamımızı bitirecekler.”
Tartışarak, ileriye…
Açıklık alanda bir kır düğünü ya da yerel festival olarak anlatabileceğimiz manzaranın arka tarafında muhtarlar ve platform üyeleri bir araya gelmiş ve hararetli bir tartışmaya tutulmuştu. Bu, daha çok ne yapılması gerektiğine dair bir tartışmaydı. Bana sorarsanız kilit nokta tartışmanın konusu, içeriği vs. değil, bu coğrafyadaki insanlar için tartışmanın yaşamlarında edindiği yerdeydi. Daha sonra görecektik ki, bu irili ufaklı her halkanın içinde süregiden tartışmalar bir alışkanlık ve gereklilikti. Harakete geçme, ivmelenme seremonisi gibi. Köylüler, her defasında tartışarak ama nasılsa her defasında o tartışmadan da sıyrılarak adımlarını ileri doğru attılar.
Destansı bir yürüyüş
Alanda konuşmalara geçildiğinde havada da dönüşüm başlamıştı. Kara bulutlar ve sonrasında yağmur geldi. Orada basın açıklaması okunup dağılma fikri mikrofondan anlatılırken yağmur da başlamıştı. Ben de köylülerin bu noktada dağılacağını düşünüyordum. Ama gökyüzündeki bu pastoral geçişe, köylülerin güneşli ama karışık ruh hallerinin, kızgın ve açmazlarını yırtmaya kararlı bir ruh haline dönüşmesi eşlik etti. Yağmur, onlara dert değildi ve kimse de buraya oturmaya gelmemişti. Sonuçta, konuşmalar biterken, arka gruptan çözülerek şantiyeye doğru yürüyüşe geçti köylüler. Jandarma durdurmasın diye uzun süre ana yola çıkmadan, tartlalar arasından, toprak yollardan, bol çamurlu bir yürüyüştü bu. Bu yaklaşık 10 kilometrelik yürüyüşü bir kenara not edelim. Dönüp sıranın başından arkaya doğru baktığımda gördüğüm manzara karşısında şunu düşünmeden edemiyorum: Bu iki ili toplasan Cumhuriyet tarihinde bu kadar çok insan bir arada yürümüş müdür? Yürümüşse bile üzerinden kaç yıl geçmiştir? Burada ağır bir kararlılık var. Öyle, ‘eylem takip ediyorum işte’ deyip geçemeyeceğiniz bir şey. Yürüdükçe ayaklarınızda ağırlaşan çamur gibi vicdanları ağırlaştıran bir şey. Canı yanmışlık; bir eylem takip ediyorsun ama bu bir eylem değil!
(Fotoğraf: Erdem Şimşek)
Verilen söz tutulmadı
Şantiye önüne varıldığında jandarma şirketin şantiyesi ve iş makinlerinin önüne bir ip gibi diziliyor. Yol boyu ara ara grubun önünü keserek ara ara yol vererek ilerlediler. Bir kez de üç el üst üste olmak üzere gaz bombası attılar. Şantiye önünde uzun bir bekleyiş ve yine hararetli tartışmalar yaşandı. Bu sırada ne bir şirket yetkilisi ne de bir bölgesel yetkili ortada yoktu. Kaldı ki Tokat Valisi Cevdet Can’ın da köylülere karşı şirketten yana tavır aldığı söyleniyor. Nihayetinde köylülerin ileri gelenleri ve jandarma yetkilileri en sonunda bir uzlaşıya varmış gibiydi. TIR’lar gelecek, oradaki iş makineleri oradan gidecek ve köylüler eylemi sonlandıracaktı. Ancak, bu söz yerine gelmedi ve nihayetinde olaylar patlak verdi.
(Fotoğraf: Erdem Şimşek)
Manzaranın anlattığı
Hayatlarında muhtemelen ilk kez gaz bombası yiyen köylülerin ilk şokun ardından geri adım atmadıklarını belirtmek gerekiyor. Yolun ortasındaki jandarmanın iki yanı ve şantiyenin arkasındaki tepe olmak üzere üç bölgede çatışmalar yaşandı. Köylüler, dağıldılar, toplandılar, bolca tartıştılar ama kararlı mücadelelerini sürdürdüler. Pazar günü, zaman ilerledikçe eylem bir şekilde dağıldı ama köylüler, bu mücadelelerinin sona ermeyeceğini gösterdi. Burada bir noktayı ekleyerek yazıyı noktalayalım. Yozgat ve Tokat köylülerini askerle çatışma noktasına getirenin genel çerçevede doyumsuz şirketlere rant kapıları açan enerji politikaları olduğunu biliyoruz. Ancak özelde yani yerelde de ciddi bir otoriteye güvensizlik hissi olduğunu görüyoruz. Tokat ve Yozgat halkı, şirketlerin yanında saf tutan yerel siyasilere geçersiz akçe gözüyle bakıyor. Bunun sebebinin köylülerin kendileri olmadığını anlamak için, askere hep saygı gösterilen iki ilde köylülerin askerle çatıştığı bu manzaraya bakmanız yeter tahmin ediyorum.
Kaliforniya’da Afrika kökenli Amerikalıların kiliselerinde yeni bir çevreci akım ortaya çıktı. “Green the Church“, yani “Kiliseyi Yeşillendirelim” adlı akım, sadece bu hafta bin kişilik bir cemaati iklim değişikliği açısından bilgilendirmeyi hedefliyor. İlerde ise bütün Afroamerikan kiliselere yayılmayı planlıyor.
Eskiden ibadethaneler, mahalle halkının toplandığı ve mahallenin sorunlarını tartıştığı, ayrıca insanların kendi aralarındaki sosyal ilişkilerini, hissettikleri ilahi hislerle güçlendirdikleri yerlermiş. Yaratılanın Yaradan’dan ötürü sevildiği yıllardan bahsediyorum, eğer ki gerçekten öyle yıllar olduysa. Şimdilerde ise, özellikle bazı camilerde verilen fetvalar, hoşgörü dini olduğu söylenen İslam’ın bu özelliğiyle hiç örtüşmeyecek derecede, saldırganlığı ve kadına şiddeti Allah’ın emriymiş gibi yaymaya başladı. Açık konuşmak gerekirse hutbesinde ağzından salyalar saçacak derecede küplere binmiş ve agresif tavırlarla konuşan bir hoca, bana hiç de sulh ve selamet içinde bir izlenim vermiyor. O kadar insanı bir araya toplamışken, neden bütün dünyayı ilgilendiren konulardan bahsetmek yerine, kendi içinde bile huzuru bulamamış bazı hocaların taşkın patlamalarını dinleyelim ki?
İşte Kaliforniya’da kiliselerde ortaya çıkan akım da böyle ortaya çıkmış olacak ki, iklim değişikliği konusunda bilinçlendirme çalışmalarını kendisine amaç edinmiş. Akımı organize edenler amaçlarını, sürdürülebilir yaşamı siyahi insanların yararına sunmak olarak tanımlıyor. Bu amaçla organizasyonu, Green For Allisimli çevre ve sosyal adalet organizasyonu ve U.S Green Building Council(ABD Yeşil Yapı Konseyi) ile birleştirmişler. ABD Yeşil Yapı Konseyi akıma, kiliselere yenilenebilir enerji sağlamakla ve enerji verimliliği projeleriyle katkı veriyor. Akım doğrultusunda milyonlarca kilisede, yeşili sevmek ve Dünya’yı yenilenebilir kaynaklarla korumak adına eğitimler verilecek.
Kiliseyi Yeşillendirelim akımının amacını ise şu sözler özetliyor; “En kötüsüne karşı herkesi eşit derecede koruyalım ve en iyisine erişelim.” Mantıklı mı? Güzel bence. Biz de ülkemizdeki cami ve kiliselerde benzer adımlar atarsak nasıl olur? İsmini de “Camileri/Kiliseleri Yeşillendirelim” koyarız.
Tokat’ın Zile ilçesinde HES Karşıtı eylem yapan 2 bin kişiye jandarma biber gazı ile müdahale etti!
Tokat Zile’den geçen Çekerek Irmağı’nda özel bir firma tarafından yapılması planlanan HES’e karşı çıkan köylülere destek için çeşitli yerlerden insanlar geldi. Yapalak Köyü girişinde toplanan halka, İstanbul’dan otobüslerle gelen çeşitli derneklerin üyeleri de eyleme katıldı. CHP Tokat Milletvekili Orhan Düzgün ve İstanbul Milletvekili Melda Onur ve CHP İl Başkanı Dursun Aytaç da köylülere destek verdi.
Tokat’ın Zile ilçesinde HES Karşıtı eylem yapan 2 bin kişiye jandarma biber gazı ile müdahale etti! (Fotoğraf: DHA)
“Bu vadide satılık su yok” pankartı taşıyan grup, ‘Bu daha başlangıç mücadeleye devam‘ şeklinde slogan attı. Burada yapılan konuşmaların ardından eyleme katılanlar, firmanın yaklaşık 10 kilometre uzaklıkta bulunan şantiyesine gitmek istedi. Zile-Çekerek yolunda çok sayıda jandarma ve polisin önlem alması sonrası eyleme katılanlar tarlaların içinden yürümeye başladı.
Tarlada yürüyen yaklaşık 2 bin kişi daha sonra karayoluna çıktı. Burada bir süre yürüyen grubun önünü jandarma kesti. Ancak vatandaşlar yeniden tarlalara inerek yürüyüşe devam etti. Yaklaşık 1 kilometre sonra jandarma yeniden yolu kesti. Buna karşın etkinliğe katılanlar yürümeye devam etti. Jandarma ekipleri şantiyeye 500 metre kala yeniden grubun önünü kesti. Jandarma bu kez yine tarlalara kaçışanlara biber gazı ile müdahale etti. Eylemciler tüm engelleme çabasına rağmen yürüyüşü sürdürdü. Zaman zaman ‘En büyük asker bizim asker‘ diye slogan atan grup şantiye önüne geldi. Burada jandarma ekipleri şantiye önüne barikat kurarak grubun şantiyeye yaklaşmasına izin vermedi. Protestoya katılanlar firmaya ait araçların gitmesi için slogan attı. Bu esnada Zile-Çekerek karayolu trafiğe kapandı.
Deresine, suyuna, yaşamına ve hayatına sahip çıkmak isteyen güzel köylülerimiz. (Fotoğraf: DHA)
Tokat İl Jandarma Komutanı Albay Erkan Alacakurt, burada bekleyişe geçen gruba seslenerek, “Sayın Valimizle görüştük. Bu konuda tekrar değerlendirme yapacağını bizlere iletti” dedi. Komutan Alacakurt’un bu açıklamasından tatmin olmayan grup, yeniden slogan atarak bekleyişe geçti. Bu sırada köy muhtarları ile firma yetkilileri görüştü. Yapılan görüşme sonrası köy muhtarları bölgede toplananlara, “Proje bekletilmeye alındı” dedi. Bunu alkışlarla karşılayan gruptakiler bölgeden gitmeyeceklerini belirtti.
“Bu vadide satılık su yok” pankartı taşıyan grup, ‘Bu daha başlangıç mücadeleye devam’ şeklinde slogan attı. (Fotoğraf: DHA)
Eyleme katılan CHP Milletvekili Orhan Düzgün ise, köylülerin toprağına sahip çıktığını bildirerek, “Bu insanların doğal hakkı. Zile halkı bu HES’i istemiyor ve bunu yaptırmayacak” dedi. Jandarma vatandaşın bölgeden dağılmasını isterken, grubun bekleyişi sürüyor.
Bugünlerde 3 boyutlu yazıcılar sayesindepek çok şeyi yapmak mümkün. Yeni gelişen bu teknoloji sayesinde kırılan gagasına yeniden kavuşan bir Tukan kuşu ile ilgili haber yapmıştık. Şimdi ise belki de yiyecek alışkanlıklarımıza renk getirecek, sanatsal ve akılcı 3 boyutlu yiyeceklerle tanışmaya başladık.
Gıda tasarımları yapan Chloe Rutzerveldhazırladığı “Edible Growth” projesiyle yiyeceklere farklı bir açıdan yaklaşmış. Bildiğimiz hamur, çeşitli tohumlar, maya, mantar sporları ve yenilebilir toprakla doldurduğu kartuşları kullanarak, tasarladığı şeklin üç boyutlu çıktısını alan tasarımcı, zamanla büyüyüp içerisinden filizler ve mantarlar türeten bir kek yaratmış.
Tasarımcının belirttiğine göre, 3 boyutlu yazıcılardan çıkacak ürünün ne olacağına ve içeriğinde ne kadar protein, karbonhidrat ve diğer besin maddelerinin bulunacağına karar vermek mümkün ve bütün bunları tüketicinin günlük besin ihtiyacına göre ayarlamak da. Yazıcıdan çıktıktan sonra birkaç gün bekletilen kekin içerisinde mantar ve bitkiler, zamanla büyüyor, fermente oluyor ve kokusu, tadı, besin miktarı zamanla değişiklik gösteriyor. Kekin yenmek için hazır olduğuna ise kişinin kendisi karar verebiliyor.
Rutzerveld, yaptığı tasarımların ilerde dünyanın açlıkla mücadelesinde önemli bir rol oynayabileceğini düşünüyor. Aslına bakarsanız bana da çok mantıksız gelmedi, tarlada büyütmek yerine bazı yiyeceklerimizi kendi hamurunun içerisinde büyütebilirsek, bu tarıma dayalı pek çok ara masrafı kısabilir, ayrıca yerden de tasarruf edebiliriz. Önemli olan bu olanaklara herkesin ulaşıp ulaşamayacağı ve oluşturulan yiyeceklerin gerçekten sağlık açısından yararlı olup olmadığı. Bu yolla üretilen besinler belki de tarım ilaçlarına duyulan ihtiyacı bile azaltabilir. Belli bir süre geçtikten sonra uygulamanın yararları ve zararları kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Ayrıca bu yeni uygulama büyük ihtimalle uzay çalışmalarında da astronotların oldukça işine yarayacaktır.
Tasarımcının kendi sitesine gitmek içintıklayınız.
Salt Beyoğlu, “Şehir hayatının çevre, birey ve toplum üzerindeki yaptırımlarına odaklanan seçki” tanımıyla Perşembe Sineması gösterimlerine devam ediyor. Haziran ayına kadar sürecek olan bu program kapsamında farklı zaman ve coğrafyalara ait hayatları ele alan uzun metrajlı film ve belgeseller görülebilir.
Perşembe akşamları, saat 19.00’da başlayan gösterimler orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce altyazılı olarak gerçekleştiriliyor. Ayrıca ücretsiz ve herkese açık. Filmlerin dahi satış formülleri ile tek tipleştirildiği günümüz sinemasından şikayetçiyseniz, bir yere not edin.
Program ise şöyle:
5 Mart – Jia Zhangke, Shìjiè [Dünya], 2004
12 Mart – Chad Freidrichs, The Pruitt-Igoe Myth [Pruitt-Igoe Miti], 2011
19 Mart – Mira Nair, Salaam Bombay! [Selam Bombay!], 1988
26 Mart – Peter von Bagh, Helsinki, ikuisesti [Helsinki, Sonsuza Dek], 2008
2 Nisan – Mikhail Kalatozov, Soy Cuba [Ben Küba], 1964
9 Nisan – Tran Anh Hung, Xích Lô [Bisikletli], 1995
16 Nisan – Ian Cheney, Truck Farm [Kamyonet Tarlası], 2011
23 Nisan – Isao Takahata, Pom Poko, 1994
30 Nisan – Éric Rohmer, Les rendez-vous de Paris [Paris Randevuları], 1995
7 Mayıs – Anand Patwardhan, Hamara Shahar [Bombay Bizim Şehrimiz], 1985
14 Mayıs – Juraj Krasnohorský, Tigre v meste [Şehir Kaplanları], 2012
21 Mayıs – Anna-Karin Grönroos, Ecopolis China [Ekoşehir Çin], 2013
Ezidiler kimdir? İnanışları nelerdir, kültürleri nasıldır? Ve daha bunun gibi birçok soru… Ezidileri tanımak için önce onların yaradılış efsanelerini bilmek gerekir.
Başlangıçta Tanrı Azda kendi ateşinden Melek Tavus’u yaratır ve ona evreni ve insanı yaratma görevini verir. Ona yardımcı olması için de altı melek daha yaratır. Bunun üzerine Melek Tavus, Tanrı Azda’nın verdiği buyruk doğrultusunda ve ondan aldığı bir toz ile erkek ile kadını ve evreni yaratır, ayrıca ayak işlerini görmesi için de dört tane cin yaratır. Daha sonra yarattığı kadın ve erkeği takdim etmek için Tanrı Azda’nın yanına gider. Tanrı Azda da Melek Tavus’a, “Bundan sonra bu iki insana tabi olacaksın” der. Bunun üzerine Melek Tavus, “Bu iki insanı yoktan var eden benim niçin onlara tabi olayım, ben yalnız beni yaratan sana tabi olurum” der. Bu kadın ve erkekten 80 çocuk dünyaya gelir. Daha sonra bu iki insan ideal insan konusunda anlaşmazlığa düşerek kavga ederler. Bunun üzerine ikisinin sınava tabi tutulmalarına karar verilir. Her ikisi de ruhlarını, düşüncelerini bir küpe doldururlar ve ağzını kapatırlar. 40 gün sonra erkeğin küpünden Seyyid Bin Car adında güzel bir genç çıkar. Kadınınkinden ise sürüngen, akrep, çıyanlar…
Melek Tavus tasviri. (Görsel: Adam Scott Miller)
Erkek, Seyyid Bin Car’ı o kadar sever ki, diğer çocuklarıyla artık ilgilenmez olur. Bu da kadın ve 80 çocuğu arasında kıskançlık ve nefrete neden olur. Kadın karar verir, çocuk öldürülecektir. Kadın bir parola belirler ve suikastın yapılacağını bu parolayla bildireceğini söyler. Ancak herşeyi bilen ve duyan Melek Tavus’u hesaba katmamıştır. Melek Tavus yarattığı 4 cine emir verir ve cinler gece olunca 80 çocuğun ağızlarına üflerler. Çocuklar uyanındıklarında 80 farklı dil konuşmaktadırlar. Bu sebeple annelerinin söylediği parolayı anlayamazlar. Seyyid Bin Car böylelikle kurtulur. Seyyid Bin Car’a bir dişi melek gönderilir ve bundan olan çocuklar Ezidilerin atalarını oluştururlar. Diğer 80 çocuktan dünyaya gelenler ise diğer insanları oluştururlar…
Kısacası Ezidilerin mitolojik olarak kabul ettikleri yaradılış hikayeleri bu. Gelelim Ezidilerin bir hakaret olarak kabul ettikleri “Yezidi” tanımına. Yezid; Hasan ve Hüseyin’iöldüren Muaviye Bin Yezid’e yönelik negatif içerikli bir tabirdir.
Lanetli bir insan olarak görülen Yezid, Ezidilere atfedilince bu durum Ezidilere bir hakaret olarak görülür. Ezidiler etnik olarak Arap asıllı Şeyh Adi’nin ve Arap olan müritlerinin soyundan gelen bir azınlık dışında Kürt halkının bir bölümünü oluştururlar ve Kürtçe konuşurlar. Ezidilik dini bugünkü haliyle Ortadoğu’daki çeşitli kültürler ve dini inançların mirasçısıdır. Ezidiler; güneşi, ayı, yıldızları, ateşi ve suyu kutsal kabul ederler. Bundan dolayı da doğaya çöp atmak, ateşi suyla söndürmek ve suyu ses çıkararak içmek günahlar arasındadır.
Ezidi kaynaklarına göre, dünyada yaklaşık 600 bin Ezidi yaşıyor ve bu nüfus dünyadaki toplam Kürt nüfusunun yüzde 2’sini oluşturuyor. 1970’li yıllara kadar özellikle Urfa Viranşehir’de yoğun olarak yaşayan ve sayıları 80 bin olan Türkiye Ezidileri, 1980’le birlikte Türkiye dışına göç etmeye başlamışlardır. 1985 yılında 23 bine inen sayıları, 2007’de 377’e kadar düşmüştür. Urfa’da 243, Batman’da 72, Mardin’de 51, Diyarbakır’da 11 kişiye gerilemiştir. Türkiye Ezidilerinin büyük bir kısmı bugün Almanya’da yaşamaktadır.
Ezidilikteki inançlar
Dünya sonsuzdur, dünyayı yaratan Tanrı onu asla yıkmaz.
Doğanın korunması ve doğaya saygıyı benimserler.
Günde 3 defa güneşe dönerek ibadet ederler.
Çarşamba gününü dinlenme günü olarak kabul ederler, çünkü Melek Tavus’un yaratıldığı gün, ilk iki insanın yaratıldığı gün ve Seyyid Bin Car’ın dünyaya geldiği gündür.
Her yıl 12 Aralık’ta 3 günlük oruç farzdır.
Güneş doğarken sabah duası yaparlar.
Domuz ve marul yemezler.
Kötülüğün ve karanlığın simgesi şeytana asla tapmazlar.
Şeytanın adını anımsatan (kitap, şer, şaf) kelimelerini anmak haramdır.
Herkes ibadetini bireysel olarak yapar.
Laleş’e hac ziyareti yapılır.
Ezidi olmak için, anne ve babanın Ezidi olması gerekmektedir.
Farklı bir dinden biriyle duygusal bir bağ kuran kişi Ezidilik inancından çıkmış sayılır.
Ezidilerin Ezidi olmayan bir kadının yüzüne bakması haramdır.
Hayvan katliamları ile ilgili fotoğrafları gördüğümde aklıma her zaman Maymunlar Cehennemifilmi geliyor. Sanırım empati yapmamı kolaylaştırıyor. Aşağıda göreceğiniz fotoğraflar da bunlardan biri. Korkutucu ve rahatsız edici.
Yaklaşık 35 bin fil, her yıl hızla büyüyen fildişi ticareti için öldürülüyor. Afrika’daki birçok fil artık koruma alanlarında ve ulusal parklarda yaşamakta. Hükümetler ve yaban hayatı koruma örgütleri, filleri korumak için tüm yolları deniyor. Kaçak avcılar bölgeye girdiklerinde filler risk altındayken, zamana karşı yarışarak güvenlikleri sağlanmaya çalışılıyor.
Fotoğrafçı Pete Oxford, Zimbabve’de muhafaza edilen yaban hayatı barınağından kaçan yaklaşık 80 fili yakalamak için koşturan bir ekibe katıldı. Fillere erişebilmek için helikopter kullanılıyor. Filler ailelerine bakılarak gruplara ayrılıyor ve her grupla ilgilenen veteriner, fillerin büyüklüklerine bakarak uygun dozda ilaçla hayvanları sakinleştiriyor.
Fildişi talebinin patlamasıyla ve gergedan nüfusunun azalmasıyla fillerin tehdit altında olduğunu söyleyen Oxford, hayvanların her yerde tehlike içinde olduğunu da ekledi.
Duruma bakıldığında fillerin özgürlüğü kalmamış. Bir tarafta kaçak av tehlikesi bir tarafta da onu korumaya çalışan organizasyonların vahşeti. Bu kadar vahşi bir tür olmaya katlanamıyorum.
Brezilya’daki kuraklık hiçbir geri çekilme göstermeden sürüyor. Sao Paolo şehrinin sakinleri kuraklığın içerisinde ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar.
Büyük bir kısmı bidonlara su doldurarak bu soruna geçici bir çözüm üretmeye çalışıyor, bir yandan da tuvaleti ve banyoyu olabildiğince az kullanarak kalan son su kaynaklarını idareli kullanmaya çalışıyor. 2014 yılının sonlarından itibaren su rezervleri, potansiyelinin yüzde 10’una düşmü durumda. Brezilya’nın ileri gelen ekonomistleri ve biyologları durumun iklim değişikliğinin yanı sıra, yanlış uygulanan su politikalarından kaynaklandığını söylüyor.
Kuraklığın etkileri kendisini tabi ki tarım alanında da gösteriyor. Bütün tarlalar kurumuş ve toprağı çatlamış vaziyette. Bu gidişat Brezilya’da pek çok kişinin işlerini kaybetmesine ve protesto etmek için sokaklara dökülmesine sebep olmuş.
İşte sizlere fotoğraflarla Brezilya’daki kuraklığın şu an geldiği nokta…
Burada kurumuş rezervuarın içerisindeki su tesisatına ait boruları görüyoruz. (The New York Times)
Suyun daha önceden bırakmış olduğu izden, su seviyesinin ne kadar düşmüş olduğunu görebiliyoruz. (The New York Times)
Çocuklar kuraklığın acısını küçük havuzlarda serinleyerek çıkartmaya çalışıyor. (New York Times)
Kuraklık sonrası Cantareira Rezervuarı (BBC News)
Cantareira Rezervuarı’nın kalan sularında balık tutmaya çalışan bir adam (BBC News)
Su yardımı yapan bir istasyonda bidonlarını doldurmayı bekleyen bir adam (LA Times)
Sularını dang humması hastalığından korumak için bidonların üzerine sivrisinek ağı geren bir adam (The Guardian UK)