NASA’nın Hubble Uzay Teleskobu yakınlarda ilginç bir bilgiye aracılık etti. Teleskop Jüpiter’in en büyük uydusu olan Ganimed’de yer altında bulunan bir okyanus keşfedilmesine olanak sağladı. Tahminlere göre Ganimed’in yeraltı okyanusunda bulunan su, Dünya’daki toplam su miktarından bile fazla.
Yunan mitolojisinde Jüpiter, Tanrıların kralı olan Zeus‘a denk gelirdi ve pek çok aşığı vardı. Jüpiter’in uyduları burada Zeus’un aşıkları olarak tanımlanırdı ve Ganimed(Ganymede) de onlardan biriydi. İşin ilginç yanı, yer altı okyanusunun bulunduğu Ganimed, mitolojide tanrılara içecek sunan saki olarak anılmaktaydı. Mitoloji çok ilginç gerçekten.
Uzayda su bulmak, en az uzayda yaşanılabilir bir gezegen bulmak kadar önemlidir; çünkü ilerde uzaydaki su kaynaklarına ihtiyacımız olabilir ve büyük şirketler bizler için onları oradan getirtip burada satma imkanı bulabilirler, değil mi? Sonrasında biz de bir kafede otururken “Sular nerede kaldı, Ganimed’den mi getiriyorsunuz” diye, neden öyle olmak zorunda olduğunu düşünmeden komiklikler şakalar yapacağız belki. İşin trajikomik ve kısır döngüsel kısmını bir kenara bırakırsak, olası bir felaket halinde gerçekten de uzaydaki başka gezegenlerden takviye almamız gerekebilir. Dünya’nın kaynaklarına zarar vermemek için kaynaklarımızı gezegenin dışındaki hayat olmayan gök cisimlerinden de getirmemiz mümkün tabi ki; ama iyimser mi olur ki?
Yapılan bu keşif Hubble Teleskobu’nun 25 yıllık yolculuğu boyunca keşfettiği pek çok önemli şeyden sadece biri. NASA’da çalışan John Grunsfeld’e göre, Ganimed’de su bulunması, canlılığın da bulunabileceği anlamına geldiği için oldukça heyecan verici. Evreni keşfetmek güzel, dilerim devam ederiz; ama evrenin sınırsızlığının sarhoşluğuna kapılmadan. Bu gezegende de bizden başka canlıların var olduğunu unutmadan.
Feminizm çığlıkları dünyada güçlü yankılar getiriyor. Bu konuda birçok çalışma olmakta; fakat insanların çok meşgul (!) koşuşturmacalarında dikkatleri çekmek oldukça zor. Almanya’nınKarlsruheşehrindenEloneisimli genç bir kadın bunu başarabilmiş gibi görünüyor.
Elone’nin “kadın hakları” konusunda söyleyecekleri var ve araç olarak pedleri seçmiş! Başlattığı akım ile o ve dünyadaki çoğu kadın şehirlerine üzerinde mesajlar içeren kağıtlar olan hijyenik pedler bırakıyorlar.
Sosyal medyada muhteşem ses getiren fiilin odağı; kadının metalaşması, tecavüzler ve cinayetler. Birçok kişiyi “rahatsız etmiş olmak’’ eleştirilerinin hedefi olmuş etkinlik, çeşitli ülkelerden kadınlara ilham olmuş. Bu konuda hiç de küçük sayılamayacak bir bilinç hareketlenmesi yaratan çarpıcı proje son derece güçlü mesajlar veriyor.
Birçok kültüre göre “annelik” çok değerli bir kavram. Biyolojik açıdan da yeni doğan bebeğin ilk iletişimi ister istemez anne ile oluyor. Ama anne-bebek ilişkisine ilgi gösterirken baba rolünü kaçırıyorsak?
Günümüze kadar psikoloji bilimi ve gelişim psikologları çok büyük oranda anne ve çocuk ilişkisine odaklandılar. Çocuk gelişimi üzerine yapılan sayısız araştırma en temel bilgileri annelerden toplama eğiliminde oldu. Tabii bunun farklı nedenleri var. Birincisi, toplumun genel bakış açısı. Annenin çocuğunun gelişimi ile ilgili daha çok bilgiye sahip olacağı inancı. İkincisi ise, sanki böyle olması gerekiyormuş gibi düşünüyor olmak. İster istemez sosyal bilimler bireysel ve toplumsal özelliklerden etkileniyor. Fakat alanda yeni de olsa baba-çocuk ilişkilerine odaklanan ve babanın çocuğun gelişimindeki katkısını tespit etmeyi amaçlayan çalışmalar artık var.
Norveç’te yapılan bir araştırmaya göre babaların bebekleriyle geçirdikleri zaman ve bu zamanın kalitesinin çocukların okul öncesi dönemdeki sosyal becerileri üzerine etkisi olduğu bulunmuş. Eğer babalar bebekleri ile yaşamlarının birinci yılında evde bolca vakit geçirirlerse, çocuklar iki yaşında geldiğinde daha az davranış problemi gösteriyor. Tabi, geçirilen bu vakit süresince olumlu iletişim kurulmuş olması çok önemli. Eğer olumsuz tecrübeler yaşanmışsa, çocuklar üç yaşına geldiğinde sosyal açıdan davranış sıkıntıları yaşayabiliyor.
Norveç’te yapılan bir araştırmaya göre babaların bebekleri geçirdikleri zaman ve bu zamanın kalitesinin çocukların okul öncesi dönemdeki sosyal becerileri üzerine etkisi olduğu bulunmuş.
Bu çalışma 1157 çocuk ve anne-babası ile uzun dönemde, yani boylamsal bir çalışma olarak yapılmış. 700 babanın çocuklarıyla olan iletişimleri serbest oyun zamanlarında ve çalışma yürütücüleri tarafından belirlenen yapılandırılmış oyun oynama zamanlarında kaydedilmiş. Kontrol grubu olarak da 40 anne ile aynı prosedür uygulanmış.
Olumlu iletişim ne anlama geliyor peki? Bunu biraz açalım. Çalışmada yapılan tanıma göre olumlu iletişimi bebeğinden gelen işaretlere dikkat kesilen ve duyarlı olan hassas babalar yapabiliyor. Sabırlı olmak, çocuğun ilgilendiği şeylere ilgi göstermek veya oyunu başlatmak gibi davranışlar da olumlu iletişimi sağlayan davranışlara örnek gösterilebilir. Olumsuz iletişim ise, çocuğun tepkisini beklemeden çocuğu yönlendirip kontrol etme durumunda oluyor. Çocuğun kendi kendine oynadığı oyuna müdahale etmek, “öyle olmaz” gibi yaklaşım sergilemek veya çocuğun ilgisi başka yönde iken yeni bir oyuncak ile ilgisini dağıtmak gibi davranışlar birer örnek. Fakat, çalışmayı yürüten bilim insanlarının belirttiğine göre iletişimin seviyeleri de olabiliyor, genellikle olumlu iletişim kuran babalar da nadiren de olsa olumsuz iletişim davranışları sergileyebiliyor.
Çalışmadan çıkarılabilecek en önemli sonuç ise şu: Babalar bebekleriyle ne kadar erken yaşta olumlu iletişim kurarlarsa, çocuklar o oranda daha iyi sosyal becerilere sahip oluyorlar. Bu bulgular beraberinde pek tabi “doğum izni” gibi bir iznin babalara uygulanması konusunu gündeme getiriyor.
Anne ve babalar birbirinden çok bağımsız değiller, her iki ebeveynin oksitosin seviyeleri birbiri ile ilişki gösteriyor.
Toplumsal bakış açımıza ne kadar uzak gibi görünse de biyolojik odaklı çalışmalar da benzer bulgular ortaya koymuş. Halk dilinde “aşk hormonu” olarak bilinenoksitosin hormonu bağlanma, sevgi besleme, arkadaşlık kurma gibi davranışlarımıza etki ediyor. Bu hormonun, özellikle doğum ve emzirme dönemlerinde anne ve bebek arasındaki bağlanmayı güçlendirdiği birçok araştırma tarafından gösterilmişti. Fakat, oksitosinin babalara da aynı şekilde etki ettiği bulundu. Kan örneklerini inceleyen bilim insanları babaların kanında da en az annelerdeki seviye kadar oksitosin hormonu tespit etti.
Doğum ve emzirme gibi biyolojik temelli durumlarda yükselmesi normal karşılanan bu hormonun, babalarda da aynı oranda yüksek çıkması şaşırtıcı bir bulgu olarak tartışılmış. Babaların hormonlarını neyin yükselttiği sorusuna bulunan cevap ise bebeği hoplatmak, kucağına almak, keşfetmesine yardımcı olmak ve güldürmek gibi uyarıcı davranışlar olmuş. Annelerdeki davranışlar ise daha çok sarılma, okşama, bebek gibi konuşma gibi yumuşak başlı ve sıcakkanlı davranışlar. Ama anne ve babalar birbirinden çok bağımsız değiller, her iki ebeveynin oksitosin seviyeleri birbiri ile ilişki göstermiş.
Biliyorsunuz geçtiğimiz Pazar günü “Emekçi Kadınlar Günü”ydü. Bir gün değil her gün kutlu olsun. Ama bu konu annelik ve emek olunca bu konu biraz kafa karıştırıcı olabiliyor bana sorarsanız. “Annelik” çok değerli, fakat “babalık” da öyle. Kutsallık, emek vermek, saçını süpürge etmek gibi kavramlar sadece kadınlara yüklendiğinde, kadınların üzerindeki toplumsal rol beklentileri arttığı gibi erkeklere de aynı şekilde etki ediyor. Güçlü ve sert olmak zorunda bırakılıyor babalar; çocuğuna yemek yedirmek, ona sarılmak, hatta bebeğinin altını değiştirmek gibi işler babalara yakıştırılmıyor veya babalar bunları yaptığında şaşkınlıklara maruz kalabiliyor. Ama görünen o ki, toplumsal algılar veya kimlikler ne olursa olsun, hem biyolojimiz hem de psikolojimiz bize tam tersini işaret ediyor sağlıklı bir gelişim için.
Umuyorum ki bir gün erkekler tuvaletlerinde de bez değiştirme odalarının olduğu, babalar için de doğum izinlerinin verildiği ve daha çok babanın çocuklarıyla daha çok vakit geçirdiği ve bakımını sağladığı toplumlara kavuşuruz. Yine umuyorum ki bir gün, sert, soğuk veya güçlü (!) davranması beklenen, duygularını ifade ettiğinde zayıf bulunan veya çocuklarının bakımını sağladığında dışlanan babalar bu durumlardan kurtulurlar.
Kadının bilimdeki yeri son yıllarda üzerine çokça tartışılan bir konu haline gelmiştir. Tarih boyunca bilim, kadınlara hep mesafeli durmuştur. Bunun başlıca nedenlerini; toplumsal baskı ve devlet politikaları olarak gösterebiliriz. Bilimin temel amacı, doğa, evren ve insana dair bilgileri elde etmek ve bu bilgileri kamuoyu ile paylaşmaktır. Elde edilen bu bilgiler insan yaşamını kolaylaştırmak amacıyla kullanılır. Ama bazen bu durum tersine de işleyebilir.
Kadının yaşam kültüründe hakim olduğu neolitik dönemde, önemli icatların altında kadınların imzası bulunmaktadır. Bu dönemde doğa ve kadın iç içedir.
Bilimin insan yaşantısını büyük ölçüde etkilediği iki dönem vardır;Neolitik Devrim ve Sanayi Devrimi. Kadının yaşam kültüründe hÂkim olduğu neolitik dönemde, önemli icatların altında kadınların imzası bulunmaktadır. Bu dönemde doğa ve kadın iç içedir. Doğanın döngüsel devinimi ile kadının bedeninin devinimi aylık kanamalarından, doğurganlığına kadar birçok olgu kadın ve doğa ilişkisinin benzerliğini gözler önüne sermektedir. Kadının erkeğe öğrettiği üretim yani tarım (kadın bedeni de ürettiği için kadın bu konuyu erkekten daha iyi bilmektedir) erkeğin toplum ve yaşam içerisindeki konumunu etkilemiştir. Bu andan sonra tanrıça statüsünde olan kadın eve mahkum edilmeye bırakılmıştır. Bu durum Sümer kent devletleriyle birlikte yeni toplumun devlet eliyle inşası süreci olarak resmen başlamıştır. Sümerlerdeki ataerkil toplum inşasının merkezi olan zigguratlar, yeni sınıfın toplumun sınıfsal karakterini temsil eden bir yapı haline gelmiştir. Sümerlerle birlikte başlayan ataerkil zihniyet kendini din, bilim, felsefe ve toplumsal hayatta göstermeye başlamıştır. Bu zihniyetin devralıcıları ise Antik Yunan felsefecileri olmuştur. Bazı Antik Yunan felsefecileri insan tanımını bile yaparken kadını bunun dışında tutmuştur.
Ortaçağa geldiğimizde ise toprağa dayalı iktidar güçlerinin gelişiminin tavan yaptığı bir dönem olmuştur. Bu durum özellikle kendini din kurumlarında göstermiştir. Kadınlar cadı olarak tasvir edilip canlı canlı yakılıyorlardı. Rönesans ile birlikte kadın, kapitalist sisteme entegre edilmeye çalışılmıştır. Sanayi Devrimi ile birlikte kadın, iş gücü olarak kullanılmaya ve özellikle de fabrikalarda çalıştırılmaya başlanmıştır. Bu sistem, erkeği patron kadını ise işçi olarak toplumda ikincil statüde tutmaya çalışmıştır.
Sanayi Devrimi ile birlikte kadın, iş gücü olarak kullanılmaya ve özellikle de fabrikalarda çalıştırılmaya başlanmıştır. Bu sistem, erkeği patron kadını ise işçi olarak toplumda ikincil statüde tutmaya çalışmıştır. (Görsel: Getty Images)
Tarih boyunca kadını bilim konusunda arka planda tutmaya çalışanlara inat birçok kadın bu durum karşısında pasif kalmayarak bilim alanında önemli işler başarmıştır. Örneğin; Cosephine Cochrane (Bulaşık makinesi),Mary Anderson(Araba camı sileceği), Mary Phelps Jacob(Modern sütyen), Hedy Lamarr (Gizli iletişim sistemleri),Margaret Knight (Kese kağıdı), Tabitha Babbitt (Yuvarlak testere), Stephanie Kwolek (Kurşun geçirmez yelek), Bette Nesmith Graham (Daksil), Sarah E. Goode (Katlanabilir yatak), Martha Coston(Renkli işaret fişekleri)… ve adlarını buraya sığdıramayacağımız birçok isim daha.
Günümüz dünyasında ise kadınlar artık bilim dünyasında daha fazla yer almakta ve bu durum gün geçtikçe de artmaya devam etmektedir.
Deriyi derinlemesine temizlediği öne sürülen, ölü derileri soyup atan ve dişlerimizi daha parlak yapan bazı hijyen ürünlerinde, küçük küçük genelde de mavi, yuvarlak tanecikler olur. Mikro boncuk diyebileceğimiz bu eklemelerin çoğunlukla plastikten üretildiğini ve hem doğaya hem bize çok zararlı olduklarını biliyor muydunuz?
Yakın zamanda Avustralya Araştırma Konseyi Merkezi’nde yapılan araştırma mesela, mikro boncukların mercanlara olan etkisini araştırmış. Sonuç hiç de gurur verici değil. Lavobolarımızdan suyla birlikte akıp giden plastik mikro boncuklar, eninde sonunda denizlere döküldüğünde ve okyanuslara karışıtığında, geçtiği yol boyunca pek çok deniz canlısı tarafından yutuluyor. Dünya’da ne kadar çok insanın her gün, hem de bir kaç kere dişlerini fırçaladığını veya yüzüne bakım yaptığını düşünürsek, yıllar içerisinde miktarın ne kadar arttığını da hayal edebiliriz.
Yapılan araştırmaya göre, mikro boncuklar mercanların dar açıklığa sahip sindirim kanallarını işgal edebiliyor ve asıl yiyecek maddelerini sindirmesini engelleyerek onları açlıktan öldürebiliyor. Her gün yüz tane misket yuttuğunuzu düşünün, işte öyle bir şey. Halihazırda okyanus asitlenmesinden ve sıcaklık değişikliğinden yeterince etkilenen mercanlar, artık açlıkla da baş etmek zorundalar. Eklemeden geçmeyelim, söz konusu mercanlar destekledikleri tür çeşitliliği sebebiyle okyanusun yağmur ormanları olarak anılır. Mercanların varlığı pek çok başka deniz canlısının yaşamasına olanak sağlar ve hatta bazılarına yuva görevi yapar. Mercanlar yok olduklarında, bu canlılar da büyük oranda yok olur ve onlardan yararlanan diğer canlılar da. Yani, bildiğimiz gibi doğadan bir türün yok olması demek, doğadan bir türün yok olmasından çok daha fazla şey demektir. Ayrıca mercanlar, bulundukları kıyı şeritlerini, yükselen su seviyelerine, erozyona ve fırtınalara karşı korur.
Mikro boncuklar, sadece mercanların vücuduna girmekle kalmıyor, denizdeki pek çok diğer canlının da içerisine süzülüyor. Daha sonra bir balık yediğinizde, aslında siz de plastik yemiş oluyorsunuz. Görüyorsunuz ki plastik artık beslenme alışkanlığımızın bile bir parçası olmuş vaziyette.
Önlem olarak, Amerika’da bazı eyaletlerde Procter & Gamble, Johnson & Johnson, Colgate, Unilever ve L’Oreal gibi pek çok büyük firmanın mikro boncuk içeren ürünleri satıştan kaldırılmaya başlandı. Ve hesaplamalara göre şimdiye kadar okyanusta birikmiş plastiğin, doğadan yok olması bile yaklaşık 450 yıl kadar sürecek.
Peki “biz bunu arttırmak istemiyoruz, o zaman ne yapalım” derseniz; öncelikle polietilen ve polipropilen içeren ürünlerden uzak durabilirsiniz. Peeling yapan ürünler ve granüllü diş macunlarından diyebiliriz; ama liste uzar gider, ürünün içeriğine bakmanız yeterlidir. “Bunlardan uzak duralım da neye yakın olalım” derseniz de sizlere alternatif bir kaç yöntem önerebilirim.
Siyah nokta temizlemek için;
Tuzlu peeling önerileri de olmakla beraber, tuz veya şeker gibi kristal yapılı şeylerin cilt için kullanımının doğru olduğunu düşünmüyorum, ayrıca cildin o anki su dengesine de etkisi olabileceği için Türk kahvesi daha doğru bir seçim olur. Onun da cildi aşındırmaması için zeytin yağı ile birlikte uygulanması daha iyi olur.
Elde edilecek en güzelini yine doğal olanından alın.
1- Bir tencerede su kaynatın. 2- Su biraz soğuduktan ve buharı yüzünüzü haşlamayacak noktaya geldikten sonra, çok yaklaşmamak suretiyle, yüzünüzü tencereye yaklaştırıp, buharın kaçmaması için açık yerleri büyük bir havluyu kafanıza atarak kapatın. 3- 30 saniyelik seanslarla yüzünüze buharı 3-4 kere uygulayın, mümkünse buharı uygularken çok fazla nefes almayın ve gözlerinizi de mutlaka kapalı tutun. 4- Daha sonra hemen yüzünüze bir çorba kaşığı ayçiçeği ya da zeytin yağı uygulayın; fakat yağı çok fazla yedirmemeye dikkat edin ki türk kahvesinin yüzünüzü aşındırmaması için uygun ortam oluşsun. 5- Göz çevrenizi dışarıda bırakacak şekilde bir çay kaşığından da az Türk kahvesini seyrek olacak şekilde yüzünüze yapıştırın. 6- Şimdi masaj kısmına geçiyoruz, bu kısımda iki şey çok önemli, bastırmamanız ve yüz kaslarınızı bir yol haritası olarak varsaymanız. Neredeyse değmiyormuş kadar hafif bir şekilde, parmaklarınızın ucuyla kahveyi dairesel hareketlerle yüzünüzde ilerletin. İlerlerken el yordamıyla yüzünüzün hatlarını takip edin. 7- Yüzünüzün tahriş olma eşiğini hissedebilirsiniz, o eşiğe gelmemeye çalışarak bütün yüzünüze uyguladıktan sonra, aktarlarda bulabileceğiniz doğal sabunlarla yıkayın. 8- Yıkama işlemini şöyle yaparsanız daha bile güzel olur; sabunu iyice köpürtüp, henüz kahvesini durulamadığınız yüzünüze yine tahriş etmeden uygulayın ve suyla durulayın.
Kahve yerine mısır unu kullananlar da olabiliyor, fena bir fikir değil denemek lazım. Ayrıca yumuşak bir kese ile eğer ki banyo yaparken yüzünüzü keselerseniz, zamanla cildinizin çok güzelleştiğini görürsünüz; ama belirttiğim gibi, yüz derisi gerçekten çok hassastır ve zarar vermemek için çok çok yumuşak davranmanız gerekir. Sonuçlar en az kozmetik peeling ürünlerininki kadar güzel olacaktır. Zaten doğrusunu söylemek gerekirse, bütün o kimyasal kozmetikler bizleri güzelleştirmenin yanı sıra, hücrelerimizde bozulmalara sebep olan pek çok kimyasal toplanmasına ve cildin erken yaşlanmasına sebep oluyor. Mesela benim ergenlikte kullandığım ismini vermek istemediğim bir markanın sivilce kremlerinden dolayı yüzümde ufak çöküklükler ve delikler oluştu, sadece dikkatli bakıldığı takdirde görünmesine rağmen somut bir örnek olarak verilebilir. Kendinize uygun yağları ve karışımları deneme yanılma yoluyla öğrenebilirsiniz, aktarlarda pek çok değişik ürün bulunuyor, ben şahsen kendi kendime karışım yapma taraftarıyım; ama araştırmak önemli. Bazı yağların, bazı bünyelerde tüy köklerini beslemesi de mümkün olabilir. O insanların yağ yerine kullanabilecekleri başka bir yöntem biliyorum. Eğer ki bir yarım çay bardağı temiz suyun içine 6-7 tane ayva çekirdeği atıp, buzdolabında üzeri kapalı bir şekilde bekletirseniz, bir kaç güne jel kıvamında bir bazınız olur ve bu jel aynı zamanda hücre yenilenmesine katkıda bulunmaktadır.
Dişlerimizi fırçalamak için;
Uzun zamandır kendi diş macunumu yapma fikrim vardı, daha önceki bir haberimizde de bunu yapmış Amerikalı genç bir kadından bahsetmiştik. Henüz yapmadım; ama benden önce denemek isteyenler için sizlere tarif verebilirim.
1- Bir bardağın üçte ikisine karbonat koyun. 2- 4 çay kaşığı kadar deniz tuzu ilave edin. 3- Nane, kekik veya başka türden anti bakteriyel yağlardan on damla ekleyin. 4- İyice karıştırıp, kapalı bir kapta saklayın.
Hem kendi diş sağlığınız hem de kimyasallardan uzak kalmak için kendi diş macununuzu yapın.
Bunları artık deneye deneye, araştıra araştıra bulup formüller geliştirmek mümkün olacaktır. Karbonat dişleri beyazlatır; fakat onun da zararları ve yararları tam olarak onaylanmış değildir. Şahsi fikrim hazır kozmetiklerin de en az doğal türevleri kadar zararlı olduğu ve para kazanmak için firmaların bizlere pek çok şeyi sağlıksız da olsa cilalayıp sunduğu olduğu için, ben bu riski göze almaktan sıkıntı duymam; ama tabi ki karar sizlerin olacaktır. Her şeyin yapay, her şeyin kimyasal olmaya başladığı dünyamızda buna ne kadar az katkıda bulunursak, kendi vicdanımız o kadar rahat olacaktır. Sizler başka yerden kısarsınız, ben başka yerden, böyle bir dünyada her hareketimizi doğaya uydurmak çok zor olsa da bir ucundan mercanlara, diğer ucundan balıklara biraz yardım edeceğiz. Küçük değişiklikler, büyük farklar yaratır, yeter ki küçümsemeyelim.
Kaynaklar: Ncbi, Huffington Post, National Geographic Başlık Görseli: Deviantart
Farklılığı ile dikkat çeken sfenks kedisi, ilk defa görenleri şaşkına düşürmeyi başarıyor.
Hayvanları ve fotoğrafı çok seven Alicia Rius, hayvanların kişiliklerini ve ifadelerini fotoğraf çalışmalarında yansıtıyor. Sfenks (Sphynxes) çekimlerinde de bu detayları çok net yakalayabiliyorsunuz.
Bilindiği gibi sfenksler, 1960’larda genetik mutasyon sonucu doğdular. Tüysüz olmaları sizi ürkütmesin,Alicia‘nın çekmiş olduğu fotoğraflar sfenkslerin aslında ne kadar efsane bir kedi olduklarını ortaya koyuyor. Garip güzelliklerinin derinliklerini keşfedin.
Koreli bir grup araştırmacı günde birkaç bardak kahve içmenin kalp hastalıklarına neden olan atardamar tıkanmalarını engelleyebileceğini düşündüklerini belirtti. Gerçekten kahve yararlı mı yoksa zararlı mı?
Çalışan 25 bin kadın ve erkek üzerinde yapılan araştırmalarda düzenli olarak sağlık durumları incelendi. Günde 3 ila 5 bardak arası kahve tüketen çalışanlarda diğerlerine göre erken dönem kalp hastalıklarında görülen semptomlar daha az ortaya çıktı.
Sonuçlar kahvenin sağlığa yararlı mı, yoksa zararlı mı olduğuna dair süregelen tartışmayı tekrar alevlendirdi. Kahvenin kalp sağlığına olan etkisi konusunda dünya hala kesin bir sonuca varabilmiş değil. Kimi çalışmalar kahve tüketiminin kalp için risk taşıdığını dile getirirken diğerleri bu içeceğin kalbe iyi gelebileceğini öne sürüyorlar. Fakat iki iddianın da kesin bir kanıtı bulunmuyor.
Koreli araştırmacılar çalışmalarında sağlık taramalarında kalbi besleyen koroner atardamarlarında oluşabilecek herhangi bir hastalık belirtisi aradılar. Sonuç olarak gün içerisinde birkaç bardak kahve içenlerin, hiç kahve içmeyenlere göre koroner arterlerinde hastalığa neden olabilecek kalsiyum birikmelerine daha az rastlandı.
Araştırmacılar, kahve ve koroner arter hastalığı arasındaki ilişkinin kesinleşmesi ve açıklanabilmesi için daha fazla araştırma yapılması gerektiğini söylediler.
İngiliz Sağlık Vakfı’ından Victoria Taylor, kahve tüketimi ve atardamar tıkanıklığı oluşumundaki düşük risk arasında olası bir bağlantıya dikkat çeken çalışmanın onaylanması ve bu ilişkinin nedenlerini anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu belirtti. Aynı zamanda farklı yeme alışkanlıkları ve yaşam tarzına sahip güney koreliler üzerinde yapılan bu araştırmanın sonuçlarının genellemesi konusunda dikkatli davranılması gerektiğini ekledi.
Çevre etkinlikleri ile ilgili son bilgileri yayınlayan Çevreci Etkinlikler ikinci yılını doldururken aynı zamanda önemli bir buluşmaya da imza atıyor.
“Çevre Sorunlarına Çözümler Buluşması” adıyla gerçekleştirecekleri toplantıda; gıda, tarım, alternatif ekonomi, deniz, sulak alanlar, yeşil alanların tahribatı, ulaşım, enerji, iklim değişikliği ve çevre politikaları alanlarındaki çözüm önerileri paylaşılacak. Sonrasında “Çevre Sorunlarına Medyanın Bakışı ve Çözüm Önerileri” adlı panel gerçekleştirilecek. Ardından da Sürdürülebilir Yaşam TV‘den film gösterimleri yapılacak.
Yer: Yapı-Endüstri Merkezi
Fulya Mah. Yeşilçimen Sok. No:12/430, 34394 Fulya/Şişli İSTANBUL Tarih: 14 Mart 2015, Cumartesi
Etkinlik programını ve detaylarını öğrenmek için linke tıklayınız.
Sadece bir haftalık bir deneyimle geri döndüğüm Şanlıurfa, Mardin, birkaç küçük köy ve bir de Suriye sınırında savaşın dibinde bir ilçe olan Akçakale’de gördüğüm, dinlediğim, “fark ettiğim” onca olay ve duyumdan sonra dedim ki kendi kendime: “Ankara’nın göbeğine oturup tüm şımarıklığımla eleştirdiğim, eleştirdiğimiz gibi değilmiş hiçbir şey.” Müdahil olduğum, tanıklık ettiğim bunca olayı, bunca hikayeyi kelimelerimin müsaade ettiğince, naçizane bir duyarlılıkla anlatmak paylaşmak istiyorum.
Televizyondan izleyip, gazeteden okuyup hatmettiğimiz; fakat ötesini çok da irdelemediğimiz zira geceleri yastığımızla dost zamanlarımızda yaşanan bu savaş insanları kırıp geçiyor. Bir de öyle bir savaş ki bu bir elinde din, ötekinde töre. Bir kolu Suriye’den uzanıyor; diğeri tam da ailenin, aşiretin içinden.
Fotoğrafları, videoları görüp keşke Ankara’da olsaydım diye içimin gittiği 8 Mart’ta, Urfa’da Ahmet Korkmaz, 35 yaşındaki eşi Ceylan Korkmaz’ı pompalı tüfekle arkasından vurarak öldürdü. Cinayetinin adını da “namus“ koydu emniyetteki sorgusunda.
Yine aynı gün Şanlıurfa’da, yalnızca kadınların katılımına açık Rojin konserinde parmakla sayılabilecek kadar az kadın bulundu. Çünkü evinden çıkıp gelemedi kadınlar ki bunun adına da “namus” dendi. Bizim Kadın Köyü’nde de durum aynıydı.
Harran Ekolojik Kadın Köyü konserinde izleyicilerin tamamını oluşturan erkekler.
Kadın “erkeği” olmadan gidemezdi. Erkeği varken de gidemezdi de işte en azından birkaç adım geride yürürdü ondan. Çalıştayına katıldığım, Harran’da kurulacak olan Ekolojik Kadın Köyü bünyesinde yapılan etkinliklerde, Harran ve çevre ilçelerden katılan kadın sayısı yok denecek kadar azdı. Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu başkanı, benim de gönlümün sultanı olan Canan Güllü durumu şu şekilde ifade etti: “Urfa hâlâ aynı noktada. Erken evlilik, imam nikâhı, kız çocuklarının eğitim sorunu… İşte bu yüzden Ekolojik Kadın Köyü…”
Tarihinde yani Mezopotamya’nın geçmiş döneminde, hükumdarlarla birlikte yasalara mühür basan kadınların yaşadığı bu topraklarda, erkeğin 3 metre gerisinden yürüyen kadınlar görmek öyle üzücü ki. Yöre halkından kadınlarla konuştuğunuzda neredeyse bunu bekler gibi mutlu olup, gülümsediğinizde ta yüreklerinden getirdiği bir tebessümle karşılık veriyorlar.
Emeğe inanan, eğitime bel bağlamış bir muhtara sahip Aydüştüadında bir köyü ziyarete gittik. Adıyla çok yaşasın bu köy! Üç ailenin yaşadığı bu köye bir okul yaptırmış muhtar. Belki bir desteğimiz olur diye anlattı da anlattı. Bu ufak okulun kapısını açtı, ışıklarını yaktı. “Gelin” dedi: “Bir bakın hele.” Anasınıfı var dünyayı yeni öğrenenlere. İçinde ne bir oyuncak, ne bir renk yüze gülen… “Okuyun” nutuklarıyla yaklaştığım çocuklardan birisi (bir kız çocuğu), “Abla bana bir tane resmini bıraksana” dedi. Dünyanın dışından gelmiş gibi görünen ben ona ilham olacaktım akşam herkes uyuduğunda, minik yatağında. Eğilip okuma, yazma, çizme sözü almaya kalkışınca, bana emanet ettiği bir adet cümleyi kalbim kazına kazına yol boyunca düşündüm: “Beni okutmazlar ki abla.”
Tesadüf bu ya, iki gün sonra Harran Kaymakamı Selami Yazıcı bizi misafir etti odasında. Sorduk soruşturduk eğitim durumlarını. Bu köy için de yardım istedik istemesine de; Harran’a bağlı 101 adet köy varken “Hangi birine uzanacak devletin eli” de demedik değil. Biraz sayılarla konuştu Kaymakam Bey, birkaç hikâye bahşetti. Mesela bir köyde, köylünün “Çocuklarımızın ahlakını mı bozacaksınız?” deyip okul yapımını reddettiğini… Mesela oralarda eğitim hayatının Aralık’ta başlayıp Nisan’da bittiğini; çocukların tarlalarda çalışmaya gittiğini.
Kusuruma bakmayın uzatıyor da uzatıyorum ama aklım öyle dolu ki. Düşünüyorum; buralarda kadınlar daha doğduğunda lanetleniyor. Ortak noktaları acıları olan bu kadınlar; susmayı, karşılık vermemeyi, duygusunu saklamayı görev biliyorlar. Böyle yetişmişler. Koca koca cümleler kurmuyor, kuramıyorlar. Erkek emir dolu konuşup tek kelimelik emirler yağdırırken, başları önde kafa sallayıp kul oluyorlar. Gördüğüm en az çocuğu olan kadın, yedi çocuk doğurmuştu. Biz şehir feminizmi yaparken; onlar baba, amca, dede, ağabey, koca diye uzanan erk silsilesini besliyorlar. Dayak, hakaret, insandışılaştıran davranışlara maruz kalıyorlar. Kız çocuğu babasının kucağına oturup onunla oynayamıyor günah diye…
Öyle çok hikâyem var ki herkes bilsin istediğim… Başkalarına normal gelen ama bana anlatmak zorunda olduğumu hissettiren öyle birikmişliğim oldu ki bu bir haftada. Dilerim ki gidip kendi gözlerinizle görüp kendi yüreğinizle hissedin. Dilerim ki bu yazıdan sonra cebinizdeki üç beş kuruşu saklayıp köylere bir kalem bir de defter gönderin. Dilerim ki oralardaki kız çocuklarının hayallerini süsleyebilin siz de.
Celal Bayar Üniversitesi ile Manisa Gıda Tarım ve İl Hayvancılık Müdürlüğü’nün ortaklaşa oluşturduğu proje ile Marmara Gölü ekosisteme kazandırılacak.
Doç. Dr. Oğuz Kurt, Marmara Gölü özelindeki çalışmaların incelendiğinde, bölge ekonomisinde önemli bir yeri olan ve balıkçılık faaliyetlerinin de devamlılığını sağlayan su yosunları ile ilgili hiç çalışma yapılmadığına dikkat çekerek, “Yaşayan her sucul ekosistemde olduğu gibi Marmara Gölü’nde de ekonomik ve ekolojik verimlilik ile trofik düzeyi belirleyen en önemli canlı gurubu birincil üretimi sağlayan su yosunlarıdır. Çalışmalarına başladığımız bu proje ile gölün sürdürülebilirliği adına bilimsel bir şekilde değerlendirme yapılacak ve bölgedeki ekosistemin değeri ortaya konmuş olacaktır” dedi. Marmara Gölü‘nün ekonomik önemi dışında ülkemiz sulak alanları içinde ekolojik olarak da önemli bir yere sahip olduğunu belirten Kurt, şöyle konuştu: “Bilindiği üzere sulak alanlardaki önemli canlı gruplarının başında su kuşları gelmektedir. Marmara Gölü; çok sayıda göçmen ve yerli kuş türünün barınma, beslenme ve üreme ihtiyaçlarını karşıladığı bir alandır. Gölde günümüze değin yapılan çalışmalar sonucunda; 54 yerli, 43 yaz göçmeni, 36 kış göçmeni ve 11 tanesi geçiş yapan toplam 144 kuş türü saptanmıştır.“
Manisa Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürü Hasan Çebi de, Gediz havzasının önemli sucul ekosistemlerinden olan Marmara Gölü’nün bölge ekonomisine olan katkısının oldukça büyük olduğunu ifade ederek şunları söyledi: “Katkının en büyüğü balıkçılık faaliyetlerinden elde edilmektedir. Gölün son 10 yıllık avcılık verileri incelendiğinde, yıllık balık veriminin değişkenlik göstermesine karşın ortalama 100 ton civarında olduğu görülmektedir. Avlanan balığın 60 tonu sazan, 40 tonu sudak, yayın, kolyoz ve havuz balıklarından oluşmaktadır. Geçmiş yıllarda yoğun şekilde avlanıldığından dolayı yılan balığının nesli maalesef tükenmiştir. Ayrıca, gölden balıkçılık faaliyetleri dışında, tarımsal sulama amaçlı kullanım ve yaz aylarında suların çekilmesi sonucu kıyılarda oluşan verimli alanlarda tarım faaliyetlerinin yapılması bölgeye ekonomik anlamda katkı sağlamaktadır.“
Celal Bayar Üniversitesi ile Manisa Gıda Tarım ve İl Hayvancılık Müdürlüğü’nün ortaklaşa oluşturduğu proje ile verilerin daha detaylı inceleneceğini ve bu konudaki eksikliklerin yapılacak analizler sonucu giderileceğini de belirten Çebi, sözlerini şöyle tamamladı:
“Proje kapsamında gölün, toplam fosfor, çözünmüş organik fosfat, ortofosfat, nitrat, nitrit, toplam azot ve amonyak analizleri yapılacaktır. Bu bağlamda Marmara Gölü’nde yapılan analizler bilimsel şekilde değerlendirilmiş ve gölün yaşayan bir ekosistem olarak değeri ortaya çıkmış olacaktır. Yani Marmara Gölü’nde yapılan bilimsel çalışmalar sürdürülebilir balıkçılığın ve sucul ekosisteminin verilerini ortaya koyacaktır.“