Ana Sayfa Blog Sayfa 712

Koyun yılında koyunlar hakkında bilmedikleriniz

19 Şubat ile Çin Burç Takvimi’ndeki ”Koyun Yılı’‘ başladı. Antik çağ Çin taktiklerinin esas alındığı Çin Astrolojisi’nde, her yıl bir hayvan sembolü ile temsil edilir. 2003, 1991, 1979, 1967 veya 1955 yıllarında doğmuş iseniz siz de koyun yılında dünyaya gelenlerdensiniz.

Peki hazır koyun yılındayız, koyunlar hakkında ilginç şeyler öğrenmeyelim mi?

Yün Bebekler

Koyunlar çok sosyal hayvanlar olup insanlarla ve diğer canlılarla harika ilişkiler kurabilme yeteneğine sahiptirler. Heyecanlandıklarında salladıkları kuyruklarıyla bu müthiş sevimli canlılar son derece oyun meraklısı hayvanlardır.


Hislere Kuvvet

Koyunların diğer canlılar ile etkileşimlerinde duygusal ipuçlarını takip edebildikleri gibi insanlar ile olan iletişimlerinde de aynı durum söz konusu. Çalışmalar gülümseme ifadesinin onlarda olumlu tepkileri meydana getirdiğini gösteriyor. Yani bir koyunun arkadaşlığını kazanmak için ona kocaman sırıtmanız işinizi kolaylaştıracaktır.


LGBT Koyun

Bu doğru. Koyunlar eşcinselliğe sahip bir topluluktur. Bir erkek koyun ile başka bir erkek koyunun ilişki kurma ihtimali %8. Ve diğer koyunlar bunda yanlış bir şey görmemekteler.


Yüce Koyun Olmak

980x (3

Eski Mısırlılar, koyunların  kutsal olduklarına inanırlardı. Koç başlı bir tanrıları olan Mısırlılar, öldükten sonra koyunları mumyalardı.


Sonsuz Dostluk

goats2

Koyunlar arkadaşlıklarını asla unutmazlar. Harika bir belleğe sahiptirler. Tıpkı insanlar gibi birbirlerinin suratlarını tanıyabilirler. Her koyunun ortalama 50 surat hatırlama hafızası vardır.


Beyaz yünlü, beyaz önlüklü

sheep
 
Koyunlar için bir doktor demek doğru olacaktır çünkü kendi kendilerini tedavi edebildikleri bilimsel araştırmalarca kanıtlanmış. Onlar hasta oldukları zaman, kendilerine şifa olabilecek otu iç güdüsel olarak bulup, tüketebiliyorlar. Ayrıca bir koyun hasta olduğunda, kendini sürüden olabildiğince uzak tutmaya çalışır.


Onlar her yeri görür 

Bebek Kuzu

Koyunlar başlarını çevirmeden arkalarında neler oluyor görebilirler. Kötü derinlik algılarının aksine üstün bir panoramik görüş (320 derece) yeteneğine sahiptirler.


Süper Koyun

WinterSheep_20131215

Koyunlar, tamamen gömülü bir halde karın altında yaklaşık 4 ila 9 gün arasında kalabilirler.


Efsanelerin Pamuk Konukları

980x (5)

Yunanlılar koyunları çok sever. Jason ve Argonauts Destanı’nda tüm hikaye bir koyunun etrafında döner. Hikayede dünyanın bir ucuna altın koyun postunu bulmaya giderler. Bu post direkt cennete uçabilme özelliğine sahiptir. 

Bu olağanüstü canlıları tanıdıktan sonra, koyun yılı bize ne getirecek dersiniz? Biz çatışmaların son bulduğu barış, birlik ve dayanışmanın sürdüğü bir yıl umut etmekteyiz. Mutlu Koyun Yılları! 

Kaynak: Boredpanda

Van Gölü’nde korkunç tehlike

Van Belediyesi’nin çöplüğü metan gazı seviyesinin yükselmesi nedeniyle patlamak üzere! Çevreciler tedirgin, Van Belediyesi ise konuya kayıtsız!

Van’a gidip incelemelerde bulunan Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, kentin çevre sorunlarıyla ilgili açıklamalar yaptı. Atıklardan dolayı Van Gölü’nün gittikçe kirlendiğini ve ömrünün kısaldığını söyleyen Bozoğlu, yıllardır Van’ın büyük sorunlarının başında gelen Van çöplüğünün de metan seviyesinin çok yükselmiş durumda olduğunu ve patlama riski olduğunu söyledi.

Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Baran Bozoğlu, Van’ın ciddi çevre sorunlarının olduğunu belirtti. Özellikle Van Gölü’ne dikkat çeken ve gölün ömrünün kısa olduğunu ifade eden Bozoğlu, “Bir yandan Van Gölü ile gurur duyacaksın, koruduğunu söyleyeceksin, Van Gölü’nü bir değer olarak ortaya koyacaksın; bir yandan da atığını, bütün pisliğini bu göle boşaltacaksın. Bu kabul edilebilir değil. Ben yetkilileri uyarıyorum, Van Gölü ölmek üzere olan bir göldür. Van’da vahşi bir depolama alanı var. Çöpler doğaya veriliyor. Hiçbir düzenleme yok. Birçok atık Van Gölü’ne akıtılıyor. Bu Van Gölü’nün yok olmasına neden olacak. Tıpkı Ankara’daki Mogan Gölü’nde olduğu gibi. Van Gölü’nün büyüklüğüne bakıp ‘nasıl olsa bize bir şey olmaz’ yaklaşımı doğru bir yaklaşım değildir. Bu noktada Van Gölü’nün ömrünün kısaldığını söyleyebiliriz” şeklinde konuştu.

Van Gölü 2
Özellikle Van Gölü’ne dikkat çeken ve gölün ömrünün kısa olduğunu ifade eden Bozoğlu, “Bir yandan Van Gölü ile gurur duyacaksın, koruduğunu söyleyeceksin, Van Gölü’nü bir değer olarak ortaya koyacaksın; bir yandan da atığını, bütün pisliğini bu göle boşaltacaksın. Bu kabul edilebilir değil” dedi.

Van’da bir takım arıtma tesislerinin olduğunu fakat yaptıkları incelemede özellikle Erciş ve Muradiye’deki bölgelerdeki arıtma tesislerinin çalışmadığını gördüklerini de söyleyen Bozoğlu, “Üzerinde otlar bitmiş durumda. Dolayısıyla atık sular arıtılıyormuş gibi gösteriliyor. Fakat çalışmıyor. Bu oranlar geri kalmışlığın somut göstergeleridir. Van Gölü’ne sahip çıkılmadığının, kirlenmesine göz yumulduğunun kanıtıdır. Yani aslında atık sular arıtılmamakta, derelere, Van Gölü’ne endüstriyel ve evsel atıksular boşaltılmaya devam edilmektedir” dedi.

Van’daki hava kirliliğine de dikkat çeken Bozoğlu, Van’da ciddi bir hava kirliliği problemi olduğunu direk Çevre Şehircilik Bakanlığı’nın ölçüm istasyonu sonuçlarına göre tespit ettiklerini söyledi. Gelen yardım kömürlerinin kalitesiz olduğunu bildiklerini anlatan Bozoğlu, “Buna bağlı olarak da hava kirliliğinin gittikçe arttığını söyleyebiliriz. Yurttaşlara çözüm üretmek amaçlı kömür dağıtıyorsunuz. Fakat bu seferde onların ciğerlerini zehirliyorsunuz. Isıtıyorsunuz fakat hasta ediyorsunuz” diye konuştu.

P10 kirleticisi sınırı aştı

Avrupa Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü raporlarında partikül madde 10 denilen kirleticinin günlük ortalamasının 1 yıl içerisinde sadece 35 kez aşılabilmesine izin verildiğini belirten Bozoğlu, “35 günden fazla aşılması halinde acil önlemler alınması gerekmektedir. Van’da ise bu değer, çok daha fazla aşılmaktadır. Van’da 120 günü geçtiğini tespit ettik. Buna rağmen herhangi bir önlem alınmamaktadır. Burada temiz hava eylem planını ortaya konulması gerekmektedir. Bu planla da kirlilik nedenleri belirlenerek ve çözüm üretilebilmektedir” dedi.

Baran Bozoğlu
Van’ın çöplük alanında incelemelerde bulunduğunu ve dehşete düştüklerini kaydeden Bozoğlu, Van’a hiç yakışmayan bir atık sahasıyla karşılaştıklarını söyledi. Bozoğlu, “Korku filmi gibiydi. Maddi durumu iyi olmayan insanların orada çöp kamyonlarının önünde durup işe yarar madde ayıklamaya çalıştıklarını gördüm. Bu Van’a ve Vanlılara yakışmayan bir uygulamadır” dedi. (Görsel Kaynağı: Hürriyet)

“Korku filmi gibi”

Van’ın çöplük alanında incelemelerde bulunduğunu ve dehşete düştüklerini kaydeden Bozoğlu, Van’a hiç yakışmayan bir atık sahasıyla karşılaştıklarını söyledi. Bozoğlu, “Korku filmi gibiydi. Maddi durumu iyi olmayan insanların orada çöp kamyonlarının önünde durup işe yarar madde ayıklamaya çalıştıklarını gördüm. Bu Van’a ve Vanlılara yakışmayan bir uygulamadır. Acilen, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın, valiliğin ve belediyelerin harekete geçerek önceliklerini çevre sorunlarına yani halk sağlığına ayırmaları gerekmektedir” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce’nin belediye başkanlığı döneminde bir fotoğraf paylaştığını belirten Bozoğlu, “Bir çöp alanının önüne masasını atmış ve oradaki çöp alanını ne kadar kötü olduğunu ifade ediyor. Kendisini Van’daki çöp alanına görmeye davet ediyoruz. TOKİ konutlarını gezmek yerine masasını Van’daki çöp alanına atıp bir an önce buradaki belediyeye destek verip, problemi çözmeye davet ediyoruz. Şu anda Van patlamak üzere. Metan seviyesi çok yükselmiş durumda. Bir an önce burada incele yapılması gerekiyor. Biz Sayın İdris Güllüce’yi Van çöplüğünü görmeye davet ediyoruz” dedi.

“Ucube TOKİler”

TOKİ’nin deprem sonrası kente ucube binalar diktiğini söyleyen Bozoğlu, “Van’da deprem sonrası yeni binalar yapıldı. Ve ne yazık ki kentin estetiğine dair güzel görünmesine dair bir çaba harcanmadığını görüyoruz. TOKİ konutları gelmiş tıpkı Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın amblemindeki gibi o çirkin konutları Van’ın göbeğine dikmiş durumdalar” dedi.

Başlık Görseli: Wikimedia

Yeşil ekonomiye geçen Ruanda kazançlı çıktı

Ruanda, 2001 ile 2012 yılları arasında her sene, yüzde 8 olmak üzere, inanılmaz bir sosyo-ekonomik gelişim gösterdi. Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası’nın görüşlerine göre Ruanda, çok büyük bir ekonomik patlamanın eşiğinde.

Başardığı iyileştirmenin rahatlığına kapılmayan Ruanda, politikalarına akılcı yollarla devam etti. Ekonomik gelirinin büyük bir kısmını turizm ve kahve ticaretinden sağlayan bu Afrika ülkesi, geleceğiyle ilgili atılım yapmaya ve çevreyi koruma çalışmalarını güçlendirmeye karar verdi.

Dünyadaki en ender goril türü olan Gorilla beringei graueri gibi Ruanda’ya özgür dağ gorillerini korumakla ve Nyabarongo-Akagera bölgesinde bulunan sulak alanlarını yenilemekle ilgili projeler, şu ana kadar ülkenin ekonomik ve çevresel alanda atmış olduğu adımlardan sadece bir kısmı. Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile işbirliği yaparak, ekosistemlerini yenileyen Ruanda, Virungas Milli Parkı’nda bulunan soyu tehlikedeki gorillerinin popülasyonunda az da olsa bir artış yaratabildi.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile işbirliği yaparak, ekosistemlerini yenileyen Ruanda, Virungas Milli Parkı’nda bulunan soyu tehlikedeki gorillerinin popülasyonunda az da olsa bir artış yaratabildi.

Goril popülasyonlarını korumaya alıp çoğaltmasının Ruanda’ya turizm açısından da çok büyük getirileri oldu. Turizm sektöründen elde edilen kazanç, ülke ekonomisinin gelişmesine en büyük katkıyı sağlıyor ve aynı zamanda turistlerin büyük bir çoğunluğu da gorilleri görmek için ülkeyi ziyaret ediyor.

1990’larda ülkenin turizminde bir düşüş oldu. 2000 yılında ise toplamda 1200 turist gorilleri görmek için ülkeye giriş yaptı. Ekosistemlerin yenilenmesi sonucu, 2004 yılında turist sayısı, rekor denecek bir yükselmeyle 7417’ye çıktı. Gorilleri görmek için kişi başına 375 dolar veren turistler, 2005’ten beri ülkeye toplamda her yıl 3 milyon dolar kazandırdı. Milli Parka yapılan ziyaretlerin artması, yerel halka da pek çok yeni iş imkanı yarattı.

Ruanda, turizmden elde ettiği kazancın çoğunu çevre koruma ve geliştirme çalışmalarına harcayarak, yerel halkın daha da fazla fayda sağlayacağı ortamı oluşturmaya çalışıyor.

Ruanda Turizm
Ruanda, turizmden elde ettiği kazancın çoğunu çevre koruma ve geliştirme çalışmalarına harcayarak, yerel halkın daha da fazla fayda sağlayacağı ortamı oluşturmaya çalışıyor.

Ruanda’nın sulak alanlarını yenileme çalışmaları da ekonomisinde bir mihenk taşı oldu. Ruanda’nın 1650 km2’lik bir alanını kaplayan sulak alanları, ülkenin yüzde 7’sine denk geliyor. Nyabarongo’da bulunan Akanyaru’nun sazlıklarla dolu göl kıyısı ve Akagera Milli Parkı, özellikle barındırdığı kuş türleriyle biyoçeşitlilik için sıcak noktalar.

Aynı zamanda, Ruanda Doğa Koruma Birliği, Nyabarongo Nehri kıyısında yapılan yasa dışı tarımın önüne geçmek için uğraş veriyor. Bu kapsamda, nehir kıyısında yapılan tarımı engelleyip, yerel halkı papirüs ve hint darısı gibi sulak alanlardan elde edilen sürdürülebilir tarım ürünlerini yetiştirmek ve işlemek üzerine eğitiyor. Yapılan çalışmalar sonucunda ekonomik açıdan Ruanda yine kazançlı çıktı. Örneğin; geliştirmelerden önce, geçimini düşük kalite ürünlerle sepet örerek kazanan insanlar, bir ürünü iki-üç dolara satıyordu. Edindikleri eğitim ve yeni piyasalara erişim olanağı sonrası aynı sepetçiler, yüksek kalite ham madde ile ördükleri ürünlerin her birinden 10 dolar kazanmaya başladı.

Ruanda’nın başarısı, ekosistemlerin korunmasının ekonomik açıdan da faydalı bir durum olabileceğini açıkça ortaya koydu. Ruanda’nın biyoçeşitliliğini koruyarak edindiği kazanımın yıllık 21-72 trilyon doları bulduğu tahmin ediliyor.

Ruanda’da meydana gelen değişimler, yeşil ekonomiye geçmenin, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler için gerekli ve yararlı olduğunu gözler önüne seriyor.

Kaynak: UNEP

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden zararlı geri dönüşüm!

0

İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa-Foça arasındaki demir-çelik fabrikalarının cüruf atıklarını yol yapımında kullanıyor. Belediye tarafından “çevre sorununa çözüm” olarak sunulan bu “geri dönüşüm”, konunun uzmanları tarafından ise şüpheyle karşılanıyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından aylık olarak basılan kent dergisinde ve Belediye’nin internet sitesinde yer alan habere göre; demir-çelik fabrikalarının cüruf atıkları, yol yapımında kullanılmaya başlandı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu‘nun talimatıyla yürütülen proje kapsamında, cüruf atıkları sadece yeni yolların alt yapısında değil; parke ve bordür üretiminde de kullanılacak. Belediye, cürufun geri dönüşüme kazandırılmasını çevrecilik açısından önemli görse de; uzmanlar, projenin çevreye zarar vereceği görüşünde.

“Büyükşehirden Cüruf Harekatı” başlığıyla yayınlanan haberde, demir-çelik fabrikalarının cüruf atıklarını depolama sorunu yaşadıkları belirtiliyor. Belediye’nin cüruflarının yol alt yapısında kullanmasıyla birlikte hem çevre sorunlarının çözümüne hem de ekonomiye katkı yapıldığı savunuluyor. Üreticilerin projeyi “40 yıllık çevre sorununu ortadan kaldıracak cesur bir adım” olarak nitelendirdiğinden bahsedilen haberde; cürufun çevreye ve insan sağlığına zarar vermediği, yüzeysel su ve yer altı suyu kirliliği tehlikesi yaratmadığı da belirtiliyor. Fakat konu ile ilgili açıklamalarda bulunan uzmanlar, Belediye’nin bu uygulamasının doğru olmadığı kanaatinde.

11015417_10153090898686506_506823150_n
İzmir Büyükşehir Belediyesi, Aliağa-Foça arasındaki demir-çelik fabrikalarının cüruf atıklarını yol yapımında kullanıyor. Belediye tarafından “çevre sorununa çözüm” olarak sunulan bu “geri dönüşüm”, konunun uzmanları tarafından ise şüpheyle karşılanıyor.

“Özel sektör, yarattığı kirliliği bertaraf etmek zorunda”

Dokuz Eylül Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Enver Yaser Küçükgül, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin savunduğunun aksine; cüruf bileşiminin yağmur sularıyla çözünerek yer altı sularına, toprağa karışacağını vurguluyor. Cüruf içeriğine baca külleri karıştığında durumun daha vahim bir hal alacağını belirten Küçükgül, “Cüruf bileşimi, tehlikeli zararlı atıklar yönetmeliğindeki esaslara göre analizlenmiş mi? Böylesi atıkların vitrifikasyonu yapılmadan doğrudan sağa sola yayılması; toprak, su, yer altı suyu ve hava kirliliğine yol açacaktır” diyor. “Halkın vergisi ile faaliyet gösteren belediyenin demir-çelik sektörünün atıklarını üstlenmesi doğru mu?” sorusunu da soran Küçükgül, özel sektörün yarattığı kirliliğin belediye tarafından üstlenilmesini eleştirerek, sektörün kendi atıklarını bertaraf etme zorunluluğu olduğunu vurguluyor.

“Sadece cüruf değil serilen, kurtulamadıkları, EAOT bulaşıklı cüruflar!”

Kimya Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi Eski Başkanı Ertuğrul Barka‘ya göre ise; demir-çelik üretimi sırasında önemli olan atık sadece cüruf değil. Ark ocağı tozlarına (EAOT) da dikkat çeken Barka; “Demir-çelik fabrikalarındaki atıklar, elektrikli ark ocağı tozları ve cüruftur. Bu tozlar ağır metallerden oluşmaktadır. Genel olarak, bir ton çelik üretiminde yaklaşık 14 kg EAOT ve 100 kg cüruf açığa çıkmaktadır. EAOT uzun zamandır Türkiye, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletlerinde tehlikeli atık olarak kabul edilmektedir” diyor. Yöredeki esas tehlikenin elektrikli ark ocağı tozları (EAOT) olduğuna işaret eden Barka, bunların ilk yıllarda uçarak havaya karışmasınlar diye demir çelik cüruflarıyla karıştırıldığını da vurguluyor. Barka, “O zaman cüruflar da EAOT ile kontamine olarak, tehlikeli atık niteliği kazandı. Bölgede var olduğunu söylediğimiz milyonlarca ton tehlikeli atığın nedeni budur işte” diyor. Geçtiğimiz yıllarda altın madenciliğinde de bu şekilde yollara serilme yapıldığını hatırlatan Barka, “Sadece cüruf değil serilen; kurtulamadıkları, EAOT bulaşıklı cüruflar!” diyerek uygulamanın aslında İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin savunduğu gibi çevreci olmadığını da belirtiyor.

FOÇEP 5 bin 300 imza ile itiraz edecek

FOÇEP (Foça Çevre ve Kültür Platformu) ise geçtiğimiz günlerde yaptığı yazılı açıklama ile İzmir Foça ilçesine cüruf dökülmesine 5300 imza ile itiraz edeceğini belirtti. Demir-çelik işletmelerinin yıllarca biriktirdiği milyonlarca cürufun dökülmesi için; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Foça Ilıpınar Köyü Gölyüzü Mevkii‘nin uygun görülmesine tepki gösteren FOÇEP yetkilileri, yaptıkları yazılı açıklamada; “Acı olan tek şey İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin de yasa dışı bu cüruf dökümüne seyirci kalması ve somut bir adım atmamasıdır” ifadesini kullandı.

Tukan kuşuna 3 boyutlu baskı teknolojisi ile protez gaga

0

Kosta Rika’da gagası kırılan tukan kuşuna, 3 boyutlu baskı teknolojisi ile protez gagaya takılacak.

Geçtiğimiz ay, Kosta Rika’da bir tukan kuşunun insanlar tarafından saldırıya uğraması sonucunda rengarenk gagası kırılmıştı. Gagasının büyük bir kısmı kırılan ve yemek yiyemeyecek hale gelen tukan kuşu, 3 boyutlu baskı teknolojisi sayesinde yeni bir gagaya kavuşacak.

Gagası kırılan tukan kuşunun görüntüleri sosyal medyada yayılınca, insanlar yardım etmek için ellerinden geleni yaptılar. Para yardımında bulunan insanlar olduğu gibi, Kosta Rikalı dört farklı firma, tukan kuşuna 3 boyutlu gaga yapmak üzere bir araya geldi. Daha öncesinde benzer bir uygulama, bir kartal ve bir penguen için yapılmış olsa da, 3 boyutlu baskı teknolojisi kullanılarak üretilecek protez tukan gagası dünyada bir ilk olacak.

Grecia isimli yaralı tukan kuşuna yapılacak olan gaga, bir kısmı sabit, bir kısmı çıkarılıp takılabilir şekilde tasarlanılacak. Çıkarıp takılabilen kısmı, temizlik açısından rahatlık sağlayacak. Gaganın yazıcı tarafından üretilmesi için ilk başta tarama yapılması gerekmekte. Taramanın yapılmasının mümkün olması için Gracia’nın yaralarının iyileşmesi bekleniliyor.

Bütün çabalara rağmen, Gracia’nın akıbeti hala belli değil; çünkü vücudunun protez gagayı reddetme olasılığı da var. Buna ek olarak, tukan kuşlarının gagaları, vücut ısılarını ayarlamaya ve eş bulmaya yarıyor. Protez gaganın, gerçeğiyle aynı görevi görmesi mümkün olmayacak.

Kaynak: IFL Science
Başlık Görseli: 7-themes.com

Siyasi nefretin merkezinde kadın ol(a)mamak

0
Mor Salı’da bu hafta, Türkiye’de kadına yönelik söylemleri ve siyasi nefretin tam merkezine konuşlandırılmış kadınların kendilerini gerçekleştir(e)memelerinin sebeplerinden yola çıkarak kadın şiddetini bol istatistikli bir şekilde “hatırlatacağım”.

Kaç çocuk yapacağımıza, nerde nasıl güleceğimize, neyi ne uzunlukta giyeceğimize, okuyup okumayacağımıza, çocukları nasıl doğuracağımıza, nerde ve kimle kalacağımıza, sevgilimizle olan temasımızın öpüşmeli mi yoksa öpüşmesiz mi olacağına, kendimize kadın mı yoksa kız mı dememiz gerektiğine, hamile kadının sokakta gezip gezemeyeceğine… Vazgeçtim sayamıyorum be, çok fazla. “Siyasilerin ağızlarından çıkan her söylemin bazılarına yasa gibi geldiği bir ülkede, söylenen her şey hakkında durup bir değil, birkaç kez daha düşünülmesi gerekirken nasıl oluyor da bu insanlar bu denli dikkatsiz bir şekilde nefret söylemlerine girişiyorlar?” diye sorarsak eğer, cevap: “dikkatsizlikten değil be güzel kardeşim; cahil cesaretinden, ç.kü var diye kendini kanun saymaktan o!” diye verilebilir.

Ben kalkıyorum kadının Allah’ın erkeklere bir emaneti olduğunu söylüyorum. Bu feministler filan var ya. ‘Ne demek diyor kadın emanetmiş, bu hakarettir’ diyor. Ya senin bizim dinimizle medeniyetimizle ilgin yok ki. Biz sevgililer sevgilisinin hitabına bakıyoruz. ‘Allah’ın bir emanetidir. O emanete sahip çıkın’ diyor. Ve onu incitmeyin”  diye ifade edilen cümledeki “o” öznesine karşı işlenen binlerce, milyonlarca suçtan yüzde bilmem kaçını bu hoşgörülü dindar insanların oluşturduğu medeni ülkemizde, Sosyolog Dicle Koğacıoğlu, kadın cinayetlerini araştırırken “çok acı var, artık dayanamıyorum” diyerek kendini boğazdan atmıştı. Aman efendim kalsın! Dini de, medeniyeti de zat-ı muhtereme kalsın! 

Dünya Ekonomik Forumu tarafından hazırlanan Cinsiyet Eşitliği Raporu’na göre; Ayşenur İslam’ın “Türkiye’dekini sağır sultan duydu” diye yorumladığı kadın cinayetlerinin işlendiği ülkemiz, son on yılda 20 basamak gerileyerek, kadın-erkek eşitsizliğinde 142 ülke arasından 125. sıraya düştü. Rapora göre; Türkiye’de erkekler, 2002-2015 yılları arasında 5406 kadın cinayeti işledi.

[iframe src=”https://www.youtube.com/embed/Qu-ubWWFBBU” width=”100%” height=”400″]

Anneler, annelik kariyeri dışında bir başka kariyeri merkeze almamalılar” buyruğu, kadın istihdamının işsizliği arttırdığı savunması, bir bakanın iş isteyen kadına “Evdeki işler yetmiyor mu? ” şeklindeki yanıtı, “Türk kadını evinin süsüdür” şeklindeki bir yorumdan sonra Türkiye’nin, kadınların ekonomik aktiviteye katılımı açısından 142 ülke arasından 135’inci olması pek de şaşırtıcı değil. (Dünya Ekonomik Forumu, Cinsiyet Eşitsizliği Raporu) Bu mentaliteye sahip bireyler tarafından yönetilen bu ülkede, devlette görev yapan yalnızca bir müsteşar, üç müsteşar yardımcısı ve bir vali kadındır. Devlet Personel Başkanlığı’nın verilerine göre ise; bürokraside üst düzey yöneticilerin yalnızca yüzde 9,2’si kadındır.

Kadının ekonomik hayata katılamaması demek, erkeğin eline bakması demektir. Kadın ne ekonomik ne de sosyal açıdan kendini gerçekleştiremediği için başı ezilen taraf olarak ikincilliğini sineye çekip sosyal anlamda da yetersizlik ve kendine güvensizlik çekmektedir. Bunun sonucu olarak da, kapasitesinin farkına varamayıp domestik çerçeveye sıkışıp kalmış bir halde heba olup gitmektedir. Ya da kendisini gücün maddi varlığı olarak gören, erk olduğunu sandığı için her hakka sahip olduğunu düşünen bir erkek tarafından öldürülmektedir.

Kadının ekonomik, sosyal ve siyasi alanda daha geride kalmasının sebeplerini yalnızca geleneksel kodlarda aramayıp biraz da siyasete ve kadına yönelik politikalara ve söylemlere bakılması gerekir. 24 Kasım 2014 günü, Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi‘nde Kadına Yönelik Şiddetle Uluslararası Mücadele Günü‘nden bir gün önce “Kadın kadına eşitlik doğru olandır. Erkek erkeğe eşitlik doğru olandır. Eşitlik, mağdur olanın mağdur eden seviyesine çıkarılmasıdır. Eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir önemli olan. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsin çünkü bu fıtrata terstir” diyerek sarfedilmiş beylik cümleleri “eşitlik” ve “eşdeğerlik” kavramları üzerine bir algı oynaması yapmıştı. İnsanların dille düşündüğünü hatırlarsak, “eşitlik” kavramının yerini başka bir kavrama bırakması gerçekten de algının değişmesi demektir. Zira elma ile armutun değeri eş olabilir; her ikisi de elli kuruş olabilir. Fakat bu, hiçbir zaman elma ile armutun “eşit” olduğu veya ikisinin de yararının aynı olduğu anlamına gelmeyecektir. Yani, kadın ve erkeğin eş değer olması demek, onların toplum içerisinde aynı işi yapan ya da hayatlarını birbirlerinden hiçbir farkları olmadan yaşayan bireyler oldukları demek değildir.

Kadına Şiddete Hayır
TÜİK verilerine göre Türkiye’de, okuma yazma bilmeyen her beş kişiden dördü kadın. Okuma yazma bilmeyen kadın sayısı ise 2 milyon 205 bin 315. Bu veriler ışığında kim kadınların eğitim hakkının erkeklerinki ile eşit olduğunu iddia edebilir?

Kadına yönelik devlet politikalarının onu eve tıkamak yönünde olduğu bir ülkede hiçbir zaman kadın ve erkeğin eşitliğinden bahsedilemez zaten. İnsanın kendini tanıması ve gerçekleştirmesi açısından büyük bir öneme sahip olan eğitim, kadın ve erkeğe eşit oranda sağlanmadığı sürece kadın her zaman geri planda kalmaya mahkum olacaktır. Mühendislik, tıp, hukuk gibi alanlar erkekler tarafından domine edilip; okul öncesi öğretmenliği, sekreterlik, hemşirelik gibi geri planda kalan ve “anneliğe” daha yakın olan mesleklerin kadınlara kaldığı bir sistemde, bilgiye erişim hakkı hiçbir zaman eşit olmamıştır, olamaz.

TÜİK verilerine göre Türkiye’de, okuma yazma bilmeyen her beş kişiden dördü kadın. Okuma yazma bilmeyen kadın sayısı ise 2 milyon 205 bin 315. Bu veriler ışığında kim kadınların eğitim hakkının erkeklerinki ile eşit olduğunu iddia edebilir?

Kadına şiddet, tecavüz ve kadın cinayetlerinin insanlık suçu olduğunu unutan da bir yargı eklendiği zaman tüm bu saydıklarıma, sonuç kaçınılmaz oluyor: tecavüz edilmiş, orda burda sürüklenmiş, dayak yemiş, insanlıktan çıkarılmış, bilmem kaç kez bıçaklanmış, ya da Özgecan gibi canice yakılmış kadınlar. Gelin şimdi de verilen “iyi hal” indirimlerini bir hatırlayalım;

♦ Kadın programında “Babam bana tecavüz etti” diyen kızını öldüren baba, “Babasını kamuoyuna mahçup etti” diye indirim aldı.
 Eşini öldüren koca, “Kot giyiyordu, piercingi vardı, çantasında doğum kontrol hapı buldum” indirimi aldı.
 Tanımadığı birine saat soran eşini onlarca bıçak darbesiyle öldüren koca “Cilve yaptı” indirimi aldı.
 Kadına tecavüz edip hamile bırakan adam, “Zaten bakire değildi” indirimi aldı.
 Ormanda saldırıp, kadını döve döve soyan, ancak astım krizi geçirdiği için bayılıp yakalanan adam “İsteseydim yapabilirdim” indirimi aldı.
♦ Üvey kızına saldıran adam, “Kızın ruh sağlığı bozulmamış” raporuyla indirim aldı.
 Tecavüzü kameraya kaydeden erkek, “Eski sevgilisi” olduğu için indirim aldı.
 Tecavüzcü erkek “Kadın tecavüzde bağırmadığı için rıza göstermiş sayılır” indirimi aldı.
 Tecavüz ederken suç üstü yakalanan erkek, henüz tecavüz gerçekleşmediği için “Yarım kaldı” indirimi aldı” (Onedio.com’da Merve Ç., Tecavüzün Bir İnsanlık Suçu Olduğunu Unutan Türkiye)

Kadın Cinayetleri 2
Türkiye’de kadının suçu olan tecavüz, “tilki kuyruk sallamaza” diye başlayan über zekice gerekçelerle erkeğin hakkı olarak görülmektedir. Türkiye’deki feministlerin mücadeleleriyle kaldırılan; kadının tecavüzcüsüne kadına ömrü boyunca tecavüz etme hakkını vererek onunla evlenirse, suçlunun cezasının iptali gibi insanın insanca yaşama hakkını değil de namusu öne çıkaran yasalardan sonra görüyoruz ki aslında Türkiye bu konuda çok da bir yol katetmemiş.

Türkiye’de kadının suçu olan tecavüz, “tilki kuyruk sallamaza” diye başlayan über zekice gerekçelerle erkeğin hakkı olarak görülmektedir. Türkiye’deki feministlerin mücadeleleriyle kaldırılan; kadının tecavüzcüsüne kadına ömrü boyunca tecavüz etme hakkını vererek onunla evlenirse, suçlunun cezasının iptali gibi insanın insanca yaşama hakkını değil de namusu öne çıkaran yasalardan sonra görüyoruz ki aslında Türkiye bu konuda çok da bir yol katetmemiş.

Kürtaj konusunda kadının kendi bedeni hakkındaki söz sahibi olma durumunu kadının elinden alıp devlete veren zihniyet, kürtajı bir cinayet olarak görüp, bir tecavüz sonrası bile olmuş olabilecek bir hamileliğin devam ettirilmesinin kadının üzerindeki ağır psikolojik yükünü es geçmiştir. Kürtaj tartışmaları üzerine sarf edilen, “Benim bedenim benim kararım diyenler feministtir” , “Tecavüze uğrayan doğursun, gerekirse devlet bakar”, Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın” ve “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün” sözlerini hatırlamayan yoktur sanıyorum. Kadının erkeğin zevkine hedef, erkek kadar insan olma mertebesine yükselememiş bir varlık olarak görüldüğünün bir kanıtıdır bu sözler.

Kadını erkeğin altında tutup değersizleştiren, erkeği üst insan mertebesine çıkarıp kadını onun için yaratılmış ikincil bir eşya statüsüne indirgeyen bu zihniye sesimizi bağırarak, mücadele ederek, yazarak, çizerek, okuyarak duyurup zaten hakkımız olanı talep etmek yerine bedenimize, zekamıza ve omuz omuza verip her gün daha da güçlendirdiğimiz dayanışmamıza sahip çıkalım ve devletin bizim üzerimizden döndürdüğü politikasını beslemekten kaçınalım.

SUSMA HAYKIR, KADINLAR VARDIR!

Yararlı Linkler:

http://www.5harfliler.com/kadinlara-yonelik-siddetin-azaltilamayisi-2/
http://www.bianet.org/kadin/bianet/133354-bianet-siddet-taciz-tecavuz-cetelesi-tutuyor
http://www.bianet.org/kadin/kadin/101158-siddete-ugrarsaniz-arayin
http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/
http://www.5harfliler.com/turk-medyasi-kokuyor/

Gözden uzak yaşamlardan nefes kesen kareler

1

Bu fotoğraflar, insan ırkının çeşitliliğini göz önüne sererken aynı zamanda bizi bilmediğimiz, görmediğimiz, o gözden uzak yaşamlara da şahit olmaya davet ediyor. Gözden uzağın gönülden ırak olduğunu hatırlayıp, ırak olanların yaşam mücadelelerine tanık oluyoruz. “Evrensel zaman herkes için aynıdır” diyor Yasunari Kawabata. “Fakat, insanın zaman algısı kişiden kişiye göre farklılık gösterir. Zaman, tüm insanlık için aynı şekilde akar; her ayrı insan bu zamanın içinde farklı şekillerde yol alır.

Babaları tarafından asitle saldırıya uğrayan bir anne ve onun üç yaşındaki kızı
Hindistan, Batı Bengal’deki yurtlarının odalarında fotoğrafları çekilen kör albino çocuklar
İki yaşındaki çocuk annesine yemek yediriyor
Suriye’de evlerinin enkazının altından kız kardeşini kurtaran bir çocuk
Yedi yaşında Suriye’li bir isyancı
Yamal yarımadasında çay saati
Alkolik baba ve çocuğu
Bir keşiş ve onun erkek kardeşi
Kalaşnikof kuşanmış Filistin’li bir kız çocuğu
Moğolistan, Ashol Pan’da 13 yaşında bir kartal avcısı kız çocuğu
Sibirya’da aile yemeği
Baobab ağaçları arasındaki Malgaş kız
Hamer kabilesinden Etiyopyalı bir kadın
IŞİD’e karşı ailesini korumak için hücum tüfeği taşıyan bir Ezidi kızı

Kaynak: True Activist

Zoom yapan optik lens yolda

0

Geçtiğimiz yıllarda, bilim insanları farklı işlere yarayan lensler icat etti. Google firması, göze takılan kamera geliştirirken, diyabet hastaları için kandaki glukoz seviyesini denetleyen akıllı lensler de geliştiriliyor. Bilim dünyasının yeni atılımı ise görüntüyü üç kata kadar yakınlaştırabilen optik lensler.

İsviçreli bilim insanlarının geliştirmekte olduğu görüntüyü yakınlaştırabilen lens, gözünüzü kırpmanızla çalışıyor. Lens, elektronik bir gözlükle bir arada kullanılıyor. Bir gözünüzü kırptığınızda, gözlük polarize filtresini aktive ediyor ve lensin yakınlaştırıcı kısmı aktif oluyor. Diğer gözü kırptığınızda ise görüntü normal haline dönüyor.

Kontakt Lens Zoom
Bilim dünyasının yeni atılımı ise görüntüyü üç kata kadar yakınlaştırabilen optik lensler.

Geçtiğimiz cuma, Amerika Bilim Geliştirme Birliği’nin yıllık toplantısında, İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü’nden Eric Tremblay’ın açıkladığı teknoloji, geliştirilmeye devam ediyor. Henüz prototip halindeki teknoloji, dünya çapında görme bozukluğu çeken 285 milyon insan için yararlı olabilir. Teknolojinin, özellikle yaşa bağlı makula dejenerasyonu yaşayan insanlara yardımcı olması bekleniyor.

Tasarlanan lensler, oldukça sert yapıda ve standart lenslerden daha geniş, yani gözün beyaz kısmını da kaplıyor. Lenslerin ortasında, yakınlaştırma eylemini mümkün kılacak, küçük alüminyum aynalar bulunuyor. Bilim insanları, gözü kurutmaması için lense küçük hava kanalları eklediler; fakat yine de çok uzun süre takılabilecek hale gelmedi.

Geliştirilmeden önceki ilk haline oranla, daha uzun süre gözde kalabilen bu yeni versiyon, henüz insanlar üzerinde denenmedi. Bilim insanları, lensleri daha uzun süre gözde kalabilmeleri için geliştirirlerken, optik dükkanlarında görmemize daha vakit var.

Kaynak: IFL Science

Greenpeace’ten Devin Bahçeci ile nükleer enerji üzerine bakış

1

Geçtiğimiz günlerde, Greenpeace’in iklim ve enerji kampanyalarından sorumlu Devin Bahçeci ile skandallarıyla gündemden düşmeyen Mersin Akkuyu Nükleer Santrali hakkında bir röportaj gerçekleştirdik. Yürüttükleri kampanyayla kurulması planlanan bu santralle ciddi bir mücadele içerisinde olan Greenpeace ile Nükleer Enerjiye, ÇED sürecine, Türkiye’nin Nükleer Serüvenine bir bakış attık.

Beril Tezel: Kurulduğu günden beri tüm dünyada nükleerle mücadele içerisinde olan Greenpeace’in nükleer karşıtlığının nedenini öğrenerek başlayalım önce.

Devin Bahçeci: Çünkü kirli bir enerji. Pahalı ve tehlikeli. Fukuşima ve Çernobil’de de gördüğümüz üzere kesinlikle güvenli bir enerji elde etme yöntemi değil. Nükleer enerjinin çözümlenemeyen bir sürü meselesi var. Örneğin; atıkların yok olmamasıyla doğru bir enerji üretim yöntemi olmadığını görebiliyoruz. Nükleer santrallerin bir sonraki adımı nükleer silahlar. Birinin atığı, diğerinin malzemesi olabiliyor. Bu ikisi birbirinden bağımsız düşünülemez. Nükleer silahlanmaya da karşı olduğumuz üzere Greenpeace, tüm dünyada ve Türkiye’de nükleer karşıtı bir tutum izlemekte.

B.T.: Şu an kurulma aşamasında olan Akkuyu Nükleer Santrali’nin öneminden yola çıkarsak nükleer santral, Türkiye için ne kadar gerekli? Enerji temininde dışa bağlılıktan kurtulmak için tek yol nükleer mi?

D. B.: Dışa bağlılık spekülatif bir mesele. Teknolojisi, yönetimi, tesisi, şirketi Türkiye’den olmayan bir santralin, dışa bağlılığı ne kadar azaltacağı önemli bir soru. Santrali yapacak yabancı şirket Rosatom. Türkiye’de nükleer için teknoloji yok, atık depolama bilgimiz ve deneyimimiz yok, uzmanımız yok. Bunları göz önünde tuttuğumuzda nükleer santral dışa bağlılığımızı yok eder, azaltır demek manşetlere oynamaktır.

İkinci olarak, enerji ihtiyacı meselesine gelecek olursak. 2023 planlaması yapılırken Türkiye’nin yıllık enerji talebinde yüzde 8 civarında bir artma varsayımı var ama şu anda baktığımızda 2013’te yüzde 3.7 arttığının, 2014’te yüzde 4-4.5 enerji arzımızın büyüdüğünü görüyoruz . Yani aslında planlamasında ciddi sorunlar var.

Greenpeace Nükleer
2023 planlaması yapılırken Türkiye’nin yıllık enerji talebinde yüzde 8 civarında bir artma varsayımı var ama şu anda baktığımızda 2013’te yüzde 3.7 arttığının, 2014’te yüzde 4-4.5 enerji arzımızın büyüdüğünü görüyoruz . Yani aslında planlamasında ciddi sorunlar var. (Görsel Kaynağı: greenprophet.com)

Ayrıca burada enerji yoğunluğu kavramı üzerinde durmak gerekir. Bunun da uluslararası kurumlarda kullanılan yöntemi şu ki “Gayrisafi milli hasılada 1 Dolar’lık artış için kaç kW enerji tüketiyorsun?” Türkiye enerji yoğunluğunda Avrupa’nın 2.5 katı. Bu da bize sunu gösteriyor ki Türkiye’deki elektrik temelli tüketim, enerji yoğun sistemlerine kaymış durumda. Ağır sanayi yatırımları üzerinden gitmekte. Bunun yerine çok daha az enerji tüketen, enerji verimliliğini odak alan politikalar üretebiliriz. Bu politikalarla enerji talebimizi indirebiliriz.

Üstelik nükleerin ekonomik olarak verimli olmadığı da ortada. Biz, Rosatomla 12 Cent üzerinden bir anlaşma yaptık. Her kW için 12 Cent vereceğimizi söylüyoruz. Türkiye’nin geçen sene elektrik piyasası kurumunun yayınladığı verilere göre toptan elektrik satım kW başına 6 Cent civarında. Bunları göz önüne aldığımızda nükleer oldukça pahalıya gelmiş oluyor.

Tesisin kendi etrafında bir ekonomik fayda üretecek bir durumu da yok. Yerel istihdam sağlayacak fikri son derece dayanaksız. İş sahası üretme oranı rüzgara ve güneşe göre çok düşük. O kadar çok insan için emek kapısı da olmuyor.

B.T.: Çalışan kadronun büyük bir çoğunluğunun Türkiyeli olmayacağı söylentileri de ortada.

D. B.: Bu bir tartışma konusu. Türkiye’den bazı mühendisleri eğitim için Rusya’ya gönderdiler fakat günün sonunda buradan bin kişi evine dönecek. Nükleere nereden bakarsak bakalım doğru bir karar değil.

Süreç çok şeffaf, rapor eksiksiz olsaydı bile biz, nükleere karşı olacaktık. Çünkü Türkiye’nin nükleere ihtiyacı yok. Bize yararından çok zararı olacağı ortada. Bu zarar sadece bize değil Suriye’ye, Kıbrıs’a da ulaşacak.

B.T.: Nükleer santralde olası sızıntı ile meydana gelecek faciaların senaryosu Fukuşima ve Çernobil kadar yakınımızda. Lakin bunların hepsini yok sayıp herhangi bir kaza yahut sızıntı meydana gelmediğini düşünürsek tesisin çevresine vereceği etki yine olumsuz olacak.

D. B.: Böyle bir varsayım sıkıntılı. Kaza olmayacak üzerinden gidilemez böyle işlerde. Bir nükleer santralin çalışması için uranyum madenciliği lazım. Uranyum madenciliğinin kendi çevresel etkilerini atlamamak lazım. O atıklar boğazlardan taşınacak gibi görünüyor mesela. Santralde sızıntı olmayacak ama belki gemide olacak. Santralin yapılacağı alandaki biyolojik çeşitliliğe ne olacak, bu tamamen muamma. Bölge fok ve caretta carettaların yaşam alanı.

Akkuyu'ya yapılması düşünülen Nükleer Santralın planı.
Akkuyu’ya yapılması düşünülen Nükleer Santralın planı.

Bir taraftan bu soğutma suyu meselesi önemli. Dünyadaki nükleer santrallerin arasında en sıcak suya kurulacak nükleer santral projesi Akkuyu Nükleer santrali. Dünyada hiçbir yerde 20-25 derece sıcaklığa sahip bir denizde soğutma işlemi denenmemiş. Becerilebilecek mi becerilemeyecek mi bilinmiyor. Üstelik geri verilen suyun oradaki ekolojide yaratacağı tahribatın analizini yapma şansımız da yok. Böyle bir test edilme şekli yok dünyada.

B.T.: Sanıyorum Akkuyu’da yapılacak nükleer santralde kullanılacak reaktör için de aynı bilinmezlik mecut. İlk kez kullanılacak ve daha önce denenmemiş olduğu doğru mu?

D. B.: Evet. Hiç denenmemiş bir reaktör. Bu da, riski de kat ve kat arttırıyor ki ne olursa olsun nükleer santral çatlamaz, patlamazsa bile atıklarını yok edemiyorsun. 200 bin yıl boyunca yok olmayan bir atık söz konusu. Dünyadaki ilk nükleer santralde çıkan atık bir yerde saklanıyor. İnsan için sonsuz olan bir zamanda atık bertaraf edilir. Bertaraf edemediğin bir artığı olan tesisten bahsediyoruz ki bu başlı başına bir sorun olmakta.

B.T.: Şu anki konuşmalara göre Rusya bizim atıklarımızı alacak gibi görünüyor.

D. B.: Devlet onu iddia ediyor fakat bir taraftan alıp almayacağından emin değiliz. Çünkü Rusya yasalarına göre üçüncü ülkelerden gelen atıklar kalıcı olarak Rusya’da kalamaz. Yani atıklar Rusya’dan sonra ne olucak sorusu önemli bir soru. Bir taraftan da atıkların santralden çıktıktan sonra hemen taşınamaması var. Bu atıkların 5-10 yıl boyunca soğuması lazım. Geçici bir soğutma tesisine ihtiyacımız var. Geçici bir soğutma tesisi nereye kurulacak, nasıl kurulacak? Bunların hepsi önemli sorular.

B.T.: Greenpeace 3 Aralık tarihinde onaylanan ÇED Raporu’nu incelemişti. 6 Ocak’ta yaptığı basın açıklamasıyla birlikte ÇED’e dava açtığını öğrendik.

D. B.: ÇED sürecinde iki defa İnceleme Denetleme Komisyonu toplantısı yapıldı. Greenpeace, o toplantılarda “Bu rapor olmaz” diye görüş bildirdi. Bu şekilde görüş bildiren birçok kurum var. Bu kurumların kim olduklarına dair hala bir açıklama yapılmadı. Bu önemli bir mesele. İkinci mesele ise halkın, Greeenpeace’in , TEMA’nın ve diğer kurumların ÇED Raporu’na dair verdiği görüşlerine ne oldu?

Son olarak ÇED Raporlar’ı yayınlanır ve 10 günlük bir süre içerisinde halkın görüşüne açılır. Bu 10 günlük sürenin, 3 bin 700 sayfalık bir raporun okunması için ne kadar az ve insanların yorum yapmasının ne kadar zor olduğunu bir tarafa bırakırsak, bu zorluğa rağmen 3 bin’e yakın insan T.C. kimlik numaralarıyla karşı görüş bildirdiler. 250 bin’e yakın insan da Greenpeace’in imza kampanyasına katıldı ve biz bu raporu kabul etmiyoruz dedi. Bakanlık bu görüşleri ne yaptı? Değerlendirdi mi, değerlendirmedi mi? Bizimle bununla ilgili bir bilgi paylaşılmış durumda değil. Şeffaflık burada kokuyor aslında.

Greenpeace ÇED
“ÇED sürecinde iki defa İnceleme Denetleme Komisyonu toplantısı yapıldı. Greenpeace, o toplantılarda “Bu rapor olmaz” diye görüş bildirdi. “

Akkuyu Nükleer Santralinin arazisi askeri bölge ilan edilmişti. Bir enerji tesisinin askeri bölge olarak ilan edilmesinin amacı nedir? Gizli kapaklı neler gerçekleştirilecek orada bilmiyoruz. Bilmediğimiz çok şey var. Bunların hepsi şeffaflık çerçevesinden baktığımızda ciddi problemler.

İçeriğe geçersek, içerik tam bir muamma. Biyolojik çeşitlilik nasıl korunacak? Alanda hangi endemik türler var? Bununla ilgili ÇED Raporu’ndaki masa başı çalışmasından başka hiçbir çalışma yok. Atıkların saklanması ile ilgi bilgi yok. Güvenlik nasıl sağlanacak bir bilgi yok. Kaza senaryoları neler? Atıklar Rusya’ya nasıl taşınacak? Boğazlardan mı geçecek? Boğazlardan geçtiği zaman boğaz trafiğe kapatılacak mı kapatılmayacak mı yine bilemiyoruz. Rapor eksiklerle dolu.

Raporda santralin iklim değişikliği için faydalı olduğu söyleniyor. Santralde kullanılacak olan uranyumun madenciliğinden çıkacak karbon emisyonundan bahsedilmiyor. Tesisin yapımında ortaya çıkacak olan karbon emisyonundan bahsedilmiyor. Son olarak bu tesis kuruldu diyelim, 30-40 yıllık ömrü sonunda nasıl sökülecek, kim sökecek bunlarla ilgili hiçbir şey belirtilmemiş. Böyle eksikli bir raporla nükleer santral yapılamaz. Bunu sadece nükleer karşıtları söylemiyor. Bir çok nükleeri savunan kişi de bu ÇED Raporu’nu beğenmiyor.

ÇED Raporu tutarsızlıklarla dolu

Akkuyu bölgesi deprem bölgesi değildir deniliyor, raporun başka bir yerine baktığımızda Ecemiş Fay Hattının yakınından geçtiği belirtiliyor. Ama yorumlamasında burası deprem bölgesi değildir deniliyor.

Her yönüyle nereden tutsanız, kopacak bir rapor.

B.T.: İlk iki raporun onaylanmayıp geri dönmesinin sebebi de bu tutarsızlıklar mı ?

D. B.: Benzer sebepler evet. Ama bu sefer siyasi akıl biraz daha devreye girdi. Yüzde 99’u aynı olan bir rapor kabul edildi. Raporda büyük bir değişiklik olmadı.

B.T.: Taner Yıldız’ın yaptığı son açıklamalarında santral inşaatı martta başlayacak dedi .

D. B.: Taner Yıldız, 2011’den beri martta inşaata başlıyoruz diyor. Fakat şimdi elleri biraz daha güçlü. İnşaat izni alır da yürütmeyi durdurma kararı çıkmasa başlayabilirler.

Biliyorsunuz geçen sene Greenpeace kaçak olarak taş ocağı lisansı ile orada bir şeyler yapıldığını ortaya çıkarmıştı. Şu anda Akkuyu Nükleer Santral arazisine girmek çok zor. Yani sivil bir yurttaş “Ben bu arazide neler yapılıyor görmek istiyorum” dediğinde içeri alınmıyor. İçeride bir şekilde, bir şeylere başlandı mı göremiyoruz.

B.T.: Bu durumda yürütmeyi durdurma kararının marta kadar çıkması önemli o halde.

D. B.: Marta kadar çıkacağını umuyoruz. Bakanlık savunmada uzatma isteyecek mi istemeyecek mi bilmiyoruz. Bakanlık uzatma istediğinde süreç biraz daha gecikebilir. Bu proje büyük bir proje. Mahkeme sonuçlanmadan bu kadar çok üzerinde tartışma olan bir ÇED Raporu’nun yürütmesinin durdurulması gerektiğini düşünüyoruz ki geri dönülmez bir duruma girilmesin.

B.T.: Şimdi istatistiksel olarak baktığımızda Türkiye’nin büyük çoğunluğu bu santrale karşı. Bunları hiç sayarcasına “inşaata başlıyoruz” durumuna gelmemiz nasıl yorumlanabilir?

D. B.: Mersindeki insanların yüzde 70’i bu santrale karşı. Türkiye genelinde de yüzde 60 oranlarında bu. Halkın istemediği bir tesis olduğunu görüyoruz biz. Devlet de bunun farkında. Biraz ego merkezli bir proje bu. “Biz büyük devletiz, bakın nükleer santralimiz de var” kafasıyla giden bir yaklaşım içerisinde olduklarını düşünüyoruz. Bu spekülatif bir bilgi. Buna dair kesinlik söz konusu değil.
Nükleer Santral yapmak Türkiye’de rasyonel bir aklın işi değil. Yani rasyonel bir akılla nükleer santral yapma kararı almasınız. Nükleer santral Türkiye’de 40 yıldır yapılmak isteniyor fakat yapılamıyor. Bu projeden üç defa vazgeçildi, dördüncü defa da vazgeçilecek.

B.T.: Peki, Nükleer Santralle gelebilecek bir askeri güç söz konusu olabilir mi ?

D. B.: Türkiye Silahsızlandırma Anlaşmasının bir parçası. Türkiye nükleer silah yapamaz. Uluslararası sözleşmelerle biz, bu anlaşmanın bir parçasıyız. Biz nükleer santralden çıkan atıkla silah yaparız diyorlarsa böle bir ihtimal yok.

B.T.: Avrupa ülkelerini örnek vererek “Onlarda var, bizde neden olmasın” düşünce yapısı ile gelişmişliği nükleer santralle bağdaştırmak doğru mu?

D. B.: Kalkınma ve nükleer santral gelişmedir söylemi başlı başına bir safsata. Gerçekten ülkede, enerjide bağımsızlık istiyorsanız rüzgara, güneşe yatırım yaparsınız. Bu alanda yerli teknolojilere sahibiz.

Türkiye’nin son 100 yılında nükleer santrali mi vardı ki bazı teknolojik gelişmeleri, bazı ekonomik gelişmeleri gerçekleştirebildi. Türkiye’de nükleer santral olmazsa milli gelirini artıramayacak mı?

Greenpeace Nükleere Karşı
“Kalkınma ve nükleer santral gelişmedir söylemi başlı başına bir safsata. Gerçekten ülkede, enerjide bağımsızlık istiyorsanız rüzgara, güneşe yatırım yaparsınız. Bu alanda yerli teknolojilere sahibiz.”

Bu santrali kurmak isteyen şirket hala vergi indirimi istiyor bizden. Nasıl bir mali katkısı olacak bize. Bunun analizini koymuyorlar ortaya. Sadece söylem. Söylem satıyor çünkü. Çünkü yurttaşta, “Kalkınmak istiyoruz ama kalkınmamızı istemiyorlar” söyleminin bir karşılığı var. Ama içi boş bir söylem. En pahalı enerji üretimi yöntemi olarak nükleer, Türkiye’ye nasıl ekonomik bir girdi sağlayacak. Bununla birlikte güneşten enerji elde etmek çok daha ucuz bir hal alacak. Tüm analizler bunu gösteriyor.

Mesela şu an nükleerin ihalesi çıktı, yerli şirketler bu inşaatta iş alacaklar. Bunlar Türkiye’de yeni gelişen inşaat sektörünün ev, konut yapmaktan yavaş yavaş enerji sektörüne kayması olarak görülebilir. Kamu kaynağıyla belli şirketleri beslemek oluyor. Bu kalkınan toplum değil. Artan refah diye bir şey yok, yine bazı şirketlerin, bazı insanların kazandığı para. Tabii ki şirketlere finansman üretilsin, tabii ki devlet şirketlerin özel sektörün gelişmesine yönelik adımlar atsın fakat bunu temiz, ucuz ve güvenli yöntemlerle gerçekleştirsin. Rüzgar var, güneş var, biyogaz var. O kaynakları kullanabiliyoruz, bitirdik de enerji sorununu çözemedik sanki nükleer santral yapıyoruz, ithal linyitle çalışan termik yapıyoruz.

B.T.: Bu nükleer santral, yapılmaya başladığından ne kadar sonra çalışmaya başlayabilecek?

D. B.: Bu tesisi 2023 yılında bitirme planları var ancak 1986’dan beri dünyada başlayan hiçbir nükleer santral öngörülen zamanda bitmedi. Çünkü nükleer santral çok büyük finansal ve sigorta sorunları olan bir yatırım. Düşünsenize, dünyada hiçbir firma nükleer santrali sigortalamıyor. Çünkü riskli görüyor.

Benim kişisel görüşümü soruyor olacaksanız, inşaata başlansa da bu nükleer santral açılmayacak. Öncelikle biz nükleer hareket olarak, Greenpeace olarak bu nükleer santrali yaptırmayacağız.

Nükleer mücadele, Türkiye’de başarılı bir mücadele bana sorarsanız. 40 yıldır yapılmak isteniyor, fakat yapılamıyor. Ama bir taraftan bu mücadeleyi biraz tabana indirip, insanları biraz daha bilgilendirmek lazım.

Herkesin elini taşın altına sokması lazım. Bu nükleer tesis, tüm Türkiye’yi tehdit edecek. O yüzden tüm Türkiye’de çevre hareketinin bir parçası olan, doğayı ve insan sağlığını önemseyen insanların bu mücadelenin içerisinde olmaları lazım. Bu bir “Hak Savunusu!” Sağlık hakkı, temiz çevrede yaşama hakkı, yaşam hakkı gibi bir çok hakkın mücadelesi.

BT: Yapımından çalışmasına, çalışmasından sökümüne kadar müthiş tehlikeler barındıran bir tesisten bahsediyoruz. Ekolojik olarak meydana getireceği yıkımlar ortada. Sırf soğutma suyu ile değişecek deniz ısısı kaç tane canlının yaşamını tehlikeye atacak kim bilir. Tahribatta dur durak bilmeyen enerji yatırımlarımız acilen yön değiştirmeli. Güneşe, rüzgara daha temize. Röportajın için çok teşekkürler.

Raporun iptal edilmesi için Greenpeace’in yanında olmak, Mersin Akkuyu Nükleer Santralini istemiyoruz demek için: imza.greenpeace.org/akkuyu

Birleşmiş Milletler İklim Konferansı sonuçlandı

Tüm dünyayı etkileyen “Küresel Isınma” sorununu tartışmak ve buna çözüm bulmak adına birleşen dünya halklarının, Cenevre‘de gerçekleştirdiği yedi günlük iklim konferansı sonuçlandı. 194 ülkeden temsilcinin katıldığı ve uluslararası bir birlik içinde yol haritasının çizildiği konferansta alınan kararlar, 2015 Aralık ayında Paris’te yapılacak çevre konferansında kesinleştirilecek.

1880’den beri Dünya Meteoroloji Örgütü‘nün tutmakta olduğu iklim kayıtları, 2014 yılında korkutucu bir gerçeği ortaya koydu. 2014 yılı, kayıt altına alınan en sıcak seneydi ve dünya ısınmaya devam edecekti. Zaten yıllardır, küresel ısınma ve sera gazları, bilim insanları ve akıl sahipleri tarafından ciddiye alınan ve hakkında endişelenilen durumlardı; fakat 2014 yılı sadece endişelenmenin dünyayı kurtarmayacağının insanlar tarafından anlaşıldığı yıl oldu.

[iframe src=”https://www.youtube.com/embed/TO03ColwxHE” width=”100%” height=”400″]

İlk önce 2014 yılı Aralık ayında, Peru’nun Lima kentinde bir araya gelen ülke temsilcileri ve Birleşmiş Milletler yetkilileri, Kyoto Protokolü‘nün yerini alacak yeni bir protokol yaratmak için bilgilerini birleştirdiler. Ortaya bir taslak çıktı. Geçtiğimiz günlerde de, bu taslağı geliştirmek adına, 194 ülkeden temsilciler bir araya geldi ve Cenevre İklim Konferansı‘nı gerçekleştirdi.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçevesi Sözleşmesi (UNFCCC) Baş Sekreteri Christiana Figueres “Cenevre’de toplandığımız sırada atmosfere hakim olan yapıcı ruh ve delegelerin süratli çalışma halleri beni çok yüreklendirdi” diyerek, toplantının olumlu geçtiğini belirtti ve ekledi “Artık resmi bir anlaşma metnimiz var ve bütün katılımcılar bu metin üzerinde eş hak sahibi. Lima’da tasarlanmış taslağı bir adım öteye götürüp resmileştirdik.” (Türkiye 2004 yılında UNFCCC üyesi olmuştur)

Delegelerin özellikle üzerinde durduğu konular; tasarruf, adaptasyon, finans, teknoloji ve sürdürülebilir gelişme oldu.

Delegeler, Temmuz ayında Almanya’nın Bonn kentinde tekrar bir araya gelerek, şu an almış oldukları kararları geliştirecekler ve fikir birliğine varana kadar üzerinde değişiklik yapacaklar. O zamana kadar geçen sürede, ülkeler üzerinde durdukları konular ile ilgili gereken araştırmaları yapacak ve Temmuz ayında ortaya koymak üzere önerilerini oluşturacaklar.

2015 yılının sonunda Paris’te yapılacak toplantıda, alınan bütün kararlarıyla, hazırlanan protokol yasal zemine oturtulacak. Planlara göre, hazırlanan protokolün uygulanmasına 2020 yılında başlanılacak. 2020 yılına kadar, hükümetler, protokolü uygulayabilmek için gerekli altyapılarını geliştirecekler.

Cenevre İklim Konferansı’nın İngilizce metnini UNFCCC sitesinde yayınladı. UNFCCC daha sonrasında metni, Birleşmiş Milletler üyesi olan ülkelerin dillerine çevireceğini belirtti.

Kaynak: UNEP