Vietnam’da Phu Quoc Adasında bulunan 19 odalı Bamboo Cottages butik oteli, sürdürülebilir inşası ile diğerlerinden ayrılıyor. Bir aile işletmesi olan Bamboo Cottages; yerel işletmeleri, yerel eğitimi ve yerel iş imkânlarını desteklemek için inşa edilmiş.
Tatil köyünün yapılışında, doğal ortama zarar vermemek birincil prensip olarak uygulanmış. Tatil köyünde ortaya çıkan bütün plastik ve alüminyum çöpler, geri dönüşüm ile değerlendiriliyor ve organik atıklar da kompost yapımında kullanılıyor.
Tatil köyünün elektrik ihtiyacının tamamı ise güneş panellerinden sağlanıyor. Her şeye ek olarak bu tatil köyünde tüketilen bütün gıdalar, tatil köyünün kendi bahçelerinde yetiştiriliyor. Güzelim plajları ve doğal cennetleri yok ederek dikilen çok katlı beton otellere nispet yapacak kadar güzel Bamboo Cottages’ın resimlerine bir göz atalım mı?
Araştırmalara göre, iklim değişikliğine karşı önlem alınmazsa dünyanın buğday üretiminde ciddi düşüşler yaşanacak. İklim değişikliği buğday tarlalarını kurutacak.
Kansas Eyalet Üniversitesi’nde yakın zamanda yürütülen bir araştırma, gelecek yıllarda etkisi iyice artacak iklim değişikliğinin buğday türleri üzerindeki korkutucu etkisini gözler önüne serdi. Araştırmaya göre, iklim değişikliğine karşı uyum sağlayacak önlemler alınmazsa, dünyanın buğday üretimi en azından çeyrek oranda düşüşe uğrayacak.
Vara Prasad, Kansas Eyalet Üniversitesi’nde ekin ekofizyolojisi profesörü ve aynı zamanda USAID Gelecek Kuşakları Besleme Sürdürülebilir Yenilikleri Güçlendirme Laboratuvarı’nın da yöneticisi. Prasad ve ekibi yaptıkları çalışma ile, hava sıcaklıklarının her bir derece artışının, buğday verimini %6 oranında düşürmeye yeteceğini ortaya koydu. 2012-2013 buğday hasatı kayıtlarına bakılarak 701 milyon ton olarak ölçülen miktarın, ısıların artması ile 42 milyon ton düşüş göstermesi bekleniyor.
Prasad, “Bu oldukça keskin bir düşüş. İklim değişikliğinin buğday üzerinde yaratacağı etki, daha önceden tahmin edilenden çok daha kritik olacak. Bu can sıkıcı bir durum; çünkü dünyada bulunan 9.6 milyar insanı besleyebilmek için besin üretimimizi 30 yıl içerisinde, en az iki katına çıkarmamız gerekiyor” şeklinde konuyla ilgili fikirlerini açıkladı.
Araştırmaya göre, iklim değişikliğine karşı uyum sağlayacak önlemler alınmazsa, dünyanın buğday üretimi en azından çeyrek oranda düşüşe uğrayacak. (Görsel Kaynağı: The Guardian)
Prasad ve arkadaşları, asıl adı “Rising temperatures reduce global wheat production (Yükselen sıcaklık küresel buğday üretimini düşürecek)” olan makalelerini Nature Climate Change makale dergisinde yayınladılar. Çalışma, buğday verimini arttırmak için çalışmakta olan Kansas Wheat Commission (Kansas Buğday Komisyonu) ve Kansas Wheat Alliance (Kansas Buğday Birliği) desteğiyle gerçekleştirildi.
Çalışmayı yapabilmek için araştırmacılar, ortalama sıcaklığı 15°C ile 32°C derece arasında değişen arazilerde çalıştılar ve buna ek olarak da 30 adet buğday ekini modellemesini çalışma verileriyle karşılaştırıp sonuçlar elde ettiler. Modellemeler yardımıyla bilim insanları, elde ettikleri verileri, gelecekte yaşanılacak etkilerin hesaplanmasında kullandılar.
Araştırmacılar, iklim değişikliği ve artan sıcaklıkların buğday tarlaları üzerinde, daha önceden tahmin edilenden daha büyük etkilere sebep olacağını gösterdiler. Prasad, artan ortalama sıcaklığın olumsuzluk olduğunu; ama iklim değişikliği sonucunda oluşacak aşırı uçlardaki sıcaklıkların daha da tehlikeli olduğunu belirtti ve ekledi, “Aşırı uç sıcaklıklar sadece sıcak havayı anlatmaz, aşırı soğuklar da bu tanıma dahildir. Basit bir şekilde ortalama sıcaklığa bakmak bize bir şeyler göstermez; çünkü ekinlerin ölmesine sebep olan şey aşırı sıcaklıklardır. Bitkiler küçük değişimleri kaldırabilirler; çünkü uyum sağlamak için vakitleri vardır; ama aşırı sıcak dalgası veya ani donlar geldiğinde bitkilerin buna uyum sağlamak için vakti olmadığı için, ölüm kaçınılmaz olur.”
Vara Prasad, artan ortalama sıcaklığın olumsuzluk olduğunu; ama iklim değişikliği sonucunda oluşacak aşırı uçlardaki sıcaklıkların daha da tehlikeli olduğunu belirtti. (Görsel Kaynağı: ciatnews.org)
Yapılan çalışma bilim insanlarının, küresel düzeyde çiftçilerin iklim değişikliklerine daha dayanıklı ve inatçı buğday türleri seçmesinde yardımcı olmalarını sağlayacak. Ek olarak da çiftçilere, bitkilere etkiyecek stres faktörlerini azaltmak adına, ekimlerini ne zaman yapmaları gerektiği konusunda yardımcı olacak.
Geyikbayırı Kaya Tırmanış Bölgesi’nin ana kaya bandına, doğayı mahvedecek, kaynakları kurutacak faaliyetlerin ilk adımı olarak maden arama ruhsatı verildi.
Türkiye’nin en büyük, dünyanın beşinci gelişmiş doğa sporları merkezi olan; Geyikbayırı bölgesi Toros Dağları eteklerinde ve Antalya’ya 25 km uzaklıkta bulunan muhteşem bir coğrafya. Bölge; kaya tırmanışı, doğa yürüyüşü, dağ bisikleti, moto-cross, off-road gibi doğa sporlarına, kuş ve bitki gözlemi gibi bilimsel yaklaşımlara, mesire yerlerine, yaylalara ve antik şehirlere ev sahipliği yapmakta ve bu özellikleri sayesinde on binlerce insan tarafından ziyaret edilmektedir.
Bölgenin sadece kaya tırmanış geçmişi 15 yıla dayanmakta. Kaya tırmanışı için her yıl 10 binden fazla yerli ve yabancı sporcu bölgeyi ziyaret ederken, eko turizm yolu ile Antalya’nın ve civar köylerinin ekonomisine ve kırsal kalkınmaya katkıda bulunmaktadır.
Dünya çapında markaların sponsor olduğu uluslararası şenliklerin Türkiye ayağı yine bu bölgede yapılarak turizmin gelişmesine yardım etmektedir.
Ne yazık ki bu özel ve önemli bölgedeki ana tırmanış kaya bandının üstündeki 67 hektarlık bir alan için maden arama ruhsatı verilmiştir.
Bölgenin sadece kaya tırmanış geçmişi 15 yıla dayanmakta. Kaya tırmanışı için her yıl 10 binden fazla yerli ve yabancı sporcu bölgeyi ziyaret ederken, eko turizm yolu ile Antalya’nın ve civar köylerinin ekonomisine ve kırsal kalkınmaya katkıda bulunmaktadır. (Fotoğraf: www.timhowardphotography.com)
Maden arama işlemi bölgeye geri dönüşü mümkün olmayan zararlar verecek. Bilindiği üzere kamu yararı çok kısıtlı olan taş ocağı işletmesinden elde edilecek gelir, diğer tüm yaşamsal ve sportif aktivitelerin sağlayacağı faydanın yanında önemsizdir. Doğal yaşam alanları tahrip olmasına neden olacak, beraberinde yöredeki hayvancılık ve tarım alanları ile yaylacılık faaliyetleri de zTarar göreceği maden arama ruhsatı Antalya şehrini ve mahallelerini besleyen ana su kaynaklarını da kurutacak. Ziyaretçi sayısı onbinlerle ifade edilen, Türkiye’nin dünya çapında en çok tanınan uzun doğa yürüyüş parkuru Likya Yolu’nun başlangıç noktası olan bölge önemini yitirecek. Kaya tırmanışı ve buna bağlı olarak da bölgedeki eko turizm bitecektir.
Çiçek ve Çocuk: Gelecek Nesiller İçin Yeşil Bir Dünya temalı ve sloganlı Expo 2016’ya ev sahipliği yapacak olan Türkiye’nin turizm lokomotifi Antalya’nın imajına zarar verecek bu tarz maden arama faaliyetlerine yönelik ruhsat alma süreçlerinin hassasiyetle incelenmesi gerekiyor.
21 Şubat 2015, Cumartesi günü yapılacak olan “Geyikbayırı Tırmanış ve Doğa Sporları Şenliği” ile bölgenin önemini bir defa daha vurgulamak ve paylaşmak için herkes Geyikbayırı’na davetli!
Dileğimiz maden arama ruhsatının bir an önce iptal edilmesidir.
Balkonların binaların hizasında olacağını kim dedi ki? Zalewski Architecture Group, dolambaçlı ve harika çimenli patika balkonlar tasarladı. Bu balkonlar binaların sınırlarının ötesine doğru genişliyor. Geleneksel balkon anlayışından farklı olan bu harika tasarım balkonlarda yaşayanlar, alan dışına çıkıp çimenli patikada dolaşabiliyorlar.
Sıcak bir yaz günü, üçüncü kattaki ofisinde oturan tasarımcı, dışarı çıkmak istemiş fakat dışarıya çıkmak o an çok uzak gelmiş ve gözünde büyümüş. Bu hisler içerisindeyken çimenli patika balkonlar fikri doğmuş.
Tasarımcı, merdivenlere gitmeksizin yeşil alanlara ulaşmayı sağlayan fantastik kenarlarla tasarladı. Serbest şekilde devam eden patika, sizi rahatlatacak ve bakışınızı değiştirecek bir şans sunuyor. Hayal edin, ofisinizden çıkıp çimenli patikada temiz hava içinde yürüyerek komşunuzun ofisine gidebiliyorsunuz. Biraz farklı bir his olsa da mükemmel değil mi?
Birleştirme ve destek, dört duvardan uzanan ince teller sayesinde mümkün kılınıyor ve yolun genişliği 80 cm olarak belirlenmiş. Bu şekilde inşa edilmesi, balkonun gölgesinin bir alttakinin üzerine düşmesini engelliyor.
Birleşik Krallık’ta inşasına başlanacak dev rüzgar türbini projesi onaylandı.
Yorkshire’ın 128 kilometre açığında bulunan Gywynt y Mor açık denizinde inşa edilmesi planlanan, Dogger Bank Creyke Beck Projesi onaylandı. İnşa edilecek rüzgar türbinleri yaklaşık 3,5 kilometrekarelik bir alan kaplayacak ve 2 milyon eve elektrik sağlarken, 900 kişiye de iş imkanı yaratacak.
400 rüzgar türbininden oluşan proje, Birleşik Krallık enerji birimleri tarafından geçtiğimiz günlerde onaylandı. Proje, Birleşik Krallık’ın şu anki en büyük açık deniz rüzgar enerjisi bileşkesinin tam iki katı büyüklüğünde. Birleşik Krallık’ın elektrik ihtiyacının yüzde 2.5’unu karşılayabilecek büyüklükte olan enerji birleşkesinin maliyetinin yaklaşık olarak 7 milyar pound olacağı hesaplandı.
Gerçekleştiği takdirde Creyke Beck türbinlerinin bugüne kadar kıyıya en uzak şekilde yerleştirilmiş rüzgar türbinleri olacağı bildirildi.
Renewable UK’den açık deniz yenilenebilir enerji başkanı Nick Medic, “Bu harika bir proje ve eminim ki rüzgar enerjisi alanında yapılan altyapı çalışmalarının en büyükleri arasına girecek. Dogger Bank Projesi, açık denizlerin uçsuz bucaksız boşluğundaki potansiyeli rüzgar enerjisi teknolojisi ile birleştirerek yaratılmış yeşil enerjiye açık bir örnek olacak” dedi.
Renewable UK’den açık deniz yenilenebilir enerji başkanı Nick Medic, “Bu harika bir proje ve eminim ki rüzgar enerjisi alanında yapılan altyapı çalışmalarının en büyükleri arasına girecek. Dogger Bank Projesi, açık denizlerin uçsuz bucaksız boşluğundaki potansiyeli rüzgar enerjisi teknolojisi ile birleştirerek yaratılmış yeşil enerjiye açık bir örnek olacak. Bu proje açık deniz mühendisliğinin ufkunu zorlayan bir örnek. Sadece 10 yıl önce North Hoyle’da kıyıya 8 kilometre uzak bir şekilde kurulmuş rüzgar türbinlerinden, bugün buraya gelindi” beyanıyla, proje hakkındaki düşüncelerini dile getirdi.
Projenin başlatılmasına ise hala yıllar var. Projenin arkasındaki enerji şirketleri birliği Forewind, projeyi başlatmadan önce son bir yatırım analizi yapacak. Forewind birliğinde; Scottish and Southern Energy, Alman RWE şirketi ve Norveç’in Statoil and Statkraft şirketi bulunmakta.
Yazar Notu: Rüzgar türbinleri, temiz enerji olmalarına karşın, türbinin güzergahından geçen kuşların, çarpma sonucu ölümlerine sebep olabilmektedir. Türbini açık denize yapmak, hem ağaç kesilmesini engelleyen, hem de daha az kuşu tehlikeye atan bir uygulamadır. Yine de türbinlerin çıkartacağı ses, civardaki balık popülasyonunu uzaklaştırma özelliğine sahip olabilir. Bu yüzden ekosisteme zararsızdır diyemeyiz. Daha önceki bir haberimizde tanıtmış olduğumuz türbin modeli, büyük çapta uygulanabilirse, çok daha doğa dostu bir enerji santrali yaratılabilir.
Her yıl, şubat ayının üçüncü cumartesi günü kutlanan ”Dünya Pangolin Günümüz” kutlu olsun!
Ne yazık ki şu an pangolinlerin durumu oldukça kötü. Pangolin meraklıları, yasa dışı ticaret ile tehlike altında olan bu sıra dışı canlıları koruma ve farkındalık yaratma umudunda. Dünya pangolin günü bizim bu bilinci yakalamamız için harika bir fırsat.
Hadi pangolinler ile tanışalım!
Dördü Afrika’da, dördü Asya’da olmak üzere, dünyada sekiz adet Pangolin türü mevcuttur.
Bir pangolinin dili, vücudundan daha uzundur.
Bir pangolin, her yıl kendi başına 70 milyon karınca tüketebilir.
Pangolinlerin dişleri yoktur. Onlar midelerindeki çakıl ve dikenler ile çiğnerler.
Pangolinler, kulaklarını ve burun deliklerini kapatarak böcekleri tutarlar.
Pangolinler topraklarını işaretlemek için idrarlarını ve kokulu özel salgılarını bırakırlar.
Pangolinlerin vücudu, tıpkı bizim tırnaklarımız gibi keratinden oluşan mükemmel bir kabukla örtülüdür.
Şu an dünyada onbinlerce pangolin eti içi satılıyor. Yasa dışı yaban hayvanı ticareti ve habitatlarının bozulması ile bu mükemmel canlıların türü ciddi tehlike altında.
Dünya Pangolin Gününde, Pangolinlerin korunmasına yardımcı olmak için ne yapabilirsin ?
♦ #WorldPangolinDay tag’ını kullanarak Pangolinlerin tanınmasını çoğaltabilirsin! ♦ Dünya Pangolin GünüFacebook sayfasını beğenip, sevimli dostlarımızla ilgili gelişmelerden haberdar olabilirsin.
Narin gezegenimiz ufuksuz zenginlikte bir cennet. Yasa dışı avlar bu canlıların sonu olmamalı. Pangolinler gibi nice türler de bu tehdit altında ve Dünya Pangolin Günü dileğimiz ise yine ”yeryüzüne özgürlük”!
Yardımcı Kaynaklar: annamiticus.com, savepangolins.org, worldpangolinday.org
Son birkaç gündür Özgecan Aslan’ın kelimelerle ifade edilemeyecek şekilde katledilişini konuşuyoruz. Sanki ilkmiş gibi şaşıranlar, tekmiş gibi anlamayanlar ve her cinayet sonrası olduğu gibi, daha ne kadar ölebiliriz, diye düşünen biz kadınlar; sağdayız, soldayız. Müthiş şeyler yazılıyor, korkunç anılar anlatılıyor, belki bazı hassasiyetler oluşuyor. Umarsızca saçılan şiddet, un ufak ediyor duygularımızı. “Neyiz, nerdeyiz, nasıl bu kadar vicdansızlık pençesindeyiz’’ afallaması içerisinde acil olan şey belli, artık anlamak zorundayız birbirimizi.
Yeryüzüne özgürlük naraları ile başım dönmüş ben, her gün başka bir şiddet mevzusu ile gerçeğin tokadını yemekteyim. Empati yoksunu, kokuşmuş insanlığımız ne kendi türünü rahat bırakıyor, ne hayvanı, ne de doğayı. Başrolünde en tabii erkeğin bulunduğu bu hikaye aynen şöyle gelişiyor; erkek ellerine kollarına kentsel dönüşüm bulaştırmış, çıkıyor her sabah evinden. Su, hayat dinlemeden; ağaç, toprak görmeden döküyor betonu döküyor betonu. Hızını alamamış olsa gerek; durmaksızın kaptığı tüfeğiyle iniyor ormana (yarın oraya da gökdelen dikecek) yeri göğü titrete titrete sıkıyor kuşa, kurda. Oh yarasın erkeğime! Yorulur mu, yorulmaz. Koşa koşa gider evine bekletmez karısını, kızını. En adaletlisinden bölüştürür dayağı evdekilere. “Hak geçmesin” tek derdi o. Her sabah yeminle çıkıyor yatağından erkek, “gezegene zehir edeceğim yaşamı, huzur bırakmayacağım, kükreyeceğim yıkacağım, dökeceğim” diye.
Tüm bu kasırganın altında yerküre bile eziliyor, utanıyor, büzülüyor erkek yerine. Kedi, köpek, kuş, maymun, fil, keçi kaçacak delik arıyor bu uçsuz gazaptan. Kadın ne yapsın? Saklanıyor öldürülüyor, saklanmıyor öldürülüyor. İstatistiksel verilerin korkunçluğu kadının çarelerini kemiriyor. Kadınlar köyde, evde, işte, okulda, otobüste, metroda, gece dışarıda, gündüz dışarıda, polis güvencesinde, sokağında, her yerde şiddete maruz kalıyor. Ekonomik özgürlüğü olan da, baba evinden koca evine düşmüş olan da dayak yiyor. “Kadınım, ölmek istemiyorum” sloganlarıyla yürüyen öğrenci kadınların kampüste maruz kaldıkları erkek tartaklaması dünümüz, Ankara’daki Özgecan Arslan eylemine polis müdahalesi bugünümüz. Bardak çoktan taşmıştı, şimdi ise her yanımız gözyaşı.
“Kadınım, ölmek istemiyorum” sloganlarıyla yürüyen öğrenci kadınların kampüste maruz kaldıkları erkek tartaklaması dünümüz, Ankara’daki Özgecan Arslan eylemine polis müdahalesi bugünümüz. Bardak çoktan taşmıştı, şimdi ise her yanımız gözyaşı.
Saldırgan eril tahakkümün gerçekliği, samimiyetini sorgulatırcasına herkesin odağına yerleşmeye başlamış sanırken tam biz, hayal kırıklıklarımız küçülmeden büyümekte. Kendini bilmezlerce atılan şuur yoksunu twitleri gündem yaparken, Cumhurbaşkanı’nın, “Ben kalkıyorum, kadının Allah’ın erkeklere bir emaneti olduğunu söylüyorum. Bu feministler falan var ya. ‘Ne demek diyor kadın emanetmiş, bu hakarettir’ diyor. Ya senin bizim dinimizle, medeniyetimizle ilgin yok ki. Biz sevgililer sevgilisinin hitabına bakıyoruz. ‘Allah’ın bir emanetidir. O emanete sahip çıkın’ diyor. Ve onu incitmeyin. Adalet bakanıyla görüşmem olacak. Sonuna kadar bu vahşilere almaları gereken en ağır cezayı almaları konusunda elimizden geleni yapacağız” ifadelerine “ya hiç mi konuyu anlamadın sen” diye mırıldanıyoruz.
Burada şunu açıkça kavramalı ki herkes, kadın; tanrının erkeğe emanetine, bir başkasının bacısına indirgenebilecek bir varlık değil. Yan komşusunun, ağabeyinin korumasına ihtiyacı yok. Kadın; ”Adalet bakanı ile görüşmem olacak”larla, yahut “dostlar alışverişte görsün” torpilleriyle değil, insan olmaktan gelen haklarının ona verimi ile kurtulacak.
Hayatın geneline sinmiş ataerkillikten sıyrılmamız şart. Sistemler, döngüler şiddeti bileklerimize kadar buluyor, yanıyoruz. Ve hiç bir ateş DNA’sını silemez bu “erkekliğin”. Açıkça görüyoruz. Son çaremiz uzlaşmak.
Hayatın geneline sinmiş ataerkillikten sıyrılmamız şart. Sistemler, döngüler şiddeti bileklerimize kadar buluyor, yanıyoruz. Ve hiç bir ateş DNA’sını silemez bu “erkekliğin“. Açıkça görüyoruz. Son çaremiz uzlaşmak.
Kadın olmanın ne anlama geldiğini #sendeanlat tag’ı ile anlatıyor kadınlar herkese. Hissettikleri güvensizliği, ”bir güvercin tedirginliğiyle” yaşamaya mahkum edilmenin huzurdan yoksunluğunu… Böyle olayların varlığından habersizlerimiz(!) dehşetlere düştü. Erkekler geç bir zamanda ve güç bir şekilde, nihayet aynaya baktı. İşte bunlar; iletişim yolunda bir adımsa eğer, birbirimizi anlama ve yüzleşme zamanlarımız başlıyor demek.
Kadın, üzerine biçilen rollerle savrulup olması gerektiğinden fazla bir kadın ile tanıştı, tanışmakta. Her kadın cinayetinde, her tokatta, her cinsiyetçi söylemde bir dönüm noktası yaşamalı erkek. Ve nihayet sıranın onda olduğunun bilincine varmalı. Kendini tanıyıp, konumunu bolca sorgulamalı. Çünkü erkek; ‘’İçinde bulunduğum ‘tahakkümcü ruh’ ve ‘güç açlığı’ ile hesaplaşmak için ne yaptım?’’ demeden bu yasın, isyanın ve gelebilecek çözümün parçası olmakta hak iddia edemez.
140 milyonluk nüfusuyla Bangladeş, Dünya’nın en kalabalık ülkelerinden biridir. Ayrıca, iklimsel etkilere karşı da çok hassas bir noktada bulunmaktadır. Tayfunlar, seller ve kuraklık çok uzun süredir ülkenin tarihinin bir parçası haline gelmiştir ve son yıllarda şiddetleri iyice artmıştır. Bu tehlikelere maruz kalmasından dolayı, Bangladeş sürekli yeni iklimine ayak uydurmak için düzenlemeler yapmaktadır; fakat iklim değişikliği için yapılan bu düzenlemeler ülkeye bir hayli pahalıya patlamıştır.
Adaptasyon çabalarının, ekonomiden neler götürdüğünü ve vergilerin ne kadarının bu çalışmalara gittiğini hesaplamak için, Ekonomi Bakanlığı, UNDP-UNEP (Birleşmiş Milletler Kalkınma ve Çevre Programı) Yoksulluk – Çevre İnsiyatifi ile birlikte çalışmalar yapmıştır.
Ülke, şu sıralar iklim değişikliğine uyum sağlamak amacıyla, her yıl1 milyar dolarharcamaktadır. Bu miktar, ülkenin yıllık bütçesinin yüzde 7’sine denk gelmektedir.
Dünya Bankasının yakında yapmış olduğu hesaplamalara bakıldığında, iş daha da korkutucu bir hal alıyor. Bu şekilde giderse, Bangladeş2050’de iklim değişikliğine uyum sağlayabilmek için yılda 5,7 milyar dolar harcayan bir ülke halini alacak. İklim değişikliğine harcanan bütçenin sadece üçte biri yabancı bağışlardan sağlanılırken, üçte ikisi direk olarak hükümet tarafından karşılanmaktadır.
Ülke, şu sıralar iklim değişikliğine uyum sağlamak amacıyla, her yıl 1 milyar dolar harcamaktadır. Bu miktar, ülkenin yıllık bütçesinin yüzde 7’sine denk gelmektedir.
“Peki bunda yanlış olan nedir” diye sorarsanız; Bangladeş’in, bütçesinden para ayırmak zorunda kaldığı iklim değişikliğinde o kadar az bir payı var ki, kendisinden kaynaklanmayan bir yükün altında böylesine ezilmesi tam bir haksızlık. Ortalama bir Avrupalı vatandaşın 11 günde yaptığı karbon salımını, bir Bangladeş’li ancak bir yıl içerisinde yapabilmektedir.
Ülkedeki maddi durumu çok düşük insanların, iklim değişikliğine uyum sebebiyle verdiği vergiler, bazı durumlarda kendi gelirlerini bile aşmaktadır, bazı durumlarda ise aile bütçesinin iki katına kadar çıkmaktadır. Ödemek zorunda olduğu iklimsel adaptasyon bedeli, Bangladeş’in gelişiminde ciddi aksaklıklar yaratmaktadır.
Ulusal Planlama Bakanlığı’ndan Manumur Rashid’in belirttiği üzere, iklim değişikliğine uyum kapsamında harcanan parasal kaynak, ek bir gider olmaktan çıkmış ve ülkenin gelişimi konusunda merkezi bir engele dönüşmüştür.
Ulusal Planlama Bakanlığı’ndan Manumur Rashid’in belirttiği üzere, iklim değişikliğine uyum kapsamında harcanan parasal kaynak, ek bir gider olmaktan çıkmış ve ülkenin gelişimi konusunda merkezi bir engele dönüşmüştür.
Bangladeş’in Çevre Bakanlığı, durumla ilgili belgeleri, parlementoda gündeme getirdiği gibi, uluslararası iklim değişikliği görüşmelerinde de ortaya koymuştur.
Bangladeş uluslararası sahnede, diğer az gelişmiş ülkelerin de ihtiyaçlarına çözümler sunmasıyla çok önemli bir rol oynamaktadır. Ülke, yaptığı uluslararası görüşmelerde, kaybettiği ekonomik kaynakların dengelenebilmesi için, çözüm önerileri ve ciddi işbirlikleri talep etmektedir.
Ayaklarımızın altında, bitkilerin birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan kocaman bir “internet” ağı yatıyor ve bu ağın ana maddesi mantarlar!
Bu iletişim ağı, geniş popülasyonlara ulaşan bitkilerin her birinin birbiriyle olan etkileşimini hızlandırıyor ve çok uzaklarda kalmış bitkilerin iletişimini ve birbirlerine yardım etmelerini sağlıyor. Fakat; aynı zamanda bazı ”suç”lara da imkân sağlıyor.
Toprak üzerindeki kısmı mantarın en bilinen kısmı olsa da, mantarların vücutlarının büyük bir kısmı miselyum denilen ince iplik kitlelerinden oluşuyor. Yapılan araştırmalar sayesinde, bu ipliklerin bir tür yeraltı internet ağı gibi iş gördüğünü ve bitkilerin köklerini birbirine bağladığını biliyoruz. Aralarında birkaç metre olan iki bitkinin miselyum sayesinde birbirleriyle iletişim halinde olma ihtimali çok yüksek.
Ayaklarımızın altında, bitkilerin birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayan kocaman bir ‘’internet’’ ağı yatıyor ve bu ağın ana maddesi mantarlar!
Bu yeraltı ağları hakkında daha çok şey öğrendikçe, bitkilerle ilgili bildiğimizi sandığımız gerçekler de değişiyor. Bitkiler sessizce büyüyüp, zamanı geldiğinde çürüyüp gitmekten çok uzaklar. İletişim ağları sayesinde komşularıyla besin ve bilgi alışverişi yapıyor, hatta çevrelerinde istemedikleri bitkileri bu ağ üzerinden salgıladıkları zehirli kimyasallarla sabote ediyorlar.
Bitkilerin yaklaşık yüzde 90’ı mantarlarla karşılıklı yarar içerisindeler. Bir 19. yüzyıl biyoloğu olanAlbert Bernhard Frank, mantarların ve bitkilerin köklerinde kolonileşmeyle gerçekleşen bu ilişkiyi betimlemek için mikoriza kelimesini icat etti.
Mikorizal bitki gruplarında bitki, mantara karbonhidrat olarak yiyecek sağlıyor. Bunun karşılığında mantar, bitkinin su emmesine yardımcı oluyor ve aynı zamanda fosfor ve nitrojen gibi besinleri miselyumları üzerinden bitkiye iletiyor. 1960’lardan bu yana mikorizanın bitkilerin büyümesinde açık bir şekilde rol oynadığı biliniyor.
Mantar ağ sistemleri aynı zamanda ev sahibi bitkinin bağışıklık sistemini de destekliyor. Bu da, bir mantar bitkinin köklerinde kolonileştiği zaman, bunun savunmaya yönelik kimyasal üretimini tetikliyor ve bitikinin bağışıklık sisteminin daha sonra oluşabilecek tehditlere daha hızlı ve etkili karşılık vermesiyle priming yani “ilk ateşleme” denilen bir fenomeni yaşanıyor.
Mantar ağ sistemleri aynı zamanda ev sahibi bitkinin bağışıklık sistemini de destekliyor. Bu da bir mantar, bitkinin köklerine kolonileştiği zaman bunun, savunmaya yönelik kimyasal üretimini tetikliyor ve bitikinin bağışıklık sisteminin daha sonra oluşabilecek tehditlere daha hızlı ve etkili karşılık vermesiyle ‘’priming’’ yani ‘’ilk ateşleme’’ denilen bir fenomen yaşanıyor. (http://www.richard-seaman.com/)
Fakat bu kadar da değil! Artık mikorizanın büyük genişlikteki bitkileri birbirlerine bağladığını da biliyoruz. Mantar uzmanı Paul Stamets, 2008’de gerçekleştirdiği TED konuşmasında, mantarları “dünyanın doğal interneti“ olarak betimlemişti. Bu fikrin, ilk kez 1970’lerde elektron mikroskopuyla mantarlar üzerine çalışırken aklına geldiğini söyleyen Stamets, miselyum ile Amerikan Savunma Bakanlığının ARPANET isimli günümüz internetinin erken versiyonlarından biri arasında benzerlikler gözlemlendiğini de belirtti.
Mantar ağının yapabileceklerini anlamak on yıllar sürdü. 1997’de British Columbia Üniversitesi’nden Suzanna Simard, ilk kanıtlardan birisini buldu. Simard, Douglas çamı ve huş ağacının miselyum yoluyla birbirleriyle karbon transferi yapabildiğini gösterdi. O zamandan bu yana bitkilerin aynı yolu kullanarak fosfor ve nitrojen değişimi de yapabildiğini gözlemlendi.
Simard, artık yetişkin ağaçların mantar ağ yardımıyla genç ağaçlara yardım ettiğine inanıyor. Bu yardım olmadan bir çok fidenin yaşayamayacağını belirtiyor. 1997’deki araştırmasında, yiyecek ihtiyacını giderme konusunda sıkıntı yaşayacak olan gölgede kalmış fidelerin daha çok karbon yardımı sağladığını belirtmişti.
Darwinist görüşe göre, bitkilerden sadece en güçlüsünün ayakta kaldığı durumun aksine Simard, 2011’de yayınlanan “Ağaçlar İletişim Kuruyor mu?“ isimli belgeselde ağaçların birbirine yardım etmeye çalıştıklarını dile getirmişti.
Buna karşın, besin transferlerinin ne kadar kullanışlı olabileceği konusu hala tartışmalı.
Tartışmalar sürerken diğer araştırmacılar, bitkilerin işiyle ilgili bilinenleri bir adım daha ileri taşıyarak, miselyum yoluyla iletişim kurabildikleri üzerine bazı kanıtlar buldular. South China Ziraat Üniversitesi’nden Ren Sen Zeng, 2010’da zararlı mantarlar tarafından etkileşime uğrayan bitkilerin, miselyum üzerinden kimyasal sinyaller göndererek komşularını uyardığını gösterdi.
South China Ziraat Üniversite’sinden Ren Sen Zeng, 2010’da zararlı mantarlar tarafından etkileşime uğrayan bitkilerini miselyum üzerinden kimyasal sinyaller göndererek komşularını uyardığını gösterdi.
Zeng’in araştırma grubu saksılara ikişer adet domates ektiler ve bu domateslerden bazıları mikoriza oluşturdular. Mantar ağları oluştuktan sonra, her çiftten bir tanesinin üzerine Alternaria Solaniisimli, erken çürümeye neden olan bir bitki hastalığına yol açan zararlı mantarı sprey yoluyla bitkiye aktardılar. Yer üstünde gerçekleşecek herhangi bir kimyasal sinyali engellemek için önlem alan ekip, 65 saat sonra diğer çiftlerden sağlıklı olana da bu hastalığı bulaştırmayı denedi ve miselyum bulunan çiftlerden sağlıklı bitkilerin hastalığı kapmadığı; kapsa bile daha az zararla kurtulduğunu gözlemlediler.
Mikorizanın sadece besin aktarımına yardım etmediği, aynı zamanda bitkilerin kendilerini korumalarına da yardımcı olduğu ortaya çıktı. Bu uyarı sistemini kullanabilen tek bitkinin domates olmadığını Aberdeen Üniversitesi’nden David Johnson ve arkadaşları, baklaların yaklaşan tehlikeleri mantar ağını kullanarak ortadan kaldırdığını göstererek ortaya çıkarttı. Johnson, yaprak biti tarafından saldırıya uğramamış olan; fakat miselyumla birbirine bağlı bakla fideleri, bitlere karşı savunmalarını sağlayacak kimyasallar üretirken, miselyumla bağlı olmayanların hiçbir savunma geliştirmediğini gösterdi.
Fakat mantar ağının karanlık bir yönü de var. Bazı bitkiler bu ağı kullanarak diğerlerinden besin çalabiliyorlar. Klorofili olmayan yani fotosentez yoluyla kendi enerjilerini sağlayamayacak olan bitkiler, örneğin; Cephalanthera austiniae isimli bir orkide türü, karbon ihtiyacını bağlı olduğu ağ yoluyla çevredeki ağaçlardan sağlıyor.
Diğer orkideler sadece işlerine geldiklerinde çalıyorlar. Bu “mixotroph“lar (karbon ihtiyacını birden fazla yolla sağlayabilen bitki) fotosentez yapabildikleri gibi, aynı zamanda komşu bitkilerden mantar ağı yoluyla karbon çalabiliyorlar. Bahsedilen durumlar kulağa çok kötü gelmeyebilir; fakat bitkilerin işlediği bu ‘’suç’’lar çok daha kötü bir hal alabiliyorlar. Kısıtlı su ve ışık kaynağı bulunan bitki habitatlarındaki rekabet, bitkilerin birbirlerine zarar vermek için bu ağı kullanarak, zararlı kimyasallar yollamalarına sebep oluyor.
Bu “allelopati” (bir bitkinin çevredeki kimyasalların etkisiyle başka bir bitkinin yerini alması), şeker çitlembiği, akasya ve bazı okaliptüs türleri gibi bitkiler arasında çok yaygın. Diğer bitkilerin yakınlarına yerleşmesini engelleyecek ya da köklerinin çevresindeki mikrop yayılımını düşürecek maddeler salgılıyorlar.
Şüpheci bilim insanları, bu allelopatinin istenmeyen bitkilere karşı ne kadar yardımcı olabileceğini sorguluyorlar. Zararlı kimyasalların çok da uzaklara yolculuk edemeden toprak tarafından emilebileceğini ya da mikroplar tarafından bozulabileceğini söylüyorlar.
Fakat, belki de bitkiler geniş alanları kaplayan yeraltı mantar ağlarını geliştirerek bu problemin üstesinden gelebilirler. 2011’de kimyasal madde ekoloğu Kathryn Morrisve çalışma arkadaşları bu teoriyi test etmek için çalışmaya başladılar.
Morris, saksılarda mikoriza mantarlı altın kadife çiçekleri yetiştirdi. Saksılarda, kökleri dışarda tutabilecek kadar büyük deliklere sahip bir ağla çevrili silindirler bulunuyordu. Bu silindirlerin yarısı, mantar ağının geçişini engelleyecek şekilde çevrilmişti.
Takım, silindirlerin içindeki toprağı kadife çiçekleri tarafından oluşturulan diğer bitkilerin büyümesini durduran ve nematotları (yuvarlak solucanlar) öldüren iki bileşik için test etti. Mantarın büyümesine imkan sağlanılan silindirlerde, bu iki bileşiğin değerlerinin mantarsızlara göre yüzde 179 ila yüzde 278 arası daha fazla olduğu görüldü. Bu sonuçlardan anlışalacağı üzere, miselyum, toksinleri gerçekten üzerinde taşıyabiliyor.
Çalışma grubu daha sonra iki tür saksıya da marul fideleri dikti. 25 gün sonra, toksik açıdan zengin toprakta yetişenlerin, miselyumdan izole topraktakilerden yüzde 40 daha hafif olduklarını gözlemlediler. Morris bu verilerin, mantar ağının diğer bitkileri etkileyebilecek yükseklikte konsantrasyonları taşıyabildiğini gösterdiğini dile getirdi.
Mantarın toprak boyunca yayılan miselyumu (mantarın kökü) (Fotoğraf: Nigel Cattlin)
Buna karşın, bazı araştırmacılar kimyasalların taşınmasının, doğal ortamda, laboratuvarda olduğu kadar iyi bir şeklide gerçekleşemeyebileceğini öne sürdü. Berlin Free Üniversitesi’nden Michaela Achatzve çalışma arkadaşları, benzer bir deneyi doğada gerçekleştirerek benzer sonuçlara ulaşıp ulaşamayacaklarını test ettiler.
Allelopati çalışmalarının en iyi örneklerinden bir tanesi Amerikan siyah adi cevizidir. Bu ağaç, yapraklarından ve köklerinden saldığı “juglon” isimli bir kimyasalla içerisinde patates ve salatalığın da bulunduğu pek çok bitkinin büyümelerini engeller.
Achatz ve çalışma arkadaşları, adi ceviz ağacının çevresine mantar ağının ulaşabileceği saksılar yerleştirdiler. Bu saksılar, mantar ağının ulaşamadığı saksılardan yaklaşık 4 kat daha fazla juglon bulunduruyorlardı. Juglon bakımından zengin toprakta yetişen domates fideleri yüzde 36 daha hafiflerdi.
Bazı bitkiler, mantar komünitelerinin düzenini bile değiştirebiliyorlar. Benekli peygamber çiçeği, yabanyulafı ve yumuşak brom, tüm mantarların toprak altındaki düzenini değiştirebiliyor.
Aynı zamanda hayvanlar da mantar ağından faydalanabiliyorlar. Bazı bitkiler, yararlı bakterileri ve mantarı köklerine tutturmak için bileşikler üretiyorlar; fakat bu sinyal yiyecek kök arayışındaki böcek ve solucanlar tarafından alınabiliyor. Morris, 2012’de yaptığı açıklamada miselyum üzerinden sinyal gönderen bu kimyasalların, bilmeyerek bitkileri bu hayvanlara bildirebileceğini, fakat bunun üzerine herhangi bir çalışma yapılmadığını söyledi.
Artan kanıtların sonucu olarak birçok biyolog, mantarların bitki ve diğer organizmalara sağladığı bu iletişim ağını betimlemek için ”wood wide web” yani ”ağaç çapında ağ” terimini kullanmaya başladılar.
Bu mantar ağlarının, farklı türler de dahil olmak üzere birçok bitki arasında hızlı ve etkili bir iletişim imkanı sağladığını söyleyen Morris, bunu düşünmeme sebebimizin genelde toprağın üstünde ne varsa onu görmemizden kaynaklandığını; fakat bitkilerin çoğunun yer altından miselyum bağlantılarıyla birbirlerine bağlı olduğunu ekledi.
Mantar ağı bizlere çok önemli bir ders veriyor. Birbirinden ayrı gibi görünen organizmalar bile aslında çoğu zaman birbirleriyle iletişim ve etkileşim içerisindeler ve birbirlerine ihtiyaçları var. Bobby, ekologların bir süredir organizmaların birbirlerine bağımlı olmaktan çok birbirlerine bağlı olduğunu bildiğini söylüyordu. “Ağaç çapında ağ”ın, bu bağlantıların nasıl oluştuğu konusunda önemli bir rolü varmış gibi görünüyor.
İnsanları ev bahçeciliği konusunda yüreklendiren, tohum takasına alt yapı hazırlayan ve kâr amacı gütmeyen oluşum Home Garden Association, 2015’i “Ayçiçeği Yılı” ilan etti. Gelin güneşe aşık bu çiçekleri daha yakından tanıyalım.
Günebakan ve gün çiçeği olarak da bildiğimiz ayçiçeği, taksonomik sınıflandırmada Helianthus cinsine aittir. Yunanca’da “Helios” güneş manasına gelir, “Anthos” ise çiçek. Helianthus cinsinin altında 70 tane tür bulunur ve bunların büyük bir çoğunluğu Amerika kıtasında ortaya çıkmıştır. Bizim en çok bildiğimiz ve sofralarımızda kullanıp, çekirdeğini çitlediğimiz türünün ismi Helianthus annuus’tur. Bunun dışında, başka renk ve kimyasal içeriklerde ayçiçekleri de vardır.
Mesela, görmüş olduğunuz Helianthus bolanderialışageldiğimiz ayçiçeği görüntüsüne hala oldukça yakındır.
Helianthus bolanderi
Kırmızı ayçiçeği ise alışageldiğimizin biraz dışına çıkan bir türdür ve süs bitkisi olarak kullanımı yaygındır.
Kırmızı Ayçiçeği (Görsel: Wikimedia)
Tek yıllık bitki olan ayçiçeği, bir sene içerisinde büyür, tohumlarını üretir ve ölür. Yetişirken topraktan çok fazla besin çektiği için üst üste iki sene ekilmesi toprağın verimini düşürür.
Çeyrek su bardağı (35 gram), yani bir avuçtan biraz daha fazla ayçiçeği çekirdeği tükettiğimiz vakit vücudumuzun; • E vitamini ihtiyacının %82’sini • Bakır ihtiyacının %70’ini • B1 vitamini ihtiyacının %43’ünü • Mangan ihtiyacının %34’ünü • Selenyum ihtiyacının %34’ünü • Fosfor ihtiyacının %33’ünü • Magnezyum ihtiyacının %28’ini • B6 vitamini ihtiyacının %28’ini • Folik Asit ihtiyacının %20’sini • B3 vitamini ihtiyacının %18’ini karşılamış oluruz.
Bu durumda; • Selenyum, kansere karşı hücreleri koruyan bir elementtir, yani çekirdek çitlemek kanser riskimizi düşürür. • Magnezyum ve bakır, kemiklerin güçlü kalması için ihtiyacımız olan elementlerdir. Aynı zamanda E vitamini de romatizmal ağrıları azaltır. • Magnezyumun sinirleri yatıştırma özelliği vardır. • UV ışınlarıyla savaşmakta yardımcı olan E vitamini, cilde sağlıklı bir ışıltı kazandırır. • İçeriğinde çok fazla antioksidan bulunduran ayçekirdeği, iltihaplı bir doğaya sahip olan ülser, eklem ağrısı, astım ve başka pek çok hastalığa karşı yatıştırıcı etkisine sahiptir. • Kötü kolesterolün damarlarımıza yapışmasına engel olarak bizleri kalp damar hastalıklarından korur.
Tabii ki tek başına ayçekirdeği tüketmek mucizevi bir biçimde bütün bunlara sebep olmaz. Yalnızca dengeli beslenip, sağlıklı yaşayan insanlarda ayçiçeği çekirdeği bu etkileri yaratabilir.
Tabii ki tek başına ayçekirdeği tüketmek mucizevi bir biçimde bütün bunlara sebep olmaz. Yalnızca dengeli beslenip, sağlıklı yaşayan insanlarda ayçiçeği çekirdeği bu etkileri yaratabilir. (Görsel Kaynağı: SBAM)
Ayçiçeğine baktığımızda bize tek bir çiçekmiş gibi görünür ama her bir çekirdeği oluşmadan önce çiçek açar; aynı tablanın içerisinde yüzlerce küçük çiçek vardır. Bu küçük çiçekler, arı ve kelebekler için de polen kaynağı olduğundan, ayçiçeği ekmenin polenleştiricileri sağ tutmakta da yeri büyüktür.
Ayçiçeğinin küçük çiçeklerinin zamana bağlı açılışlarını gösteren bu videoya bir göz atmak ister misiniz?
Her şeye ek olarak; ayçiçekleri, biyoyakıt üretiminde de önemli bir rol oynarlar. Her ne kadar bilim insanları, biyoyakıt üretmek için artık besin kaynaklarını kullanmayan teknolojilere yöneldilerse de, ayçiçeğinden biyoyakıt üretmek hala yaygın ve mümkündür.
Peki, bu kadar yararından bahsettiğimiz ayçiçeklerini yetiştirmekistersek ne yapacağız? • Ayçiçeklerini ekmek için en uygun sıcaklık 18-32C derece arasındadır. 80 ile 120 gün arasında olgunlaşırlar, bu da demek oluyor ki ilkbahar aylarında ayçiçeğinin çekirdeklerini ekmeye başlayabiliriz. • Ayçiçeğinin tohumu, kendi çekirdeğidir. Kuruyemişçiden aldığınız işlenmiş çekirdekler çimlenmez. • Elinize almış olduğunuz kabuklu ayçiçeği çekirdeklerini, ıslak bir peçetenin arasına koyup çimlendiğini görene kadar bekletin. Çimlenme olayı, yaklaşık olarak üç gün içerisinde gerçekleşecektir. Olur da bu süre içerisinde tohumlar çimlenmezse, içindeki kısım zedelenmeyecek şekilde bir tırnak makası yardımıyla, çekirdeğin ucundaki kısmını kopartabilirsiniz. • Çimlenen tohumları ekeceğiniz toprağı 60 cm derinliğinde kazın ve o derinliğe kadar olan bütün engelleri kaldırın; çünkü ayçiçeklerinin kökleri çok derinlere uzanır. • Daha sonrasında çukuru kapatın ve tohumları, sivri ucu yukarı bakacak şekilde 2,5 cm derinliğine gömüp üzerini kapatın. Tohumların arasında en az 15 cm mesafe bırakın. • Can suyunu vermeyi unutmayın. • Toprak üstünde belirene kadar tohumları ektiğiniz toprağı hep nemli tutun. • Bitki büyüyüp de gövdesi kalınlaşmaya başlayınca, haftada bir sulamanız yetecektir.
Sizlere ve ayçiçeklerinize bol güneşli günler dilerim.