Ana Sayfa Blog Sayfa 713

Duydunuz mu? Dünya dönmüyormuş

Suudi Arabistanlı İmam Şeyh Bender El Hayberi, dünyanın dönmediğini söyleyip, “Eğer dünya dönüyorsa, bir uçak havada durduğunda Çin’in uçağa doğru gelmesi gerekmez miydi?” diye sordu. Gerçekten dünya dönmeseydi, neler olurdu, öğrenmek ister misiniz?

Bir panelde öğrencilerin dünyanın sabit olup olmadığı yönündeki sorusunu yanıtlayan El Hayberi, “Dünya sabittir. Hareket etmiyor” dedi. İmam, dünyanın dönmediği yönündeki fikrini, önündeki plastik su bardağıyla açıklamaya çalışırken “Bir kere bakalım, biz neredeyiz? Diyelim ki Serce Havaalanı’ndan uçakla Çin’e gidiyoruz. Dünya dönüyor dediniz değil mi? Peki, bana odaklanın şimdi, bu (su paketini gösteriyor) dünya. Eğer dünya dönüyorsa uçak havada durduğunda Çin’in uçağa doğru gelmesi gerekmez mi? Doğru mu yanlış mı? Eğer dünya aksi yönde dönseydi bu sefer de uçak asla Çin’e ulaşamazdı. Çünkü Çin de uçak gibi dönüyor olacaktı” dedi.

Bender El Heyberi
Suudi Arabistanlı İmam Şeyh Bender El Hayberi, dünyanın dönmediğini söyleyip, “Eğer dünya dönüyorsa, bir uçak havada durduğunda Çin’in uçağa doğru gelmesi gerekmez miydi?” diye sordu.

Dünya dönmeseydi; ama Güneş etrafındaki yörüngesinde hareket etmeye devam etseydi, gün ışığı bir sene içerisinde dünyayı dolaşırdı. Dikey olarak baktığımızda, dünyadaki her bir noktada, altı ay gündüz, altı ay gece yaşanırdı.

Bitkiler altı aylık karanlık boyunca, solarak ölürlerdi. Solmadan önce tohum üretmeye ve polenleşmeye fırsat bulurlar mıydı? Sanmıyorum. Zaten dönmeyen bir dünyada, manyetik alan da kalmazdı. Bu da yönlerini bulmakta dünyanın manyetik alanını kullanan böcek ve kuşların, eskiden yapmakta oldukları gibi polenleştirme görevlerini yerine getiremeyecekleri anlamına gelirdi.

Dünya dönmüyor olsaydı
Dönmeyen bir dünyada bütün karalar, ekvator bölgesinde toplanırdı ve sular kutup bölgelerine hücum ederdi. Bu kadar kısa bir sürede, ekosistemlerin buna ayak uydurabileceklerini ise, sanmıyorum. Bitkiler öleceği için, oksijenin çoğu yok olurdu. (Görsel: NASA)

Dönmeyen bir dünyada bütün karalar, ekvator bölgesinde toplanırdı ve sular kutup bölgelerine hücum ederdi. Bu kadar kısa bir sürede, ekosistemlerin buna ayak uydurabileceklerini ise, sanmıyorum. Bitkiler öleceği için, oksijenin çoğu yok olurdu. Hayvanlar yiyecek bir şey bulabilirler miydi? Sanmıyorum.

Dünyamız, Güneş’in zararlı ışınlarından korunamazdı ve her yer çok sıcak olurdu, türler sürekli göç halinde olmak zorunda olurlardı ve bu hareket halinde, üremek için yeterli besin bulabilirler miydi? Sanmıyorum. Bugünkünden de büyük bir nesil tükenmesi yaşanırdı. Hem besinsizlik, hem ısı, hem de seller sonucunda türlerin tahmin edemeyeceğim bir kısmı yok olurdu.

Biz insanlar, ilk etapta bir çaresine bakabilirdik belki ama eskisi gibi olur muydu? Hiç sanmıyorum.

Şeyh Bender El Hayberi’ye acil şifalar dilerken sizleri, dünyanın dönüşünün beş yıl içerisinde yavaşlayıp durduğu bir senaryoya göre hazırlanmış güzel bir National Geographic Belgeseli ile baş başa bırakıyorum. İyi seyirler. 

Kaynak: National Geographic

Ormanın ritmini duymak ister misiniz?

1972 yılından bu yana arazi sanatıyla uğraşan Nils-Udo doğayla doğrudan çalışarak çarpıcı eserler meydana getiriyor. Ormanın içinden bulduğu çiçek, yaprak veya dal gibi malzemeleri mükemmel bir özen ile bir araya getirip büyüleyici kompozisyonlar yakalıyor.

Toprağın, yaprakların zengin renkleri, çalışmaları rüyalardan çıkmış hale getirmiş durumda adeta. ”Bu işte temel fikir, saflığı elde etmektir, doğa kendi başına bir gösteridir. Doğada, ondan olamayan eleman saf dışı bırakılır” diyor sanatçı. Ürünlerinin bir karakteri olduğu ortada. Estetik algımızı doyurmaya yetecek kadar hammadde mevcut, oynanmamış biçimdeki doğada fakat arazi sanatı ile başka bir perspektiften yeni keşifler gerçekleştirmiş gibi oluyoruz. Gözlerde tat bırakan Nils-Udo, peri dokunuşuna atfedilebilecek bir edayla bir araya getirmiş parçaları. Onun çalışmalarında ormanın ritmini duyuyorsunuz sanki!

7171816828_65ce960e86_b

Ormanın Ritmi 2

Ormanın Ritmi 3

Ormanın Ritmi 4

Ormanın Ritmi 5

Ormanın Ritmi 7

Ormanın Ritmi 6

Ormanın Ritmi 9

Dicle vadisine statü ayarı

Diyarbakır’daki Dicle Vadisi’nin “talan edilmesi” için bu kez farklı bir yola başvuruldu. Vadiden geçen Dicle Nehri’nin çıkış noktasından Bismil ilçe sınırlarına kadar olan kısmı, “nehir” statüsünden “dere” statüsüne alındı. Bu değişiklik ile nehrin kıyı kenar çizgisine 50 metre mesafeye kadar yapı inşa edilebilinecek.

Dicle Vadisi her geçen gün yeni bir tehdit ile karşılaşıyor. Yeni tehdit, vadiden geçen Dicle Nehri’nin statüsünün değiştirilmesi. Kağıt üzerinde Dicle’nin “nehir” olan statüsünü “dere” olarak değiştiren devlet, bu kararla vadinin talana açılmasına yol vermiş oluyor.

Nehrin çıkış noktasına kurulu bulunan Kralkızı ve Dicle hidroelektrik barajlarının nehrin debisinin düşürmesinden dolayı, Diyarbakır kent merkezinden geçen bölümünü de kapsayan yaklaşık 60 km2’lik kısmı, nehir statüsünden çıkarılarak dere sayıldı.

Söz konusu statü değişikliği Dicle’nin şehir içinde kalan bölgesi olan Dicle Vadisi’nin “kıyı hakkı”ndan mahrum bırakılmasına yol açıyor. Yani nehrin dereye dönüştürülerek, “kıyı hakkı”ndan mahrum bırakılmasıyla nehrin 60 km2’lik bu bölümünün kıyı şeridinde 50 metreye kadar yapı inşa edilebilecek.

Dicle Vadisi 2
Dicle Vadisi her geçen gün yeni bir tehdit ile karşılaşıyor. Yeni tehdit, vadiden geçen Dicle Nehri’nin statüsünün değiştirilmesi. Kağıt üzerinde Dicle’nin “nehir” olan statüsünü “dere” olarak değiştiren devlet, bu kararla vadinin talana açılmasına yol vermiş oluyor.

Nehrin “dere” statüsünde olduğu Devlet Su İşleri (DSİ) 10. Bölge Müdürlüğü’nün konuya dair Orman ve Su İşleri Bakanlığı DSİ Etüt, Planlama ve Tahsisler Dairesi Başkanlığı’na yazdığı yazıya verilen yanıtla ortaya çıktı. DSİ 10. Bölge Müdürlüğü, 12 Aralık 2014 tarihinde Bakanlığa yazılan yazı ile Dicle Nehri’nin Diyarbakır- Bismil ilçesi ile nehrin çıkış noktasında kalan yaklaşık 60 km2’lik bölümünün resmi statüsü ve isminin ne olduğunu sordu. Bakanlığa bağlı müdürlükçe 3 Şubat 2015 tarihinde verilen yanıtta, yapılan incelemeler sonucunda nehrin söz konusu bölümünün “Kıyı Kanunu Uygulanmasına Dair Yönetmelik” ekindeki akarsuların “nehir” tanımına girmediği, dolayısıyla “dere” statüsünde sayıldığı kaydedildi.

Nehrin Dicle Vadisi’nin de içine bu kısmının “dere” statüsüne almasının nedeni hiç kuşkusuz devlet tarafından nehrin çıkış noktasına yaptırılan Maden Çayı üzerinde kurulan Kralkızı Barajı ve Hidroelektrik Santrali ile birlikte nehrin diğer ana kolu olan Dibni Çayı üzerinde kurulan Dicle Barajı ve Hidroelektrik Santrali.

Her iki baraj ve santral nedeniyle su debisi düşen ve yeni statüsü “dere” olan nehir, Bismil ilçesi sınırlarından itibaren kendini besleyen kaynaklarla debisinin yükselmesiyle yeniden yasal olarak nehir statüsüne sahip. Üstelik bu sınır, Basra Körfezi’ne kadar geçerliliğini koruyor. Ancak nehir üzerinde yapımı devam eden Ilısu Barajı inşaatının tamamlanarak su tutmasıyla birlikte su debisindeki yaşanacak düşüşle birlikte nehrin bu kısmının da dere statüsüne alınması tehlikesi mevcut.

Vadi üzerinde 3 HES projesinin hayata geçirilmesiyle vadinin yok edilmesi için kollar sıvanırken, bu kararı 2013 yılında, bölgenin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın onayıyla “Yapı Rezerv Alanı” ilan edilerek, yapılaşmanın önünün açılmak istenmesi izlemişti. Bu iki karara kamuoyundaki tepkiler devam ettiği sırada ise İl Toprak Koruma Kurulu’nun vadideki 7 bin dönümlük alanı “tarımsal” nitelikten çıkardığı yönündeki karar eklenmişti.

Ancak HES projeleri durdurulup, mahkeme tarafından da “Yapı Rezerv Alanı” kararına ilişkin de iptal kararı verilirken, İl Toprak Koruma Kurulu’nun alanın tarım arazisi niteliğinden çıkarılması yönündeki kararı hala Bakanlık’ta beklemekte.

Başlık Görseli: Panoramio/Karazî

Çocukların Çevre Hakları: Çevre Güvenliği

0

Yaşadığımız evrenin hiçbirimize ait olmadığını ve elimizde emanet olduğunu unutmamak lazım. Şunu da hatırlamakta fayda var: Bu dünya artık çocuklara bırakılacak bir miras değil, onların hesabından çalınmaya başlanmış bir borç. Bugün çocuk olanların yetişkin olduklarında yaşacakları bütün çevresel olumsuzlukların sorumlusu artık bizleriz. Birçok bilim insanı geri dönülmez ve geçen yüzyıllara oranla çok hızlı oluşan değişimlerin kıskacında olduğumuzun uyarısını üstüne basa basa yaptılar. Dolayısı ile çocukların sadece geleceği değil, şimdiki bütünlüğü de tehlike altında.

Çevresel olumsuzluklardan yine en çok çocuklar zarar görüyor. Milyonlarca çocuk çevre kirliliği ve olumsuz çevre koşulları yüzünden sakatlanıyor veya hayatını kaybediyor. Bu üzücü gerçeklerin daha da üzücü kısmı ise bunların aslında engellenebilir olması. Bulaşıcı hastalıkları kontrol altında tutsanız bile, önlem alınabilir çevresel etkileri umursamadığınızda sakatlanma ve ölüm oranları maalesef artış gösteriyor.

Çevre Güvenliği 2
Çevresel olumsuzluklardan yine en çok çocuklar zarar görüyor. Milyonlarca çocuk çevre kirliliği ve olumsuz çevre koşulları yüzünden sakatlanıyor veya hayatını kaybediyor.

Peki ne gibi çevresel etkilerden bahsediyoruz?

Düşme, yanma vb gibi riskler: Güvenlik önlemleri yeterince alınmamış yollarda, yüksek yerlerden düşme ve sakatlanma riski bulunuyor. Çocuklar için ise bu risk büyüyor haliyle. Korumasız yaya yolları, yani araç yolu ve yaya yollarının tanımsız olduğu durumlar, büyük tehlike taşıyor. Ayrıca çevreye bırakılan sert madde atıklarından dolayı kesik veya ezikler, bunlardan dolayı da enfeksiyonlar görülebiliyor. Yanıkların önlenmesi için ise her türlü çevrede en büyük dikkatin verilmesi gerekliliği aşikar. Açık ateşler, elektrikli ısıtıcılar, gazyağı ve yerde kullanılan pişirme araçlarının kullanımı, hele ki bir de kalabalık bir nüfus varsa oldukça büyük risk faktörleri. Yüksek gelirli evlerde bile yanlış yapılanma, bozuk ısıtıcılar ve yangın alarmlarının olmaması gibi etkenler bulunuyor.

Toksik madde ve zehirlenme: Uygun koruma ve depolama alanları olmadığı zaman çocukların ilaçlar, gazyağı ve tarım ilaçlarına maruz kalması durumunda zehirlenmeler görülebiliyor. Çocukların toksik madde ile temas olasılığı yetişkinlere göre daha büyük. Çocukların oyun oynama ve keşfetme güdüleri düşünüldüğünde anlaşılabilir bir durum.

Kirli hava, su ve toprak: Hem iç mekanda hem de açık havada hava kirliliği görülebiliyor. İç mekanda barınmak zorunda olan çocuklar ateş dumanı, yeterisz havalandırma gibi durumlara maruz kalabiliyor. Kronik öksürük, solunum hastalıkları ve görme sıkıntıları yaşayabiliyorlar. Latin Amerika’da yaklaşık 2 milyon çocuk kronik öksürükten muzdarip. Yoğun trafik nedeniyle yayılan egzoz solunumu çocuklarda öğrenme ve davranış problemlerine, hatta yüksek dozajlarda ise ölümlerine neden oluyor. Benzer şekilde, toprağa ve suya yasa dışı bırakılan atıklar, dışarıda ve toprakta oynayan çocukları uzun vadeli etkileyebiliyor.

Çevre Güvenliği 3
Yoğun trafik nedeniyle yayılan egzoz solunumu çocuklarda öğrenme ve davranış problemlerine, hatta yüksek dozajlarda ise ölümlerine neden oluyor. Benzer şekilde, toprağa ve suya yasa dışı bırakılan atıklar, dışarıda ve toprakta oynatyan çocukları uzun vadeli etkileyebiliyor.

Bunların dışında tabi değinilmesi gereken konulardan biri çalışan çocuklar. Yetişkinler için tasarlanmış aletleri kullanma, zararlı maddelere maruz kalma, ağır iş yükü veya endüstriyel alanlarda çalışma yaralanma, sakatlanma hatta ölme riskini taşıyor onlar için.

Çocukları direk olarak etkileyeceğini düşünmediğimiz, fakat aslında olumsuz etkilerini çeşitli şekillerde yaşadıkları durumlar da bulunuyor. Örneğin, kalabalık. Nüfusun artması direk olarak çocuklar üzerinde bir stres yaratıcı, ama çevre kontrolunün azalması yüzünden de dolaylı etkileri bulunuyor. Örneğin, gereğinden fazla gürültü, kalabalıktan ötürü kaotikleşen alanlar, yapısı bozuk bir akış çocukların öğrenmeye odaklanmalarını, motivasyonlarını ve okul başarılarını etkiliyor. Bu tarz stres yaratıcılar sadece çocukları değil,  anne-babalarını ve onların ebeveynlik tarzlarını etkiliyor. Onları daha cezalandırıcı ve sert ebeveynler olarak davranmaya itebiliyor veya çocukların daha az önemsemelerine neden oluyor. Kaotik yaşamın bir diğer götürüsü de halka açık alanların azalması. Oyun parkları, parklar ve açık alanların olmaması çocukların günlük hayattan daha kopuk olmalarına neden oluyor. Tabi bu durum suç oranının ve vandal davranışın artmasına da etkide bulunuyor. Çocukların güven içinde oynayıp, keşif yapamıyor olması; gençlerin sosyalleşememesi onların sosyal ve duygusal gelişimlerini oldukça olumsuz yönde etkileyebiliyor.

Yeşil alanların azalması ve şehirleşmenin hızla artması artık hiçbirimizin inkar edemeyeceği bir dünya durumu. Fakat bahsettiğimiz problemlerin birçoğuna neden olan bir durum. Dev binalar arasına sıkışıp kalmış bir çocukluk, bencilleşip bireyselleşen bir toplum ve bu toplumda büyümeye çalışan çocuklar… Bir yanda da oradan oraya savrulan, evsiz, susuz ve sessiz çocuklar…

Yoksa bizler kendi bugününden başkasını umursamayan makineler mi olduk?

En temel insan hakları olan barınma, beslenme, temiz suya erişim gibi hakların çocuklar için büyük öneminden başka yazılarda da bahsetmiştik. Önceki yazılara buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Yardımcı Kaynak: Save the Children

Yeni çevre problemi: Işık kirliliği

Çevre kirliliği ve çeşitleri ile başa çıkmayı henüz başaramadık. Ancak duyarsız ve düşüncesiz davranışlar yeni bir kirlilik çeşidini daha doğurdu: Işık kirliliği!

Çevre ve hava kirliliği çeşitleriyle boğuştuğumuz son yıllarda engelleme çalışmalarından tam bir verim elde edememişken, kirliliklere bir yenisi daha eklendi. Uzmanlar, “ışık kirliliğinin” küresel bir mesele olduğunu söylüyor. Türkiyе’nin birçоk şеhrindе ışık kirliliği ölçümü yapılırkеn, Bursa’nın da yоğun ışık kirliliği altında оlduğu bildirildi.

Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü üyelerinden Doç Dr. Bülent Aslan, “Şеhirlеrdе gесе gökyüzünе baktığınız zaman yıldızlı gök kubbе yеrinе yıldızsız parlak ışık kubbеsi görürsünüz. Bu, ışık kirliliğidir. Işık kirliliği, еnеrji kaybı dеmеktir. Bоşa gidеn еlеktrik еnеrjisidir. Bu, hеr vatandaşı ilgilеndirir. Bu durum, çеvrеyе vе bilimsеl astrоnоmi çalışmalarına zarar vеrmеktеdir. Işık kirliliği, çözümü yеrеl оlan bir dünya mеsеlеsidir. Bütün gеlişmiş ülkеlеr ışık kirliliğini önlеmеyе çalışıyоr” dеdi.

Işık Kirliliği 2
Çevre kirliliği ve çeşitleri ile başa çıkmayı henüz başaramadık. Ancak duyarsız ve düşüncesiz davranışlar yeni bir kirlilik çeşidini daha doğurdu: IŞIK KİRLİLİĞİ!

Yоğun ışık kirliliği оlan şеhirlеrdе vatandaşların, özellikle de öğrеnсilеrin gökyüzünü kеşfеdеbilmеlеri için karanlık gökyüzü parkları prоjеlеrinin sürdürüldüğünü bеlirtеn Doç Dr. Bülent Aslan, “Karanlık gökyüzü parkı, insanların, özеlliklе öğrеnсilеrin şеhir ışıklarından uzakta, yıldızlı gökyüzünü sеyrеtmеlеri, gökyüzünü tanımaları vе gökyüzünün fоtоğraflarını çеkmеlеri için kurulmaktadır. Kurulan parklar bütün Türkiyе’yе hizmеt vеrесеktir. Gökbiliminе mеraklı hеrkеs, özеlliklе öğrеnсilеr yararlanaсaktır. Tеlеskоpu оlan karanlık gök yüzü parkına gеlip sеmayı, yıldızları, gök taşı yağmuru gibi diğеr gök оlaylarını izlеyеbilесеk, fоtоğraf çеkеbilесеktir. Karanlık gök yüzü parkına kurulaсak tеlеskоpu da kullanabilесеktir” diyе kоnuştu.

Işık kirliliğini önlеmеk için kanun çıkarma tеşеbbüslеri olduğundan bahseden Aslan, “Bursa da inсеlеndi. Bursa’daki sоnuçlar, hеr şеhirdе оlduğu gibi yüksеk dеrесеdе ışık kirliliğinin varlığına işarеt еdiyоr” dеdi.

Aslan, Bursa’ya iki karanlık gökyüzü parkı kurulmasının planlandığını da belirtti.

Yapılan çalışmaların hangi aşamada оlduğunu görmеk için buradaki harita inсеlеnеbilir.

Başlık Görseli: Deviantart

Yerleşim bölgeleri pumaları strese sokuyor

0

Kaliforniya Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma; insanların, pumaların bölgelerine müdahale etmeye başlamasının, dişi pumaların daha fazla avlanmasına neden olduğunu fakat avlandıklarından daha az yediklerini ortaya çıkarttı.

Evler, yollar ve diğer bütün “gelişim” araçlarımızla pumaların alanına girdiğimizde, pumaları alarm haline geçiriyoruz. Dişi pumalar daha fazla avlanıyorlar; fakat avlandıkları hayvanların başında durup, onları yeme konusunda tereddütte düşüyorlar. Avlandıklarını biraz tükettikten sonra ürkek davranıp, av alanından uzaklaşıyorlar. 

Sürekli hareket halinde olmak zorunda hisseden pumalar, tekrar acıktıklarında yeni bir av bulmak zorunda kalıyorlar. Lakin daha önceden avlandıkları hayvanları leş olarak görüyorlar ve tekrardan yemiyorlar çünkü pumaların sindirim sistemleri leş tüketimine uygun değil. 

Kaliforniya Üniversitesi Çevre Çalışmaları Bölümü’nden Justine A. Smith yaptığı çalışmada, yerleşim yoğunluğunun pumaların avlanma davranışlarına etkilerini incelediklerini belirtti. Dişi pumaların, insan yerleşim yoğunluğu arttıkça av alanlarında daha az vakit geçirdiklerini ekledi.

Proceedings of the Royal Society B. dergisinde yayımlanan çalışma, dişi pumaların yerleşim alanları yakınında bulunduklarında, öldürme oranlarının yüzde 36 arttığını, bu durumun da av olan geyik popülasyonlarında düşüşe sebep olduğunu ortaya koyuyor. Ayrıca çalışmaya göre; artan öldürme davranışı, etçil olan bu canlılarda fazladan enerji harcanmasına da sebep olmakta.

Araştırmayı yapabilmek için 30 pumayı yakalayan ekip, daha sonrasında GPS takarak pumaları doğal alanlarına geri bıraktı. Pumalar, avlanma bölgelerini değiştirmeyi seven canlılar değillerdir. Bulgular; dişi pumaların avlanma bölgesinin, erkek pumalara göre daha dar olduğu yönünde. Daha dar bir alanda avlanmalarına rağmen, dişi pumalar yılda ortalama 67 geyik avlarken, erkek pumalar yılda ortalama 44 geyik avlıyor.

Çalışma, avlanmaya harcanan fazladan enerjinin, pumaların üremeye harcadıkları enerjide de kısıtlanmaya sebep olmasından dolayı popülasyonda azalışa sebep olabileceğini ortaya koyuyor. Aynı zamanda ölü hayvan bedenlerinin artışı, çakal gibi leşçil canlıların üreme becerilerini etkileyeceğinden dolayı, ortamdaki canlılar arasındaki ilişkinin geniş çaplı değişikliklere uğrayabileceğini de ifade ediyor.

Kaynak: Science Daily

Çevre kirliliğinin de çeşitleri var!

Çevre kirliliği denince akla ilk gelenler; fabrika bacalarından çıkan pis dumanlar, yere attığımız sakızlar, denizlere dökülen kimyasal atıklar. Ama, asıl irdelememiz gereken davranıştan ziyade davranışa sebep olan zihin tutulması. Özgecan ışıklarda uyu benim canım kardeşim, güzel kadın!

Yere çöp atan arkadaşlarımı uyarırım yıllardır ve pek bir yere ulaştığımı söyleyemiyorum, ne yazık ki hâlâ bu konuda kazanımsızım. “Boşversene sen mi kurtaracaksın dünyayı” anekdotlarından bıktım ama yılmadım. Zihniyet değiştirmek için ne gerekiyorsa yapacağım.

Yere çöp atan, balgamını hunharca ayağımın dibine tükürüp kızdığımda “sus lan” cevabını aldığım her gün biraz daha bileyleniyorum. Hayır, nefretle dolmuyorum. Çünkü ben dünyayı seviyorum; insanları, hayvanları ve bitkileri seviyorum. Biliyorum ki; ben olduğum için değil Dünya’nın varlığı, dünyanın doğasının bir parçası benim sebeb-i varlığım.

Günlerdir çalkalanıyoruz. Bir çevre felaketi bu çalkalanmanın sebebi. Bir var oluş problemi, bir bilgi eksikliği. Özgecan Aslan. Evine gitmek üzere bindiği dolmuş onu evine değil ebediyete götürdü. Bir zihni bozuk, bir öğrenememiş, bir sefil yaratık ona, Özgecan’a, tecavüz etti, bıçakladı, dövdü, dna örneği bulunamasın diye ellerini kesti ve baktı olmayacak cesedini ateşe verdi. Bu yaşadığımız dünyadaki en büyük çevre felaketlerinden birisi!

Erkek çocuklarına, “göster pipini amcaya“; kız çocuklarına, “kapa kızım bacaklarını, ayıp” diyerek başlatılan zihin tutulması bir Hiroşima kadar uzun vadeli ve kalıcı hasarlara sebebiyet veren, gördüğüm en lanetli tutum.

Çocuklar bebekliklerinin bitimiyle birlikte bir türcülüğe maruz kalıyorlar. Bebeklikte başlayan pembe-mavi ayrımı ölene kadar ayırıyor kadınla erkeği birbirinden. “Sen kadınsın sus, sen erkeksin korkmayacaksın, yanında erkek olmadan çıkamazsın, bir erkekle sen nasıl dolaşırsın, erkek oğlum benim kaç tane sevgilin var senin, kız dediğinin çok sevgilisi olmaz ne o öyle kötü kadın gibi, kız gibi ağlama, erkek gibi güçlü ol, erkekler ağlamaz, kadın kısmı çok konuşmaz” bunu uzatabiliriz. Milyonlarca cümle kurabilirim. Hayatımın ilk çeyreğini tamamlarken ben, hâlâ maruz kalıyorum bu cümlelere. Başkentte yaşayan, üniversite mezunu bir genç kadınım ve hayatım türcülüğe karşı mücadeleyle geçiyor. Bir adım ilerleyemiyorum. Hiç kimse tam manasıyla vazgeçmiyor. Herkesin, her erkeğin işine geliyor bu pembe- mavi ayrımı. Babamın da, sevgilimin de, amcamın da; tanıdığım erkeklerin yüzde büyük bir çoğunluğunun ağzında hep aynı laflar!

Çevre kirliliğinin de çeşitleri var!

Bu, en büyük çevre felaketlerinin başında geliyor. Kadına söylenen, kadına yapılan, bitmiyor. Kadın taciz ediliyor, kadın tecavüze uğruyor, kadın şiddet görüyor, kadın dışlanıyor.

Kendimize otosansür uyguluyoruz. Kıyafetlerimizi “laf atılmasın” diye özenle seçiyoruz. Biraz güzelleşince hemen ruju siliyoruz. Mesela ben başkentte, Ankara’nın göbeğinde, Çankaya semtinde mini etek giyemiyorum. Çünkü başıma bir şey gelirse suçlu ben olacağım, tahrik ettiğim için cezai indirim uygulanacak tecavüzcüme! Toplu taşıma kullandığım için popomu kapatacak giysiler seçiyorum, az makyaj yapıyorum. Buna rağmen her günüm sinir harbi ile geçiyor. Kavga ediyorum insanlardan erkek olanları ile. Susmuyorlar, kadın olduğum için hep benim susmam bekleniyor. Daha 12 yaşımdaydım ilk çıplak erkek pipisi gördüğümde. Bana pantolonunu indirip çirkin organını gösterdiğinde yıkıldım. Hasta olduğunu yardım istediğini düşündüm. Saflık işte! Bahçelievler 7. caddede yaşadığım bu olayı babama anlattığımda sinir krizi gördüm. Babam adama çok kızdı. Ama benim de çok dikkatli olmam gerekiyordu. Ne facia! Nasıl bir otokontrol! Yaşamımı kısıtlayan heteroseksist ataerkil sistemin canı cehenneme!

Bunları anlatacağız susmayacağız. Kadınız! Güzeliz! Etek de giyeriz! Avaz avaz kahkaha atarak da gülebiliriz!

Şimdi yapmamız gereken korkmadan yaşamaya devam etmek! Susmadan, avazımız çıktığı kadar bağırarak bu egemenliğe bir son vermek!
Bunu idam cezası geri gelsin diyerek başaramayız. Oğullarımızı medeni yetiştireceğiz. Ayrımcı olmayacağız. Ses çıkaracağız. Bağıracağız! Nifak tohumlarını söküp yerine papatyalar konduracağız. Bu sistem bizi pıstırmadan biz sistemi yerin en dibine sokacağız!

Özgür giyinin kadınlar! Özgürce haykırın! KADINA ŞİDDETE HAYIR!

Çevreyi tacizcilerden, tecavüzcü sapıklardan ancak susmayarak, haykırarak temizleyebiliriz! Özgecan kalbimizde bir yara. Ama yas tutup başımızı kuma gömmeyeceğiz, bu sistem bitene kadar mücadele edeceğiz! 

Mini etek de giyeceğiz, kahkaha atarak da güleceğiz. Sapkınlığa inat, erkekliğe inat kadın gibi olacağız. Tahrik olmasınlar diye erkek çocuğu gibi giyinmeye hayır! Özgürlüğümüzü kısıtlayan, açıkça özgür olmamamızı arzulayan, bizi arzulayan, dizimizden tahrik olanlara inat yaşayacağız!

İngiltere böcek türleri tehlike altında

30’dan fazla Britanya bölgesine ait böcek türü, kirlilik ve habitat kaybı nedeniyle soyu tükenme tehlikesi altındaki türler olarak yeniden sınıflandırıldı.

İki böcek grubunun üyeleri, kırmızı listedeki tehlike altındaki türler içinde resmi olarak yerini aldı. Araştırmalar, 283 yaprak böceği türünün 35’inin çevreyi koruma yanlısı olduğunu gösterdi. Birleşik Krallık Böcek Yaşam Haritası projesine göre, bazı taş sinekleri risk altında. Taş sinekleri, derelerin ve nehirlerin kirlenmesine özellikle duyarlıdırlar. Yaprak böcekleri, belirli habitatlarda belirli bitkilerinde yaprakları üzerinden beslenir.

Omurgasız Hayvanlar Derneği Buglife işbirliği ile devlet kurumu Natural England‘ın bir analizine göre, yedisi kritik olarak tehlike altında kabul ediliyorken, yaprak böceklerinin üç türü, son yüz yıl içinde İngiltere’de soyu tükenmiş.

Diğer 35’i, Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği kırmızı listesinde kritik tehlikede, tehlikede veya duyarlı olarak yer aldı. İngiltere’deki 34 türün dışında, bir tanesi yok oldu bile, bir tanesi yok olmaya duyarlı ve diğeri kritik tehlike altında.

Buglife’dan Steve Falk: “State of Nature’ın yakında yayınlanan raporu, Birleşik Krallık’taki vahşi yaşam içinde, üç türün dışında en az ikisi azalıyor. Birleşik Krallık’ta omurgasız birçok türün çoktan yok olduğunu biliyoruz.”

Kaynak: BBC UK

Yeni Zelanda’da 100 kara balina öldü

Dün, Yeni Zelanda’nın South Island Adası’nda, 200 civarı kara balina kıyıya vurmuştu. Bölge yetkilileri, 100 kara balinanın bugün öldüğünü açıkladı. Hala hayatta olan balinaların kurtarma çalışmaları devam ediyor.

Doğa koruma biyologları, yüksek dalgaların gelmesi halinde balinaları kurtarmanın hala mümkün olduğunu düşünüyor. O durumda da balinaların kurtulması mümkün olmazsa, kara balinaları daha fazla acı çekmemeleri için uyutularak öldürülecekler.

Kurtarma çalışmalarını yapanlar, balinaların üzerine su dökerek onları biraz olsun rahatlatmaya çalışıyorlar. Halihazırda ölmüş olan 100 balinanın, ölüm anında çok büyük fiziksel ve duygusal acılar çektiğine inanılıyor. 

Yerel koruma görevlisi Mike Ogle’ın belirttiği üzere, yaşanan bu olay son 15 yılda yaşanan en büyük karaya vurma olayı. Mike Ogle ayrıca ekliyor: “Çok fazla balina olduğu için, bazı bölgelerde balinalar birbirlerine çok yakın bir şekilde toplaşmış durumdalar ve aralarına girmenin mümkün olmadığı noktalar var. Böyle bir durumda onlara yardım etmek için aralarına girmek de çok tehlikeli oluyor.”

Kaynak: BBC UK

Arkadaşlarını dallandıran Cal Redback’den yeşeren kafalar

0

Dört bir yanımız betonlu iken bu kadar, hepimizin yapılacaklar listesinde biraz çimlenmek vardır illaki. Fotoğraf sanatçısı Cal Redback de bizim gibi düşünüyor olsa gerek ki yakın arkadaşlarını dallandıran çalışmalar yapmış.

Uzun saatler süren uğraşından sonra ortaya harika işler çıkmış. Photoshop ile fotoğrafları kurcalamış ve son derece yaratıcı ayrıca gerçekçi sonuçlar almış.

Sanatçının diğer çalışmaları için tıklayınız.

Yeşeren Kafalar 2

Yeşeren Kafalar 3

Yeşeren Kafalar 4

Yeşeren Kafalar 5