Ana Sayfa Blog Sayfa 726

Kadın sorunları doğayla buluşuyor: Ekolojik Kadın Köyü

Ekolojik köyler, yurt dışında çeşitli amaçlarla uzun yıllardan beri kuruluyor olsa da iklim değişikliği ve organik besin yetiştiriciliği ile son yıllarda daha da yaygın bir oluşum haline geldi. Türkiye’de ise bu oluşum biçimini genellikle bireysel olarak kurulan ekolojik çiftlikler ve TaTuTa Projesi’yle duyduk. Geçtiğimiz günlerde Van’da kurulacak ekolojik köy ile ilgili haberler gözümüze çarptığında ise artık bu konuda ülke olarak daha fazla girişimlerde bulunuyor olmamıza sevindik.

Fakat bugün röportajımızla misafir ettiğimiz gazeteci-yazar Hüzün Yücel ve Şanlıurfa’nın Harran ilçesi Belediye Başkanı Mehmet Özyavuz, Harran’da çok daha farklı bir projeye imza atıyor ve kadınların yaşadığı sorunlar ile çevresel sorunları birleştirerek kadınlara yönelik bir ekoköy projesi gerçekleştiriyorlar. Hüzün Yücel bu projenin sahibi ve elbette ki proje sürecinde birçok desteğe kapıları açık. Sayın Özyavuz ise bu konuda ilk adımı atarak kendine ait 15 dönümlük araziyi ekolojik köy için bağışladı ve projenin hayata geçirilme sürecine önemli katkılarda bulundu.

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki bu proje kadın sorunlarından sadece şiddeti kapsamıyor, aksine şiddet gören kadınlarla birlikte kimsesiz olan veya ekonomik bağımsızlığını elde etmek isteyen kadınlara da kapılarını açıyor.

Projenin detaylarını ve planlanan diğer projeleri Sn. Yücel ve Özyavuz’dan dinliyoruz…

“Projemizde, yalnızca fiziksel şiddet gören kadınlara değil; bütün kadınlara kapımızı açıyoruz”

 
Bu projeye başlamanızda sosyal ve psikolojik anlamda sizin için büyük etkenler neler oldu?

Hüzün Yücel: En büyük etken yazdığım kitap Yasaklı Apartman’dı. Bu kitap gerçek bir hikayeye dayanıyor. Ben o apartmanda yaşarken başka bir kadının sorunlarına şahit oldum. Bu konuda gidebileceğim bir kapı bulamadığım için, kendimi ifade edecek ve destek alabilecek bir yer bulamadığımdan dolayı hiç tanıdığı olmayan veya bir mesleği olmayan kadınları düşündüm. “Onlar ne yapar?” sorusu beynimde büyüdü büyüdü büyüdü ve cevap bulamadım. İşte orada bu proje doğdu. Yani; bir yer olmalı ve kadınlar orada biçimlendirilmeden, formatlanmadan kendilerini ifade edebilmeli. “Dünyada neler oluyor” düşüncesini kendi algılayabileceği tarzda özümseyebilmeli, diye düşündüm. Bu düşüncelerle proje doğdu.

Bu proje kapsamında kadınlara yönelik ne tür çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz?

H. Y.: Ülkemizde kadın cinayeti rakamları çok yüksek. Buna rağmen kayıt dışı şiddet de var ki; biz bunlara gazeteci olarak çok tanık oluyoruz. Kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla yansımıyor, aile içinde kalıyor. Fiziki şiddetin yanında psikolojik ve ekonomik şiddet de var tabii. Bu yüzden projemizde, yalnızca fiziksel şiddet gören kadınlara değil; bütün kadınlara kapımızı açıyoruz. Kimsesi olmayan, terk edilen, gidebilecek bir yeri olmayan kadınlarımızı bir araya getirip atölye çalışmalarını ve evleri faaliyete geçireceğiz. Bu atölyelerde ihtiyacı olanlar sanat edinip aile ekonomisine katkıda bulunabilirler, diğer yandan kendi ayakları üzerinde durabilmek için kendi ekonomilerini de bu yolla sağlayabilirler. Ve tabii ki, orada kadının çocuğuyla birlikte kalabileceği bir ev ortamı oluşturacağız. Çocuklara yönelik çalışmalar ve atölyeler de geliştireceğiz. Kadın arkadaşımız mutfağında kendi yemeğini pişirebilecek, çocuğunu okula gönderecek ve atölye çalışmalarına gidecek. Yani kendi evinde günlük neler yapıyorsa orada da yapabilecek. Mesela çocuğunun dersleriyle ilgilenecek ama işine de gidebilecek. Tabii bunlar uzmanlar ve eğitmenler eşliğinde olacak. Kendi evinden ayıran tek özellik bu olacak. Ayrıca farklı bölgelerden gelecek kadınlarla birlikte bir kültür harmanı da sağlanacaktır orada.

Bir kadın için en önemli konulardan biri de ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde durabilmesi aslında. Proje kapsamında bu konuya nasıl bir çözüm üretiyorsunuz?

H. Y.: Kadınlarımız sanat atölyelerinde birçok alanda eğitim alabilecekler. Orada uzmanlar eşliğinde biçki-dikiş kursları, takı tasarımı, el işleri ve el sanatlarıyla ilgili birçok kurs verilecek. Aynı zamanda bu kurslar sonrasında kadınlarımızın ürettiği ürünler satılacak ve kadınlarımız orada yaşadıkları süre boyunca kendilerine ait para biriktirebilecekler. Bu para onların kendi hesaplarında birikecek ve ekolojik köyden ayrılmak istediğinde ev sahibi olması için kullanılacak. Kadınlarımız veya başka yakınları bu paraya müdahale edemeyecek, güvenilir bir şekilde yetkililerin kontrolünde olacak. Kadın oradan ayrıldığında ise, mesela TOKİ (Toplu Konut İdaresi) ile yapılabilecek bir anlaşma ile biriktirdiği parasıyla ev sahibi olabilecek. Ayrıca İş ve İşçi Bulma Kurumu yardımıyla iş sahibi olacak. Böylece kadın köyden ayrıldığında da kendi ayakları üzerinde durabilecek.

Ekolojik Kadın Köyü'nün konsept tasarımlarından biri.
Ekolojik Kadın Köyü’nün konsept tasarımlarından biri.

“Siyasi duruştan uzak, egolardan arınmış, insan teması üzerinden var olacağız”

 
Kimler gelebilir ekolojik köye?

H. Y.: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki; biz sadece şiddet gören kadın için oluşturmuyoruz projeyi. Çünkü ‘şiddet gören kadın’ denildiği zaman yine bir ayrım yapılmış oluyor. Kimsesi olmayan, terkedilmiş, ekonomik gücü olmayan bütün kadınlar da burada barınabilir, eğitim alabilir. Bu durumda sadece ‘şiddet gören kadın’ vurgusu yapıldığında algı sorunu da yaratabilir bu söylem. Ama biz bu proje ile her kadına kapımızı açmak istiyoruz. Çünkü kadın örgütüysem ben; buraya lezbiyen de gelebilir, trans birey de gelebilir, genelevde çalışan bir kadın “Artık ben bu işi yapmıyorum, istemiyorum ama gidebilecek yerim yok” deyip gelmek isteyen de gelebilir. Biz orada “Sen gelemezsin, sen gelebilirsin” mantığıyla hareket etmiyoruz. Gerçekten her şeyini kapının dışında bırakıp girebilecekse, her kadın gelebilir. Biz ekolojik köyde, bizimle yaşamak isteyen kadınlarımızla birlikte yöre kadınlarımızın da oraya katılımını sağlayarak her kesimin kaynaşmalarını hedefliyoruz. 

Mehmet Özyavuz: Yalnızca şiddet gören değil, bütün kadınlar için burası. Diğer bölgelerden gelecek kadınlarla da birlikte kültür harmanı olacaktır, ihtiyacı olanlar sanat edinir, aile ekonomisine katkıda bulunur, çalışır. Fakat ‘şiddet’ kelimesi olduğunda sınırlı olur, şiddet görmeyenler gelmeyebilir; “Ben şiddet görmedim, oraya gitmem, gidemem” diyebilir.

Peki, ekolojik köye gelecek kadınlar nasıl bir yaklaşım görecekler?

H. Y.: Bizim siyasi bir kimliğimiz yok; orada sadece insan kimliği olacak. “Sen şusun, sen busun, senin fikrin bana uydu, benim fikrim sana uymadı” gibi düşünceler hakim olmayacak. Söylediğim gibi; siyasi duruştan uzak, egolardan arınmış, sadece insan teması üzerinde var oluş nedenlerimizi algılayabilecek insanlarla çalışacağız zaten. Kadınlarımızı da oraya o şekilde alacağız. Çünkü amaçlarımızdan biri de kadınlarımızı eğitmek. Kadınımızı eğitirsek eğer, kadın aynı zamanda şiddeti uygulayan kişiyi de yetiştiren olduğundan dolayı, kadın eğitimli olduğunda şiddet de büyük ölçüde azalacaktır. Tüm bu süreci sevgi harmanı içinde geliştirmek, var etmek istiyoruz.

“Biz ekolojik köyde kadını çocuğundan ayırmayacağız”

 
Kadının oraya katılımı nasıl sağlanacak? Başvurularla ilgili belirli bir süreç ve sistem işleyecek mi?

H. Y.: Şu an için sadece risk grubu olmayan kadınlarımızı misafir edebileceğiz. Çünkü bir STK (Sivil Toplum Kuruluşu) olarak risk grubu kadınların korunmasını sağlamak bizim için güç olur. Bu konuyla ilgili olarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan bilgiler alınacak ve koruma altına alınmış kadınlarla iletişime geçilecek. Yine belediyelerin koruma altına aldığı veya yardımda bulunduğu kadınlarımızla irtibat kuracağız. Harran’ın bulunduğu bölgelerden, komşu illerden gerekli mercilerle de bu konuyla ilgili irtibat halinde olacağız. İleriki süreçte ilgili bakanlıkla ortak çalışmalar yürütüp bölge dışından da kadınlarımızı davet edeceğiz. Yani onlar bizimle iletişim kurma zorluğuna girmeden biz onlara ulaşacağız. Risk grubu kadın için ise daha sonraki dönemlerde projeler geliştirebileceğiz; çünkü biliyorsunuz STK olarak ancak yardımcı olacak materyalller ortaya koyabiliriz, bunların hayata geçmesini sağlayabiliriz. Bu açıdan rol model olacağız.

Risk gurubu kadınlarla ilgili nasıl bir yol izlemeyi planlıyorsunuz bu projeyle bağlantılı olarak?

H. Y.: Yayıldıktan sonra risk grubu kadınlara yardımcı olmak tabii ki istiyoruz. Fakat biliyorsunuz ki; risk grubu kadınların güvenlikleri önemli olduğu için projenin gizli yürütülmesi gerekiyor. Uzun süreden beri bu ekolojik köyün tanıtımı yapıldığından dolayı, Harran için bu bahsedilemez bile. Fakat risk grubu için şöyle bir şey planlıyoruz; uluslararası alanda proje gerçekleştirdiğimizde  kadınlarımızı orada misafir edebiliriz. Yeni yasalarla birlikte kimliğini değiştirip, iltica hakkıyla birlikte yurt dışındaki ekolojik köylerimize gidebilirler. Devlet de yeni yasalarla bu hakları tanıyor kadınlarımıza. Yurt içinde de kurmayı planladığımız köylerden birini gizli tutup burada da barındırabiliriz. 

Bu ekoköyün kadınlara yönelik olmakla birlikte sığınma evlerinden farklı olacağını söyleyebilir miyiz?

H. Y.: Evet, kesinlikle. Fakat öncelikle şunu belirtmeliyim ki; Harran bölgesel olarak çok farklı, şiddetin hemen hemen sıfır olduğu bir yer. Harranlı erkeklerimiz bu konuda çok hassas. Ama Türkiye genelinde bakarsak; bir kadın, sığınma evine gidip koruma altına alındığı zaman çocuğundan ayrılıyor. Çocuk, çocuk esirgeme kurumuna veriliyor; anne, kadın sığınma evine alınıyor. Kadın doğal olarak çocuğundan ayrılmak istemiyor. Çocuğundan ayrılmak istemeyince de alıyor çocuğunu kabusa geri dönüyor. Bu sefer kadın ya öldürülüyor ya da çok feci şiddet görüyor. Sonuç olarak manşetlerde şöyle yazıyor: ‘Koruma Altında Öldürüldü!’ Halbuki koruma altında öldürülmüyor, koruma altına alınıyor ama kadın çocuğundan ayrıldığı için geri dönmeyi tercih ediyor. Biz bu ekolojik köyde bunu yapmayacağız, kadını çocuğundan ayırmayacağız. Sadece, köy kadınlara yönelik olduğu için sıkıntı olmaması amacıyla bu konuda erkek çocuklar için 12-13 yaş sınırlamamız olacak. Eğer daha büyük bir çocuğu varsa elbette ki yine çocuğundan ayırmayacağız, farklı çözüm yöntemleri geliştireceğiz. Mesela çocuk için annenin süreki görüşebileceği iyi bir yatılı okul ayarlanabilir. Ama sonuçta çocuk sürekli annenin yanında olacak. Kız çocuğu olduğunda ise yaş sınırı zaten olmayacak.

M. Ö.: Harran’da sığınma evine ihtiyaç yok gerçekten. Sığınma evimiz üç yıldır bomboş. Fakat ihtiyaç olursa, böyle bir şiddet yaşanırsa zaten güvenlik güçlerimiz de var; kadın elbette ki korunabilir, orada kalabilmesi için her türlü tedbir alınır. Bu Harran için zayıf bir ihtimal, olabilir veya olmaz. Ama olduğu zaman da korunma şansı var, orada barınma şansı var. Bu konuda kesinlikle problem yok.

Hüzün Yücel ve Harran Belediye Başkanı Mehmet Özyavuz, projeyi Harran kadınlarına anlatıyor.
Hüzün Yücel ve Harran Belediye Başkanı Mehmet Özyavuz, projeyi Harran kadınlarına anlatıyor.

“Böyle bir projeye bir siyasi birimin girmesi yanlış”

 
Bu projenin Harran’da gerçekleşme süreci nasıl gelişti?

M. Ö.: Hüzün Hanım Harran’a gezmeye geldi, misafirimiz oldu. Akabinde bir iki gelişler sırasında fikir alışverişlerinde bulunduk. Bir gün arayıp “Böyle bir çalışmamız var, bu çalışmaya destek verir misiniz belediye olarak” diye sordu. Ben, bu desteği belediye olarak vermeye karşı olduğumu belirttim. Çünkü burası siyasi bir birim; bugün varız, yarın yokuz. Acaba gelen arkadaş bunu siyasi malzeme olarak kullanır mı ya da ne amaçla yaklaşır emin olamayız. Bundan emin olabilmek için belediye olarak değil de ben kendi şahsım olarak projeye destek verebileceğimi söyledim. Aradan birkaç gün geçince arsaya ihtiyaçları olduğu iletti Hüzün Hanım, “Belediyeden temin etme şansımız olur mu” diye sordu. Aynı düşüncelerle belediyeden olmayacağını ama imar planına giren arsam olduğu, onu verebileceğimi belirttim. Niye kendi şahsımdan arsa vermeyi istediğimi sordu tabi, ama ben bu projeye siyasi birimleri katmak istemiyorum. Çünkü böyle bir projeye bir siyasi birimin girmesi yanlış. Bu süreçte proje şuanki haliyle şekillenmeye başladı.

H. Y.: Sağ olsun sessiz çığlığımızı Harran Belediye Başkanımız duydu, çok büyük katkısı oldu. Ben önce algılayamadım, herhalde devlete ait yerleri verdi ya da bağışladı, diye düşündüm. Ama kendine ait araziler bunlar ve çok da verimliler.

Projenin Harran’da gerçekleşmesinin nasıl etkileri olacağını düşünüyorsunuz?

H. Y.: Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri çok stratejik bir yer, aşiretler şiddete dur diyor. Aslında bu projenin çıkış noktası da odur. Hatta ileride aşiret reisleri ve bölge halkının katılımıyla bir basın açıklaması yapmayı planlıyoruz. Özellikle töre cinayetlerine karşı bir araya geleceğiz. Ayrıca oraların çok farklı bir havası var. Geçmişe baktığımızda ilk İslam üniversitesi, ilk gözlemevi, ipek yolunun geçtiği bölge oralar. Çok mistik bir havası var ve çok güzel. O bölgenin insanları da çok güzel, misafirperverler ve çok sahipleniyorlar; “Hadi olsun yapalım, çalışalım” diyorlar. Anadolu’nun bu saflığı, temizliği çok önemli bizim için. Bu yardımseverlik bir birleştirici güç. Tabi başkanımız daha da iyi biliyor insanlarının o birleştirici gücünü.

M.Ö.: Şimdi yardımlaşma, kaynaşma bu bölgenin bir geleneği, bu bir örf adeta. Mesela en ücra köşede olan bir hastayı ziyaret etme veya taziye ziyaretleri hâlâ devam ediyor. Bu, bir siyasi duruş veya bir sorumluluk olarak gerçekleşmiyor. Bunlar, oranın örf ve adetleri. Yani orada kaynaşma ve yardımlaşma hat safhada.

“Ekolojik köy doğanın dokusunu bozmadan, doğayla uyumlu bir şekilde işleyecek”

 
Sıkıntılar yaşayan kadınlara yönelik bir proje olmakla birlikte ekolojik köy olarak diğer projelerden ayrılıyor. Bu alanda ne gibi çalışmalar yapmayı planlıyorsunuz?

H. Y.: Bir kere evlerin ve atölyelerin yapıları tamamen ekolojik olacak, bu evler bölgenin ekosistemine uygun olarak kerpiçten yapılacak. Tarım organik olacak ve orada yapacağımız çalışmaların hepsi de ekolojik olacak. Yani doğanın dokusunu bozmadan, doğayla uyumlu bir şekilde işleyecek. Geri dönüşüm ve arıtma sistemlerimiz olacak. Enerjimiz yenilenebilir ve sürdürülebilir bir sistem üzerine kurulu olacak. Elektriğimizi doğaya yoluyla kendimiz üretirken kalan elektriği de yakın bölgelere satıp köyün geçimini de bu yolla sağlamayı planlıyoruz. Tabi burada yaşayacak kadınların bu anlayışı benimseyerek çocuklarını bu anlayışla büyütmesi, çocukların doğa içinde büyümesi de projenin çok güzel ve önemli bir yanı.

Proje Çizimi
Ekolojik Kadın Köyü’nün proje çizimlerinden biri.

Bu proje için hangi kurumlardan destek görüyorsunuz, kimlerden destek bekliyorsunuz?
 
H. Y.: Yeni Yüzyıl Üniversitesi çok destek veriyor sağ olsunlar, proje mimarımız da oradan. Mesela yurt dışından Britanya Türk Kadınları Derneği tam destek veriyor ve bizim 27 Haziran’daki toplantımıza atlayıp geldiler. İngiltere Kadın Platformu da aynı şekilde destek veriyor. Yurt içinden de Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ve Başkanı Canan Güllü ile benim de yönetiminde yer aldığım Kadın Hakları Koruma Derneği destek veriyor. Cumhuriyet Kadınları Derneği de desteklerini eksik etmiyor. Genç kuşaklardan ve üniversiteli arkadaşlarımızdan destek verenler de var. Basın özellikle çok destek veriyor. Biz bir etkinlik düzenlediğimizde haberleştiriyorlar. Böylece insanlara ulaşıyoruz ve onlar da ilgileniyorlar, merak ediyorlar. Ayrıca Avrupa Birliği projelerine ve hibe programlarına projemizi sunma hazırlıklarımız var. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’ndan Kadından Sorumlu Bakan ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’yla görüşmeler yapıyoruz. Belediyeler üzerinden diğer tüm kuruluşlarla ortak bir çalışma yapmak istiyoruz. Bizimle burada kim çalışmak istiyorsa herkese kapımız açık; çünkü bu bir tek benim sorunum değil, bu hepimizin sorunu. Devlet yöneticilerine yaşanan sorunlar konusunda biz böyle destek olursak, eminim onların da STK’lara bakış açıları değişecektir. En azından STK’lara daha rahat çalışma imkanları tanıyabilirler. Tabii süreç daha yeni başlıyor. Çünkü bir de şu var; projenin başlangıç aşamasında kimseden yardım görmedim. Kitabımı satarak bugün bu projeyi bu duruma getirdim. Birilerinden “Bu projeye destek verin” deyip, para alıp bunların çalışmasını yapmıyoruz. Dediğim gibi; kitabımı satmaya çalışıyorum, ailem yardımcı olmaya çalışıyor. Sağ olsun Başkanım destek oluyor. Bu şekilde projeyi bu düzeye getirdik.

M. Ö.: Şu anki hedefimiz şu; şubat ayının sonunda başlayacak festivalimize birçok bakanımızı davet edip, yurt içi ve yurt dışından misafirlerimize davetler gönderip projeye katılımları için çalışıyoruz. Festivalde Başbakanlık Toplu Konut İdaresi (TOKİ), Kültür ve Turizm Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı gibi devlet kurumlarından birçok yetkiliyi ağırlamak isteriz. Buralardan ilgili kişilerin de projeye desteğini almayı hedefliyoruz.  Örneğin, festival sırasında TOKİ “Biz bu projeyi üstlenebiliriz” derse çok yararlı olur; çünkü proje hazır şu an, yapabilirler. Sonuçta her yerde çok büyük yerleşimler kurabiliyorlar. Tamamını değilse bile belli kısımlarının yapılmasını bu kurumlarla gerçekleştirebiliriz. Bu tabii siyasi olmayacak yine. Sadece kurum yapacak, yapıldığına dair bilgilendirme ibaresi olacak; ekolojik köyün işleyişine müdahaleleri olmayacak.

“Festivalde kendimizi daha iyi ifade edebileceğiz”

 
Peki festivalden bahsettiniz, ne zaman başlıyor? Ne tür organizasyonlar olacak festivalinizde?

H. Y.: Festival 27 Şubat – 8 Mart arası gerçekleşecek. Aslında daha çok yeni olduğumuz için bu festivalde de kendimizi daha iyi ifade edebileceğiz umarım. Sinema gösterimleri, yöre sanatçılarının vereceği yöreye özgü müziklerin konserleri olacak. Panayır gibi olacak aslında, festival gibi de değil. Kadınlara ve çocuklara yönelik geniş kapsamlı çalışmalar olacak. Boyama, kumaş baskısı, kadınların el emeklerinin sergileneceği sergiler ve kermesler düzenlenecek. Workshoplar düzenlenecek, yöre kadınlarımızın da bu workshoplara dahil olmasını sağlanıp dikiş-nakış gibi el işleri yapılacak. Hatta satış olabilirse, satış yapıp gelirin projeye katkı sağlaması organize edilecek. Davet ettiğimiz sanatçılarımızın aktiviteleri olacak. Mesela  Türk ve yabancı akademisyen ressamlarımız çalıştaylar düzenleyecek, halkla birlikte çalışmaları olacak. Her ressam ikişer resim yapacak ve bu resimler Harran Belediyesi ile proje yararına bırakılarak düzenlenen açık arttırma ile projeye gelir sağlanacak. Bu tür etkinlikler vasıtasıyla rol model olacak örnek davranışlarla çıktık yola diyelim.

M.Ö.: Kendimizi geniş kapsamlı çalışmalara hazırlıyoruz. Bu festivalde kimi çağıracağız, çağırdığımız zaman neler paylaşabiliriz, bunlarla ilgili çalışmalar yapıyoruz. Harran ve Şanlıurfa’dan birçok iş adamımız İstanbul ve Ankara’da. Onları da davet edip desteklerini sağlayacağız. İnşallah bu festivalde hep birlikte hareket edeceğiz.

Bu projeyle neleri amaçlıyorsunuz?

H. Y.: Biz şiddetin her yerde aynı olduğu düşüncesiyle yola çıktık. Doğuda, batıda, Amerika’da, Avrupa’da şiddet yine şiddettir. Ama bu konuda bireysel olarak bizlerin de bir şeyler yapması çok önemli. Evet, hükümet çok güzel şeyler yaptı; özellikle Fatma Şahin döneminde kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda yasalar çıkartıldı. Ama özel olarak STK’ların (Sivil Toplum Kuruluşları) üzerine çok büyük görevler düşüyor, her şeyi sadece hükümetin üzerine yıkmak doğru değil. Biz bu proje ile örnek olmak istiyoruz. Uluslararası alanda gelişip bu konuda model olmayı amaçlıyoruz. Tabi Harran da başkentimiz olmuş oluyor. Sonrasında birileri de çıkar bir şeyler yapar ve bu şekilde el ele verirsek, “biz” olursak, “biz” olma mantığıyla hareket edersek şiddet gösteren insanları da değiştirebileceğimize inanıyorum. Yine var olacaktırlar elbette ama önemli olan tabuları yıkmak.

Ekolojik Kadın Köyü Projesi ile ilgili olarak Ankara Temsilciliğini Çepeçevre Gazetesi yürütmektedir. Proje detayları, soru ve görüşleriniz için [email protected] üzerinden ulaşabilirsiniz.

Başlık Görseli: Fotoğraf Türk

Sürekli tüketime karşı kişisel, mutlu adımlar

0

Şehirde büyüyen herkes bilir ki, ihtiyacın olanı üretmektense, yapılmış halde satın almak daha kolaydır ve zaman kazandırır. Fakat düşünmeden ya da zararsız olduğunu farz ederek attığımız her adım, geleceğe bırakacağımız yegane eylemlerdir. Kişisel tüketimimizi mümkün olduğunca aza indirgeyerek ne dünyanın canına ne de dünya üzerinde yaşayan herhangi bir cana zarar verelim. Ve bunu yaparken de hep gülümseyelim zira ufak da olsa bulunduğumuz katkıdan gurur duymalıyız!

İsrafı önlemenin ilk ve en önemli adımı satın alırken dikkatli davranmaktır.

• Basitleştir: Hayatını mümkün olduğunca basite indirge. Yalnızca düzenli olarak kullandığın veya kullanmaktan hoşlandığın eşyalarını sakla. Sahip olduğun şeylerin sayısını düşürmeye gayret ederken kaçınılmaz olarak daha az satın alacak ve gelecekte daha az atık üreteceksin.

Ödünç alma

• Daha az satın al: Genel olarak bir ürünü satın alırken ona gerçekten ihtiyacın olup olmadığını, ürünün üretimden geçerken çevreye ne kadar zarar verdiğini göz önünde bulundur. Gözüne kestirdiğin bir ürünü hemen satın almaktan ziyade bir süre beklersen ona gerçekten ihtiyacın olup olmadığı netleşecektir.

• Arkadaşlarınızdan ya da ödünç alma sitelerinden ödünç al.

• Kağıt peçeteleri bezlerle, kağıt havluları normal havlularla değiştir.

Yeniden kullan!

Medya bizi her zaman ‘yeni’, ‘geliştirilmiş’, ‘özel’ olan ürünleri almaya teşvik eder. Fakat zaten halihazırda öyle çok ‘şey’imiz vardır ki sahip olduklarımız çok uzun süre hayatta kalmamıza yeter de artar bile!

• Geri dönüşüm kağıdı kullan.

• Freecycle (Kullanılmış eşyalarınızı ihtiyacı olan ya isteyen birine vermek)

• Poşet torbalarınızı yıkayıp yeniden kullan.

• Komşularınızla paylaş!

Yeniden kullan

• Tek kullanımlık eşyalarını değiştir: Bir kez kullanıp atacağınız eşyalar yerine size kullanım sürekliliği verenleri tercih edin. Örneğin; batarya, şarj edilebilir piller, kahve filtreleri vs.

• Kullanılmış satın alın: Mümkün olan her zaman kullanılmış ürünler satın almayı tercih et. (İkinci ev kıyafetler, ev eşyaları gibi)

Geri dönüştür!

• Geri dönüşüm kutuları kullan.

• Mümkün olduğunca geri dönüştürülmüş malzeme kullan.

• Çöp üretiminizi azaltın. Kompost yapımını öğrenerek yiyecek atıklarınızı değerlendir.

Yiyeceğiniz için:

“Dünya, milyonlarca insanı topraksız, evsiz, parasız bir halde kendi yiyeceklerini bile satın alamayacak duruma iten bir yöntem ile yanlış besini üretiyor.”

Toprağın bunca bereketine rağmen açlıktan ölen nice insanlar var. Yaşam alanları ellerinden alınan nice canlılar… Zaten yanlış olan sistemi yanlış adımlarla daha da beslemek yerine, ufak da olsa alternatif çözümler aramalıyız.

• Yerel tüket.

• Evinizin bahçesinde ya da balkonunda kendi yiyeceğini yetiştirmeyi deneyi.

• Vejetaryen ya da vegan olmayı dene. Merak ettiklerini öğrenebileceğin siteler:

www.vejetaryenkulubu.com
www.tvd.org.tr
www.haytap.org
Vegan beslenme tabloso 1

Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin vegan beslenme tablosunu incelemek için tıklayınız.

vegan beslenme tablosu 2

Vegan Kolektif tarafından hazırlanan Vegan-Vejetaryen Beslenme Raporu için tıklayınız. 

Diğer küçük tavsiyeler:

• Gereksiz lambaları söndür. (Hatta karanlığın güzelliğinin farkına bir mum yakarak da varabilirsin.)

• Doğal bakım ürünleri kullanmaya özen göster. Özellikle zeytinyağı sabunu gibi doğal sabunlar, cildine ve saçına kullandığın birçok kozmetik üründen kat ve kat iyi gelecektir.

• Yiyecek atıklarını atmadan önce onları değerlendirebilmek için küçük araştırmalar yap. Örneğin; portakal kabuklarından temizlik malzemesi olarak yararlanırken, kimyasal temizlik ürünlerinden de kaçınmış olursun.

• Televizyonunu sabaha kadar açık tutmak yerine uyumadan önce tüm elektronik eşyalarınızı kapalı hale getirirsen, bu senin için hem daha sağlıklı olacaktır hem de size enerjiden tasarruf fırsatı sağlayacaktır.

• Yürü, yürü, yürü. Kısa mesafelere aracınla ya da toplu taşıma araçlarıyla gitmek yerine yürümenin; yürürken düşünmenin ve temiz havanın tadını çıkar.

Şamanın İzinde: Şamanizm nedir?

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Gaia Dergi’den Burak Avşar ve Sasun Bazarian Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.

Burak Avşar: Öncelikle sizi tanıyalım. Ne yapmaktasınız, neyle uğraşmaktasınız?

Timur Davletov: Ben Timur B. Davletov. Hakas Türkü’yüm. Hacettepe Üniversitesi’nde sosyoloji alanında Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlıyorum. Zaman zaman Şamanlık ve Kam kültürü üzerine konferanslar da veriyorum.

Biliyorsunuz dünyada yaşayan Türk halklarının en eski yurtları Güney Sibirya’da bulunur. Orası aynı zamanda İç Asya olarak da geçiyor. Sayan ve Altay dağlarının etrafında ve eteklerinde eski zamanlardan beri Türk halklarından olan Hakaslar yaşıyor. Günümüzde de bir din olarak atalarının inançlarını ve kültürlerini devam ettiriyorlar. Devam ettiriyorlar derken şunu da ekleyebilirim; anket araştırmaları yapılıyor ve sonuçlara göre Hakasların yüzde 30’u mensup oldukları din olarak Şamanlık’ı gösteriyor ya da Türkçesi Kamlık. Kam-Kamanlık-Şamanlık bunlar aynı şeyler.

Sasun Bazarian: Bize Şamanlık hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz?

Timur Davletov: Hakas halkının yaşadığı Hakas Cumhuriyeti, Rusya Federasyonu içinde Sibirya’da bulunuyor; başkenti de Abakan. “Şamanlık nedir” diye genel bir soru sorulacak olursa; Şamanlık genel bir inanç sistemidir ama bu inanç, kültürün içinde yer alır. Niçin din diyoruz? İnanç kimliğini tanımlarken Hakaslar’ın bir kısmı Hristiyanlığı, bir kısmı Ateizmi, çok düşük bir kısmı ise Budizmi, İslamı ve Museviliği kullanıyor fakat Hakaslar’ın içinde Hristiyanlardan sonra ikinci en kalabalık inançsal grup Şamanlık. Dolayısıyla kişiler kendi inançsal kimliğini tanımlarken Şamalığı; İslam, Hristiyanlık ve diğer dinler kadar bir din olarak referans veriyor. Sovyetler’de çok tanınmış bir Arkeolog olan Okladnikov’a göre, Ural ve Altay Dağları arasındaki coğrafyada ilk Kamlar, yani Şamanlar M.Ö. 7000 yıllarında çıkmıştır. Hakas topraklarında M.Ö. 1200-1300 yıllarına ait bir Şaman tasvirinde Şaman donanımı ve Tüür adı verilen Şaman davuluna rastlanır. Şimdi Türkçe’de böyle bir kavram yok ama Türk dillerinden Rusça’ya geçen bir kavram var: Kamlama. Kamlama demek Şaman ayini demek. Ayini ters anlayan insanlar var, ibadet de diyebilirsiniz, ikisi de aynı şey. Bu ikisinin Türkçe karşılığı tapınmak. Uzmanların adı Kam; ama Kam dini, Şaman dini o uzmanlarla sınırlı değil. Nasıl ki Hristiyanlık papazlarla sınırlı değilse, nasıl ki İslamiyet imamlarla sınırlı değilse, Şamanlık da Şamanlar ile sınırlı değil. Şamanlık çok geniş bir kavram ama dinin özel bir adı yok; çünkü doğal bir duruş. Benim bildiğim kadarıyla eski Yunanlılar’ın da mensup olduğu çok tanrılı dinin adı yok. Peki, Şamanlık’ın neden adı yok? Çünkü misyoner değil, tebligatçı değil. Tebligatçı olmamasının altında yatan sebep kendini haklı görmemesi, “Hep ben haklıyım, hep ben üstünüm, tek geçerli benim, tek hak dini benim” diyerek kendini tanımlamaması. Hiç kimseyi doğru yola, kurtuluşa falan çağırmıyor.

Şamanizm
“Hakas topraklarında M.Ö. 1200-1300 yıllarına ait bir Şaman tasvirinde Şaman donanımı ve Tüür adı verilen Şaman davuluna rastlanır.” (Kaynak: National Geographic)

S.B.: Bu zaten sadece semavi dinlerin temelinde olan bir kavram, misyonerlik kavramı.

T.D.: Tabii misyonerlik Ortadoğu dinlerinde var ama Şamanlık’ta yok. Zaten eski Yunanlılar’da da misyonerlik yok, eski Latin Paganizminde de yok; dinlerine isim verme ihtiyacını duymamışlar. Şamanlık’a dair ilk araştırmalar batılılar tarafından Samiler üzerinden başlıyor. 16. yüzyılda İskandinavya’nın en kuzeyinde fenotip olarak Asyalı olan Sami halkları var, Laponlar diye geçiyorlar. Daha sonra araştırmalar derinleşiyor, Sibirya’ya doğru ilerliyor. O zamandan itibaren, yaklaşık 17. yüzyıldan, dünya bilim literatüründe Şamanlık kavramı kullanılıyor. Rusya’dan çıkan bu kavramın esas kaynağı Tunguz-Mançu dili. O dilde ‘saman’ olarak telaffuz ediliyor. Bazı araştırmacılar kelimenin Türkçe olduğunu söylüyorlar; çünkü Tunguz-Mançu halkları Türk halklarından uzak değil, bizim şu anda algıladığımızın aksine, onlar da Altay halklarındandır.

B. A.: Altay halkları hangileri tam olarak? 

T.D.: Altay halklarının içinde Türk halkları var; Moğollar var, Tunguz-Mançular var, Koreliler var, Japonlar var. Bunlar Altay kolu, Altay dilleri ya da Altay halkları olarak geçiyorlar. Öbür taraftan bir de Ural halkları var; Ural halklarının içinde Fin-Ugor halkları var. Bu yüzden genelde Ural-Altay halkları kavramı kullanılıyor.

B. A.: Şamanlık ilk ne zaman ortaya çıkmış? 

T.D.: Okladnikov’un da dediği gibi M.Ö. 7000 yıllarında bu uzmanlık çıkıyor; ama batılı bakış açısına sahip çok tanınmış bir Şamanlık araştırmacısı olan Mircea Eliade Şamanlık’ı  bir din olarak görmüyor, yaşam şekli olarak da görmüyor, onu bir trans tekniği olarak görüyor, ekstaz, vecd haline gelme tekniği olarak görüyor. Tabii bu çok dar bir kullanım şekli; çünkü Mircea Eliade hiçbir zaman Sibirya’ya gitmemiş, Sibirya’daki Şamanlar ile görüşmemiş, onları izlememiş ama konuya ilgi duymuş ve bu konuda dinle karışık olarak büyük mesai harcamış. O yüzden onun araştırmaları da önemli ve ona göre Şamanlık, Paleolitik dönemden itibaren görülmekte. Zaten birçok araştırmacıya göre, mesela çok tanınmış Sovyet araştırmacılarından Tokarev var, ona göre de Şamanlık dünyanın gelmiş geçmiş en eski inanç, din biçimlerinden birisidir. Bazılarına göre Kamlık 300 bin yıldan beridir var. Homo saphiensle beraber çıkmış bir kavram ama kesin olan şey, milattan öncesinden beri var olduğu.

Alaska Şamanları
Alaska Şamanları

S.B.: Şamanlık’ın belirgin kavram ve inançları nelerdir?

T.D.: Şamanlık’ta evren üç katmandan oluşuyor. En üsttekine ‘Kök Tengri’ diyorlar, mavi ya da gök manasına gelen bir sözcük ‘kök’. En altta, Toprak Ana olarak bildiğimiz Yağız Yer bulunuyor ve 8. yüzyıl Türk yazıtlarında da bu kavrama rastlamak mümkün. Bu iki katmanın arasında insan yaşıyor. Günümüz Şamanlık’ında bu böyledir, üç katman vardır. Bir de Umay Tanrıça vardır. Eski türk yazıtlarında da rastlayabileceğimiz Umay Tanrıça, günümüzde Sibirya’daki Türk halkları ve Moğol halklarında yaşatılan bir kavramdır. Yani o zamandan günümüze yansıyan kültürel bir süreklilik var. Umay kelimesinin etimolojisini, birçok araştırmacı Türk diline bağlıyor. Onun dışında bazı araştırmacılar, “Eski Türk yazıtlarında Kam sözcüğü yok” diyorlar. Bunun bir kavram olarak geçmemesinde sorun yok; çünkü eski Türk yazıtlarında Kök Tengri, Yağız Yer ya da Türk yeri, Umay ve bir de yol tanrısı manasındaki ‘Yol Tengrisi’ yer alıyor. Bir de Erklig Han olarak geçen Erlik Han var. Bu görüşler, tanınmış Türkolog ve tarihçilerden Sergey Klyaştornıy’a ait ve ona göre eski Türk yazıtlarında kullanılan alfabe Türkler’in kendi üretimi, yani başka yerlerden gelmiş değil. Klyaştornıy’dan önce ilk defa bu görüşü dile getiren Çarlık Rusyası 19. yüzyıl Türkologlarından Aristov da var. En önemlisi ise eski Türkler’de kaanı tahta çıkartan kişi Kamlardı. Bazılarına göre de Umay Tanrıça, kadınları koruyan bir melek. Şamanlık’ta melek kavramı yok, cennet cehennem kavramı da yok. Bunu gösteren en büyük kanıt da İskitler ve Hunlar gibi eski Türk ve Avrasya göçebelerinin silahla gömülmüş olmaları; çünkü cennet beklentileri olsaydı, silahla gömülmezlerdi. Aynı zamanda eşyalarını da yanlarında götürüyorlar, oysa cennete gideceğini düşünen bir insanın orada bir şeye ihtiyaç duyacağını düşünmesi beklenmez. Atını dahi karşı tarafa götürüyorsa, öbür tarafta bir beklentileri yok. Cennet cehennem kavramlarının yerine başka anlamlara gelen kavramlar kullanılmış. İki tane sözcük var, uçmak (uçmag) ve tamu (tamag, tamağ); bu sözcükler Soğdca dilinden geliyor. Oğuzlar Anadolu’ya geçtiklerinde güneybatıya ilerlerken Araplar’dan cennet ve cehennem kavramlarını alıyorlar; ama normalde Şamanlık’taki cennet ve cehennem burada bilindiği gibi değil, aynı anlamı karşılamıyor. Hala daha güney Sibirya’da cennet ve cehennem manasına gelmiyor bu kavramlar. Böyle olduğu için de zamanında, 19. yüzyılda Hristiyan misyonerleri bölgeye geldiğinde sıkıntıyla karşılaşmış. Misyonerler anlatıyorlar; Allah’ın birliği, günah, sevap… Bunların hiçbiri Şamanlık’ta yok. Bunlar olmadığı için de yerli Türk halkı anlamakta zorluk çekiyor. Dolayısıyla misyonerlik gayretleri ve doğru yola çekme çabaları boşa çıkıyor. Allah’ın birliği gibi bir inanç olmadığı için Şamanlar misyonerlerden etkilenmemişler.

B. A.: Şamanlık’ın en belirgin özelliği nedir? 

T.D.: Şamanlık’ın ya da Kam inancının en büyük özelliği şu; misyoner olmaması, tebligatçı olmaması ama diğer inanç kültürlerinden en büyük farkı şu ki, herkesi kabul ediyor Şamanlık; imanlıları da kabul ediyor, imansızları da kabul ediyor, yani bütün bunları eşit, geçerli ve var olması gereken şeyler olarak kabul ediyor. Hiçbir şekilde kendini üstün görmek yok, mütevazi bir inanç sistemi. “Bir tek ben geçerliyim, başkaları saptırılmış, yanlış, onlar düzeltilmesi gerek, doğru yola çağrılması gerekenler, çekilmesi gerekenler” görüşünde değil. Bunu da şu mantıkla yürütüyor; iyilik ve kötülük, bunların hepsi mecburi olarak var olmalı; ama başka kültür şunu diyebiliyor: “Biz iyiliği temsil ediyoruz, biz kötülüğe karşı savaşacağız, kötülüğü yeneceğiz ve her tarafta iyilik olacak.” Bu özünde tezat bir söylem; çünkü hiçbir zaman kötülük yok olamaz. Bu Şamanlar’da şöyle açıklanıyor; nasıl ki yaşam, yaşamak hep nefes almakla olmuyorsa, yani yaşayabilmek için, hayatın akması için aldığın nefesi zaman zaman vermek de lazım. Yani nereye kadar nefes alacaksın; o nefesi vermek de lazım. Dolayısıyla böyle bir bütünlük var. İylik ve kötülük; üst dünya, alt dünya ve orta dünya arasında hiyerarşi yok Şamanlık’ta. Bazıları şöyle algılayor; “Haa! Üst dünyaysa demek ki, hiyerarşi olarak en üste o, ondan sonra insan dünyası, ondan sonra alt dünya var. Onlar kötü olduğu için alt dünyadadır” gibi bir algılama var ama öyle değil. Onların arasında hiçbir şekilde hiyerarşi yok, belki de paralel olabilirler.

S.B.: Şamanlık’ın bir kutsal kitabı var mı? 

T.D.: Kam inancının, Şamanlık’ın kitap çalışmaları yapılmamış. Şamanlığa mensup insanlar şunu kabul ediyorlar; söz uçucu olabilir ama yazı kalır, fakat yazı önemini yine de kaybeder, hele ki kutsal metin ise dinamikliğini kaybediyor; statik oluyor, artık bir daha değiştirmek mümkün değil. Şamanlık’ta ise gelenekler dinamizmini hiç kaybetmiyor, hep akıyor. Zaten kutsal kitabı da hayatın kendisi kabul ediyorlar. Hayatın şöyle bir özelliği var; matbaaya ihtiyaç duymuyorsunuz ya da el yazmalarına ihtiyaç duymuyorsunuz çoğaltmak için. Mesela zaman geçiyor yeni kavramlar, yeni sosyal değerler ortaya çıkıyor, siz onu görünce “Ayy bizde de onlar var, şunlar var, bunlar var” diye kendinizi arayışlara atmıyorsunuz; çünkü sizin kutsal kitabınız olan hayat zaten bunları içeriyor. Normalde bir kutsal kitap bir milyon sayfalık bile olsa hayatın bütün karmaşıklığını kucaklayamaz. Çünkü hayatta sadece uyumlu olanlar bir arada değil, uyumsuz olanlar da bir arada, yani tezatlıklar da bir arada. Bunların iki ucunun arasında çeşit çeşit kombinasyonlar bir arada olabiliyor. Bu sebeple Kamlık’ın tek kutsal kitabı var, o da hayat. Yaşadıkça dolduruluyor, ortaya çıkan her sosyal olayı içeriyor.

S.B.: Peki, Şamanlık’ta tapınak olarak nereler var? 

T.D.: Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa. Biz şuna alıştık; doğayı iki tane ağaç, üç tane bitki olarak görüyoruz, dolayısıyla dünyayı da sınırlı olarak görüyoruz. Oysa ki Şaman kültüründe doğanın sınırı evrenin sınırsızlığıyla sınırlı. Dolayısıyla evrenin her noktasında sizin herhangi bir kıble arama, herhangi bir şey arama gibi bir ihtiyacınız yok. Çünkü hiçbir zaman ıskalamıyorsunuz, çünkü tapınağın içindesiniz.

Şaman Ritüeli
“Tapınak olayı da yok, tapınağın adı doğa.”

B. A.: Dünya sizin ibadet alanınız aslında.

T.D.: Tabi tabi, evrenin her noktası öyle. Evrenin içinde herhangi özel bir nokta, herhangi özel bir bölge istisnai değildir. Bir kayıtsızlık var, yani bir doğa var; insan alemi var, bitkiler alemi var, hayvanlar alemi var ve orada bile bir ayrımcılık yok. Şamanlık’ta insanlar arasında şöyle bir ayrımcılık yapılmıyor; inanan ve inanmayan. İnananlar içinde de ayrımcılık yapmıyor; mümin, kafir, rafizi, Alevi vs. gibi. Bunların insan dünyasında var olduğunu kabul ediyor ama insan dünyasının, aleminin dışına adım attığın zaman bunlar geçersiz. Evrenle sınırlı olan doğa boyutunda güzel, çirkin, doğru, yanlış hiçbir şey geçerli değil. Bu insanı üzebiliyor, “Hani bizim haklılık payımız vardı” dedirtiyor. Hiçbir şey değişmiyor; çünkü sizin tapınağınız hiçbir şekilde yok olmuyor. Tapınağın yok olmamasını misyonerlikte kullanabilirken kullanmıyor. Siz Tanrı adına tapınak dikiyorsunuz, o bir alışveriş merkezi değil, kârın sağlandığı bir yer değil. Klasik anlamda, saf duygularla tapınağı dikiyorsunuz; cami olsun, kilise olsun, başka tapınaklar… Sonra bir gün deprem oluyor ve o tapınak yıkılıyor. İşte orada sıkıntı çıkıyor, niye sıkıntı çıkıyor? Çünkü sizin dikmiş olduğunuz tapınak, Tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor. Ama siz onu tanrı için dikiyorsunuz, ama tanrı tarafından yaratılan doğa tarafından yıkılıyor sizin tanrı için dikmiş olduğunuz tapınak. Orada bir sıkıntı var, ama Şamanlık’ta bu sıkıntı yok, çünkü bunları umursamıyor. Bütün bir evreni tapınak olarak algıladığı için evrenin bir noktasında “Burada tapınak dikeceğim” kaygısı yok. “Mars’ta dikeceğim, Ay’da dikeceğim, Afrika’da, Orta Doğu’da, bir noktada dikeceğim” kaygısı yok. Bu durumda mimari gelişmeyebilir, bu kötü bir şey olabilir; medeniyet, uygarlık vs. gelişmemiş olabilir ama bunun doğa seviyesinde hiçbir geçerliliği yok. Medeniyet tamamen insan seviyesinde, insan aleminde geçerli olan kavram. İnsan isterse bu dünyayı yok etsin, yine evren çapında hiçbir geçerliliği olmayacaktır. Bütün insanlık yok olsun yine hiçbir şey etkilenmez. Bu yönden Şamanlık biraz acımasız, o yüzden herkes kaldıramıyor, aşırı gerçekçi. O yüzden misyoner değiller zaten, çünkü ilgiyi çekebilecek, sürükleyebilecek, “Ha gayret ondan sonra ödül var” diyebilecek bir durum yok.

Hindistan’daki kaplan popülasyonu yüzde 30 arttı

Dünya üzerindeki kaplan popülasyonunun yüzde 70’ini barındıran Hindistan, kaplanların sayılarında yüzde 30’luk bir artış kaydettiklerini belirtti.

Bu araştırmaya göre, Hindistan’daki kaplan sayısı 2010’da bin 706 iken, geçtiğimiz yıl 2 bin 226’ya yükseldi. Bu artış, Hindistan Çevre Bakanı Prakash Javadekar tarafından “büyük bir başarı” olarak dile getirildi. Bu artışın nedenleri arasında, kaçak avcılığa karşı verilen savaşı gösteren Bakan, ayrıca kaplanlar için ayrılan 40’tan fazla bölgenin daha iyi yönetilmesinin de etkili olduğunu belirtti. Hükümet, özellikle kaplanların doğal alanlarının küçülmesine neden olan hayvan üreticiliğinin, yiyecek ve içecek alanlarına yapılan istilanın önüne geçmek için uğraşıyor.

Hindistan’da denenen pratiklerin, diğer kaplan koruma alanlarında da uygulanabileceğini belirten Bakan, yavru kaplanları diğer ülkelere bağışlayarak oralardaki kaplan popülasyonunun korunması konusunda da önemli bir rol oynamak istediklerini ekledi.

Hindistan’ın 1947 yılında bağımsızlığını kazandığında, ülkede yaklaşık 40 bin dolayında kaplan olduğu sanılıyor. Bu rakamlar 2008’de 1041’e kadar indi.

Kaynak: Le Monde

İzmir’deki radyoaktif atıklar insan hayatını tehdit ediyor

İzmir Gaziemir’deki Aslan Avcı Kurşun Fabrikası arazisinde tespit edilen ve 2014 yılının Şubat ayında temizlenmeye başlanan radyoaktif atıkların temizleme çalışmalarının üç aydır durmuş olmasına mahalleli isyan etti.

Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü temizlemenin bitip bitmediği konusunda bir açıklama yapmazken, temizleme çalışmaları sırasında ortaya çıkan ve tesiste ‘öylece’ bırakılan cüruflar (saf olmayan metal) ise Emrez Mahallesi halkı için tehlike saçıyor. İzmir’in Gaziemir ilçesi sınırlarında bulunan Aslan Avcı Kurşun Fabrikası arazisindeki radyoaktif atıklar 2007 yılında tespit edilmişti. Radyoaktif atıklar; tespit edildikten beş sene sonra 2012’de kamuoyuna duyurulmasının ardından ancak 2014 yılında temizlenmeye başlanmıştı. Temizleme işlemi İzmir Turanlar Çevre A.Ş. firması tarafından alanda Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) yapılmadan ve insan sağlığı gözetilmeden gelişi güzel yapılırken, 2014’ün Şubat ayında başlayan atık temizleme çalışmalarına üç ay önce son verildi. Mahallede bulunan çocuklar radyasyon dolu alanda oyun oynuyor, hayvancılıkla uğraşan mahallelilerin hayvanları da alanda başıboş olarak dolaşıyor. Bu duruma tepki gösteren mahalle sakinleri, yetkililerden ‘yaşanan mağduriyetin bir an önce giderilmesini ve atıkların temizlenmesini’ istedi.

”Radyoaktivite, sakat doğum ve düşükleri artırdı”

26 yıldır Emrez Mahallesi’nde yaşayan Nazmiye Akdağ, yıllardır fabrika atıkları nedeniyle mağdur olduklarını, etrafa yayılan radyasyon nedeniyle mahallede fazlasıyla sakat doğum ve düşük olayı yaşandığını söyledi. Mahallelinin uzun uğraşları sonucu temizleme işleminin başladığını belirten Akdağ, düzgün bir şekilde yapılmayan temizleme işleminin son üç aydır durduğunu söyledi. Yetkililere seslenen Akdağ, “Temizliyoruz, dediler gösteriş yaptılar. İki tane iş makinesi geldi bir süre çalıştı sonra onlar da gitti. Üç aydır temizlemeyi de durdurmuşlar. Yetkililere çağrımız, buranın bir an önce temizlenmesidir, bu kadar insan zarar görüyor. Mahallenin tamamı etkileniyor vicdanlı olsunlar” diye konuştu.

“Çocuklar radyasyonlu alanda top oynuyorlar”

Mahalle sakini İbrahim Çorlu ise özellikle rüzgar estiği ve yağmur yağdığı zamanlarda kötü kokunun mahalleye yayıldığını söyleyerek, ayrıca yağmur yağdığında alanda bulunan kimyasallar nedeniyle toprakta patlamalar meydana geldiğini belirtti. Alana çekilen tel örgülerle mahallelinin kandırılmaya çalışıldığını da belirten Çorlu, “Sözde temizlik yapıyorlar, hiçbir temizlik yaptıklarını da görmüyoruz. Tel örgü çektiler insanlar oraya geçmesinler diye, yani demek istiyorlar ki o taraf zehirli burası zehirsiz. Ama alakası olduğunu düşünmüyoruz radyasyon bu. Zaten herkes giriyor. Çocuklar içeride tel örgüleri geçiyorlar top oynuyorlar. Benim de yeni çocuğum oldu ne yapacağım bilmiyorum” diye konuştu. Emine Yaşar ise mahallelinin çabası sonucu açılan davaların bir gelişme yaratmadığını ifade ederek, temizleme işlemi adı altında yalnızca toprağın alan içerisinde farklı bir yere taşındığını söyledi. Evlerinin atıkların bulunduğu alana yakın olması nedeniyle özellikle gelen kokudan rahatsız olduklarını belirten Yaşar, “Bu mahalleden taşınmak istiyoruz. Ne yapacağımızı şaşırmış durumdayız. Evimizi mi satalım ne yapalım bilmiyoruz, çaresiziz. Çocuklar da giriyorlar oynuyorlar zararlı olduğunu biliyoruz ama ne yapalım? Tek isteğimiz buranın temizlenmesi” dedi. Valiliğin ‘ÇED gerekli değil’ kararına dava açıldı. Öte yandan şirket yetkililerine açılan davanın avukatı Arif Ali Cangı, Gaziemir’deki nükleer atıkların ayrıştırılması için yapılan projeye İzmir Valiliği’nin ‘ÇED gerekli değil kararı’ verdiğini ve bu kararın iptali için dava açtıklarını belirterek, bu sayede aynı zamanda alanda neler yapıldığını bilimsel ve hukuksal olarak denetletebileceklerini ifade etti. Cangı, dilekçede söz konusu işlemin yürütmesinin derhal durdurulması gerektiğini belirttiklerini söyledi.

Fransız bahçeleri yeniden canlandırıldı: Biolabrynthus

0

İtalya’nın uluslararası yaratıcı bahçe şovu Orticolario 2014’te, Fransız peyzaj mimarları Corinne Julhiet Detroyat ve Claude Pasquer, tasarladıkları heyecan verici, aydınlatıcı ve bilgilendirici bahçe ile birinciliği hak etti.

Biolabrynthus ismini koydukları tasarımlarında eski Fransız bahçecilik geleneklerinden ilham alarak ve baştan hayal ederek, biyoçeşitliliği geliştirmek ve teşvik etmek adına sürdürülebilir bahçıvanlık konseptlerini canlandırdılar.

Linkteki kitapçıktan da Biyolabirent’in detaylı resimlerine göz atabilirsiniz.

Antarktika’nın hikâyesi: Buz ve gökyüzü

İmparator’un Yolculuğu” ismiyle Türkçeye çevrilen, “La Marche de l’Empereur belgeseliyle Akademi Ödülleri’nde 2006 yılında en iyi belgesel ödülünü alan filmin yönetmeni Luc Jacquet, yeni filmi Le Glace et Le Cielde buzulbilimci Claude Lorius‘yu ve Antarktika buzullarında geçen araştırma yıllarını anlatıyor, insan aktiviteleri ve iklim değişikliği arasındaki bağlantıyı hepimiz için gözler önüne seriyor.

Fakat bu proje sadece filmle sınırlı değil, filmin yanı sıra televizyon programları, Antarktika’ya keşif turları ve eğitim programıyla desteklenerek Wild-Touch isimli uluslararası bir bilim komitesinin himayesinde toplanmış.

Wild-Touch, bu projeyle öğrencileri ve aileleri bilgilendirmek adına eğitim programını sinema teknikleri üzerine inşa ederek benzersiz bir süreç oluşturmaya çalışmışlar.

Animasyon filmleri, videolar ve çizimler bir platform üzerinden ücretsiz olarak paylaşılıyor.

Projenin tüm elementleri yazılı belgelerle destekleniyor ve iklim ve çevre üzerine çalışan araştırmacılarla iş birliği yapılıyor.

Wild-Touch eğitim platformu için, öğretim topluluklarıyla yakın bir ilişki içerisinde bulunuyor ve eğitimcilerin yönlendirmelerine göre programda değiştirmeler yapılıyor. Yeni bilimsel keşiflere göre de mevcut içeriği düzenli olarak güncelliyor.

Eğitim toplulukların toplantılarına da katılan grup, çocukların iklim değişikliği üzerinde bilgi sahibi olması ve bilgilerini birbirleriyle paylaşmaları için de ortam oluşturmasına çalışıyor.

Kaynak: Ressourceo

Samsun’da avcılardan kaçan domuza linç girişimi

Samsun’un Canik ilçesinde, avcılardan kaçtığı düşünülen yaban domuzu ilçe merkezine kaçtı. İlçe merkezine kaçan yaban domuzu, vatandaşlar tarafından canice linç edilmeye çalışıldı.

18 Ocak günü, Samsun’un Canik ilçesinde, avcılardan kaçmak için ilçe merkezine indiği düşünülen bir yaban domuzu, vatandaşlar tarafından linç edilmeye çalışıldı. Kalabalık bir grup halinde domuzu kovalayan kişiler, domuzu kaçamayacağı bir yerde kıstırarak kafasına taş fırlatıp, tekme attılar.

Daha sonrasında birkaç kişi, saatler süren linç girişiminden dolayı yorulmuş domuzu tutarak sabitledi ve kişiler linç etmeye çalıştıkları domuzla fotoğraf çektirdiler. Fotoğraf çektirirken oldukça gururlu tavırları dikkatlerden kaçmadı. Kolluk kuvvetlerinin gelip yaban domuzunu almasıyla son bulan olay, halkın büyük bir kısmı tarafından tepkiyle karşılandı. 

Kaynak: CNN
Başlık Görseli: Samsun Kent Haber

[iframe src=”//www.youtube.com/embed/3KrnLmGTFYQ” width=”100%” height=”480″]

 

“RES olur da Çeşme’de olmaz”

Bodrum’un Yalıkavak ve Akyarlar mahallelerine yapılmak istenen rüzgar enerjisi santrallerine (RES) tepkiler sürüyor.

Bodrum’da yapılmak istemen RES projelerine tepkiler sürerken; yeni oluşan Yalıkavak- Geriş Çevre Koruma Platformu üyeleri, konuyla ilgili bilgilendirme toplantısı yaptı. Rüzgar Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürü Bertan Korkmaz ise bunun üzerine yazılı bir açıklama yaparak RES’e karşı olanların ya pek çok konuda yanlış bilgiye sahip olduğunu ya da rant kavgası içinde olduklarını ileri sürdü. Yalıkavak Belediyesi Mehmet Beyazıt Kültür Merkezi’nde yapılan toplantı ‘Rüzgarın gölgesi’ adlı 18 dakikalık belgesel filmin sinevizyonla izlenmesiyle başladı. Yalıkavak-Geriş Çevre Koruma Platformu Başkanı Hasan Yokarlı kendilerine destek olanlara teşekkür etti.

DHA’nın haberine göre; toplantıda, 1’inci derece doğal ve arkeolojik SİT alanını kapsayan bölgeye kurulmak istenen RES’lerin sadece kurulacakları bölgeye değil tüm Bodrum Yarımadası’nın turizm, kültür ve doğasına zarar vereceği savunuldu. Milletvekili Tolga Çandar konunun meclise taşınmasını, en azından milletvekilleri arasında tartışılmasını planladıklarını ve bunun için ellerinden geleni yaptıklarını söyledi.

Çandar, “Burada 4 bin yıllık bir tarih yatıyor. Sivil toplum örgütleri olarak, onların meclisteki temsilcisi olarak böyle bir şeye izin vermeyeceğiz” dedi. Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Adnan Diler, bölgenin tarihiyle ilgili bilgi verdi. Diler, rüzgar güllerinin antik peyzaja zarar vereceğini savundu. Bodrum Kent Konseyi Başkanı Hamdi Topçuoğlu ise, konseyin görüşü olarak RES’leri savunduklarını ama insan yerleşimlerinin içine yapılmasına karşı olduklarını söyledi.

Topçuoğlu “Geriş’teki tepelerin üzerinde kurulacak olan tesisin yerinin gereken araştırmalar yapılmadan seçildiği kanaatindeyiz. Tarafsız kurum ve kuruşların yapacağı bilimsel araştırmalar ve yerel halkın görüşleri sonucunda ortaya çıkacak rapor doğrultusunda hareket edilmesinin doğru olduğuna inanıyoruz” dedi.

Toplantıda, çevre bilimleri konusunda master yaptığını belirten Çeşme Sürdürülebilir Yaşam Platformu üyesi Esen Fatma Kabadayı Whiting de ‘RES olur da Çeşme’de olmaz’ başlıklı bir sunum yaparak orada RES’lere karşı çıkış nedenleri ve neler yaptıklarını anlattı. Çeşme’de hukuki, toplumsal ve siyasi anlamda çok ciddi mücadele verdiklerini söyleyen Esen Fatma Kabadayı Whiting, “Bodrum’a da destek olmak istedim. Bu mücadele de halk çok önemli. Dik durmamız lazım. Sıkılmayın, yorulmayın. Yaşamımıza, toprağımıza, ormanımıza sahip çıkacağız. Onlar bizimle mücadele etsin. Biz efendi gibi mücadelemizi veriyoruz” diye konuştu.

“RES’e değil, kurulduğu yere karşıyız”

Toplantıda son olarak Yalıkavak-Geriş Çevre Koruma Platformu sözcüsü Avukat Remzi Kazmaz da RES’lere değil kuruldukları yere karşı olduklarını yineleyip, “RES için acele kamulaştıma yapılan alan çok geniş. Ama minnacık bir köşede RES’lerini kuruyorlar. O kocaman alanda ne olacak? ‘Kamu yararı da var’ diyerek bu işe başlamışlar. Halk neresinde? Halk yok!” diye konuştu. Şubat ayında Bodrum’da başka bir toplantı yapacaklarını duyuran Kazmaz, platformlarının tüm çevre dostlarını içine aldığını söyledi. Kazmaz, “Platformun alacağı kararlar doğrultusunda hukuk sürecinin etkili olacağına inanıyorum. RES’lerin tarihin ve kültür varlıkların egemen olduğu topraklardan sökülüp atılması tek hedefimizdir. Halkın örgütlü gücü çok önemli. İşi şansa bırakmayacağız” dedi.

Kazmaz ayrıca Bodrum’a yapılmak istenen iki RES projesi için Muğla Bölge İdare Mahkemesi’nde projede yer alan ÇED gerekli değildir işleminin iptali ve yürütmesinin durdurulması, yapılan yeni imar planının iptali ile Danıştay’da da acil kamulaştırmanın iptali için açtıkları üç ayrı davanın sonuçlarını beklediklerini de kaydetti.

Şirketten yazılı açıklama

Projeye son verilmesi için imza kampanyası da başlatılan toplantının bitiminden bir süre sonra Rüzgar Elektrik Üretim A.Ş. Genel Müdürü Bertan Korkmaz‘dan ‘Ya yanlış biliyorlar ya rant kavgası içindeler’ başlıklı yazılı bir açıklama geldi: 

“Temiz enerjiye ve Bodrum’un doğasının korunmasına karşı çıkıyorlar” denilen açıklamada şöyle denildi: “Bugün Yalıkavak’ta yapılan bir toplantıda, yapımını üstlendiğimiz rüzgar enerjisi tesislerine karşı haksız suçlamalar dile getirilmiştir. İnşa edilecek rüzgar enerjisi tesislerine yönelik yapılan eleştirilere ve suçlamalara bakınca aklımıza iki ihtimal geliyor. İddia sahipleri ya pek çok konuda yanlış bilgiye sahipler ya da rant kavgası peşinde hareket ediyorlar. Bütün dünyanın teşvik ettiği, Avrupa Birliği’nin maddi manevi destek verdiği rüzgar enerjisine karşı bu tür karşı çıkışların bilgi eksikliği nedeniyle olabileceği düşüncesiyle, kuracağımız sistemle ilgili bazı bilgileri kamuoyuyla paylaşmak istedik. Öncelikle şunun bilinmesi gerekiyor ki, rüzgar enerjisi tesislerinin hiçbir şekilde insana, doğaya, karaya, havaya ve suya zararı yoktur.”

“Yaşam alanlarının içinde değil” iddiası

Rüzgar türbinlerin yerleşim merkezlerine dünya standartlarına uygun mesafede konuşlandırıldığına vurgulayan Korkmaz açıklamasında ayrıca şu ifadelere yer verdi: “Tesislerin yer alacağı toplam alan iddia edildiği gibi binlerce dönüm değil sadece 318 dönümdür. Bu alanın 200 dönümüne hiçbir şekilde dokunulmayacak, kalan alana ise toprak ulaşım yolları yapılacaktır. Rüzgar güllerinin dikileceği alan ise toplam altı yazlık villa alanı büyüklüğündedir. Bu tesisler için kamulaştırılan alan ise sadece 28 dönümdür. Bu 318 dönüm alan içinde hiçbir şekilde tarım arazisi veya zeytinlik bulunmamaktadır. İnşaat bölgemiz içinde hiçbir doğal veya arkeolojik SİT alanı yoktur. Koruma alanımız içinde SİT alanı mevcuttur ancak bu alanda hiçbir inşaat faaliyeti veya yapılaşma olmayacaktır.

Tesis koruma alanı içindeki bu SİT alanlarının sonsuza kadar korunması da böylece garanti altına alınmış olacaktır. Şunu bir kere daha kamuoyuna ve sevgili Bodrumlulara hatırlatıyoruz ki, yapacağımız tesisler aslında tüm bu alanın yapılaşmadan korunmasını sağlayacaktır. Hiçbir şekilde turizm ve ticaret alanı olmayan bu bölge sonsuza kadar doğal yaşamın parçası olarak kalacaktır. Hatırlatmak isteriz ki gerekli izinler Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulları tarafından defaetle yapılan incelemelerden sonra verilmiştir. Kurulacak tesislerin insan sağlığına zarar verdiği iddiaları ise tamamen bilimsellikten uzaktır. Rüzgar güllerinin çıkaracağı ses ile rahatsızlık yaratacağı iddiası hiçbir şekilde kanıtlanmamıştır.

Bu iddianın dayandırıldığı tek kişilik bir çalışma Dünya Sağlık Örgütü‘nce ‘bilimsel olmadığı’ gerekçesiyle reddedilmiştir. Türbinden 300 metre uzaklıkta ses ölçüm değeri sadece 43 desibeldir. Alçak konuşma sırasında çıkarılan ses ise 40-50 desibel arasındadır. Bunu bile hatırlatmanın yeterli olduğunu düşünüyoruz. Kimi karşı çıkışların önemli bir bölümünün bilgi yetersizliğinden kaynaklandığına olan inancımızı tekrarlarken, bir grubun ise ne yazık ki rant kaygısıyla hareket ettiğini görüyoruz. Üzülerek belirtmek isteriz ki, arazi rantı, çıkar kazanma arzularıyla hareket eden bu kişilerle, bundan böyle her platformda mücadele etmek konusunda kararlıyız. İsteyen herkesle ve her kurumla her türlü bilgi ve belgeyi paylaşmaya hazır olduğumuzu kamuoyuna saygıyla duyururuz.”

Toplantıya; CHP Muğla Milletvekili Tolga Çandar ve Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Adnan Diler, Bodrum Kent Konseyi Başkanı Hamdi Topçuoğlu, Çeşme’de çevreye zarar verdiği gerekçesiyle rüzgar enerjisi santrali kurulumuna karşı çıkan CHP’li Çeşme Belediye Meclis üyesi ve Çeşme Sürdürülebilir Yaşam Platformu üyesi biyolog Esen Fatma Kabadayı Whiting de katıldı.

Instagram’daki inanılmaz beş doğa fotoğrafçısı

0

Akıllı telefonlar ile birlikte bazı uygulamalar da hayatımızın bir parçası oldu. Bunlardan biri de Instagram. Nasıl ki eskiden evimize gelen misafirlere albümlerimizi gösteriyorduysak şimdi de takipçilerimizle birçok fotoğrafı paylaşıyoruz. Bir de bu alanı, profesyonel kullanan isimler var. Bu harika işleri takip etmek ise çok daha ilham verici. 

İşte keyifle inceleyebileceğiniz beş doğa fotoğrafçısının Instagram hesabı:

Ryan Abernathy Instagram

Ryan Abernathy

@Cruiserlifestyle hesabı üzerinden yayınladığı fotoğraflara kesinlikle bayılacaksınız.



Cole Rise Instagram

Cole Rise

Cole, bir pilot ve aynı zamanda bir fotoğrafçı. @colerise hesabında çok başarılı fotoğraflar bulunuyor.



Steve Winter Instagram

Steve Winter

Bu işte en iyi olanlar biri kendisi. Aynı zamanda Winter, Net Geo fotoğrafçısı. @stevewinterphoto hesabındaki büyük kedilere bayılacaksınız.



David Lloyd Instagram

David Lloyd

Afrika’ya meraklıysanız @davidlloyd hesabı tam size göre.



Tim Laman

Tim Laman

Net Geo fotoğrafçılarından yine çok iyi bir isim. @timlaman hesabında inanılmaz fotoğraflar sizi bekliyor.