Güney Afrika’daki gergedan kıyımları giderek artıyor. 2013 yılında 1,004 olan gergedan ölümleri, geçtiğimiz sene 1,215’e kadar yükseldi. Bu ölümlerin üçte ikisi ülkenin kuzeydoğusundaki Kruger Milli Parkı’nda kaçak avcılar tarafından gerçekleştirildi.
Güney Afrika Cumhuriyeti Çevre BakanıEdna Molewa, Pretoria’da gerçekleşen bir basın toplantısında, kaçak avın, dünya üzerinde multi-milyon dolarlık yasadışı ticaretin bir parçası olduğunu hatırlattı.
Kaçak avın bu kadar artmasını etkileyen en önemli nedenlerden bir tanesi de, gergedan boynuzlarının başta geleneksel tıplarında boynuzların kıymetli bir yeri olan Vietnam olmak üzere Asya’da çok yüksek rakamları bulan satış fiyatları olduğu düşünülüyor. Fakat bununla birlikte bu boynuzlar, insan tırnaklarının da olduğu gibi keratinden oluşuyor.
Katliamlar her yıl artıyor. 2007 yılında sadece 13 tane öldürülürken 2008’de 83, 2009’da 122, 2010’da 333, 2011’de 448, 2012’de 668 ve 2013’de 1,004 tane gergedan öldürüldü. Bu konudaki otoritelerin yayınladığı sayıların, gerçeklerden uzak olduğunu, birçok gergedan cesedinin sayım dışı kaldığını belirtiyorlar.
Güney Afrika, 20 bin gergedan ile dünyadaki gergedan popülasyonunun yüzde 80’ine ev sahipliği yapıyor. Güney Afrika hükûmeti, yakın zamanda onlarca gergedanın daha iyi korunmaları için farklı bölgelere transferini sağladı.
”Save the Rhino” isimli STK’nın yöneticisi Cathy Dean, 2014 yılının Kasım ayında bu hayvanların ölüm oranlarının doğum oranlarından daha fazla olduğu bir döneme ulaştığımızı söylemişti.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri’nde ‘doğa katliamına’ yol açacak olan ‘Yapı Rezerv Alanı’ kararı, mahkeme tarafından iptal edildi. Ancak tehlike bitmiş değil.
Diyarbakır’ın güneybatısında bulunan Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri kentin değerli alanlarından. Değeri yeşilinde saklı olan alana ‘kentin akciğeri’ demek en uygun betimleme. Diyarbakır’ın simgesi ve besin kaynağı olan Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri’nde geri dönüşü imkansız bir doğa katliamına yol açacak olan ‘yapı rezerv alanı’ kararı, mahkeme tarafından reddedildi. Bunu yanı sıra; İl Toprak Koruma Kurulu’nun ‘Hevsel Bahçeleri’ndeki 7 bin 517 dönümlük arazinin tarım arazisi niteliğinden çıkartılması’ yönündeki kararı bakanlıkta onay bekliyor. Bu durum doğa için mücadelede rehavete kapılmadan çalışmaya devam gerekliliğini ve tehlikenin bitmiş olmadığının açık kanıtı.
Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 23 Ağustos 2013’te aldığı kararla bin 100 hektarlık alanı imara açmıştı. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ise bu karar üzerine, yürütmenin durdurulması talebiyle mahkemeye başvuruda bulunmuştu. Başvuru; Dicle Vadisi ve Hevsel Bahçeleri’nin UNESCO Dünya Mirası‘na adaylık sürecinin devam etmesinin yanında, alanın yapılaşmaya elverişli olmaması, imar planları ile birlikte kentin tarihi ve kültürel değerlerinin dikkate alınmaması gerekçesiyle yapılmıştı.
Ancak belediyenin bu başvurusuna, Bakanlığın herhangi bir cevap vermemesinden ötürü konu yargıya taşındı. Diyarbakır 1. Bölge İdare Mahkemesi, geçtiğimiz günlerde konuya ilişkin kararını verdi. Mahkeme dosya ekindeki bilgi ve belgelerden yola çıkarak söz konusu alanın imar planları ve üst ölçekli çevre düzeni planlarında yeşil alan olarak kaldığı, ancak bakanlık tarafından yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak istenen alanın yerleşime açılamaya elverişli olmadığı’ kanaatine vardı. Böylece doğanın yıkımı engellenmiş oldu.
Tehlike sürüyor!
İl Toprak Koruma Kurulu tarafından Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın başvurusu üzerine Dicle Vadisi’ndeki 7 bin 517 dönümlük tarım arazisinin, tarımsal nitelikten çıkartılmasını kararlaştırılmıştı. Geçtiğimiz Kasım ayında alınan bu karar ise ‘hâlâ’ Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda bekliyor. Bu karara ilişkin de Büyükşehir Belediyesi’nin “yürütmenin durdurulması ve kararın iptali” talebiyle Nöbetçi İdare Mahkemesi’ne Aralık ayı içerisinde yaptığı başvuru var. Yine mahkemece ‘Yapı Rezerv Alanı’nın iptalini isteyen kararın, İl Toprak Koruma Kurulu kararına da emsal teşkil etmesi bekleniyor.
Ayağında şalvarı, başında yazması kadın dayanışmacısı. Tiyatrocu, senarist, yönetmen, anne, çiftçi, çevreci. Ümmiye Koçak’ın dünyasını satırlara döktük. Tanıştığınıza çok memnun olacaksınız.
Keşfetmemin böyle geç olmasına üzüldüğüm, adının önüne bütün güzel sıfatları serdiğim hayli müthiş bir kadının hikâyesini anlatmaya niyetlendim size. Küçücük bir köyden Ümmiye Koçak’la dallanan ekoloji bilinci, öğrenme aşkı, tiyatro tutkusu ve bu duyarlılık sonsuz hayran olunası.
Ümmiye Koçak 1957 yılında Adana’da Çelemli Köyü’nde doğmuş. Okumayı çok istemesine rağmen, eğitimine ilkokuldan sonra devam edememiş. Sürekli okuyup, hikâyeler yazan Koçak kendini geliştirmede sınır tanımamış.
Evlendikten sonra Mersin’in Arslanköy’üne taşınmış Ümmiye. Bir gün köylerine gelen oyunla değişmiş her şey. İlk kez tiyatro izliyormuş ve bu onu derinlemesine etkilemiş. Köyündeki kadın erkek eşitsizliği, cinsiyet ayrımcılığıve kadına yönelik şiddet sorunlarını anlatmak için tiyatroyu kullanmaya karar verip 2001 yılında ‘Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu’nu kurmuş.
Remzi Özçelik’in Taş Bademleri adlı oyunu ile yola çıkan Arslanköy Kadınlar Tiyatro Topluluğu, Ümmiye Koçak sayesinde köydeki birçok kadını tiyatro ile tanıştırmış. Bu dönemde bazı problemler yaşamış Koçak. Köy kadınlarını ikna etme çabası bir yana bir de onların kocalarıyla uğraşmış, kendine yol arkadaşı bulabilmek için çaldığı kapılarda hakaretler ile karşılaşmış.
Attığı her adımda feminist mücadelenin tuğlalarını yerleştiren Koçak, yılmamış; çevresinin inançsızlığı hiçbir zaman onun azmini durduramamış.
Erik Eşkisi, Turunçgil Hayattır, Çicekler Solmasın Koçak’ın yazdığı oyunlardan sadece birkaçı. Ozon tabakasına bilinçsiz şekilde verilen zararı anlatmayı hedefleyen Ozon Tabakası adlı oyun küresel ısınma ve çevresel problemleri işliyor ve oynadığı her yerde yoğun ilgi topluyor.
Ayrıca Shakespeare’in Hamlet‘ini Hamit olarak sahneye uyarlayan kadınlar 2009’un ağustos ayında İngiliz The Guardian gazetesine “Hamlet Türkiye’de Feminist Yönü Alıyor“ manşeti ile haber oluyor.
Koçak, sadece tiyatro ile yetinmeyip sinemaya da elini uzatıyor. Kendi yazdığı ve yönettiği Yün Bebek‘ten, “hayallerim gerçekleşti” diye bahsediyor. Toroslar’ın zirvesinde yaşayan Yörük kızı Elif’in hayatını anlatan bu film, kadına kadın tarafından uygulanan şiddeti işliyor ve bize soruna tersten bir bakış imkânı sunuyor. Altın Portakal Film Festivalinde gala yapan Yün Bebek Berlin Film Festivali’nden de davet alıyor. Narenciye bahçelerinde çalışarak kazandığı para ile eserinin montajını ve alt yazılarını tamamlayan Koçak 2013 yılında New York Avrasya Film Festivali komitesi tarafından Sinemada En İyi Avrasyalı Kadın Sanatçıödülü layık görülüyor.
Mevcut olanaksızlıklara, ona verilmeyen okuma hakkına, ekonomik özgürlüksüzlüğüne ve koca otoritesine meydan okuyor. Sanatla buluşuyor, öğrenip öğretiyor. Bahçe işiyle dolmuş topraklı elleri, ışık dolu mavi gözleri ile 58 yaşındaki Ümmiye Koçak var oldukları küçük dünyalarını evren yapan efsane kadınlar arasında emin adımlarla yürümekte.
Ödülleri
. Adana Uluslararası Tiyatro Festivali Ödülü . Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali Ödülü . Darüşşafaka Eğitim Kurumları Girişimcilik Ödülü . Bornova Uluslar Arası Kadın Sanatcıları Festivali Ödülü . Toros Koleji Eğitime Destek Ödülü . Sivil Toplum Örgütleri (KADER) Kadında Şiddete Hayır Destekleme Ödül . Mersin Sanayicileri ve İşadamları Derneği (MESİAD) Yılın Sanat Ödülü . TİKAV- 2012 Anneler Okulu Projesine Destek Ödülü . Samsun Sivil Toplum Örgütü Girişimcilik Ödülü . New York Avrasya Film Festivali: Sinemada En İyi Kadın Sanatçı Ödülü
Öyküleri
. Yün Bebek (Uzun medraj sinema filmi) . Vatan Sevgisi . Irazcanın Düşleri . Kanayan Yara . Kader . Obruk . Ayaksız Ayakta Durmak . Baba Ben Geldim . Muhtar Adayı Hasret Ana Sabancı Vakfı’nın Fark Yaratanlar programında 5. sezonun on ikinci Fark Yaratan’ı Ümmiye Koçak idi.
Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Şamanlık üzerine doktora tezi hazırlayan Timur Davletov ile Gaia Dergi’den Burak Avşar ve Sasun Bazaryan Şamanlık ve Kam kültürü üzerine röportaj gerçekleştirdiler.
Röportaj dizisinin ikinci bölümüdür. İlk röportaj, ‘Şamanın İzinde: Şamanizm nedir?’i okumak için tıklayınız.
Sasun Bazarian: Çok daha gerçekçi, daha insan tabanlı daha ekolojik bir bakış açısı.
Timur Davletov: Tabii tabii insan merkezli değil. Çevreci olması en büyük özelliği ama çevrecilik şöyle değil; “Hadi çocuklar birleşelim biraz çevrecilik yapalım”, her şey doğalından geliyor, herhangi bir çevrecilik çabası yok. Çevreci oluşlarını da bir propaganda olarak da kullanmıyor, sadece doğanın içinde yaşıyorlar. Ha öldürmüyor mu? Öldürüyor, kesiyor ama onu da ekosistemle bütünleşik bir şekilde yapıyor. Nasıl ki bir hayvan başka bir hayvanı öldürüyorsa, aynı şekilde öldürüyor.
S. B.: Ama hayvanları bir kâr amacına dönüştürmüyor ya da bunun endüstrisini yapmıyor.
T. D.: Kâr amacı güdüldüğü zaman şöyle bir düşünce ortaya çıkıyor, ‘büyük balık küçük balığı yer’. Halbuki küçük balık da büyük balığı yer. Büyük balık, küçük balıkların hepsini yerse kendisi ne yapacak? Mecburen o da ölmek zorunda kalacak. İşte bu döngüyü Şamanlık gözetiyor, sadece yaşıyor.
S. B.: Yaşam tarzı haline getirmiş bunu…
T. D.: Tabii. Ama bu kültürden kopan insan şu deyimi geliştirmiş: “Ot geldik ot gidiyoruz.” Bu hep doğayı küçümsemekten gelir. Oysa ki o ot, ağaç diyerek küçümsedikleri oksijen üretiyor. İnsanın hiçbir şekilde üretemediği oksijeni üretiyorlar. Ama buna rağmen şunu yapmıyor, “Ya, ben oksijen üretiyorum bak, ona göre ha!” demiyor, böyle bir yaklaşım içinde değil ama insan onu küçümseyebiliyor; “Ağaç gibi olduk, ağaç gibi gidiyoruz.” falan diyebiliyor, o da doğadan kopmaktan. Dolayısıyla Şamanlık’ın içinde doğa sevgisi yok; çünkü sevgi kavramı yok. Ama sadece yaşamak var, bu ‘yaşamak’ içinde zaten uyumlu oluyorsun sen. Mesela Şamanlık’ta şunu savunuyor; insan ölse bile ortadan kaybolmuyor, kemikleri, eti hepsi gübreye dönüşüyor. E gübre nereye gidiyor; doğanın içinde kalıyor.
Moğol Şamanları (Kaynak: The Guardian)
S. B.: Belirli bir döngüsü var aslında Şamanlık’ın, doğaya bağlı bariz bir döngüsü var. Her şeyin bir döngü içerisinde olduğunu kabul ediyor, bunu diğer insan toplumları veya dinler kabul etmiyorlar. Hepsi kendini doğanın üstünde düşünüyorlar. Sadece düşünebildiklerini düşündükleri için yani; ama aslında bir kıstas değil. Sen yine de onun içinde yaşıyorsun; doğaya bakıcılık yapamazsın, o sana bakıcılık yapar.
T. D.: Tabii bazı dinler ya da inanç sistemleri şunu diyebiliyor; ”Her şey insana hizmet etmek üzere yaratılmıştır”, bu yaklaşım Şamanlık’ta yok. Çünkü şu mantığı yürütüyor; ağaç dünyası var, bitki dünyası, insan dünyası var, bunların hepsi eş değerde. Bazıları diyor ki “Nasıl eş değerde olabilir? İnsanın aklı var.” Şamanlık hiçbir şekilde insanı üstün veya istisnai görmüyor. Bu açıdan acımasız; özel bir gayret göstermiyor, kutsamak için, kutsal hale getirmek için, ayrıcalıklı hale getirmek için insanı. Ama aynı zamanda hem hayvan dünyası, hem bitki dünyası, hem insan dünyası denge halinde ama aynılık halinde değil, bulunan bir zincirin birer halkası halindeler ve birbirlerine bağlılar. Hatta hayvan ve bitki dünyası ortadan kalktığında insan dünyası da yok olmak zorundadır; ama insan dünyası ortadan kalkarsa diğer dünyalar varlığını devam ettirir.
Burak Avşar: Aslında şöyle; Şamanlık’ta özel olarak doğaya bir sevgi yok, zaten doğanın içerisinde bir bütünlük var. Sevmek için özel bir gayreti yok, zaten o içlerinden gelen bir şey.
T. D.: Bu biraz şuna benziyor; köyden, kırsal kesimden kopmuş insanda sürekli şöyle laflar eder; “Sessizliği özledim, doğayı özledim, şehirden kaçmak istiyorum, orada yaşamak istiyorum.” Bunlar hep romantiklik. Oysa ki, onlar da biliyor ki şehirden koptukları zaman çok az insan doğada kalabiliyor, kırsal kesimde yaşamanın romantiklikle hiçbir alakası yok. Şaman insanlar temiz havayla da yaşamıyorlar, sadece orada yaşadıkları için orada yaşıyorlar ama çevrecilik konusunda onlar daha çok çevreci, bunun için özel bir çaba harcamasalar da. Şehirdeki insan doğadan koptuğu için sürekli o edebiyatı kullanıyor; çevrecilik, köylere dönmeli, kırsallara dönmeli… Onlar hep romantiklik, biraz özel gayret isteyen hareketler.
İzmir’de yurttaşların yaşam alanlarında RES yapılmasını engellemek için yaptığı başvuruya mahkeme proje için ÇED raporu gerekli olduğu yönünde karar verdi.
İzmir’in Bayındır ilçesi Dernekli köyüne bağlı Marmariç Mahallesi sakinleri, yaşam alanlarına yapılması planlanan Rüzgâr Enerji Santrali (RES) projesine karşı hukuki mücadelelerinde ilk zaferlerini kazandı. Proje için alınmış olan ‘Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporu gerekli değildir’ kararının iptali için hukuki mücadele başlatan bölge sakinlerinin İzmir 1. Bölge İdare Mahkemesi’nde açtığı dava sonucunda, ‘Proje için ÇED raporuna gerek olduğu’ kararı verildi.
Marmariç sakinlerinin avukatları Cem Altıparmak ve Hande Atay, şirketin yeni santral sahasına göre bir proje geliştirmek için tüm sahaya dair ÇED sürecini başlatmak zorunda olduğuna dikkat çekti. Avukatlar, söz konusu sürece bölge halkının katılımının da sağlanması gerektiğine vurgu yaptı.
Change.orgüzerinden başlatılan imza kampanyasında bölgeye yapılması düşünülen rüzgar enerji santrali hakkında genel bilgiye ulaşabilirsiniz.
Orman ve Su İşleri Bakanlığı 9. Bölge Müdürlüğü; 2014 yılında dağıtımını yaptığı bin adet kedi ve köpek kulübesinden sonra, 2015 yılı için de kulübe yapım ve dağıtım aşamasına başladı.
Kötü hava koşulları nedeniyle, sokakta yaşayan hayvanlar için kış aylarını atlatabilmek çok zor. Gerek yiyecek gerekse barınak bulmakta oldukça zorlanan bu canlar için en azından geceyi soğuktan korunmuş bir halde geçirebilmek hayati önem taşıyor.
9.Bölge Müdürlüğü’nden gelen müjde ise hayvan dostlarının yüzünü güldürüyor. Yapımı başlayan, dağıtımı yapılacak ücretsiz kulübeleri talep etmek için İl Şube Müdürlüğü’nün aranıp adresin iletilmesi yeterli. Daha sonra, STK’lar tarafından belirlenecek yerlere külübelerin konuşlandırılması yapılacaktır. Yalnız, talep edildikten sonra bunun müdürlüğe iletilmesi ve kulübelerin gönderilmesi için gereken zamanı hesaba katarak acele etmekte fayda var. Zira soğuklar kapıda!
(Kaynak: İl Gazetesi)
9. Bölge Müdürlüğü’ne bağlı iller ve bu illerin şube müdürlüklerinin irtibat numaraları:
Kayapınar Belediyesi tarafından Kent Ormanı’nda dikilen 143 ağaç kimliği belirsiz kişiler tarafından söküldü.
Kayapınar Belediyesi tarafından kente kazandırılan bin 200 dönümlük Kent Orman alanında dikilen 143 ağaç kimliği belirsiz kişiler tarafından yerinden söküldü. Geçen yıl Aralık ayında dikilen 5-6 yaşlarındaki ağaçların tahrip edilmesini; belediye yaptığı yazılı açıklamayla kınandı.
Yapılan açıklamada, “Kayapınar Kent Ormanı’nda 2012 yılında başlatılan çalışmalarımız belirli bir program çerçevesinde sürdürülmektedir. 2014 yılındaa 3 bin 500 ağaç dikimi gerçekleştirildi. Bunun 143 tanesinin bazı kişi veya çevreler tarafından kasıtlı olarak kırıldığını görmekteyiz. Ağaç katliamını gerçekleştirenlerin de halkın vicdanında mahkûm olacaklarını unutmamalıdırlar. Bu ağaçlarımızı keserek, katlederek belediyemizin çalışmalarını engellediklerini sananlar bilsin ki ağaçlandırma çalışmalarımızı daha güçlü bir şekilde sürdüreceğiz. Ağaç katliamlarını gerçekleştirenleri de kınıyoruz” denildi.
Açıklamada, ağaçlandırma çalışmalarının devam edeceğine dikkat çekilerek, “Mart ayında Diyarbakır halkıyla Kent Ormanı’nın geri kalan bölümlerinde de ağaçlandırma çalışmalarını yürüteceğiz. DTK’nın her kentte bir orman oluşturulması kararını hayatta geçireceğiz. Ağaç katliamlarıyla kendilerine tarla, arsa veya daha başka alanlar yaratmak isteyenlere Diyarbakır halkı gereken yanıtı verecektir. Diyarbakır halkıyla birlikte Kent Ormanı’nı bu kentte kazandırmaya kararlıyız” ifadelerine yer verildi.
Rusya’da büyük memeliler üzerinde yapılan bir araştırma, büyük memeli hayvanların popülasyonunda, SSCB’nin (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) dağıldığı tarih olan 1991 yılından bu yana, büyük bir düşüş olduğunu gösterdi.
Yaban domuzu, sığın ve kahverengi ayılar da politik sıkıntıların mağduru olabiliyorlar. Rusya‘da büyük memeliler üzerinde yapılan bir araştırma, 1991’den bu yanabüyük memelipopülasyonunda büyük bir düşüş olduğunu gösterdi. Conservation Biology’de yayımlanan çalışmanın sahibi araştırmacılar, SSCB’nin dağılmasınınvahşi hayat üzerinde ve türlerin tükenmesinde etkisi olduğunu bildirdiler.
Örneğin, sığınların küçük ağaçlarla beslenebileceği ormanları tercih ettiğini BBC’nin sitesinde açıklayan çalışmanın ortağı, Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden Eugenia Bragina, vahşi domuzların mantarlara düşkün olduklarını ve SSCB zamanında sırf domuzlar için mantar ekildiğini belirtti. Her türün, ülkedeki sosyo-ekonomik şoka farklı tepkiler vermek zorunda kaldığını söyledi.
Adaptasyon güçlükleri
Eugenia Bragina aynı zamanda en büyük popülasyon artışının gri kurtlarda görüldüğünü belirtti. Sovyetler Birliği’nin gri kurt popülasyonunu kontrol altında tuttuğunu ekleyen araştırmacı; ”Gri kurtların avlanmasına teşvik ediyorlardı” diye konuştu. Birliğin dağılmasının telaşıyla birlikte, insanların avcılıktan uzaklaştığını ekleyen araştırmacı, kurt popülasyonunun aşağı yukarı 10 yılda yüzde 150 arttığını ve bunun sığın popülasyonunda düşüşe neden olduğunu ekledi.
1990’larda çöküşte olan yaban domuzu popülasyonunda da artış olduğundan bahseden araştırmacı, domuzların uyum sağlama konusunda yetenekli olduklarını ve kısa bir süre sonra yeni besin kaynaklarını bulduklarını belirtti.
Bu tür değişiklikler içerisindeki ülkelerin uluslararası bir desteğe ihtiyaç duyduğu üzerine vurgu yapan Eugenia Bragina, aksi takdirde önemli türlerin soylarının tehlike altına girebileceğini kaydetti.
Yaşayan duvar (Living wall) ya da dikey bahçe (Vertical garden) fikri, akla değişik görüntüleri getiriyor; fakat gerçekte bitkilerle kaplı duvardan fazlası değil. Şehirlerin daha canlı, sağlıklı, doğal gözükmesi için yaşayan duvarlar tasarlanıyor.
Yeşil, bir tasarım aracı olmamalı hayatın merkezi olmalı. Kocaman beton alan içinde birkaç binanın yeşillenmesi bir şey değiştirmeyecekse de bu, güzel bir başlangıç. Kentleşme planları ekoloji merkezli ve uzun vadeli gerçekleştirilmeli.
Etrafımızda dikey bahçeler görsek daha iyi olmaz mıydı? Kentlerimizde nefes alabileceğimiz daha fazla alanlar olsa ya da günlük koşturmamızı yeşillikler içinde yapsak daha güzel olmaz mıydı? Hem bu duvarların faydaları da say say bitmez:
• Kötü tasarlanmış binalar çok daha canlı olur. • Daha fazla yeşil alan kent içinde yer alır. • Ses yalıtımı konusunda da fayda sağlar. • Kışın binayı soğuktan korurken, yazın da doğal serinlik sağlar. • Biyoçeşitliliğe katkıda bulunur. • Enerji tüketimini azaltır. • Psikolojik açıdan da bize huzurlu bir ortam sağlar.
İstanbul’un yeni kahramanlarından Bisikletli Sahaf; oldukça mütevazı bir ekoloji projesi.
Filiz ve Rüzgar, bisikletle çıktıkları parasız ve vejetaryen Avrupa turundan döndüklerinde; yeni hayalleri ‘Türkiye turu’nu gerçekleştirebilmek için hırpalanmış malzemelerini onarmaları gerekiyordu. Bu ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini sağlayacak kaynağı oluşturmak için Bisikletli Sahafprojesini başlattılar.
Bisikletli Sahaf Almanya’da.
Kendilerine ait okumadıkları ve projeyi duyanlardan gelen kitapları, Fosil yakıtsız ulaşımın misliğiyle teslim etmekteler.
İkinci el kitapları tekrar kullanıma sokup, geri dönüşümü yeşerten şehrin kahramanları Bisikletli Sahaf’ın para hırsıyla değil, ekolojik prensiplerle çalıştığını, bu anlamda harika, muhteşem veya süper değil; sadece olması gerektiği gibi olduğunu söylüyorlar.
Tüketimi azaltmayı felsefe haline getirmişler.
Kendi yaşamlarında uyguladıkları ‘az tüketim’ felsefesini kitaplara da getirmişler. Bir başkasının izlerinin kaldığı bir kitabı okumanın, yine bir başkasının kitap üzerine aldığı notlardan hikâyeler çıkartmanın keyfini paylaşıyorlar.
Fotoğraf: İsa Şimşek
Koşuşturan her şeye inat, Bisikletli Sahaf tıngır mıngır.
‘’Sistemin bizi hop oraya, hop buraya koşturma isteğine inat, kitaplarınızı size tıngır mıngır getiriyoruz…’’ diyen Filiz ve Rüzgar, kitapları yetiştirmekte güçlük yaşamıyorlar. Kar, yağmur demeden atlayıp bisikletlerine, kas gücüyle fosil yakıta meydan okuyorlar.
Sistem nasıl işliyor?
İnternet sitelerinde kitap listeleri ve fiyatlar mevcut. Telefon kullanmadıkları için bir tek internet sitelerinden onlara ulaşabiliyoruz. Sipariş verebiliyor ayrıca eski kitaplarımızı da bağışlayarak destek olabiliyoruz.
Mart’ta yolculuk!
Mart ayında Türkiye turuna çıkmayı planlıyorlar. Biri ekilmezse ölür, diğeri anlatılmazsa fikriyle yolculuklarında tohum ve masal toplayacaklar. Döndüklerinde ise Bisikletli Sahaf’a devam edecekler.
Dilerim ki, Bisikletli Sahaf projesiyle bu güzel insanlar, başka doğa dostu girişimlere ilham verirler.