Ana Sayfa Blog Sayfa 727

Mahkeme 97 katır için “idam” kararı verdi

Yüksekova’nın Çobanpınar Köyü’nde 97 katır askerler tarafından el konuldu. Hakkari Yüksekova 1. Asliye Mahkemesi de “Orijini belli olmayan ülkemiz, morfolojik özelliklerini taşımayan katırların insan ve hayvan sağlığı açısından risk oluşturduğu” iddiasıyla itlaf kararı verdi.

Hakkari Yüksekova 3’üncü Piyade Tümen Komutanlığı’na bağlı birlikler, 9 Kasım 2014 tarihinde İran sınırında bulunan Çobanpınar köyüne yaptığı operasyonda mazot kaçakçılığı yapıldığı iddiasıyla 97 katıra el koymuştu. Yediemine teslim edilen 97 katırın katledilmesi için açılan dava sonuçlandı. Yüksekova 1. Asliye Mahkemesi’nce açılan davanın sonucunda, “Orijini belli olmayan ülkemiz morfolojik özelliklerini taşımayan, insan ve hayvan sağlığı açısından risk oluşturduğu, bu yolla egzotik karakterdeki hayvan hastalıklarının ülkemize girebildiği ve hayvanlar arasında yayılarak büyük kayıplara neden olabileceği bu nedenle hayvanların kaçakçılık döngüsü içine girmeden kaçakçılar tarafından yük hayvanı olarak ve kaçakçılık zannı ile yakalanan tek tırnaklı hayvanların derhal itlaf ve imha edilmesi uygun görülmüştür” kararına varıldı.

Yüksekova Katır

Mahkeme kararının, Yüksekova İlçe Tarım Müdürlüğü’ne gönderilmesiyle, hayvanların imha edilmesi için Esendere Gümrük Müdürlüğü’ne yazı yazıldığı öğrenildi. Ancak sene başında bölgede yağan yoğun kar ve tipi nedeniyle 97 katırın engellerden kurtularak sınırı geçtikleri, sınırın mayınlı olması ve İran askerleri tarafından engellendikleri için kimsenin katırların peşinden gidemedikleri belirtildi.

“Hayvanlar sağlıklıydı”

97 katırın imha kararına tepki gösteren Çobanpınar Köyü Muhtarı Perviz Beşer, “Bu hayvanların tamamı sağlıklıydı. Hayvanların imha edilmesini doğru bulmuyorum. Öte yandan 75 günden beri hayvanlar yediemin olarak bana teslim edildi, ortalama hayvanların günlük gideri 300 TL olmasına rağmen bu masraflar bana verilmemiştir. Konu hakkında yediemin olarak dava açacağımı da belirteyim” ifadelerini kullandı.

Kaynak: DİHA

Antalya’da çevreciler eylem yaptı

Antalya’da çevreciler, çok sayıda endemik bitki türü ve 800 yıllık sedir ağaçlarının mermer ocağı için kesildiğini belirterek eylem yaptılar.

Antalya’daki Hisarçandar bölgesinde ‘Expo 2016’ Antalya’nın sembol çiçeği şakayık gibi endemik bitki türleri ve sedir ağaçlarının Ekizce Yaylası’ndaki mermer ocağı için kesildiğini belirten çevreciler olayı protesto ettiler.

“Saray sizindir, sedir bizim”, “Her yer sedir, her yer direniş”, “AKP’ye inat yaşasın tabiat” yazılı dövizlerle, eyleme destek vermek amacıyla kesilen sedir ağaçlarını temsil eden doğaseverler, devrilmiş ağaç maketleriyle eyleme katıldı.

Antalya'da çevreciler eylem yaptı

Alanın yasal olarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı bünyesinde olduğunu bu nedenle de bakanlığın acilen ormanları koruma görevini yerine getirmesi gerektiğini söyleyen A Platformu sözcüsü Hediye Gündüz, şöyle dedi: “Bakanlığın korumakla yükümlü olduğu alana, yasal izin verilerek, hem de alandaki asırlık sedirleri mermer ocağına teslim etmeden önce keserek, yasal görevini yapmadığı apaçık ortaya konmuştur. Ekizce’deki değerleri korumakla yükümlü Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı, DSİ, sağlık bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı doğa katliamına ‘Olur’ demiştir. Maden kanununda 2004 yılında yapılan değişiklikler, ülkenin geleceğine yönelik tehditler içeren bir kanundur.”

ÇED yönetmeliğinin değiştirilmesi gerektiğini belirten Gündüz, “Maden Kanunu doğaya karşı nasıl öldürücü ve antidemokratik ise ÇED yönetmeliği de aynı derecede antidemokratik hüküm ve yönetmeliklerle doludur. Bu yönetmelik de 2004 yılında yapılan değişikliklerle asıl amacından uzaklaştırılmış, halkın isteği ve düşüncelerini dikkate almak yerine çıkar gruplarının hizmetine sunulmuştur” dedi. Eylem, alkış ve sloganların ardından sona erdi.

Kaynak: Hürriyet
Başlık Görseli: Atlas Dergisi

Bu okul bir başka: Yedi İklim Anaokulu

Bir arkadaşım bahsetmişti Yedi İklim Anaokulu‘ndan bana uzun zaman önce. Çocuklara doğa sevgisini aşılamayı, alışılmışın dışında bir bakış açısı kazandırmayı amaçlayan bir anaokulu burası. Yapılanması bakımından yurt dışındaki orman okullarına benzerlik gösteriyor. (Dünyanın başka noktalarından çevre dostu okulların örneklerine bu yazıdan ulaşabilirsiniz). Ülkemizde de bu tür girişimlerin olması oldukça sevindirici.

Yedi İklim Anaokulu, İzmir’in Bornova ilçesinde kurulmuş. Her ne kadar ormanın içinde olamasa da, 400 metrekare açık alana ve 600 metrekare kapalı alana sahip. Çevresinin yeşil olmasına ve havanın temiz olmasına dikkat edilmiş kurulurken. Açık alan denilince aklınız alışılagelmiş, içinde kurusundan bir iki salıncak ve kaydırak olan yerleri suni çim ile kaplı, iç boğucu anaokulu bahçeleri gelmesin. Bu okuldaki açık alan çocukların kendi ürünlerini yetiştirebilecekleri bir “tarım alanı”, çeşitli türlerde çiçek ve bitkileri gözlemleyebilecekleri bir “botanik bahçesi” ve bir “sanat atölyesi” içeriyor.

Okulun kuruluşunda ve işleyişinde baz alınan ana fikir ise şu: Dünyanın neresinde olursa olsun, her çocuk eşit haklara sahiptir. Motivasyonlarını ise ünlü çocuk hikayeleri yazarı Samed Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” eserinden alıyorlar.

Yedi İklim Anaokulu
Yedi İklim Anaokulu

Bu okul oldukça aktif ve çeşitli projelere ev sahipliği yapıyor. Bu projelerde birinci aktörler ise hep çocuklar; her şey onların çevre ile iletişimlerini artırmak ve eğitimlerini bu doğrultuda şekillendirmek. Örneğin, plastik poşet kullanımını azaltmaya yönelik kampanya yapmışlar. Bir başka projeleri ise takas pazarı. Burada da bir takas festivali düzenlemişler ve çocukların duygusal ve sosyal becerilerini geliştirecek etkinlikler yapmışlar.

Bu okulun çocuklara çok küçük yaştan aşılamaya çalıştığı bazı ana fikirler var ve bana sorarsanız oldukça başarılı yaklaşımlarla bunu sağlıyorlar. Örneğin, çocuklar kendi tarım ürünlerini yetiştirebiliyor, hayvan sirklerine dur demeyi öğreniyor, hep düşünmeden kabul ettiğimiz masalları ve masal kahramanlarını eleştirel gözle değerlendirebiliyor, sanat ile haşır neşir olabiliyor… ve daha nicesi.

Yedi İklim Anaokulu’nun öğrencileri, doğaya duyarlı ve sağduyulu insanlar olacaklar gelecekte. Bizi karamsarlığa iten şu günlerde minik de olsa bir ışık yakıyor olmaları sevindirici.

Küçük kara balıklara sevgiler.

Ayça.

Yedi İklim Anaokulu’nun internet sitesine bu link üzerinden gidebilirsiniz.

Monsanto, Afrika topraklarında tarlalar oluşturmayı planlıyor

Yıllar süren sömürülerden sonra Afrika’da şimdi yeni tehlike, Monsanto Tarım Şirketi’nin acımasız doğa katliamları ve Afrika halkının kendi topraklarını başkaları için işleyen kölelere çevrilmeye çalışılması.

Amerikalı diplomat ve politika bilimcisi Henry Kissinger zamanında “Gıda kaynaklarını kontrol eden insanları kontrol eder, enerji sektörünü kontrol eden bütün kıtaları kontrol eder ve parayı kontrol eden de bütün dünyayı” sözleriyle, dünyanın çok bariz ve iç karartıcı durumunu özetlemiştir. İnsanlığın doğum yeri olan Afrika kıtası ve Afrikalılar olmasaydı, bugün gelişmiş sanayiler ve Avrupa ülkeleri bulundukları refah konumunda olamayacaktı.

Birinci Dünya Savaşı‘ndan sonra Belçika, Fransa, Almanya, İtalya, Portekiz, İspanya ve İngiltere ve pek çok diğer ülke arasında Afrika’dan çıkar sağlamak ortak bir trend haline gelmiştir. Saydığımız ülkeler tarafından Afrika’nın doğal zenginlikleri, toprak verimliliği ve insan gücü sömürülerek, bugün teknolojisiyle ve gelişmişliğiyle andığımız Avrupa ekolü oluşturulmuştur.

Dünyada kısıtlı miktarda bulunan petrol, uranyum, bakır, altın, platin, teneke, elmas, odun ve tropikal tarım ürünlerinin büyük bir çoğunluğu Afrika kıtasından sağlanılmaktadır ve örnek vermek gerekirse Afrika’nın doğal kalmış yağmur ormanlarından bir tek ağacın bile piyasa değeri 20 bin Dolar ederindedir. Buna rağmen Afrika ülkeleri kıtlık ve sefalet çekmektedir ve pek çok insan açlıktan ve salgınlardan dolayı ölmektedir.

Afrika geleneksel tarımı kaybedebilir

Şimdilerde ise Afrika yeni bir sömürü tehlikesiyle başbaşa ve geleneksel tarımını ve toprak kalitesini kaybetme riski var. Genetiği değiştirilmiş ekinleriyle ve çevreyi kirleten tarım yöntemleriyle adını duyuran büyük tarım şirketi Monsanto, Afrika topraklarında devasa tarlalar oluşturmayı planlıyor ve bu amaçla devasa yağmur ormanlarını yok ediyor.

Kuraklığa dayanıklı mısır üretimi projesiyle ve Afrika’daki açlığa çözüm bulacakları iddiasıyla, New Alliance of Food Security and Nutrition (Yeni Gıda Güvenliği ve Beslenme İttifakı) desteğiyle ve içlerinde U2 grubunun solisti Bono’nun da bulunduğu dünya starlarının halkı yönlendirmesiyle, bütün dünyaya bu fikrin çok parlak bir fikir olduğu aşılanmaya çalışılıyor.

monsanto-Afrika-1Öte yandan Monsanto’nun kar amacını birinci planda tutan ve çevreyi gözetme konusunda şüpheli bir şirket olduğunu düşünen kitleler de kendilerini ifade edebilmek için birleşiyor. Kenya, Gana, Namibya, Nijerya, Senegal, Mısır ve Güney Afrika’dan topluluklar birleşerek eylemler yapıyorlar ve ellerinde “GDO Gana çiftçilerini fakirleştirecek” ve “Bizim Gıdamız, Bizim Kontrolümüzde Olmalı” yazan pankartlar taşıyorlar.

Tohum üreticileri güçleniyor

Başta Amerika olmak üzere çeşitli hükûmetlerin, FAO, G8, Dünya Bankası ve Global Tarım ve Gıda Güvenliği Programının Afrika’daki açlığı bitirmek için ortaklaşa yürüttüğü, Genel ve Özel Ortaklıkların aslında hiç de amaçlanan yönde gitmediğini ve Afrika yerelinde tarımla uğraşan aileleri zayıflatarak, Monsanto, Cargill ve DuPont gibi tohum üreticilerini güçlendirdiğini söyleyebiliriz. Yerel tohumlara ulaşımı zorlaştıran dış güdümlü devlet politikaları, yerel tarımcıları orijinalinden daha pahalı olan ve her sene tekrardan alınması gereken tohumlara mecbur bırakmaktadır.

Monsanto firmasının yarattığı riskler sadece bunla da bitmemekte. Daha öncesinde Amazon Ormanları’nda soya fasulyesi yetiştirebilmek için çok büyük orman katliamı yapan şirket, şimdi de Afrika’nın balta girmemiş ormanlarını kitlesel olarak yok edip üzerinde bütün dünyaya ihraç edilebilecek büyüklükte tarımsal ekim yapmayı planlıyor.

Monsanto tarzı tarımın ne gibi zararları olabileceğiyle ilgili birkaç bilgiye göz atalım:

• GDO’lu besinler tartışmalı bir konu, bilim insanları bu konuda üçe bölünmüş durumda. Bir kısmı, GDO kullanımının hiçbir kanserojen etkisi olmadığını savunuyor, bir kısmı ise yapısı itibariyle GDO’lu bitkilerin mutajen olduğunu ve bu özelliğiyle kanser yaratma riskinin çok büyük olduğunu. Geriye kalan bilim insanları ise GDO’ların potansiyel zarar ve yararlarını kıyasladıklarında bir sonuca varamıyorlar. Ben şahsen bu konuda şöyle düşünüyorum, kilometre karelerce bir doğal alanı ve içinde bulundurduğu zengin genetik biyoçeşitliliği yok edip, yerine genetik açıdan birbirinin aynısı olan ve kanser riski henüz etraflıca değerlendirilmemiş tohumlar ekmek mantıklı değil. GDO’lu gıdaların yarın yüzde yüz zararsız olduğu kanıtlanacak da olsa, bu yine de onları, yok edilecek ormanlar ve içindeki genetik miras karşısında bir kazanç kılmaz.

Tarım ilaçları yeraltı sularına sızıyor

• Kullanılan tarım ilaçları konusunda Monsanto çok da dikkatli değil. Kullanılan tarım ilaçlarından birini ele alalım, örneğin; degree extra tarım ilacını. İçeriğinin yüzde 14’ünde bulunan Atrazine maddesi, topraktan yeraltı sularına sızabiliyor. Yeraltı sularıyla su ekosistemine sızan madde balıkların ve su böceklerinin vücuduna giriyor. Diğer içerik acetochlor ise kurbağalarda sudan karaya çıkma dönüşümü olan metamorfozu hızlandırıyor ve balıklarda gelişim problemleri yaratıyor. Bahsedilen tarım ilaçları yüksek dozlarda ve havadan helikopterlerle devasa tarlaların üzerine spreyleniyor. Bu şekilde bir tarımcılık dünyanın toplam biyokütlesinde biriken kimyasalları her geçen gün arttırıyor. Bir de şöyle düşünelim, ekolojide bir çıkarım vardır. Besin zincirinde bulunan zehirli maddeler, zincirdeki en son tüketiciye varana kadar artar. Neden mi? Zehirli suda yaşayan, az gelişmiş ve zehir içeren balık yüz tane zehir içeren su böceği yediğinde, vücudunda biriken zehir miktarı böceğinkinden çok daha yüksek olur. Yine aynı balıktan on tane yiyen bir insan da vücuduna kat kat fazla zehir almış olur.

monsanto-Afrika-2• Kitlesel orman tahribatından zaten bahsetmiştik. Ormansızlaştırma böyle devam ettikçe ve dünya nüfusu da bu şekilde arttıkça ne yapacağız acaba? Dünyamız rüzgarlar, su akıntıları, yer kürenin özellikleri ve fay hatları dikkate alındığında, kocaman bir bütündür. Şu an camınızda gezinen sineğin bile dünyanın bir diğer ucundaki boz ayıya potansiyel bir etkisi vardır. Biz insanlar kafamıza göre tarım ve enerji konularında dünya üzerinde deneyler yaparken bozduklarımızı geri yerine koyabileceğimiz konusunda emin değiliz. Aslında büyük bir hırs ve acele ile yeni yatırımlar yapıp yeni üretim sahaları yaratırken ve bu şekilde henüz işleyişiyle ilgili küresel bir bakış açısına sahip olmadığımız canlılığı yok ederken dünyanın küçük ve deneyimsiz çocukları olduğumuzu unutmaktayız. Bu açgözlü ve adaletsiz büyüme politikalarımızla her gördüğünü isteyen ve anne babasını zor durumda bırakan bir evladıyız dünyanın.

Tarım ilaçları canlılığa zarar veriyor

• Yeraltı sularını ve su tablasını kirletiyor. Bu tarzda yapılan tarımda kullanılan çok çeşitli tarım ilaçları, sulara, ordan da dünyanın her yerine yayılıyor. Şöyle düşünebiliriz. Tarım eğer ki herkesin evlerinde veya apartmanlarında yaptığı bir şey olsaydı veya şehirlerde tarıma ayrılan bir yer olsaydı, kontrol etmek daha kolay olurdu. Tarım ilacı kullanacığımız vakit hangisini kullanacağımız konusunda daha seçici davranabilirdik, ürünlerle birebir ilgilenme olanağımız olacağı için tarım ilacını büyük miktarlarda toprağa bocalamak zorunda kalmazdık. Düşünün ki elinizde küre şeklinde bir sünger var ve onun her yerine küçük miktarlarda su sıkıyorsunuz. Böylece sünger yavaş yavaş ıslanıyor ve her yeri eşit ıslanıyor. Bir de süngerin sadece bir kısmına sürekli olarak yoğun su sıktığınızı düşünün, orası birden ıslanır ve taşıma kapasitesini aşar. Aynı şekilde tarımı dünyanın belli noktalarında toplarsak da tarım ilaçlarını oraya yoğunlaştırırız ve oradaki bütün canlılığa birden ve yüksek miktarda zehir vermiş oluruz. Alternatifi olan yerel tarımda ise, tarım ilaçlarının canlılığa zarar vermesi daha uzun bir süreye yayıldığı gibi, canlılara bu değişikliğe uyum sağlaması için fırsat tanırız.

monsanto-Afrika-4“Peki, biz ne yiyeceğiz o zaman, Afrika’daki insanlar ne yiyecek?” dediğinizi duyar gibiyim. Hiç kimse Monsanto’nun bir tarım şirketi olmasına kızmıyor esasen, burada karşı olunması gereken şey, artık gıda da dahil her şeyin büyük şirketler tarafından elde tutuluyor olması. Bu sadece pazar payını elde tutmakla ilgili değil. Bazı ekonomik güçler daha fazla kazanabilsin diye onların alternatifi olan her şey yavaş yavaş yok ediliyor ve insanlar bu süper güçlere mahkûm ediliyor.

Korkunç yıllar çok da uzakta değil

Korkarım ki bu şekilde giderse bundan otuz yıl sonra dünya kaynakları iyice azaldığında hepimiz bir avuç yemek ve bir damla su için günlerce çok ağır şartlarda çalışan kölelere dönüşeceğiz ve büyük şirketler ellerinde tuttukları maddi imkânlarla her yeri satın alıp, her şeyi istedikleri gibi yok edecek ve çalıştırdıkları işçilere istedikleri her şeyi yapma hakkını kendilerinde görebilecekler. Dünyanın böyle parsel parsel eğlendiğini ve parsellerin dünyanın sadece yüzde 2’si civarında bir insana ait olduğunu görebiliyor muyuz? Bir gün gelecek ve dünyadaki her şeyin kontrolü belki de tek bir insana ait olacak. Olamaz mı diyorsunuz? Unutmayalım, aldığımız her ürün birilerini zengin etmekte ve onlara maddi imkân sağlamakta. Ve maddi imkânlarla tarih boyunca bu dünyada her türlü zulüm mümkün kılınmıştır. Oysaki kendimizi ne kadar kendi işimizi yapmaya ve para harcamamaya yaklaştırırsak, dünyada güç sahibi olup da gücünü daha fazla güç edinmek için düşüncesizce kullanan insanların zaferlerinde o kadar az payımız olur.

Kaynak: The Real News, Natural News, Earth Open Source, Boston Review, Monsanto, Alt-Market

Repsol, Kanarya Adası çevresindeki petrol aramalarını durdurdu

İspanyol petrol şirketi Repsol, bulunan petrolün kalitesini yetersiz bulduğu için Kanarya Adası çevresindeki aramalarını durdurdu.

16 Ocak’ta yaptıkları açıklamada doğal petrol rezervleri olmasına rağmen kalitesini yetersiz bulan ve hidrokarbon rezervlerinin de ulaşılamaz olduğunu belirten Repsol yetkilileri doğal gazın da mevcut olduğunu, fakat bunun da sondaj için yeterli kalitede olmadığını belirtti.

Bu haber, başta aramaları durdurmak için her şeyi yapan Paulino Rivero olmak üzere, çevreci gruplar ve bölgesel yönetim tarafından alkışlandı. Haberin duyurulmasından kısa bir süre sonra Rivero; ”Repsol, sanayi bakanlığı, Halk Partisi hükümeti (parti popular) kaybetti” sözleriyle olayı kutladı.

İzni Madrid vermişti

Madrid hükümeti petrol şirketine bölgede üç sondaj gerçekleştirebilmesi için izin vermişti. Daha sonra, Kanarya Adaları Başbakanı’nın yapmayı planladığı referandum anayasa mahkemesi tarafından engellenmişti. Soraya Saenz de Santamaria, projeyi savunarak; ”Yüzde 80’den fazla enerji ihtiyacı için dışarıya bağlı olan bir ülke için hidrokarbona sahip olup olmadığını bilmek önemli” diyerek görüşlerini belirtti.

İspanyol Ecologistas en Accion isimli sivil toplum kuruluşu, hükümetin şimdi de ülke çevresindeki diğer petrol arama izinlerine yönelmesi gerektiğini belirtti.

Repsol oluşacak iş imkanlarıyla ikna etmeye çalışmıştı

Repsol’un aramalarını gerçekleştirdiği Rowan-Renaissance isimli tekne 63 gün boyunca taramalarını sürdürdü ve 3 bin 093 metre derinliğe ulaştı. Şirketin bildirdiği rakamlara göre 50’den fazla kuruluştan 750 çalışanın seferber olduğu operasyonlar 18 kasım 2014’de tartışmalardan sonra başlamıştı. Repsol, İspanya ve Fas sahilleri arasında bulunan, Lanzarote ve Fuerteventura Adaları’ndan 50 km kadar açıkta 616 bin hektarlık bu alanda hidrokarbon aramaları için iki yıl boyunca savaştı.

Repsol, projeye kesinlikle karşı çıkan halkın onayını almak ve sondajlara başlayabilmek için 280 milyon Euro yatırım yapmıştı, aynı zamanda ülkede yüzde 34’e yaklaşan işsizliğe oluşacak iş kollarıyla yardımcı olabileceğini önermişti.

Fakat Kanarya Adalılar her şeyden önce aramaların sezonda 10 buçuk milyon ziyaretçiyi ağırlayan, ülkenin en büyük ekonomik gelir kaynağı olan turizmi etkilemesinden korkuyorlardı. Çevreciler bölgedeki fauna ve flora üzerinde kötü etki yaratabileceği gibi, aynı zamanda deprem riskini de tetikleyebileceğini bildirdiler. Öncelikle Afrika deniz kaplumbağaları ve memeli deniz hayvanlarının geçiş yolu üzerinde olan sahilleri yakınlarındaki ekolojik öneme dikkat çektiler.

Greenpeace‘in kasımda aramalara karşı eylem yapması için bölgeye gönderdiği Arctic Sunrise isimli gemiye İspanyol Hükümeti tarafından el konulmuştu.

Kaynak: Lemonde

Ankara’da hayvan özgürlüğü için eylem!

Hayvan özgürlüğü aktivistleri cumartesi günü Ankara’da ‘Direct Action Everywhere’ (Her Yerde Doğrudan Eylem)’i  gerçekleştirdi.

Geçtiğimiz cumartesi (17 Ocak) günü Ankara Kızılay’da aktivistler her zamankinden farklı bir eyleme imza attılar. Hayvanların özgür olması gerektiğini düşünen, onları yemek değil dünya üzerindeki tüm canlılarla eşit olarak gören aktivistler saat 14.00’te Yüksel Caddesi’nde buluştular. Uluslararası olarak her ayın bir günü gerçekleştirilen ve Türkiye’de ilk olarak 7 Aralık 2014’te Kadıköy’de düzenlenen ‘Direct Action Everywhere’in Ankara ayağı olarak, ellerinde dövizlerle yürümeye başlayan vegan ve vejetaryenler; hayvanların neden yenmemesi gerektiğini, etle beslenmenin hayvanlara, doğaya ve insana zararlarını anlattılar.

Ankara Yüksel Caddesi’nden yürümeye başlayan grup McDonalds, Burger King gibi hayvanla beslenilen mekanlara girip hayvan özgürlüğü ve veganlık üzerine hazırladıkları bildirileri dağıttılar; hayvan sömürüsünü anlatan bir metin okuyarak hayvanların birer meta değil birey olduklarını, hayvancılık endüstrisinin zararlarını vurguladılar. Girdikleri işletmelerde de meraklı bakışlarla ve kararsız tepkilerle karşılaşan aktivistler soruları cevaplayarak hayvan sömürüsüne ortak olmama çağrısında bulundular.

Karanfil Sokağı ve Sakarya Caddesi’nde yürüyüşe devam eden aktivistler “Senin için bir tabak demek, onun için bir ömür demek”, “Hayvanlar dostumuz, biz onları yemeyiz”, “Biri köpek biri inek bir fark yok hayvanlar dostumuzdur” yazan dövizlerle halkın da dikkatini çektiler. Dövizleri ve vegan-vejetaryen beslenmeyi merak eden insanlara açıklamalar yapıp film ve belgesel tavsiyelerinde bulundular. Konur Sokak’ta yürüyüşlerini sonlandıran grup, belirli bir zaman aralığına bağlı kalmadan eylemlerine devam edeceklerini belirttiler.

 

 

 

 

Her Yerde Doğrudan Eylem’in Ankara bildirisini okumak için tıklayınız.

Boğulmakta olan kartalı iki kişi zamana karşı yarışarak kurtardı

Göllere, denizlere baktığımızda; kuğular, kazlar şanslıysak balıkçıl bile görebiliriz. Bundan sekiz ay önce bir Reddit üyesi mükemmel bir olayı yakalamış. Böyle bir anı bir insan kolay kolay göremez herhalde. İki insan zamana karşı yarışarak bir kartalı boğulmaktan kurtarmış.

Kartal, büyük ihtimalle, balık yakalamaya çalışırken suya çok sert çarptı ve tüylerinin üzerindeki suyun ağırlığı kaçmasına engel oldu. Şanslı ki bu insanlar oradaydı. Kartalın ayaklarının altına ahşap bir palet koydular ve paletin üstünde tüylerinin kurumasını bekledikten sonra kartal, özgürce tekrardan gökyüzünde uçtu.

İçinizdeki iyilikler ve güzellikler kaybolmasın. 

Soma AŞ’ye lisans “kıyağı”: Ödül mü teşvik mi?

Soma Maden A.Ş.’nin, Amasya’da termik santral yapımı için lisans onayı almasına yaşam alanı savunucuları “Soma Maden A.Ş.’nin yargılanması gerektiği yerde adeta ödüllendirildiğini” belirterek tepki gösterdi.

Manisa’nın Soma ilçesinde, geçtiğimiz Mayıs ayında 301 emekçinin yaşamını yitirdiği maden şirketinin sahibi olan Soma Maden A.Ş.’nin, Amasya’da termik santral yapmak için Enerji Piyasa Düzenleme Kurulu’na (EPDK) yaptığı lisans başvurusu onaylandı. EPDK’nin onayına tepki gösteren “yaşam alanı savunucuları“, Soma Maden A.Ş.’nin yargılanması gerektiği yerde adeta ödüllendirildiğine dikkat çekti.

“Vicdanlar kömürden bile kara olmuş vaziyette”

EPDK’nin kararını değerlendiren Turgutlu Çevre Platformu (TURÇEP) Dönem Sözcüsü Metin Sert, 301 emekçinin ölümüne sebep olan Soma Maden A.Ş.’nin yargı önünde hesap vermesi gerekirken, şirketin bir de lisans alarak ödüllendirildiğine işaret etti. Söz konusu durumun akıl ve mantıkla açıklanır tarafının olmadığına vurgu yapan Sert, “Maden faciasından sorumlu olanlar, ilk önce bütün bunların hesabını yargının önünde vermek zorundadır. Daha bunların hesabı bile sorulmadan Soma faciasının sorumlusu olan Soma A.Ş. ye bu kez de Amasya’da yeni termik santral kurması için lisans verilmeye çalışılıyorsa, bunun açıklaması akıl, mantıkla ve hiçbir yasa ile izah edilmez. Yasa yapıcılarının ve yöneticilerin vicdanlarının ne kadar karardığı ile açıklayabilmek mümkündür. Çünkü Soma faciası nedeniyle cezalandırılması gereken bu firmanın, bu kararla adeta ödüllendirilircesine bir muamele görmesi, buna ön ayak olanların vicdanlarının kömürden bile daha kara olduğunu anlatır” şeklinde konuştu.

”Şirkete Termik santral kıyağı yapıldı, vicdanlar cüzdanların gölgesinde kaldı”

Tüm ülkenin, Soma A.Ş.’ye Amasya’da yeni termik santral kurabilmesi için yapılan ‘kıyağın’ altında nelerin yattığını iyi görmesi gerektiğine işaret eden Sert, “Türkiye bu kıyağın altında neler yattığını merakla izleyecektir. Türkiye vicdanların, cüzdanların gölgesinde kaldığı bir yer olmamalı. Bu ülkede vicdanları kömürden bile daha fazla kararmış yöneticiler ve devlet adamları olmamalı” dedi. Söz konusu durumdan sonra, yaşanacak iş cinayetlerine, ‘Maden kazası’ ve ‘Kader’ denilemeyeceğini dile getiren Sert, “Çünkü ihmaller, kayırmalar ve göz yummalar nedeniyle Türkiye’de göz göre göre cinayet işleniyor. Soma A.Ş. ile ilgili
durum ne yönden bakılırsa bakılsın bu anlamı taşımaktadır” dedi.

”Soma AŞ, farklı farklı isimlerle Termik santral kurma çalışmaları yapıyor”

Manisa Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı İbrahim Derman ise doğa ve tarım alanlarının termik santraller ile tahribata uğradığına işaret etti. Türkiye’de 80’e yakın termik santralin kurulmasının öngörüldüğünü belirten Derman; Gürmin Enerji ve Madencilik adıyla Amasya’da termik santral kurmak isteyen Soma Madencilik A.Ş.’nin ihale dahi almaması gerektiğini söyledi. Derman, kazanma hırsının canların ve doğanın yok olmasına sebep olmaya devam ettiğine dikkat çekerek, “Bunların birkaç tanesi Manisa’da. Çok tesadüftür ki Soma’da 301 insanımızın hayatını kaybetmesine neden olan Soma Madencilik A.Ş.’nin, Gürmin Madencilik adıyla Amasya’da termik santral kurmak istediğini öğrendik. Açıkçası bu bir trajedidir. ‘Daha fazla kömür, daha fazla para kazanayım’ diyerek, 301 insanı göz göre göre ölüme götüren bir şirketin sahiplerinin Amasya’da böyle bir yatırım yapması, Amasya’da yeni canların kaybolmasına, yeni çevre felaketlerine açık davetiye çıkarılmaktadır. Bu tür sicili bozuk olan şirketlerin ihale almasının önüne geçilmelidir. Tepki verilmediği ve bedel ödenmediği sürece iş cinayetlerinin önüne geçilemeyecektir” şeklinde konuştu.

Derman, enerji sorunun enerji üretmekle değil, tasarruf tedbirlerinin uygulanması ile çözülebileceğine vurgu yaptı.

Yeşil çatılarla bambaşka bir hayat mümkün

0

İnşa edilen her bir bina, doğalında orda bulunan bitki örtüsünü ortadan kaldırır ve yerine ısı dengesini, hidrolojik döngüyü ve hava kalitesini bozan betondan bir yığın kazandırır. Ekolojik bilincin artmasıyla birlikte, mimaride gelişmekte olan bir akım haline gelen yeşil çatılar ise doğa ile şehir hayatı arasındaki orta yolu bulma konusunda geleceğin tekniği haline gelmekte.

Artan insan nüfusu ve şehirlere göç sebebiyle, şehirler artık pek çok insanın yaşadığı, tükettiği, kirlettiği beton yığınlarına dönüşmektedir. Zamanında bitki örtüsüyle kaplı olan pek çok toprak artık insan dışındaki canlılığa kapalı, hava ve su döngüleri bozulmuş sağlıksız yaşam alanlarına dönüşmüştür.

Betonlaşma sonucunda, yağmur olarak yere inen suyu emecek toprak alanlar azalmıştır. Bu durum da, şehir içerisinde özellikle yollarda oluşan sellere ve altyapı taşmalarına sebep olmaktadır. Çoğunlukla yol kenarlarındaki mazgallarla kanalizasyon sularına karışan yağmur suları, büyük oranda ziyan olmaktadır.

Arabaların egzozları bir yandan, kömür ve doğalgaz kullanımı sonucu oluşan karbonmonoksit ve karbondioksit gazları bir yandan, şehirlerde havanın ne kadar kirli olduğunu hepimiz ciğerlerimize kadar bilmekteyiz.

Yeşil çatılar hem yukarıda sözünü ettiğimiz sorunlar için hem de gürültü kirliliği, ısı izolasyonu ve biyoçeşitliliğin korunması gibi başka sorunların çözülmesi için birebir bir uygulama tekniğidir. Yeşil çatı dediğimiz teknik, çatıların bitki örtüsü ile kaplanması tekniğidir. Yeşil çatılar seyrek kaplama ve yoğun kaplama şeklinde iki sınıfa ayrılır. Yoğun kaplama yönteminde bitki örtüsünün altı daha sağlam malzemeyle kaplanarak güçlendirilir ve ağaç da dâhil olmak üzere kökleri çok alan kaplayan bitkiler dikilebilir.

[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”Klasik bir yeşil çatının katmanlarına ve ne işe yaradıklarına aşağıdaki şekilden göz atalım;”]
[/vc_accordion_tab][/vc_accordion]

Html code here! Replace this with any non empty text and that's it.

Çatıların üzerinde bulunan bitki örtüsü öncelikle ısının yalıtılması için çok uygun bir yapıdır. Bitki örtüsü bulunan çatılar, ısı kaybını çok daha az yaşamaktadır ve yazın çok sıcak günlerde de güneşin ışınları ısı olarak çatıya düşeceğine, fotosentezde kullanılarak oksijene dönüşmektedir. Bu sebeple bina içinin yazları serin, kışları da daha sıcak olmasına imkan vermektedir. Günümüz mimarisindeki tuğla ve alüminyum çatılar ise kentsel ısı adası dediğimiz olaya sebep olmaktadır. Bu olay beton yoğunluğundan ve ısıyı hapseden çatılardan dolayı şehirlerin, etrafıdaki alanlara göre daha sıcak olması durumudur.

Nottingham’da bulunan Trent Üniversitesinin yaptığı araştırmayı göz önünde bulundurarak yeşil çatıların ısı dengelemek konusunda normal çatılardan ne kadar farklı olduğunu görebiliriz. Yaz aylarında yapılan ölçüme göre, ortalama sıcaklığın 18.4 C derece olduğu bir günde, normal çatının altındaki ısı 32 C dereceye ulaşırken, yeşil çatı 17.1 C derece olarak serinleme bile yaratmıştır. Yine kış aylarında yapılan ölçümler ise, günlük ortalama sıcaklık 0 C derece olduğunda, normal çatının altının 0.2 C derece, yeşil çatının ise 4.7 C derece olduğunu belirlemiştir. Chicago kenti baz alınarak yapılan hesaplamaya göre, şehirdeki bütün çatıların yeşil çatı olması durumunda, ısınma ve soğutmaya ayrılan paradan yıllık 100 milyon dolar tasarruf edilebileceği saptanmıştır.

Isı dengesini sağlamasına ek olarak, aynı zamanda çatı üzerine yerleştirilmiş bitki örtüsü şehir içerisindeki gürültüyü de azaltma özelliğine sahip. Bitki örtüsünün çok olduğu yerlerde ses titreşimleri bitkiler tarafından sönümlendirilerek azalmaktadır. Aynı zamanda kuşlara da ev sahipliği yapacak olduğundan, şehrin gürültüsü yerini belki de doğanın sesine bırakacaktır, kim bilir?

Hava kirliliğine gelince, bu konuda iki ayrı güzellik sergiliyor yeşil çatılar. Birincisi, bitki oldukları için havadaki karbondioksiti alıp fotosentezde kullanıyorlar ve bizlere oksijen olarak geri veriyorlar. İkincisi ise, yağmur yağarken, yağmura hapsolan havadaki toz ve zararlı parçacıklar, kiremit çatılarda birikip aşağı akacağına, bitki örtüsü içerisinde tutularak, daha az zararlı veya zararsız maddelere dönüştürülme imkanı buluyor, ya da kuru havalarda atmosferde bulunan tozlar yaprakların yüzeyine tutunarak hava kirliliği oluşturmuyor. Örneğin 1 metrekarelik bir çim alanın 100 metrekarelik yüzey alanı vardır, her metrekarenin de rüzgara bağlı olarak 200 gr ile 2 kg arasında toz tutma olanağı bulunmaktadır. Bu hesaplamalara göre yeşil bir alan, beton bir alandan 3 ile 7 kat daha az toz parçacığı bulundurur.

Pek çok açıdan şehir hayatının kalitesini arttırabilecek olan bu uygulama dünyanın pek çok kentinde kullanılmaya başlanılmıştır. İnsanların göz zevkine hitap ederek, şehirlerde yoğunlaşan depresyon oranlarını düşürme olanağı sağlayan yeşil çatılar maliyet olarak elbette ki normal çatılardan daha pahalıdır. Bunun ülkemizde şu anda uygulanmaya başlaması sadece belli bir kesimin üzerindeki insanlara hitap edecek gibi görünse de ilerleyen yıllarda, teknolojinin gelişip ucuzlamasıyla bütün halka yayılma imkanı bulabilir. Kısa vadede daha masraflı olan yeşil çatılar, uzun vadede aradaki farkı fazlasıyla kapatıp insanlara tasarruf bile yaptırabiliyor. Bahsettiğimiz gibi ısı izolasyonuna sebep olan bu uygulama, evin alım fiyatını arttırırken, evin ısınma masraflarını düşürmektedir. Ayrıca pek çok yazımda bahsetmekte olduğum apartman bostanlarına da imkân tanımaktadır. Düşünsenize çatınızda kendi sebze ve meyvelerinizi yetiştirdiğinizi, bunun da sizlere belli bir ekonomik katkısı olurdu elbet.

İnsanlığın doğa ile savaşmanın kendi sağlığı ve varlığı ile savaşmak olduğunu anladığı bu devirde, yavaş yavaş bütün çözümler birleşerek önümüze tek bir hayat biçimini doğru olarak sunuyor. Yeşil ve sürdürülebilir yaşam, bütün detaylarıyla dünyaya yayılıyor. Ülkemizde biraz yavaş da ilerlese eminim ki bir gün bizim de yemyeşil şehirlerimiz ve mutlu insanlarımız olacaktır. Bizlere sadece neyin en doğru olduğunu, neyin günü geçiştirmek için geçici bir çözüm olduğunu ayırt etmek kalıyor.

Ülkemizden birkaç yeşil çatı örneğiyle sizlere veda ediyorum; Mesa Hastanesi, Turkcell ARGE Merkezi, Meydan Alışveriş Merkezi

“MNG şaşırma, atmacayı kızdırma”

Arhavi Doğa Koruma Platformu, Arhavi dereleri üzerindeki hidroelektrik santrali (HES) projelerini protesto etme amacıyla 15 Ocak tarihinde, İstanbul Mecidiyeköy’de bulunan MNG Holding binası önünde eylem yaptı.

Tulumlar eşliğinde çevreciler MNG şirketi binasına kadar yürüdü. HES’in vereceği zarar sonucunda bölgenin sembolü olan atmaca soyunun tükeneceğine dikkat çekmek için atmaca maskeleri taktı.  Okunan basın açıklamasında Arhavi dereleri üzerinde 14 ayrı HES projesi olduğuna ve MNG firmasının bu projelerin yolunu açmaya çalıştığının altı çizildi. 

Arhavi Doğa Koruma Platformu üyeleri, MNG firmasının Kavak HES projesinde hileli ÇED raporu hazırladığını, Kamilet Vadisi‘ne plansız ve izinsiz HES yolu başlattıklarını belirterek “Uyardık dinlemedi, Arhavili kimliğini hatırlattık duymadı! Eylem yaptık, Arhaviliyi bölmeye kalktı! Savaş döneminde geçerli olan Acele Kamulaştırma Kanunu’ndan yararlanarak Bakanlar Kurulu kararıyla Arhavili vatandaşların elinden arazisini zorla almaya kalktı. Ancak tüm bunlara engel olduk” denildi.

Rize İdare Mahkemesi’nin Kavak HES projesinin ÇED raporunun iptal edilmesini gerekçe göstererek proje ile ilgili orman izinlerinin de iptal edilmesi gerektiğine dair karar verdiğini hatırlatan platform üyeleri, “Ancak hilede sınır tanımayan MNG, Rize İdare Mahkemesi’nin kararına rağmen sözde iyileştirme yaparak, küçük bazı değişiklikler ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na yeni bir ÇED raporu sundu. Bakanlık, yasa gereği 21 kişilik komisyonun kararıyla verilmesi gereken ÇED nihai kararını ikisi firma yetkilisi, ikisi ÇED Genel Müdürlük yetkilisi olmak üzere dört kişilik bir komisyonun kararıyla verdi. Usulsüz ve kanunsuz Nihai ÇED raporuna yaptığımız itiraz ise henüz sonuçlanmadı” açıklamasında bulundu.

Basın açıklamasının sonunda MNG Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Nazif Günal’a Arhavi derelerine sahip çıkması çağrısında bulunularak, “Biz bu derelerde yüzmeyi, doğaya sahip çıkmayı, insan olmayı öğrendik. Bir an önce bu katliam projelerini durdur. Arhavi halkı olarak HES istemiyoruz ve derelerimizin ve değerlerimizin yok edilmesine göz yummayacağız.” denildi.

Arhavi Belediyesi, ‘İş adamlarımıza sahip çıkıyoruz’ adı ile Arhavi’de yaptığı basın açıklamasında çevrecileri ‘dış mihraklar’ diye tanımlamıştı. Basın açıklamasına İSTAD Başkanı Hüseyin Altunbayrak da kısa bir konuşma yaparak, İstanbul’daki Arhavililerin sivil toplum kuruluşu olan İstad’i ve İstanbul’da yaşayan Arhavilileri “dış mihrak” olarak nitelendirenleri kınadı.

Fotoğraflar, Şafak Tuzcu Hacaloğlu, Pembegül Gökçek ve değişik basın organlarından alınmıştır.

Kaynak: Yurt, Hürriyet
Başlık Görseli: Murat Germen