Ana Sayfa Blog Sayfa 745

Dünyanın ilk “bisiklet asansörü” Norveç’te inşa edildi

0

Bisiklet kullanımı ulaşım açısından masrafsız ve sağlıklı bir yöntem olabilir, ancak sarp bir yamaç sıradan bir bisikletçi için zor bir sınava dönüşebilir. Bunun için de Norveçliler bisiklet asansörü çözümünü bulmuş.

Neyse ki Norveç’in Trondheim şehrinde bu probleme çözüm olarak bir bisiklet asansörü geliştirildi.

90’lı yıllarda işine devamlı yorgun ve terli gitmekten usanmış bir gezgin tarafından icat edilen Trampe asansörü, yakın zamanda CycloCable adıyla geliştirilip tekrardan inşa edilerek halihazırda 200 bin bisikletçiyi 150 metre uzunluğundaki caydırıcı yamaç boyunca taşıdı. İlgi çekici asansör aynı zamanda bir turist mıknatısı haline de geldi.

8,5 kilometrelik hızla tepeyi aşıyor

Bisikletçiler, tek ayaklarını asansörün açılı platformuna yerleştirerek saate 8,5 kilometrelik bir hızla tepeyi aşabiliyorlar. Eşzamanlı olarak beş kişinin kullanabildiği asansör sadece bisikletleri değil scooter ve bebek arabası gibi tekerlekli taşıtları sürücüleri ile birlikte taşıyabiliyor.

Bu icadın kullanımı tepelik şehirlerde bisiklet kullanımını kolaylaştırmasına karşın, bir metrelik bir bölümünün yaklaşık 3 bin dolarlık üretim maliyeti sebebiyle epeyce masraflı olabiliyor.

Kaynak: Bored Panda

İnsanlığa “Tek Gün”

Krallar, başkanlar, iktidarlar; “Halkın hayatı bizdedir” derler. Bilin ki yalan söylüyorlar. Onlar ben beşiğim diyen tabutturlar. İnsanların acılarından, bir olamamalarından, hak arayamayışlarından beslenirler.

Her yönetimin, kendi çıkarlarına uygun bir çerçeve içine alınmış yasaları vardır. Demokrasi, demokratik yasalar yapar; despot, despotça yasalar yapar. Bu yönetimler, böyle yapmakla, kendi çıkarlarına olan şeyin, tüm halk için adalet niteliği taşıdığını ilan etmiş olurlar. Bu yoldan sapanlar, bu yönetimler tarafından yasaya karşı gelmiş olmakla ve adaletsizlikle suçlanıp haklarında kovuşturma açılır.

Bundan dolayı, her ülkede adalet aynıdır. İş başındaki yönetimin çıkarlarıyla özdeştir. Anayasa da yönetenden yanadır. Bütün bunlar göz önüne alındığında, doğru akıl yürütme yoluyla hep aynı sonuca, yani adaletin her yerde ve her çağda güçlünün çıkarlarından ibaret olduğu sonucuna varılır.

Oysa adaletin dağılışı, insan hakları savunucularını ilgilendiren bir konudur. Onlar gerektiği gibi, yasa sürecinden geçirilmeksizin hiç kimsenin yaşamının ya da özgürlüğünün elinden alınamayacağını savunurlar. Bu görüşün doğruluğu veya yanlışlığı tartışılabilir, ancak insani yönden hiçbir saçmalık taşımadığı açıktır.

Dışarıdan bir otorite karışmaksızın her bireyin, dilediği gibi hareket etme özgürlüğüne sahip olacağı bir dünya oluşturulmalı. İnsan hak ve özgürlükleri yasalarla engellenmek yerine, gerçek ve kapsamlı bir düzeye oturtulmalıdır. Bütün bu yaklaşımların , uygulanmasından da önce, en azından konuşulabildiği bir dünya olmalı.

– İnsan Hakları Evrensel Bildirgesine 18. yüzyıldan kalma, yüzeysel ve laf kalabalığı diye bakmamak gerekiyor.

– On dört yaşındaki çocuğunu, ekmek almaya gönderen annenin , çocuğu geç kaldığında , çocuğunun can güvenliğinden şüpheye düşmemesi gerekiyor.

10 Aralıklar;

Üniversitelerden sürüklenerek çıkarılan öğrencilerin,
Adliyelerden kelepçelerle götürülen avukatların,
Olay yerinden tehditlerle uzaklaştırılan gazetecilerin,
Yanlışlara itiraz ettiği için linç edilmeye çalışılan siyasetçilerin,
“Yaşam hakkı ve ifade özgürlüğüne dokunma” diyen insan hakları savunucularının,
Çocuk gelinlerin, şiddet mağduru kadınların, nefret cinayetlerine kurban edilen insanların,
o ya da bu sebepten davalarının görüldüğü günler olamaması dileğiyle.

10 Aralık İnsan Hakları Günü, insanlığa hak tanınmış tek gün olarak kalmamalıdır.

Hazırlayan: Ercan Çetin

Bir Caretta Caretta daha öldü

Mersin’in Erdemli ilçesine bağlı Kocahasanlı beldesinde caretta caretta türü bir deniz kaplumbağası ölü halde sahile vurdu. Kaplumbağa, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Mersin Şube Müdürlüğü tarafından ölüm sebebinin belirlenmesi amacıyla otopsi için götürüldü.

Mersin’in Erdemli ilçesinde nesli tükenme tehlikesinde olan caretta caretta türü deniz kaplumbağası, ölü halde sahile vurdu. Ölüm nedeninin belirlenmesi için kaplumbağa, otopsi yapılmak üzere götürüldü.

Boğularak ölmüş

Sahilde gezerken ölü kaplumbağayı fark eden gençler, durumu hemen yetkililere haber verdiler. Olayı haber alarak gelen hayvan hakları savunucusu Semih İğdigül ilk incelemede kaplumbağanın boğularak öldüğünün anlaşıldığını söyledi.

Caretta carettaların yumurtalama ve yuva alanı olan Mersin sahillerinde gerçeklesen bu olay tepkiye sebep oldu. Kaplumbağanın yaklaşık 60 kg ağırlığında ve 14-15 yaşlarında olduğunu belirten İğdigül “Denize çöp, naylon poşet, bunun gibi plastik maddeler atıldığında, bu hayvanlar onların üzerine gidiyorlar ve dolanıyorlar ya da yemek isterlerken boğulup ölüyorlar. Balıkçılardan da rica ediyoruz, tamam ağa takılabilir, eğer ağa takıldığında canlıysa lütfen onu yaşatalım diyorum. Orman ve Su İşleri Bakanlığı yetkililerine, diğer yetkililere haber verilebilir. Burada insanlık görevini yapmak önemliç” diye konuştu.

Nesilleri tükenmek üzere

Hayvan hakları savunucusu Semih İğdigül, “Son yıllarda nesilleri tükenme tehlikesiyle karşı karşıya gelen caretta carettalar, deniz kirliliğinden nedeniyle hayatlarını kaybediyor. Deniz analarını yiyerek beslenen Caretta carettalar denizin kirliliğinden gelen poşetleri deniz anası zannedip yiyorlar. Bu da sindirim sistemlerini bozuyor. Ölümlerine neden oluyor.” dedi.

Doğada bağlanma, doğayla bağlanma!

0

Çocukluk yıllarında kurulan bağlar, ergenlik ve hatta yetişkinlik yıllarımıza kadar etkilerini gösterir. Kendisi de bir çevre düşkünü olan Bowlby’ın teorisi olan “Bağlanma” teorisi buna bir örnektir. Çocuklukta ebeveynlerimizle kurduğumuz çeşitli bağlanma tipleri vardır (Ainsworth’un çalışmalarına da bakabilirsiniz) ve bunlar “güvenli” ve “güvensiz” gibi farklılıklar gösterirler.

Güvensiz bağlanma kurulduğunda çocuklar daha kaygılı olma ve davranış bozuklukları gösterme eğilimde olur. Güvenli bağlanmalarda ise kendine güven, empati ve öz düzenleme gibi becerilerinin yanında, yönetici işlevler olarak adlandırdığımız, öğrenme süreçlerinde çokça etkisi bulunan dikkat, bellek, problem çözme vb. becerilerin iyi geliştiğini görürüz. Güvenli bağlanma sağlamış çocuklar keşfetmeye daha çok hazırdır!

Peki doğa ve bağlanma neden alakalı?

Ebeveyn ve çocuk arasındaki bağın doğada nasıl şekillendiğini direkt olarak gözlemleyen araştırmalar henüz olmasa da farklı açılardan inceleme yapmam mümkün.

Duygusal ulaşılırlık:

Daha önce bahsetmiştik. Teknolojinin hayatımıza giriş yapmasının avantajları yanında dezavantajları oldukça fazla. Sadece çocukların teknoloji kullanımı ile sosyal bağlardan uzaklaşmaları değil sorun, aynı şekilde ebeveynlerin de sıkça dijital aletlerle haşır neşir olmaları ve çocukların yerine bu tür etkileşimlere odaklanmaları. Çocuklarla birlikte doğada olmak, bu dikkat dağıtıcıları engelleyebilir. Çocukların duygusal ihtiyaçlarını daha iyi karşılamalarına yardımcı olabilir.

Etkili paylaşım:

Doğa yürüyüşleri, parklar hatta varsa evin bahçesi bile kocaman bir keşif alanı olabilir. Çocuğunuzla birlikte yapacağınız minik keşifler, onunla daha etkili paylaşımlarda bulunmanıza yardımcı olacaktır şüphesiz.Çocukların heyecan dolu merakı ve enerjisi ev içerisine fazla mı geliyor? Dış mekanda olmak çocukların fazla enerjilerini kullanmalarına yardımcıdır. Kendi merakları ve keşif istekleri doğrultusunda ilerleyen çocuğunuzu takip ettikçe onunla ilgili daha fazla bilgi edinirsiniz.Güvenli ve sağlıklı bağlanmaya yardımcı ebeyevn davranışları, çocuklarla birlikte yapılacak doğa aktiviteleri kapsamında çok daha etkili hale gelebilir. Onu dinlemek, duygusal olarak sıcaklık sağlamak ve onların sizi yönlendirmesine izin vermek, sosyal varlıklar olan insanlar için doğanın kucağında daha doğal!

Kaynak: ChildrenandNature.org

Türkiye Ekoloji peşinde birleşiyor mu?

6 Aralık 2014 tarihinde Tüm-Bel SEN Genel Merkezinde bir hareketlenme vardı. Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelen çevreyle ilgili, siyasi ve bağımsız topluluklardan insanlar Türkiye’nin ekolojik duruşunu masaya yatırmak için bir araya geldi. Biz de merak ettik, gittik, gördük. Gördüklerimizi sizlerle de paylaşalım, belki gelecek toplantısına siz de katılmak istersiniz…

Meclisin ilk toplantısı iki oturumdan oluşuyordu. Türkiye’nin her yerinden duyan gelmişti. İlk oturumda yerel sorunlardan bahsetmek üzere çeşitli kişiler söz aldı ve bölgelerindeki çevre sorunlarından bahsettiler. İkinci oturumda ise çözümler üzerinde durulurken aynı zamanda meclisin nasıl olması gerektiği, özellikle de katılımcıların kendi aralarında nasıl daha medeni ve egosuz iletişim kurabileceği üzerine tartışıldı. Pek çok kişi ülkedeki nükleer santrallerin durumundan şikayet etti, bunun üzerine rüzgar enerjisi ve güneş panellerinin nükleer enerjinin yerine kullanılmasının kesin bir çözüm olup olmayacağı konusunu irdelediler. İrdelerken büyük şirketlerin kuracağı güneş enerjisi santrallerinin veya rüzgar enerjisi santrallerinin de doğaya aynı şekilde zarar verebilme riski olduğunu; çünkü kapitalist sistemlerde eğilimin rant sağlamak üzerine olduğunu ve şekil değiştiren çözümlerin de aynı amaçla aynı sonucu vereceğini vurguladılar. Enerji konusuna ek olarak maden işletmeleri ve bunların çevreye zararları da irdelendi.

Soma’da kaybedilen madenciler anılırken, 446 gündür eylem yapan Yatağan Termik Santrali ve Kömür İşletmesinin işçilerinin özelleştirme karşıtı eylemlerinin bitmesi sonucunda işverenlerle masaya oturmalarından; fakat istenilen etkinin yaratılamamasından dolayı işçilerin kendilerini istedikleri şekilde ifade edemediklerinden duydukları üzüntüyü dile getirdiler. Konuşmacılar ayrıca sık sık Çevre Etki Değerlendirme Toplantılarını eleştirdiler. ÇED’in düşünce olarak ve kavramsal olarak işlevsel olduğunu; fakat ÇED raporu hazırlayan bilirkişilerin masraflarının proje sahibi şirketler tarafından karşılanmasının, raporların denetimini ve tarafsızlığını etkilediğini belirttiler. ÇED raporlarını düzenleyen bilirkişilerin masraflarının bağımsız kişiler tarafından karşılanması ve tarafsız, bilimsel ve doğa dostu nitelikte raporlar oluşturulması gerektiği konusunda hemfikir oldular.

Toplantıda dikkat çeken uygulamalardan birisi, kadınlara pozitif ayrımcılık uygulamak adına konuşma sürelerinin erkeklerden iki dakika fazla tutulmuş olmasıydı. Ayrıca konuşmacıları kürsüye, bir kadın ve ardından bir erkek olarak çağırarak fırsat eşitliğini sağlamayı amaçlamışlardı. Meclis ortamında demokratik bir duruşu hakim kılmak gayesinde oldukları açıkca belli oluyordu ve katılımcıların dahil oldukları topluluk veya siyasi oluşumu ön plana çıkartmalarına engel olmak adına ara ara divan tarafından uyarılar oldu. Toplantıda verilen aralarda katılımcılar beraber çay içerlerken, kendi aralarında sohbet edip tanıştılar ve görüşlerini paylaştılar. Genel hava samimiydi; ama meclisin iskeleti henüz oturmamış olduğu için konu geçişlerinde ve konuşmalarda biraz dağınıklık hakimdi. Bunun da önüne geçebilmek adına konsey kuruldu ve yerel meclislerin ve iletişim ağının ivedilikle kurulması gerektiği vurgulandı.

Toplantıda üzerinde durulan bir başka fikir ise ekoloji akademileri kurmaktı. Kendilerinin de ekolojik terminoloji ve teknik konusunda eksiklik hissettiklerini belirten katılımcılar, ayrıca meclise biyologlar ve ekologlar tarafından, yani bu işin okulunu okumuş insanlar tarafından katılımın artmasının meclis adına çok yararlı ve aydınlatıcı olduğunun altını çizdiler. Her şeye ek olarak konuşmacılardan bir tanesi fakir mahallelerde bostan kültürünün geliştirilmesi gerektiğini ve bu mahallelerden genele yayılarak insanların besin konusunda dışa bağımlılığının azaltılabileceğini ileri sürdü. Bu güzel fikri ilerde uygulamada görmek çok yararlı olacaktır, özellikle ülkemize sığınmış Suriyeli mültecilerin besin açısından dışarıya bağımlılıkları azaltılırsa, bu insanlar artık Türkçe öğrenmeye ve eğitilmeye başlarlar. Bunun sonucunda da daha yumuşak bir mizaçları olur, sonuçta hep beraber yaşayacağız, realist olmak lazım, komşularınızın aç ve bezgin mi olmasını tercih ederdiniz, yoksa rahat ve iletişimci mi? Konumuza dönersek, toplantıda pek çok siyasi fikirden katılımcı vardı. Örneğin ilahiyat fakültesi mezunu genç bir kadın doğa yanlısı çok güzel bir konuşma yaptı ve muhafazakar kesimin de doğa mücadelesinin tam ortasında durmasını desteklediğini, bunun zaten dini inancının kalbini oluşturduğunu vurguladı. Rabia Tamer adındaki genç ilahiyatçının görüşlerini anlattığı yazısına AlakırınSesi adresinden ulaşabilirsiniz.

Gittik, gördük, geldik ve bizce umut verici bir adım olmuş böyle bir meclisin kurulması, umarız ki ilerleyen tarihlerde daha yüksek katılımcı sayısıyla ve daha fazla biyolog katılımcıyla yine toplanırlar ve doğanın sesi olmayı başarırlar. Meclise katılımcı olmak isteyen ve söyleyecek sözü olan herkese de gidip katılmasını tavsiye ederiz, eminim hepinizin söyleyecek ya da en azından öğrenecek şeyleri vardır.

Bitkisel atık yağlar geri dönüşüme

Tüm canlıların hayatını olumsuz yönde etkileyen çevre sorunları dünyanın geleceğini tehdit ediyor. İnsanoğlunun yeryüzünde bencilce ve hoyratça yaşamaya başlamasından sonra, insan ve doğa arasındaki denge devamlı olarak insan aleyhine bozulmuştur.

Dünyayı tehdit eden en önemli çevresel sorunların başında kimyasal kirlenme gelmektedir. Bu kirlenmelerden biri “bitkisel atık yağlar”dır. Atık yağların alıcı ortama dökülmesi, başta temiz su kaynaklarını, yeraltı sularını, akarsu ve gölleri, verimli tarım arazilerini ve denizleri kirleterek onarılması zor bir tahribata sebep olur.

Bitkisel atık yağ nedir?

19.04.2005 Tarih ve 25791 Sayılı Resmi Gazetede yayınlanan Bitkisel Atık Yağların Kontrolü Yönetmeliği ‘Rafine sanayinden çıkan soap-stock’ları, tank dibi tortuları, yağlı toprakları, kullanılmış kızartmalık yağları, çeşitli tesislerin yağ tutucularından çıkan yağları ve kullanım süresi dolmuş bitkisel yağlar’ Bitkisel Atık Yağ olarak tanımlanmaktadır.

Gıda maddelerini kızartmak amacıyla kullanılan yağlar, 2 kullanımdan sonra atık haline gelir. Atık yağların, polar sayıları yükseldiği için, kanserojen madde içermektedir. Kullanılmış yağ bekletilmemelidir. Bekleyen yağın peroksit değeri yükselerek oksitlenir ve bağışıklık sistemine zarar verir.

İnsan sağlığına zararı nedir?

Kızartma amacıyla kullanılan yağlar defalarca kullanıldığında polar sayıları yükselir ve kanserojen madde haline gelir. Kullanılmış yağ kesinlikle bekletilip tekrar kullanılmamalıdır. Bekleyen yağın peroksit değeri yükselerek oksitlenir ve bağışıklık sistemine zarar verebilmektedir. Kızartmalarda kullanılan bitkisel yağların tekrar kullanılması mide ve kolon kanseri gibi hastalıklara sebep olmakla birlikte, kalp-damar hastalıklarına yakalanma riskini büyük ölçüde arttırabilmektedir.

Çevreye zararı nedir?

Lavaboya dökülen 1 litre atık yağ, 1 milyon litre içme suyunu kirletmektedir. Çöpe atıldığında, önce toprağa ardında da yağmur suları ile yeraltı temiz su kaynaklarına ulaşarak kirliliğe neden olmaktadır. Yeraltı suları her ülke için önemli bir içme suyu kaynağıdır. Kullanılmış bitkisel atık yağlar, su kirliliğinin yüzde 25’ini oluşturmaktadır. Evsel atık suların içinde bulunan yağları, biyolojik olarak arıtmak mümkün değildir.

Su yüzeyinde katman oluşturan atık yağlar havadan suya oksijen transferini önler. Zamanla suda bozularak, oksijenin tükenmesini hızlandır ve suda yaşayan canlıların ölmesine sebep olurlar. Aynı zamanda denizlerde denizanası oluşumunu artırarak, deniz kirliliğini hızlandırırlar.

Ne yapılmalı?

Sağlığımızı ve çevreyi tehdit eden bitkisel atık yağlar büyük bir avantaja dönüşebileceğini biliyor muydunuz? Bu, bitkisel atık yağların, temiz enerji kaynağı olan “ biyodizel” yapımında kullanılabilmesi ile mümkün. Bu yağlar lisanslı araçlarla toplanıyor, geri kazanım tesislerine taşınıp, burada işleniyor ve çevreci bir enerji kaynağı olan biyodizel yapımında kullanılabiliyor. Son olarak dizel motorlarda yakılarak imha ediliyor.

Çevre ve Orman Bakanlığının verilerine göre; tahmini toplanması gereken atık yağ potansiyeli 350 bin ton. Ancak bunun yalnızca yüzde 1’i toplanabilmektedir. Siz yüzde 1’lik kısımda olmayanlar, kanserojen ve ekotoksik özellik gösteren kullanılmış kızartmalık yağların yüzde 99’unun tekrar gıdaya, yem sanayiine, kozmetik sanayiine, kanalizasyona ve toprağa gittiğini bilmeli.

Toplumsal projeler oluşturularak, herkes atık yağlar hakkında bilgilendirmelidir.

– Bitkisel ve hayvansal atık yağların toplanmasında, zaman ve enerji kaybına neden olmamak için, toplama merkezleri oluşturulmalıdır.

– Atık yağları diğer atık madde ve çöplerden ayrı olarak biriktirilmelidir.

– Faaliyetleri sonucu oluşan atık yağların biriktirilmesi için sızdırmaz, iç ve dış yüzeyleri korozyona dayanıklı bidon ve tank gibi toplama kapları kullanılmalıdır.

-Atık yağlar lisanslı taşıyıcılarla lisanslı geri kazanım veya bertaraf tesislerine gönderilmelidir.

Unutmayın!

Bitkisel atık yağ yönetmeliğine göre;

Yönetmeliğe aykırılık

Çevre Kanununun 24. maddesi uyarınca, aykırı hareket edenlere 2872 sayılı Çevre Kanununun 20 (r) bendine istinaden idari para cezası gerçek kişilere 31.745 TL, Kurum/kuruluş ve işletmelere 95.235 TL uygulanmaktadır.

Atık yağ toplayan firmalar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yetkilendiriliyor. 
İzinli bitkisel atık yağ toplayıcılarının listesini CSB.gov, lisanslı geri kazanım tesislerin listesini CSB.gov  bağlantısından indirebilirsiniz. Size en yakın olan kuruluşla temasa geçip, atık yağlarınızı buralara vermek için organizasyona dahil olabilirsiniz.

Başlık Fotoğrafı: Provisor Consulting

Yeni siyasi rejimin simgesi: Kaçak Saray

6 Aralık’ta TMMOB Mimarlar Odası Ankara şubesinde gerçekleşen panelin gündem konusu Atatürk Orman Çiftliği ve üzerine inşa edilen Kaçak Saray’dı. Açılış konuşmacısı olan gazeteci Can Dündar, “Yeni siyasi rejimin simgesi Kaçak Saray’dır.” açıklamasında bulundu. İnşası yakın zamanda tamamlanan ve büyük tepkilere sebep olan yerleşke toplumsal, kültürel, tarihsel, ekonomik, ideolojik ve mimari olarak birçok farklı açıdan ele alındı. 

Prof. Dr. Cemal Taluğ, Prof. Dr. Ruşen Keleş, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan ve Can Dündar’ın katıldığı açılış konuşmasıyla başlayan panelde Atatürk Orman Çiftliğinin sadece çiftlik değil aynı zamanda ülkemizin sembollerinden biri olduğu, “Kaçak Saray”’ın hukuksal engellere rağmen yapımına devam edilmesinin buna yönelik yıpratma eylemi olduğu üzerinde duruldu. Bu süreçte çevre katliamına maruz kalan AOÇ’nin 1940’lardan beri parça parça dağıtıldığı, bu konuda özeleştiri yapmamız hem kurumlar hem de halk olarak üzerimize düşen görevleri yerine getirerek AOÇ’ye sahip çıkmamız gerektiği söylendi.

Ankara’nın mütevazı bir kent olduğuna değinen Can Dündar “Kaçak Saray”ın yapımıyla değişen cumhurbaşkanlığına ulaşım güzergahının aynı zamanda cumhuriyeti çevreleyen yeni siyasi rejimi simgelediğini belirtti.

Üç oturum olarak süren panelin ilk oturumunda CHP Ankara Milletvekili Levent Gök, TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Başkanı Tezcan Karakuş Candan ve Redife Kolçak söz alarak AOÇ ve “Kaçak Saray”ı ekonomik, mimari, hukuksal ve siyasal açıdan değerlendirdi. Şeffaf ve açık olarak mücadele etmekte olan TMMOB’nin mesleki teknik bilgileri kullanarak halka ulaşmasının çok önemli olduğuna değinen Candan, algıyı çok iyi yöneten hükümetin AOÇ’nin zarar görmesi konusunda bunu yapamamış olmasının kayda değer olduğunu, hukuksal ve teknik alanda verdikleri mücadelede sonuna kadar gideceklerini belirtti.

Sarayların o ülkenin değerlerini yansıtması gerektiği fakat bu sarayın gösterişten uzağa gidemediğini söyleyen CHP Ankara Milletvekili Gök, AOÇ ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı konusunun meclise taşımalarına rağmen AKP milletvekillerinin katılmaması nedeniyle çoğunluk sağlanamayarak ele alınamadığını belirtti.

Devam eden oturumlarda Prof. Dr. Uğur Tanyeli, Prof. Dr. Jale Erzen, Prof. Dr. Güven Arif Sargın, Doç. Dr. Neşe Gurallar, Doç. Dr. Bülent Batuman ve Ömer Kanıpak söz alarak projeyi sanatsal ve sosyolojik açıdan ele aldı. Projenin iddia edildiğinin aksine tarihsel ve sanatsal nitelik taşımaması, büyüklüğü açısından toplumla bağdaşmaması yönüyle de eleştirildi. Başkent Dayanışması’nın da müdahil olduğu Vasiyeti İhlal davasının 25 Aralık 2014 saat 10.30’da görüleceği ve duyarlı halkımızı müdahil olarak orada görmenin önemli olduğu hatırlatıldı.

Detaylı bilgi için:

Mimarlar Odası Ankara AOÇ Dosyası
Başkent Dayanışması

Haber: Aylin Köyatası
Fotoğraflar: Sasun Bazaryan
Başlık Fotoğrafı: Onedio

Pazartesiyi bekleyemeyen diyet

Of mu, uf mu? Fazla mı, kilo mu? Estetik kaygı, sağlık endişesi… Haydi diyet vakti. Dur dur pazartesi başlarız.

Malesef artık pazartesi başlayamayız. Çünkü görevimiz gezegeni kurtarmak, meselemiz gezegen meselesi. Ufak fazlalıklarıyla karın bölgemizden bir altı milyar kadar daha önemli kendi hesaplarımca. Gercekten çok önemli. Sizce de önemli ve karşı komşunuzca da. Karıncada da hayli ilgi çekici eğrelti otunda da.

Umarım gözleriniz Zonguldak’ın 640 yıllık meşesinin 47. metresindeki palamutlar kadar büyümüş ve meraklanma işleminiz başarıyla tamamlanmıştır. Hazırsak başlayalım.

İnsanlık tarih sahnesine çıktığından beri müthiş doğa yıkımlarına sebep olmuş ve elma yiyeceğim diye dal kıran çocuktan hayli beter suçlar işlemiş toprak ananın emanetlerine. Tabi her suçlu gibi iz bırakmış arkasında. Hala da bırakmakta; karbon ayak izi.

Canı yanan ağaç susmuş, canı yanan dere susmuş, okyanus susmuş, ozon tabakası susar mı o bile susmuş… Asla unutamamış ama, unutmamış. Sahile bırakırcasına bir iz olsaymış silermiş deniz gibi ama her doğan kıyım kanlı kanlı ayak izleri bırakmış.

Bunun utancı ile boynumuz bükük hep. Doğa kırgın. Yeşil gayeli üzgün ama ümitli olmalı olan biz kurtarıcılar hemen şimdi “karbon diyeti” diye adlandırdığımız bir kurtarma planını uygulamalıyız. Uygulamalıyız ki fedakar dünyamız üzerindeki bu sonsuz tehdide karşı ayakta duracak gücü bulsun.

Bu bahsi geçen mis diyet “bizi doyuran, giydiren, yaşatıp büyüten, evimiz dünya”ya yaptıklarımızın bir özrü olamaz fakat onu böylesine umarsızca kullanmamızın ve kullanmaya devam etmemizin sonuçlarını; karanlık felaketler ile dolu bir gelecekten, “nice güzel çocuklara, yepyeni canlı nesillerine umut getiren yarınlar” olarak değiştirebilir.

Evet gülsün yanaklarımız. Nefis ekolojik zenginliğiyle, mis gibi havasını soluyarak dolu dolu yaşayabildiğimiz bir hayat istemez miyiz hepimiz? Öyle ise farkında ve her an yüzleşmekte olduğumuz küresel çevre problemlerimizi çözmek için koşar adıma hazırlanıyoruz:

Birinci aşamamız “karbon ayak izi” kavramını tanımak ile başlıyor. Karbon ayak izi, birim karbondioksit cinsinden ölçülen üretilen sera gazı miktarı açısından insan faaliyetlerinin doğaya verdiği zararın ölçüsüdür.

Karbon ayak izi ikiye ayrılır

Birincil ayak izi evsel enerji tüketimi ve ulaşım (söz gelimi araba ve uçak) dahil olmak üzere fosil yakıtlarının yanmasından ortaya çıkan doğrudan CO2 emisyonlarının ölçüsüdür.

İkincil ayak izi kullandığımız ürünlerin tüm yaşam döngüsünden bu ürünlerin imalatı ve en sonunda bozulmalarıyla ilgili olan dolaylı CO2 emisyonlarının ölçüsüdür.

Karbon ayak izinizi hesaplamak için http://www.karbonayakizi.com/calculator/calculator.aspx adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bunları öğrendiğimizde parkurun ilk 500 metresini geride bırakmış oluyoruz. Ve kararlılığımızın maksimum seviyeye ulaşmış olması gereken kısım da şu an ufuk çizgimizde.

Elleri öpülesi dünya; suyuyla, taşıyla, toprağıyla havasıyla bizim için var. Biz de onunla var olduğumuza göre; tüm varlığımız, tüm varlığı ile ona.[/vc_column_text][/vc_column][/vc_row]

[vc_accordion][vc_accordion_tab title=”Verdiğimiz zararları azaltmak için tabi ki yapıcaklarımız var:”]

– Yapacağımız yolculuklarda uçak kullanmamak.

– Çamaşırları kurutma makinesi yerine askıda kurutarak elektrik tasarrufu yapmak. Ayrıca kurutma makineleri giysilerin çabuk eskimesine neden olur. Bu şekilde madden tasarruf yapmış, üretimi arttırmayarak endüstriyel kirlenmeye de engel olmuş oluruz.

– Yalıtım bantları kullanmak ve camlarımızı kapılarımızı yalıtımlı kullanmak.

– Olabildiğince toplu taşıma kullanmak veya işe giderken aynı güzergahı kullanan kişiler ile aracımızı paylaşmak. Ama tabi ki en güzeli bisiklet!

– Elbiselerinizi soğuk suda yıkamak. Çamaşır makineleri sıcak su kullanarak çalıştıkları zaman yılda 227 kilo karbon üretir. Çamaşırlarımız ise ılık suda da temizlenebiliyor, böylece ömürlerinin uzaması dahi mümkün.

[/vc_accordion_tab][/vc_accordion]

İkincil ayak izinizi azaltmak için ipuçları

Bir şeyler satın aldığımız zaman, bu ürünlerin nerelerde üretildiğini ve üretimde hangi maddelerin kullanıldığını göz önünde tutmalıyız. İmalat ya da nakliyesinde yüksek emisyona sahip olan ürünlerden mümkün olduğunca kaçınmalıyız. Söz gelimi:

Şişe suyu

Çoğu Avrupa ve Kuzey Amerika ülkesinde musluk suyunu kullanma konusunda herhangi bir sakınma olmamasına rağmen insanlar şişe suyu alma konusunda ısrar etmekte. Eğer şişe üzerinde volkanik kaynaklardan geldiği konusunda bir ibare varsa uzak bir yerden ithal edildiğinden emin olabiliriz. Suyun nakliyesinin karbon ayak izini hayal edelim. Bir de buna şişeleme ve/veya geri dönüşümden kaynaklanan emisyonları ekleyelim.

Uzak mesafelerden gelen yiyecek ve içecekler

Süpermarkete gittiğimiz zaman satın aldığımız yiyeceklerin hangi ülkeden geldiğini anlamak için etiketine bakalım. İngiltere’de sonbaharda Yeni Zelanda elması almaya gerek yoktur, ama insanlar buna pek dikkat etmezler. Dünyanın öteki ucundan gelen bir şişe şarabı satın alırken iki kez düşünelim; çok daha fazla, ama çok daha az yol katetmiş yerel şarap bulabilirsiniz. Yapacağımız en iyi şey kendi meyve ve sebzelerimizi kendi bahçemizde yetiştirmek olacaktır. Bir elma ağacı diktiğimizde hem bir sürü meyveye sahip oluruz hem de bu ağaç atmosferdeki karbon miktarının azaltılmasına katkıda bulunur.

Et tüketimi

Et tüketimini, özellikle kırmızı et tüketimini azaltalım.

Uzak ülkelerden gelen elbiseler

Satın almadan önce elbiselerin etiketlerini kontrol edelim. Eğer 1700 kilometreden daha uzak bir ülkeden gelmişse başka elbise aramaya devam edelim.

Fazla ambalajlanmış ürünler

Gereksiz ambalaja sahip ürün ve hizmetlerden uzak duralım.

Başlık Fotoğrafı: GameSkinny
Kaynak: Carbon Footprint

Doğa bilinci nasıl oluşturulur?

Doğanın çeşitliliği karşısında bizim algımız tekildir. Doğa bilinci denince akla sadece ağaçlar gelir.

Ne bir bitki örtüsünün oluşum sürecini ne de ekolojik döngünün oluşması için gereken süreci biliriz. 10 bin tane çam ağacı yan yana dikilince doğayı kurtarabileceğimiz düşüncesi vardır. Oysa doğa çeşitliliğin zirvesidir. Her bir çeşit, hayati önem taşır.

Okullarda yeşili koruyalım cümleleri ile anlatılan derslerde, doğanın korunmasının nasıl olabileceği ile ilgili bir öğretim yoktur. Zaten öğretmen de konuyu laf olsun diye anlatır genellikle. Kendisinin de durum ile ilgili malumatı yoktur. Sebebi ise toplumsal farkındalığımızın olmaması.

Yol kenarlarına dikilen ağaçlarla kendimizi kandırarak,
Denize atılan bira veya kola şişelerine tepki göstererek,
Bankamatikten makbuz almayarak doğa bilinci oluşmaz.

Oradan buradan denk gelerek öğrendiğimiz olgularla doğaya sahip çıkamayız. Toplumsal bir farkındalığımız olmalı.

  • Bitki örtüsünün emdiği karbon miktarı ile ozon tabakasını nasıl koruduğunu,
  • Dünyanın yaşanılabilir bir yer haline gelirken bitki örtüsünün yaşamın formülünü nasıl ürettiğini,
  • 4,54 milyar yıl sonra ancak dünya yaşamı oluşturabilecek kimyayı tutturduğunu ve bu tecrübe doğanın çeşitliliğinin uyumu ile oluştuğunu bilmeden asla doğaya tam anlamıyla sahip çıkamayız. Doğaya tam olarak sahip çıkmak için önce bize neler bahşettiğini çok iyi bilmeliyiz.
  • Doğanın bir parçası olduğumuzu öyle gazetelerin haberlerinden öğrenemeyiz. Devletin eğitim sorumluluğunda birincil önem taşıması gereken bir konuyu, yerel yayın yapan televizyonların haber bültenlerinin sonunda “Doğamıza sahip çıkalım!” cümleleri ile topluma aktaramayız.

Çevre Sorunları İllüstrasyon

  • İlkokuldan eğitimin son adımına kadar müfredatlarımızda doğa bilinci ile ilgili zorunlu dersler olmalı.
  • Ailelerin, evlatlarını doğaya saygılı yetiştirebilmeleri için öncelikle ebeveynlerin eğitimi ile ilgili adımlar atılmalı.
  • Devlet tüm kurumlarında doğa bilincine uygun kanunlar getirmeli. Tüm kamu binaları doğa duyarlı olmalı.
  • İmar izni ancak çevreye duyarlı konutlara verilmeli.
  • Her bir öğrenci, yeşilin içerisinde büyümeli. Yeşilliği olmayan tek bir okul kalmamalı. Geri dönüşümü olmayan tek bir kurum olmamalı.
  • Tüm bunlar ütopya değil. Rant kavgasını birazcık azaltabilirsek, kalan boşluk tüm bunlara imkan sağlayacaktır. Yani devletin bir pozitif bir doğa politikası olması ile alakalı.
  • Yeni yapılan okulun 1 metre yakınına büfe açmaya çalışmak yerine, etrafını ağaçlarla süslemek imkansız değildir.
  • Doğa hakkında tarih kadar bilgisi olan öğretmen yetiştirmek de zor değildir, kamu binalarının doğaya zarar vermesini engellemek de…

Sadece yeterli farkındalığın oluşması gerekiyor.

Başlık Fotoğrafı: Hdwallpapercorner

Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Siyasete Katılımı Paneli

0

Alternatif Düşünce Kuruluşu tarafından düzenlenen Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Siyasete Katılımı paneli 6 Aralık’ta Çağdaş Sanatlar Gösteri Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Leyla Tatar, açılış konuşmasında, yerel yönetimlerde kadının varlığının önemine değindi. Tatar, yerel yönetimlerde kadının mevcudiyetinin, dünya bazında yaklaşık oranı yüzde 25 iken Türkiye’de yüzde 4 olmasının üzerine çalışılması gereken bir durum olduğunu belirtti.

Çankaya Belediyesi’nin oluşturduğu Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Komisyonu’na ve yine belediyenin kadın temsil oranının yüzde 20 olmasına dikkat çekilen panelde, Alper Taşdelen adına Kezban Taşdelen katıldı. Panelin ilk oturumunda Avukat Gaye Gurur Günal konuşmasına adalet, hak, eşitlik kavramlarından bahsetmek ve bu kavramların özlerini hatırlatmak amacıyla çarpıcı meseller anlatarak başladı. Panelde yer yer tarihsel süreçlerin, tarihi olayların bahsi açılırken yer yer güncel konuların ve süregelen durumların, toplumsal algıların, birtakım olguların bahsi açıldı.

Başlık Fotoğrafı: © Sophia Mary Mac