Petrol şirketleri, Amazon yağmur ormanlarında bölgede yaşayan canlıların hayatlarını dikkate almadan var gücüyle doğayı tahrip ediyor. Ekvator’da gerçekleşen bu kıyım ekosistemi, bölgede yaşayan canlı türlerini ve yöre halkını ciddi şekilde tehdit ediyor.
Petrol şirketlerinin kayıtsız tutumlarına karşı yerel halk ise yağmur ormanlarını korumak için mücadele ediyor; fakat yerel hükümetler petrol çıkarımının onları yoksulluktan kurtaracağını öne sürüp şirketleri destekliyor. Petrol çıkartılan bölgelerdeki halk düşük sağlık koşullarından, yoksulluktan ve eğitim alamamaktan şikâyetçi.
İklim döngüsünün değişmesi de aynı şekilde tepki çekiyor. Eğer bu duruma bir çözüm getirilmezse ekosistem, ekolojik ve iklimsel olarak ciddi bir kayıp yaşayacak. Bu kayıpların sonucu ise tüm dünyada yıkıcı sonuçlara sebebiyet verebilir.
Siz de dünyanın en fazla canlı çeşitliliğinin yaşadığı ve dünyanın oksijen ve tatlı su kaynaklarından biri olan Amazon’daki bu yıkıma karşı durmak istiyorsanızamazonwatch.org adresi üzerinden imza kampanyasına katılabilirsiniz.
Evet; Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) ülkemizde, hem “oynayanların” hem de “oynatanların” yıllardır keyifle sürdürdükleri acıklı bir oyundur. Bu, artık “acıyı bal eğlemiş” bir toplum için şaşırtıcı bir durum olmasa gerek.
Çıkarıldığından bu yana onyedi kez değiştirilebiliyor; bu değişikliklerin altısı 2002-2014 döneminde; son ikisi ise birer yıl arayla 2013 ile 2014 yıllarında gerçekleştirilebiliyor; yapılan değişikliklerin kimilerinin yürütülmesi durduruluyor ya da iptal ediliyor. Bu değişikliklerin çoğu, deyim yerindeyse “adrese teslim” yapılıyor. Aralık 1993-Kasım 2014 döneminde hazırlanan toplam 3685 ÇED yazanağının yalnızca 683’ü 1994-2001 (yıllık ortalama 97), buna karşılık 3002’si 2002-2014 (yıllık ortalama 250) dönemlerinde hazırlanıyor. Hazırlanan ÇED yazanaklarının 3654’ü “olumlu” bulunuyor. İlgili bakanlık Yönetmeliğin, 2013 yılından yalnızca bir yıl sonra bir kez daha yeniden düzenlenme gerekçesini; “Yönetmeliğin daha anlaşılır ve uygulanabilir olması için düzenlemeler yapılmıştır.” biçimindeki açıklayabiliyorsa, “Bu oyunu oynamak kimin işine gidiyor acaba?” sorusu akla gelmez mi? Benim aklıma geliyor doğrusu; geliyor, şaşırıyorum. Şaşırıyorum çünkü ÇED sürecini tüm boyutlarıyla sorgulamak, sorgulamakla yetinmeyip de yetkin bir ÇED süreci önerisi geliştirmek yerine yürürlükteki sürecin yalnızca sonuçları ciddiye alınabiliyor. Ne yani; “Hiç yoktan iyidir!” demek mi gerekiyor? Hayır, gerekmiyor.
Hazırlayan: Yücel Çağlar
Makalenin devamını buradan okuyabilirsiniz.
Bu makale ilk defa Gaia Dergi üzerinden paylaşılmaktadır.
İklim Sözleşmesi’ne taraf olan ülkeler bu yıl Varşova’da toplanan Taraflar Konferansı’nda bir araya geldiler. Görüşmelerin nihai hedefi, 2100 yılına gelindiğinde dünyada küresel ısınmayı endüstri öncesi döneme göre iki derecelik bir artışın altında tutmak için gerekli önlemler konusunda uluslararası bir anlaşmaya varabilmek.
Dünyanın neredeyse bir dereceye yakın ısındığını ve iklimin zaten değişmeye başladığını biliyoruz. Bu bakımdan, görüşmeler yüzyıl sonuna ilişkin bir iklim fantazisi olarak görülemez. Ama Türkiye de dahil, ülkelerin çoğunun soruna ciddiyetsiz yaklaşımı, iklim görüşmelerini, kötü bir tiyatro oyunundan farksız kılıyor.
Değişen iklim kapitalist üretim ve tüketim örüntülerinin doğrudan sonucu olduğu halde uluslararası iklim rejimi, ısınma sorununu, sera etkisine yol açan gazların emisyon düzeylerindeki artışa indirgediği için, çözümü, emisyon miktarını azaltacak önlemlerde aramaktadır. Emisyon artışının altında yatan asıl neden olarak toplumsal ilişkiler göz ardı edildiği için indirgemecidir. Uluslararası görüşmeler birkaç yıldır, 2015’te imzaya açılıp, 2020’de yürürlüğe girmesi istenen bir anlaşmanın öncelikle emisyon azaltımı olmak üzere hangi unsurları içereceği konusuna yoğunlaşmıştır. 2009 Kopenhag Taraflar Konferansı’nda bazı ülkeler, Kyoto Protokolü’nün sona erdiği 2012 sonrası için kendi açıkladıkları bir oranda emisyonlarını gönüllü olarak azaltmayı vaat etmişlerdi. O zaman hukuki bir bağlayıcılıktan uzak durulmuştu. İklim endişesi olanların yüreğine su serpecekse, 2015’te ortaya yeni bir metin çıkartılabilirse ve 2020’de uygulamaya konabilirse, tarafların, bu yeni anlaşmanın, az çok hukuki bağlayıcılığının bulunması gerektiğini kabul ettiklerini belirtelim. Ancak unutmamak gerekir ki, Kyoto Protokolü’ne taraf olan Kanada, azaltım yükümlülüklerini yerine getiremeyeceğini anlayınca Protokolden çekildiğini bildirmişti. Demek ki, bağlayıcı yükümlülük önemli, ama kaçış yolu her zaman bulunur.
Kyoto Protokolü gelişmiş ülkeler için emisyon azaltım yükümlülükleri içeriyordu. Varşova’da ise, ülkelerin “yükümlülükleri” yerine emisyonlarını azaltacak “katkılarından” söz eden esnek bir ifade benimsendi. Öyle bir tiyatroyla karşı karşıyayız ki, Kyoto Protokolü’nü yetersiz bulanlar, şimdi onu arar hale geldiler. Varşova’da taraf ülkeler azaltım sağlayacak her türden katkılarını belirleyecek bir hazırlık yapmaya çağrıldı. Bu çağrı, gelişmiş olsun az gelişmiş olsun tüm ülkelere yapılmaktadır. Bir başka deyişle, Kyoto Protokolü’nde kabul edilenden farklı olarak Kopenhag’dan bu yana az gelişmiş ülkelerin de gelişmiş ülkeler gibi emisyon azaltım hedefleri belirlemeleri yönünde güçlü bir arayış var. Varşova’da Çin, Hindistan ve Venezüella gibi gelişmekte olan ülkeler azaltım hedefi belirleme konusunda bir takvim ya da yol haritası oluşturmaya karşı çıktılar. Böyle olunca, 2015 yılında Paris’te müzakere edilecek bir taslak anlaşma öncesinde azaltım hedeflerinin netleşmesi engellenmiş oldu.
Prof. Dr. Aykut Çoban
AÜ SBF Kent, Çevre ve Yerel Yönetim Politikaları Anabilim Dalı Siyaset Gazetesi, Sayı 10, Aralık 2013, s.32
Kış mevsimine çıplak kalan ağaçlar ve bahçelerimizle giriş yaptık. Bu mevsimde genellikle bitkilerle ilgilenmeyiz, yetişemeyeceğini ve verimsiz olacağını düşünürüz. İlkbahar, yaz mevsimini özleriz bitki sevdalısı olanlarımız. Oysa doğru bilgi ve yeterince ilgiyle kışın soğuğunda da bitkilerimizle huzur bulmaya devam edebiliriz.
Bu mevsimde ekilebilecek saksı çiçeklerinden bahçe sebzelerine kadar birçok bitki türü bulunuyor. Bahçemiz yoksa kapalı bile olsa balkonda da seçtiğimiz bitkileri yetiştirebiliriz. Tabi bu noktada bölgesel iklim koşullarını da göz önünde bulundurmakta fayda var.
Şimdi kış mevsiminde evimizi renklendirmeye devam eden çiçeklere bakalım…
Antoryum
Yerini sevdiği takdirde her mevsim süs bitkisi olarak yetiştirebileceğimiz antoryum çok sıcak ve çok soğuklara karşı hassastır. Bu yüzden sulamasının da oda sıcaklığındaki suyla yapılması gerekmekte. Kışın güneş almasına dikkat ederek cam kenarında rahatlıkla yetiştirebiliriz.
Çuha çiçeği
Çok sıcağı sevmeyen çuha çiçeği için bu aylar çiçek açma zamanı. Eylül-ekim aylarında ekilebilecek çuha, bütün kış boyunca ve ilkbahar aylarında çiçekliyken yaz aylarında sadece yaprak verir. Oldukça dayanıklı olan bu rengarenk çiçekler için toprağın sürekli nemli kalması gerekmekte.
Kardelen
Kış aylarının en gözde çiçeklerinden olan kardelen dillere destan olmuş hikayesiyle de bizi cezbediyor. Üstelik bu çiçeği biraz daha özen göstererek doğru toprak karışımlarıyla saksıda yetiştirebiliriz. Özellikle ışığa ve nemli toprağa ihtiyaç duyan kardelenin, soğan ekimlerini sonbahar sonuna doğru yapmakta fayda var. Türüne göre kış mevsiminin farklı dönemlerinde çiçek açan kardelen yaz aylarında ise sadece soğan olarak kalıyor ve yeniden faaliyet geçmek için sonbaharı bekliyor.
Kasımpatı (Krizantem)
Yetiştirilmesi en kolay bahçe çiçeklerinden olan kasımpatı, sonbahar aylarında çiçek açmaya başlayarak soğuk havalara renk katıyor. Hem bahçede hem de saksıda yetiştirebileceğiniz bu çiçeğin tohum ekimi ocak-mart aylarında yapılıyor ve bir sonraki dönem budama yapılarak devamlılığı kolayca sağlanabiliyor. Kış soğuğuna ve yaz kuraklığına dayanıklı olan kasımpatı, dipleri kuru yaprak veya toprakla örtülerek don olaylarından da korunabilir.
Lale
Mart-nisan gibi çiçek açan lalenin soğanlarını ekim-kasım ayı gibi ekmekte fayda var. Kışın soğuğundan ve kardan etkilenmemesi için 15-20cm derinliğe gömmemiz gereken lalelerin şubat ayından itibaren güneş görmeleri gerekmekte. Açık havada daha iyi verim alabileceğimiz laleyi balkonda saksıda yetiştirmek istersek bitkiyi rahatsız etmemesi için olabildiğince derin ve geniş saksıları tercih etmemizde fayda var. Tabi sulamaya da özen göstermeli, toprağın kuru kalmamasına dikkat etmeliyiz.
Ponsetya (Atatürk çiçeği)
Ponsetya çanak ve taç yaprakları olmayan kırmızı çiçeklerini aralık ayının ortalarında açmaya başlıyor ve şubat ayı sonuna kadar devam ediyor. Oldukça gösterişli olan bu çiçek sıcak bölgelerdeki serin, havadar ve güneş alan yerleri sevdiğinden evimizin güney cephesinde pencere kenarlarında rahatlıkla yetiştirilebilir. Yine de çiçeklenme dönemi olan kış aylarında çok fazla ışık almamasına dikkat etmek gerekmekte. Ponsetyanın ekimi için tohum veya çelikleme yöntemi kullanabilir ve bu işlemleri ilkbahar aylarında yapabilirsiniz.
Noel günü (Helleborus)
Noel gülünün sarı, beyaz, pembe, mor, kırmızı renkteki çiçekleri çoğu çiçeğin aksine açmak için soğuk havaların gelmesini bekliyor. Aralık ayında açmaya başlayan çiçekler temmuz ayına kadar etrafımızı renklendirmeye devam ediyor. Soğuğu sevse de rüzgara direk maruz kalmasına dikkat etmeliyiz. Nemi seven bir bitki olduğu için sulamasını kontrollü yapmakta fayda var. Tabi kış mevsimini yağışlı geçiren bir bölgede yaşıyorsanız bu konuda fazla yorulmanıza gerek kalmayacaktır. Ekimini fide olarak da tohum olarak da yapabilirsiniz. Eğer tohum olarak yetiştirmeyi tercih ederseniz bu işlemi mart-nisan aylarında gerçekleştirmeniz gerekmekte.
Geçtiğimiz günlerde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız‘ın Mersin/Akkuyu Nükleer Santrali ile ilgili ÇED raporunun kamuoyu bilgisi dahilinde olmadan, ayrıntılı bir açıklama yapılmadan onaylanması sonrası Greenpeace’in Akkuyu Nükleer Santral sürecine dair bilgisinin yetersiz olduğunu söyledi.
Greenpeace Akdeniz İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Devin Bahçeci; Bakan’ın açıklamalarını IMC TV’de yayınlanan Yeşil Bülten programında yanıtladı.
Devin Bahçeli ÇED raporunda belirtilmeyen bazı noktalarda cevap istedi ve bu sürecin şeffaf yürütülmediğini belirtti. Bakanın projenin atık konusunun nasıl çözüleceği ile ilgili detaylı açıklamaları kamu oyunun bilgisine sunmadığına değindi.
Hükümetler arasındaki anlaşmayı da ÇED Raporunu da incelediklerini söyleyen Bahçeli 24 Ekim tarihinde kabul ettiklerini açıkladıkları ÇED Raporunda halkın görüş bildirme sürecinden sonra değişiklik yapılıp yapılmadığına, gelen itirazların değerlendirildiğine dair herhangi bir açıklama olmadığını söyledi.
Greenpeace’in bu rapora ve aynı zamanda bu projeye dair itirazlarını özetlersek:
1)Sürecin şeffaf işlememesi.
2)Rusya’ya gidecek olan atıklar nereden gidecek? Boğazlardan gidecek olsa boğaz güvenliği nasıl sağlanacak? Bununla ilgili bir ÇED sürecinin başlatılıp başlatılmadığı. Atık taşınması konusundaki bilinmezlik.
3)Atıkların geçici olarak depolanması konusu. Bu atıklar nerede depolanacak?
4)Olası bir kaza anında çevresel, ekonomik ve sosyal olarak oluşacak zararlar nasıl karşılayacaklar? Sorumluluk mevzusunun açıklığı.
5)Türkiye’nin yasal mevzuatının herhangi bir nükleer santralin nasıl yapılacağına, nasıl işleneceğine, nasıl yönetileceğine, nasıl denetleneceğine dair detay bilgiler/detay mevzuatlar içermemesi.
Taner Yıldız’ın, “1 ay içerisinde ihale sürecine başlıyoruz.’’ açıklamalarına Greenpeace İklim ve Enerji Kampanyası Sorumlusu Devin Bahçeci, “Biz ve bizim gibi birçok STK, bu süreçte itiraz edecek.” dedi.
Kadın şefkati, doğa fedakarlığı İkisi şiddet karşıtı İkisinin kucaklayan aşkı…
Yeşili metalaştırma, kadını maddeleştirme. Doğaya ihanet istismar, kadına sürekli taciz Sömürü her ikisine, şiddet her ikisine. Doğar ekofeminizm. 70’leri arkada bırakıp da… Yeşil hareket ve feminist hareket etkileşimi ile kadının ve doğanın üzerindeki baskılara, tüm tehditlere ve dayatmalara karşı belki çığlık belki fısıltı.
Ekofeminizm uyanıklık hali. 1974’te François D’Eubonne tarafından kadınların dünyayı kurtarmak için önderlik edeceği ekolojik devrimin adı. Erkek egemen toplum ile endüstriyel kapitalizm arasında doğrudan bir bağlantı olduğu ortada. Doğayı sadece kaynak deposu halinde gören kapitalizm, erkek egemen toplumla doğayı yok ediyor. Erkek sonsuz güç sahibi olmak için hem doğayı alt emek hem de bulduğu her şeyi evcilleştirmek istiyor. Oysa kadın doğayla barıştıran, doğayı kucaklayan. Doğaya sahip olma değil ait olma bilincini geliştirmiş.
Kadın ki asırlık ormanların yok edilmesine karşı korkusuzca buldozerin önüne atlayabiliyor, derelerin nehirlerin özelleştirilmesini engellemek için aylarca su nöbeti tutabiliyor. Doğayla insanı ayrı tutmanın olanaksızlığını biliyor. Biliyor ki o zeytin ağacı kesilirse ekmeği gidecek, Validebağ Korusu imara açılırsa nefesi bitecek, Akkuyu’da nükleer santral kurulursa deniz ekosistemi dolayısıyla yediği balık bitecek,bir kömürlü termik daha gelirse sağlığı, GDO sofralara girdi miydi geleceği bitirecek. Ekofeminizmin kendi içindeki fikir ayrılıkları: 1. Kültürel (Biyolojik Temelli) Ekofeminizm
Kadın ve doğa arasında kurulan yakınlığı kadın biyolojisi ve psikolojisinin farklılığı ile temellendirir. Kadın ve doğa doğurganlık yetisi ile birleştirilir; şefkat, şiddet, ben merkezcilikten uzaklık, duygusallık, fedakarlık, tinsellik gibi kadına özgü özellikler ile bütünleştirilir.
2. Toplumsal Ekofeminizm
Tarihsel ayrım içerisinde oluşan kadın ve doğa ilişkisinden söz edilir. Ataerkil sistemin düalizlerini reddeder. Kadın ve doğanın sömürüsüne, kadın ve doğanın katline tepki olarak gelişir. Doğum, beslenme, çocuk ve yaşlı bakımına önem verilmesini tehlikeli bulur. Geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirmek değil kadınları potansiyellerini tam olarak gerçekleştirmeye çalışan varlıklar olarak tanımlar. 3. Feminist Çevrecilik
Üçüncü ayrılık ise, Kültürel (biyolojik temelli) Ekofeminizm ile Toplumsal Ekofeminizm arasındaki zıtlıklardan köprü kurmaya çalışır. Feminst çevreciliğe göre biyolojik ve psikolojik temellerle doğmuş bu yakınlık zamanla maddi temelini toplumsal süreçler içinde oluşturur.
Genel olarak baktığımızda ise Ekofeminizm kadınların yeşil direniş içerisinde aktif rol oynamasını benimser. Feminist ve yeşil hareketler eşitlikçi, anti-hiyerarşik sistemleri savunurlar. Kadın köleliğini biyolojik yapıyla açıklayan yalanı reddederler. ‘Öteki cins’ olan kadını güçlendirmeyi hedeflerler. Bu kapitalizme/patriyarkaya karşı kadını üstün/erk görerek değildir. Çünkü bir erke karşı başka bir erk yaratmak,cinsler arası eşitlikçi bir toplum geliştirmez. Özgürleşme ve doğayı özgürleştirme eylemiyle kadın, kendisini var ederken aynı zamanda özgür dünya yaratma mücadelesini sürdürmektedir. Doğa ile kadın asla ayrı düşünülemez.
Ve bu bütünlük barışı getirmelidir. Doğa ile kadın bütünleştiriciliği ile ekolojik devrimi getirecektir.
Ekonomi ile ekoloji arasındaki uyuşmazlığın çarpıcı sonuçlarına sahne olan Türkiye, son dönemde izlediği politikalarla bir yandan ekonomik göstergeler açısından yüksek rakamlara erişirken bir yandan da kirletme hızını en çok artıran ülkeler arasında yer almaya başladı. Bir gün ülkenin çevre tarihi kaleme alındığında AKP yıllarının, doğal varlıkların ve tarihi değerlerin artık geri dönülemez biçimde tahrip edildiği bir dönemi simgelediğinin yazılacağına kuşku yok.
Ekonomik gerekçelerin ekolojik kaygılara ağır basmasından kaynaklanan bu durumun ülke içinde yeterince bilindiği, sorgulandığı, gündeme getirildiği söylenemez. Doğal dengenin ekonomik büyümeye feda edilmesinden kaynaklanan sorunlar, yalnızca sınırlı sayıdaki çevrecilerin, duyarlı grupların, uzmanların ilgi alanına giren uğraş konuları olarak kabul edilmiştir. Bu durumun bir nedeni siyasetteki oy kaygısı ya da akademideki aşırı uzmanlaşma ise bir diğer nedeni de ülkenin güçlü bir çevreci ya da yeşil oluşumu destekleyecek ekonomik, toplumsal yapıya sahip olmamasıdır.
İşte bu yazıda, çevreciliğin ve yeşiller hareketin içinde bulunduğu yapısal sorunlardan, önündeki engellerden ve karşılaştığı zorluklardan yola çıkarak, siyasal alanda hareketin başarı kazanması için gündeme gelebilecek olası seçenekler değerlendirilmeye çalışılacaktır. İlk olarak doğa temelli arayışların Türkiye’deki olağan sıkıntılarına değinilecek, ardından hareketin bugünkü resmine bakılmaya çalışılacak, en sonda da “Ne yapmalı?” sorusuna aranacak yanıtların neler olabileceği üzerine bir tartışma yürütülecektir.
Medenileşme ve kentleşme ile birlikte yeşil alanları sorumsuzca yok ediyoruz. İnsan kendini doğadan üstün tuttuğu için kendisi dışındaki canlıları umursamıyor. Oysa ekolojik çözümler ile zararı en aza indirgeyebiliriz. Ekolojik köprüler de bunlardan biri…
Ekolojik köprü ya da ekosistem köprüsü, insan yapımı köprülerin hayvanların güvenle geçebileceği şekilde inşa edilmesidir. Yollar, demir yolları, elektrik hatları, boru hatları, yaban hayatını bölerek habitatların parçalanmasına neden oluyor. Orada yaşayan türler risk altına giriyor ve aynı zamanda trafik kazalarınada yol açılıyor. Ekolojik köprüler, hem yaban hayvanlarının hem de trafikteki insanların can ve mal güvenliklerini sağlamayı hedefliyor.
Ekolojik köprüler, vahşi yaşam geçitlerinin (Wildlife crossing) bir parçasıdır. Vahşi yaşam geçitleri; alt geçitler, üst geçitler, viyadük, tünel, amfibiler için tüneller, balık yolu, balık merdiveni, balık tüneli, kanallar (su samuru, porsuk ve küçük memeliler için), yeşil çatılar (kuşlar ve kelebekler için) gibi geçiş yollarını içerir. Özünde hepsinin amacı aynı; canlıların sorunsuzca hayatlarına devamını sağlamak ve habitatlarını korumak.
İlk vahşi yaşam geçitleri, 1950’lerde Fransa’da inşa edildi. Hollanda, İsviçre, Almanya ve Fransa gibi Avrupa ülkeleri, birkaç yıldır, yaban hayatı ve yolları arasındaki çatışmayı azaltmak için çeşitli geçiş yapılarını kullanıyor. En uzun ekosuyolu viyadüğü, 800 m uzunluğunda, Hollanda, Crailo yakınında.
Ekolojik etkileri ♦Yeşil Köprüler, yolların parçalanma etkilerini azalmak, yollar boyunca habitatları bağlamak, bölgesel ve bölgesel üstü göç yollarını korumak için uygun bir yöntem. ♦Eğer bir biyotip ağ stratejisine entegre ise, geçiş yardımları önemli koridor bölümlerine dönüşür.
Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü, 12 Nisan 2014 tarihinde ekolojik köprüler ile ilgili bir açıklamayı sayfasında yayınladı. Metinde, Karayolları ve Dışında Yaban Hayvanlı Ölümler Projesi (KARAYAP) kapsamında kara yollarına yaban hayvanları için ekolojik köprü kurduğunu ifade ediyor. Metnin tamamını okumak için tıklayınız. Türkiye’nin birkaç şehrinde ekolojik köprü örnekleri varsa da daha da arttırılması gerekiyor.
Ekolojik köprüler gibi vahşi yaşam geçitleri, habitatları korumak için sizce yeterli mi?
Gülek Boğazı ile Akdeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan otoyol üzerinde, tesis edilen köprü yenilenerek “Orman Ekosistem Köprüsü” olarak düzenlendi. Fotoğraf:OGM
Modernleşen toplum, geleneksel düşünüş biçiminden uzaklaşıp daha radikal kararlar almayı gerektirmektedir. Toplumu yönlendiren kararların bir bölümünü ekoloji ve buna bağlı sorunlar ve riskler belirlemektedir.
Geleneksel toplumdan modern topluma geçişte bireyler özgürleşmiş ve toplum baskısından kurtularak bağımsız olarak karar vermeye başlamıştır. Bu durum risklerden korunmanın da ancak bireysel çabalarla mümkün olabileceği sonucunu doğurmaktadır. Modernliğin kendi içinde modernleşmesi denilen “tepkesel modernleşme” kavramı ve buna bağlı oluşan toplum, bireysel özgürleşmenin yanında bilim ve teknolojiye de kuşkucu bakmaktadır. Buna göre; bilimin sunduğu veriler, bilim insanlarının yorumlayış biçimlerine göre farklılık göstermektedir. Bu noktada önemli olan husus, bilimsel verilerin yanında toplumun da bu sorunları nasıl algıladığıdır.
Bireylerin tepkesel modernleşme sürecinde özgürleşmesi, toplumdan soyutlanıp bireysel kararlarını verebilmesi bir yana, teknolojiye ve onun sunduğu olanaklara bu denli bağımlıyken -tarımsal üretimlerin dahi endüstriyle gerçekleştiği bir toplumda- özgürlük ne derece mümkün olabilir? Özgürlük salt toplumdan ve onların değer yargılarından soyutlanarak sağlanamaz. Ekonomik ve sosyal kaygılar da insanların özgürlüğünün önünde bir engel teşkil etmektedir. Dolayısıyla doğaya dönmek, -her ne kadar doğayı yitirme noktasına geldiysek de- sanıldığı gibi geleneksel anlayışa geri dönmek değil, aksine doğayla bütünleşerek özgürlüğümüze kavuşmak ve belki de yitirilen doğanın son çabalarla hayata döndürülmesi olacaktır. Elbette bu dönüşün kalıcı etkiler yaratması, toplumsal ve siyasal zemine oturtulduğu taktirde mümkün olmaktadır. Aksi halde, bireysel çabadan öteye gidemeyecektir.
Günümüzde teknolojinin, şahsi hayatlarımızda özellikle de içimizdeki engelliler için önemli etkileri var. Bilgisayarların, mobiliteden basite muhtelif kullanımlarının etkileri hayrete düşürüyor. Topluma faydasız gözüken insanlar artık abonman, sanatçı ve bilim insanı olabiliyorlar. O kişilerin ürünlere ve hizmetlere ulaşımı ayrıca yaşam şartlarının yükselmesi fazlasıyla geliştirilebilir. Fakat en basit teknolojiye bile sahip olamayanların durumuna ne demeli?
Bu yılki uluslararası gününün teması ise: ‘Sürdürülebilir Gelişim: Teknolojinin Vaadi.’ Teknolojiden yararlanılıp, engelli bireylerin kapsamlı işlemlerle birlikte tam ve eşit katılımı sağlanarak belirli sürdürülebilir gelişimler başarılabilir.
Her birimizin ise dikkatini vermesi gerekeken 3 tema var.
Bunlar;
♦ Engel Kapsayıcı Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri
♦ Felaket Risk Azaltıcıları ve Emniyet Müdahaleleri
♦ Fırsat Veren İş İmkanı Ortamları Yaratmak
Sürdürülebilir Gelişim Hedefleri, yardımcı teknolojilerin ve bağlantılı faaliyetlerin içerisinde bulunduğu ilk konsept. Afet riskleri ve müdahaleleri, engellilerin, yaşlıların ve diğer bireylerin yüksek ölüm oranlarını gelecekte azaltmak için programlanmalıdır. Yeni erken uyarı sistemleri ve yön bulma uygulamalarının birçoğu az popülasyonlu, özellikle de toplumun düşük teknoloji seviyesine sahip olduğu bilinen bölgelerinde binlerce hayat kurtarabilir.
Üçüncü konsept ise, hepimizin de yardım edebileceği iş ortamıdır. BM İnsan Hakları Bildirgesi ise her daim ‘evrenseldir.’ Olumsuz işveren davranışları ise, iş yerine erişilebilirliğin eksikliğinden veya işverenin ayırımcılık yapma eğilimleri göstermesinden kaynaklanabilir. Çoğu iş yerinde, açıklık, erişilebilirlik ve kapsayıcı olma hükümet desteği ve teşvikleriyle garanti altına alınmalıdır; aksi takdirde hepimiz bir milyar engelli insanın zeka, yetenek ve tecrübe katkısını kaybetmiş oluruz. Her şeyden önemlisi bugün, sosyal, ekonomik ve tutumsal engellerimizden tamamıyla kurtulmalıyız.