Gün
geçmiyor ki ülkemizde yeni haberler ortaya çıkmasın. Her çıkan haber içimi daha
da acıtıyor. Ölen kadınlar, çocuklar; bir hiç uğruna, belki evrimsel sürecin
getirdiği bir içgüdü ile birbirine yok etme pahasına saldıran insanlar…
Ülkemiz Mustafa Kemal Atatürk ile belki de diğer ülkelerin tahayyül bile edemeyeceği inkılaplar yaptı. Öylesine hızlıydı ki bu devrimler belki halk içselleştirmekte zorluk çekti. Ve hatta algılayamadı, zaten dahili ve harici bedbahtlar ülkenin selamete erişmesini istemiyordu. Belki de kendi çıkarları sarsıldığı içindi. Belki de kararlar artık insanların belirli genlere sahip olduğu için alınmayacaktı. Artık hanedanlık yoktu. Yeni bir kavram türeyegelmişti. Demokrasi… İlkokulda sürekli bu kavram üzerinde duruldu. Gayet önemliydi. Artık insanların hayatını etkileyen kararlar, devlet işleri, savaş ve barış, ekonomi, eğitim, yer gök, bugün yarın, kısacası insana dair her şey çoğunluğun teveccühünü kazanmış insanlar tarafından alınacaktı. Kulağa ne de hoş geliyor değil mi?
Şimdinin Demokrasisi
Peki ya şimdi neler oluyor? Şimdi ülkemizde kötü şeyler olmaya başladı. Tarif edilen demokrasi kavramı bozulmaya başladı. Çoğunluğa sahip olan insanlar kendinde tüm yetkileri toplama çabasında, bu demokrasi kavramının ruhuna aykırı, daha doğrusu kuvvetler ayrılığı ilkesine… Birazcık anayasa hukuku dersi almışlığım var. Bu ders çok hoşuma giderdi. Günümüzde olan birçok olgu geçmişe dayanıyordu. Geçmiş bugünü öylesine fazla etkiliyordu ki şimdinin şimdide yaşandığına inanmak çok ama çok güçtü. Anayasa sistemlerinde hükümetler hakkında birçok fikre sahip oldum. Anayasalar hakkında, İngiltere Kraliyeti hakkında, avamlar ve lortlar hakkında, çift dereceli meclisler hakkında, oligarklar hakkında, Roma hukuku hakkında, teamüli ve kazuistik anayasalar hakkında… Bu fikirler zaman geçtikçe ve gözlem yaptıkça daha fazla anlam ifade etmeye başladı. Ülkemizi gözlemledim, yurtdışına baktım; insanların arasında siyaset tartıştım. Televizyonlarda siyasete dair acı ifadeler gördüm. Ve sonunda ülkemizin içinde bulunduğu durum hakkında bir yazı karalamaya karar verdim. Bilmiyorum yetkinliğim buna elverir mi? Ben yine de denemeye çalışacağım.
Bizim gibi ülkelerde, sanırım bu ifadeyi çok fazla kullanacağım amacım ülkemizi kötülemek değil, amacım eleştiri ile aksayan yönlerimizi geliştirmek, demokrasi kavramı seçimlerden ibaret maalesef. Bu da halkın iradesinin yalnızca sandıkta tezahür etmesine yol açıyor. Sandık dışında demokrasi bilincine sahip değiliz, sahip olanları tenzih ediyorum, çoğunluk hakkında çok keskin yargılara sahibim bunun için bilinçli insanlardan özür dilerim. Bizim gibi ülkelerde ülkeyi yönetme işi siyasetçiler tarafından yapılır. Bu insanlar yönetme yetkisini sandıktan alır, sandığa hesap verir; kulağa yine çok hoş gelen bir cümle. Halk kendini yöneten insanlara hesap sorabiliyormuş gibi görünüyor. Bu hesap sorma kısmı doğru fakat hesap günü öylesine geçiyor ki ödenen hesabın hiçbir hükmü kalmıyor. Sandık… Siyasilerin tek korkusu, yasalar ve diğer her şey dahil. Padişahlaşan siyasetçiler sadece ve sadece sandıkta çoğunluğu kaybettikleri zaman tahtlarını bırakıyorlar. Bu cümle demokrasimizin nasıl bir halde olduğunu ortaya koyuyor. Padişahlık ve oy kullanma, meclis ve tek adam… Çoğunluğun alması gereken kararları alan tek bir zümre. Sadece çoğunluğu sağladığı için toplumun tamamına hükmetme yetkisi. Ve işin enteresan kısmı ülkemiz padişahlarının, Mustafa Kemal Atatürk’ü tenzih ederim, dünyanın bütün bilgilerine sahip olması. Yediden yetmişe, ekonomiden hukuka, mevsimlerden geleceğe, geçmişten günümüze, sınavları, vergileri, yolları ve köprüleri, matematiği, insanlığı, dinleri, yalanları ve doğruları, vatanperverleri ve vatan hainlerini onlardan iyi bilen başka biri daha yok(!) (Bilmeyenler için söyleyeyim bu ünlem işareti söylediğim bütün cümlelerin aksini iddia ettiğimi belirtiyor) Ne muhteşem bir kapasite, Tanrısal bir olgu neredeyse. Fakat demokrasini ruhuna aykırı. Demokrasi tek adamlıktan kurtulmak, gücü kısıtlamak, yetkileri parçalamak ve işi işin ehline teslim etme amacı taşır. Halkı çoğunluğun gücünden korumak için oluşturuldu.- Açıklamak gerekirse sandığın kötü bir huyu vardır. Sandık belli bir oy oranı ile bir kesimi iktidara getirir fakat yetkiyi kullanma sırası geldiği zaman yetkililer belli bir kesim tarafından seçildiklerini unutarak ülkenin tamamının oyunu almışçasına kararlar almaya başlarlar. Yakın zamanda seçim de yoksa hiçbir şey akıllarına gelmez. Öylesine hoyratça kullanılır ki bu yetki neredeyse kendine oy veren insanların dahi canı yanar.
Siyaset Edebiyatı
Yukarıda bahsettiğim konu ülkemizin içinde bulunduğu durumun sistem açısından incelenmesidir. Neden biz muasır medeniyetler yolundan ayrıldık? Neden siyasiler ve tebaa arasındaki makas bu kadar açıldı.- Yine bir karmaşa, tebaa tabi olan demektir. Fakat demokrasiler tabiiyet barındırmaz, sahibidir halk siyasilerin. Bu kavramlara değiniyorken Franz Kafka’dan bahsetmemek olmaz. Davasında da Şatosunda da günümüzü yansıtmış. George Orwell’ı hiç saymıyorum zaten. 1984 ve Hayvan Çiftliği başucu kitaplarım arasındadır ve ufkumu üçe beşe katlamıştır. Franz Kafka’nın Şatosu bürokrasileri ve iktidarın ucundaki yetkileri çok güzel betimler. Eğer Şatoda çalışıyorsanız en yüksek dereceli insansınız. Günümüz milletvekillerine çok benziyor değil mi? Ve her şeyin en iyisine sahipsiniz. İnsanlar sizi el pençe divan durumda karşılar. Fakat seçim zamanlarda bu durum tam tersi yönde değişir. Siyasiler halkın önünde eğilir ve hatta tüm palyaçolardan daha komik hale gelirler. Bizim ülkelerin demokrasi şölenidir bu günler. Geçmişte bu durumu şöyle açıklardım. Demokrasi bizim gibi ülkelerde dört yılda bir geçen kuyruklu yıldız gibidir. Dört yılın sonunda bir günlüğüne gezegenimizin kenarından geçip gider. Geriye kalan üç yıl üç yüz altmış dört gün boyunca maalesef tek bir insana kalır yönetme yetkisi. Hesap sorulmazlar, hesap da vermezler. Ödeme yapmazlar, maaşlarının basamaklarını saymak çok uzun sürer. Saraylarda yaşarlar, lüks tüketim yaparlar-Çünkü itibardan tasarruf edilmez diye süregelen bir geleneğe sahiptirler(!)
En lüks araca binerler, meclis sadece belirli gün ve haftalarda çalışır. Diğer günlerdeyse çalışıyormuş gibi yapılır. Devam zorunluluğu yoktur onlar için. Meclisteki ceylan derisinden koltuklar sadece halkın gözünü boyamak içindir. Burada siyasiler iktidar ve muhalefet olarak iki kesime ayrılır. Muhalefetin neredeyse hiçbir yetkisi yoktur. Çoğunluk iktidarda olduğu için ve alınması gereken kararlar çoğunluk tarafından alındığı için muhalefet mecliste sadece konu mankeni durumundadır. Hiçbir konuda uzlaşamazlar. Fakat uzlaştıkları sadece bir konu vardır. Bunu herkes bilir, bu meclisin yazısız kuralıdır. Her milletvekili bu oylamada aynı tarafta bulunur. Vekil maaşlarına yapılması beklenen yüzde epey çokluk zam. Hiç tartışılmaz, hiç sorgulanmaz. Tek konu acaba maaşı ikiye mi katlasak yoksa üçe mi(!)
Eşitsiz Refah
Bizim gibi ülkelerde meclisin işleyişi yukarıda belirttiğim gibidir. Eminim demokratik ülkelerin siyasileri de bu gibi bir sisteme sahip olmayı isterdi. Dokunulmazlık diye bir kavrama sahiptir bu insanlar. Vatana ihanet dışında hiçbir suçtan dolayı yargılanamazlar. Fakat vatana ihanet kavramını bilen bir hukukçu yoktur. Acaba asgari ücretin çok katı bir maaşa sahip olmak vatanperverlik sayılabilir mi? Halkın belini bunca verginin altında bükmek vatanseverlik midir? Fil dişinden saraylarda neredeyse yemeği ağzına koyan birilerine sahip olmak vatan için ne demektir? Halkın içinde bulunduğu durumu görmezden gelmek nasıl oluyor da vatandaşlıktan sayılıyor?
Bu yazıyı asgari ücrete getirilmesi planlanan zam üzerine yazdım. Fakat çok uzun zamandır bu olgulara değinmek istiyordum. Halkın bir an önce bilinçlenmesi gerekmekte. Demokrasi ile padişahlığın, meclis ile tek adamlığın, hukukun üstünlüğü ile üstünler hukukunun karıştırılmaması gerekiyor. Şöyle bir önerim var asgari ücret vekil maaşının çeyreğinden az olamaz. Eğer vekil maaşını artırmak isterlerse asgari ücreti de artırmak zorunda kalsınlar. Bu yazıyı burada sonlandırmak istiyorum fakat gelecekte bir yerde devam niteliğinde bir yazı daha yazmak istiyorum. Zihnimde hala demokratik kavgalar oluyor. Ve büyük ihtimalle söylemeyi unuttuğum ve paylaştıktan sonra aklıma gelecek şeyler de olacaktır. Saygılarımla…
2019 sona ererken kadınlar için mücadele etmenin anlamı hayatta kalmak olarak özetlenebilir. Kadına yönelik şiddetin evden, işyerlerine, sokaklara taştığı bir yıl geçirdik. Erkek şiddeti polis şiddetiyle yarıştı. Münferit sayılan şiddet olayları ve kadın cinayetleri günden güne arttı. Taciz, tecavüz, çocuk istismarları derken sayısız şiddet gerçeği ile karşı karşıya kaldık. Ve en kör göze batacak şekilde kime düşüncesi sorulsa hemen herkesin ülkenin en önemli sorununun “kadın cinayetleri” olduğunu dile getirdiğini gördük. Buna sevinsek mi üzülsek mi derken “şiddet” olgusunun artık aşk cinayeti, aile cinneti vb. ne olduğu belli olmayan bir takım münferit olaylardan sayılmasından çıkıp yükselen kadın mücadelesi sayesinde apaçık erkek şiddeti ve kadın cinayetleri olarak anılması, kabul görmesi en önemli kazanımlarımızdan birisi oldu.
Şiddetiniz Sistematik, Kadın Cinayetleri Politiktir
2019 “Erkek şiddetinin sistematik, kadın cinayetlerinin politik” olduğu söylemimizin adeta hemen her gün kendini kanıtlayan örnekleriyle doluydu. Kadın bedeninin erkek tahakkümünde tutulmak istenmesi hala şiddetin kaynağı durumunda. İşte bunun için erkek şiddeti sistematik ve sonucunda açığa çıkan kadın cinayetleri politiktir diyoruz. Erkeğin kadının üstünde her türlü söz ve karar hakkı olduğunu zannetmesi, kadının aileden bağımsız bir varlığının olamayacağının dayatılması, kadının boşanmak istemesi, şiddete karşı koyması ve erkek egemenliğine itiraz etmesi en çok yaşadığımız konular oldu. Bu sene içerisinde her fırsatta gündeme ve meclise getirilen nafaka hakkının ortadan kaldırılması ile boşanmanın zorlaştırılması ile ilgili yapılmak istenen düzenlemeler ailenin kutsanması ile kadının aileye hapsedilmek istenmesinin en önemli göstergelerinden oldu. Yine tecavüze uğrayan çocukların tecavüzcülerle evlendirilmesini kolaylayan düzenlemeler kadınların en önemli gündemlerinden oldu. 25 Kasım ve 8 Mart gibi kadınların mücadele tarihinde çok önemli yerlere sahip olan günlerde kadınların sokaktaki isyanları bastırılmak istendi. Çünkü mücadele ile kazandıklarımız elimizden alınmak isteniyor. Patriarka ve erkek egemenliği güçlendirilmek isteniyor. Buna karşın kadınlar seslerini birbirine duyurmakta ve örgütlenmekle ilgili ısrarlarından vazgeçmedi. Ve aslında 2019 kadınların yılı oldu. Yükselen kadın mücadelesinin yılı oldu. Dünyanın her yanında enternasyonalist bir duyguyla birbirine bakarak, birbirini duyarak, birbirine güç vererek ve öğreterek büyüdü. Türkiye’de kadın mücadelesi yükseldi. Ve somut kazanımlar elde ettik.
İntihar diye yutturmak istedikleri Şule Çet davasına sahip çıkan kadınlar sayesinde gerçekler açığa çıktı ve örtbas engellendi. Artık kolay kolay intihar süsü verilerek kadın cinayetleri örtbas edilemeyecek ve kadın katilleri aramızda dolaşamayacak. Ceren Özdemir Ordu’da erkek şiddetiyle hayatını kaybetti. Cinayeti işleyen Özgür Arduç aklının başında olmadığını dile getirerek psikolojik sorunların arkasına sığınmak istedi. Ancak biz kadınlar şiddetiniz sistematik diyerek rastlantısal bir şekilde öldürülmediğimizi, her gün sıradan aklı başında erkekler tarafından öldürüldüğümüzü ve şiddete uğradığımızı haykırdık. Ve yine kadınların seslerini yükseltmesi sayesinde Özgür Arduç işlediği suçun bedelini ödeyecek. Kadınlar bu davanın da takipçisi olmaya, Ceren’in yanında olmaya devam edecek. En çok bildiklerimiz duyduklarımız dışında daha pek çok yerde, daha çok mahkemede kadınlar erkek yargıya fırsat vermiyor, vermeyecek.
2019’da dünyanın küresel ekonomik krizi her yerde sarsıcı sonuçlar yaratmaya devam ediyor. Şili’den Fransa’ya, Lübnan’dan İspanya’ya kadar kadınlar yoksulluğa ve neoliberalizme karşı mücadelede de en ön saflarda Daniela Carrasco’nun isyanını haykırıyor.
2019 bir de Las Tesis ile sallandı. Şili’den havalanan rüzgâr tüm Dünya’da ve Türkiye’de esti, gürledi ama geçmedi. 2020’de de “Suçlu Sensin” demeye devam edeceğiz. Danslarımızla, kahkahalarımızla, sokakta büyüyen isyanımızla 2020 de dirençle direnişle geçecek. Erkek düzenin yasaklamalarına rağmen kadınların mücadelesi büyüyecek. Erkeklerin iktidar alanları küçülecek. Hepimize iyi yıllar….
2019’un bitmesine sayılı günler kala, kendimi şöyle arkama yaslanıp, 2019’un nasıl bir yıl olduğunu düşünürken buldum. Bu düşüncenin ışığında beni meşgul eden sorulardan biri bazı kitaplar, filmler, performanslar, müzikler, oyunlar, sergilerle ilgili neden yazmadığım sorusuydu. Galiba kalemim de ben de biraz hassastık ve kadın cinayetleri, çocuklara yönelik suçlar, yazıyla kurduğum ilişkide bir tür kırılma yaratmıştı: “Hayatın lüksleri üstüne yazmanın ne anlamı var?” Bazen benim için bu sorunun cevabı boşluk oluyordu. Yıl bitmeden bu boşluktan çıkmam gerektiğine karar verdim. Okuduğum son kitap üstüne yazılmayı hak eden türdendi ve pek çok okur, okuyacak yeni ve iyi kitaplar arıyor olabilirdi. O zaman, Varamayan’dan, 2019’lu bir öykü kitabından bahsetmeliydim.
Varamayan
Büke’nin Varamayan’ı iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kitaba da adını veren: Varamayan. Varamayan, ben de, uzun, upuzun bir tren yolcululuğunda, kompartmanlardan birinde unutulmuşlık / bırakılmışlık hissi uyandırdı. Bir kere de Bir Zamanlar Anadolu filmini izlerken benzer bir hisse kapılmıştım. Sanki o kasabada olan biteni izlemek için bir sinema salonuna bırakılmıştım. O duygu, filmden sonra da bir süre peşimi bırakmamıştı. Varamayan’ı bitirdikten sonra da işte tam da bu duygu yüzünden kitabı okumaya kısa bir süre ara verdim.
Bir yandan da Varamayan’ı, Bir Zamanlar Anadolu’dan farklı kılan bir şeyi düşünüyordum. Önce bunu bırakmadığı kekremsi tada bağladım ama sonra aklıma H. E. Bates’in* öykü için söylediği “Yaşama ve yazına aynı anda gülmektedir ve bu olağanüstü güzel bir niteliktir.” sözleri geldi. Evet, Büke hem Varamayan öyküsünde hem de kitapta yer alan diğer öykülerinde tam da bunu gerçekleştiriyordu.
Şiire Göz Kırpmak
İkinci bölümde yer alan on bir öyküyü de okuduktan sonra Büke’nin öyküsüyle yakaladığı şeyin tam da Berger’in “Düzyazı, şiirden çok daha güvenilirdir. Şiir ise açık yaraya konuşur.” dediği güvenli yer olan düz yazıdan yine de açık yaraya konuştuğu aklımdan geçti.
Hatta yine Berger’in,
“Şiir dile, bu kayıtsızlığı ortadan kaldıracak ve bir şefkat gösterecek şekilde hitap eder.” “Bu kesintisiz çabanın görevi, hayatın ayırdığı ya da şiddetin parçaladığı şeyleri bir araya getirmektir.”** sözlerini de Büke’nin öykülerinde bulmak mümkündü. Yani Büke’nin öyküleri, açık yaraya konuşuyor, kayıtsızlığı ortadan kaldıracak ve şefkat gösterecek şekilde hitap ediyor ve hayatın ayırdığı ve şiddetin parçaladığı şeyleri yeniden bir araya getiriyordu.
Hatta bazı öykülerdeki dilin şiire göz kırptığı bile söylenebilirdi.
“Biz sarılamadığına da Meryem diyelim.
Biz bize Meryem diyelim, en iyisi.
Çünkü göğsümüz daralmıştı ve hepimizi yakan yangından bir ferahlığa gitmek istiyorduk.” Varamayan’dan s.62
Visio Beata***
Bu incecik öyküler bittikten sonra kendime bir kahve yapıp, hâlâ bir kompartımanda unutulmuşluk hissimi de üstümden atmadan, ayaklarım kaloriferin üstünde bir süre kitaptaki temel duygunun ne olabileceği üstüne fikir sörfü yaptım. Bu paragrafın başında da söylediğim gibi hemen hemen bir kompartımandaydım ve fikirlerin dalgalarıyla sörf yapıyordum. Sonunda buldum:
“Visio Beata,” dedim kendime, okurunda da benzer hisler yaratır mıydı bilemiyordum ama
“Sonuçta hatırı sayılır miktarda edebiyat, rahatsız edici bir iletişim sorununun isabetli yan ürünü olarak görülebilir.” diyordu Tim Parks.****
Üstelik Varamayın’ın kendi içinde türün tüm avantajlarını ustalıkla birleştirip edebiyat dediğimiz hazzı damakta bıraktığı aşikardı.
Alıntılar
*H. E. Bates, Kısa Öykü Yazınsal Bir Tür Olarak.
**John Berger, Görme Biçimleri.
***“Visio beata: Latince sözlük anlamı: mutlu bakış. Teolojik metinlerde “Tanrı’yı hissetmek” anlamında kullanılır. S.75 Robert Musil Hayalperestler.
450 gr. karnabahar, Kıyılmış 2 diş sarımsak, 170 ml. Su, 2-3 yemek kaşığı zeytinyağı, 1 çorba kaşığı taze limon suyu, 3 yemek kaşığı glutensiz nutritional yeast (besin mayası), 1 + 1/2 çay kaşığı deniz tuzu 1/4 çay kaşığı karabiber, Garnitür için taze dereotu
Yapılışı:
Karnabaharı yıkadıktan sonra çatalla yumuşayana kadar 10 dakika boyunca bir tencerede kaynatın. Ardından suyunu iyice süzün.
Süzülmüş karnabaharı yüksek hızlı bir blendera aktarın. Kalan malzemeleri ekleyin ve tekrar karıştırın. İhtiyaç duyarsanız biraz daha besin mayası ve deniz tuzu ekleyin ardından ipeksiz pürüzsüz bir kıvama gelene kadar karıştırın.
Karışımı bir tencereye aktarın ve ısıtın. Sos çok koyuysa, biraz daha su ekleyerek inceltin ve kaynayana kadar pişirin. Tercihinize göre haşlanmış bir makarna ile birleştirin. (Ben glutensiz siyah pirinç eriştesi kullandım ve 4 dakika pişirdim. Herhangi bir çeşit makarna ile iyi eşleşir.) Afiyet olsun!
2019, bir önceki yılın aksine dünyada pop, folk, indie ve R&B gibi müzik dallarına birçok klasikleşmeye aday ve dönüştürücü, gidişatta yön değiştirici albümlerini piyasaya sürüldüğü bir yıl oldu. Kaliteli, sanatsal ve deneysel R&B, lo-fi rüzgarları estiren bedroom pop ve indie folk, öne çıkan akımlar oldu.
Yıla damgasını vuran ve büyük ölçüde önümüzdeki birkaç yıla da damgasını vuracak isimlerin başında Billie Ellish geldi. Tarzıyla, duruşuyla, müzikal yönüyle her açıdan ezber bozan deyimini hakediyor Ellish ve gelecekte yapacakları konusunda da kesinlikle merak uyandırıyor. R&B, hip-hop ve rap’te de Tyler The Creator, Little Simz, Sudan Archives başta olmak üzere birçok ismin albümleri standartları gerçekten çok üste taşıyan, bu akımları sanatsal bir boyuta da yükselten albümler oldu. Ariana Grande, ana akım popta sadece birkaç hit değil, gerçekten topyekün iyi bir albümle de olunabileceğini gösterdi
Yılın albümlerinden biri Nick Cave’in albümüydü. 15 yaşındaki çocuğunu kaybeden Cave tüm duygusal birikimi adeta Ghosteen albümüne yansıdı. Angel Olsen, Sharon Van Etten, Weyes Blood gibi kadın şarkıcılar da gerçekten 2010’ların en iyi albümleri listelerine girebilecek düzeyde albümleri bu yıl müzik alemine hediye ettiler
İşte yılın iz bırakacak albümlerinden şarkılar
Vampire Weekend – Father of the Bride
Ariana Grande – Thank You! Next
Little Simz – Grey Area
Sudan Archvies – Athena
Tyler, The Creator – Igor
Nick Cave and Bad Seeds – Ghosteen
Angel Olsen – All Mirrors
Lana Del Rey- Norman Fucking Rockwell
Billie Ellish – When We Fall Asleep, Where Do We Go
Weyes Blood – Titanic Rising
Fontaines DC – Dogrel
Sharon Van Etten – Remind Me Tomorrow
Elbow – Giants of All Sizes
William Tyler – Goes West
Yıla damgasını vuran ve büyük ölçüde önümüzdeki birkaç yıla da damgasını vuracak isimlerin başında Billie Ellish geldi. Tarzıyla, duruşuyla, müzikal yönüyle her açıdan ezber bozan deyimini hakediyor Ellish ve gelecekte yapacakları konusunda da kesinlikle merak uyandırıyor. R&B, hip-hop ve rap’te de Tyler The Creator, Little Simz, Sudan Archives başta olmak üzere birçok ismin albümleri standartları gerçekten çok üste taşıyan, bu akımları sanatsal bir boyuta da yükselten albümler oldu. Ariana Grande, ana akım popta sadece birkaç hit değil, gerçekten topyekün iyi bir albümle de olunabileceğini gösterdi
Yılın albümlerinden biri Nick Cave’in albümüydü. 15 yaşındaki çocuğunu kaybeden Cave tüm duygusal birikimi adeta Ghosteen albümüne yansıdı. Angel Olsen, Sharon Van Etten, Weyes Blood gibi kadın şarkıcılar da gerçekten 2010’ların en iyi albümleri listelerine girebilecek düzeyde albümleri bu yıl müzik alemine hediye ettiler
Yazarımız Ayşenur Özdemir, bu kez de kadın imgesinin tüketimi ve reklamlarda buna bağlı feministi bir dönüşüm yaşanıp yaşanmadığını sorguluyor. Yıllarca kadına yerini empoze eden reklamlarda gerçekten bir dönüşüm var mı, reklam sektörü günah mı çıkarıyor, yoksa her şey bir yanılsamadan mı ibaret. İki bölümlük yazının ikinci bölümünü sunuyoruz.
Antiprenses hareketi başlıyor…
Kız çocukları prenses masalları ile büyütülür. Prenses masallarına inandırılır. Bu masallardaki prenseslerin tek vasfı dillere destan güzellikleridir. Ve güzellikleri mücadele ile elde edilen bir başarı değildir. Prensesler sadece güzeldir ve güzel olmaları onları elde edilecek bir ödül konumunda betimlemeye yeterli bir nedendir.
Evet feminist bakışın da yıllarca eleştirel bir tutumla karşı çıktığı prenses masallarının bu sefer bir soğuk ağda bandı reklamına konu olduğunu görüyoruz. Üstelik karşı çıktıkları bu konuyla alakalı güzel de bir kavram geliştirmişler; antiprenseslik.
İşin ilginç yanı reklam televizyon reklamcılığına eleştirel söylemlerle başlıyor. Reklam yıldızımız depo tarzı bir mekâna giriyor. Bu mekânda yerleştirilmiş televizyonlardan;
Göz kamaştıran uzun bacaklar
Pürüzsüz vücutlar
Şeklinde söylemler duyuluyor.
Prenses prenses
Gerçek bir prenses
Reklam yüzümüz televizyonların fişini çekiyor. Kameraya dönüp
Değilsem. Her halimle bensem. Antiprensessem. Mesela yüzümle. Pürüzler like götürür mü? Filtreler like getirir mi? Sosyal medya yargıçlarına gülümsüyorsam. Takmıyorsam. Mesela bacaklarımla. ‘Ooo tüyler, aaa selülitler’ diye bakanlara inat ‘vaav nasıl yaptı onu’ dedirtsem. Kim ne der korkmuyorsam. Mesela kollarımla. İstenmeyen tüylerim mi? Yoksa dövmelerim mi? Başkaları değil ben nasıl istersem. Tüylü olmayan var mı? E almayan var mı? Tüylerimi almak ya da almamak. Benim tercihim. Nerede ne zaman istersem. Veetle sen, nasıl istersen.
Şeklinde uzun ama vurucu reklam metnini okuyor.
Aslında bu reklam veetin daha önce yaptığı reklamların tam aksidir. Kendi ile çelişir ya da kendini eleştirir. Pürüzsüz bacaklar, ipeksi pürüzsüzlük gibi kalıplarla aklımıza gelen bu markanın bir gün çıkıp vücut tüyleri ile barışık olan kadın akımını olumlaması kendi içinde ciddi bir devrimdir.
Reklamın vermek istediği mesaj hem güzeldir hem de doğru. Bir kadının tüylerini alıp almaması bir ağda bandı ya da tüy dökücü krem markasının bileceği iş değildir o kadının kararına bağlıdır.
İçinden geldiği gibi giyin…
Gelelim bir diğer ‘kadınsal konu başlığına’ moda. Televizyonlarda yapılan moda programlarından tutunda sosyal medya hesaplarına kadar herkes kadınlara ne giymesi gerektiği konusunda fikir verir. Tek tipleşme konusunda en tüketilebilir unsur kıyafetler. Her sezon yeni kreasyonlarla karşımıza çıkan markalar arasında nasıl sağ kalabiliriz ki. Avuç dolusu paralar harcayarak hiç ihtiyacımız olmadığı halde aldığımız kıyafetleri kendimiz mi seçiyoruz? Yoksa önümüze konanlar arasında tercih yapıp yine günün sonunda kendimiz seçmişiz algısına mı kapılıyoruz? Hiç yaşamadınız mı? Asla giymem dediğiniz tarzda bir kıyafeti üç sezon sonra dolabınıza astığınız anı.
Bir kadın giyim mağazası olan ve daha çok basic parçalar üreten addaksın sloganı bu konuda dikkat çekici. İçinden geldiği gibi giyin. Marka bu sloganı pratiğe ne kadar dönüştürülebilir tartışılır ama giyinmek konusunda akıl değil cesaret veren bir slogan olduğu yadsınamaz bir gerçek. Zira moda insanın içinden geleni, kendine yakışanı giymesi değil midir?
Onlar isterse yapar…
Evrimsel süreci incelediğimizde kadının erkekten daha güçsüz olduğuna dair yargıya sebep olan şeyin doğum ve regl süreci olduğunu görebiliriz. Kadınların doğurganlıklarının sonucu olan aylık regl dönemleri maddi manevi en zor süreçlerinden biridir kadın için. Sırada tamamen kadınsal bir ürün olan ped reklamı var.
Reklam filmi ilk önce beyaz ekran üzerine siyah yazılarla yazılmış; Özel günlerin kadınları durdurduğunu düşünenler var oysa onlar isterse yaparlar, sloganı ile açılıyor. Daha sonra;
Hassas olduğu doğru ödüllü tarifleri konusunda (Bir restoranın mutfağında ağır patates çuvalı taşıyan bir kadın aşçı izliyoruz)
Özel günlerinde havadan sudan sebepler onu durdurmaya yetmez (Bir haber muhabirinin zorlu hava şartlarına rağmen yayın yaptığı görüntüsünü izliyoruz)
Özel günlerinde modunun düştüğünü zannedenler zirveden bakınca görünmüyor (Tırmanan bir dağcı görüyoruz)
Solgun görünmek mi o hayata renk katmayı tercih ediyor (Kocaman duvarı boyayan bir kadın ressam karşımıza çıkıyor)
Dış ses (-kadın) başarmak istediklerinde özel günler onlara engel olmadı. Pedleri de öyle. Yüzde yüze kadar rahatlık ve güven yeni Kotex’de diyor.
Reklam içeriği olarak diğer ped reklamlarından çok da farklı bir reklam demek mümkün değil açıkçası. Çünkü ped reklamlarında vaadedilen pedi kullanıp sancılı günlerine rağmen hoplayıp zıplayarak günlük hayatına devam eden kadınlar izledik yıllarca. Fakat kadının özel günleri nedeniyle karar verebileceği savcılık gibi mecralarda, askerlik gibi mesleklerde çalışmamaları gerektiğine kanaat getiren zihniyetlerin de olduğunu biliyoruz. Reklamın bu minvalde vermek istediği mesaj mühim. Evet kadınlar doğurganlık özelliklerini devam ettirebilmek için hayatının büyük bir bölümünü bu regl sürecini tekrarlayarak yaşamak zorundadırlar. Fakat bu hiçbir pozitif ayrımcılık görmeden erkeklerle birlikte hayatın aynı zorluklarına göğüs gerebileceklerinin anlatıldığı bir reklam olmuştur.
Bir kadın her şeyi değiştirir…
Erillik atfedilen bir spor dalı futbol. Stadyumlar kadın bedenine yönelik cinsiyetçi hakaretler ve küfürlerle dolup taşıyor. Eril söylemler yeniden ve yeniden üretiliyor. Üstelik milli kadın futbolcular erkek futbolcular kadar başarılara imza atmalarına rağmen hakkettikleri değeri görmüyorlar.
Visa’nın ‘bir kadın her şeyi değiştirir sloganı’ ile resmi sponsorluğunu yaptığı 2019 FİFA Kadınlar Dünya kupası TV reklamı var sırada.
Bu reklamın feminist okumalar yaptığımız diğer reklamlardan daha farklı bir yerde olduğunu söylemek mümkün. Çünkü genelde kişisel bakım ürünleri veya moda ile ilgili firmalar feminist bakış açısıyla reklamlar çekmeye yönelmişlerdir.
Bir hediyeydi belki de
Ya da bir şut.
Bir idol
Bir takım seni aralarına kabul eden
Bir kişi sana inanan
Bir an gelir oyunun tüm kuralları değişir
2019 FİFA kadınlar Dünya kupası resmi sponsoru Visa
Bu sırada kızına malum kredi kartı ile krampon alan bir baba görüyoruz. Ardından gerek stadyumda gerek sokak aralarında futbola gönül vermiş en az erkekler kadar yetenekli ve istekli kadınları eşit sürelere ayrılmış görüntülerle art arda izliyoruz.
Daha sonra Visa sokakta kurallar değişiyor, futbol da kurallar değişiyor ve sahada kurallar değişiyor şeklinde bu reklam filminin üç farklı konsepte devamını yayınlamıştır.
Bu reklam filmlerinin kurguları şu şekildedir;
Sokakta kurallar değişiyor
Halı saha maçında sakatlanan oyuncunun yerine bir ‘adam’ istenir. Ve kadraja krampon giymiş bir çift ayak girer. Ben varım der. Sakatlanan oyuncunun yerine girecek olan ‘adam ’bir kadındır.
Futbolda kurallar değişiyor
Bir ayakkabı mağazasında satıcı kadın elindeki kutularla genç bir çiftin yanına gelir. Getirdiği kramponları erkeğe uzatır. Erkeğin yanındaki kadın kramponu alır. Güzelmiş der. Satıcı kadın şaşırır.
Sahada kurallar değişiyor
Erkek çocuklar sokakta futbol oynuyordur. Topları kaçar ve oradan geçen birinin ayağına gider. Çocuklardan biri abi topu atsana der. Topu tutan kişi topu birkaç kere sektirdikten sonra havalı bir şekilde çocuklara geri atar. Çocuklar şaşırır. Çünkü bu kişi abi değil bir abladır.
Reklamın ana sloganı bir an gelir tüm kurallar değişir. Bakalım bu reklam önyargıları değiştirir mi göreceğiz.
Şeker mühendisi…
Turkcell’in destek projesi reklamına geldik son olarak.
Sevimli ve hayalperest bir kız olan Zeynep büyüyünce şeker mühendisi olmak istemektedir. Bu sevimli hayal büyüklerinin hoşuna gider, arkadaşlarını ise güldürür. Ama her türlü ilgi çekicidir. Zeynep şeker mühendisi olmak istemektedir fakat bunu nasıl yapacağını bilmiyordur. Bir gün öğretmeni ile bu konuyu konuşur. Çevresindekilerin gülmelerine rağmen hayalinden vazgeçmek istemiyordur. Filmin sonunda Zeynep büyümüştür. Babası hasta yatağında yatmaktadır. Babasının doktoru babasının şeker değerlerinin iyi olduğunu, ameliyata gerek kalmadığını ve bunu başaranın da Zeynep olduğunu söyler. Çünkü Zeynep kod yazmayı öğrenmiş ve geliştirdiği teknoloji ile babasının hayatını değiştirmiştir.
Bu mutlu sonun ardından reklam ‘’Turkcell geleceği yazan kadınlar projesi ile kadınlara teknoloji eğitimi veriyor ve onların istihdamına destek oluyor. Daha nice Zeynepler yetişsin, kadınlar teknoloji ile hayatı değiştirsin diye. Turkcell.’’ metni ile son buluyor.
Kadınlar teknoloji ile hayatı değiştirsin diye Geleceği Yazan Kadınlar Projesi’yle kadınlara gerekli olan pozitif ayrımcılığı sağlayan Turkcell’in amacı ve mesajı gayet açık aslında.
Sonuç olarak…
Yıllarca havalı saçlarımız, güzel yüzlerimiz, pürüzsüz ciltlerimiz olmadığı için bizi suçlayan mutsuz hissettiren reklamlar; sadece ürettiği ürünlerini satabilmek için bilinçaltımıza oynayıp varoluşumuzu sorgulatan reklamlar; yıllarca kadına ‘yerini’ öğreten reklamlar günah mı çıkarıyor dersiniz? Yoksa cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele popülasyon aracı mı oldu dersiniz? Bilemem. Fakat her ne sebeple olursa olsun artık doğruları duymaya ihtiyacımız vardı.
Kadıköy Bahariye’de, 2014 yılında Elif Arman ve Emre
Tandoğan tarafından kurulan, 30 seyirci kapasiteli bir tiyatro Küçük Salon.
Popüler işler peşinde koşmayan, seyircisine özgün performanslar sunan bir ekibe
sahip.
Meksikalı ressam Frida Kahlo’nun zorlu yaşamını anlatan
tek kişilik oyunları Frida’yı seyrettim. Oyun metni Beliz Güçbilmez’ ait.
Siyasi yönü ve bir sembol haline gelen dış görünümünden ziyade Frida’nın iç
dünyasını ve duygularını ön plana çıkaran bir metin oluşturmuş yazar. Frida’nın
çocuklukta baş gösteren hastalığını, geçirdiği kazayı, anne olma arzusunu,
babası tarafından sevilmemişliğini ve saplantılı aşk hayatını derinlemesine
işlemiş.
Oyun, Frida’yı oynayacak bir oyuncunun karakteri anlama süreci üzerinden tasarlanmış. Oyuncu bazen eteğini beline bağlayıp, kaşlarını boyayıp Frida oluyor; bazense rolden çıkıp Frida’ya üzülüyor, kızıyor, merhamet ediyor. Oyunda eksikliğini hissettiğim tek nokta Frida’yı oynamaya çalışan oyuncu ile Frida arasındaki geçişlerin zaman zaman belirsiz olmasıydı. Bunun daha net gösterilmesini isterdim.
Buna karşın oyuncu Elif Arman sahnede tüm hünerlerini sergiliyor. Bedenini bir balerin kadar, sesini bir ses sanatçısı kadar güçlü kullanıyor. Ölüm korkusu değil çok güçlü bir yaşama isteği ile dolu olan, sevdiği Diego tarafından sürekli aldatılan, hastalık nedeniyle giderek incelen bacağına öfke duyan ve acı çeken Frida’nın “Beni kendine daha fazla aşık etme hayat; ben seni bırakamıyorum bari sen beni bırak.” Diyen mutsuzluğunu ve “Ben Frida Kahlo: yürüyemezsem dans ederim.” Diyen tutkulu yanını bir arada başarıyla hissettiren Elif Arman, mütevazı dekoru bedeniyle büyüten bir performansa sahip.
Melis Boyacı’ya ait dekor, Frida’nın tanıtılmak istendiği perspektif açısından gerçekten başarılı. Eksik, karanlık ve parçalanmış…
Yönetmen Emre Tandoğan oyunun akıcı olmasını sağlayacak bir rejiye ek olarak, oyuna yerleştirdiği mitolojik bir bölümle de imzasını atmış.
Şimdiye dek genelde renkli fotoğraflardan tanıdığımız, yaşamındaki tüm zorluklara rağmen “Yaşasın Hayat” diyerek gücünü gösteren Frida’nın duygu dünyasını daha yakından görmek isterseniz Küçük Salon’un sosyal medya hesaplarından ya da internet sitesinden oyun programına ulaşabilirsiniz. #YaşasınHayat
Yazar: Beliz Güçbilmez
Yönetmen: Emre Tandoğan
Oyuncu: Elif Arman
Dekor-kostüm tasarımı, afiş resmi: Melis Boyacı
Işık-Müzik: Enrico Zeber
Koroegrafi: Derya Aslan, Elif Arman
Kukla Tasarımı: Çağrı Yılmaz, Elif Arman
Yönetmen Yardımcısı: Ceren Ünal
Asistanlar: Fatma Cengiz, Gökçen Sağlam.
Afiş-broşür tasarımı, oyun fotoğrafları: Emre C. Sancar
NetFlix’e ayrıca teşekkür etmemiz gerekti. Üçüncü gözümüz ile içsel olarak canlandırdığımız olayları, dışsal gözümüzle izlemek iyi geliyor. Gerçi, Hobbit’i okuduktan çok sonra gelen filmini izleyememiştim. Yüzüklerin Efendisi serisini otuzdan fazla izlediğimi göz önünde bulundurursak ne kadar üzüldüğümü anlayabilirsiniz.
Hobbit’te fragmanda kaldım, daha ileri gidemediğim çünkü kadim cüceleri hoplayan zıplayan makara yapan bir şekilde görünce içsel olarak gördüğüme yakın bir şey göremeyince, izlenimlerin yerleri değişmesin diye öylece bıraktım.
Witcher oyun serisinin ilkini oynamış birisi olarak dizinin çıktığını görünce 20 Aralık günü için 3-4 saat rezerve ettim. İlk olarak teenage dizisine dönmediği için sisteme teşekkür ediyorum. Son zamanlarda fantastik öğelere teenage yaş grubu çökmüştü. Cinsellik tadında, en azından True Blood’taki gibi vampirler bu işi yapar mitini burada çok göremedik. Ancak “Efso” Geralt bu konuda da ustalaşmış olsa gerek. Dizinin birkaç yerinde bunu görüyoruz. Çok normal, hayata dair bir şey cinsellik ve bir saatlik dizi içerisinde kısa bir süre yer alması beklenir. Kahraman kızı öpecek ve kurtaracak sonuçta. Toplumsal olarak kahraman arketipine iyi para yatırıyoruz. Kahramanın bir atı olacak ve kahraman da ata binecek. Evet, kolektif bilinçaltımıza selam olsun.
Dizinin bir iki bölümünde görsel efektlerin az uğraşılmış halini görüyorsunuz ancak senaryonun akışı içerisinde çok göze batmıyor. Oyunculuklar oldukça güzel. Geralt rolünde Henry Cavil’i görüyoruz. Ciri’de Freya Allan, Yenefer rolünde ise Anya Chalotra var.
Karakter gelişimlerine yeterince yer verilmiş. Yenefer’in yeniden doğması ve başlıca özelliğini alması üçlü şekilde ilerleyen senaryo açısından bir kilidin açılması anlamında. Farklı canavarları avlayan Geralt öldürmekten o kadar da yana değil. İnsanların diğer ırklar üzerinde kurduğu mantıksız iradesini de bize görünmeyen bir şekilde anlatıyor. Yennefer ise dualite gereği her şeyi isteyen bir büyücüye dönüşmüş durumda.
Büyünün olduğu diyarda ilahi büyü yapan rahip/keşiş grubuna şimdilik rastlamadık. Şimdilik cadılar ve büyücüler var. Büyü ile mutasyona geçmiş büyülü kırma varlıklar var. En muhteşimi de Altın Ejderhaydı.
Canavar avıyla gündemimize gelen Supernatural gibi olmadığını da belirtelim. Hristiyanlık mitolojisi üzerine oturmuyor, yazarın kendi dünyası içinde oluşturduğu gerçeklik içindeyiz okuyucu, izleyici ve oynayıcılar olarak. Sezon iki şimdiden övgüyü hak ediyor.
Dizinin detaylarına imdb üzerinden ulaşabilirsiniz.
Adalar’da fayton zulmü bitmek bilmiyor. AKP’li belediyecilerin belirli aralıklarla söz verip rant için sonlandırmadığı atlı faytonculuk yıllardır Adalıları, hayvan hakları savunucularını ve ülkemizdeki vicdanlı tüm insanları üzmekteydi. Seçim zamanı geldi çattı; hayvan hakları savunucuları ve hayvan severler Ekrem İmamoğlu’na güvenip oy verdi. Üst üste iki seçim sandıklara sahip çıktı. İmamoğlu 27 Mart’ta faytonların kaldırılacağına dair söz verdi ve imza attı. Faytonlar İBB kontrolünde olduğu için, Adalar Belediye Başkanı Erdem Gül de hiçbir inisiyatif almadı. Çeteleşmiş faytoncuların günde yalnızca 3-4 saat ara vererek çalıştırdığı, her yeri yara içinde olan, turistlerin beş kişi binip adanın en tepesine kendini taşıttığı esir atlar hastalığa yakalandı.
Ruam hastalığına yakalanan 81 at katledilerek derin bir çukura gömüldü. Bu çukur Türkiye’deki tüm adaletsizliklerin, yolsuzlukların çukurudur. Üzeri örtülmeye çalışılan tüm işkencelerin çukurudur. Hayvan özgürlüğü savunucuları olarak, katledilen canlarımızın hesabını sormak için günlerdir İBB binası önünde “Yaşam Nöbeti”ndeyiz. Bizler refahçı politikaları kabul etmiyoruz.
Talebimiz: çağa uygun elektrikli faytonların/araçların temin edilmesi ve atlı faytonların tamamının kaldırılarak yıllardır köle gibi çalıştırılan atların rehabilite edilecekleri bir yaşam alanında özgürce var olması. Her hayvan için, yalnız tek bir hayvan için dahi olsa sözümüzü yineleyeceğiz. Hayvanlar mal, eşya, köle, gıda, işçi değildir. Hayvanlar evrende bizlerle birlikte yaşama, barınma, beslenme hakkına sahiptir. Hayvanların yaşam alanını bozmamak, onların güvenliği için gerekli önlemleri almak, şiddetsiz ve korunaklı yaşamaları için hukuku düzenlemek ve sağlık ihtiyaçlarını gidermek biz insanların sorumluluğundadır. Tüm dünyayı kendine esir etmek isteyen kahrolası insan egosundan onları korumak da bizim görevimiz elbette.
“Yaşam Nöbeti’nden birkaç hayvan özgürlüğü aktivisti arkadaşımızın Ekrem İmamoğlu ile yaptığı görüşme sonucunda Adalar’daki atlı faytonların %90-%95’inin kaldırılacağı, o atların rehabilite edileceği, ancak geriye kalan atların sembolik olarak, nostalji için(!) faytona sürüleceği bilgisini aldık. Çalıştırılmaya(köleliğe) devam edecek olan atları yüksek eğimli yerlere götürmeyeceklerini, kontrolün İBB’de olacağını söyleyen İmamoğlu, “faytoncuların gelirini düşünmek zorundayız” demekten de geri kalmadı. Soruyorum size başkan:
-Kırbaçlanacak %5’lik atı neye göre seçeceksiniz? -%95’in rehabilitasyona ihtiyacı var da kalan atlar “üstüme binin” diye yalvarıyor mu? -İki seçim size sahip çıkan seçmen kitlesini hayal kırıklığına uğratmak sizi ilgilendirmiyor mu? -Madem elektrikli fayton ile ulaşım ihtiyacını karşılıyorsunuz nostalji adı altında zulümde ve gericilikte ısrar etmenin anlamı ne?
Ben size söyleyeyim başkan:
Tebrikler! Çağın %5 Gerisinde Kaldınız. “Yolumuz uzun, heyecanımız
yüksek, gençliğimiz var!” dediniz. Asıl bizim yolumuz uzun. Bıktık siyasetçilerin
halkı kandırmasından! Bıktık rant sevdasından! Bıktık yerine getirilmeyen
sözlerden! Devletin organlarının alması gereken sorumlulukları direnerek
öğretmek zorunda olmaktan bıktık! Ama kimse unutmasın, bizim gençliğimiz var.
Vicdanımız var. Atlı faytonları kökten kaldırana dek, tüm hayvanları esaretten
kurtarana dek mücadeleye devam edeceğiz.
Bizler hayvan özgürlüğü aktivistleri olarak İBB binası
önünde “Yaşam Nöbeti”ndeyiz. Kocaman kalbiyle, yaşamını hayvan özgürlüğüne adayan
Burak Özgüner arkadaşımızın güzel anısı ile bir aradayız. Zulüm, ölüm, rant
değil; Yaşam Kazanacak!
Bugün, saat 16.00’da basın açıklaması gerçekleştirilecektir. Herkesi dayanışmaya davet ediyoruz. (İBB binası önü, Burak Özgüner Yaşam Nöbeti Alanı)
Tüm mezbahalar kapanana, tüm kafesler kırılana dek… Kırbaçlar da elbette!
“Atların öldürülme yöntemi kamuoyu ile paylaşılsın, atlı faytonlar yasaklansın!”
İstanbul Büyükada’da faytona koşulan atların 81’inde Ruam hastalığının tespit edilip öldürülmesinin ardından 347 hayvan hakları, çevre ve doğa derneği ile topluluğu ortak imzalı bir basın açıklaması yayımladı.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Saraçhane binası önünde toplanan hayvan hakları aktivistleri ortak imzalı basın açıklamasını okudu; hastalığın tespiti için izlenen yöntemin belirsizliğine ve sürecin şeffaf yürütülmediğine dikkat çeken aktivistler, atlı faytonların kaldırılmamasının sebep olduğu Ruam hastalığının bir halk sağlığı sorununa dönüştüğüne dikkat çekti:
“Çok büyük bir halk sağlığı krizine dönüşebilecek ve yetkililerin şeffaflıktan uzak şekilde yönetmeye çalıştığı bu sürecin, sadece Adalar’daki insan ve hayvan sağlığını değil tüm kenti tehdit ettiğini de vurgulamak isteriz.”
İmzacı dernek ve toplulukların talepleri arasında, hastalığı tespit edilen atlara uygulanan testler ve laboratuvar sonuçları ile 81 ata uygulanan ve hastalık tespit edilecek atlara uygulanacak öldürme yönteminin kamuoyuyla paylaşılmasının yanı sıra Adalarda ekolojik ulaşım alternatiflerinin bir an önce devreye sokulması da yer alıyor.
Açıklamanın tamamı şöyle:
Adalardaki atlarda yapılan Ruam taraması sonucu hastalığın tespit edildiği iddia edilen atların öldürüldüğü haberini almış bulunuyoruz. Tarama sonucu öldürülen atların sayısı şu an 81 olarak ilan edilmiştir. Ancak bu sayının giderek artması beklenmektedir. Hastalığın tespiti için nasıl bir yöntem izlenildiği ise belirsizliğini korumaktadır.
Adalarda mevcut 1800 at için tek bir veteriner hekim dahi görevlendirilmemiş, karantina uygulaması olduğu halde, 2018 Haziran ayında 209 at daha adaya gönderilmiştir.
Mezarlarının kazıldığı haberini aldığımız, ölüme mahkûm edilen atların kendi istekleri dışında, para kazanma odaklı olarak adalara götürüldüklerinin bir kez daha altını çizmek istiyoruz. Öldürülme emri verilen atların hiçbirinin kendi hayatlarına mal olacak duruma gelmelerinde bir payları bulunmamaktadır. Aksine planlanan bu katliam açıkça İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin adalarda izlemeyi sürdürdüğü fayton politikasının bir sonucudur.
İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun seçildiği takdirde faytonları kaldıracağını ifade etiğini biliyoruz. Kendisi 27 Mart’ta ‘Oylarımız Hayvanlar İçin’ kampanyasında ‘Söz Veriyorum’ taahhütnamesini imzalamış ve 20 Haziran’da verdiği röportajda, fayton uygulamasına son verileceğini beyan etmiştir. Buna karşın seçim sonrası verdiği sözleri hala yerine getirmemiştir.
Daha önce 12 Temmuz’da İBB önünde gerçekleştirdiğimiz basın açıklamasında ve 28 Ağustos’ta düzenlenen “Adalar Ulaşım Çalıştayı”nda İmamoğlu’nun verdiği sözleri tutması yönünde yaptığımız çağrılar karşılıksız kalmıştır. Faytonlarda çalıştırılan atlar için bu her geçen gün ölüm ve sömürü anlamına gelmektedir. Yazın güneşin altında kırbaçlanarak çalışmaya zorlanan atlar, kışın soğuk ve hastalıklarla karşı karşıya kalmaktadır. Fayton politikasının sonucu atların payına düşen her halükarda ölüm ve işkence olmaktadır.
Çok büyük bir halk sağlığı krizine dönüşebilecek ve yetkililerin şeffaflıktan uzak şekilde yönetmeye çalıştığı bu sürecin, sadece Adalar’daki insan ve hayvan sağlığını değil tüm kenti tehdit ettiğini de vurgulamak isteriz.
TBMM Araştırma Komisyonu üyeleri, Adalar’daki fayton ahırlarına yaptıkları ziyarette faytoncular ile faytona koşulan atların bir kısmının aynı yerde yaşadıklarını gözlemlemişler ve koşulların hem hayvan hem de insan sağlığı için tehdit oluşturacak boyutta olduğuna dair gözlemlerine raporlarında da yer vermişlerdir.
Sözü edilen hastalık, hayvandan diğer hayvanlara ve insanlara geçebilmekte ve hasta hayvanların öldürülmesinin ardından bile, hasta hayvandan yayılan salgılar, kontamine gıdalar gibi etkenler ile bulaşma özelliğini yitirmemektedir.
Bugün geldiğimiz bu endişe verici durumun sebebi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sürdürmekte ısrar ettiği fayton uygulamasıdır. Gelenek, kültür veya diğer isimler ile meşrulaştırılmaya çalışılan bu zulümle ilgili biz hayvan hakları savunucularının uzlaşacağı bir nokta yoktur, olamaz.
Taleplerimiz;
Adalardaki tüm canlıların sağlığı için gerekli tedbirlerin en üst seviyede alınması ve gerekiyorsa karantina uygulamasının kapsamının genişletilmesi,
Atlara gerekli sağlık koşullarını sağlamayan başta Tarım ve Orman Bakanlığı il ve ilçe teşkilatı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Adalar Belediyesi olmak üzere tüm yetkili kurum ve sorumlu şahıslar hakkında inceleme başlatılması,
Hastalığı tespit edilen atlara uygulanan testler ve laboratuvar sonuçlarının ve ayrıca 81 ata uygulanan (ve hastalık tespit edilecek atlara uygulanacak)öldürme yönteminin kamuoyuyla paylaşılması,
Adalarda ekolojik ulaşım alternatiflerinin bir an önce devreye sokulması,
Atların bir daha asla yarışma, yük taşıma, kumar objesi olmak dahil, herhangi bir nedenle insanlar tarafından kullanılmayacaklarının güvence altına alınmasıyla birlikte fayton uygulamasına son verilmesi ve talepleri halinde, fayton işçilerine Belediye bünyesinde ekolojik istihdam olanakları sağlanması,
Faytonlardan kurtarılan atların yaşam haklarının güvence altına alınarak, ömürlerinin sonuna kadar yaşamsal ihtiyaçlarının giderileceği, her türlü tehlike ve tehditten uzak bir şekilde özgürce yaşayacakları bir tesisin yapılarak burada yaşamaları ve bu aşamada gönüllüler ve sivil toplum örgütleriyle iş birliği ve eşgüdüm sağlanmasıdır.
Basına ve kamuoyuna duyurulur.
İMZACILAR:
Adalar Savunması
Afyon Hayvan Hakları Dayanışma
Anamur Hayvan Hakları Dayanışma
Anamur Dostlar Grubu
ADIYAMAN Hayvan Hakları Dayanışma
Alpullu Hayvan Hakları Dayanışma
Ankara Animal Save
Antalya Hayvan Hakları Dayanışma
Antalya Demre Hayvan Hakları Dayanışma
Alanya Hayvanlar Eşittir Yaşam Derneği
Antalya Konyaaltı Hayvan Hakları Dayanışma
Ankara Ortadoğu Teknik Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
Ankara Gazi Üniversitesi – Sokak Hayvanlarını ve Doğayı Koruma Topluluğu
Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi – – Hayvanları Koruma Kulübü
Antalya Akdeniz Üniversitesi – Hayvan Severler Topluluğu
AnadoluFed Ankara Temsilciği
AnadoluFed Ankara Temsilciliği
AnadoluFed Niksar Temsilciliği
AnadoluFed Turhal Temsilciliği
AnadoluFed Eskişehir Temsilciliği
AnadoluFed Nevşehir Temsilciliği
AnadoluFed Siirt Temsilciliği
AnadoluFed Kilis Temsilciliği
AnadoluFed Arsuz Temsilciliği
AnadoluFed Tarsus Temsilciliği
AnadoluFed Ünye Temsilciliği
AnadoluFed Sivas Temsilciliği
AnadoluFed Şebinkarahisar Temsilciliği
AnadoluFed Samsun Temsilciliği
AnadoluFed Karaman Temsilciliği
AnadoluFed Batman Temsilciliği
AnadoluFed Şanlıurfa Temsilciliği
AnadoluFed Kırşehir Çiçekdağı Temsilciliği
AnadoluFed Mersin Temsilciliği
AnadoluFed Yozgat Temsilciliği
AnadoluFed Adıyaman Temsilciliği
AnadoluFed Karabük Temsilciliği
AnadoluFed Osmaniye Temsilciliği
AnadoluFed Gümüşhane Temsilciliği
AnadoluFed Antalya Temsilciliği
AnadoluFed Denizli Temsilciliği
AnadoluFed Çınarcık Temsilcliiği
AnadoluFed Giresun Temsilciliği
AFHAYDER (Afyon)
Amasya Doğal Hayatı ve Hayvan Haklarını Koruma Derneği
Adana Çukurova Üniversitesi – Hayvan Dostlar
Anadolufed Alanya Hayvan Hakları Gençlik Gurubu
Ankapati Derneği
Antalya Pati Koruma Derneği
Avcılar Hayvan Hakları
Adana Hayvan Sahiplendirme Platformu
Antakya – Hatay Dayanışma
Akcakoca Dayanışma – Düzce
Anamur Hayvanları Koruma Derneği
Ankara Çayyolu Doğayı ve hayvanları Koruma Derneği
Afyonkarahisar Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği
Ankara Bağımsız Hayvan Hakları Gurubu
Bağımsız Hayvan Hakları Topluluğu
Bursa Hayvanlarla Yaşam Derneği
Beşiktaş SOKAK Hayvanları Grubu
Bir Can Bir Umut Hayvan Hakları Platformu.
BİYEDER ( ADANA)
Biktuder Hayvan Hakları Komisyonu
Bafra Turizm Derneği
Bafra Yamaç Paraşütü Kulübü ve Derneği
Bafra Hayvan Hakları ve Eğitim Derneği
Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Hizmet Kulübü
Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Hayvanları Koruma Kulübü
Burdur Hayvan Dostları Derneği – BURHAYKO
BULDAN Hayvan Hakları Dayanışma
BìLECİK Hayvan Hakları Dayanışma
BURDUR Hayvan Hakları Dayanışma
BALIKESİR Hayvan Hakları Dayanışma
BUCAK Hayvan Hakları Dayanışma
Bursa Teknik Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi – Hayvanları Koruma Topluluğu
Balıkesir Sokak Hayvanlarını Düşünüyor
Balıkesir Karesi Doğayı ve Hayvanları Koruma Konseyi
Balıkesir Sındırgı – Çevhayko
Bornova Dayanışma – İzmir
Bilecik Hayvanları Koruma Derneği
Bozhayko Bozüyük Doğayı ve Hayvanları Koruma Grubu
BİR.ONE. Hayvan Hakları Platformu
Boğaziçi Üniversitesi Hayvan Hakları Topluluğu BUHAY
Beşiktaş Dayanışma
Balıkesir Dayanışma
Büyükçekmece Dayanışma
Batıkent Hayvanseverler Gurubu – Ankara
Bitez: Bodrum Sokak Çocukları (Muğla)
Çeşme – Alaçatı Sokak Hayvanları ve Barınağı Yardımlaşma Platformu
Çanakkale Hayvan Hakları Dayanışma
Çatalca Hayvan Hakları Dayanışma
Çivril Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği
Çanakkale – Dost Patiler Derneği
Çesal Doğa Ve Hayvanseverler Derneği
Çeşme Dayanışma
Çankaya Dayanışma
Casper Barınak – Arnavutköy
Çorlu Dayanışma – Tekirdağ
Çorlu Doğa ve Hayvanları Sevenler Derneği (DOHAS)
Çorum Dayanışma
Dayanışma Hayvan Hakları Konfederasyonu ( DayanışmaFed )
DAYANIŞMAFed – Tunceli İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Elazığ İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Çankırı İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Kars İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Tokat İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFEd – Bursa İl Temsilcilik Ve Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Lüleburgaz İlçe Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Büyükkarıştıran İlçe Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Çanakkale İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Aydın İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Yalova İl Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Gemlik İlçe Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Malatya Danışmanlığı
DAYANIŞMAFed – Malkara Danışmanlığı
Datça Hayvanseverler Derneği
Datça Kent Konseyi Sokak Hayvanları Çalışma Grubu
Deneye Hayır Derneği
DOHAS – Doğa ve Hayvanseverler Derneği
Dört Ayaklı Şehir
Doğayı Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği – DOHAYKO (Adana)
Doğa, Hayvan, İnsan, Hepsi Can Derneği -Dohaycan
Doğa ve Çevreyi Koruma, Yaşatma Derneği (DOĞÇEV)
DOHAKDER Doğayı Hayvanları Koruma Derneği
DENİZLİ/ Sarayköy Hayvan Hakları Dayanışma
DENİZLİ BULDAN Hayvan Hakları Dayanışma
DENİZLİ PAMUK DAYANIŞMA
Hayvanlar Olmadan Asla
Denizli Hayvan Dostları Derneği
Denizli Çivril Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği
Didim Dayanışma
Devrek Dayanışma – Zonguldak
Denizli Dayanışma
Ege Hayvan Hakları Federasyonu
Edirne Doğayı Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği
Empati Hayvan Hakları Eğitimi ve Şiddetsizlik Derneği
Esenyurt Hayvan Hakları Dayanışma Gurubu.
Erzurum Atatürk Üniversitesi Hayvanseverler Kulübü
Erdek Hayvan Hakları Dayanışma
EGE FİKİR ORTAKLIĞI DERNEĞİ- EFODER /BUCA
EDREMİT ve BELDELERİ SOKAK HAYVANLARINI KORUMA DERNEĞİ
Elazığ Fırat Üniversitesi – Hayvanları Koruma Topluluğu (FÜHAK
ECEABAT SOKAK HAYVANLARINI KORUMA VE YAŞATMA DERNEĞİ – Ecehayder
Erzurum Atatürk Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
ENEZ DOĞA DER ( Edirne.)
Empati Derneği
Eskişehir Hayvanları Koruma Derneği
Eskişehir Kent Konseyi Hayvan Hakları Çalışma Grubu
Faytona Binme Atlar Ölüyor İnisiyatifi
Erdohay – ( Erzincan )
Ferizli Dayanışma – Sakarya.
Etlik Dayanışma. – Ankara.
Erenköy Dayanışma – Kadıköy.
Eryaman Dayanışma – Ankara,
Göktürk Hayvansevenler Derneği
Göcek Doğa ve Hayvan Dostları Derneği Datça hayvan sevenler derneği
Gelibolu Dost Patiler Sokak Hayvanları Koruma Derneği
Göksun Dayanışma – Kahramanmaraş.
Gündüzkondu Prefabrik Yapı Gönüllüleri.
Gökçebey Sokak Hayvanları Koruma Derneği ( GÖHAKDER ) Zonguldak
Hayvan Hakları İzleme Komitesi – HAKİM
Hayvanlara Adalet Derneği – HAD
Hayvan Hakları ve Etiği Derneği
Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu -HayKonfed
Hatay Doğa Ve Yaşam Derneği(do-Ya)
Hopa Doğa ve Hayvan Koruma Derneği
Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği
Haysader- Manisa Sokak Hayvanlarını Sahiplendirme Derneği
Hatay Hayvan Hakları Dayanışma
Hakkari Hayvan Hakları Dayanışma
Haçhider
HAYKURDER – Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği
Hasta Haklarını Çevre Hayvan ve İnsan Haklarını Koruma Derneği ( Antalya )
Haydos Ortaca Hayvan Dostları Derneği
Hayvan Özgürlüğü Kolektifi
Isparta Hayvan Koruma Derneği – Ishayko
ISPARTA Hayvan Hakları Dayanışma
İnegöl Doğal Hayatı ve Hayvanları Koruma Derneği -İDOHA
İstanbul Hayvan Hakları Komisyonu
İstanbul Hayvan Hakları Derneği
İstanbul Vegan İnisiyatifi
İskenderun Sokak Hayvanlarını Koruma Derneği
İZMİR – Kızıltepeliler Der.Mardin.
IÇMELER KEDILERI KORUMA KURTARMA VE BARINDIRMA DERNEĞI,
İSTANBUL VALİDEBAĞ Hayvan Hakları Dayanışma
İSTANBUL SANCAKTEPE Hayvan Hakları Dayanışma
İSTANBUL ZEKERİYAKÖY Hayvan Hakları Dayanışma
İstanbul EYÜP Hayvan Hakları Yasal Dayanışma
İSTANBUL G.O.P Hayvan Hakları Dayanışma
İSTANBUL ESENYURT Hayvan Hakları Dayanışma
İSTANBUL Beykoz Hayvan Hakları Dayanışma
İSTANBUL BAKIRKÖY GÜÇ BİRLİĢİ Dayanışma
İstanbul Çekmeköy Hayvan Hakları Dayanışma
İstanbul Küçükçekmece Hayvan Hakları Dayanışma
İstanbul Arnavutköy Hayvan Hakları Dayanışma
İstanbul Piri Reis Üniversitesi – Hayvanları ve Doğal Yaşamı Koruma Kulübü
İstanbul Yeditepe Üniversitesi – Hayvanları ve Doğayı Koruma Kulübü
İstanbul Gedik Üniversitesi – Hayvan Hakları Kulübü
İstanbul Bilgi Üniversitesi – Hayvan ve Hayvan Haklarını Koruma Kulübü
İstanbul Özyeğin Üniversitesi – Doğal Yaşamı Koruma Kulübü
İstanbul Sabancı Üniversitesi – Doğal Yaşamı Koruma Kulübü
İstanbul Beykent Üniversitesi – Hayvan Hakları Kulübü
İstanbul MEF Üniversitesi – Hayvanları ve Doğayı Koruma Kulübü
İstanbul Kültür Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Medeniyet Üniversitesi -Hayvanları ve Doğayı Koruma Kulübü
İstanbul Aydın Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Marmara Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü MÜHAK
İstanbul Şehir Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Okan Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi – YTÜ Hayvan Hakları Kulübü
İstanbul Teknik Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi – Hayvan Hakları Kolu
İstanbul Doğuş Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Galatasaray Üniversitesi – Sokak Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Koç Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Işık Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Üniversitesi – İ.Ü Hayvanları ve Hayvan Haklarını Koruma Kulübü
İstanbul Arel Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İstanbul Üsküdar Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İZMİR KİRAZ Yaşam Grubu Dayanışma
İZMİR BUCA Hayvan Hakları Dayanışma
İZMİR Efoder Derneği
İzmir Ege Üniversitesi – Hayvanları Koruma Kulübü
İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Hayvan Dostları Öğrenci Topluluğu
İstanbul Haliç Üniversitesi Hayvanları Koruma Kulübü
İzmit Dayanışma – Kocaeli
Kepez Hayvanları Koruma Derneği
Kırklareli Doğayı Hayvanları Koruma Derneği
Ke-Hayko Keşan Sokak Hayvanlarını Koruma Derneği
Karabük Hayvanseverler ve Sokak Hayvanlarını Koruma Derneği (KAHAYDER)
Kars Kafkas Üniversitesi Hayvanları Koruma Kulübü
K-E-Ç-İ kültür eğitim çevre imece derneği
Karadeniz Hayvan Hakları Federasyonu Kurucu Kurulu
KAYSERİ Hayvan Hakları Dayanışma
Kayhakder Kayseri Hayvanları Koruma Derneği
KARS KAĞIZMAN Hayvan Hakları Dayanışma
KARAMAN Hayvan Hakları Dayanışma
Kocaeli Üniversitesi – Doğa ve Hayvan Dostları Kulübü
Kastamonu Üniversitesi – Doğa Ve Hayvanları Koruma Öğrenci Topluluğu
Kütahya Dumlupınar Üniversitesi – Hayvan Hakları Koruma Topluluğu
KEMER Hayvan Hakları Dayanışma
KONYA AKŞEHİR Hayvan Hakları Dayanışma
KONYA Hayvan Hakları Dayanışma
KAZDAĞLARI HAYVAN HAKLARI İNSİYATİFİ
KIRKLARELİ Hayvan Hakları Dayanışma
KAYSERİ HAYVANLARI KORUMA DERNEĞİ – KAYHAKDER
Karabük Üniversitesi – KBÜ Hayvan Hakları Kulübü
Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi – – Hayvanları Koruma Kulübü
Küçükçekmece Dayanışma
Kadıköy Dayanışma.
Küre Dayanışma – Kastamonu.
Kozlu Dayanışma Zonguldak
Konyaaltı Dayanışma – Antalya
Körfez Dayanışma – Kocaeli.
Keçiören Dayanışma – Ankara
Konak Dayanışma – İzmir
Karşıyaka Dayanışma – İzmir
Kocaeli Lgbti + İnisiyatifi
Kalkan Sokak Hayvanlar Koruma Derneği – ( Kapsa )- Kaş – Antalya.
Kdz. Ereğli Gönülden Hayvan Sevenler Derneği.
Kağıthane Belediyesi Hayvansever Meclisi Sahiplendirme.
Lapseki Ve Çardak Hayvanları Koruma Derneği
Malatya Hayvanları Koruma Derneği (MAHAYKOD)
Muğla Street Animals Grubu
Muğla Bodrum Yalıkavak Gökçebel Gurubu
Muğla Doğa ve Hayvan Hakları Platformu
Muğla doğayı ve hayvanları koruma derneği
MARMARİS HAYVAN HAKLARI DERNEĞİ,
MARMARİS- İÇMELER DOĞA VE HAYVANLARI KORUMA DERNEĞİ
Mersin Çağ Üniversitesi – Hayvanları Koruma Ve Yaşatma Kulübü
MİLAS Hayvan Hakları Dayanışma
MANİSA Hayvan Hakları Dayanışma
Mersin Anamur Hayvanları Koruma Derneği
MERSİN Hayvan Hakları Dayanışma
MUĞLA Hayvan Hakları Dayanışma
Manisa- Salihli Haykoder
Manisa – Sokak Hayvanlarini Sahiplendirme Derneği – Haysader
Manisa Celal Bayar Üniversitesi,- Hayvanları Koruma Kulübü
MERSİN ANAMUR HAYVANLARI KORUMA DERNEĞİ
Muğla Dalyan Sokak Hayvanları Derneği – Dohakder
Manavgat Dayanışma – Antalya
MARMARİS HAYVANLARI KORUMA DERNEĞİ – MAHAYKO
Muğla Hayvan Hakları Dayanışma.
Marmaris Dayanışma – Muğla
Muratpaşa Dayanışma – Antalya.
Muğla Doğa ve HAYVAN Hakları Platformu
Masum Hayvan Arama Kurtarma Derneği – İzmir
Nazilli Hayvan Hakları Dayanışma
Niğde Besleme Grubu
Nilüfer Dayanışma – Bursa
Okan Üniversitesi Hayvan Hakları Topluluğu
Onlar da Can Hayvanları Koruma Derneği
Onlar Bize Emanet Hayvanları Koruma Derneği
Orman Çocukları Grubu
Ortaköy Dayanışma İstanbul
Okan Üniversitesi Hayvan Hakları Topluluğu
Pamukkale Üniversitesi – Doğayı ve Hayvanları Koruma Topluluğu
Paylaşım Çemberi Derneği
Polatlı Doğa ve Hayvan Dostları Derneği
Pati Sever Dostlar
Pendik Dayanışma
PADER – Sokaktaki Patili Canları Yaşatma Derneği – Ankara
Rehber Köpekler Derneği
Silivri Hayvan Hakları Derneği – SİHAYDER
Sokaktaki Canlılar için El Ele Derneği
Sultandere Sokak Hayvanlarını Besleme Topluluğu.
Susurluk Hayvan Hakları Dayanışma
SOKAĞIN PATİ İZLERİ GRUBU
Sakarya Üniversitesi – Doğa ve Hayvan Hakları Topluluğu
Siirt Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü.
Siirt Hayvan Hakları Gurupu
SİMORG- Sokak Hayvanları İçin Mücadele ve Organizasyon Derneği – Ankara.
Sakarya Dayanışma.
Şişli Dayanışma.
Söke Dayanışma – Aydın.
Sapanca Hayvan Hakları Gurubu
ŞARKÖY HAYVAN DOSTLARI DERNEĞİ –
Trakya Üniversitesi Hayvan Dostları Topluluğu – TÜHAD
Trabzon Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği -Trahayko
TOB Üniversitesi Hayvan Hakları Kulübü (Ankara)
TURUNÇ KEDİLERİ KORUMA KURTARMA VE BARINDIRMA DERNEĞI
Trabzon Avrasya Üniversitesi –Sokak Hayvanlarını Koruma Topluluğu
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi — Hayvanları Koruma Kulübü
Türkeli Sahipsiz Hayvanlar İçin Yaşam ve Özgürlük Derneği
Tepebaşı Dayanışma – Eskişehir
Türkiye Hayvanları Koruma Derneği (THKD)
Uzunköprü Doğayı Hayvanları Koruma Derneği
Üniversiteler Hayvan Hakları Kulüpleri Birliği
ÜNİHAK – Üniversiteler Arası Hayvanları Koruma Topluluğu
Terme Sokak Hayvanlarını Koruma ve Haklarını Savunma Derneği
Üsküdar Patiler Platformu
Üsküdar Dayanışma
Ünye Dayanışma – Ordu
Van Hayvan Hakları Dayanışma
Vize Hayvan Hakları Dayanışma
Yozgat Hayvan Hakları Dayanışma
Yozgat Doğayı ve Hayvanları Koruma Derneği
Yalova Hayvan Hakları Dayanışma
Yenice Kalkım Bıga Hayvan Hakları Dayanışma
Yarım Ada Sev Beni Yasat Beni Hayvanları Ve Doğayı Koruma Derneği ( Kuşadası )
Yeni Foca Dayanışma
Yunuslara Özgürlük Platformu
Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği (WARF)