Ana Sayfa Blog Sayfa 80

Kıraathanede alternatif bir sergi deneyimi: Son Silinenler

İlki Yasin Arıbuğa ve Sude Belkıs tarafından 2019 yılının Mart ayında Feriköy Antika Pazarı’nda gerçekleştirilen “Son Silinenler” sergisi bu defa kapısını Kadıköy Yeldeğirmeni’ nde bulunan Panorama Kıraathanesi’nde açtı.

Son Silinenler’in, ikinci sergisi Kadıköy’ün en gözde mahallelerinden biri olan Yeldeğirmeni’ ndeki Panorama Kıraathanesi’nde meraklılarıyla buluşuyor 7-8 Aralık tarihleriyle sınırlı kalması planlanan serginin tarihleri, yoğun istek üzerine 15 Aralık’a kadar uzatıldı. Peki neler bekliyor sizi bu sergide? Her şeyden önce altı sanatçının birbirinden “absürt” fotoğraflarını inceleyebilirsiniz ardından bir oralet sipariş edebilir, oranın müdavim müşterileriyle tavla ya da okey oynayarak saatlerinizi geçirebilir bunların yanındaysa ikram edilen lokum, çiğ köftesi ve tuzlu fıstıklardan atıştırabilirsiniz.

Son Silinenler hikayesi ilk olarak Sude ve Yasin’in bir sergide gördükleri fotoğrafı beğenmeyerek “Bu ne böyle benim son silinenlerim bile daha güzel.” şeklindeki konuşmalarıyla başlıyor.  “Alternatif mekanlarda alternatif sergi” anlayışını benimseyerek ilk sergilerini 17.03.2019 tarihinde Feriköy Antika Pazarı’nda açıyorlar. Pazarda açmalarının nedeniyse Sude’nin Yasin’e “Senin fotoğrafların anca pazarda satılır” diye takılmasına dayanıyor. Pazarda, fotoğrafları 20 TL’den satıyorlar ve gelenlere kır pidesi yanında ise fanta ikram ediyorlar. Ancak, yaşanan yoğunluk sebebiyle çevredeki pazarcıların yoğun baskıları üzerine sergiyi erken toplamak zorunda kalıyorlar. [1]  Sonrasında Sude ve Yasin, ekiplerine Ece Bayar, Erdem Varol, Meltem Kaya ve Ufuk Pehlivan’ı da ekleyerek yeni bir sergi yeri arayışına girişiyorlar. Gittikleri kıraathanelerden bazıları direk reddediyor, bazılarıysa para talep ediyor ancak sonrasında geldikleri Panorama Kıraathenesi’ nde oldukça iyi karşılanmaları ve gelenlerin çay içmelerinin yeterli bulunmasıyla sergi hazırlıklarını hızlandırıyorlar. Seçtikleri absürt fotoğrafları sadece sanatçı isimlerine göre ayırarak gelişigüzel bir şekilde kıraathanenin uygun yerlerine yerleştiriyorlar ve kıraathaneyi bir anda gelen ziyaretçilerle birlikte bir sergi alanına çeviriyorlar.

Kıraathane sahipleri de durumdan oldukça memnun gözüküyor. 30 yıllık bir işletme burası aslında. Hatta bir dönem kadınlar da geliyormuş kıraathane sahibinin damadı Mehmet’in söylemlerine göre, ancak bir dönem kapalı kalınca onların da “ayağı kesilmiş”. ” İyi oldu keşke daha önceden yapsaydık” diye ekliyor Mehmet sergi hakında fikrini sorduğumuzda. Çünkü o, mekana gençlerin de gelmesini istiyor, buna ek olarak kıraathanenin sadece erkeklerin mekanı olmaması gerektiğini savunuyor. Gelenlerin nasıl karşıladıklarını sorduğumdaysa, garipseyenler olduğunu söylese de bu mahallede yaşayan insanların zaten gençlere alışık olduğu serginin ilk yapıldığı günden sonra “Ee bugün kimse yok mu?” diye soranların olduğunu belirtiyor. Gerçekten de sergide gelenlerin çoğunlukla genç kadınlardan oluştuğu düşünülürse onlarla tezat oluşturan yaşlı erkek müşteriler pek de rahatsız gözükmüyorlar; çoğu oyunlarına olduğu gibi devam ediyor hatta bazıları sergi ziyaretçileriyle okeye bile oturuyor. Ancak, gelen sayısı çoğaldıkça kıraathanede oturan diğer eski müşteriler hiç bir şey söylemeden sessizce mekandan çıkıyor. Yine de mekanın sahibi Yılmaz Abi, “Ben sizden memnun kaldım, siz de benden memnun kaldıysanız sorun yok” diyerek sergiye karşı olumlu tutumunu yansıtıyor.

Absürt sokak fotoğraflarından oluşan Son Silinen’ lerin asıl amacı alternatif mekanlarda alternatif bir sergi deneyimi yaratabilmek. Sude’ ye göre bu yürüyen bir sergi gittiği yeri sergi yapıyor. Gelen tepkilerden oldukça memnun olan ikili, farklı projeleri olsa da bir sonraki etkinliğin “demlenmeleri” gereken anlamlı bir sürenin ardından gerçekleşeceğini belirtiyorlar.


Son Hiçleşenler

Yasin çalışmalarını “benim çektiklerim çok değerli değil; altı üstü fotoğraf” diye tanımlarken Ece “değersiz değerli fotoğraflar” olarak görmektedir çektiklerini. Ece’ye göre çöplerin fotoğraflarını çekerek bu şekilde değerlendirmek ileri bir dönüşüm için de önem arz etmektedir. Fotoğraflar Yasin’in deyimiyle kirli şeyleri yansıtsalar da rahatsız etmemektedir. Kıraathanenin müşterilerinin kendi aralarında konuşmalarındansa pek beğenmedikleri  ya da umursamadıkları anlaşılmaktadır. Ziyarete gelenler fotoğraflara bakarak uzun zaman geçirmektense oradaki deneyimi yaşamayı yeğliyor gibi gözükmektedirler. Çay söylemekte, okeye dördüncü aramakta ve aralarda çektikleri fotoğrafları sosyal medyaya yüklemektedirler. Yani, izleyici izleyen olmaktan çıkarak performansın parçası haline gelmektedirler. Öte yandan kıraathanenin müşterileri de serginin bir parçası gibi nesneleştirilmekte ve çekilen fotoğrafların otantik bir motifi haline gelmektedirler adeta. Ancak bu durum benim düşünceme göre çeşitli riskleri barındırmaktadır.

Serginin gerçekleştiği kıraathane, özellikle son yıllarda mutenelaştırmanın yoğun olarak gerçekleştiği Yeldeğirmeni’nde bulunmaktadır. Mutenalaştırma politikalarıyla belli bir bölgede yaşayan halk, kentsel dönüşüm gibi bahanelerle yerinden edilerek kültürel ve ekonomik sermayesi daha yüksek insanlarla yer değiştirilmektedir. Yeldeğirmeni benzer bir dönüşümü çok yakın bir zamanda yaşamaya başlamış ve açıkça görünebileceği gibi günden güne mekanların ve bölgede yaşayan insanların değişimiyle yaşamaya da devam etmektedir. Eskiden farklı amaçlarla kullanılan pek çok iş yeri günümüzde kafeye dönüşmüş ve aylak sınıfın, hipsterların uğrak yeri haline gelmiştir. Söz konusu mahallede arda kalan halkın az sayıdaki mekanlarının da bu sergiyle olduğu gibi amacının dışına çıkılarak kullanılması onların da dönüşeceğinin habercisidir. Öyle ki, serginin yapıldığı kıraathanenin, çok kısa bir sürede mahalleye yeni yerleşen insanların takıldığı bir yer haline gelmesi hatta üçüncü nesil kahveci olması işten bile değildir.

Sergi, sanat yapılacak alanın sınırlarını kırarak onu gündelik alana taşımaktadır. Benzer şekilde çalışmalarıyla sergiyi oluşturanlar ise kendilerini sanatçı olarak tanımlamamaktadır. Yasin ve Sude’ye güncel sanat hakkında ne düşündüğümüzü sorduğumuzda görüşlerinde ortaklaşarak, “ Güncel sanata bir eleştirimiz yok, umrumuzda bile değil” demişlerdir. Alternatif bir şey oluşturduğu ileri sürülürken bu şekilde bir yaklaşımı benimsemelerinin biraz ironik aynı zamanda absürt olduğu açıktır. Ayrıca sanatın alanları aşarak gittiği yeri sergi yapması, kullanıcıların sosyal medyanın dışına taşarak çoğunlukla telefonla çektikleri fotoğraflarla birer sanatçıya dönüşmesi  bizi sanatın demokratikleştiriciliği üzerine düşündürmektedir. Ancak bana göre bunun bir demokratikleşmeden çok bir hiçleşme olduğu söylenebilir. Çünkü söz konusu sergi de dahil olmak üzere benzer örnekler, kitsch kültürünü ön plana çıkararak eleştirinin değersizleşmesi riskine yol açmaktadır.

Günümüzde pek çok sanatçı, adeta her şeyin hiçleştiği, imgelerle sarılmış ıssız bir adada kendi kendilerine konuşmaktadır. Ve aslında bu konuşmalar sırasında sistemin ekmeğine yağ sürmektedirler. Bansky’nin tablosu (protest bir eylemle de olsa) 1.3 milyona satılmakta, diğer tarafta 120 bin dolara satılan duvara bantlanmış bir muz alıcı bulmaktadır. Bu ve bunun gibi örnekler sanatın topyekûn piyasaya teslim olduğunu, hiçleştiğini, tüm gücünü yitirdiğini düşündürtmektedir.  Peki, manzara böyleyken başka bir sanat mümkün müdür?

[1] https://www.youtube.com/watch?v=wj3y6EBmBsE, Erişim Tarihi:09.12.2019

31. Ankara Uluslararası Film Festivali Yarışma Başvuruları Başladı!

4-14 Haziran 2020 tarihlerinde gerçekleşecek Festival “Ulusal Uzun”, “Belgesel” ve “Kısa Film” Yarışmalarının yanı sıra, ilk veya ikinci filmini çekecek olan yönetmenlerin, senaryo aşamasındaki uzun kurmaca yapımlarıyla başvurabileceği “Proje Geliştirme Desteği” ile Türkiye Sinemasının gelişimine katkı sağlayan yapımları teşvik etmeye devam ediyor.

Toplamda 120.000 TL ödülün verileceği festivalde;

En İyi Ulusal Uzun Filme: 50.000 TL,

Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Filme: 10.000 TL

En İyi Projeye: 30. 000 TL, En iyi Belgesel Filme: 20.000 TL,

En iyi Kısa Filme: 10.000 TL destek verilecek.

Son başvuru tarihi: 25 Mart 2020 

31. Ankara Uluslararası Film Festivaline başvurmak isteyen sinemacılar, yarışma ve gösterim şartlarının yer aldığı yönetmeliklere ve başvuru sayfasına www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşabilecek ve film başvurularını 25 Mart 2020 tarihine kadar gerçekleştirebilecekler. Ulusal Yarışmalara başvuran filmlerde 28 Nisan 2019’den sonra yapmış olma ve Ankara’da başka festivalde yer almamış olma şartları aranacak.

31. Ankara Uluslararası Film Festivali afişini yarışma ile belirleyecek!

Festivalin duyurulması ve tanıtımında önemli katkı sağlayacak afişin sahibine, 5.000 TL ödül verilecek. Bireysel katılıma açık olan “31. Ankara Uluslararası Film Festivali Afiş Yarışmasına” gönderilen eserlerin, daha önce başka yarışmalarda yer almamış, sergilenmemiş özgün eserler olması gerekiyor. Yarışma koşullarının ve teknik detayların yer aldığı yönetmeliğe ve katılımcıların en fazla iki çalışmayla başvurabilecekleri yarışmanın başvuru sayfasına www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşılabilir.

Sanatçı, akademisyen, görsel iletişim profesyoneli, vakıf ve festival yöneticilerinden oluşacak bir jüri tarafından değerlendirilecek afiş tasarımı yarışması için ise son başvuru tarihi 25 Mart 2020.

Ozan Kaya: “Ne kadar hayalim varsa gerçekleştirip, mutlu olma taraftarıyım.”

Ozan, çok uzun zamandır tanıdığım ve çok sevdiğim bir arkadaşım. Oyunculuk yaptığını bilsem de, müzikle olan bağını sosyal medya sayesinde öğrendim. İlk single çalışmasını piyasaya sürdüğünde ise, ona bir röportaj sözü vermiştim. Şimdi sorular benden, sözler Ozan’dan… Biraz ‘Rekabet’i, müzikle olan bağını ve yeni projelerini konuştuk…

Çocukluğundan bu yana en büyük idealin oyuncu ve ses sanatçısı olmak mıydı?

Çok küçüktüm, ama hatırlıyorum. Kuzenlerimle oyuncaklarla oynamak yerine; oyunculuk gerektirecek oyunlar oynar, rolden role girerdim. 12 yaşındaydım tiyatro sahnesiyle ilk kez buluştuğumda, mutluluktan havalara uçmuştum. İlk oyunculuğumda o zamanlar farkında olmasam da başrolü kapmıştım.

Çocukluğumu-gençliğimi ve yaşlılığımı oynamış, rolden role girmiştim. Prova saatlerinden bir saat önce sahneye gider, karşısında oturup hayaller kurardım. 13 yaşımda okul korosuna girmiş, farklı bir deneyim yaşıyordum. Korodan bağımsız bir şarkıda söylemiştim, gösterim gecesi alkışlandıkça gençliğimde gerçekleştireceğim hayallerim arasında yer alacağının farkına varmıştım şarkı söylemekte. Ama 1 yıl öncesine kadar cesaretimi toplayamıyor mutsuzluk içerisindeydim. Ta ki stüdyoya adım attığım o güne kadar, daha sonrası kendiliğinden geldi. Çok çalışıp çok isteyince başaramayacağımız hiçbir şey yok. Çevreniz tarafından da seviliyorsanız, hep mutlu olursunuz.

Ozan Kaya, müziğin hayatındaki yerini hangi cümlelerle anlatır?

Müzik, hayatımın olmazsa olmazlarından diyebilirim. Ben müzik dinlerken çok keyif alan ve eğlenen bir insanım. Her tür müzik kültürüne sahibimdir. Ama müzik bende, zaman ve mekân olarak değişiklik sağlıyor. Şimdi ise şarkı söylemek, çok farklı bir duygu kattı hayatıma galiba. Bu yolda çok başarılı projelere imza atacağız gibi, şimdiden yeni projelere başladık bile.

“Rekabet” şarkısından bahsedelim biraz… Sözü, müziği İrem Haykır’a ve düzenlemesi de Cüneyt Yalmaz’a ait. Şarkının ortaya çıkışı nasıl şekillendi?

“Rekabet” ortaya çıkmadan önce sevgili dostum İrem Haykır ile ilk çıkış şarkısı farklı olmalı diye konuşuyorduk. Biz başka bir şarkıyla stüdyoya girdik, ama stüdyoda “Rekabet” şarkımın ilk bölümü çıktı. Daha sonra hemen devamını yazmak için İrem çalışmalara başladı ve 1 hafta sonra “Rekabet” ortaya çıktı. Ben, İrem ve Cüneyt çok güzel bir ekip olmuştuk bile.

“Rekabet” in klibi de oldukça güzel. Çöl gibi bir yerde geçiyor ve motor süren birisi var. Klibin süreci nasıl oluşu ve nasıl geçti?

Klip çeken, şarkı sözü yazan bir dostta sahip olunca bazı şeyler kolay oluyor. Klibin yönetmenliğini İrem Haykır yaptı, bu yüzden klip maceramız çok eğlenceli bir çalışma oldu ekipteki, herkes aile gibiydi. Bizim 25 güne yakın hazırlıklarla uğraştık ve klibi Şile’de çektik. Çok güzel bir ortamda çok güzel bir ekiple çekimlerimizi tamamladık ve motor sahneleri çok güzel farklılık kattı. Oyunculuk da yapmış olmam ve kameraya alışık olmam, bir avantaj sağladı aslında.

Şarkıyla ilgili nasıl geri dönüşler aldın?

Şarkıyla ilgili hep farklı ve güzel olduğuyla ilgili güzel mesajlar aldım. Ailemden, dostlarımdan ve hiç birbirimizi tanımadığımız bir sürü insandan… Bazı kulüplerde ise şarkımın çalındığına denk gelmek farklı bir mutluluk verdi bana. Şimdi üstüne daha çok şey katarak yeni şarkılarımla çıkacağım, bunun için elimden geleni yapıyorum.

 ‘Hayatımın şarkısı’ dediğin ve ya senin için ayrıksı olan ve ‘Söylerken çok mutlu oluyorum’ dediğin bir şarkı var mı?

‘Hayatımın şarkısı’ dediğim bir şarkı yok, zaman zaman değişir bende o şarkı… Ama şimdi hayatımın şarkısı diyeceğim bir şarkı kendim çıkarıyorum. Annem için yazdığım, aslında bu yola girmemdeki en büyük neden o şarkı. 24 Mart’ta çıkarmayı planlıyoruz o şarkıyı, çok heyecanlıyım.

Yeni projelerin var mı?

Single için hazırlıklar başladı. Sesine hayranlık duyduğum, dünyaya açılmış ve kendisi de melek gibi olan bir kadın sanatçımızla düet yapacağım. Çok farklı bir deneyim olacağını düşünüyorum kendim için. Annem için yazdığım, sözü müziği bana ait olan şarkımız da gelecek, onu da dinlerken dinlerken gözyaşlarımıza hakim olamayacağız gibi duruyor.

Şu sıra görüştüğüm 2 dizi projesi var. İçime sinen bir senaryo var, yakında ekranda olacağım. Ne kadar hayalim varsa gerçekleştirip mutlu olma taraftarıyım. O yüzden ‘her şeyi de tek bir insan yapmamalı’ düşüncesine aldırmıyorum.

Halka Sanat Projesi | Gelecek Sergi: Süreci Kutlamak

Dokuzuncu yılında halka sanat projesi kültürel yaşama emek vermeye devam ediyor. halka’nın katkısı, doğuştan gelen ve her zaman var olan sanatsal yeteneğe değer vermek ve hem yeni sanatçılara görünür olup seslerini duyurmaları için alan açarak cesaretlendirmek hem de deneyimli sanatçılarla kurduğu iş birlikleri aracılığıyla farklı bakış açılarını paylaşmak bağlamında kendini gösteriyor.

2019’un sonuna doğru halka’nın bu çok yönlü perspektifi kendisini “Süreci Kutlamak” adlı sergi ile ortaya koyuyor. Sergi, halka sanat projesi’nin uzun soluklu proje ortağı San Francisco merkezli sanat inisiyatifi Artship Initiatives’in Sanat Direktörü Slobodan Dan Paich’in ortaya attığı fikir etrafında, aynı zamanda güncel halka ekibinin de bir üyesi olan, İstanbul merkezli genç sanatçı Sevda Bad’ın ilk sergisi olma özelliğini taşıyor. Sergide Sevda Bad’ın halka-Artship ortaklığının bu yılki son etkinliği olarak arkaik, geleneksel, yerel, yeniden inşa edilmiş ve özgün müzik ve şarkılarla beslenen, sözlü anlatım geleneği ruhundan gelen ve Aralık 2019 sonunda gerçekleşecek olan “Güz Yaprakları Tutununca Toprağa Geleceği Besler” başlıklı hikaye anlatımlı performansın provalarından anlara odaklanan çizimleri yer alıyor.

“Süreci Kutlamak” birbiri içine geçmiş olan bir kaç süreci birden kelimenin gerçek anlamıyla kutluyor. Bu süreçler şöyle sıralanabilir: Bu yılın hikaye anlatımlı performansı için hareket temelli parçalar geliştirme süreci, yeni bir sanatçının bu sürece yanıt niteliği taşıyan bir dizi çizim üretme süreci ve Artship’in 40 yılı aşan Uluslararası Kamusal Alanda Sanat deneyimi etrafında şekillendirdiği projeler geliştirme, iş birlikleri kurma, uygulama ve paylaşma süreçlerine ev sahipliği yapma süreci.

Kısacası, bu sergi ve ardından gelen performans aracılığıyla halka’nın İstanbul’a kattığı, hem çağdaş hem de zamansız olanı sunarak sanat dünyasının güncel paradigmalarını zenginleştiren bir süreç ve vizyondur.

İpek Çankaya
halka sanat projesi Direktör & Küratörü

Vahşi Bir Kutlama: Joko’nun Doğum Günü

0

Kurulduğu yıldan bu yana tutarlı bir çizgide ilerleyen ve tavrını seçtiği muhalif metinler ile ortaya koyan Yolcu Tiyatro; savaş karşıtı, sistem eleştirisi yapan, cinsiyet eşitsizliğine dikkat çeken oyunları ile tiyatro seyircisinin aklında yer etmiş, beğenisini kazanmıştır. Joko’nun Doğum Günü oyunu, kadrodan oyuncu Cenk Dost Verdi hakkında sosyal medya paylaşımları gerekçe(!) gösterilerek hapis cezasına hükmedilmesi nedeniyle bir sezon seyircisinden ayrı kalmıştı. Cenk Dost Verdi’nin aramıza dönmesi ile oyun, birkaç oyuncu değişikliği yapılarak tekrar sahnelendi. Yine bu sırada Yolcu Tiyatro’nun kurucusu ve Joko’nun Doğum Günü oyununun yönetmeni Ersin Umut Güler’e sosyal medya paylaşımları dolayısı ile iki ayrı suç  isnat edildi. Düşünce özgürlüğünün, muhalefet etme hakkının, sanatın durmaksızın engellenmeye çalışıldığı günümüzde oyun tam olarak bizi yönetmek isteyen bu sistemin nasıl vahşileşebileceğini anlatıyor.

Sömürmek:
1. -i Üretim araçları sahipleri, başkalarının emeğine ve onların yarattıkları değerlere el koymak.
2. -i Bir ulus veya devlet, diğer bir ulusun veya devletin doğal kaynaklarından, ekonomik değerlerinden çıkar sağlamak.
3. -i Yiyecek içeceğin hepsini birden yiyip bitirmek, silip süpürmek.
4. -i, mecaz Bir kimseden veya bir şeyden haksız ve sürekli çıkarlar sağlamak. (TDK)

Ana karakter Joko başkalarının sırtından geçinen annesi tarafından maddi olarak sömürülmektedir. Annesi Joko’nun kız kardeşini de yalnızca ev işlerinde kullanmakta ve adeta bir cisim olarak görmektedir. Oyunda baba duvardaki bir gölge olarak sunulmuştur. Dolayısı ile tüm yük Joko’nun sırtındadır. Hayaller, planlar ve hatta bir şişe köpüklü şarap almak dahi Joko’nun maaşına bağlıdır. Bir su deposunda işçi olan Joko ve işçi arkadaşları bir gün (varlıklı kesimi temsil eden/ezen) şehre gelen kongrecileri kongre için gidecekleri otele kadar sırtlarında taşırlar. Yorulsalar bile taşıma karşılığı aldıkları ücret onları tatmin ve motive etmiştir. Her gün bir başka kongreciyi taşıyan işçiler bir süre sonra bu işten zevk alırlar.  Aşağılayan, çeşitli pozisyonlarda taşınmak isteyen kongrecilerden birini sırtından atan Joko ertesi gün yine o kongreciyle karşı karşıya gelir ve kongreci ona “Tamam affettim, gel, sana bineceğim.” Der. Çünkü kongrecinin bakış açısına gore; haksızca çalıştırılan, esir bir hayvan gibi binek(!) olmak Joko için lütuf olmalıdır. Bu bağımlılık ve esaret ilişkisinin dozu her geçen gün artmaktadır. Bir gün kongrecilerden biri ile Joko’nun bedeni birbirine yapışır ve oyunun çözüm bölümü başlar. Joko’nun evini, yatağını, yemeğini, ailesini, zihnini ve bedenini ele geçiren; doymak bilmeyen ve giderek yamyamlaşan kongreciler (yani Joko’nun içinde bulunmayı kabul ettiği sistem) Joko’ya ağır bedeller ödetir. Her şey bir kez eğilmek ve taşımayı kabul etmekle başlamıştır.

Grotesk, gerçeküstü, kara mizah olarak tanımlayabileceğimiz oyun, oyuncuların bedensel performanslarındaki başarı ve senkronizasyon sayesinde ensemble kategorisi dahil olmak üzere on dört kez ödüle layık görüldü. Bu sezon Joko karakterini Tolga İskit yerine Erdem Kaynarca canlandırıyor. Kaynarca’nın kısa sürede oyunun hızına başarıyla adapte olduğunu söylemeliyim. Oyunun en dişli karakterlerinden Vanda’ya hayat veren Yasemin Ertorun sahnede adeta devleşiyor. Joko’nun annesini oynayan Elif Arman ise karakterin sinir bozan enerjisini seyirciye eksiksiz geçiriyor. Tüm oyuncular sesleriyle ve mimikleriyle; zaman zaman vahşileşen ve düşündüren sahnelerde dahi seyirciyi güldürmeyi başarıyor. Ekibin enerjisi, uyumu ve hızı seyircide hayranlık uyandırıyor.

Hareket tasarımını üstlenen Selçuk Göldere’yi ve iyi bir metni hak ettiği rejiyle sahnelediği için oyunun yönetmeni Ersin Umut Güler’i tebrik etmek gerek.

Oyun, yaşamının iplerini hiçbir otoriteye vermeyen, özgür bir ruha ithaf edilmiş…

Kaçımız sistemin dayatmalarından, toplumun ve aile kavramının bize biçtiği rollerden bağımsız yaşadığımızı söyleyebiliriz? Kaçımız “ben Joko gibi değilim” diyebiliriz? Size hayattaki birçok kavramı sorgulatacak bu oyunu ilk fırsatta izlemeniz dileği ile…

Yazan: Roland TOPOR    Çeviren: Mine G. KIRIKKANAT   
Yöneten: Ersin Umut GÜLER

H.Tasarımı: Selçuk GÖLDERE    Animasyon, Müzik: Tufan DAĞTEKİN

Kostüm: Makbule MERCAN   Işık: Alev TOPAL    
Sahne İllüstrasyonları: Can BADUR

Oyuncular: Erdem KAYNARCA, Cenk Dost VERDİ, Yasemin ERTORUN, Burak ÜZEN, Elif ARMAN, Sercan DEDE, Seyhan GÜLBAHAR, Özlem YILMAZ

10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri Başlıyor

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) tarafından düzenlenen ve İletişim Çalışmaları Topluluğu, Fransız Kültür Merkezi, HeinrichBöll StiftungTürkiye Temsilciliği, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu, İzmir Mimarlar Odası, İzmir Barosu ve İnsan Hakları Derneği İzmir Şubesi tarafından desteklenen TİHV 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nin bu yılki programı yayınlandı.

11-14 Aralık 2019 tarihleri arasında İzmir Fransız Kültür Merkezi ve İzmir Mimarlar Odası olmak üzere iki farklı salonda gerçekleştirilecek olan Belgesel Film Günleri bu yıl ‘‘düşünce, ifade ve basın özgürlüğü” teması ile gösterim gerçekleştirecek. Bu yıl ülke çapında katılıma açık bir afiş yarışması da gerçekleştirerek, Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın çağrısı ile 331 tasarımcı 571 tasarımla yarışmaya katıldı ve bu yarışmanın birincisi seçilen eser 10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nin afişi oldu. Ayrıca yarışmaya katılan eserlerden en beğenilen 26’sı, 9 – 15 Aralık 2019 tarihleri arasında gösterimlerin yapıldığı Mimarlık Merkezi’nin sergi salonunda sergilenecek. 11-14 Aralık tarihleri arasında dört gün boyunca iki ayrı salonda ülke içinden ve dışından 37 seçme belgesel film izlenecek.

10. İnsan Hakları Belgesel Film Günleri’nde yine Türkiye’de ve dünyada insan hakları açısından yaşanan çok farklı sorunlara yönelik izleyenlerde bir farkındalık ve duyarlılık oluşmasını amaçlayan Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ile dört gün boyunca İzmirliler, insan hakları savunucuları, tüm sinemaseverler bir arada olacak ve dolu dolu bir belgesel film günleri geçirecek. Belgesel film günleri programına tihvbelgeselfilm.org sitesinden ulaşabilirsiniz.

Kadınlar sendika yönetimi için harekete geçti; Mor Liste ile seçime gidiyor

0

İstanbul Anadolu yakasındaki örgütlü kadın işçiler, DİSK Genel-İş Sendikası Anadolu Yakası 1 No’lu Şubenin yeni yönetimini belirlemek üzere sadece kadınlardan oluşan bir liste hazırladı. 8 Aralık Pazar günü yapılacak olağanüstü seçim için yarışacak kadın listesinin adı: Mor Liste.

Mor Liste, adaylığını yazılı basın açıklaması ile duyurdu: “Dünya nüfusunun yarısıyız… Sendikanın yarısıyız… Buna rağmen yok sayılıyoruz. Temsil edilmek hakkımız. Çünkü varız, buradayız, kadınız, LGBTİ+’yiz, işçiyiz, emekçiyiz, sendikalıyız. Emeğimizin karşılığını görmek için eşitlik temelinde bir arada mücadele etmek istiyoruz. Eylemlerde de varız, Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde de… Ama sendikanın karar alma süreçlerinde yokuz. Şubenin tüm yöneticileri erkek, Genel Merkezin yöneticileri erkek. Bu suskunluğu devam ettirirsek hiç bir zaman var olamayacağız”. 

“OMUZ OMUZA YÖNETECEĞİZ”

“Kadın-erkek eşitsizliği, ne yazık ki bugün Türkiye’de sadece siyasetin değil sendikal örgütlenmelerin de bir gerçeği. Artık bu eşitsizliğe son vermek istiyoruz.” ifadeleriyle açıklamayı sürdüren kadınlar, “Bundan böyle kadınların emek mücadelesinde süs gibi görülmesini, sembolik konumlara razı edilmesini kabul etmeyeceğiz. Omuz omuza çalışıyorsak, omuz omuza yöneteceğiz.” dedi.

“KADINLARIN OLMAMASI BİZİ RAHATSIZ ETTİ”

Kadınların neden böyle bir liste ile seçime hazırlandıklarını Mor liste sözcüsü Nazan Çam Ay şu şekilde açıkladı: “Belediyelerde çalışan kadın sayısı diğer sektörlere göre daha fazla, sendika üye sayısı küçümsenmeyecek kadar çok. Fakat bu listelerde kadın isminin olmaması ya da her zamanki gibi sembolik konumlara çekilmeleri bizi rahatsız etti. Biz de sendikada temsil edilmediğimizi düşündük ve sendika yönetimine talip olduğumuzu tamamen kadınlardan oluşan bir liste yaparak dikkat çekmek istedik. Sendikalarda kadın erkek eşitliğine vurgu yapılıyor ama sendikal mücadelenin içinde ne kadar yer aldıklarını görüyoruz” diye konuştu. Sadece kadınlardan oluşan bir liste ile erkeklerin desteğini nasıl alacakları üzerine ise Çam “Toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir sendika ve işçi sınıfı talebimiz var. Erkeklerin listede yer almaması bizim yanımızda olmadıkları anlamına gelmiyor. Bugün siyasette de sendikada da kapalı kapılar ardında süren pazarlıklardan bıktık. Öncelikle bu siyaset anlayışının sonlanması için birlikte hareket etmeliyiz, işçi sınıfının dinamiklerini emek üzerinden inşa etmeliyiz” dedi. Kadınların yeni bir liste hazırlamalarına yönelik eleştirileri de yanıtlayan Çam, “Bu eleştirilerde bile kadını hor gören, aşağıda tutan bir bakış açışı var. ‘Kadınlar yönetemez’, ‘Bu işin arkasında erkekler var’ vs. En başta bu zihniyetle mücadele ediyoruz. Çalışma hayatında kadınlar eziliyor, bununla mücadele için sol sendikalara giriyor. Ama sendika bile kadına yer vermiyor. Rekabet içeren bir liste oluştururken niyetimiz sol hareketi bölmek değil, “biz varız” demek. Erkekler üçer beşer adaylar çıkarırken bölündüklerini düşünmüyorlar, “mor liste” çıktığında “böldüğümüzü” söylüyorlar. “Varız” demenin yolu yeni bir liste oluşturmak değildi, fakat buna onlar mecbur ettiler. O kadar hızlı çoğalıyoruz ki tahmin edemezsiniz. Umudumuz var inanıyoruz ve başaracağız” dedi.

Kazdağlarına Ses Ver!

Kazdağlarında doğa katliamı yapan Alamos Gold ve yerli iştiraki Doğu Biga Madencilik firmalarının 13 Ekim’de sona eren ruhsat izinleri bakanlık tarafından yenilenmemiştir. Buna rağmen 13 Ekim’den bugüne kadar katliam yaptıkları alanda ruhsatsız, usülsüz ve kanunsuz bir şekilde bulunmakta ve doğa tahribatına devam etmektedirler. 

6 Aralık Cuma akşamı saat 19:30’da Kadıköy Süreyya Operası önünde buluşarak  bu doğa katliamına artık bir son verilmesi ve ruhsatsız Alamos Gold ve yerli iştiraki Doğu Biga Madenciliğin alandan çıkarılmaları gerektiğine dair sesimizi hep birlikte önce Ankara’ya oradan tüm Türkiye’ye duyuruyoruz. 

Tüm doğa, tarih ve yaşam savunucularını 4 metrelik dev ağaç insan kuklamızın koreografileri, Beksav bando müzikleri ve Ataol Behramoğlu katılımıyla güçlenecek bu basın açıklamasına katılarak Kazdağları’na sahip çıkmaya çağırıyoruz. 

Kamuoyu ve basına duyurumuzdur.

Kazdağları İstanbul Dayanışması

Anadolu’da iyi ki sinema var, ama her zaman birbirimizi anlamalıyız: 7. Kayseri Film Festivali

0

Her sezon başında yılın festivallerine hızlıca bakıyorum. Dikkat çeken ve adını iyi duyduğum festivallere gitmek güzel oluyor. Daha önceleri gitmeyi çok istediğim, fakat kısmetin 7.yılına olduğu “Kayseri Film Festivali”ndeydim. Kayseri’nin ilçe belediyesi olan Talas Belediyesi ev sahipliğinde, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü destekleriyle, Anadolu Sinemacılar Derneği tarafından düzenlenen festivalde acısıyla tatlısıyla güzel vakitler geçirdik. Festivalin direktörü olan ve canla başla çalıştığına şahit olduğum Kadir Turna’yı tebrik etmek gerek. Festivalde tamamen gönüllü çalışan, konukları ve Kayserili sinemaseverleri memnun etmek için uğraşan Erciyes Üniversitesi’nin pırıl pırıl İletişim Fakültesi öğrencilerini de kutluyorum.

Kayseri’de bir film festivali olması beni her zaman şaşırtmıştır. Bir Anadolu kentinde festival yapılıyor olması, hele bunun ‘sinema’ temasıyla olması, muhteşem bir şey. Ve festivale dâhil olduğumda fark ettim ki, Kayseri’ye bir film festivali çok yakışmış. Salonlar oldukça doluydu. Moderasyonunu gerçekleştirdiğim “Kızım Gibi Kokuyorsun” filminin soru-cevap bölümünde oldukça güzel yorumlar ve iyi sorularla karşılaştık. Can Evrenol’un yeni filmi ‘Peri’yi seçkide görür görmez, mutlaka izleyeceğim filmler arasına dâhil etmiştim. Salona geldiğimde, kocamana salonun tıklım tıklım olduğunu gördüm ve zar zor kendime koltuk buldum. Dakikalar geçtikçe merdivenlerin de dolmaya başladığını görünce, hem büyük bir şok hem de büyük bir mutluluk yaşadım. Bu sele ‘Uluslararası’ ibaresini göremediğim festival, umarım gelecek yıllarda uluslararası alanda da başarılı olabilir.

“Altın Çınar” sahipleri kimler oldu?

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda, “En İyi Film” ödülü, Omar ve Biz’in oldu. En İyi Yönetmen ödülü de ‘Omar ve Biz’ in yönetmenleri Maryna Er Gorbach ile Mehmet Bahadır Er’e layık görüldü. ‘Saf’ filmindeki rolüyle Saadet Işıl Aksoy “En İyi Kadın Oyuncu” seçilirken; “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü” ise ‘Küçük Şeyler’ filmindeki rolüyle Alican Yücesoy’un oldu. ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülünü ‘Peri’ filmindeki performansıyla Özay Fecht’in olurken, ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ ise ‘Dilsiz’ filmindeki rolüyle Emin Gürsoy’un oldu.

‘Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Jüri Özel Ödülü’nün sahibi ise, “Peri” filminin oyuncuları Denizhan Akbaba, Elif Sevinç, Özgür Civelek ve Kaan Alp Dayı’ya verildi. ‘Elia Kazan Jüri Özel Ödülü’nün sahibi ise Seyid Çolak’ın yönetmenliğini yaptığı Kapan filminin oldu.

“Aidiyet” ve “Görülmüştür” filmleri neden yarışma dışı kaldı?

Hızlı ve güzel başlayıp devam eden festivalde, tabi ki sinema adına hoş olmayan bir gelişme de yaşandı. Bu gelişme festivale biraz gölge düşürse de, buna rağmen tadı kaçmadan geçti festival. Festivalin Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda yer alan “Aidiyet” ve “Görülmüştür” filmleri, filmlerinin yarışma dışı bırakıldığını açıkladılar. Filmlerin yapımcı ve yönetmenleri, filmlerinin yarışma jürisi tarafından web linki ya da disk üzerinden, bilmedikleri bir salonda izleme yapmalarına karşı çıktıklarını ve jüriye link göndermedikleri için yarışmadan çıkarıldıklarını söylediler. Bunların üzerine de festivalden konu ile ilgili “Filmler, tüm jüri üyelerinin birlikte hazır bulunduğu ve teknik imkânlarla donatılmış özel bir salonda gösterilmiştir.“ açıklaması geldi. Ayrıca festival, sırf bir film bu konuda ısrarcı oldu diye, diğer 8 filmin bu duruma tamam demesi ve o filmlere de bunun haksızlık olacağını da dile getirdi.

Yapımcılar ve yönetmenler, filmlerinin DCP ile bir sinema salonunda izlenmesini tabii ki isteyebilirler ki zaten istemeliler. Çünkü bir sinema filmi sinemada izlenmelidir. Birçok yönetmen ve sektördeki kişiler de bu konuda hemfikir zaten. Özellikle bu bir yarışma ise, jürinin de izlemeyi sinemada yapmasını istemek çok doğru. Fakat bir film festivalinin yönetmeliğinde: “Yapımlar izleyiciye ve seçici kurula festival yürütme kurulunun uygun göreceği salonlarda ve yaptığı izlenceye göre sunulur. Festival süresince yapılan gösterimler için (televizyon hariç) filmlerin yapımcılarından ayrıca izin alınmaz.” maddesi yer alıyor ise, film sahiplerinin buna dikkat ederek yarışmaya başvurmaları önemli. Birçok festivalde, jürilerin web linki ile kişisel bilgisayarında izleme yaptığı her zaman kulağımıza gelir. Belki de bunun önüne geçmek adına tüm film yapımcılarının festival direktörleriyle bir araya gelip bir karara varması gerekli. Bu sorun Kayseri’de patlak gösterdi, fakat diğer festivallere sıçramadan ve bütün festivallere zarar vermeden bir sektör buluşması gerçekleşmeli.

Sonuç olarak; 2 film yarışma dışı kaldı, 1 film etkinliklere katılmayacağını açıkladı, Siyad jürisi feshedildi ve usta sinema yazarı Burçak Evren Siyad’dan istifa etti. Burçak Evren, törende yaptığı konuşmada sinemanın birleştirici bir güç olduğunu bir kez daha hatırlattı. Butik bir festival olan Kayseri’nin saygın bir festival olmasını hedeflediğini söyleyen Evren, festivallerin sanatçıların festivali olduğunu ve festivallerin herkese eşit olması gerektiğinin altını çizdi. Ben de sinemanın her zaman birleştirici bir gücü olduğuna inandım. Umarım sinemayı seven herkes iyi olmak için elinden genel her şeyi yapan festivallerin çatısında buluşur…

İzlediğim yarışma filmleri: “Peri”, “Kızım Gibi Kokuyorsun” ve “Sezen Sokakta”

Peri: Ağzı Olmayan Kız

Türk korku sinemasına yeni bir soluk getiren “Baskın” ve “Housewife” filmleriyle tanınan başarılı yönetmen Can Evrenol’un yeni filmi “Peri: Ağzı Olmayan Kız”ı, Kayseri’de izleme şansı buldum. Film, Cem Özduru’nun “Perihan” isimli çizgi romanından esinlenerek fantastik bir çocuk masalını konu alıyor. Birer duyu organları olmayan 4 çocuğun macera dolu kaçış hikâyesini anlatan film, odağına ağzı olmayan Peri’yi alıyor. Can Evrenol’un bir önceki filmleri de fark yaratan ve Hollywood referanslarını sinemamızda deneyerek kendine has tarzda ilerliyor. Peri de yine ülkemizde yeni yeni denenmeye başlayan bir türün farklı bir ele alımı aslında. Kimi zaman keyifle, kimi zamanda şok olucu şekilde izledim filmi. Evrenol’un hikâyeyi kavrayış şeklini yönetmenliğini çok sevdim, sinemamızda dipdiri filmlere ihtiyacımız olduğunu bir kaz daha anladım.

Başroldeki 4 küçük gencin şahane performanslarında nefes aldım, umutlandım. İleride çok büyük yıldızlar olacak gençler… Aynı zamanda Özay Fecht ve Mehmet Yılmaz Ak da olukça kaliteli performanslara imza atmışlar. Sanat yönetiminin de özellikle büyük ev ve baraka mekânda ön plana çıktığı filmin akışı da düzenli. Belki sadece final sahnesinde, her şey yolunda giderken bir anda tuhaf bir heyecanın eklenmesini çok fazla bulduğumu söyleyebilirim. Aslında o sahnenin de filme ayrı bir anlam kattığını söyleyebiliriz, ama önceki sahnede kanıtlanmış bir şeyin üstüne bastırma havası da vermesi söz konusu…

Kızım Gibi Kokuyorsun

“Vicdan Ağacı” ve “Mor Ufuklar” gibi filmleriyle tanınan Olgun Özdemir’in yeni filmi “Kızım Gibi Kokuyorsun” da izleme şansı bulduğum yarışma filmlerinden. Temmuz 2016’da Fransa Nice’de gerçekleşen saldırıda ailesini kaybeden Beatrice, terör örgütü tarafından kaçırılan ve onlardan kaçan Suriyeli Hevi ve yurt dışında yaşayıp tatil için ülkesine gelen İbrahim’in yolları Antakya’da kesişiyor.  Son dönemlerde mülteci hikâyesi içeren fazlaca film çekilmeye başlandı. Olgun Özdemir, bu konuya dikkat çeken filmlere güzel imzalar atan bir yönetmen. Kızım Gibi Kokuyorsun’da hem cast hem senaryo hem de teknik anlamda daha üste atladığını göstermiş aslında Özdemir. İki acının bir araya gelişi, benzer acıların farklı dillerde de olsa anlaşılması ve birbirine desteğin önemi burada çıkıyor. Afad’ın mülteci kamplarındaki görüntüler oldukça hoştu. Aslında filmin hikâyesi gereği arkada bir dram yer alsa da, oradaki çocukların yeni bir insana hasret ve gözlerindeki mutluluk bile bazen yetiyor. Filmi dikkatlice izlediğinizde, oldukça dikkat çekici detaylara çarpıyorsunuz. Mesela camın ödünde fotoğraf çerçeveleriyle birlikte yer alan mumlar… Filmin en ana meselesinde yatan terör sorunu ve bu sorunu oluşturanların kinlendikleri din ve mezhep meselesine son derce tokat gibi bir cevap olmuş mumlar.

Filmin 3 başrol oyuncusu da son derece rollerine hâkim ve senaryoyu oldukça iyi yakalamış durumdalar. Clemence Verniau’nun bir yıldız gibi parlayan performansı üstüne, Yılşen Özdemir’in adeta ‘Hevi’ nin benliğine girişi ve Çağlar Ertuğrul’un hiçbir şeyi umursamaz ama gördüğü dramlar sonrası kendi benliğindeki değişimi gördüğümüz İbrahim performanslarında çok iyiler. Filmde usta oyuncu Şerif Sezer’i görmek de oldukça güzel. Ama sürekli film boyunca televizyon izlemesi ve aralarda hikâyelere dâhil olması bana yeterli gelmedi. Ben Sezer’i daha da etkin bir rolde izlemek isterdim. Ama buna rağmen Şerif Sezer’le birlikte Tolga Güleç ve Muhammet Cangören gibi iyi oyuncuları da güzel performanslarda görmek güzeldi.

Sezen Sokakta

Belgesel yarışmada yarışan, Bedran Güzel’in yönettiği ve müzisyen Erkan Güleryüz’ün yazdığı “Sezen Sokakta” da dikkatimi çeken yapımlar arasındaydı. Filmde efsane isim Sezen Aksu’nun şarkıları; Türkiye’de farklı illerde, sokak sanatçıları ve profesyonel müzisyenler tarafından seslendiriliyor. Müzikal ve anı unsurlarıyla bezendiği yapımın özenli olduğunu gösteren şeyler ise; birçok şehre gitmesi ve birçok farklı sanatçının bir araya gelip Sezen Aksu şarkılarına başka bir soluk getirmesi aslında. Filmi izlerken, özellikle şarkı anlarında, öyle bir hisse giriyorsunuz ki; sanki şarkılar sizi içine hapsediyor ve salonun içinde şarkılara kimi zaman eşlik ederken kimi zaman da dans ederken kendinizi buluyorsunuz.

“Kuan” grubunu görmek çok hoşuma gitti. Çünkün Kuan’ın ezgisi ve Demircan Demir’in şarkıları söyleyiş tarzı oldukça benzersiz ve ruh dinlendirici. “Belalım” şarkısını izlerken de dinlerken de adeta kendimden geçtim ve bir anda duygularım beni aldı götürdü sanki. Vapurdaki Kadın’ın röportaj kısmı da çok güzeldi, özellikle İzmir fonu olması aynı bir keyif verdi. “Şarkı Söylemek Lazım” şarkısına da farklı bir soluk getiren Vapurdaki Kadın’ın, eline mikrofonunu ve hoparlörünü alıp İzmir Saat Kulesi’nin önünde özgürce, çılgınca ve dinleyicisini de katarak şarkı söylemesi çok hoşuma gitti. Gencer Savaş’ın bölümünde, Savaş’ın müziğe farklı bir soluk getirmek istediği anlar çok güzeldi. Özellikle çelik saksıya su koyarak onunla birlikte farklı bir tını yakaladığını söylediği anlar çok hoş. Sezen Aksu’nun sevdiğim efsane albümü “Işık Doğudan Yükselir” de yer alan ve Karadeniz tınıları içeren “Ben Annemi İsterim” şarkısını seslendiren Eleonore Fourniau da güzel bir hava veriyor filme. Ve tabi Sezen Aksu’nun dâhil olup izleyenlere selam verdiği anlar da, filme pozitif havayı veren bir bölüm aslında…

Karşımdaydın Furuğ; tam yetmiş beş dakika…

Şair Furuğ Ferruhzad’ın hayatını anlatan oyun: “YARALARIM AŞKTANDIR”

Furuğ’un sesi ile bekliyorsunuz oyunun başlamasını. Sizi bulunduğunuz yıldan alıp Furuğ’un yaşadığı döneme götüren ses ile… Sonra Furuğ ile merhabalaşıyorsunuz. Tam yetmiş beş dakika Furuğ ile baş başa kalıyorsunuz; vedalaşıncaya dek. Işıklar kapanıncaya dek… Furuğ karanlıklar içinde bir ışık oluncaya dek…

Oyunun yazarı Şebnem İŞİGÜZEL; hayatı, bir kadının kolunda sepetle geçtiği bir sokağa benzetiyor. Biz her gün binlerce kız kardeşimizin kanının döküldüğü sokaklardan, kolumuzda anılarından ördüğümüz sepetle geçip, Kadıköy’de bir sokakta Furuğ’un cenazesini kaldırmaya gitmişken, yazar tokat gibi bir soruyla sarsıyor bizi: “Bir kadın kaç kere ölür?” Bu şiirsel metnin içinde, yüzümüzde mollaların nefesini hissederek sorunun cevabını arıyoruz. Karşımızda Furuğ… Sahi, bir kadın kaç kez ölür?

“Bir yerde gömülmeyen ölüler varsa, orada her şey bitmiş demektir.”

İsyankâr, cadı, ucube gördükleri, istedikleri kalıba sokamadıkları, şiirlerini susturamadıkları Furuğ’un bedenini soğuk taşın üzerinde iki gün bekletiyorlar. Mollalar toprağın bile onu kabul etmeyeceğine inanıyor. Oyun o taşta başlayıp, o taşta bitiyor. Furuğ kalkıyor taştan, atıyor örtüyü üzerinden ve anlatıyor. Babasına, kocasına, mollalara nasıl kafa tuttuğunu, şiirini nasıl kanatlandırdığını anlatıyor. Erke karşı direncini, yaşama nasıl tutunduğunu anlatıyor. Evleniyor, boşanıyor, çocuklarından ayrı düşüyor, acı çekiyor, İbrahim’e âşık oluyor, belgesel filmler çekiyor, şiirler yazıyor, şiirler yazıyor, şiirler yazıyor…

“Gel, ey erkek, ey bencil varlık
Gel, kafesin kapılarını aç
Beni ömür boyu zindanda tutmuşsan eğer
Bari bir anlık olsun serbest bırak.”

Kadına biçilen rolleri, topluma uygun aile yaşamını, giyim şeklini reddediyor Furuğ. Bu uğurda bedeller ödüyor. Sözüyle ve yaşamıyla başkaldırının simgesi oluyor gencecik yaşında ölen İranlı şair.

Bir kadın, bir yaşam, bir oyuncu:

Bu topraklarda kadın hikâyesi çoktur. Bu yüzden sık sık karşılaşırız tek kişilik “kadın oyunlarıyla”. Çektikleri acıyı normalleştirme ihtimalinden korkar, bir yandan da insanlar tanık olsun isteriz. Onların acısına, maruz kaldığı şiddete, yaşam mücadelesine birkaç saatliğine ortak oluruz. Bazı oyunlar ve oyuncular acıklı bir Yeşilçam etkisi bırakır. Çıktığınız an oyunu unutursunuz. Bazılarında ise kalkıp dokunmak istersiniz o kadına. Gözyaşını silmek istersiniz; bir oyun olduğunu unutup. Bu gerçekliği Nihal YALÇIN “Antabus” oyununda, Nezaket ERDEN “Sevgili Arsız Ölüm-Dirmit” oyununda layıkıyla yakalamıştı. Şimdi ise Nazan KESAL… Nazan KESAL oyunu, hikâyeyi ve elbette Furuğ’u öyle özümsemiş ki bir an gözünüzü ondan ayıramıyorsunuz. (Oyun bittiğinde gidip tebrik etmek istemedim. Çünkü sahnedeki Furuğ’un ruhuydu ve bir sonraki gösterime kadar o sahnede asılı kalacaktı.) Etten kemikten Nazan, Furuğ’un tenini giyinmiş, yaralarını sarınmış ve sahneden bize Furuğ’un gözleriyle bakıyordu. Çocukluğu, anneliği, aşkı, tutkusu, isyanı, korkuları… Her şeyi gözlerindeydi. Oyundan sonra uzun süre etkisinde kalacaksınız.

Kostüm ve dekor oyuncuyu gölgelemeyecek şekilde, sade tasarlanmış. Işıklar ve gölge oyunları oyuna epey katkı sağlamış. Son yılların başarılı yönetmeni Berfin ZENDERLİOĞLU diğer işlerinde olduğu gibi, bu oyunda da rejinin hakkını vermiş. Oyuncuyu ön planda tutan bakış açısı sayesinde size kesintisiz bir seyir keyfi sunuyor. Katmanlı bir metni işlerken, hem parçaları kendi özelinde tutmak, hem de bölünmeden, bir bütün halinde sahnelemek şüphesiz Berfin ZENDERLİOĞLU’nun ustalığı.

Asi bir şairin ölümsüzlüğünü anlatan, “Kuş ölür, sen uçuşu hatırla” derken Furuğ’un ne söylemek istediğini kavramamızı sağlayan, başarılı kadınların elinin değdiği bu oyun mutlaka seyredilmeli. Furuğ ile bir daha ne zaman tanışabiliriz ki?

Biliyorum Furuğ; aşktandır tüm yaraların senin. Biliyorum; karşımdaydın. Tam yetmiş beş dakika…

Oynayan: Nazan Kesal 

Yazan: Şebnem İşigüzel

Yöneten: Berfin Zenderlioğlu

Işık ve Dekor Tasarım: Cem Yılmazer

Müzik: Burçak Çöllü

Yönetmen Yard: Deniz Biber

Kostüm Tasarım: Natali Yeres

Hareket Düzeni: Dicle Doğan

Afiş Tasarım: Kirkor Sahakoğlu

Afiş Foto: Manuel Çıtak

Oyun Fotoğrafları: Dilan Bozyel

Reji Asistanı: Mert Duysak