Ana Sayfa Blog Sayfa 79

Domain türleri nelerdir?

0

Domain, Türkçe karşılığı ile alan adları bir internet sitesinin hangi adreste yayın yaptığını belirten kavramdır.

Her internet sitesi belli bir alan adında yayın yapmak zorundadır. Alan adlarının farklı uzantıları vardır. Bir alan adını yapısı itibariyle inceleyecek olursak; örneğin dünyanın en büyük arama motoru sitesi olan Google’ı ele alalım. Google sitesine www.google.com adresi üzerinden erişilebilmektedir.

Google’ın adresi olan www.google.com adresindeki ilk ifade www ifadesidir. Bu ifadede ilk w İngilizcedeki world kelimesini, ikinci w wide kelimesini üçüncü w ise web kelimesini temsil etmektedir. Burada ifade edilen world wide web tabiri Türkçede “dünyayı saran ağ” demektir. Yani, alan adlarının ilk kısmında yer alan www ifadesi interneti temsil eden bir tür kısaltma olarak belirlenmiş ve dünyanın her yerindeki alan adlarında ortak kullanılmaya başlanmıştır.

www ifadesinden sonra gelen Google ise sitenin adresidir. Bu ifade erişim sağladığınız sitenin ana ismidir. Bir domain alarak yayın yapmak isteyen kişilerin en çok önem vermeleri gereken nokta budur. Zira iyi bir domain isminin değeri fazlasıyla yüksektir. 

Site isminin ardından gelen kısım ise alan adının uzantısıdır. Bu uzantı Google için .com olarak görülmektedir.

.com alan adı uzantısı en eski alan adı uzantılarından ve en sık kullanılan alan adı uzantılarından biridir. Bu uzantı ilk çıktığında sadece ticari sitelerde kullanılması amacıyla üretilmişti. İngilizcedeki “commercial” kelimesinin kısaltılmış hali olan .com alan adı uzantısı en yaygın alan adı uzantı türüdür.

Domain adreslerine ilişkin bilinmesi gerekenler

Domainler ile ilgili özellikle internet sitesi kurmak isteyenlerin dikkat etmesi gereken bazı noktalar vardır.

·      Domain alırken site isminin oldukça önemli olduğundan bahsetmiştik. Site ismi bölümünün önemi sitenizin arama motorları gözündeki değerini arttırmasıdır. Bir konu ile ilgili en çok aranan kelimelerden oluşan site isimleri arama motorlarına bu sitedeki bütün içeriklerin o konu ile ilgili olduğu mesajını verdiği için değer sıralamasında sitenizi öne geçirecektir. Yani domain ismi SEO açısından oldukça önemlidir.

·      Bir site ismi eğer daha önce alınmışsa aynı ismi aynı uzantı ile alamazsınız. Ancak farklı uzantılarla bu domain alınabilmektedir. İnternette gezerken pek çok sitede bu durumla karşılaşmışsınızdır. Dolayısıyla bir adresi alırken tabi ki her şeyden önce .com alan adı uzantısı ile bir siteyi almaya dikkat edin. Ancak .com alan adı doluysa diğer uygun uzantılardan bu adresi alabileceğinizi de unutmayın.

·      Her alan adı uzantısı herkes tarafından alınamaz. Alan adları .com örneğinde olduğu gibi bazı belli amaçlarla üretilmiştir. Bazı alan adları ve ne anlama geldikleri aşağıda belirtilmiştir.

o   .net: İngilizcede bağlantı, şebeke anlamına gelen “network” kelimesinin kısaltılmış halidir.

o   .org: Bu alan adı uzantısı organizasyon anlamına gelen “organization” kelimesinin kısaltılmışıdır ve çoğunlukla organizasyonlar için kullanılır. Ancak her tip domain için alınabilir ve değerli bir uzantıdır.

o   .biz: Bu uzantı iş anlamına gelen “business” kelimesinin kısaltılmış ve uyarlanmış halidir.

o   .info: İngilizcede bilgi anlamına gelen “information” kelimesinin kısaltılmış halidir. Belli bir konuda bilgilendirici içerikler yayınlayacak sitelerin tercih edebileceği bir alan adıdır.

o   .edu: Eğitim anlamına gelen “education” kelimesinin kısaltılmış halidir. Oldukça değerli bir alan adı uzantısıdır. Sadece eğitim kurumlarına verilmektedir.

o   .gov: Hükümet anlamına gelen “government” kelimesinin kısaltılmışıdır. Bu alan adı da sadece devlet kuruluşlarına tanımlanabilmektedir. Dolayısıyla devlet kuruluşu olmayan sivil organizasyonların bu uzantıyı alma şansları bulunmamaktadır.

·      Yukarıda saydığımız alan adı uzantılarının yanı sıra son dönemde neredeyse her kelime ile ilgili alan adı uzantıları çıkmıştır. Bunlara örnek olarak .xyz, .tech, .site gibi uzantılarla birlikte yakın zamanda üretilen .istanbul gibi alan adı uzantıları da alınabilmektedir. Dolayısıyla bir site isminde .com uzantısı yoksa bu gibi alternatifleri almayı deneyebilirsiniz. Alternatif alan adlarının ne olduğuna ve hangilerinin boş olduğuna bir domain sağlayıcısında, örneğin Hostinger’da, sorgulama yaparak kolayca ulaşabilirsiniz.

Domain türleri

Domainler alan adı uzantılarına göre farklı türleri ayrılmaktadır.

Uluslararası domain adresleri

Dünyanın her tarafından herkesin alabileceği ve aynı adresle dünyanın her yerinden yayın yapan domainlerdir. Uluslararası alan adlarını satın almak için tek kriter ABD’den ICANN (International Corporation for Assigned Names and Numbers) konsorsiyumuna kayıtlı bir firmadan bu alan adının alınmasıdır. Buradaki tek kıstas başvuruda bulunduğunuz domainin daha önce alınmamış olmasıdır.

Yerel domain adresleri

Yerel domainlerde yukarıda bahsettiğimiz alan adı uzantılarına sahip olmakla birlikte onlardan tek farkı alan adının tescil edildiği ülkenin uluslararası kısaltmasının alan adı uzantısının sonuna eklenmesi ile oluşur.

Bu tip alan adlarını vermeye yerel otoriteler yetkilendirilmiştir. Türkiye’den alınan bir yerel alan adında aldığınız alan adının sonuna .tr takısı eklenmektedir. Bu .tr takısı Türkiye’nin uluslararası kısaltmasıdır. Örneğin Almanya’dan alınan bir yerel alan adında bu takı .de olacaktır.

Yerel domainleri satın almak uluslararası domainler kadar kolay değildir. Bu alan adını almak için ilgili ülkenin bu alanda yetkili kurumuna belli evraklar ile başvuruda bulunmak gerekmektedir. Türkiye’de yerel alan adlarını vermeye yetkili kurum ODTÜ’dür. ODTÜ’nün nic.tr sitesi üzerinden hangi alan adı için hangi belgelerin gerekli olduğu kontrol edildikten sonra bu belgelerle başvuruda bulunulmalıdır. Belgelerin gerekli onayı almasının ardından ilgili yerel domain tahsis edilecektir. 

Orada bir festival var, tam da yakında: 6. Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali

Son birkaç yıldır kısa filme olan heyecanım, katlana katlana artıyor. Ülkemizde uzun metrajlı filmlere daha çok ilgi ve bilgi sahipliği görünse de, kimi zaman bazı kısa filmlerin gösterime giren filmlerden önce gösterilmesi gibi durumların yaratılması çok önemli. Rofife’den bu yana kısa film merakım başlasa da, İzmir’de de uzun zamandır dâhil olduğum festivalle daha hareketli bir hal aldı. Katıldığım bir çok festivalde muhabbetimin geliştiği yönetmen ve sektör bilginlerinden; Uşak’ta bir kısa film festival olduğu, üniversite öğrencileri tarafından düzenlendiği ve kısa film yönetmenine büyük önem veren bir festival olduğu söyleniyordu. Hakkında bu kadar çok iyi şey duyduğum Uşak’a gitmek, bu seneye kısmet oldu… 6. sı bu yıl düzenlenen Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali, gerçekten de deneyimlemem gereken ve kısa filme doyuran bir festival olduğunu kanıtladı benim gözümde.

Festival, Uşak Üniversitesi Araştırma Görevlisi Onur Keşaplı önderliğindeki İletişim Topluluğu öğrencileri tarafından düzenleniyor. Öğrenciler tamamen gönüllü bir şekilde festivale dâhil oluyorlar ve böylece hem sinema adına farklı bir deneyimi yaşıyorlar, hem de davet edilen sektör insanlarıyla bir araya gelip onlara merak ettikleri her şeyi sorma şansları oluyor. Festival sırasında bazı aksaklıklar olmadı değil tabi ki, ama bir üniversitede gerçekleşmesi ve öğrencilerin düzenlemiş olduğu bir festival olmasından kaynaklı bazen bunlar bile gözünüzün ardına düşüyor. Ama bu festivalde, başka festivallerde görmediğim birçok güzel fikre de şahit oldum. Festival, her bir konuğuna bir öğrenciyi ‘mihmandar’ olarak atıyor ve o öğrenci sizinle festival boyunca ilgileniyor. Bu olayı gerçekten çok sevdim, çünkü kendini özel olduğunu hissettiren bir şey bu durum aslında. Benimle katıldığım günler boyunca tüm sorularımla ilgilenen, festivali ve Uşak kentini daha iyi anlamamı sağlayan ‘Yeni Medya’ bölümü öğrencileri Ali Ecir ve Berfin Çalışkan’a çok teşekkür ederim.

Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali, Uşak Üniversitesi kampüsü içerisinde düzenlendi bu yıl. Atölyeler, film gösterimleri, söyleşiler ve özel törenler de düzenlendi tabi ki. İlk günümde jüride olan yönetmen Abdurrahman Öner’in yönetmenlik atölyesine göz attım. Oldukça öğrenci dolu bir salonda gerçekleşen atölyede, her bir öğrencinin dikkatle dinleyerek ve notlar alarak bir yönetmeni dinlemesi oldukça umut verici. Ayrıca oyunculuk, pitching ve belgesel sinema üzerine de atölyeler düzenlenmesi de festivali zenginleştirmiş. Bir yandan da festivalde jüri olan yönetmenlerin uzun metraj filmlerinin gösterimini gerçekleşmesi de çok güzel bir fikir olmuş.

Film gösterimleri ise, iki salonda gerçekleşiyor; birisi konferans salonu diğeri ise yerleşke içine inşa edilmiş bir sinema salonunda. Üniversite içerisinde bir sinema salonu olduğunu gördüğümde gerçekten çok mutlu oldum, hele ki salona girdiğimde birçok sinemadan daha kaliteli bir inşa ile karşılaştığımda daha da şaşırdım. Filmleri bu sinema salonunda, salonu dolduran öğrenciler ve davetlilerle birlikte izledim. Gösterimlerden hemen sonra, söyleşi için moderasyonlu bir şekilde kısa film yönetmenlerinin oturması için hazırlanan bir bölümün yer alması fikri de ayrıca hoşuma gitti. Söyleşi içeriğinin geniş olması ve ciddi anlamda bir forum haline gelmesi de çok önemli. Festival için elinden gelen tüm çalışmayı yapan ve bu denli zengin içerik için çok çalıştığını hissettiren Onur Keşaplı’yı ve ekibini kutlamak gerek, öğrencisi olan her bir gencin de böyle içeriklik bir kafaya sahip bir öğretmenleri olduğu için şükretmeliler… Uşak Kanatlı Denizatı Kısa Film Festivali her sene mutlaka olması gereken ve daha da büyümesi gereken bir festival. Ve Uşak’ın belediye, valilik ve önde gelen tüm insanlarının desteği her zaman arkasında olmalı…

Bir yandan Uşak şehrini de görme şansım oldu festival sırasında. Ulubey Kanyonu devasa bir yapı, cam bir tabaka altından büyülü bir kanyona bakmak muhteşemdi. Uşak Kent Müzesi’nde Uşak tarihine dair her ayrıntıya vakıf olmak ve Uşak Arkeoloji Müzesi’nde tarihi içeriklerin yanı sıra Karun Hazinelerini ve Kanatlı Denizatı broşunu da görmek güzeldi. Ve tabi Uşak’a gidip bir Tarhana çorbası içmeden dönmemeyi de ihmal etmedim…

Hangi kısa filmleri izledim?

Festivalde, daha önce izleme şansı bulamadığım ulusal ve uluslararası kısa filmlerin büyük bir çoğunluğunu tamamlama şansım oldu. İzmir’de izleyemediklerim ve daha önceden büyük merakla beklediğim filmleri görme heyecanını Uşak’ta yaşadım…

Kurmaca kısa filmlerden Cahit Kaya Demir’in yönetmenliğini üstlendiği Fegere, figüranlık yapan emekli bir aile babası olan Arif’in hikayesine odaklanıyor. Film ve ya dizi seti tecrübesi yaşamış birçok kişi, baş karakter ile yakınlık kurabiliyor. Bu açından bile filmin izleyenle bir bağ kurması çok önemli. Film, hikayesel ve tonsal olarak da absürtlük üzerinden ilerliyor. Buna tabi başkarakter Arif’i canlandıran Murat Karakaş’ın tam da olması gerektiği gibi gerçekleştirdiği performansı da eşlik edince iyi bir yakalayış olduğunu görebiliyoruz. Senaryosunda iyi bir denge yakalanmış olan filmin özellikle prova sahnesi en beğendiğim sahnesi oluyor. Arif’in kızına hayat veren Zeynep Özbay’ın şahane performansı da bu sahneyi daha güçlendiriyor. Meral Çetinkaya’nın filmde yarattığı yaşlı anne etkisi güzel bir his verirken, Merve Polat’ın komşu kızı rolündeki tatlı performansı filme umut aşılıyor.

Erinç Durlanık’ın yönettiği Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi, bir abla olan Defne ile kardeşi Yasemin’in bir cenaze evindeki muhabbetlerine ve durumlar sonrası Defne’nin psikolojisine odaklanıyor. Sağlam bir hikaye kurgusu olan filmde en çok, yaralı kaktüs ile ölüm arasında kurulan bağı çok güçlü buldum. Ve bu bağlamın bir abla-kardeş ilişkisine odaklanışı da ayrı güzel bir bağla sağlamlaştırılmış.  Filmin ‘Rahatsız edici gerçek’ mi ‘Rahatlatıcı yalan’ mı? sorusu ise bu bağları, adeta bir hurç gibi toparlıyor. Böylece finale doğru merak unsuru git gide heyecanlı bir hal alırken, finalde aldığımız yanıtlar bizi tatmin edebiliyor. Filmin yönetimini de hikâyeye çok sadık bir şekilde oluşturuluyor ve oldukça uyumlu bir 20 dakika yaşatıyor izleyene. Filmde iki kardeşi oynayan Meltem Ceyhan ve Gamze Güzel’in karşılıklı performansları ise parmak ısırtıcı cinsten…

Ozan Yoleri’nin yönettiği Aylin; on iki yaşındaki Irmak’ın, en yakın arkadaşı olan ama kendinden yaşça büyük olan Aylin ile kadınlığı tanımasına ve karmaşık hislerine odaklanıyor. Bir büyüme hikâyesinden yola çıkması ve bu yoldaki değişimlere odaklanan havasıyla umut besleyen bir havada Aylin. Bu açıdan türev kısa filmi Ablam tadında, ancak başka bir yoldan gitme tercihi göze çarpıyor. Teknik açıdan güçlü bir yapım olan Aylin, aslında bir şeyler anlatmaya çalışıyor film boyunca. Ancak finale kadar anlamakta zorluk çekiyoruz filmi, çünkü çok kapalı kutu hissi veriyor. Finalindeki sahnede bir şeyler anlasak da, o yaşanan şeyi göremememiz de canımızı sıkmıyor değil. Sahildeki Aylin’in Irmak’a dövme yapma sahnesi, belki de bizlere bir kapı açıldığına işaret ediyor. Bazen yönetmen tercihlerine saygı duymak gerekiyor, yönetmenler izleyenlerine bulmacalar çözdürmeyi ve uzun yoldan problem çözdürmeyi seviyor çünkü. Bu da önemli bir farklılık yarattığını gösteriyor bir bakıma. Filmde kullanılan Ayşen’in ‘Nerdesin’ şarkısı da filmin hikâyesine ‘cuk’ oturan sözleriyle, filmin o finale kadar anlaşılması zor hikayesini de bir bakıma özetleyen cinsten. ‘Aylin’ e hayat veren Ahsen Eroğlu’nu her izlediğimde yetenekli ve ilikleri titreten bir hava verdiğini düşünürüm hep. Aylin’de de tam karakteri yansıtan bir performansla karşımızda. Özellikle final sahnesinde gerçek Aylin’i hissettirdiği bölümde son derece umut verici durumda.  Ama Irmak’a hayat veren Sena Konak’ın performansının daha üste koyan bir şekilde geldiğini ve Irmak’ın yaşadığı çıkmazı oldukça iyi bir performansla göstererek oyuncukta ümit vaad eden birisi olduğunu kanıtlıyor.

Murat Çetinkaya’nın yönettiği Sonsuz, kurak bir evrenin merkeziden bulunan bir kulübede yaşayan Lider ile dışarıdaki itaatkârları konu alıyor. Zamansız ve belirsiz mekanı olan filmlerin içinde kaybolmayı her zaman çok seviyorum.  Sonsuz’un da zamansızlığı, filmdeki iktidar çatışmasıyla direk bağ kuran bir halde. Bir başkasının bir başka kişiye kurduğu üstünlük baskısı ve üstünlük kurmaya çalışanın bir anda kapanına kasılı kalıp hapsolması da çok iyi bir yolla anlatılmış. Filmin teknik başarısının da güçlü olduğunu dillendirmeden olmaz. Ayrıca Serhat Kılıç ve Bülent Çolak’ın karşılıklı parmak ısırtan performansları da fark yaratıyor.

Onur Doğan’ın yönettiği Reddedilen yani The Rejected, bir kadının kendi kendine kürtaj yapmaya çalışmasını korku ögeleriyle ele alan bir yapım. Reddedilen, korku türünü denemesiyle kısa filmde farklı bir türün denenebileceğini kanıtlayan türden. Onur Doğan’ın bir önceki deneysel filmi “C.O.D.” da yine farklı türü ile fark yaratan cinsteydi. Hamile bir kadının psikolojik bunalımını kan ve korku ile birleştirmek, oldukça etkileyici ve görsel olarak karşımıza çıkınca da film ‘ancak bu şekilde olurdu’ dedirten cinsten.Ancak film, animasyon bebeğin dâhil oluşu ile bir tık düşüşe geçiyor. Hepimizin çocukluk korku rüyası olan kurgusal karakter Chucky’yi andırması çok güzel bir fikir aslında, ama daha iyisi de yapılabilirdi düşüncesi içinizden geçmiyor değil. Begüm Akkaya, Türk sineması ve ekranlarının fark edilmesi gereken önemli oyuncularından bir tanesi. Bugüne kadar da oldukça başarılı performansıyla güçlü kadınlara hayat verdi. Bu kez cesur bir deneyime atlayarak kendini aşan bir performans ortaya koyuyor.

Öğrenci yarışmasında yer alan ve Ramazan Kılıç’ın yönettiği Servis, Anadolu’nun ücra bir kasabasında bulunan idealist bir öğretmen olan Nebahat’e odaklanıyor. Okula otostop yoluyla gelen öğrenciler, ulaşım sıkıntısı yaşamaktadır ve öğretmenimiz yazdığı dilekçe ile okula bir servis talebinde bulunur. Servis okula gelmesine gelir, fakat şoförsüz gelir. Filmin ‘Şoför Nebahat’ filminden bir sahneyle başlaması, filmi türevlerinden ayıran bir unsur olarak gözde beliriyor. Servis, içerdiği hikâyelerle müthiş bir Türkiye panoraması çiziyor. Günümüzde de yaşanan algılayış sorunları, ifade ve kalıplaşma problemlerimiz gün yüzüne Servis’te çıkıyor. Müfettiş’in okula geldiğinde ‘Müdür bey yok mu?’ diye sorması ve genç kadın öğretmenin ‘Bu okulun müdürü de öğretmeni de benim.’ demesinden bile bunu tüm çıplaklığıyla görebiliyoruz. Bu gerçeği yüze çarpan ve bu sorunların insanı yıldıramayacağını, başarıya ulaşılır olabileceğini de gösteren Ramazan Kılıç’ı kutlamak gerek… Filmin bazı yönleriyle Hükümet Kadın filmini çağrıştırması da dikkatleri çekmiyor değil, ama tabi yönsel ayrılmalar da mevcut…

Ahmet Toğaç’ın yönettiği Kulak Misafiri; bir şirketin santralinde çalışan Selamet’in, bir gün yine insanların telefon konuşmalarını dinlerken hayatını benzetmesini keşfetmesine odaklanıyor. Film boyunca farklı farklı, ama gündelik hayat hikâyeleri dinliyoruz Selamet ile birlikte. O hikayeleri dinledikçe merak ediyoruz ve hikayenin ‘merak’ üzerine kurulması fikri güzel olmuş durumda. Filmin biraz karanlık bir hava hissettirdiğini ve bununda bir süre sonra izleyenin filmden kopma hissine getirebildiğini söyleyebiliriz. Ancak filmin hareketli noktaları, bu hisleri dağıtabiliyor. Özellikle alışveriş merkezindeki telefon muhabbetiyle bilinmeyen bir yola girme mevzusu tempoyu artırmış. Tuvalet kâğıdındaki su doku çözme mevzusunu çok sevdim, karakterin içine kapanıklığı gerçek bir durumla imgelenmiş. Ayrıca Selamet’e hayat veren Turgay Aydın’ın başarılı performansı da, filme güzel hava veren cinsten…                                                                                                                                                                                               

Ödülü kazanan belgesel yapımı Pembe Kimlik’i ise Tolunay Tekmek yönetiyor. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde bulunan Çıkrık köyüne uzanan belgesel, köyde cinsel gelişim bozukluğu olan kişilerin zorlu yaşamına odaklanıyor. Belgesel metotlarının birçoğunu yerine getirerek iyi bir çalışma gerçekleştiren yönetmen, hikayesini de cesur bir konudan seçerek fark yarattığını gösteriyor. Teknik açıdan bir öğrenci yönetmenin yerine getirmesi gereken her çalışmayı gerçekleştirmiş durumda. Bir insanın doğuştan yaşadığı cinsel sıkıntı, küçük yerlerde içine sıkıntı yoluyor ve tüm hayatını etkileyecek bir hal alıyor. Filmin içerisinde yer alan ve izleyende iz bırakan cümlesi ise : “Gece yatağa girerken aklımda tek bir cümle var: ‘ben eksiğim’ !” Gerçekten eksik misin? Kime, neye göre eksiksin? Hayatın daha doğuştan verdiği bir şey, hayatın akışında olmayan her şeyi ayıplayan bir ortamda olmak belki de bu düşünceye seni itiyor…

Bu tarz dokunaklı gerçeği anlatan belgesel izledikten sonra, bu tarz sorular oluyor aklımda. Hayat herkese adil olmuyor bazen. Ama hayat sana sınırlar koymuşken içindeki gücü hissedip, ayağa kalkıp, başarabileceğini düşündüğün her şeyi başarmak için elinden geleni yapmalısın… Bazen filmlerin hayatınızda düşünceler aydınlattığını görebilirsiniz, kısacık olsalar bile…

Ayşen Biten: “Türküyü diğer müzik türlerinden ayıran şey samimiyet”

0

Türküseverlere “Pinhan” albümünü buluşturan Ayşen Biten ile bir araya geldik.“Yağmur Damlası Gibi” adlı türküsüne de klip çeken Biten ile, müzikal yolculuğunu ve kariyer hedeflerini keyifli bir sohbette konuştuk…

“Müzik tutkum ailemden geliyor”

Müzikle olan bağınız nasıl başladı ve ilerledi?

Müziğe ilkokul 4. sınıfta bağlama çalarak başladım. Müzik tutkum aslında aileden geliyor. Ailemde herkesin müziğe bir yatkınlığı var, evde hep türküler dinlenirdi. Ama özellikle dedemin sesi çok güzeldir. Ben dedemin o güzel sesinden türküler dinleyerek büyüdüm. Lise yıllarında Mamak Belediye Konservatuarı’nda 2 sene eğitim aldım. Ardından üniversite yıllarında TRT Ankara Radyosu Gençlik Korosu’nda uzun yıllar çalıştım. Bircan Pullukçuoğlu, Kubilay Dökmetaş, Ümit Bekizağa, Ferhat Durmuş, Ali Haydar Gül ve Ertuğrul Karabulut gibi çok kıymetli hocalardan eğitim aldım. Ortadoğu Teknik Üniversitesi Havacılık ve Uzay Mühendisliği bitirdim, ardından Gazi Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuarı’nda yüksek lisansımı tamamladım. Bu süre zarfında bir çok TV ve radyo programına konuk oldum. Mühendisliğe de hala devam ediyorum.

Türk albümü yapma sebeplerinizden birisi de küçüklükten geliyor sanırım. Neden türkü albümü yapmayı tercih ettiniz?

Aslında ben sadece türkü dinleyip türkü söylemiyorum. Farklı müzik tarzlarını da çok beğenerek dinliyor ve icra ediyorum. Fakat türkülerin bendeki yeri çok başka. Türküleri diğer müzik türlerinden ayıran şey bence samimiyet. Kültürün içinden, özümüzden gelen en saf duygular türkülerde vücut bulmuş. Türkülerde tarih var, yaşanmışlıklar var. Acılar, mutluluklar, savaşlar, aşklar hepsi bizim yaşanmışlıklarımız. Dolayısıyla türkülerin anlattığı her şey bana çok samimi geliyor ve kendimi o yaşanmışlıkla özdeşleştiriyorum.

Bunun yanı sıra türküler her bölgede farklı özellikleriyle ülkemizin kültür zenginliğini en iyi yansıtan kültür miraslarımızdan. Türkülere sahip çıkmak aslında kültüre sahip çıkmak anlamına geliyor. Türküleri gençlerin de sevmesi, bu kültürün yaşatılması ve aktarılması konularında biz gençlere çok görev düştüğü kanaatindeyim. Bu yüzden türkü albümü yaptım.

“Albümde hem geleneği korumayı, hem de modern sound’larla geleneksel ezgileri birleştirerek gençlere ulaştırmayı hedefledim.”

Albüm yapma fikri nasıl oluştu peki?

Aslında çok uzun yıllardır hayalimdi. Yıllardır müziğin içinde yer alıyorum. Artık benim de ortaya bir ürün koymam gerektiğini düşündüm. Bu benim için uzun yıllar süren bir hayalin ve çalışmanın ürünü oldu ve yıllarca biriktirdiğim bilginin, müziğe verdiğim emeğin bir yansıması olarak ortaya çıktı.

Albüme Pinhan adını verdim. Pinhan gizlenmiş, saklanmış anlamına geliyor. Bu albüm Pinhan, çünkü benim için bir uçak mühendisinin içinde gizli kalmış müzik aşkının dışarı yansımasını ifade ediyor. Bu albümde hem geleneği korumak, hem de modern sound’larla geleneksel ezgileri birleştirerek gençlere ulaştırmayı hedefledim.

Albümde çalıştığınız kişilerle yollarınız nasıl kesişti?

Albümde birçok usta müzisyenin dokunuşu bulunuyor. Albümün aranjörlüğünü Selçuk Murat Kızılateş yaptı. Erol Parlak hocamın bir bestesini okudum, kendisi de bağlamasıyla eşlik etti. Nida Ateş’le bir düetimiz bulunuyor. Albümde Muhlis Berberoğlu, Eyyup Hamiş, Ertan Tekin, Furkan Bilgi, Murat Süngü, Umut Ayvaz, Aykut Sütoğlu, Muzaffer Nezihi Egelioğlu, Bekir Sakarya, Abdurrahman Tarikci, Cemal Özkızıltaş, Murat Söğüt, Burak Dursun, Altay Acar, Samet Kocamemiş, Uğur Varol, Sinan Kızılgöz, Şeyhmus Fidan, Ceyhun Güneş ve BrassBand usta dokunuşları ile yer aldılar. Stüdyo kayıtlarında da Özgür Özkan Mete, İhsan Apça, Abdurrahman Tarikçi ve Ali Koray Başaran destek oldular. 

Albüm şarkılarından “Yağmur Damlası Gibi”nin klibi de oldukça güzel ve enteresan noktalarda çekilmiş. Özellikle antika dükkânı fikri çok hoş. Klibin süreci nasıl oluştu ve nasıl geçti?

“Yağmur Damlası Gibi” bir Karadeniz eseri. Karadeniz türküsü denilince akla ilk geldiği şekilde Karadeniz yaylasında ya da deniz kenarında klip çekmek istemedim. Farklı bir şey olsun, akılda kalsın istedik. Antika dükkanı fikri o şekilde ortaya çıktı . Klip süreci de albümün diğer tüm süreçleri gibi çok keyifli geçti.

“Yağmur Damlası Gibi” türküsü ve genel olarak albümle ilgili nasıl tepkiler aldınız?

Bu eser dinleyenler tarafından çok sevildi. Dinleyen herkes akılda kalıcı bir melodisi ve kendilerini içine alan sözleri olduğunu söylüyor. Albümün geneli için ise, gerek repertuar seçimi gerekse aranjeler için, her bir türkünün farklı bir lezzette olduğunu, her biri için ayrı ayrı uğraşıldığını ve çok güzel yansıdığını söylüyor dinleyenler. Bu albüm içinde çok büyük emek barındırıyor. Bunu karşı tarafa yansıtabilmiş olmak büyük mutluluk.

“Halk müziği camiasında uzun yıllar var olmak ve ismimden başarılarımla söz ettirmek istiyorum.“

‘Hayatımın şarkısı’ dediğiniz ve ya sizin için ayrıksı olan ve ‘Söylerken çok mutlu oluyorum’ dediğiniz bir şarkı var mı?

Var tabii, olmaz olur mu? Albümde yer alan “Bugün Ayın Yedisi” benim için çok ama çok özel bir eser. Eşimin sevgiliyken benim için yazdığı bir türküydü ve biz bunu ilk kez birlikte söyleyip kaydetmiştik. Albümde de vokalde bana eşlik etti. Diğer bütün eserler bir yana, bu eser bir yana.

Müzikal kariyerinizde nasıl hedefleriniz var? Yakın zamandaki yeni projeleriniz neler?

Müzikle ilgili birçok hayalim var. Halk müziği camiasında uzun yıllar var olmak ve ismimden başarılarımla söz ettirmek istiyorum. Yakın zaman için öncelikle akustik kayıtlar, ardından single ya da maxisingle gibi bir plan var aklımda. İçime sinen yeni bir albümün ortaya çıkması biraz zaman alacak çünkü bu süreçte de boş durmamak gerek diye düşünüyorum. Bunun yanında bazı düet çalışmalarım da olabilir.  İleride yapacağım çalışmalara kendi klasik kemençemle eşlik etmek istiyorum. Müzikle ilgili akademik çalışmalara devam etmek gibi de bir niyetim var.

Dost: Toplumsal İletişim Adına ve Sevginin İfadesi Olarak Hayvanlar

0

Bazen doğanın ve hayvanların doğal yaşam alanlarını işgal ettiğimizi düşünüyorum. Ki bu aslında kesinlikle böyle. İşgalci insan türü bu dünyanın en büyük tahribatcıları hiç şüphesiz. Doğayı mahvettik. Hayvanları evcilleştirmeye çalışarak ve evcilleştirerek onlara en büyük kötülüğü yaptık. Sonra da hayvan hakları meselesi en önemli konumuz haline geldi. Çöp poşetlerimizi kapımızın önüne ağzını bağlayarak bile koymazken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı kurduk. İnsanlık olarak düzeltilmesi ve evcilleştirilmesi gerekenlerin en başında duruyoruz ve bu vahşi, düzeltilemeyecek olan ruhumuzla dünyaya en büyük zararı biz veriyoruz.

Yukarıdaki cümleleri bana bir dost yazdırdı. Onun elçisiyim aslında. Neyin ne olduğunu çok iyi bilen, insanları çok iyi tanımış bir dost bu. Onunla tanıştırmak isterim sizleri.

Dost: O Bir Danua

Kafka Yayınları tarafından yayımlanan bir Sigrid Nunez kitabı olan Dost, bir kadın ile Danua cinsi bir köpeğin zorunlu birlikteliğinden ortaya çıkan ilişkilerini anlatıyor. Kitabın hikayesi bu kadar basit olmasına rağmen Sigrid Nunez’in meseleye bakış açısı, hayatı, ilişkileri, insanla bir hayvan arasındaki ilişkiyi algılayış biçimi bir okuyucu olarak bizleri derinden etkiliyor. Sigrid Nunez, New Yorklu bir yazar. Yedi romanıyla birlikte kurgudışı metinleri de mevcut. Columbia University’de eğitimini tamamlayan Nunez için büyük şehir insanı tabirini kullanmak çok da yanlış olmaz. Çünkü Dost, sadece insan ve hayvan arasındaki ilişkiyi değil büyük şehir insanı olmanın zorluklarını, özellikle yalnızlığını anlatan bir roman.

Genelde Hayvan ve İnsan

Bir ismi olmayan kadın kahramanımız üniversiteden hocası olan ve bir birliktelik de yaşadığı erkek arkadaşını ani bir şekilde kaybeder. Adam intihar etmiştir. İlk şoku atlattıktan sonra ne yapacağını bilemez bir halde hayatına devam etmeye çalışan anlatıcımızın hayatına yine hiç beklemediği bir anda Apollo girer. Apollo hocası ve sevgilisi olan adamın Danua cinsi köpeğidir. Apollo, adamın karısı tarafından kadına gönderilir ve daha da karmaşık olanı kadın anlatıcımız kiracı olarak oturduğu evde evcil hayvan beslemeyeceğine dair sözleşmeye imza atmıştır.

Başımıza genelde yüksek oranda planlamadığımız işler gelir ve genelde bu plansız şeyler hayatımızı yönlendirir. Nunez bu denklemden yola çıkarak Apollo’yu kadının hayatına sokar. Ve bu birliktelik genelde hayvan ve insan arasında olabilecek en sağlam birlikteliklerinden birine dönüşür.

“Çoğunlukla beni görmezden geliyor. Burada yalnız yaşıyor sanki. Zaman zaman göz teması kuruyor, ama anında bakışlarını çeviriyor. İri ela gözleri çarpıcı şekilde insani; seninkileri andırıyor. Hatırlıyorum da bir keresinde, şehir dışına çıkmam gerektiğinde, kedimi erkek arkadaşıma bırakmıştım. Kedisever değildi, ama daha sonra bana onun yanında olmasından ne kadar hoşlandığını söyledi, çünkü, dedi, seni özledim. Onun burada olması da senin bir parçanın burada olması gibiydi. Köpeğinin burada olması senin bir parçanın burada olması gibi.”

Bir birliktelik meselesi ile beraber yalnızlık duygusu o kadar hakim ki, hüzünleniyorsunuz. Fakat Nunez, bu birlikteliğin daha çok mutluluk veren tarafında. O yüzden anlatıcı romanın başından beri anlattığı, dünya yazarları ile ilgili anekdotları sıklaştırıyor. Şehirli bir insan olmanın yalnızlığını, sevdiği adamı intihar sonucu kaybetmiş yalnız bir kadının sancılarını bu anekdotlar ve tabii ki ilk başta gerçekten ne yapacağını bilemediği Apollo ile daha mizahi bir yöne çekiyor.

Bir Dost Edinmek

İnsanın insanı dost edindiği zamanlardan gittikçe uzaklaşıyoruz. Artık şehrin yarısı hatta belki de yarıdan fazlası evcil hayvan besliyor. Bu sakıncalı bir durum mu; hayır. Kirlettiğimiz doğa ve soylarına zarar verdiğimiz hayvan popülasyonu riskli durumlar teşkil ediyor. Bu durumda da belki de günümüzde hayvanları evcilleştiriyor olmak önemli hale geliyor. Artık günümüzdeki hızlı iletişimin en önemli parçası olarak toplumsal iletişimimiz açısından da hayvan besliyor olmak, onları dost edinmek başlı başına önemli bir hal alıyor.

Artık iyiden iyiye tüm zamanını Apollo ile geçirmeye başlayan anlatıcımız şu iki cümleyi büyük bir gönül rahatlığı ile kuruyor.

“Apollo ile ben, birbirini koruyan, sınırlayan ve karşılayan iki yalnızlık değilsek neyiz? İşlerin yoluna girmesi iyi oldu. Mucize olsun ya da olmasın, ne olursa olsun, hiçbir şey bizi ayıramayacak.”

Her şeyden önce hayata bakışınızı ve algınızı değiştirmek için bir hayvana ev sahipliği yapın ya da bunu yapamıyorsunuz onları hiç değilse sokakta besleyin, ilgilenin. Bu hem onlar hem sizin için hayatınızın en önemli sırasında yerini alacak. Dostu okuyun, bir hayvan dostunuz olsun ve hayata mizahi tarafından bakmayı ihmal etmeyin sakın.

Dost

Yazar: Sigrid Nunez

Yayınevi: Kafka Yayınları

Çeviri: Ayça Sabuncuoğlu

Türü: Roman

Yayın Tarihi: Kasım 2019

Sayfa Sayısı: 190

Engellilik ve Cinsellik | Video

Tamamdır, 7’de görüşürüz o zaman.
Hey Alex, telefon Genç Mucitler Kulübü’nden miydi?
Bu gece en son buluşumu açıklayacağım, pizza taco.
Harika olacak.
Ah üzgünüm, sana söylemeyi unuttum.
Bu gece gelemeyeceğim.
Jillian Peters ile mini golfe gidiyorum.
Jillian Peters ha!
Öğrenci konseyi başkanı, okul grubunda klarinetçi,
role playing oyunumuzda beşinci seviye warlock.
O harika!
Senin şeyden hoşlandığını bilmezdim.
Ortaçağ role-playing oyunları mı?
Yok şey demek istedim, buluşma filan?
Yani, sormam sorun olmaz umarım.
Seninkiler çalışıyor mu?
Aslında bedenim gayet iyi durumda.
Tekerlekli sandalyede olmam aşık olamayacağım ya da birilerinden etkilenemeyeceğim anlamına gelmiyor.
Aslında bedenimiz fiziksel olarak neye kabil olursa olsun
engelli insanlar da herkes gibi cinsel ve romantik hisler içinde bulunabilirler.
Ve diğer herkes gibi, engelli bireyler de farklı cinsel yönelimler ve cinsiyet kimliklerine sahip olabilirler.
Heteroseksüelden eşcinsele, cisgenderdan transa bütün bir cinsiyet spektrumuna yani.
Ama engelli insanlarla ilişki içinde olmak daha zor değil midir?
Fiziksel özelliklerimden bağımsız olarak
ben de sağlıklı bir ilişki için aynı şeyleri istiyorum.
Saygı, iletişim, rıza ve eğlence.
Herkes gibi bazen benim de ilişkilere dair sorularım oluyor.
Mesela, birinin benden hoşlandığını nasıl anlayabilirim?
Birine çıkma teklifinde nasıl bulunurum?
Ya da biriyle ilgilenmiyorsam nasıl geri çeviririm.
Biriyle çıkmaya çalışmak herkesi tedirgin ve korkmuş hissettirebilir.
Ama kendini eğitip daha iyi anladıkça
ve kendine değer verdikçe, daha özgüvenli olup sağlıklı kararlar verirsin.
Engelli insanların zorluklarla karşılaşacağı belli konular da vardır.
İş dışarı çıkmaya geldiğinde ebeveynler aşırı korumacı yaklaşabilir.
Ya da arkadaşlarımız bizi romantik yönümüzle düşünmezler,
çünkü bizim de benzer duyguları hissettiğimizi anlamıyorlardır.
Ve engelli bir bireyin başa çıkması gereken bazı özel durumlar vardır.
Mesela sözel iletişim kurmakta bir probleminiz varsakendinizi ifade etmek ya da rızanızı göstermek için konuşma harici yollar bulmalısınız
Beden dili, uygun cihazlar ya da fotoğraflar gibi.
Bir de şöyle düşün.
Herkesin bedeni farklıdır
ve zaman zaman yardıma ihtiyaç duyar.
Ve kişinin fiziksel yeterliliklerinden bağımsız olarak
hislere, umutlara ve hayallere sahip olabilir.
Teşekkürler dostlar, sanırım şimdi anladım.
Öncesinde anlamadığım için üzgünüm Alex.
Sorun değil.
Ve biliyor musun ne diyeceğim?
Jillian’la olan buluşmanızı daha harika kılacak bir şeyim var.
Bir adet New York usülü soft shell pepperoni,
ve bir de hardshell deep dish bean blaster.
Teşekkürler, ama onları cebinden mi çıkardın sen?
Sadece sabahtan beri duruyor.
Eww.

kendinizi ifade etmek ya da rızanızı göstermek için konuşma harici yollar bulmalısınız
Beden dili, uygun cihazlar ya da fotoğraflar gibi.
Bir de şöyle düşün.
Herkesin bedeni farklıdır
ve zaman zaman yardıma ihtiyaç duyar.
Ve kişinin fiziksel yeterliliklerinden bağımsız olarak
hislere, umutlara ve hayallere sahip olabilir.
Teşekkürler dostlar, sanırım şimdi anladım.
Öncesinde anlamadığım için üzgünüm Alex.
Sorun değil.
Ve biliyor musun ne diyeceğim?
Jillian’la olan buluşmanızı daha harika kılacak bir şeyim var.
Bir adet New York usülü soft shell pepperoni,
ve bir de hardshell deep dish bean blaster.
Teşekkürler, ama onları cebinden mi çıkardın sen?
Sadece sabahtan beri duruyor.
Eww.

via GIPHY

Reklamlar günah mı çıkarıyor – 1

1

Yazarımız Ayşenur Özdemir, bu kez de kadın imgesinin tüketimi ve reklamlarda buna bağlı feministi bir dönüşüm yaşanıp yaşanmadığını sorguluyor. Yıllarca kadına yerini empoze eden reklamlarda gerçekten bir dönüşüm var mı, reklam sektörü günah mı çıkarıyor, yoksa her şey bir yanılsamadan mı ibaret. İki bölümlük yazının birinci bölümünü sunuyoruz.

Çağımızda tüketim ihtiyaç için değil ‘tüketim’ için yapılır hale geldi. Çünkü zaten sistem tüketim üzerine kurulmuştu. Bu çağın tükettiği şeylerden biri de reklamlardaki bugüne kadar gördüğümüz kadın imgesi olmuştur. Bunun nasıl mümkün olduğunu anlatmadan önce başlıkta geçen söz konusu kavramlardan bahsetmek istiyorum. 

Feminizm cinsiyet eşitsizliği, ayrımcılığı ve kadın bedeninin sömürüsü sonucunda oluşan bir teori ve mücadele biçimidir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ise toplumsal cinsiyet rollerine bağlı gerçekleşen bir kavramdır. Ve her alandadır. Akıllarımıza kodlar yükleyerek bilinç altımızı yöneten reklamlar sayesinde cinsiyet eşitsizliği kavramı sürdürülebilirliğini korumaktadır. Bununla da kalmayıp özellikle 90’lı yıllardan itibaren hızla gelişen iletişim teknolojileri sayesinde daha geniş alanlara yayılmıştır. Üretim araçlarının ve iş alanlarının değiştiği, teknolojik gelişmelerin yaşandığı bu dönemler cinsiyet eşitsizliğinin medya organları yardımıyla daha kolay manipüle edildiği bir dönem olmuştu.   

Reklamlar ve reklamlarda kullanılan imgeler mevcut düzeni yansıtır. Kadının yaşam alanı erkeğin özel mülkiyet alanı olarak görüldüğü için, kadın çekilen reklamlarda erkeğin istediği rolleri giymek zorundaydı. Ataerkin toplumumuzun kadına bakış açısı televizyon reklamlarında kendini açık ve yoğun bir şekilde gösteriyordu. 

Bugüne kadar izlediğimiz reklamlarda ‘kadın’ genel olarak iki farklı şekilde imgeleştirilmişti: Ya çalıştığı halde evdeki görevlerini aksatmayan, bakımlı, fiziği düzgün ve bunları yapmayı benimsemiş iyi anne/eş yani bir süper kahraman. Ya da cinsel çekicilik unsuru, ideal bir arzu nesnesi olarak karşımıza çıkmaktaydı. Kadın bu ikisi dışında hiçbir vasfı olmayan bireydi. Bu bakış açısı o kadar çok gözümüze sokulmuştu ki sıradan hale gelmiş, görünmez olmuştu. 

Fakat artık bilinçlenen ve örgütlenen kadın hareketleri sayesinde hayata dair birçok farklı alanda feminist okumalar yapılıyor. Birçok konuda olduğu gibi reklamlar da feminist bakış açısıyla sorgulanmaya başlandığı için bu alanda ufaktan değişimler gözlemlemek mümkün. Özellikle sinema ve spor dünyasında etkisini gösteren mücadele ve kadınların artık daha cesurca cinsiyetçiliğe tepkilerini göstermeleri her alanda olduğu gibi reklam dünyasını etkilemiştir. Evet popüler kültür ve tüketim çağı, reklamlardaki bu iki kadın imgesini artık tüketmiştir. 

Gelin dönüşüm gösteren bu reklamların birkaçını birlikte inceleyelim. İlk reklam incelenmesiyle başlayalım. 

Benim güzelliğim rakamların ötesinde.. 

Bir kişisel bakım markası olan Dove‘un toplumsal yargıları kırmak üzerine yaptığı bir reklam çalışması. Kadınlarda “makbul olan” beden ölçülerini, yaşı vb ifade eden rakamların; kendiyle barışık, güçlü kadınlar için ne ifade ettiği üzerine kurgulanmış bir reklam metni.  

Reklamın senaryosu şöyle; 

-Otuz dört. Bedenim değil, dövmelerimin sayısı. 

-90 60 90. Ölçülerim değil, vizelerim.  

-Dokuz. Verdiğim kilolar değil, kızımla geçirdiğim aylar. 

-Dokuz, sekiz. 10 üzerinden puanım değil, en sevdiğim ritim. 

-Doksan iki. Likelarım değil, en mutlu günümde yanımda olan arkadaşlarım. 

-Yirmi altı. Yaşım değil, hissettiğim. 

-Yüz yetmiş. Boyum değil, repertuvarımdaki şarkılar. 

-Otuz beş. Güzelliğimin geldiği yer değil, gezdiğim şehirler. 

-Benim güzelliğim rakamların ötesinde. 

Evet. Yaşamak için öyle bir çağa denk geldik ki; doğallık çirkinliğe eş oldu. Sürekli güzellik ve gençlik tutkusu empoze edilir oldu. Peki bu işin kurbanı bizsek faili kim? Bu sektörden kimler kazanıyor? Televizyona çıkanların hepsi yüksek meblağlar harcayıp tek tipleşmişken televizyonları başında oturanlar tek tipleşemediği için neden mutsuz?  Mutlu olmak yaşımızın kaç olduğuyla, yüzümüzdeki ve vücudumuzdaki matematiksel oranlarla, sosyal medyadaki fotoğrafımıza gelen like sayısıyla ne kadar alakalı? Mutluluğun rakamsal karşılığı var mıdır? Peki bu reklam filmindeki kadınlar gibi ‘kusurlarımızla’ mutlu olamaz mıyız?  

Dove bu sefer ürünlerinin değil; farklılıklarını seven, farklılıklarını kusur olarak görmeyen, varoluşunun beden ölçülerini ve yaşlarını ifade eden rakamlardan çok daha fazlası olduğunu düşünen kadınların reklamını yapmıştır. 

Bu reklam filmi yayınlandıktan sonra Dove aynı konsepte #rakamlarınötesinde kampanyasından ilham alan kadınlar kendi hikayelerini milyonlarla paylaştı bildirisiyle reklam filminin ikincisini de yayınlamıştır.  

Saçımız uzun aklımız da… 

Bizim toplumumuzda bir deyim var; saçı uzun aklı kısa. Burada saçı uzun diyerek kastedilen hepimizin de bildiği gibi kadındır. Evet ataerkil toplumun gözünde erkek kadar aklı ermeyen kadın. Alenen cinsiyetçilik yapan bu söylemi TDK sözlükten kaldırmıştır şükür ki. Peki belleklerden kaldırmak kime düştü dersiniz? 

Bir saç bakım markası olan, daha çok kadına hitap eden Elidor içinde saç ve cinsiyetçilik bulunan bu deyime muhalif olmaya karar vermiştir. Bu sayede toplumun bilinçaltındaki bu kalıbı değiştirmeyi amaçlamıştır. 

Reklam metni şu şekildedir; 

Saçımız uzun aklımız da 

Saçımız uzun başarı hikayemiz de 

Saçımız uzun geleceğimiz de 

Yeni Elidor sağlıklı uzayan saçlar serisi  

Saçımız uzun aklımız da  

Reklam filmi içinde toplum tarafında tam da bu deyim üzerinden aşağılanan ama buna rağmen gücünü gösteren, farklı alanlarda başarıyı ve mutluluğu yakalayan genç kadınların hayatlarını görüyoruz. 

Reklam filminin vermek istediği mesaj, reklam müziğinin sözleri üzerinden açıkça ifade ediliyor aslında:  

Varsın olsun  

Dünya yorsun 

Kendini buldun mu 

Kusursuzsun  

Bundan sonra tutmayın beni 

Her şey mümkün  

Hayat benim.. 

 Bir şampuandan ne beklersiniz. Saçınızı sağlıklı bir şekilde uzatmasını mı? Ya bu şampuan toplumun ön yargılarını da yıkmayı amaçlamışsa. 

Living in the Anthropocene Era

The age of anthropocene is a new era in which we create on our planet because we cannot take the responsibility for our being the dominant species. In examining the problems of atmosphere, pollution, and global warming and this artificial age structured by the human species must be filtered through the mass psychology that determines the choice, behavior and actions of the human species.

Monetary policy, which shapes the human life, constantly wants to produce its own individuals in order to continue its vicious circle. According to Guattari, the human that the system aims to create is “Homo Economicus.”(1) A Homo Economicus is an entrepreneur who is eager to sell his entire life to monetary powers and competition relations. So how can a human be detained from his natural psychological process and become a Homo Economicus?

The answer is fear management. The whole system proposes to guarantee the lives of individuals by imposing the fear that something bad can happen at any time. The individual does what he is taught with the first conflicts he experiences in the way of self-realization and follows all generations before him; finds a job, earns money, establishes the family unit -which is the smallest enterprise of the monetary cycle and consumption system-. Religion is often used to sanctify this cycle to create social values that the system had not previously had, for example, to sanctify work and support the family.

False policies and the consumption system are the main problems of the anthropocene era. The main way to continue this process is to reveal the lie that people are dependent on it and then create a cycle of complaining instead of solution. Human is a species that loves the comfort zone. The place where the system can manage people is exactly the comfort zone and complaining instead of producing solutions is one of the most visible parts of our comfort zone.

Just like our comfort zone, our ego also very undefended to management and manipulation. Unlike Eastern teachings, our ego-consciousness is a necessary part of our lives. The acceptance, control and understanding of the Ego is necessary for the individual to be at peace with himself/herself/zirself. However, when we do not buy a new model car, we do not buy from a newly released cool product, or when we don’t give a piece to our partner from the new series of a jewelry company, system makes as insufficient, tasteless and low status. The system is attacking our ego at any time by expressing what we will become if we don’t get that product and it tries to disrupt our character formation system. The discontinued characters constantly feel the need to buy new and unnecessary things. This can also be seen as a micro-level part of the process of creating fear and managing desire flows.

Middle Eastern sociologist Mehmet Demirtas expressed the damage that this situation has caused to our planet with the following words: ”In a society knitted by competition relations, we desire to connect to such affiliations as state, nation and identity so long that we have forgotten to think about universality. We’re losing the Earth completely, they’re taking it away, and we’ve got only one Earh. This Earth we live in is our main responsibility” (2)

The ability of the human being to know and analyze himself is something the system does not want. A planet where everyone could realize him/her/zirself would suffer from pollution? It will be the salvation of the planet if one knows and recognize his/her/zir true self and can overcome the weaknesses and comfort areas controlled by the consumption system. This system is a reason and reflection of the mass character of people. People of the anthropocene must overcome their ego.

Administrators who do not believe in climate crime, put nature on sale for works that could bring money. The basis of such misguided policies is -in Deluze’s view- that the people themselves. That is, leaders do not give direction to peoples, peoples create leaders that are appropriate to their characters… Evil manifests from bottom to top, not from top to bottom. In this respect, one of the reasons of the Antropocene era is ignorance. -So, creating ignorance is a profitable business, actually.-

Every value, idea and belief in such a system can be swallowed by the system itself. Any arguments that can be said about climate crime in the anthropocene era will only be perceived by activists whose free from their comfort zone, and the rest will continue to ignore this issue. Religion can turn into a tool used to sanctify this system. As in this example, artistic values are open to degeneration from the point of view of apolitical individuals and to be removed from the object of production and rendered the object of consumption. This is precisely explained in the depths of the production of geniuses like Andy Warhol. It should not be forgotten that the anthropocene man can use many successful forms of artistic designs in the means of advertising that create the consumption system.

However, there is a great potential for art, religion and many values for the liberation of the climate and the planet. Art can guide the individual to discover himself. Nature-based beliefs, such as animism; see the rivers, mountains and many other formations of nature as “alive.” Indeed, the planet on which we live is not only a lifeless object, but a living structure. In a world where this perception is acquired by every individual, the value of the planet will be much better known. An example of this is that countries with advanced policies, such as Norway, now see mountains and rivers alive and regulate their laws in the view that they are a living individual.

Do people need to eradicate capitalism to understand this value? Every individual living in the comfort zone can easily once again be okay with any new and different economic system that is not good for the planet. It can be thought that capitalism could survive in times prior to the invention of money, and that instead of the cliché of being hostile to money, we should look at what the planet demands from us. The new agricultural and energy production paths that our planet needs, developing technology, environmentally friendly city planning, climate engineering, etc. can be seen as the things that the monetary cycle and collective mind and work force can offer us…

On the other hand, according to climate activist Daniel Tanuro, “green capitalism is impossible.”(3) According to Tanuro, climate irregularities cannot be handled separately from the natural functioning of capitalism. Will any engineering that is condemned to be a part of the capital cycle and the efforts of these professions to slow down climate crimes, change political order that is contrary to the human nature that is the root of the problem? These different views bring us to the question: Eco-capitalism or eco-anarchism? I can put forward my opinion on this with an excerpt from Karl Marx;

“Capitalism will cut down the tree if it can’t sell the shadow!”

Even when the human species is in the healthiest psychological state, it possesses a highly suspicious structure. Since humans have been corrupted by the unnatural lifestyles that have been going on for centuries, they have separated themselves from animals, invented species, could not reach the harmony of the living beings in nature and could not assume responsibility for being the dominant species. So how long will it go on like this? The answer is in generations.

Our evolution operates mentally as well as physically, rather than dystopic scenarios, such as adapting to the changes brought about by the global climate crisis and the age of the Anthropocene, rather than more realistic (and perhaps optimistic) possibilities. Can our mental evolution save us without bringing it to an irreversible point of the age of the Anthropocene? We have to. We brought ourselves to this point and we will save ourselves again. Every person who lives and produces carbon footprint has to take responsibility for this process.

References:

(1): Guattari, Felix “Lines of Flight”
(2): Demirtaş, Mustafa “Politics of Desire”
(3): Tanuro, Daniel “Green Capitalism: why it can’t work”

Meslek seçimi yetenekli çocuğu kısıtlıyor mu? Stres ve kaygı duymak normal mi?

Binlerce seçenekten bir tanesini seçme fikri çıldırtıcı, hem de kabaca geri kalan hepsini dışlama şartını da içeriyorsa!

Hiçbirimiz öngöremediğimiz bir yola girerken güçlü pek çok seçenekten hangi yolun bizi daha iyi temsil edeceğine emin olamıyoruz, bu da böylesi hayatın ilk kavşaklarından birini yaşayan genci başında zaten binlerce mesele yokmuşçasına çıldırtacak derecede kaygılandırmaya yetip artıyor.

Bu genç kararını bireyselliğine geçmek için çabaladığı çocuk ve yetişin arasındaki rol karmaşasını yaşadığı ve sorumluluk, karar ve insiyatif alma pratiği görece en az olan dönemde, binlerce hayalinin arasında gözüken pek çok seçenek arasından nasıl verecek?

Bunun sınavı var, sınavı bitiyor daha zoru meslek seçimi ve o anki muhtemel algısıyla “hayatının geri kalanını yönlendirdiği kritik kararı” var, “ya pişman olursam?”ı var…

Kaygı ise baş edilemeyince kişiyi ketleyen, hasta değilken hasta eden, performansını düşüren, hareket alanını kısıtlayan hatta bazen dona kaldırıp zaman kaybettiren bir durum. Burada şunu sormak gerekiyor; kötü olan kaygı mı yoksa onun neyi işaret ettiğini bulup çözme yoluna gitmeyen ve yanlış kararlar alma riskine genci bir adım daha yaklaştıran diğer şeyler mi?

Diğer şeyler çeşitlendirilebilir; kaygının bulaşıcılığı, kişilik yapısı, gencin aileyle çatışmalı olduğu bu yıllarda çatışmasız ve güvenilir olan danışacağı bir diğer tecrübeli yetişkin figürünün eksiği, çağımızın “sınanma, yarış ve hayatta kalmak” üzerine beslediği atmosferi ve dikte ettiği sloganları, gencin gelişim dönemi gereği içinde bulunduğu diğer kendilik görevleri ve rolleri ile bu iki kritik zamanın çakışması durumu, gelişen belirsizlik algısı, gencin güçlü ilgi alanları olması ve hangisini seçip bu seçim sonucu hangilerinden vazgeçeceğini muhasebe etmesi durumunun yarattığı gerilim ve hayal dünyasından çıkılıp gerçek dünyaya atılan sevimsiz o ilk adımlar, suyun soğuk gelmesi, atmosferin güvensiz olması, bunca görevin ebeveyn ve çocuğu irkiltmesi ve daha binlerce şey.

Yapılan bir çalışma insanların 40 yaşından sonra yeni kariyerler çizip yeni yollardan ilerlediğini ve hayatlarını kazandığını saptamış, bu uzun süre haberlerde yer almıştı. Haberler “Çoğu kişi okuduğu mesleği yapmıyor.” diyordu. Meslek seçimi kesin bir sınır değil bunu cebimize koyalım, tabii ki önemini de unutmadan.

Ayrıca meslek seçimi sadece Ösym tercih kılavuzunda tek yol sunucu yoksa gerçek dünyada bu işler böyle ilerlemiyor. İlgi alanlarınızı dışlamak zorunda değilsiniz, pek çok şeyi bir arada yapabilirsiniz, kendinize daha akışkan sınırlar çizebilirsiniz, deneyip yanılabilir ya da vazgeçebilirsiniz. İsterseniz okula başladıktan sonra çift ana dal ya da misafir öğrencilik, gönüllü stajlar, çeşitli workshoplar, dikey geçiş, yatay geçiş vesaire hepsini yapmaya mukaddersiniz. Önce sınırlı gözüken sınırsızlıklarınızı görmek için çabalayın ve kaygının sizi tetikleyip bambaşka bir versiyonunuza çevirmesine izin vermeyin, hayatı çekilmez kılmayın; gerekirse yardım alın.

Sınava hazırlık dönemi ve ardından gelen meslek ve okul seçimi çoğu aile ve genç için hayatlarındaki en kritik ve stresli dönemlerden biri olarak listede yerini alıyor, hayat birkaç ay ya da yıl da olsa çekilmez bir hal alıyor. Bu gibi durumlarda ilgili ruh sağlığı uzmanlarından randevu alıp -ki bunlar psikolog ve psikiyatristlerdir- daha fazla semptomoloji geliştirmeden, enerjinizi kaybetmeden hayatınızı genişletebilirsiniz.

Daha az zorlayıcı ve köşeye sıkıştığınızı hissettiğiniz günler dilerim. Unutmayın, zaman geniş bir kavram ve siz henüz yolun başındasınız 🙂

Kitaplarla romantik bir buluşma

0

Yeni yıl yaklaşırken pek çoğumuzun aklında sevdiklerine ne alacağı konusunda soru işaretleri var kuşkusuz. Homer Kitabevi, son iki yıldır bu soru işaretlerine yanıt olabilmek için çok güzel bir uygulama başlatmış durumda. Hem başkasına hem de kendinize alabileceğiniz bir hediye için üstüne üstlük. Yurtdışında “Blind Date With A Book” olarak anılan çeşitli kütüphaneler ve kitabevlerinin yaptığı bu uygulamanın ne yazık ki doğrudan bir çevirisi yok. Bu nedenle kitaplarla yapılan bu romantik buluşmaya Homer de aynı ismi vermiş.

Aslında, konu oldukça basit. Kitabevi çalışanları genellikle popüler, birbirinden farklı türdeki kitapları seçiyor, kapağı görülmeyecek şekilde güzelce kaplıyor ve içeriklerine göre kitapların üzerine birkaç tane anahtar kelime yerleştiriyorlar. Bu şekilde, okuyucu kitapların kapak tasarımları, arka kapak yazıları, kitabı yazan yazarların popülerliği gibi aldatıcı olabilen faktörlere kapılmadan kitabın içeriğine göre bir tercih yapma özgülüğüne sahip oluyor. Aynı yurtdışında “blind date” olarak isimlendirilen kör buluşmalar gibi, kitabı alan tamamen ne çıkacağından habersiz bir şekilde aldığına razı oluyor. Böylelikle kitapseverler, belki de yeni yazarlar ve kitaplar keşfetmekle kalmıyor ön yargılarından da pazarlama taktiklerinden de bir seviyede sıyrılmış oluyorlar.

İlk olarak Amerika’da hep aynı kitapların okunduğunu fark eden kütüphane çalışanlarının başlattığı bu uygulama, Homer Kitabevi sayesinde bizlerle buluşuyor. Siz de kitabevinin Galatasaray’da cumbalı eski bir konakta bulunan şubesine gelerek uzun saatler geçirebilir; sevdiklerinize ya da kendinize alacağınız bir “blind date” kitap ile bu heyecanı yaşayabilir ve bunların yanında bağımsız bir kitabevini yaşatmak için bir katkı yapmış olmanın iç rahatlığıyla oradan ayrılabilirsiniz.

Yerleşmemiş Dünya

0

Kişisel kolaj çalışmalarıyla var olanı bozup somut veya soyut dünyayı kendi bakış açısı ile yeniden ele alan Nazlı Kocaçınar’ın son çalışması “Yerleşmemiş Dünya” 10 Ocak-31 Ocak 2020 tarihleri arasında Alsancak Tilki Sanat’ta İzmirli sanatseverler ile buluşacak. 10 Ocak saat 19.00’da başlayacak olan açılış kokteylinde, sanatçının kendisi ile de eserler üzerine birebir tartışma fırsatı yakalanacak.

İlk kişisel sergisi ALARM’ın ardından, ALL IN ONE 01 ve İKSV 16. İstanbul Bienali – 7.Kıta paralel etkinliğinde yer alan eserleri ile bilinen Kocaçınar, bu son çalışmasında ruhsal yaşantımızı kalıplara hapsederek, sıkıştığımız “gerçeklik” boşluğunun içerisinde kendine yer bulamayan ikinci bir dünyayı işliyor.

Sanatçının iç dünyasına gerçekleştirdiği yolculuğa tanıklık edeceğimiz bu sergide, hayal gücümüzün sınırlarını zorlayan bambaşka bir dünyayı tanıyacağız.

Yerleşmemiş Dünya… Süregelen gerçeklerin çatlaklarından doğmuş ikinci bir yaşamın hakikati…