Ana Sayfa Blog Sayfa 151

Timsahlar burunlarını donmuş sudan dışarı çıkarıyorlar

Timsahlar kışın hayatta kalabilmek için kendilerinin donmasına müsaade ediyorlar.

Bu video Shallotte River Swamp Park tarafından yayımlandı. Timsahlar, donmuş bir bataklığın altındalar. Burunları dışarıya sarkıyor. Hepsi bunu gayet iyi yapıyor gibi gözüküyor.

Timsahlar, kış uykusuna benzer ‘brumation’ kullanıyorlar. Metabolizmaları çok yavaşlıyor, böylece enerjilerini muhafaza edebiliyorlar.

‘Bomb cyclone’ (gittikçe sertleşmesi beklenen siklojenez) gibi dondurucu sıcaklıklarda bulundukları su donarken burunlarını suyun yüzeyinden dışarı çıkarıyorlar. Sonra da buzun erimesini bekliyorlar. Şu yaşlı burun deliklerinin etrafına bakarsanız erimenin başladığını görebilirsiniz. Donma durumu yokken timsahlar suyun altında kalırlar. Ama bazen biraz hava alabilmek için burunlarını su yüzeyinin üzerine çıkarlar.

Light in Babylon konserinden La Fontaine şiirine bir yol ya da insan tuhaf bir canlı

Geçtiğimiz günlerde bir konser izledim; Light in Babylon. Sahnede müthiş bir enerji, cümbüş ve iyi bir performans vardı. Aklıma La Fontaine’nin bir şiiri geldi. Yazının devamında onu da paylaşacağım ama bu paragrafta sadece o şiir bağlamında konserde aklından geçeni söyleyeyim.

Dedim, “bizimkilerden biri şarkı söylüyor.”

İyi geldi. Gelmez olur mu?

Solistleri biraz kendinden, biraz kendilerinden, biraz İstanbul’dan, biraz dünyadan ve insanlardan bahsetti. Söyledikleri de iyi geldi. Gelmez olur mu?

Bir şeyler hakkında konuşmak sadece algılarımızı yansıtmaktan öte fiili olarak onları yaratıp etkileyebilmektedir de.” “Bu durum dile, değişim ve iyileştirme süreçlerinde çok daha özel bir rol kazandırmaktadır.”

Aslında bizi biz yapan da düşünce dediğimiz şeyin kendisi, yani nöronların birbirlerine ve dünyaya neler söylediğiydi. Bunun için nöronlarım sabah kalktığımda dün sahneden aldığım enerjiyi yazıyla buluşturmamı söyledi.

Einstein demiş ki, “sorunlar onları yaratan düşünce biçimleriyle çözülemez.” Katılıyorum. Tıpkı alıntıyı yaptığım kitaptaki, “İyi veya kötüye tepki vermek ve onların uygun bir şekilde üstesinden gelmek… Yaşam içinde gerçek keyif budur.” önerisine katıldığım gibi. Konser de keyifliydi, umarım yazı da öyle olur. Umuyorum çünkü sonuçta insanım ve insan tuhaf bir canlı.

Gerçek denilen şey

İnsan, bir yere kadar kendine sunulanları tek gerçek sanıyor. Elbette, bu tek gerçeğe eşlik eden ekranlar dünyasının söyledikleri de var. İnsan, sürekli bir yalnızlık halinde, kendi içinde kıskıvrak yakalanmış olduğunu unutmak için birçok şey yapıyor. Öğrenmişlikleri ve duyularının kendisine sunduklarından anlamlar çıkarıyor. Hepsini kafasının içindeki adına beyin dediğimiz ortalama ağırlığı dört beş kilo organın içinde saklanıyor. İnsan, bazen mecazi anlamda, başka insanların, bazense gerçek anlamda bazı hayvanların beynini yiyor. İnsan gerçekten tuhaf bir canlı.

Her yerde aynı olan tekrar

Dünyanın her hangi bir saatinde, her hangi bir yerinde bir çocuğa, böyle ifade edilmese de şöyle deniyor.

Haydi minik köle, okul seni bekliyor, uyanma vaktin geldi.

Oysa bu milyarlarla ölçülen çoklukta hiçbir okul, hiçbir yerde, hiç kimseyi beklemiyor.

İşte bu çoklukta insan, belki anlamı ıskalıyor belki de yakalıyor. Ne de olsa insan tuhaf bir canlı.

Benzerlikler

Dünyanın iyi bir seçeneği olarak, salonlu, tuvaletli, banyolu, oturma ve yatma odalı, mutfaklı evleri sunuluyor. Her ev aslında birbirine benziyor. Çoğunlukla, koruyor, kapatıyor, yalıtıyor, birbirine benzer yaşamları güvence altına alıyor.

Evlerin tepelerinde antenler, izleyici için sunulmuş, sterilize edilmiş, çoğu zaman değiştirilmiş, nasıl gösterilmesi isteniyorsa öyle yeniden düzenlenmiş gerçek denilenleri ya da kurgulanmış, finanse edilmiş, çekilmiş hayal ürünlerini ekrana taşıyor. Ekranın karşısında bir el kumandaya basıyor. Basıyor, kanal değiştiriyor. Basıyor, basıyor ve izliyor. Bakıyor. Kimi zaman görmek, kimi zaman ekranın karşısında kendini ve her şeyi unutmak için bakıyor. Buzdolabını açıp içinden yiyecek bir şeyler çıkarıyor. Bunu çoğu zaman elleri daha küçük olan yapıyor. Yani kadın. Ocağın başına da çoğu zaman geçen o, yemekleri yapan, tabakları masaya koyan, kaldıran, bulaşıkları yıkayan ve kumandaya o da dokunabilsin diye bir ekranı da mutfağa koyduran da o oluyor.

Bu evlerde çocuklar doğuyor, büyüyor. Ve bu olanlar, dünyanın bazı yerlerindeki insanlara, onların yaşam koşullarına bakınca yine de iyi bir seçenek olarak kabul edilebiliyor. Bu insanların çoğu için prime time’lar icat ediliyor. Rakip kanallar birbiriyle yarışıyor ve felsefeciler, kuramcılar ve medyacılar düşünüyor, üretiyor. Tüm bunlar insan için yapılıyor. Dediğim gibi insan tuhaf bir canlı.

Dünyanın bazı çocukları

Dünyanın başka bir yerinde, tarih içinden bakarsak daha yüzyıl bile geçmemişken üstünden mesela Polonya’da bir kız çocuğu belki adı Eva, akşamları evlerinin penceresinden görünen ağaca, yeşile, güneşe hayranlıkla bakıyor ve Tanrısına her gece dua ediyor. Cumartesileri daha içten dua ediyor. Tüm çocuksuluğuyla ettiği bu duaları Auschwitz ’de bırakıyor. Orada, belki de Tanrının, meleklerin, koruyucu hiçbir şeyin olmadığını düşünüyor. O cehennem kuyusunda olmasının nedeni, annesinin yaptığı ekmekten gizlice almış olması mı? Yoksa Maria’nın saçındaki kurdeleyi çekmesi mi? Eva bunları düşünüyor. Bir anlam veremiyor. Belki orada dua etmeyi bırakan sadece küçük Eva değil. Belki Auschwitz’de dua etmeyi birçok insan bırakıyor. Belki hepsi bırakıyor ama bunun böyle olup olmadığını kalan kemiklere ya da yanmış cesetlere bakarak anlayamıyoruz.

Belki dünyanın her yerinde birbirine benzeyen ama içinde şiddet ya da tecavüzün kol gezdiği yani kendi içinde bir cehenneme dönen evlerdeki çocuklar da dua etmeyi bırakıyor. Bunu da bilmiyoruz. Onları ve olanları yokmuş varsaymaya devam ediyoruz. Bunu nereden mi biliyorum? Bence bunu hepimiz biliyoruz. Dünyada hala açlığın, susuzluğun, birbirinden farklı boyutlarda şiddetin ve buna benzer bir yoksulluğun olduğunu bildiğimiz gibi. Tıpkı ara sıra ekranlara çıkan dramların dehşetine kapılmamak için kanal değiştirmek gibi kolay yapamıyoruz bu unutma işini, bunlar, bilinci, kendi köyünün, kasabasının, küçük dünyasının dışına çıkmış herkes için geçerli gerçekler. Öyle kolay değil sadece kanal değiştirerek televizyonun karşısında duyarsız yaşamak. Lakin insan tuhaf bir canlı.

Gerçeklerden kaçarken

İşte bu nedenle kimi zaman dünyanın gerçeklerinden kimi zaman kendimizden kaçıyoruz. Neden kaçtığımızı bile bilmeden. Tortusu kalıyor ya da bilmediğimiz bir ormanın gece fısıldayışları gibi sesler içinde kaygılarımız yükseliyor.

Bu nedeni belirsiz kaygılar, mutsuzluklar vs. için de pek çok pop çözüm bulunuyor. Mesela, negatif düşünceden bahsediyorlar, enerji vampirlerinden, karanlık modun kendisinin karanlığından, size olumsuz gelen insanları hayatınızdan çıkarın, deniyor. Şifalanın, iyileşin, deniyor. Bol bol tüketin aslında her şey bu kadar basit ve kolay, deniyor. Kumandaya basmak kadar kolay olmasa da sonuçta yüzlerce kişisel gelişim kitabı var, deniyor. Al birini, bu diğerlerinde çok farklı. Tüh, yine mi dünya tozpembe olamadı. Bir başka sefere inşallah.

Tüm bunlarla kaçmak istediğimiz gerçekleri yok sayamadığımızda, bu sefer de, mucize ya da kurtarıcı bekliyoruz. Bu arada yapılacak şeyler, görülecek yerler, yeni tatlar, lezzet durakları, özel günler, güzel günler, sosyal sorumluluklar, ilişkiler, ağlar, iletişim. Maskeler. Maskelerimiz bir süre sonra meskenlerimiz de oluyor.

Bu hız çağından gerilere, bin sekiz yüzlere gidip, o dönem yazılmış bir La Fontaine şiirini paylaşmak istiyorum. Ne de olsa şiir de insan işi ve insan tuhaf bir canlı.

“İnsanın Devirdiği Aslan

Bir resim sergilenmedeydi
Sanatçı çizmişti
Dev bir aslan
Tek bir insanın yere vurduğu
Böbürleniyordu bunu görenler
Oradan geçen bir aslan lafı ağzına tıkadı onların.
Görüyorum elbet burada
Zaferin sizin olduğunu;
Ama işçi yanıltı sizleri
Uydurması serbestti.
Daha haklı olarak biz üstün gelirdik
Eğer bizimkiler resim yapabilseydi.”

Aslanın aslı insan

Bence şiirdeki aslan konser gecesi Light in Babylon sahnesindeydi ve oradan dünyanın gerçeklerine sevimli bir pencere açıyordu. Sevilecek nice şeyle, kendi gerçekliğimiz olan yalnızlıktan ama bu kadar çoklukta bireysel “çok yalnızım,” heyulalarına pabuç bırakmadan, nöronlarımızın kendimize ve dünyaya ne söyleyebileceğine dair bir güzellik gösteriyordu.

Vesselam insan tuhaf bir canlı, bazen içinde aslanların konuştuğu şiirler yazıyor, bazen şarkılar söylüyor bazen de sahnedeki şarkıcının şiirdeki aslana benzediğinden bahsedebiliyor.

“Neyse ki,” dedim içimden, tüm söylenenlere karşın, tek biçimli, salt kendisine söylenenlerin dışında bir şeyler yapabilecek ve dünyaya güzellikler de katabilecek bir canlı; insan.

***La Fontien şiiri hariç alıntılar, Beynimize Hoş Geldiniz kitabı s.24, s.26, s.43’den yapılmıştır.

Mamma Mia ile yeni umutlara

Mamma Mia ile yeni umutlara yelken açma zamanı çoktan gelmişti nitekim. “Ben müzikalden anlamam.” Yahut, “Hiç sevmem, her dakika şarkı söylüyorlar.” diye söylenip bir yandan da “Nerede o eski günler, ah 70’ler.” diyen güruhtansanız: overlokçu ayağınıza geldi hanımlar, beyler. Hem size keyifli anlar yaşatacak hem de kendinizi bir anda; “Nereye gitti gençlik heyecanlarım?” bunalımına sokacak bir müzikal ile karşınızdayız: “Mamma Mia 2 – Yeniden Başlıyoruz.”

Mamma Mia ve Orijinal Hikaye

Öncelikle ilk filmden bahsedelim, malum hala izlememiş olanlar mevcut. O arkadaşları ilerleyen zamanlarda ayrıca kınayacağız. 2008 yapımı filmde kimler yok ki; Meryl Streep, Colin Firth, Pierce Brosnan, Christine Baranski, Julie Waters, Stellan Skarsgård, Amanda Seyfried, Dominic Cooper ve her anı şölene çeviren koro ekibi. Yönetmen koltuğunda ise “Demir Leydi” filminden de tanıdığımız Phyllida Lloyd oturmuş durumda. ABBA’nın en bilindik şarkılarından öğütülüp, oyun yazarı Catherine Johnson’in kalemi ile harmanlanmış hikayemizde Meryl Streep’in canlandırdığı Donna karakterinin ve kızı Sophie’nin bir yunan adası olan Kalokairi’de gecen hikayesine şahit oluyoruz.

Donna ve Dynamos

Evlenmek üzere olan muzip Sophie, babasının kim olduğunu bilmemektedir ve en büyük hayali evleneceği gün koridorda babası ile yürümektir. Bir gün annesinin eski günlüklerini karıştırırken, potansiyel üç babası olduğunu fark eder ve hepsini gizlice düğününe çağırır. Ne hikmetse bu üç adam da Donna’nın kendilerini çağırdığını düşünerek yirmi yıl sonra adaya geri dönerler. Donna ise o sırada olan bitenden habersiz şekilde sahip olduğu oteli kıt kanaat geçindirmekte, zengin koca hayalini kurmakta ve eski grubu olan Donna ve Dynamolar’un diğer iki üyesi Rosie ve Tanya’yi beklemektedir. Bir yandan kızına düğün hazırlığı, bir yanda hortlayan eski sevgililer, son olarak da Voltran’ı oluşturduğu iki arkadaşıyla beraber hikayenin içinde kalp kırıklıkları ve umutla yuvarlanıp giderler. Bize de “Ben bir mesaja geri cevap alamazken, olanlara bak.” Diye mırıldanarak, izlemek düşer.

Donna ve Dynamos – Dancing Queen

Müzikleri ve lirikleri hikayeye göre tekrar düzenden geçerken, ulvi görev Benny Andersson ve Bjorn Ulvaeus’a emanet ediliyor. Meryl Streep’in oyunculuğu, yunan adalarının manzaraları  dile bir nebze olsun ABBA hayranı olan – hangimiz değil? – kimsenin kaçırmaması gereken bir şölen olarak önümüze sunuluyor. 1999 senesinde ise West End sahnelerinde hayatına başlayan müzikal; Amerika’dan tutun da Rusya’dan Almanya’ya, Danimarka’dan Finlandiya’ya, dünyanın bir çok yerinde kendisine sahne buluyor. Küçük bir not olarak; sahne versiyonu ile film versiyonu arasında majör olmasa dahi farklılıkların mevcut olduğunu belirtmekte fayda var.

Mamma Mia Tekrar, Tekrar ve Tekrar

Mamma Mia 2 – Ruby, Sophie ve Sky

Serinin ikinci filmi olan Mamma Mia 2 – Yeniden Başlıyoruz ise on sene sonra beyazperdede gururla yerini alıyor. Hikaye ise ilk filmin üzerinden beş sene sonrasında geçiyor. Bu sefer hikaye, oteli devralan Sophie’nin çabalarına, evliliğindeki problemlerine şahit olurken’ Donna’nın biraz önce bahsettiğimiz her biri diğerinden etkileyici olan üç potansiyel babamızla nasıl tanıştıklarını ve ilişkilerini ele alıyor. İlk filmde aklımıza takılan bazı sorulara – Nasıl bir kadınmış ki bu adamlar adaya geri dondu onca seneden sonra? – cevap almış buluyoruz. İlk filmdeki ekibe bu sefer Lily James, Jeremy Irvine, Hugh Skinner, Alexa Davies, Jessica Keenan Wynn, Josh Dylan katılıyor. Ancak filme katılan asıl büyük toplar Andy Garcia ve Cher oluyor. İkilinin sahnelerini izlerken koltukları heyecan kemirmeyi tavsiye etmiyoruz, görevliler ile sıkıntılar yaşanması mümkün oluyor.

Mamma Mia – Tanya, Rosie ve Donna

İlk filmde yer alan bazı şarkılara, daha önce yer almamış başka ABBA şarkıları eşlik ediyor. Bu sefer ise yönetmen ve yazar koltuklarında bir çok romantik komediye başarıyla imza atmış olan Ol Parker oturmuş durumda.

Kalokairi adasına tekrar davet edilirken: geçmişi ve günümüzü bağlayan hikayeleri, en ufak kararların neleri değiştirebileceğini fark ederken; bir Donna Sheridan klasiği olan “Hayat kısa, dünya büyük ve ben yeni hatıralar yazmak istiyorum.” Cümlesinin etkisine kapılıyoruz. İlk filmdeki ayakları yere basmayan, uçuşan kumaşlarla sarılmış misali geçip giden hikaye örgüsüne nazaran yeni filmde yer yer olduğumuz yere çakılıyor, yer yer iç geçiriyor, yer yer ise kendimizi bir havai fişeğin üzerinde buluyoruz.

Hayat Yaşamaya Değer

Rosie, Tanya ve Sophie

Mantık ve senaryo hatalarına rağmen izleyicinin hala şansı olduğuna, hala hayattan keyif alabileceğine olan inancını arttıran Mamma Mia serisi; günümüz koşullarında romantizmden tutun da kariyerden, aile ilişkilerine kadar her köşe başında pesimizmi bulabilen bizlere, risk almayı ve hayatı nezaketle, mutlulukla, biraz da çılgınlıkla yaşamayı hatırlatıyor.Filmlerin hikayelerinden özellikle kaçındığım, bu kısa tavsiyevari yazımdan sonra sizleri bilgisayarlarınıza ve en yakın sinema salonlarına, dondurmalarınıza sarılıp yakın arkadaşlarınızla felekten bir gece çalmaya davet ediyorum. Ardından da film müzikleri albümlerini tekrara alıp almamak size kalmış. Aşağıya sakince bırakıyorum.

“Yapabiliriz. Eger ki biraz olsun cesaretimiz olursa.” *
*Alıntı küçük bir revizyonla bu yazıyı okuyan herkese hitap edilmiştir.

The Growlers’dan yeni albüm: Casual Acquaintances

2006 yılı, Kalifornia çıkışlı Amerikan grup The Growlers, şarkıcı Brooks Nielsen, gitarist Matt Taylor ve klavyede Kyle Strake tarafından oluşturulmuştur. Bugüne kadar, “Casual Acquaintances” haricinde 5 albüm, 3 EP ve onlarca şarkı yayınlamışlardır. Grubun müziği “markalaşmış” bir müzik şekli olarak tanımlanagelmiş ve bir şekilde kendisini pop, rock, surf ve beat ekolleri ile kaynaştırmıştır.

“Are You in or Out in” isimli ilk albümleri 2009 yılında piyasa sürülmüştür. İkinci albümleri “Hot Tropics” 2010’da, üçüncü albümleri “Hung at Heart” ise 2013de. Bu süreçte bir çok yol kat etmişler ve 4. albümleri “Chinese Fountain” 2014’de yayınlandığında ne kadar geliştikleri gözler önüne serilmiştir. Grup, bu albümün tur sürecinde, Nick Murray’ı perküsyona dahil ederek büyümüştür.

Grubun 5. studyo albümü “City Club” 30 Eylül 2016’da, aynı ay bir başka tura giriştirkleri sırada piyasaya sürülmüştür. Albüm, grubun tüm üyeleri yerine sadece Nielsen ve Taylor’a ithaf edilmiştir. İkili bu albüm için 2-3 aylık bir süreçte Kyle Mullarky’nin de yardımıyla Kalifornia’daki studyolarında demoları yazıp kaydettiler. The Growlers, bu albümün turuna Brad Bowers, Adam Wolcott Smith ve Richard Gowen gibi isimlerle çıktı, bu isimlerin kadrodaki kalıcılığı halen kesin değildir.

The Growlers, çıktığı turlarda The Black Keys, Devendra Benhart, Night Beats, Julian Casablancas ve Jonathan Richman gibi isimlerle aynı sahneyi paylaşmıştır. Ayrıca Burgerama III, Rock and Rio ve Outside Lands’de dahil olmak üzere onlarca festivalde sahne almıştır.

2 yıllık bir aradan sonra 2018 Temmuz ayında, geçtiğimiz günlerde, Los Angeles’taki kendi Beach Goth 2018 müzik festivallerinden önce, yeni LP’si olan Casual Acquaintances’ı piyasaya sürdüler. Bu cesur albümün tamamı; grubun 2016 yılında çıkarttıkları son albümleri olan, Julian Casablancas’ın yapımcılığını yaptığı City Club albümlerinin oturumları sırasında, yani en az 2 yıl önceki demolardan ve devam eden yada henüz bitmemiş işlerden oluşuyor.
Albüm içindeki parçalardan favorim “
Drop Your Phone in the Sink” oldu. 🙂 

Şarkı Listesi:

  1. Neveah
  2. Problems III
  3. Heaven in Hell
  4. Pavement and the Boot
  5. Decoy Face
  6. Orgasm of Death
  7. Drop Your Phone in the Sink
  8. Thing for Trouble
  9. Last Cabaret
  10. Casual Acquaintances

The Growlers’ın festivali Beach Goth için biletler, geçen hafta 5 Ağustos’tan önce satışa çıktı ve grup, 6 Eylül’de Portland’da Beach Goth Tour 2018 adı altında başlayacak olan bu sonbahar turunun tarihlerinin tam listesini açıkladı.

Grup, 2012’den beri bu festivali düzenli olarak organize ediyor. Festivalde; pop, rap, hiphop, heavy metal ve rock gibi farklı türleri kapsayan müzik grupları yer alıyor. Başlangıçtan beri kostüm yarışmaları ve  “Rocky Horor Picture Show” gibi canlı performanslar da festivalde yer alıyor.

5 Ağutos 2018 Beach Goth Festivali için yayınladıkları Teaser:

 

Kaynaklar:
https://genius.com/albums/The-growlers/Casual-acquaintances
http://thegrowlers.com/home/
https://en.wikipedia.org/wiki/The_Growlers

Yabanmersinli Maş Fasülyesi

0

 

Yabanmersinli Maş Fasülyesi tarifi.

Malzemeler:

  • 1 fincan maş fasulyesi,
  • 1 orta boy soğan, ince dilimlenmiş,
  • 1 çay kaşığı deniz tuzu,
  • 2 çay kaşığı zeytinyağı,
  • 1 tatlı kaşığı granül sarımsak,
  • Süslemek için 1/2 demet maydanoz veya taze nane,
  • 1 kırmızı biber
  • 2 yeşil biber,
  • 1/2 sarı kapya biber (isteğe bağlı),
  • 2 çorba kaşığı tamari ya da tuzu azaltılmış soya sosu,
  • 1 çorba kaşığı akçaağaç şurubu ya da agave,
  • 2 mandalinanın taze sıkılmış suyu,
  • Bir avuç kaju,
  • 50 gr. yaban mersini.

Yapılışı:

1. Maş fasulyelerini iyice yıkayın. Geniş bir tencereye koyun, su ile kaplayın. Orta ateşte 20 dakika veya hafifçe yumuşayana kadar kaynatın. ( Çok yumuşak olmamalı.)

2. Zeytinyağında küçük parçalara kesilmiş soğanı sote edin.

3. Biberleri çok küçük parçalara ayırın, (tercihen küp şeklinde) ardından tavaya ekleyin. Akçaağaç şurubu, mandalina suyu, yaban mersini, kaju, tamari, granül sarımsak ve tuz ekleyin. Karamelize olana kadar orta ateşte iyice pişirin.

4. Maş fasulyesi hafifçe yumuşadığında tavaya aktarın. Karamelize biberlerle iyice karıştırın.

5. Ocağın altını orta ateşte ayarlayın. Aralıklarla karıştırarak 3-4 dakika daha pişirin.

6. Taze nane yaprakları veya maydanoz serperek süsleyin. Soğuk ya da sıcak servis yapın! ( Her iki şekilde de tadı harika)

Oyuncaklar ve dahası

Bir oyuncakçıya girdiğinizde dikkatinizi pembe ve mavi olarak yani kız ve oğlan olarak ayrılmış bölümlerin çekmemesi neredeyse imkansız. Masum ve bilinçsiz bir tavırla kızlara bebek, oğlanlara araba alırken aslında çocuklara çok fazla mesaj vermiş oluyoruz. Toplumsal etki ve baskı o yaşlarda başlıyor. Çocuklar oynadıkları oyuncaklarla toplumsal cinsiyet rollerini üstlenmeye daha minicikken başlıyorlar. Konuyla ilgili daha doğru bilgilere ulaşmak adına Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik bölümü mezunu Pedagog Sıla Salantur ile buluşup oyuncakların çocuklar üzerindeki etkisini konuştuk.

Rol yüklemesinin oyuncaktan önce isimlerle başladığını dile getiren Salantur oğlanlara güçlü isimler konulup fiziksel gücü ön plana çıkarılırken kızlara daha narin, naif isimler konularak kırılganlığının ön plana çıkarılmış olduğundan bahsetti.

Çocuğun özellikle belli bir yaşa kadar tek bilgi kaynağı ailesi oluyor. Öğrendiklerini doğrulatacağı bir çevreye veya bilince henüz sahip olmadığı için, aile içinde gördüğü, duyduğu, yaşadığı her şeyin doğru ve normal olduğuna inanarak büyüyor. Yani çocuğunuza ‘Erkekler ağlamaz’ dediğinizde çocuk ‘erkeklerin ağlamaması gerektiğini’, ‘Kızlar yüksek sesle gülmez’ dediğinizde bunun tamamen doğru olduğunu düşünüyor. Belli bir yaşa kadar tercihlerini bu öğrenilmiş doğrular üzerinden yapıyor, ailesi ‘erkeklerin pembe giymesini’ doğru bulmuyorsa çocuk da mutlak doğrunun ‘erkeklerin pembe giymemesi’ olduğuna inanıyor.

“Kız çocuklarına genellikle bebek, ev işleri ile ve kendi bakımı ile ilgili oyuncaklar alınıyor. Bu oyuncaklarla oynayan kız çocuğuna ‘sen evde dur kendine, evine ve bebeğine bak, kamusal alanda değil izole olan evinde bulun’ denmiş oluyor. Çocuk bunu en büyük rol modeli olan ailesinde de görüyorsa bu rolü tamamen içselleştiriyor. Aynı şekilde oğlan çocuğuna kamuya hitap eden rollerin oyuncakları alınıyor. Erkeğin oyuncakları dış dünyayı temsil ediyor. Arabalar, itfaiye oyuncakları, silahlar gibi. Oğlan çocuğuna dışarıda olarak, evin içinde bakılması ve korunması gereken kadınları ve kızları koruma, onlara bakma rolü üstleniyor” şeklinde konuşan Salantur kızların iyi bebek bakıp ev işi yapmalarının, oğlanların ise araba kullanmada daha iyi olmasının nedenini bu şekilde açıklıyor. Bu demek değil ki oğlanlar ev işi yapamaz veya kadınlar iyi araba süremez. Sadece çocukluğumuzdan beri uğraştığımız şey ne ise onu iyi yapmaya daha yatkın oluyoruz.

Erkekler, kadınların yapması gerektiği bir şeyi yaptığında, mesela ütü yaptığında bunu lüks olarak görüyor, aslında yapması gerekmediğini ama yardım etmek için yaptığını düşünüyor. Kadınlar da erkeklerin yapması gerektiğini öğrendiği bir şeyi yaptığın da aynı şey oluyor. Evde ampul değiştirilecekse veya lavabo akıtıyorsa bunu erkeğe bırakıyor ya da yaptığını lüks olarak görüyor. Muhtemelen bunu yapan kadın çocukluğunda hiç tamir oyuncaklarıyla oynamadı ve ailesiyle yaşarken deneyimlemedi. Erkek de ütü ve ev işleri oyuncaklarıyla oynamadı. Eğer çocukluklarında bu oyuncaklarla oynamış olsalardı belki de bu düşüncelere hiç sahip olmayacaklardı çünkü onların normali bu olacaktı.

Kadınların genellikle narin büyütüldüğünü söyleyen Pedagog Salantur bunun erkeklere belli roller yüklediğini dile getirdi ve sözlerine şöyle devam etti: “Erkeklerin fiziksel olarak kadınlardan daha güçlü olmaları bilimsel bir gerçek ama bu bizim alışveriş poşetlerimizi taşıyamayacağımız anlamına gelmiyor. Kadınlar kendileri yapabilecekleri işleri bile erkeklere yaptırarak onlara güçlü olma rolü yüklüyor. Günlük hayatımızı sürdürmemiz için çok fazla fiziksel güce ihtiyaç duymayız. Damacanayı mutfağa götürmek, ampul takmak veya kendi eşyalarımızı taşımak kadınların da güçlerinin yeteceği işler. Bu gibi durumlarda bile erkeklerden yardım istediğimizde fiziksel her türlü işte onlara muhtaç olma duygusu uyandırıyoruz ve bu da üzerimizde daha fazla söz hakkı doğmasına sebep oluyor.”

Toplumsal cinsiyet rollerinin kendisini en fazla gösterdiği alanlardan birisi de iş hayatı. Taksici erkek olur, inşaatta kadın mı olur gibi kalıplar yüzünden özellikle kadınlar iş hayatında büyük zorluklar yaşıyorlar. Oysa kız çocukları da inşaat, elektrik, tamir oyuncaklarıyla oynasa, çocuk bunun normal olduğunu düşünerek büyüse toplumdaki algılar yavaş yavaş kırılacak.

“Kız çocukları genelde hizmet ve bakım veren roldeki oyuncaklarla oynuyor ve bu kadınların ikinci sınıf muamelesi görmesinde etkili olabiliyor” açıklamasında bulunan Salantur yapılan araştırmaların annelerin kız çocuklarını babaların ise oğlan çocuklarını yoğunlukla etkilediğini belirtti. “Ailesini ve özellikle babasını rol model alan bir oğlan çocuğun mutfak oyuncaklarıyla oynaması yeterli olmayabilir. Baba mutfak oyuncakları alıyor ama mutfağa girmiyorsa çocuğunu oyuncaklardan daha fazla etkileyebilir. Aile çocuğa şiddet içerdiğini düşündüğü bir oyuncağı almayıp evde birbirlerine duygusal veya fiziksel şiddet uyguluyorsa bu oyuncağın alınmamasının bir anlamı kalmaz. Aileyi tamir edemediğinde çocuğunda davranışlarında düzeltmelere gidemiyorsun pek. Aile kilit nokta. Çocuk bir sonuç. Çocukta yolunda gitmeyen bir şeyler varsa ailede yolunda gitmeyen bir şeyler vardır”, dedi.

‘Yaş arttıkça çocuğun cinsiyetçi oyuncak seçme oranı da artıyor. 2-3 yaşlarında daha unisex oyuncaklar seçme eğilimindeyken 7-8 yaşlarında geldiğinde oyuncak seçiminde cinsiyetçilik kendisini çok daha fazla gösteriyor. Bunun nedeni de çocuğun kalıp yargılarla büyümesi ve her gün bunları biraz daha içselleştirmesi ve normal, doğru olarak görmesiyle ilgili. Cinsiyet ayrımının farkına varması da oyuncak seçiminde cinsiyetçiliğe yönelmesinde önemli bir etken oluyor. Çevresel etmenler de çocuğu etkiliyor, mesela aile cinsiyetçi olmayan şekilde büyütüyor oğluna pembe giydirip mutfak eşyalarıyla da oynatıyor ama okulda bu alay konusu olabiliyor ve çocukta ters etki yapabiliyor.” ifadelerini kullanan Salantur toplumsal cinsiyet rolleriyle oynanan oyunlar ve seçilen oyuncaklar arasında çok sıkı bir bağ olduğuna ve oyun, oyuncak seçiminde toplumun kalıp yargılarının büyük etkisi olduğuna bir kez daha dikkat çekti. Bütünsel bir bilinçlenme ve değişime ihtiyaç olduğunu sözlerine ekledi.

Her şey eğitimle düzelir ve eğitim ailede başlar. Bu nedenle ailelerin kendilerini geliştirmeleri gerekir. Belli kalıplardan sıyrılıp özgür düşünmeli, çocuklarına da bunu aşılamalılar. Hayatta olduğu gibi çocuğa doğruları ve yanlışları anlatmalı, önüne her seçenekten, her oyuncaktan koymalı ve seçimi ona bırakmalılar. Zorla farklı oyuncaklarla oynatma eğiliminde olmamalılar. Dünyaya yapılacak en iyi şeylerden birisinin iyi bir çocuk yetiştirmek olduğunu unutmayalım ve oyuncak deyip geçmeyelim.

Art Space Project Online Sergisi Açıldı!

 

Antalya / Kaleiçi
10’uncu Art Space Project’ten.

Bağımsız sanat hareketi Art Space Project, 20 Eylül 2016’da, ilk ortaya çıktığı günden bugüne Türkiye’nin 24 farklı noktasında sergi açtı ve sokaktan geçen insanlara şu soruyu sordu:
“Barış sana neyi ifade ediyor?”

Bu performans sanatı, ilk ortaya çıktığı günden beri tam 334 farklı insanın hayatına dokundu ve bir o kadar da resim topladı. Bir şehirde toplanan resimler, gittiğim bir sonraki şehirde tarafımca sergilendi ve oradan da yeni resimler alındı… Giderek büyüdü, gelişti, sırt çantamdaki yük her resimle birlikte arttı da arttı… ama tüm bu süreçte soru hep aynıydı; “Barış senin için nedir?”

İnsanların ilk tepkisi “Ben cin ali bile çizemem!” oldu. Sanatın her yerde ve her şekilde açığa çıkabileceğini açıklamaya çalıştım, Art Space Project bunun kanıtı olmak için oradaydı. Kendisine inanmayan herkese “yetenekli olmana gerek yok” dedim, “sadece BARIŞ’ı düşün ve akışa bırak!” 🙂

Ayak bastığım tüm bu 24 noktanın günlük rutinine kendilerini kaptırmış büyük kalabalıkları içinde, her yaştan, büyük-küçük, 334 farklı insan; sokakta Art Space Project’in önünden geçti ve benden aynı soruyu duydu. Onlara uzattığım kağıdı ellerine aldı ve “akışına bıraktı”. Art Space Project, yeri geldi hızlı adımlarla akan rutin hayatlara 1-2 saatliğine sığınak oldu, yeri geldi anaokuluna döndü, yeri geldi terapi merkezi oldu… 🙂 Art Space Project, geçici otonom bir bölge olmanın tüm “tanımsızlığını” soluyarak içine çekti ve çizilen her resimle biraz daha güçlendi… Yapılan 24 farklı sergi ile ilham aldı ve ilham dağıttı.

 

İnsanların günlük yaşamlarına Sanat taşımaya gayret eden ve “Ulaşılabilir Sanat”ın destekçisi olan Art Space Project sergisini artık online olarak da takip edebilirsiniz!
Buyurun, insanlar “Barış” hakkında neler çizmiş;
Online Sergi:    www.artspaceproject.blog 

 Dünyaya “çizecek” şeyleriniz var ise, Art Space Project’in gideceği rotaları buradan takip edebilirsiniz; 
Facebook:
https://www.facebook.com/artspaceproject/
İnstagram:

https://www.instagram.com/artspaceproject/

Türk Sineması İzmir’de buluşuyor

Uluslararası İzmir Artemis Film Festivali, Türk Sineması’nın en iyi isimlerini 31 Ağustos gecesi Altın Artemis heykeli ile ödüllendiriyor.

Kırmızı halı geçişi ile başlayacak olan görkemli ödül töreninde 12 dalda ödüller Altın Artemis ödülleri sahiplerini bulacak.

Türkiye’nin kültür başkenti İzmir ve İzmir’in sinema ile arasındaki en büyük bağ olan Anadolu Sinema Televizyoncular Meslek Birliği ASİTEM önemli bir film festivaline hazırlanıyor.

Festival kapsamında, 2017 yılında vizyona giren ulusal filmler yarışacak ve 12 dalda en iyiler noter gözetiminde halk oylaması ile belirlenecek.

Ayrıca ulusal ve uluslararası kısa film ve belgeseller de festival boyunca halkla buluşacak ve en iyi filmler ödüllendirilecek.

27-31 Ağustos 2018 tarihleri arasında yapılacak olan ülkemizin ilk ve tek vizyon filmleri festivali olan, Uluslararası İzmir Artemis Film Festivali ile Türk sinemasına önemli katkılar sağlanacağını belirten ASİTEM Yönetim Kurulu başkanı Sayın Muammer Sarıkaya “Meslek Birliği olarak yerli sinemanın gücü ve önemini gayet iyi biliyoruz. İzmir bunu kaldırabilecek potansiyele sahip bir şehir.  Meslek Birliği olarak Türk Sineması adına İzmir’de güzel projelere imza atacağız’’ vurgusunda bulundu.

Başkan Sarıkaya, Uluslararası İzmir Artemis Film Festivali’nin İzmir ve Türkiye’de sinema ve sinemaseverler için önemli bir platform olduğunu ifade ederek, “Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü olmak üzere İzmir Valiliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü,  ASİTEM  (Sinema Televizyoncular Meslek Birliği) ve birçok sponsorun ev sahipliği yaparak düzenleyeceği festivalde sinemanın değeri ve önemi bir kez daha gün yüzüne çıkacak.  Ulusal düzeyde oldukça ses getirmesi planlanan festivalde İzmir’in sinema başkenti olması yönünde önemli adımlar atıyoruz” diye konuştu.

12 Dalda Altın Artemis Ödülleri Sahiplerini Bulacak

Bu festivalin Türkiye’nin en beğenilen vizyon filmlerinin yarışacağı ve en iyilerin halk oylaması ile belirleneceği ilk ve tek film festivali olma özelliği taşıdığını belirten Asitem Yönetim Kurulu Başkanı Muammer Sarıkaya, “Türk Sinemasına önemli bir festival kazandırmayı amaçlıyoruz.  Sinema sektörünü her yıl İzmir’de,  12 dalda Altın Artemis heykeli ile buluşturmak istiyoruz.  Ayrıca yılın gişe rekoru kıran üç filmini ( Recep İvedik 5 / 7.437.050, Ayla / 5.588.780, Aile Arasında / 5.275.655) de bu festivalde ödülle buluşturuyoruz. Her yıl gişede büyük zafer kazanan filmlerimizi ve yapımcılarını İzmir’de bir araya getireceğiz” dedi.

Ayhan Işık Onur ödülleri…

İzmir Film Festivali’nde sinemanın duayen isimlerine Türk Sinemasının Taçsız Kralı Ayhan Işık anısına  onur ödülü takdim edilecek.

Ayhan Işık’ın Yeşilçam Sineması için önemli bir isim olduğunu belirten Sarıkaya, “Böyle bir festivalde İzmirli sanatçımız Ayhan Işık’ı ve sinemamızın yaşayan duayen isimlerini unutamazdık. Her yıl belirleyeceğimiz 6 usta sinema büyüğümüze Ayhan Işık Onur Ödülü takdim etmek istiyoruz. Geleneksel hale dönüştürmek istediğimiz bu ödülleri çok önemsiyoruz” şeklinde konuştu.

Kısa Film ve Belgesele Rekor Başvuru

İzmir Film Festivali’nin uluslararası kısa film ve belgesel bölümüne rekor sayıda başvuru olduğunu açıklayan Başkan Muammer SARIKAYA,  “Festivale belgesel ve kısa film kategorisinde de yerli ve yabancı filmler başvurarak büyük ilgi gösterdiler. Dünyanın dört bir tarafından başvuru yağdı. Çok başarılı projelerin yer aldığı seçkide inceleme komisyonu projeleri değerlendirmede çok zorlandı. Bu festivalde, birbirinden başarılı kısa film, belgesel ve animasyon filmler İzmirli sinemaseverlerin beğenisine sunulacak. Tüm sinemaseverleri bu sinema şölenine bekliyoruz” diye konuştu.

 

 

Lezbiyenler, heteroseksüel kadınlardan daha iyi bir cinsel hayata mı sahip?

Çeşitli çalışmalara göre, sorunun cevabı bariz şekilde ‘evet’. Yani lezbiyen ilişkileri bize kadınsal hazzın ne olduğunu öğretebilir.

Lezbiyenler, heteroseksüel kadınlardan daha mı iyi seks yaparlar? Bu sorunun cevabı tartışmasız şekilde ‘evet!’. Yapılan araştırmalar ve çalışmalara göre, lezbiyenler erkeklerle cinsel ilişkiye giren kadınlardan daha yüksek cinsel tatmin düzeyine sahip olduğunu tekrar tekrar belgelemekteler.

Geçen ay 7.000’den fazla kadın baz alınarak yapılmış Public Health England (İngiltere Halk Sağlığı) araştırması, 25 ile 34 yaş arasındaki katılımcıların yarısının cinsel yaşamdan zevk almadığını ortaya koydu. Bu oran, 55-64 yaş arasında %29’a düştü, bu da kadınların cinsel hayatlarının yaşlandıkça daha iyiye gittiğini gösteriyor.

Araştırmaya katılmış halk sağlığı danışmanı Sue Mann ise şöyle diyor: “Kadınların cinsel ve mental olarak iyi olmaları için tatmin edici bir cinsel yaşamın olması önemlidir.” Bu elbette doğru bir söylem. Fakat yine de, araştırmadaki kadınların cinselliklerinin analizi istendiğinde, PHE bu bilgiyi yanıt verenlerden almadığını; bunun yerine, sonuçları coğrafya, gelir düzeyi, etnik köken, din, medeni durum ve yaşa göre kategorize ettiğini söylüyor.

Ancak önceki dünya çapındaki araştırma, hemcinsleriyle ilişkiye giren kadınların, cinsel tatminsizlik problemi olmadığını söyleyenlerin yarısından olabilme ihtimalinin daha yüksek olduğunu göstermektedir. Journal of Sexual Medicine (Cinsel Tıp Dergisi) tarafından yapılan 2014 araştırmasında lezbiyenlerin seks sırasında % 75’inin orgazm olduğu rapor edilmiştir. Bu oran heteroseksüel kadınlar içinse %61’dir. Bununla birlikte, erkeklerin cinsel yönelimlerinin orgazm oranları üzerinde pek bir etkisi olmadığı görülmüştür – eşcinsel erkeklerin % 85’inin orgazm olduğu bildirilirken, heteroseksüel erkekler için bu oran % 86’dır.

2017’de Kinsey Enstitüsü tarafından 53.000 Amerikalı ile yapılmış çok daha büyük bir çalışma, biraz farklı rakamlarla fakat aynı eğilimlerle sonuçlandı. Bu örnekte, lezbiyenlerin %86’sının seks esnasında orgazm olurken heteroseksüel kadınlarda bu oran %65’i gösterdi. Heteroseksüel erkeklerde ise orgazm oranı %95 idi.

Öyleyse, homoseksüel kadınların cinselliğinde doğru olup heteroseksüel kadınlarda yanlış yapılan şey ne? Avustralyalı bir cinsel sağlık terapisti olan Matty Silver: “Cevabı oldukça basit.” diyor. “Lezbiyen kadınlar klitorislerinin nerede olduğunu ve orgazm için ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Onların lezbiyen partnerine ne yapmaları gerektiğini göstermeleri gerekmez, bu da cinsel tatmini daha yüksek noktada verir.”

“Partnerlerinin yalnızca cinsel birleşme yoluyla orgazm olabileceklerine inanan birçok erkek var.” diye ekliyor. “Bu sadece kadınların % 20’si için geçerli bir durum. Bunun gerçekleşmesi için genellikle klitoral orgazma veya oral sekse ihtiyaç duyarlar. Birçok heteroseksüel kadının sahte orgazmı kullanma nedenlerinden biri de budur.”

Silver, lezbiyen çiftlerin ondan nadiren cinsel ilişkilerle ilgili danışmanlık istediğini, onu yalnızca alelade bir çiftte olduğu gibi genel ilişki sorunları için ziyaret ettiğini söylüyor. Cinselliğe ilk kez yaklaşan biri elbette öğrenme eğrisi ile karşılaşır, ancak bir kadınla birlikte olan başka bir kadının anatomik benzerliği, yüksek tatmin düzeylerinin ayrılmaz bir parçası olarak görülür.

Brighton’lı 26 yaşında biseksüel oyun yazarı Jessica Burgess şöyle diyor: “Kadınlar, diğer kadınlara nasıl iyi hissettirecekleri konusunda büyük bir avantaja sahip. Çünkü bunu daha önce kendilerine sayısız defa yaptılar. Klitorisin ne olduğunu biliyorlar ve kadınların orgazma ne kadar hızlı ulaşabildiğine dair çok daha gerçekçi beklentileri var. ”

2008 yılında ankete katılan kadınların % 92’si mastürbasyon yaptığını, üçte ikisi haftada üç defayı bulduğunu söyledi. Bu oran, 1993’teki ankette %74 ve 1953’te, kadınların muhtemelen yalan söylediği veya baskıcı cinsel kurallara boyun eğdiği % 62’lik bir sıçrama olarak karşımıza çıkıyor.

Seksolog Betty Dodson’la birlikte Carlin Ross, “Daha İyi Orgazm, Daha İyi Bir Dünya” sloganıyla feminist merkezli bir cinsel eğitim kurumu yönetiyor. İnternet sitelerinde ipuçları, seks oyuncağı incelemeleri, negatif beden imajının ve zevk kaygısının üstesinden gelmek için yürütülen atölyeler mevcut. Ross, homoseksüel ya da heteroseksüel olsun, cinsel tatminin anahtarının mastürbasyon olduğunu söylüyor.

“Seks hayatınızı daha iyi hale getirmenin en doğru yolu, mastürbasyon uygulamanızı geliştirmektir.” diyor. “Kendimizi tatmin etmeyi öğrendiğimizde, cinsel ihtiyaçlarımızı partnerlerimize nasıl ileteceğimizi de anlayabiliyoruz. Mantığa aykırı görünüyor, ama kendimizle olan ilişkimizi tam anlamıyla geliştirmek, başkalarıyla olan ilişkilerimizi ve cinsel hazzımızı da paralel şekilde etkiliyor.”

20 yaşındaki trans lezbiyen Alice Martin de benzer şeyleri söylüyor: “Başka bir kadınla cinsel hayatı olan bir kadın olarak, bu tamamen akıl almaz bir deneyim. Karşılıklı ilgi, aşk, romantizm, zevk, duygu ve yoğunluğun sentezi, erkeklerle hiç deneyimleyemediğim bir şey.”

Bu durumun en büyük sorumlularından biri, heteroseksüel erkekler için yapılan ve onlara pazarlanan pornografi sektörü sayılabilir. Geçen yıl ABD’de bir üniversite çalışmasından sonra Daily Telegraph’taki bir başlıkta “Bütün erkekler porno izliyor.” dendi. Profesör Louis Lajeunesse de, “20’li yaşlarında olup pornografiyle henüz hiç tanışmamış erkekler üzerine bir araştırma yapmaya başladık.” diyor “Fakat, tek bir erkek bulamadık.”

Araştırmaya göre pornografi tüketiminin % 90’ı çevrimiçi, kalan %10’u da video dükkanlarından sağlanıyordu. 2015 yılında, 2 milyardan fazla web araması pornografi ile ilintiliydi ve pornografi siteleri genellikle sosyal mecralardan daha fazla rağbet görüyordu. Yalnızca porno izleyen heteroseksüel erkekler değil, aynı zamanda biseksüel kadınlar da heteroseksüel ilişki deneyimlerinde tek taraflı üretilmiş pornografinin olumsuz etkilerinden bahsetmekteler. Bu kadınlar lezbiyen kategorisinde sunulan pornoları izlemiyorlar, çünkü sadece kadınlar tarafından yapılan pornografi adına ortaya çıkmış bir pazar olan lezbiyen pornosu çoğunlukla erkeklere yönelik üretilmektedir.

Burgess, tam olarak bu nedenle porno izlemiyor. Aslında, gerçek hayatta, aynı cinsiyetle yaşanan seksten kaynaklanan psikolojik bir avantaj vardır. Jessica’nın belirttiği gibi: “Kadınlar gerçek beni bulurlar ve böylelikle her zaman tam olarak kendim gibi ve rahatlıkla dürüst bir ilişki yaşarım.”

Yani ortada basit bir biyoloji var. Erkekler boşaldığında, çoğu geri dönüş ereksiyonları için bir nefes almalıdır. Öte yandan kadınlar üst üste orgazm olabilirler. Klitorisin 8000 sinir ucu vardır -bu sayı penis glansının sahip olduğunun iki katıdır- ve tek amacı zevk sağlamasıdır. Kadınların orgazmları ortalama 20 saniye sürer, erkekler ise son sekiz saniyede buna ulaşırlar. Bir kadın için bir saat içinde kaydedilen en fazla orgazm sayısı 134 iken bir erkek için yalnızca 16 olmuştur.

Peki, hiçbir şekilde orgazm olamayan kadınlar her kimle olurlarsa olsunlar, cinsel hayatlarını nasıl daha iyi bir hale getirebilirler? Ross’un çok fazla mastürbasyon yapılması gerektiği söyleminin yanı sıra, Kinsey Enstitüsü daha fazla oral seks, daha iyi ilişkiler, “seks konuşması”, yatakta ne istediğini sormak ve yeni pozisyonlar denenmesini öneriyor.

Velhasıl; kadınlar, kadınlarla daha iyi sevişirler çünkü birbirlerinin fiziksel özelliklerini anlıyor, daha iyi iletişim kuruyor, klitoris gibi alanlara daha çok odaklanıyor ve tüm bunlar da partnerlerinin cinsel tatminlerine odaklanmasına daha fazla yardımcı oluyor. İyileştirme yolundaki denemelere devam et, Ross’un da dediği gibi: “Seks, daha fazla seksin habercisidir.” Ve, umarız daha iyilerinin habercisidir.

Kaynak: The Guardian

Kadınların Erkekleşmesi Üzerine

 

Erkekleşmek ve kadınlaşmak kavramları son yıllarda çokça tartışılan konular. Erkekleşme “kadın bireylerin erkeklerle özdeşleştirilmiş  görünüm ve davranışları kendi bedeninde ve hayatında uygulaması” olarak tanımlanabilir. Tam tersi ise kadınlaşmak için geçerli. Bir erkeğin saç uzatması, bale yapması, sert mizaçlı olmaması gibi unsurlar günümüzde hala “kız gibi” tanımlamalarına yol açıyor. Duygu ve eylemlerin bir cins üzerine zorunlu kılamayacağımızı kabul etmemiz gereken bir yüzyıldayız. Günlük hayatta iki cinsi de zor durumlara sokan bu toplumsal cinsiyet rollerinin kadın olan tarafına göz atalım:

Erkeksi ve Kıllı Olmak.

Bir kadının erkeksi bulunması için yeterli sayılan unsurların en başında kıllarını almaması geliyor. Kıl iki cins için de hijyen amaçlı alınması gereken bir uzantı. Ancak cinsiyetler arası farklı değerlendiriliyor. Kadın da iğrenç erkek de ise seksi bir detay olarak tanımlanıyor. Özellikle ana akım medya ve sinemada kadınların cillop gibi olma zorunluluğu devam ederken, feminizmin de ekmeğini yiyebileceğine uyanan şirketler kampanyalarında kıllı kadınları ön plana çıkartıyor.

İstediğin için tıraş ol, zorunda olduğun için değil.

 

Spor Yapan “Erkek gibi” Kadınlar

Son yıllarda kadınların kan ter içinde spor yaptığı, büyük markalarca ortaya sunulmuş reklamları hepimiz biliyoruz. Bunlardan biri de Nike: Bizi böyle bilin reklamıydı. Reklama dair yöneltilen eleştirilerin başında “kadınların erkekleştirilmesi” geliyordu. Oysaki spor yapmak sadece erkeğin tekelinde olan bir eylem değil. Kadın, erkek, çocuk dilediği sporu gerçekleştirebilir. Bedenine istediği yönü verebilir. Bu bağlamda kadınların erkekliğe itildiği eleştirilerine katılmak pek mümkün değil.

nike reklamı

İş Yaşamı Ve Erkekleşme 

İş hayatında başarılı olup üst düzey pozisyonlarda yer almak isteyen kadınların vereceği en büyük sınav yine kendi cinsiyetleri üzerinden gerçekleşiyor. Özellikle kadınlara dair oluşturulan

“hassas, sinirleri zayıf, kontrolsüz, yeterince sert değil”

gibi ön yargılar söz konusu pozisyonların erkeklere ayrılmasına sebep oluyor.

Bu haksız rekabet karşısında kadın çalışanlar günümüzde kendilerini mizaçlarından çok daha farklı davranışlar sergilerken buluyorlar. Söz gelimi içten ve güleç bir kadın ciddiye alınmayacağına inandığı için daha sert bir tavır takınıyor. Günlük hayatta kullandığı canlı renkler yerini siyahlara bırakıyor. Yürüyüşüne, konuşmasına yeni bir tarz oturtma ihtiyacı hissediyor. İş yaşamı sadece kendisi olarak var olan erkekler için bile stres yüklü. Kadınlar ise daha fazla cephede savaşmak durumunda bırakılıyor.

Erkekleşme olarak adlandırılan durum görüldüğü üzere hem feminist bağlamda hem de mecbur hissederek gerçekleşebiliyor. İş yerinde cinsel obje olarak görülmek istemeyen kadınlar, güzellik endüstrisini protesto etmek isteyen kadınlar, tomboy olanlar. Sadece kendisi olarak var olmak isteyen ama endüstrinin dayatmaları ile boğulan kadınlar. İki cins için her ne olursa olsun duygu ve eylemlerin kişinin kendi tercihine bırakılması gerekiyor.