Ana Sayfa Blog Sayfa 178

Pişmemiş 4 katlı vegan tatlı

0

Besin değerlerini kaybetmeden pişirilmeden hazırlanmış çiğ vegan bir tatlıya ne dersiniz? Hem de dört katlı. Yapması çok kolay olduğu kadar inanılmaz bir lezzeti garanti ediyor.

İşte malzemeler:

•Taban hamuru için:
5 adet hurma,
1 çorba kaşığı raw kakao,
80 gr. badem unu (alternatif: fındık unu),
1 çorba kaşığı organik hindistancevizi yağı

•İkinci katman:
2 adet organik muz,
Bir dolu avuç çiğ kaju,
1 çorba kaşığı @fitcuitt ilgop karabuğday patlağı (opsiyoneldir, eklediğinde çıtırlık verir.)
1/2 limon suyu

•Üçüncü katman:
150 gr. vişne,
1 çorba kaşığı şekersiz fıstık ezmesi
1 tatlı kaşığı maca tozu ya da quinoasure tozu

•En üst katman:
1,5 çorba kaşığı organik coconut şekeri,
1 kaşık raw kakao,
Fitcuitt yodol kinoa patlağı (ya da sevdiğiniz yemişleri de dökebilirsiniz)
2 tatlı kaşığı kakao yağı ya da yüzde 70-99 oranında lindt dark chocolate benmari usulü eritilerek kullanılabilir.

Yapılışı:

Her katmanın malzemelerini ayrı ayrı blenderdan geçirip kalıba döküyoruz, diğer katmanı dökmeden önce her katmanı en az 20dk buzlukta bekletiyoruz. Bakliyat patlaklarını blenderdan geçirmiyoruz, karabuğday patlaklarını karışımı kaba dökmeden içine atarak karıştırıyoruz.

Kinoa patlaklarını ise en son çikolata sosun üzerine döküyoruz ve vişnelerle süslüyoruz.
(Arzu ederseniz kıvamının jelleşmesi için her katmana bir çay kaşığı agar dökerek ısıttıktan sonra kalıba dökerek dondurabilirsiniz.)

Tüketmeden önce dondurucudan çıkarıp 10 dk kadar beklenmesi uygun olacaktır.
Afiyet olsun!

 

Tadının nasıl değişeceğini görmek için uzaya ekmek fırlatan youtuber

0

YouTuber Tom Scott, uzaya gönderilen bir ekmeğin tadının nasıl değişeceğini görmek için bir hava balonu ile 35 km yüksekliğe sarımsaklı ekmek gönderdi.

NASA ve farklı uzay ajansları bugüne kadar pek çok canlının ve nesnenin uzayda nasıl bir değişim gerçekleştirdiğini incelediler. Fakat bugüne kadar kimse sarımsaklı ekmeğin uzaya gittikten sonra nasıl bir tada sahip olacağını merak etmedi, Tom Scott’a kadar.

YouTuber Tom Scott, bir grup uzman ile birlikte bir düzenek hazırladı ve atmosferin kıyısına, yerden 35 kilometre yüksekliğe bir sarımsaklı ekmek gönderdi. Fakat Scott ekmeği oraya göndermekle kalmadı, bir de geri getirip tadına baktı.

Bir balıkgözü kamera, bir radyo GPS ve bir tepsili kutudan oluşturulan düzeneği balon yardımı ile uzaya fırlatan Scott, yaklaşık iki saat kadar gökyüzünde kalan ekmeği sonunda yere indirdi ve önce “uzaylı” ekmeğin sonra normal ekmeğin tadına baktı.

Scott’un söylediğine göre gökyüzünde iki saat geçiren ekmeğin tadı, deri dondurucuda kalmış ekmekle neredeyse aynı. Ayrıca uzaya neden sarımsaklı ekmek gönderdiğini de açıklayan Scott, yalnızca tadını beğendiği için olduğunu söyledi.

Alıntı | webtekno.com |

Müzikseverler bu yaz yine “Dünya’nın Müziği” için Müzik Köyü Fethiye’de buluşuyor

0

Bu yıl dördüncüsü düzenlenecek olan Müzik Köyü Fethiye’nin 2018 Yaz dönemi programı açıklandı.

Müzik Köyü bu yıl, 30 Temmuz – 4 Ağustos ve 7-12 Ağustos tarihlerinde, iki farklı periyot şeklinde gerçekleştirilecek. Türkiye’nin yanı sıra  farklı ülkelerden bir çok müzisyen ve müzikseverin bir araya geleceği Müzik Köyü 2018’de atölye, seminer, söyleşi ve konserler düzenlenecek.

Anadolu’nun farklı bölgelerinde kaybolmaya yüz tutmuş müzik geleneklerine dair yaptıkları çalışmalarla bilinen Müzik Köyü Ekibi, 2015’ten bu yana düzenledikleri atölyeler, seminerler ve konserler aracılığıyla Anadolu ve Dünya’nın dört bir köşesindeki geleneksel müzikleri ve müzisyenleri, müzikseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Aynı zamanda Türkiye’de ilk ve tek olma özelliği taşıyan Müzik Köyü’nün bu yılki etkinliklerinde, daha önce olduğu gibi pek çok ilk gerçekleşecek.

Müzik Köyü 2018; Fethiye’ye bağlı, dünyaca ünlü Kayaköy’de ayrı ayrı programlanmış iki haftadan oluşuyor ve bu seneki etkinliklerde Türkiye’nin yanı sıra, İran, Yunanistan ve İspanya, Fransa, Ermenistan ve Almanya’dan sanatçılar yer alacak.

Ayrıntılı bilgi için: www.muzikkoyu.net

Müzik Köyü 2018 PROGRAMINA KATILACAK SANATÇILAR:

30 Temmuz-4 Ağustos 2018 (1.PERİYOT)

Kemal Dinç, Kourosh Ghazvineh, Erdem Şimşek, Arslan Hazreti, Doç. Dr. Özgü Bulut, Efren
Lopez Sanz, Ali Tekbaş, Doç. Dr. Cenk Güray, Ali Fuat Aydın, İsmet Kavanozlar, Yusuf
İhsan Bodur, Sami Hosseini, Osman Kırca, Merih Aşkın, Veka Aler, Osama Badawe,
Mehmet Günay Eser,

7-12 Ağustos 2018 (2.PERİYOT)

Ahmet Aslan, Arslan Hazreti, Reza Samani, Birol Topaloğlu, Eleonore Fournaiu,
Sami Hosseini, Ozan Baysal, Doç. Dr.Özgü Bulut, Giorgos Psaltis, Taxiarchis Georgulis,
Selim Özyol, Salih Korkut Peker, Ulaş Özdemir, Salih Nazım Peker, Sevana Tchakerian, Mehmet Günay Eser, Osman Kırca, Yusuf İhsan Bodur, Gülay Diri.

Hepimiz çok sevmiştik, şimdi kitabı da var: Şubadap Çocuk’tan Çekirdeksiz Domates

Çocuklar için farklı temalarda şarkılar besteleyen, bu şarkıları çocuklarla çalışıp, çocukların sesleriyle albümleştiren bir ekip: Şubadap Çocuk. Barış, Dostluk, Halkların Kardeşliği, Evrim, Ekoloji, Çocuk Hakları, Akran Zorbalığı, Özgürlük, Birlik, Farklılıklar gibi pek çok konuda şimdiye dek yaklaşık 30 şarkı besteleyen Şubadap Çocuk’un şarkıları, hem çocukların hem de onlarla birlikte dinleyen yetişkinlerin beğenisini kazanıyor. Bu sevilen şarkıların içinde biri var ki ülkenin her tarafında çocukların, öğretmenlerin ve ebeveynlerin favori şarkıları arasına girmiş bile: Çekirdeksiz Domates.

Yaptıkları çocuk şarkıları konserinde şöyle anlatıyorlar şarkıyı: “Domatesin şarkısı eskiden şöyleydi: ‘Domates’in çekirdeği kırmızı, kırmızı… Fakat sonra toprak değişmiş, hava değişmiş, insanlar da biraz değişmiş ve domates bir gün baktı ki çekirdekleri yok’

Ve Çekirdeksiz Domates yola çıkıyor, çekirdeklerini bulmak için, bakalım bulabilecek mi?”

İşte bu şarkı, Betül Güney’in çizimleriyle keyifli bir öykü kitabı olmuş.

Çekirdeksiz Domates kitabı, çeşitli ulaşım noktalarından ve internetten edinilebiliyor.

 

Vitiligo Babe: Vitiligo cilt sanatıdır

0

Pigment eksikliğinden ortaya çıkan bir cilt rahatsızlığı olan Vitiligo konusunda; toplumsal farkındalık oluşturmaya çalışan Vitiligobabe, vitiligonun bir hastalık olmadığını bir cilt sanatı olduğunu dile getiriyor. Vitiligo konusunda toplumu bilinçlendirmek ve vitiligosu olanlara moral ve motivasyon sağlamak adına paylaşımları ile birçok vitligolu kişiye olumlu etki etmeye başladı.

#vitiligociltsanatidir

Vitligo hastalık değildir, #vitiligociltsanatidir sloganı ile başlatmış olduğu farkındalık çalışmalarına kendi tasarımı olan bir tişört ve bileklik ile vitiligoya dikkat çekmeye çalışmaktadır. Yabancı ülkelerde başta Winnie Harlow olmak üzere birçok kişinin vitiligo konusunda farkındalık oluşturduğu biliniyor. Vitligobabe ise ülkemizde vitiligoya dikkat çeken ilk isim olma yönünde ilerleyerek, birçok kişiye vitiligoyu tanıtarak ve birçok vitiligolu kişinin bakış açısını değiştirerek vitiligoyu sevdiren kişi haline gelmiştir. Asıl tedavinin kendimiz olduğunu, kendimizi farklılıklarımızla sevmemiz gerektiğini ve farkımızı utanmadan, çekinmeden ve korkmadan yansıtmamız gerektiğini savunuyor.

Vitiligo farkındalık çalışmalarına yukarıdaki video ile başlayarak, sayfasında bununla ilgili çeşitli videolara yer vermeye devam ediyor. Kendisi yaklaşık 15 yıldır vitiligoya sahip ve bu süreçte vitiligosunu hiç hastalık olarak görmemiş. Çünkü; ağrısı, sızısı, kaşıntısı ve en önemlisi bulaşıcılığı olmadığını ve hiçbir şeye engel olmadığını, hiçbir şeyden alıkoymadığını fark etmiş. Bu yüzden de hastalık olmadığını aksine kendisini farklı kılan bir özellik olduğunu benimsemiş. Sadece sanatsal bir görsellik olarak vitiligosunun imzası olduğunu cildinin bir sanatı olduğunu söylüyor. Vitiligosunu severek, bunun dert, kusur ve utanılacak bir şey olmadığını aksine cilt sanatı, imza ve farkı olduğunu benimsemiş ve bu bakış açısıyla herkesin de vitiligosunu sevmesi gerektiğini, kendilerine yakıştırmaları gerektiğini dile getiriyor. Paylaşımlarından gelen olumlu mesajlarla yapmış olduğu farkındalığın doğru olduğunu görebiliyoruz.

Başlık görseli

Basın açıklaması ve söyleşi I Çernobil faciasının 32. Yılında, nükleer santralların etkileri

Elektrik Mühendisleri Odası (EMO), Çernobil faciasının 32. yılında nükleer santralların etkilerini anımsatmak ve yeni Türkiye’nin yanlış kararları sonucu ortaya çıkan yıkıma dikkat çekmek için bir basın açıklaması ve söyleşi düzenleyecek. 25 Nisan 2018 Çarşamba günü gerçekleştirilecek etkinlikte Masumi Kowata (Fukuşima Tanığı), Prof. Dr. Hayrettin Kılıç (Green Think Tank of Turunc Foundation Vakfı Kurucusu), Nurcan Bircan Yayla (EMO İstanbul Şubesi) ve Pınar Demircan (Yeşil Gazete) konuk olarak bulunacaklar.

EMO’nun etkinliğe çağrı metni şu şekilde:

Çernobil faciasının 32. Yılında, nükleer santralların etkilerini bir kere daha anımsatmak ve ülkemizde inatla sürdürülen nükleer maceranın yol açacağı yıkıma dikkat çekmek için 25 Nisan 2018 Çarşamba günü Şubemiz Yönetim Kurulu Başkanı Erol Celepsoy’un katılacağı Basın Toplantısı ve Söyleşi düzenleyeceğiz. Üyelerimizi ve duyarlı kamuoyunu davet ettiğimiz söyleşimize biri Japonya’dan diğeri Amerika’dan iki konuğumuz katılacak ve bizleri, ülkemizi bekleyen tehlikeler konusunda bilgilendirecekler.

26 Nisan 1986 yılında meydana gelen ve ülkemizi de yakından etkileyen Çernobil Nükleer Santralı faciasının etkileri hala sürüyor. Çernobil faciasının yarattığı yıkımın izleri hala giderilememişken, 2011 yılında ortaya çıkan Fukuşima Nükleer Santral patlaması radyasyon yaymaya ve tüm doğal yaşamı zehirlemeye devam ediyor.

Çernobil faciasının 32. Yılında, nükleer santralların etkilerini bir kere daha anımsatmak ve ülkemizde inatla sürdürülen nükleer maceranın yol açacağı yıkıma dikkat çekmek için 25 Nisan 2018 Çarşamba günü Şubemiz Yönetim Kurulu Başkanı Erol Celepsoy’un katılacağı Basın Toplantısı ve Söyleşi düzenleyeceğiz.

Üyelerimizi ve duyarlı kamuoyunu davet ettiğimiz söyleşimize biri Japonya`dan diğeri Amerika’dan iki konuğumuz katılacak ve bizleri, ülkemizi bekleyen tehlikeler konusunda bilgilendirecekler.

KONUKLARIMIZ:

Masumi Kowata – Fukuşima Tanığı
Prof. Dr. Hayrettin Kılıç –  Green Think Tank of Turunc Foundation Vakfı Kurucusu
Nurcan Bircan Yayla – EMO İstanbul Şubesi
Pınar Demircan – Yeşil Gazete

BASIN TOPLANTISI BİLGİLERİ

Tarih: 25 Nisan 2018 Çarşamba
Saat: 11.00
Yer: EMO İstanbul Şubesi Alaettin Anahtarcı – Tülin Aydın Eğitim Merkezi (Harbiye)

 

1984 ve Cesur Yeni Dünya; Kurgu Dünyanın İki Kara Ütopyası

İnsanlık ütopyalardan vazgeçtiğinden beri nerede bir distopya görsek; renkleri siyah ya da beyaza indirgemek gibi sanki hemen bir distopyayı sahiplenmemiz gerekiyor. Tabii bu söylediğim sadece edebiyat için geçerli. Çünkü elimizde sadece edebiyat yok; sinema, dizi, klip, derken distopyalar şekilden şekile giriyor. Bu yazıysa sadece iki romandan; George Orwell’ın 1984’ü, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünyası’dan bahsediyor. Distopya sahiplenmeye gelince bu da ele alacağım iki distopyanın içinde bolca bulunan kara mizaha bir çeşit selam olarak, ilk cümlede durabilir.

Distopya Edebi

Yirminci yüzyılın ilk yarısında kaleme alınmış bu iki eser, verdikleri edebi hazzın yanında, kurdukları edebi dünyayla okuru içine hapsetme riskini barındırır. Bunun en temel sebebi, merkezinde duran karakterlerin bu karanlık kurgu evrende kendi yollarını bulmalarının imkânsız olmasıdır. Bu iki roman, iyi örülmüş bütün yapıtlar kadar çekici, bir o kadar da bütünlüklü yapılarıyla günümüzde birçok metinde kendilerine gönderme yapılmasına sebep olmuş durumdadır. Bir şarkı sözünün, “siz hangi kedilerdensiniz?” diye sorması gibi kimi zaman içinde bulunduğumuz dünyanın ya da gelecekte içinde bulunacağımız dünyanın “1984” mü yoksa “Cesur Yeni Dünya” mı olduğu/olacağı tartışılmaktadır. Peki, bu distopyalar neden doğmuştur?

Distopyalar Doğuran Arka Plan

Edebiyatın içinde bir tür olarak ütopyalar varolduktan sonra distopyalara geçilir. Aslında ütopyaların varoluşu insana inancın hızla doğması, distopyalarsa yitirilmesinin sonucudur. Daha açık bir ifadeyle; ütopyaların doğduğu günler sanayi devrimi, ulus devletler ve bunlardan önce olmayan “birey” kavramının meydana gelişinin bir yansımasıyken; distopyalar mayasını, bu hızlı gelişmelerin insanlığı sürüklediği, korkunç paylaşım savaşları ve bu savaşların sonuçlarından almıştır.

Her şey gibi edebiyat eserleri de çağlarının tanıklıklarıdır. Aynı zamanda edebiyat, kendi kuralları çerçevesinde gelişir. Burada, “kural mı?”, “kural ne ayol” diye yaklaşmak komik olabilir ama gerçeği değiştirmez. Edebiyatın kuralsızlığını bile kapsayan kuralları, balıklar neden uçamaz? sorusuna verilecek cevap gibi yazılabilir. Bu yazının konusu bu olmadığından sadece lüferin bir balık türü olması gibi distopyaların da bir edebiyat türü olduğunu belirtmek yeterlidir. Bu nedenle bir romanın bağlı olduğu tüm ölçütler onları da kapsar. Roman bir şey anlatmalıdır. Başka bir ifadeyle bir derdi olmalıdır.

Bu iki yapıtın anlatmak istedikleri yani dertleri yazıldıkları yılların karanlık yanında görülebilir. Çünkü insanlar, toplumları, toplumlar da bireyi doğurana kadar savaş, hayatın “olağan!” bir parçası olarak var olmuşken yirminci yüzyılın ilk yarısında insanlık, kendi organize, dehşet verici, yıkıma yol açan yanıyla ilk defa bu kadar yakından yüzleşmek zorunda kalmıştır.

Distopyalılaştırırma

Cesur Yeni Dünya; 1932 yılında, Britanya’da doğmuş ve Amerika’ya yerleşmiş Aldous Huxley tarafından kaleme alınır. 1984; 1949 yılında Hindistan’da doğmuş ve Britanya’ya yerleşmiş George Orwell tarafından yazılmıştır. “Fırsatlar Ülkesinin!” distopya yani diğer adıyla “Kara ütopya” doğuran yüzüyle, iki dünya savaşıyla yıkılmış, ırkçılıkla boğuşmuş, atom bombalarını görmüş dünyanın distopya doğuran yüzü kuşkusuz aynı değildir.

“Özgürlük” tartışmasından kara ütopya kuran Orwell ve Huxley birbirinden farklı gerçekliklerin içinde yaşayıp, birbirlerine zıt gibi görünen distopyalar kursalar da romanlarının merkezinde “roman kahramanı” durur. Değişmez insanlık hallerinin, roman kahramanı eliyle olmayan kurgu dünyaya, bu denli iyi yerleştirilmesi, meselenin ciddiyetini evrensel bir dile taşıma isteğinden beslenmiş olmalıdır.

Bu iki eser, bunca göndermeye konu olmasının yanında insanlığın serüvenin korkunç bir şekle büründüğü yıllarda sahip olunan iyi tutkuya bir göstergedir. Bu tutkuyla belirtmek istediğim yazarlarının yazma tutkusu değildir. Belirtmek istediğim, tüm olan bitene rağmen, insanlığın daha iyiye evrileceğine olan inancın meydana getirdiği direncin tutkusudur.

Yazarlarının içinde bu dirençten kaynaklı bir umut olmasa, okunduğunda içinde kilitli kalma duygusunu oluşturabilecek güçte eserler ortaya koymazlardı. Tarih sahnesinin doğurduğu yıkımın ortadan kalkması için görülmesi gereken mühim noktalar bu denli bütünlüklü olarak olmayan kurgu dünyaya taşınmazdı. Bugün bu iki yapıtın varlıklarını hala eskimeden sürdürmeyi başarma sebebi bu ustalıktan kaynaklanmaktadır.

Welcome to…

Cesur Yeni Dünya

“Sadece otuz dört katlı yerden bitme gri bir bina. Ana girişin üzerinde şu sözcükler, LONDRA MERKEZ KULUÇKA VE ŞARTLANDIRMA MERKEZİ ve üzerine kaplanmış olan Dünya Devleti’nin sloganı, “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar.”*

İlk paragrafıyla başlayan distopya, insanların kuluçka makinelerinde var edildikleri, Artı, Eksi; Alfa, Beta, Delta, Gama, Epsilon diye üretildikleri ve üretimlerine uygun şartlandırmalarla büyütüldükleri, uykuda bilinçaltına yüklenen temel ilkelerle toplumsal doğruları yüklenmiş (hipnopedyayla), soma adı verilen bir tür uyuşturucu ve zorunlu çokeşli cinsellikle “mutlu” bir toplum haline getirilmiş bir roman evreninde geçer.

Cesur Yeni Dünya Kitabı Kapağı

Herkes mutludur. Bernard Marx dışında.

Ford’a şükredilir.  Ford aşkına denir. Ford yeni inanç sistemidir.

Bir de roman ilerledikçe vahşi bir bölge olduğu öğrenilir:

“…altmış bine yakın Kızılderili ve melez… mutlak vahşiler… müfettişlerimiz arada bir ziyaret ederler… onun dışında, uygar dünyayla başka hiçbir bağlantıları yoktur… itici alışkanlık ve geleneklerini halen sürdürmektedirler… evlilik, bilmiyorum anlamını biliyor musunuz, sevgili genç bayan; aileler… şartlandırma yoktur… barbarca batıl inançlar… Hristiyanlık, totemcilik ve atalarına tapınma… Zunice, İspanyolca ve Athapascanca gibi yok olmuş diller… pumalar, kirpiler ve diğer vahşi hayvanlar… bulaşıcı hastalıklar… rahipler… zehirli kertenkeleler…”*

İki kutuplu dünyanın Amerika’sından “özgürlük” kavramı distopik çerçevede böyle romanlaşır. Pavlov’un deneylerinin, klasik koşullanmayı bir eğitim yöntemi olarak yapılandırmasının hayalgücünde yarattığı sıçrama ve yüzlerce yıl sonra oluşabilecek yeni toplumdan bir “mutluluk” eleştirisi; buyrun biraz “Cesur Yeni Dünya,” alır mıydınız?

Huxley’in yaptığı bir kehanet ortaya koymak değildir. Bu nedenle de hazır bir reçete ortaya koyduğu söylenemez. Keyifle okunur. Dili sadedir, açıktır, heyecanlıdır, merak uyandırır. Bir korku ya da korkutma aracı mıdır? Görünen köyün kılavuz istememesi gibi romanda bir korkutma aracı değildir. Bazı şeylerin hayallerimizin ötesine geçtiği; hazcı, sorunsuz, net, tercih edilebilir bir dünyada, insanlığın ve bireyin başında ne gibi sorunlar olabileceğine aynalık eder. Bunu yaparken yarattığı gerçekçi atmosfer maalesef kimi durumlarda statükocuların ekmeğine yağ sürebilir.

1984

Adı üstünde 1984 yılında geçer. Baskıcıdır. Teleekranlarla izlenen, kıtlık dünyası üç ülkeye bölünmüştür.

“Savaş Barıştır

“Özgürlük Köleliktir

Bilgisizlik Kuvvettir”

Romanın kahramanı Winston’un ülkesini yöneten partinin sloganlarıdır.

Dil ve düşünce arasındaki ilişki, kitabın altyapısının önemli öğelerinden biridir.

Gözetim toplumu, savaş toplumu, kıtlık toplumu, itaat toplumu, nefret toplumu, bastırılmış cinsellik toplumu, sevgisizlik toplumu, düşmanlık toplumu ve kölelik toplumu…

Peki ya böyle bir toplumda birey olabilir mi? Hayır.

1984 distopyasının ortaya koyduğu gerçek tam olarak bunun romanıdır. Buna ek olarak eril bakış taşır.

Okuru kendi karanlık sularında boğmak isteyen, karamsar, umutsuz, çıkışsız bir distopyadır. Böyle olması belki de yazıldığı yılın normali ve gerçeğidir. Sanki Orwell, tanık olduğu tarihsel gerçekliği gelecek kuşaklar için bir bulmacaya dönüştürmüştür. Bu bulmacanın cevabını bulmanın hiç de kolay olmadığını göstermek için de bu romanı yazmıştır.

1984 ve Cesur Yeni Dünya

Birbirine tamamen zıt görünen (bu iki distopyada bedenin sömürüsü için https://gaiadergi.com/bedenin-distopik-somurusu-orwell-huxleyin-distopyalarinda-beden) ikisi de distopya olan bu romanlar, toplumsal gelişmeleri indirgemeci bir yaklaşımla açıklamak için birer gönderme olarak kullanılırlar. Sanki mutluluk varsa ya da baskı varsa özgürlük yok, demek için yazılmışlar gibi sunulurlar. Oysa, ikisi de tektipleşmenin yaratacağı gerçekliğe dair birer kurgu olan bu eserler, tam da indirgemeci bir yaklaşımın sonuçlarını tartışmaktadır.

İki distopyada da olmayan bir toplum, edebiyat içinde inşa edilirken, durmak zorunda olunan hemzemin yani romanın imkanları, fikirlerin bir gösterisine dönüşür. İkisine de ideolojik aygıtların rolü katılmıştır.

Ütopyaların varlık bulduğu “geçmişe duyulan özlem” ekseninde yer almamaları, özlem duyulacak bir geçmişin dünya ölçeğinde ağır bedellerle ortadan kaldırılmasıyla açıklabilir. İkisi de okunmayı fazlasıyla hak eder. İkisi de bir kehanetler kitabı değildir.

Tüm karanlık yüzüyle 1984’ü doğurduğu günlerden sadece on dokuz yıl sonra dünyanın nasıl daha farklı bir gerçekliği deneyimlediği düşünülürse distopyaların sadece birer kitap olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Okur da avutucu eserlerle kendini oyalamanın dışında edebiyata meylediyorsa bu iki distopya ona ayırdığı vaktin ya da kaba bir tabirle kitabı almak için ayırdığı nakdin misli olarak karşılığını verecektir.

Edebiyatı sevmek için birçok neden bulunabilir. Bu nedenlerden biri ve hatta en önemlilerinden biri, edebi eser okuduktan sonra buna ayırdığım zamana değerdi, demek olsa gerek. 1984 ve Cesur Yeni Dünya okumanın bu güzel yanını okuyanlar deneyimlemiştir. Kendi adıma kaç kere hediye ettim, kaç tane kaybettim, kaç kere okudum, kaç kere tavsiye ettim, bilmiyorum. Bu nedenle rahatlıkla bir kere daha, “iyi ki yazılmışlar,” diyerek bu yazıyı bitirmek istiyorum.

 

*Alıntılar Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya, Çeviren:Ümit Tosun. Sekizinci Baskı. İthaki Yayınları, 2011, İstanbul, sayfa:23 ve 144’den yapılmıştır.

**Görsel: http://www.collective-evolution.com/2018/02/17/how-the-198-orwellian-state-has-been-growing-for-a-long-time/ alınmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

Kayseri Uluslararası Film Festivali’nin Jürileri Belli Oldu!

0

6. Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film, Uluslararası Kısa Film ve Uluslararası Belgesel Film yarışmalarının jüri üyeleri belirlendi. Jüride birbirinden değerli isimler boy gösteriyor.

Anadolu Sinemacılar Derneği tarafından 8-13 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 6. Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde bu yıl ilk defa düzenlenen Ulusal Uzun Metraj Film kategorisinin jüri üyeleri belli oldu.  Başkanlığını Gazeteci ve Sinema Yazarı Burçak Evren’in üstlendiği seçici kurulda Oyuncu Rıza Akın, Oyuncu Ahu Türkpençe, Görüntü Yönetmeni Uğur İçbak ve Yapımcı Halil Kardaş yer alacaktır.

Festivalin Uluslararası Kısa Film yarışma kategorisinin jüri başkanlığını Yönetmen ve Senarist Prof. Dr. Semir Aslanyürek’ in yürüteceği kurulunun diğer üyeleri ise Yönetmen Kassem Hawal, Yönetmen Valery Pendrakovski, Yapımcı Suzan Güverte ve Oyuncu Feride Çetin’dir. Uluslararası Belgesel Film yarışma kategorisinin jüri başkanlığını Yönetmen Elçin Musaoğlu’nun üstleneceği kurulda da Yönetmen Hasan Özgen, Yönetmen Hacı Mehmet Duranoğlu, Yönetmen Maryna Gorbach Er ve Oyuncu ve Yönetmen Rıza Sönmez yer almaktadır.

Toplam 60 Bin Lira Ödül Verilecek

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kayseri Büyükşehir Belediyesi, Kayseri Valiliği, ORAN Kalkınma Ajansı ve Forum Kayseri tarafından desteklenen Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde Ulusal Uzun Metraj Film dalında Altın Çınar En İyi Film” ödülü 40 bin lira, Uluslararası Kısa Film dalında “Altın Çınar En İyi Kısa Film” ödülü 10 bin lira ve Uluslararası Belgesel Film dalındaAltın Çınar En İyi Belgesel Film” ödülü de 10 bin lira olarak belirlenmiştir.

Dünyada şimdiye kadar duyulan en yüksek ses, 10 bin hidrojen bombası gücündeymiş

0

27 Ağustos 1883’te yaşanan bir volkanik patlamada ortaya çıkan ses, şimdiye kadar dünya üzerinde ölçülen en yüksek ses düzeyi imiş.

Krakatoa adasında aynı isimli yanardağda, 1883 senesinde büyük bir volkanik patlama yaşandı. Bir gün içerisinde tüm adayı yutan bu patlama, aynı zamanda dünyada şimdiye kadar duyulmuş en gürültülü sesi çıkardı. 5 bin km’lik bir alanda duyulan ses, 50 km’den yakın olan canlıların kulak zarlarının patlamasına sebep olmuş. 19. yüzyılın en büyük felaketi olarak anılan bu patlama, çevreye ve canlı yaşamına da ciddi zararlar vermiş.

160 km uzaklıktan 172 desibel olarak ölçülen sesin ortaya çıkmasına sebep olan patlama, 45 metre boyunda dalgalara sebep oldu ve karşı kıyılar 600 ton ağırlığındaki tsunami yüzünden büyük zarar gördü. Norham Castle isimlii bir İngiliz gemisi, patlama yaşanırken adadan 64 km uzaktaydı ve geminin kaptanı yaşanan olayı günlüğüne kaydetti. Ses yüzünden tüm mürettebatın kulak zarlarının patladığını söyleyen kaptan, anlam veremediği bu korkutucu olayı kıyamete benzetti.

2014 senesinde kaydedilen bir volkanik patlama

Krakatoa artık aktif değil ancak yine de bölgede birçok aktif yanardağ mevcut. Papua Yeni Gine’de geçtiğimiz yıllarda yaşanan volkanik bir patlama kaydedilmiş ve patlamanın gücü, Krakatoa’nın yanında çok küçük olmasına rağmen şok dalgasının etkisi ve ses yine de ürkütücü. Bir volkanın ağzından saatte 2.575 km hızla çıkan lavları ve yarattığı etkiyi hayal etmek güç, artık her ne kadar volkanik patlamalar insan hayatını böyle korkunç şekilde etkilemiyor olsa da, aynı şiddette bir patlama için yeterli önlemler alınıp alınmadığı muamma.

Alıntı | webtekno.com

29. AUFF Ulusal Uzun Proje Geliştirme destekleri sahiplerini buldu

0

29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteğinde 30’ar bin liralık ödüle değer görülen projeler açıklandı.

Desteğe başvuran 75 proje arasından Emine Yıldırım, Zeynep Ünal ve Özgür Yaren’den oluşan ön seçici kurulun değerlendirmesi sonucu 10 proje ön elemeyi geçti. Yönetmen ve senarist İlksen Başarır, yapımcı Emre Oskay ile yönetmen ve yapımcı Tunç Şahin’den oluşan seçici kurul proje sahipleriyle toplantılar yaptı. Yapılan değerlendirmeler sonrasında Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği sahipleri, Büyülü Fener Kızılay sinemasında gerçekleştirilen kokteylde açıklandı. Mehmet Emin Timur’un “Cemal” ve Sertaç Yıldız ile Çiğdem Mazlum’un “Kayıp” adlı projelerine toplam 60.000 TL destek verildi.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali, Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği Ödülleri Jüri Gerekçeleri:

Cemal, yönetmen: Mehmet Emin Timur

Yaşanmış bir hikâyeden yola çıkarak ilginç karakterleri ve merak uyandırıcı olay örgüsüyle pozitif ve umut veren evrensel hikâyesini yerel bir dille anlatma başarısını gösteren “Cemal” projesine verilmiştir.

Kayıp, yönetmen: Sertaç Yıldız, Çiğdem Mazlum

Savaş sonrası, bir kadının haya]a kalma mücadelesini gerçekçi ve katmanlı bir anlatımla hikâyenin sınırlarını kent yaşamına bir kadının gözünden bakarak genişleten ve bunu samimi bir dille anlatan “Kayıp” projesine verilmiştir.