Ana Sayfa Blog Sayfa 177

Gelenekler: Masalsı bir kadın distopyası

Bir varmış, bir yokmuş… Masallar varmış içinde kadınlar olan, güzel, narin, tatlı… Fakat masallar yokmuş içinde kadınlar olan, güçlü, bağımsız, kusurlu, özgür, kurtarılmaya ihtiyacı olmayan… Kadınlar varmış süregelen çağlardan, toplumların çöküşlerinden, zamanların karanlıkla birleşimlerinden çıkagelmiş, açıklanması çağlar sürmüş. Öykülerden, masallardan, mitlerden oluşturulmaya çalışan kadınlar varmış. Yeri gelmiş Adem’in kemiğinden yaratılmış Havva olmuş, yeri gelmiş, boyun eğmemiş eşitsizliğe “Ben de topraktan yaratıldım nedir benim eksiğim?” demiş, lanetlenmiş, Lilith olmuş. Bir zamanlar kadınlar varmış, siyasi, sosyal ve ekonomik alanlarda özgür olan, sözünün bir erkekle eşit sayıldığı koca koca boyları, devletleri yöneten. Sonra birden olmuş iş haremlik selamlık, aklen eksik sayılmış, layık bulamamışlar onu karşı cinsiyle oturmalara, her kötülüğün kaynağı demişler, onu köleleştirip, varlığını sadece neslin devamı olarak görüp, dünya işlerinden soyutlamışlar. Çağlar atlanmış, ne imparatorluklar yıkılmış, kadın hala geleneklerde, kitaplarda, akıllarda aynı kalmış. İnsanlık onu omuzlarda taşınmaya değil, yerlerde sürünmeye layık görmüş, pastoral cennet imgeleri atfetmiş, varlığını sadece doğurganlığına indirgemiş. Sen kutsalsın, deyip ayaklarına cennetleri sermiş. Lakin kadın çocuk doğurmadığı, ona verilen emirleri yerine getirmediği sürece yok sayılmış. Çok zamanlar geçmiş… Gelmişiz bugünlere, kadınlar varmış, şehirler içinde, bedenlerinden önce ruhları öldürülen, kanatları koparılıp, zincirlenmeye, kalpleri silinmeye çalışılan, yine de yüzünü ışığa dönen, hep bir ağızdan ben buradayım ve var olacağım deyip hakikatin peşinde koşan…

Kadınlar…Artık masallardan uyanmanın vakti gelmedi mi? Yüzyıllardır masallarla, deyimlerle, nasihatlarla, gelenek çatısı altında masumlaştırılarak bin bir türlü şeye maruz kalırken, sadece tek bir şekle sokulup yok edilirken, günlük hayatımızda, dillerde olan bu sömürüye farkında olarak ya da olmadan yavaşça alıştırıldığımız toplum gerçeklerini sorgulamanın zamanı değil mi? Sorgulamayan, düşünmeyen, soru sormayan insan uyuşur ve dünyanın en korkunç hakikati, bir şeylere uyuşturulup, o kötü şeyi görmezden gelmeye alışmaktır. Peki nedir bu aslında bütün kadınların içinde yaşayıp da çoğunun farkına varmadığı distopik gelenek toplumu?

Günümüzde, toplumun her kesiminde geçerli olan eril sömürünün geçmişteki en acı kaynağı yaralarını kendi yollarıyla duyurmaya çalışan Anadolu kadınlarıyla başlamıştır. “Çemberimde gül oya gülmedim doya doya dertleri karıyorum günleri saya saya…” Bir türkü, belki de yıllardır Anadolu kadınlarının kimsenin görmediği acılarını anlatacak denli gerçektir. Türkiye’nin şehirlerinden herhangi birinde, küçük bir ilçesinin pazarında ya da bir tatil beldesinde kafamızı çevirip gördüğümüz ama çoğumuzun hikayesini bilmediğimiz, o ince ince işlenmiş güzel oyalar, her biri kendi başına bir sanat eseri olan ve her birinin ayrı hikayesi olan… Bazen tek bir oya bir toplumun kadınlarının çektiği acıları anlatır. Anadolu’nun bağrında daha küçüklükten bir ailenin kızı olarak doğmuşlarsa onlardan beklenen şeyler fazladır. Ev işlerini yapmaktan, bir köle gibi hizmet etmekten öte hep susmaları beklenir. İçlerindeki çığlıkları bastırmaları gerektiğinden gözyaşlarını başka yollarla ifade ederler. Oyalar… Her biri başka bir kadının sessiz çığlığı, hepsinin öyküsü bugünün ve yarının kadınının ortak kalp ağrısı. Hepsinin, her bir renkle, iplikle anlatmaya çalıştıkları, dışarıya söyledikleri bir şey var. Anadolu’da daha küçük yaşlarda evlendirilip, kocasının evine giden kızlar, kocalarından ya da onların ailelerinden gelen çeşitli zulümlerle yüz yüze gelir. Kaçıp gitmek isteseler artık dönebilecekleri bir ev yoktur, çünkü o ev “baba evine” dönüşmüştür ve o kutsal kadınların yaşamını belirleyen “el alemin diyecekleri” ve nasıl ayıplanacakları durumu onları o eve kabul ettirmez.  Bu yüzden oyalar isimlerini kimisi akşam yemeği beğenilmediği için kocasından dayak yiyen kadının yaralarından, kimisi kaynanasından çektiği çeşitli psikolojik ve fiziksel şiddetten alır. Bu şiddet döngüsünü besleyen ve toplumun kadınlarında hala derin yaralar bırakan eril sömürünün bir ürünü olan, geleneklerle süslenmiş kadın sömürüsü hâlâ kültürümüzün bir parçası olsa da, umutsuz olan durum kimsenin bunun farkında olamaması.

Bu toplumda kadınsan eğer, ister en çağdaş ve medeni yerde, ister en bağnaz zihniyetlerle dolu yerde ol, adını gelenek koydukları ve bir takım cadı yakma törenleri olan, kadınların ruhunu günden güne öldüren, bunu örf ve adetlerimiz diye dikta ettikleri birtakım ölmesi gereken gerçekler vardır. Modern, muhafazakar, çağdaş, yobaz fark etmez. Eğer kadınsan, sana layık bulunan iş, “Yuvayı dişi kuş yapar.” zihniyetinin getirdiği, lafta büyük bir güzellemeyle yuva yapmaktır fakat toplumumuzda bunun gerçek anlamı kocasına hizmet eden ya da ev işlerinden başka bir hayatı olmayan kadınlardır. Erkek çocuklarına “Göster oğlum pipini.” safsataları taciz diliyle kendini çoktan göstermiştir zaten, bunu beraberinde getiren eril zihniyet çocuğun sünnet törenini davul zurnayla kutlar. İş kadınlığa ve bununla ilgili şeylere gelirse eğer ortalığı fısıltılar kaplar, daha ilk regl olduğunda, kız çocuğuna saklaması söylenir. Çünkü kadınlık ve onunla ilgili her şey ayıptır. Markete gidersen siyah poşet verirler ve sana yine bunu gizlemen gerektiğini söylerler. Belli bir yaşa geldikten sonra buna şanslıysan “Artık evlenme yaşı geldi.” lafları eklenir. Olur da onlara göre biraz geç kaldıysan ve sadece kadınsan “evde kalmış” olursun. Evleneceksen, hâlâ ülkenin çoğu kesiminde büyük bir rol oynayan ve kadını bir malmış gibi değer biçerek üzerinden pay çıkaran, başlık parası olayı gerçekleşir. O da olmazsa her işine geldiğinde ben çağdaşım rolleri oynayan insanlar tarafından, kendilerince geleneklerine bağlılıklarını gösterdiğini düşünüp, bu işi normale indirgeyerek “kız isteme” olayı gerçekleştirilir. Sabahattin Ali’nin daha o yıllarda “Kadın bir erkeğe varmaz, kadın bir erkeğe verilmez ve bir erkek bir kızı almaz, (almak-vermek) bu tabirler kadını kıymetten düşüren, ona en hakir mahiyeti veren şeylerdir ve her şeyden evvel bu zihniyeti kadınlarımız kafalarından çıkarmalıdır; bilmelidirler ki iki cins birbiriyle hayatlarını birleştirirken yuvaya getirdikleri aynı kıymette şeylerdir ve koca mal sahibi değil, ortak, hayat ortağı demektir.” diyerek çok eski dönemlerden bunun yanlışlığını ortaya koysa da, günümüzde hâlâ her kesimden ve her düşünceden insan bu zihniyetten çıkamamıştır.

Kadının yaşayış şeklini, bedenini, düşüncelerini, eteğini, gülüşünü ve varoluşunu kendi bildiği ölçü birimleriyle ölçmeye çalışan bu sapkın zihniyet asla durmaz, çünkü namus onlar için çok önemlidir. Ama bu namus denilen kavram sadece kadınlarda geçerlidir, çünkü dayatmaya çalıştıkları işkenceleri, bu ikiyüzlü namus ve ahlak çatısı altında geçerli gösterebileceklerdir. Bu yüzden evlenmeden önce kadının “el değmemiş” olduğunu tescilleyen ve onu bir hediye paketi gibi ailesindeki erkeğin gelinliğinin beline kırmızı kuşağı gururla bağlayarak topluma sunduğu zihniyet bununla övünür. Bu evlilik ritüelleri, adeta bir mal seçermiş gibi kadının “sağlam” olup olmadığını kontrol ettikleri gelin hamamı, kanlı çarşafı asma ve yüz görümlüğü gibi kadınları aşağılayıcı uygulamalarla devam eder. Maalesef ki hâlâ toplumun çoğu kesiminde bilinçli, bilinçsiz çoğu kadının içinde olduğu bu sapkın gelenekler, kadının yaşayışına olduğu gibi, cinselliğine de müdahale ederek, onu bir eşyadan daha değersiz gösterir. Bununla kalmaz evliliğin getirdiği zihniyet, kadının nüfus cüzdanında memleketini kocasının memleketi sayar ve özgür iradesini, kendi benliğini de yok eder. Bütün bunlarla birlikte kadın artık kendi kimliğiyle değil kocasının kimliğiyle var olur, sosyal hayatını bırakın onu bütün insan yapan şeylerden soyutlaştırılır.

Dün, bugün, belki de gelecekte hâlâ geçerli olacak olan bu ve bunun gibi masum gösterilerek kadının benliğini hiçe sayan gelenekler beraberinde sefillikler ve yıkımlar getirmiştir. Ama kadının olduğu yerde her zaman mucize de vardır. Yıkımlar, yeni başlangıçlar ve umutlar da getirir. Gün gelip de dimdik durmaya çalışırken yorulursa ruhlarımız,her karanlığın ardında ve her gözyaşının altında sonsuz bir ışık vardır, yeter ki kanatlarımızı açıp uçacak cesaretin kendimiz de olduğunu bilelim!

“Ağaçlarının ucunda çanlar çalan iflah olmaz bir kadından, kadınlardan siz korkun! Sanmayın çok azız, birimiz çanımızı çaldığımızda ötegeçelerden ses verenlerimiz elbet olacaktır!” -Melike Koçak (Bianet

Kaynak: Kampüs Ses Ver, Başlık Görseli, Görsel 1, Görsel 2 

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali başlıyor

0

21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 10-17 Mayıs 2018 tarihlerinde Ankaralı sinemaseverlerle buluşuyor. Geçtiğimiz günlerde gerçekleşen festivalin basın toplantısında, festivalin ödülleri, gösterilecek filmler ve ödül sahipleri açıklandı.

Bu yıl “Umut” temasıyla yola çıkacak olan festival, sinemaya ve hayata farklı kadrajlar açan kadın filmlerinin, kadın yönetmenlerin sinemayla dansını sinemaseverlerle buluşturacak olan festival boyunca, 24 uluslararası, 6 ulusal seçki, 12 kısa film ve 16 belgesel olmak üzere 57 film gösterimi ve 8 mekanda 17 etkinlik gerçekleşecek.

Türkiye Prömiyeri yapan 4 uzun metraj, 2 belgesel filmin yanı sıra, İspanya, Fransa, Meksika, Portekiz, Hollanda, ABD ortak yapımları ile de dikkatleri üzerine çeken 21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivalinde, filmlerindeki belgeselci gerçekçiliği ve dürüstlüğünü tiyatro geleneğindeki titizlik ve dramaturjiyle harmanlayan İran sinemasının dünyaca ünlü ismi Rakhshan Banietemad onur konuğu olacak.

4 uzun metraj film Türkiye prömiyeri yapacak

Film programında; 7×7 Yedinci Sanattan Yedi Örnek Seçkisi, hem biçim hem de içerik bakımında feminist olan Fem², FIBRESCI jürisinin değerlendirme yapacağı 11 filmin gösterileceği Her Biri Ayrı Renk yarışma bölümü, Türkiye Prömiyeri ile karşımıza çıkacak olan 2 belgeseli kapsayan Karestan Belgeselleri, My Year with Helen belgeselinin gösterileceği Özel Gösterim ve festivalin ilk yılında gösterilen Bilge Olgaç’ın İpekçe filminin yeni kopyası ile tekrar izleyiciyle buluşacak olan Onların Süpürgesi başlığı altında gösterilecek olan 6 ulusal film bulunuyor.

Festival, Türkiye’de prömiyerleri gerçekleşecek filmlerle birlikte ulusal ve uluslararası uzun metrajlı filmleri, belgesel ve kısa filmleri seyirciyle buluşturacak. Festivalde, Türkiye prömiyerlerini yapacak olan filmler, Ankaralı sinemaseverlerle buluşacak.

Vaktinde evlatlık verilen gençlerin gerçek aile arayışı ve kimlik bunalımı ve birbirlerinden güç alma üzerine kurulu film, The Return, Bosna-Hersek ve Karadağ’ın etrafında, yalnız annenin küçük ve hasta çocuğu ile hayatta kalma mücadelesini anlatan The Chaotic Life Of Nada Kadic, biten aşkının tekrar başlayabileceğine dair her zaman bir umut taşıyan Claudia’nın hikayesini anlatan Amori Che Non Stare Al Mondo, Arap dünyasının en büyük şiir yarışması Million’s Poet’e erkekleri gölgede bırakarak katılan ve cesur açıklamalarda bulunan Hissa Hilal’in hikayesini anlatan Poetess, 21. Uçan Süpürge Uluslararası Film Festivalinde prömiyer yapacak uzun metraj filmler.

8 farklı mekanda 17 etkinlik

21.Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nde filmler kadar etkinlikler de öne çıkıyor. Boğaziçi üniversitesinin yanı sıra Ankara üniversitesi, Başkent, Bilkent, Fransız Kültür, Büyülü Fener Sineması’nda iki ayrı salon ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 17 etkinlik düzenlenecek.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bu sene, Kate Millett ve Şirin Tekeli’nin anılacağı KADINLAR VARDIR paneli, 2. Kamera Arkasındaki Kadınlar Buluşması, Tema Ödülü’nün sahibi Prof.Dr. İonna Kuçuradi belgeselinin gösterimi, sergisi ve söyleşisi, Seçil Büker İle Sinemada 50 Yıl, Anneler Gününe özel söyleşi ve film gösterimleri, Mülteciler günü gibi birçok etkinliğe imza atacak.

Yeni Zelanda Eski Başbakanı festivalde…

Yeni Zelanda’nın bir önceki Başbakan’ı Helen Clark, 21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivaline konuk olacak. Festival etkinlikleri arasında Clark’ın belgesel film My Year with Helen, belgeselin yönetmeni Gaylene Preston’ın da katılacağı özel bir gösterim yapılacak.

Yeni Zelanda eski Başbakanı olmasının yanı sıra, kalkınma konusunda çalışan tüm BM fonları, projeleri ve bağlı kuruluşların başkanlarından oluşan BM Kalkınma Grubu’nun da eski başkanı olan Helen Clark, Başbakanlık yaptığı dönemde Yeni Zelanda’nın en yetenekli politikacısı oldu. Irak Savaşı’na katılmak yerine Afganistan ve Somali’ye barış gücü göndermesiyle yurttaşlarından da çoğunlukla övgü aldı.

Fibresci jürisi Hollanda ve Mısır’dan geliyor

10-17 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek olan 21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, bu sene de her sene olduğu gibi Sinema Yazarları Federasyonu FIBRESCI jürisini de ağırlayacak. Türkiye ve başkenti yaptığı nitelikli işlerle dünyaya tanıtan Festival, dünyaca ünlü yönetmen ve yapımcıların yanı sıra, FIBRESCI jürisini de ağırlıyor. Bu sene Hollanda’dan Nicole Santé ile Mısır’dan Hala Fouad Mohamed EL Mawy festival konuğu olacak.

Genç Cadı Öykü Karayel

Her yıl Onur Ödülü başta olmak üzere Bilge Olgaç Başarı Ödülleri, Tema Ödülü ve Genç Cadı ödülü veren Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde ödüller de sahiplerini buldu. Onur Ödülü, sinemaya 300’ü aşkın film ile imza atan, başarılı tiyatro oyunlarını sahneye koyan Nedret Güvenç’e verilirken, Bilge Olgaç Başarı Ödüllerini oyuncu Işık Yenersu ile yönetmen Biket İlhan aldı. Tema Ödülü’nün sahibi ise filozof, araştırmacı, yazar Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi.

Kadının emeğinin gelecek kuşaklarda daha da görünür olması, gençlerin sinema sektöründe yaptığı başarılı çalışmaları teşvik etmek amacıyla her sene düzenlenen GENÇ CADI ödülü ise Öykü Karayel’e verildi. Karayel, Pelin Esmer’in kaleme aldığı İşe yarar bir şey, Gözde Kural’ın ilk uzun metraj filmi olan Toz ve ünlü yönetmen Zeki Demirkubuz’un yönettiği Bulantı filmindeki göz dolduran başarılı performansı sonucu bu ödüle layık görüldü.

Hep birlikte güçlü ve yeni bir 20 yıla…

21. Uçan Süpürge Uluslararası Film Festivali kapsamında dikkat çeken bir başka etkinlik ise FİLM BAHARI olacak. Filmmor ile ortak düzenlenen festival baharında, 15 kadın yönetmenin KOLEKTİF olarak hazırladığı film, 21. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin kapanışında gösterilecek.

“Yenilenerek, yeniden ve umutla yeni bir 20 yıl” diyerek 21. festivalini gerçekleştiren Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, birçok kadın örgütü ile birlikte hareket ettiği etkinlikler ile adından söz ettirmeye devam ediyor.

29. Ankara Uluslararası Film Festivalinde ulusal yarışmaların ödülleri törenle açıklanacak

0

19 Nisan’dan bu yana Ankaralı sinemaseverlere sanat dolu günler yaşatan Ankara Uluslararası Film Festivalinin ödül töreni 28 Nisan Cumartesi günü saat 19.30’da Cer Modern’de yapılacak. Sunuculuğunu Özge Uzun ve Ünsal Ünlü’nün üstlendiği gecede ödüllerin takdim edilmesinin ardından Trio Ancyra sahne alacak. Yarışma sonuçlarının merakla beklendiği törene Ulusal Uzun Film Yarışması seçici kurulu ve beyazperdenin tanınmış simaları da katılacak.

Bu yıl Ulusal Uzun Film Yarışmasında 10 uzun film, Ulusal Belgesel Film Yarışmasında 10 belgesel film ve Ulusal Kısa Film Yarışmasında 13 kısa filmin yarıştığı festivalin ödül gecesinde toplam 20 dalda ödül verilecek.

Festival programında 55 ulusal ve uluslararası uzun metrajlı, 19 belgesel ve 84 kısa film yer aldı. Berlinale, Viennale, Cannes, Toronto, Locarno, Tribeca, Sundance, Hamburg, Rotterdam ve San Sebastián gibi uluslararası film festivallerinden filmlerin yer aldığı festival kapsamında 181 yönetmenin 158 filmi gösterildi. Festivalde konuk sinemacıların katıldığı söyleşiler ve Festilab atölyeleri ilgi gördü. Katılımın yoğun olduğu yarışma gösterimleri Kızılay Büyülü Fener Sinemasında gerçekleşirken, seçici kurullar filmleri seyircilerle birlikte izledi.

Ulusal Uzun Film Yarışması Seçici Kurulu (Barış Pirhasan * Meryem Yavuz * Şebnem İşigüzel * Songül Öden * Güven Kıraç)

Ankara İskitler’de trans kadınlara polis şiddeti

0

26 Nisan 2018 akşam saatlerinde Ankara’nın İskitler semtinde çalışan seks işçisi trans kadınlar polis şiddetine uğradı. Havaya ateş açan polis memurları 2 trans kadın ve bir müşteriyi darp etti.

2016 yılında Ankara Valiliği emriyle İskitler’de çalışan trans kadınlara uygulanan sistematik şiddet yakın zamanda tekrar kendini göstermeye başladı. Bir süredir kolluk kuvvetlerinin sistematik taciz, kötü muamele ve işkencesine maruz kalan trans kadın seks işçileri dün gece ateşli silahla tehdit edildiler.

Araç içerisinde bulunan trans kadına yaklaşan polis, araç içerisindeki müşteriyi araçtan indirerek jop ve yumrukla darp etti. Ardından dışarıya çıkardığı yabancı uyruklu mülteci trans kadını elindeki telsizle yüzüne vurarak darp etmeye başladı. Ardından havaya ateş açan polis, trans kadınlara bağırarak şiddet uygulamaya devam etti. Olay yerine gelen diğer trans kadınların tepkisi üzerine geri çekilen polis, ardından gelen Suriyeli mülteci seks işçisi trans kadını darp etti.

Olayı kayıt altına alan trans kadına polisten şiddet

Olayın yaşandığı sırada telefonu ile olayı ve kurşun kovanlarını kayıt altına alan trans kadına saldıran polis, çekim yapamayacağını söyleyip eline tekme atarak telefonu yere düşürdü. Ardından trans kadınların tepkisi ile karşılaştı.

Polis kovanları topladı

Olayın ardından polis kovanları toplayarak delilleri yok etmeye çalıştı. Bu sırada kolluk kuvvetlerini arayan trans kadınlar, olayı anlatarak ekip talep etti. Olay yerine gelen ekipler, ortalığı sakinleştirdikten sonra herhangi bir resmi işlem yapmadan uzaklaştı.

İskitler’de polis şiddeti artıyor

Ankara’nın İskitler semtinde polisin trans kadınlara uyguladığı şiddet giderek artıyor. 10 Nisan akşamı yine bir polis araç içerisinde seyir halinde bulunan bir trans kadını araçtan indirerek jopla darp etmişti.Olaydan iki gün önce de polis trans kadınları taciz ederek İskitler’de çalıştırmayacaklarını söylemişti.

Polis tarafından maruz kaldıkları şiddet olaylarının ardından trans kadınlar, şikayetçi olmaktan çekindiklerini ve adalete güvenlerinin olmadığını söylüyor. Çalışmalarına engel olmak için Nisan içerisinde pek çok kez polis tacizine ve şiddetine maruz kaldıklarını belirten trans kadınlar, yaşanılan diğer şiddet olaylarında da kolluk kuvvetlerinin ilgisiz davrandığını belirtiyor.

5 Nisan günü yine İskitler’de bir grup saldırgan, ellerindeki sopalarla trans kadınlara saldırmıştı. Olayın ardından İsmetpaşa Karakolu’na giden translar, polisin işlem yapmamak için uzlaştırmaya çalışması ve ilgisiz tavrı ile karşılaşmıştı.

Pembe Hayat’ın son dönemlerde İskitler’de yaşanan şiddet olayları raporlarında, özellikle müşterilere sistematik bir şekilde cinsel saldırı ve işkence uygulandığı belirtiliyor.

Alıntı: Pembe Hayat

“Dünyanın ilk trilyoneri bir uzay madencisi olacak”

0

Ünlü finans kuruluşu Goldman Sachs’ın iddiasına göre dünyanın ilk trilyoner iş insanı, bir uzay madencisi olacak.

Dünyada bu kadar çok sektör ve yapılacak onca iş varken, ilk trilyoner bu muazzam serveti uzaydan kazanacak! Goldman Sachs’ın tahminine bakılırsa, uzay madenciliği dünyadaki tüm işlerden çok daha kârlı bir sektör olacak. Finans kuruluşuna göre, teknolojik gelişmeler asteroit madenciliği adına gerekli şartları elverişli hale getirmek üzere ve bu alana giren ilk şirket dünyada eşi görülmemiş bir servetin sahibi olacak.

Küçük gezegenler olan asteroitler, yörüngeleri genellikle Mars ile Jüpiter gezegenleri arasında kalan gök cisimleridir. Güneş Sistemi’nde 1 milyondan fazla cismin asteroit olduğu ise bilinen bir gerçek.

Dünya’da mineral madenciliği yapmak için birçok sıkı ve köklü yasanın çizdiği düzenleme çerçevesine uyum sağlamak gerekiyor. Halihazırda bu yasaların birçoğu uzay madenciliği için de güncelleniyor. Avrupa Birliği asteroitlerden çıkarılan minerallerin şirketler tarafından sahiplenilmesini, Dünya’ya geri getirilmesini ve kâr amacıyla satılmasını sağlayan yasal bir çerçeveye sahip durumda.

Goldman Sachs tarafından yatırımcılarla paylaşılan raporda, “Uzay madenciliğinin önündeki psikolojik engeller bir hayli yüksekken, gerçek engeller olarak sayabileceğimiz finansal ve teknolojik olanlar ise bir hayli az” cümlesi dikkat çekti. Finans kuruluşu ayrıca asteroitlerden mineral çıkaracak kazı araçlarının onlarca milyon dolara üretilebileceğini, bu mineralleri Dünya’ya taşıyacak kargo gemisinin ise 2,6 milyar dolara mal olacağını açıkladı.

Günümüzde uzay madenciliği konusunda ciddi adımlar atan Deep Space Industries ve Planetary Recources isimli iki şirket var. Her iki şirket de Lüksemburg devletiyle birlikte çalışarak uzay madenciliğini gerçeğe dönüştürmek istiyor. Lüksemburg, asteroitler madenciliğini gerçeğe dönüştürecek birçok projeye fon sağlayarak, karşılığında bu şirketlerden hisseler aldı. Ülke, geçtiğimiz yıl uzay madenciliği yasasını kabul etmişti.

Alıntı | webtekno.com

Bir neo-kabile olarak “mipster”

Gençlik Soyolojisine Bir Bakış: Altkültür ve Neo-Kabile Kavramları 

Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümü akademisyenlerinden olan Aylin Görgün Baran’ın bir makalesinde ele aldığı gibi gençlik konusunda oluşturulan kuramlar, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olarak kategorize edilebilir. (Baran, 2013, s.12) Biyolojik kuramlar gençlerin fiziksel ve cinsel gelişmelerini baz almaktadır. Psikolojik kuramlarsa bireylerin bilişsel ve duygusal özelliklerine odaklanmakta kişilik gelişimlerini anlamaya çalışmaktadır. Sosyolojik kuramlarsa bakış açılarına ve kullandıkları yöntemlere göre yapısal işlevsel, yapısal çatışmacı, sembolik etkileşimci, ve alt kültür kuramı olarak sınıflandırılabilmektedir. Yapısal işlevselciler değişimi istenmeyen bir şey olarak görmektedir çünkü kurumlarda olacak her değişim domino etkisi yaratarak diğerlerin değişmesine neden olacak dolayısıyla, toplumsal yapı zarar görecektir. Bu bakış açısıyla gençliğe bakan araştırmacı bu geçiş döneminde onu toplumun uyumlu bir parçası olmasında ve toplumsal rolleri kazanmasında işlevsel bir sürecin içinde görmektedir. Yapısal çatışmacılar ise gençliği toplumsalın ayrılmaz bir parçası olarak görerek onun bu dönemde karşılaştığı sorunları toplumdaki güç, iktidar, emek ve sınıf eşitsizlikleriyle bağlantılı olarak ele almaktadır. Sembolik etkileşimcilik açısından ele alınan gençlik kuramlarının çıkış noktasını toplumsal ilişkiler oluşturmaktadır. Bu kurama göre gençlerin benliği diğer bireylerle etkileşime geçerek onların toplumsal rollerini algılamasıyla gelişmektedir. Son olarak altkültür kuramına göreyse her toplumda egemen olan kültür içinde gençlerin kendilerini farklı bir biçimde ifade etme amacıyla geliştirdikleri farklı norm ve değerlere göre davrandıkları alt kültürler söz konusudur. (Baran, 2013, s.15) 

Altkültür, bir kültür içerisinde ama onlardan farklı olarak kendini ortak kültürel normlarla ifade eden, benzer değerlere göre hareket eden, benzer giyim tarzına, ortak ritüellere sahip olan farklılaşmış insan gruplarını ifade etmektedir. Altkültür hakim olanın baskıcı değer ve yargılarına karşı örgütlü isyankar bir duruş olabileceği gibi, tekdüzeliğe karşı oldukça apolitik olarak gözüken, dağınık bir örgütlenmeye sahip kendine yeni bir dil oluşturan ama bu dille büyük cümleler kurmayan insan gruplarını ifade edebilmektedir. Akranlar, çocukluk ve yetişkinlik arası arafta kaldıkları süreçte farklı düzey ve şekillerde altkültür oluşturmaya hayatlarının diğer dönemlerinde olduklarından daha yatkındır. Çünkü, biyolojik olarak vücutlarındaki hızlı gelişmeler fizyolojik gerginlik yaratırken başta aile ve okul olmak üzere toplumun kurumlarının onlardan beklentileri günden güne artmakta, konulmak istedikleri toplumsal kalıp onlara dar gelmektedir. Ortak sorunlar ve sorumluluklar altında kalan bireyler benzer ifade şekilleri geliştirerek bu zorlu süreçle başa çıkma stratejileri geliştirmeye uğraşmaktadırlar. Araştırmacı Tezcan’ın çalışmasında bahsettiği üzere Mike Brake, gençlik alt kültürlerini  saygın gençlik, suçlu gençlik, kültürel asiller ve siyasi olarak militan gençlik olmak üzere dört gruba ayırmaktadır. (Tezcan, 1997, s.171) Saygın gençlik, sapma olarak gördükleri diğer alt kültürlere dahil olmayı reddederek onlar tarafından uyumlular ya da düz gençlik olarak anılırlar. Suçlu gençlik, her türlü suça yatkın ya da sabıkalı gençleri nitelemektedir.  Kültürel asiller, orta sınıf alışkanlıklarına sahip olan sanatla sanatçılardan daha taraftar şekilde ilgilenen bohemliğe yatkın gençlerdir. Son olarak siyasi olarak militan gençlik, radikal politik gruplar içerisinde yer alan, çevreciler, pasifistler, komünistler gibi gençlik grupları nitelemektedir. Dünyada gerek giysileriyle, gerek kendilerine özgü dilleriyle gerekse genel olarak görüldükleri mekanlarla özdeşleşmiş pek çok gençlik altkültürü vardır. Bunlardan birisi olan Teddy Boys, İngiltere’de ekonomik statülerini kaybetmiş ailelerinin aksine kendilerini “elit” olarak göstermek isteyen daha çok şık kıyafetler giyerek geçmişe özlem duyan pahalı mekanlarda takılan gençledir.1975 sonrasında çıkan akımlardan olan Heavy Metal, Punk ve Rockabilly olarak isimlendirilen gruplar daha çok dinlediklerini müziklerle farklılaşırlar ve ahlaki değerleri özellikle cinselliği aşağılamaları yönüyle diğer gruplardan ayırt edilmektedirler. 1950 sonrası Uzakdoğu felsefesinden etkilenen Beatnikler’in sayısının çoğalmasıyla ortaya çıkan Hippiler ise bir döneme damga vurmuş, dönemin tüm siyasi hareketliliğine adeta bir karşı duruş ortaya koyan rengarenk kıyafetler, uyuşturucu ve müzik tarzlarıyla özdeşleşmiş gençlik grubudur. Hippilerle birlikte gençlik altkültürleri 1970’lerde genellikle daha kapalı topluluklara dönüşerek mevcut muhalifliklerini kaybetmeye başlamışlardır. (Tezcan, 1997, s.172) Günümüzdeki gençlik altkültürleri ise apolitik kimliklerini koruyarak dönemin ruhuyla bağlantılı olarak tüketim alışkanlıklarıyla farklılaşmaktadırlar. Altkültür gruplandırması, kesin sınırlara bağlı kalınarak yapılmasına rağmen modernizmle birlikte merkez sarsılmış, sosyal ilişkilerin giderek değişken ve uçucu bir karakter edinmiş ve bu nedenler dolayısıyla tanımlamalar da eski kararlılığını koruyamaz hale gelmişlerdir. Çünkü değişen dünyada eskinin aksine bireyler bulundukları ortamın gereklerine ve diğer bireylerin beklentilerine göre değişen rol ve kimlikleri üstlenmektedirler. Belki de bu nedenle altkültür yerine  Fransız sosyolog  Michel Maffesoli’nin adlandırmasıyla neo-kabileler terimini kullanmak daha işlevsel ve ana uygun olacaktır. Neo-kabile, yirminci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkmış farklı bir yakınlıkla birleşmiş insanları ve gençlik başkaldırısının başlıca akımlarını niteleyen bir terimdir. (Iovene, 2014, p.5) Bu düşünce sistemi, tarihin döngüselliği fikrine dayanarak değişimin bizi ilksele götürdüğü, bu nedenle şehir denilen bu balta girmemiş ormanda yeni kabileler oluşturduğumuzu ileri sürmektedir.  Her birey günümüzde taktıkları değişik maskelerle birden çok kabilenin üyesidir ve bu üyelik onları sosyolojik olarak tanımlanamaz hale getirirken, onlar için bu kabilelerin parçası olmak bir sosyal sınıfın ya da segmentin parçası olmaktan daha önemli bir hale gelmektedir. (Cova ve Cova, 2001, s.4) Bu konuda tüketim kilit bir role sahiptir. Çünkü bu dönemde tüketim, kimlikleri tanımlamanın bir yöntemi haline gelmiştir: insanlar tüketim yoluyla ortaklaşabilmekte ya da ana akımdan farklılaşabilmektedir. Tüketilen mallar sadece bir meta olmaktan çıkmış; kazandıkları simgesel anlamlarla birer gösteren olmuştur. Bireyler tüketim ritüelinin insan ilişkilerinde pratik edildiği bu dönemde giderek yalnızlaşsa da yine tüketerek tanımladıkları sınırları flu kabilelerde geçici bir süre de olsa birleşmektedirler. Bu birleşme, coğrafi olarak dağınık, ortak bir amaçtan ve politik zıtlıklardan uzak, ana akıma paralel bir noktada konumlanan bir karaktere sahiptir. Bunlara rağmen neo-kabileler üyelerinin davranışlarını, tutumlarını ve yaşayış biçimlerini, altkültür kadar olmasa da, önemli şekilde etkileyebilmektedir. Bu yeni cemaatleşme şekli gençlerin bu akışkan dünyada kendilerine bir ses edinebilmeleri için referans oluşturduğundan gençlik sosyolojisi için de önemli bir tanımlamadır. Altkültürle benzer nedenlerle ortaya çıkmasına rağmen kararsız yapısı onu farklılaştırmaktadır. Dünyada 2000’lerin başından itibaren yaygınlaşan “Hipsterlar” da bu neo-kabilelerden birisidir. Bu araştırmanın konusu “Hipster” gençlerden dini kimliğiyle farklılaşmış gençlik altkültürü olan ve kendilerini oldukça benzer bir şekilde tanımlayan “Mipster” gençlerdir.

         Hipster’dan Mipster’a 

Hipster, “The Hipster Handbook” adlı kitabın tanımlamasına göre havalı (cool) saydıkları zevklere, sosyal tutumlara ve fikirlere sahip olan kişilere verilen bir isimdir. (Lanham, 2003, s.8) Havalı olanın tanımı onlar tarafından yapılmakta ve ana akımın paralel bir noktasında durmalarına rağmen onlardan kentsel mekanda kendi kültürel çevreleriyle yeni oluşturdukları  görünüşleriyle, ritüelleriyle, kullandıkları dil ve benzer alışkanlıklarıyla ayrılmaktadırlar. Hipster kelimesi orjinal olarak 1940’lar ve 1950’lerde jazz müzik meraklısı  Beat Kuşağı için kullanılmasına rağmen giderek anlamı küçültücü olacak bir şekilde değişmiş; 90’larda havalı olan yerine havalı olmayı isteyen kişiler için kullanılmaya başlanmıştır. (Tolstad, 2006,s.5-6) İki binli yılların başında popüler kültürde yerini alan, kültürel elit, yapmacık tavırlara sahip kimse, özenti olduğunun farkında olmayan biri gibi ithamlara maruz bırakılan bir gençlik neo-kabilesi haline gelmiştir. (Hill, 2015, s.46) Bununla birlikte, geçici bir akım olduğu varsayılıyor olsa da  bugünlerde hala dünyanın pek çok şehir merkezinde Hipster tanımlamalarına uyan bireylere rastlamak mümkündür.

Mipster ise ana çıkış noktası Hipsterlık ve Hipsterların yaşayış şekilleri olmasıyla birlikte onlardan dini inanışlarına yaptıkları vurgu açısından ayrılmaktadırlar. Gummibaum, M Kuşağı olarak da bilinen Mipsterlar, aslında Müslüman Hipsterlardır. Müslümanlığın modern kent yaşamında bulunma talebi olarak da yorumlanabilecek bu kabile kültürü, hipsterlarla moda anlayışları, konuştukları dil, gittikleri kafeler, alışveriş alışkanlıkları, oldukları yaş aralığı gibi pek çok açıdan benzerlik göstermektedir. Giydikleri dar pantolonlar, tüm düğmeleri kapalı gömlekler, tulumlar, kalın çerçeveli gözlükler, mokasen ayakkabılar, kravatlar, papyonlar, hipsterlıkla özdeşleşmiş sakal şekliyle giyim konusunda ortaklaşmaktadırlar. Geleneksel kapanma şeklinde oldukça farklı bir şekilde kullandıkları türban ve dini inançları sebebiyle yaptırmadıkları dövmeler ise hipsterlardan onları farklılaştıran en önemli özellikleridir. Genellikle Amerika ve Avrupa’nın büyük kent merkezlerinde görünen bu iki yeni kent kabilesi genellikle soylulaştırma geçirmiş kentsel alanlarda ya da benzer butik iş yerlerinin bulunduğu mahallelerde bulunan yeni nesil küçük kahvecilerde buluşmaktadır. Hipsterlar gibi mipsterlar da bir gençlik akımı olarak 16-24 yaş arası bireylerden oluşmaktadır. Sosyal medyayı etkin şekilde kullanarak çektikleri fotoğraflarla, yaptıkları diğer paylaşımlarla kendi aralarında bir ortaklık oluşturacak şekilde uçucu kültürlerini yeniden üretmektedirler. İlk olarak 2012 yılında kullanılan Mipster terimi, Amerika’da başkanlık seçimleri sonrası “Müslüman karşıtı” olarak bilinen bir politikacının seçilmesi sonucu isimleri daha sık gündeme gelmeye başlamıştır. Layla Shaikley, Riz Ahmed, Hasan Minhaj, Reza Aslan, Tariq Ramadan, Omid Safi bazı ünlü Mipsterlardandır.

Layla Shaikley, oldukça iyi bir üniversitede mimari eğitimi almış, bir dönem NASA’da çalışmış, kendini Mipster olarak tanımlayan Amerika’da yaşayan oldukça başarılı bir kadındır. Kendi sitesinde Mipsterlık üzerine yazdığı bir yazısında, hiçbir zaman toplumun ona sunduğu İslami giyim kodlarına boyun eğmediğini ifade eden genç kadın, Amerikan ana akımını hedeflemesine rağmen onun İslam’ı anlamadığını belirtmektedir. (Shaikley, 2014, p.1,8) Ana akım, “normal”, “batılı”, “modern” ve “Amerikan” olanı belirlemektedir ve bu sınıflamalara giremeyen Müslümanlar özellikle 11 Eylül’de yaşanan terör saldırısının ardından pek çok basmakalıp düşünceyle baş etmek durumunda kalmıştır. Bu, Amerika ve Avrupa’da yaşayan Müslümanlar özellikle çoklu kimliklerinin yeni farkına varan gençler için oldukça zorlu bir durumdur. Genellikle medya aracılığıyla oluşturulan sözde Müslüman kimliği yanlı, ön yargılı, genelleyici, dışlayıcı olması ve nefret söylemlerine yer vermesi bireylerin herhangi bir Müslüman kimliğine ait sembolleri taşıyan insanı gördüklerinde önceden medya organlarından edindikleri bilgileri referans alarak olumsuz bir bakış açısıyla hareket etmelerine neden olmaktadır. Oysa modern, eğitimli ve batılı olma talebiyle ana akıma benzer kodları kullanarak oluşturulan imajlar bunu kırmaya yönelik bir talep; mevcut duruma bir karşı duruştur. Yine de karşı kültür oluşturduğunu söyleyemeyeceğimiz kadar zayıf, olumlayıcı, özenti, geçici olan bu akım, mevcut sistemi bu yolla yeniden üretmektedir.

Türkiye’de Mipsterlık kavramı oldukça az ses getirmiştir. Sosyal medyayı etkin bir şekilde kullandıklarını ifade ettiğimiz neo-kabilenin, ülke içinden bu etiketle yapılan paylaşımlarına bakmamız bu açıdan işlevseldir. Mipster etiketiyle yapılan paylaşımlarda Amerika başta gelirken diğer Avrupa ülkeleri onu takip etmekte Türkiye gibi “Batı”nın doğusunda kalan ülkelerden yapılanların sayısı daha az görünmektedir. Tüm yeniliklerin, modaların bu kadar hızlı yayıldığı bir dönemde bunun nedeni ancak politik ve sosyal açıdan açıklanabilir. Her şeyden önce bu neo-kabilenin oluşumunun temelinde agresif ve şiddete meyilli olmayan mevcut sisteme bir karşı duruş yatmaktadır. Türkiye’ de ise bu karşı duruş en açık anlamıyla gerekli değildir. Müslüman’ın kentte temsil edilmesinde giyime yönelik karşılaşılan ön yargılarla ilgili başta kapanma yöntemi olmak üzere pek çok değişiklik çoktan yapılmıştır. Türkiye’de Müslüman kimliği elbette ki homojen bir yapıya sahip değildir. Oransal olarak ülke içinde diğer “batılı” ülkelere  nazaran daha çok Müslüman’ın olması, onların medya aracılığıyla ana akımda adaletli ve çoğunlukla yargısız temsili varlıklarını ortaya koymaları için bir strateji geliştirmelerine çoğunlukla neden bırakmamaktadır.

SONUÇ

Gençlik dönemi gerek biyolojik, psikolojik açıdan gerek sosyal, politik ve ekonomik açılardan oldukça zor bir süreçtir. Bu süreci inceleyen araştırmacılar konuya yönelik pek çok farklı bakış açısı geliştirmişlerdir. Altkültür kuramı gençliği ve gençlik örgütlenmelerini anlayabilmek açısından oldukça önemlidir ama değişen dünyaya bazen yanıtsız bazense yetersiz kalmaktadır. Geliştirilmeye açık ve disiplinlerarası bir kavram olarak neo-kabile aslında gençlik sosyolojisi açısından altkültürün güncel bir yorumudur. Bu yorumla tüketim kültürünün hakim olduğu bir dünyada gençliğin geçici, tüketim odaklı, apolitik  bir şekilde cemaatleşmesi daha anlaşılabilir hale geldiği düşünülmektedir. Mipsterlar Hipsterların alt başlığı olarak ortaya çıkmış din, moda ve kent odaklı yeni bir gençlik neo-kabilesidir. Onları Hipsterlardan ayıran temel özellikleri dini kimliklerine yaptıkları vurgudur. Daha çok Amerika merkezli olsa da Avrupa’da da temsillerine rastlanmaktadır. Mipsterların çoğunluğu Müslüman olan Türkiye gibi ülkelerde sayıları göreli olarak azdır. Bunun nedeni bu araştırmada çoğunlukla politik olarak ülke siyasetinde, medyada ve sokakta daha “özgür” bir şekilde temsil edilebilir olmaları olarak yorumlanmıştır. Yine de bu konuda daha anlamlı sonuçlar elde edilebilmesi için kendisini Mipster olarak tanımlayan gençlerle niteliksel bir çalışma yapılması gerekmektedir. Böylesine bir araştırmayla elde edilecek sonuçlar, sadece gençlik sosyolojisi açısından değil diğer psikolojik , sosyolojik, ekonomik ve politik araştırmalar için ilham verici ve aydınlatıcı olacaktır.

KAYNAKÇA

Baran, A. G. (2013). Genç ve Gençlik: Sosyolojik Bir Bakış,  Gençlik Araştırmaları Dergisi, 1.1, 6-25

Cova, V. Ve Cova, B.(2001). Tribal Marketing: The Tribalisation Of Society And Its Impact On The Conduct Of Marketing, 

http://www.livingbrands.co.uk/Assests/Articles/Tribal%20marketing.pdf, (12 Nisan 2018)

Hill, W. (2015), A hipster history: Towards a post-critical aesthetic, Critical Studies in Fashion & Beauty, 6.1, 45–60

Iovene, F. (2014).    Sociologist: Descartes Created The Crisis Of Modernity, And ‘Urban Tribes’ Will Fix It http://www.businessinsider.com/afp-urban-tribes-thriving-in-modern-society-2014-10?IR=T  (10 Nisan 2018)

Lanham, R. (2003): The Hipster Handbook. New York: Anchor Books.

Shaikley, L. (2014). The Surprising Lessons of the ‘Muslim Hipsters’ Backlash, http://www.laylashaikley.com (11 Nisan 2018)

Tezcan, M. (1997). Gençlik Soyolojisi ve Antropolojisi Araştırmaları, Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi

Tolstad, İngrid. (2006). Hey Hipster! You Are a Hipster!: An Examination İnto The Negotiation Of Cool İdentities, Yüksek Lisans Tezi, Norveç: Sosyal Antropoloji Enstitüsü

Çukurova Ekoloji Günleri 4-5-6 Mayıs’ta Adana’da!

0

Çukurova Ekoloji Günleri, Çukurova Ekolojik Yaşam İnisiyatifi (ÇEYİ) tarafından organizasyonu üstlenilen ve 4-5-6 Mayıs 2018 tarihlerinde Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde ilk kez düzenlenen bir etkinliktir. 

Etkinlik kapsamında İklim Değişikliği, Kent Mimarisi, Yenilenebilir Enerji, Gıda Güvenliği, Geri Dönüşüm, Halk Sağlığı, Mültecilik, Deniz Kirliliği, Toplumsal Cinsiyet, Nükleer ve Termik Santral gibi konu başlıkları filmler aracılığıyla seyircilerle buluşuyor.

16 farklı ülkeden 19 filmin gösterileceği etkinlik filmlerinin tümü Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) seçkisi olarak gösterime sunuluyor.

Etkinlik süresince film gösterimlerinin yanı sıra filmlerden ilham alan söyleşiler ve atölyeler, katılımcıların ekolojik yaşam hakkında farkındalık kazanmalarını amaçlıyor.

Fuaye alanında gerçekleştirilecek fotoğraf ve resim sergisi, dans performansı, tiyatro oyunu ve müzik dinletileriyle dolu dolu bir etkinlik programı ile Çukurova Ekoloji Günleri katılımcılara umut ve ilham vaad ediyor.

Etkinlik kapsamındaki tüm film gösterimleri ve diğer tüm etkinliklere katılımlar ÜCRETSİZDİR. 

 

Merkür’deki kırmızı noktalar

0

Gezegenlere ya da gezegenlerin içinde bulunan kraterlere nasıl isim verildiğini hiç düşündünüz mü? Merkür’de bulunan kırmızı noktalara nasıl teker teker isim verildiğini ve bunların nasıl oluştuğunu sizler için anlatıyoruz.

Merkür, astronomiye az çok ilgi duyanların bildiği gibi Güneş’e en yakın gezegendir, ancak bu durum sıkıcı bir konu olmaktan çok uzak. Merkür, jeologların ve araştırmacıların epey ilgisini çeken bir gezegen.

NASA’nın Messenger adlı uzay araştırma sondası, 2008 yılında Merkür’e ilk kez gitti. Messenger uzay sondası, 2011 ve 2015 yıllarında ise Merkür’ün etrafında birçok parlak nokta keşfetti. Yakın zamanda ise bu noktalara isim verildi.

Ayrıca bu görüntüler, renkleri arttırıldığında her ne kadar kırmızıdan ziyade, sarı ve turuncu gözükseler de normalde cansız, gri ve donuk bilinen Merkür’ün en kırmızı yerleridir. Çoğu kırmızı nokta, merkez çapında 50-100 kilometre genişliğinde ve düzensiz deliklere sahip. Bilim insanları bu delikleri, kısa bir süre sonra volkanik patlamalar ve volkanik patlamalar tarafından atılan materyaller olarak değerlendirdi. Merkür gezegeninde volkanik herhangi bir aktivite beklenmiyordu, çünkü Güneş’e yakın bir gezegenin, gerekli gaz içeriğinden mahrum kalmış olması gerekiyordu.

Ancak Messenger ile yapılan araştırmalar, Merkür’ün bu “uçucu bileşenler” konusunda oldukça zengin olduğunu gösteren çok sayıda kanıt ortaya koydu. Bunlar arasında, bol miktarda kükürt, karbon, potasyum ve klorin de bulunduğu tahmin ediliyor.

Bu noktalara nasıl isim verildi? 

Peki, bu kırmızı noktalara neden isim verme ihtiyacı duyuldu ve isimler nasıl kararlaştırıldı? İsimler gezegen özelliklerini belirlemek için gereklidir, yalnızca coğrafi koordinatlara başvurmak astronomide pek de mantıklı bir şey değildir. İsimlerde, dünyadaki birçok kültürde geçerliliği olması ön koşulu aranırken, bu isimlerdeki netliği Uluslararası Astronomi Birliği (International Astronomical Union) belirler.

Bu tip kraterlere ya da deliklere, tek kelime isimleri verilir, birçok kraterin isimleri de iki bölümden oluşur: belirli bir isim artı, bir tanımlayıcı terim. Tanımlayıcı terim, her bir özellik türünün neye benzediğini belirtir. Genellikle Latince kökenlidir.

Merkür’ün kırmızı lekeleri söz konusu olduğunda, isimleri verilen yerlerdeki, volkanik deliklerden ziyade deliklerin kendisine isim verilir. Seçilen tanımlayıcı terim, diğer gezegenlerdeki “parlak noktalar” için kullanılan “facula”dır. Bu kelimenin birkaç dildeki anlamıysa “yılan”dır.

Alıntıwebtekno.com | Kapak Görseli

Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde Yarışacak Filmler Belirlendi!

0

8-13 Mayıs tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Kayseri Uluslararası Film Festivali’nde bu yıl ilki gerçekleştirilen Ulusal Uzun Metraj Film yarışmasına 23 film başvuruda bulundu. Festivalin Uluslararası yarışmalarına Pakistan, Tayland, Belçika, Kırgızistan, Estonya, Polonya, İran, Azerbaycan, Hindistan, Kazakistan, Mısır vb. ülkelerden yarışmacılar katıldı. Festivalde Uluslararası Belgesel Film yarışmasına 87, Uluslararası Kısa Film yarışmasına 195 film başvuruda bulunmuştur.

Festivalde Ulusal Uzun Metraj Film, Uluslararası Kısa Film ve Uluslararası Belgesel Film yarışmalarından her kategoriden 10 finalist belirlendi.

Jüri başkanlığını Gazeteci ve Sinema Yazarı Burçak Evren’in yürüttüğü Ulusal Uzun Metraj Film finalistleri; Burak Çevik -Tuzdan Kaide, Durmuş Akbulut -Kiraz Mevsimi, Fikret Reyhan -Sarı Sıcak, Görkem Yeltan -Bağcık, Orhan Oğuz -Eksi Bir, Özgür Sevimli -Murtaza, Selman Kılıçaslan -Bütün Saadetler Mümkündür, Talip Karamahmutoğlu -Mezarcı, Mehmet Güreli -Dört Köşeli Üçgen, Michael Önder -Taksim Hold’em,

Jüri başkanlığında Prof. Dr. Semir Aslanyürek’ in olduğu Uluslararası Kısa Film finalistleri; Askar Nurakun uulu –In Love With Cinema, Cem Özay –Yolcu, Darioush Najafi Gol –Voice, Hossein Asl Abdollahi –Decease At The Begining, Kasım Ördek –Kerata, Nuri Cihan Özdoğan –Sirayet, Onur Yağız –Toprak, Saeed Naghavian –Finish, Vahid Hosseini Nami -Whole To Part, Vlasdislav Muko- A Car Called Victory,

Jüri başkanlığında Yönetmen Elchin Musaoğlu’nun yer aldığı Uluslararası Belgesel Film finalistleri ise Faridur Rahman -Tasmina: The Horse Girl, Hakan Yıldırım-Onur Çoşkuner –Savrun, Iker Elorrieta -I Forgot Myself Somewhere, Musa Gökkaya -Kostüm Oyunu, Onur Kök -Küllerinden Güle Dön, Özcan Gürbüz -Palas’ın Tuzcuları, Özkan Emre -Çobanın Şiiri, Sorayos Prapapan -Death Of The Sound Man, Sam Peeters –Homeland, Samara Sagynbaeva -The Heir olarak belirlenmiştir.

 

Suudi Arabistan’da ilk insana ait olduğu düşünülen parmak fosili bulundu

0

İnsanlık tarihinin en eski kalıntılarından birisine Suudi Arabistan’da rastlanıldı. 85 bin yıllık olduğu düşünülen parmak izi fosili, insanların yer yüzündeki göç güzergahına dair bilinen her şeyi değiştirebilir.

İlk insanların bundan on binlerce yıl önce yaptıkları göçler, bugün yeryüzüne dağılmış olan 7 milyardan fazla modern insanın tarihini belirledi. Aslında kökenimize ilişkin çok farklı teoriler olmasına rağmen hakkında en çok kanıt bulunan görüş, ilk insanların 60 bin yıl önce Afrika’dan yola çıktığını gösteriyor. Tabii ki daha somut ve eski kanıtlar, bu öngörüyü mutlak suretle değiştirebilir.

Suudi Arabistan’daki el Wusta bölgesinde yapılan yeni bir keşif ise 85 bin yıllık kanıt niteliği taşıyor. Zira bir dere yatağında bulunan parmak fosili, Arap Yarımadası’na 85 bin yıl önce ilk insanın ziyarette bulunduğunu ortaya koyuyor.

Bir başka deyişle bundan 85 ila 90 bin yıl önce insanların Afrika ve Doğu Akdeniz dışındaki bölgelerde de yaşadıklarına dair somut kanıt elde edilmiş olabilir. Bu da 60 yıl öncesine dayanan ve en eski kanıtlarla ortaya atılan görüşleri çürütüyor.

Suudi Turizm ve Ulusal Miras Komisyonu tarafından desteklenen araştırmalar kapsamında, el Wusta bölgesinde taştan aletler ve işaretlenmiş hayvan kemiklerinin de bulunduğu söyleniyor.

İnsanoğlunun binlerce yıldır izlediği göç yolları, günümüzde bile bazı değişiklikler haricinde aynı şekilde devam ediyor. Modern insan, kendi tarihine yönelik keşiflerin imkanları geliştikçe artacağını biliyor. Bundan 100 yıl önce ne olduğunu anlayamadığımız kalıntıların, tarihimize yönelik bilinenleri değiştirecek şeyler olduğunun farkındayız.

Alıntıwebtekno.com |