Ana Sayfa Blog Sayfa 179

Nükleer karşıtları ve yaşam savunucuları miting yasağına karşı bugün Beşiktaş’ta buluştu

0
“Sinop Nükleer Santral İstemiyor” mitingine koyulan yasağa karşı nükleer karşıtları ve yaşam savunucuları bugün saat 13.00’te İstanbul Beşiktaş’ta protesto gerçekleştirdi.
Sinop Nükleer Karşıtı Platform (NKP), Çernobil’in 32. ve Fukuşima’nın 7. yılı nedeniyle bugün, 22 Nisan Pazar günü düzenlenecek olan “Sinop Nükleer Santral İstemiyor” mitinginin İçişleri Bakanlığı talimatıyla, OHAL koşulları gerekçe gösterilerek yasaklanmasının ardından nükleer karşıtları ve yaşam savunucuları Beşiktaş’ta Kartal Heykeli önünde buluştu. Gerçekleştirilen basın açıklamasında İstanbul NKP adına Fatoş Sezer konuştu. Basın açıklamasında ayrıca İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal ve NKP üyesi, enerji analisti Özgür Gürbüz de konuştu.
Basın açıklamasında “Cerattape’den Kuzey Ormanları’na, Fatsa’dan Alakır’a, Munzur’dan Fırtına’ya, Çanakkale’den Bartın’a doğa ve yaşam alanlarımızı tehdit eden uygulamalara, yaşam alanlarımızı, kamusal alanları şirketlere peşkeş çekmek için çıkarılmak istenilen yasalara, Çernobil’in 32. yılında, “enerji ve kalkınma” yalanına, doğanın talanına izin vermeyeceğiz. Tüm haklılığımızdan aldığımız güçle, Akkuyu’da, Sinop’ta ve İğneada’da nükleer güç santrallarına izin vermeyeceğiz.” dendi.

NASA tarihinde ilk defa, bilim insanı olmayan birisi başkan seçildi!

ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) tarihinde ilk defa, bilim camiasında yetişmeyen birisi başkan olarak seçildi. Seçilen kişinin arkasında ise şaşırtmayacak bire şekilde Trump’ın desteği bulunuyordu.

1958 yılında dönemin ABD Başkanı Dwight Eisenhower tarafından kurulan NASA, dünyada pek çok eşi olmasına rağmen insanoğlunun uzay çalışmalarında başı çeken bir kurum niteliğine sahip. Öncülüğünde inşa edilen Uluslararası Uzay İstasyonu, insanlı ilk Ay seferi ve Hubble Uzay Teleskobu gibi projeler ufkumuzu açıyor.

Tarihi boyunca siyasi baskı altında faaliyet göstermeye alışkın bir kurum olan NASA, en çok baskıyı Donald Trump döneminde gördü. Tartışmalı başkan Trump, 2 yıldır uzay ajansının çalışmalarını yakından takip edip şekillendirmeye çalıyor. Mars’a düzenlemesi planlanan insanlı seferler için çalışmaların hızlandırılmasını isteyen Trump, bütçeleme kısmını düşünmeden hareket edince eleştirilerin odağı olmuştu.


Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan çekilen fotoğrafta uzay yürüyüşü yapan bir astronot

Ocak 2017’den beri boş olan NASA başkanlığı pozisyonu, ABD senatosunda yapılan oylama ile dolduruldu. Bir bilim insanı olmayan Jim Bridenstine, 50’ye karşı 49 oyla uzay ajansının yeni başkanı olarak göreve başlayacak. Bridenstine, Eylül 2017’de Trump tarafından senatoya önerilmişti.

ABD senatosunda, Trump’ın temsil ettiği Cumhuriyetçilerin sözü geçiyor. Aynı partiden senatör olarak görev yapan Jeff Flake ve Marco Rubio, bilim camiası dışından birisinin uzay ajansına başkanlık yapmasına karşı çıkmışlar ve seçimi erteletmişlerdi. Cumhuriyetçi senatörlerin bir kısmı gene oylama sırasında tepki göstererek oy kullanmadılar, ancak 1 oy farkla Bridenstine başkan olarak seçildi.


Yeni NASA başkanı Jim Bridenstine

Jim Bridenstine, daha önce Tulsa Havacılık ve Uzay Müzesi’nin başkanlığını yürüten isimdi. Oylama sürecine kadar pek çok eleştiriye maruz kalan adaylığı hakkında tepkilerin çok haklı olduğunu söyleyebiliriz. Zira kendisi kar amacı gütmeyen bir dernek kuruluşundan, sahibi olduğu işletmeye para transferleri yapan birisiydi. Ayrıca iklim değişikliklerine karşı hakim düşüncelerden uzak olarak Trump’la aynı fikirde. Yani iklim değişikliği, yeni NASA başkanına göre sorun teşkil etmiyor.


James Webb Uzay Teleskobu tamalandığında bu şekilde görünecek

Yeni NASA başkanının tartışmalı bir şekilde bilim camiası dışından gelmesiyle merak edilen asıl konu ise James Webb Uzay Teleskobu’nun geleceği. NASA, uzun yıllardır milyarlarca dolar harcanan projeyi iki yıl içinde uzaydaki yörüngesine yerleştirmeyi düşünüyor. Pek çok yeni gezegen ve yıldız bu yeni teleskop tarafından keşfedilmeyi bekliyor, eğer yeni NASA başkanı endişeleri haklı çıkartıp James Webb Uzay Teleskobu projesini iptal etmezse…

Alıntı | webtekno.com |

Herkesin dinlemesi gereken 8 afrofütüristik klasik

Afrofütürism terimi kelime olarak 1993 yılı kadar yakın bir tarihte (eleştirmen Mark Dery tarafından) türetilmesine rağmen sanatçıların geleceği farklı bir Afrikan bakış açısıyla yeniden hayal etme düşüncesi yeni değil. Edebi bir araç olarak afrofütürism, hayal aracılığıyla modern yaşam üzerine doğrudan bir eleştiri sunarak, eğer günümüz ırk ilişkileri farklı şekilde rol oynasaydı, toplumun nasıl olabileceğini yeniden tasavvur eder.

Bu da, herkeste bulunan deri pigmentasyonlarını değiştirerek fütüristik bir toplumun neye benzeyeceğine dair ortak görüşlere meydan okuyarak Wakanda’nın kurgusal teknolojik cennetiyle Black Panther filminin böyle ani bir başarı elde etmesinin nedenlerinden biridir.

Akımın, müzikal benzerleri de vardır; alternatif evrenler gerçek Superman tarzında bir adam ve bir yabancının gerçek kökenlerini sorgulamaya başlamasıyla bilim kurgu ve funk çarpıştığında kıvılcımların çıktığını kanıtlamak için yaratılmıştır.

1- Space Is the Place, Sun Ra

1950’ler bilim kurgunun pik yaptığı yıllardı. İnsanlar yıldızlara ulaşmaktan ve aya ayak basmaktan konuşuyorlardı. Nükleer silahların gelişmesiyle ilgili bir korku vardı, insanlık kendini yok etmenin eşiğindeydi. Bunlar yaratıcı zekaların ilgilenebileceği verimli konulardı ve 100’ün üzerindeki albüm sayısı saygınlığıyla Sun Ra’nın sıra dışı yaratıcı bir zekası olduğu ortadır.

Müziğine yeni bir alan belirmek için çağdaş caz sahnesi sınırları dışında, Satürn’den Dünya’ya tüm insanları müziğiyle birleştirmek için gönderildiğini iddia etti. Bu hikayeden hiç sapmadı, o ve grubu –the Arkestra- renkli elbiseleri, pelerin ve göz alıcı gümüş içinde bilim kurgu filmlerinden figüranlar gibi giyinirlerdi. En iyi bilinen albümü 1972’s Space Is The Place geçmiş ve geleceğin cazına işaret edip, uzun mantra-vari müzikal dini şarkıları, bu albümün şaşırtıcı başlığı gibi- vınlayan brleş sesleriyle cüretkar bilim kurgu hayatı vermiş ve serbest caz saksafon akışıyla funk ve R&B elementlerini birleştirmiştir. Ve hatta grubun sadece müziğin gücü ile dolaşan yeni bir gezegeni kolonize ettiği Sun Ra’nın yazdığı 1972 tarihli bilimkurgu filmine de ilham verdi.

2. Electric Ladyland, The Jimi Hendrix Experience

 Jimi Hendrix bir çocuk olarak öyle bir bilim kurgu fanıydı ki eski dizi filmlerde Flash Gordon’u oynayan Buster Crabbe’dan etkilendiği için Buster diye çağırılmak isterdi. Konu kendi şarkılarını bestelemeye geldiğinde 1960lar rock’ı Bob Dylan sonrası lirik tartışmada, saykodelik düşvari sahnelerini hayal, bilim kurgu ve eşit coşkuyla blues’un dünyevi büyüsüyle aşıladı.

Böylece Electric Ladyland bir albüm olarak herhangi bir büyük anlatı sıkıntısı çekerken, optimistik bir dönemde ileri görüşlü bir zihnin bir fantastik enstantane dizisi işlevi vardır. Hendrix’in “freakish blues”u neşeyle “Gypsy Eyes’ın” sevdasından Vodoo Chile’nin karanlık büyüsüne ve Crosstown Traffic’in kötü realizminden parça adının fütüristik hülyasına -House Burning Down and 1983… (A Merman I Should Turn To Be)- dalıyor.

3. Mothership Connection, Parliament

 Hendrix ve Sun Ra’dan etkilendiği kadar Star Trek’ten de etkilenen George Clinton’un genişlemiş Parliament-Funkadelic müzikal çete gösterisi, müzikal hayretin yeni dünyalarını keşfetmek için the Mothership olarak adlandırılan uçan bir daireyi andıran bir aydınlatma ekipmanının da bulunduğu funk, rock, space rock, space funk ve devasa bir teatral gösteriyi kapsamıştır. Mothership Connection’ın yeni şarkıları, siyahi astronotların yabancı dünyalarla ya da George’un deyimiyle “galaksileri funklaştıran Afronotlar” etkileşime geçtiği gelecek bir evrende kurulmuştur.
Sivil haklar döneminde iyimserliğin sonuyla yüzleşen Afrikan-Amerikan toplulukların 1970’lerde şehir çevresinde gittikçe artan endişelerine bir tepki olarak bu hiddetli hayal (ve dürüst olalım sıradışı fankilik) hem adil hem de sevindiriciydi.

4. Planet Rock, Afrika Bambaataa & Soulsonic Force

Parliament’in uzay çağı mesajını bir adım ileriye taşıyan Afrika Bambaataa sadece giyinip kuşanma ve bilim kurgu ışığını sonik muhaliflerine getirmekle kalmayıp müziğin büyük ileri sıçrayışını başlattı: hip hop. Planet Rock, Rolan TR-808 elektronik bateri – bir hip hop unsuru- ve robotik seslerle yapılmış electric funk’tır ve vırıltının ilham alındığı hırsızlık Kraftwerk’in Trans Europe Express’inden kaçınır.

Müzikal olarak kendinden sonra gelen rap tekno ve elektronik müziğin diğer türlerinin kapısını aralamıştır ve bu Bambaataa ve Soulsonic Force’un Doctor Who’nun çok harika bir bölümündeki tüm dünyayı arayan canavarlar gibi garip başlıklar takan bir videoyu beraberinde getirmiştir.

5. Didn’t Cha Know, Erykah Badu

Görsel bir estetik olarak afrofütürism, Michael’den ve Janet Jacksons’ın uzay sıkıntısı Scream’ınden Missy Elliot’ın She’s A B**** şarkısındaki robo şamanizme, Grace Jones’un Slave To The Rythm şarkısının robotik fantazilerine birçok pop videosunda ortaya çıkar. Erykah Badu’nun Didn’T Cha Know şarkısı ise oldukça güzel bir örnektir çünkü yabancı bir gezegende klasik bilim kurgu alüminyum folyo kostümü giyer, ancak kolaylıkla Dünya üzerinde güneşten kavrulan çöle günümüzden ya da uzak bir zaman diliminden uzaylı bir ziyaretçi olabilir.

Aksine müziği sıcak ve insancıldır. Sıklıkla gruplaştığı neo-soul sanatçılarının ilkelerinden birisi gangters ve aşırı lüks ile medya takıntısının karşısında siyahi bilincinin ve hissinin anlatısını sürdürme çabasıdır.

Blues&Soul dergisine Cindi’nin robotib bir kurtarıcı türü olduğunu söyler: “zenginler ve yoksullar, azınlık ve çoğunluklar arasındaki ARACIYI temsil eder. Yani bu şekilde Matrix’teki baş melek Neo’ya çok benzerdir. Ve temel olarak geri dönüşü android topluluk için özgürlük anlamına gelir.”İnsanlar ve teknoloji temasına geri dönen ikinci albümünün adı Electric Lady ve yakında çıkacak üçüncü albümü ise Dirty Computer olacak.

8. Quazarz vs. The Jealous Machines, Shabazz Palaces

Shabazz Palaces, 2017’de iki albüm genişliğinde ikili bilim kurgu destanını piyasaya çıkardı. İkinci kısım olan Quazarz: Born on a Gangster Star’da ise uzaydan dünyaya gelen ve modern dünyayı anlamaya çalışan bir gezgin vardır. Palaceer Lazaro Entertainment Weekly’e ilk albümünün toplumun sosyal medya ve mobil aygıtlara olan delice aşkına değindiğini söyler: “Aygıtı, insan evriminde gerçek bir çığır açan dönüm noktası olarak görüyorum. Bu şeylere bağlıyız ve hiçbir şekilde eskiye dönemeyiz. Bu, bunun içindeki memnuniyet için müphem bir ilham kaynağıdır.

İkincisi ise sosyal tavırlardaki ırk rolünü ele alır: “Siyahi bir insan olmanın dünyada ve Amerika’da aslında nasıl hissettirdiğini düşünmeye başladım. Çevreyi ve aynı zamanda yaşımı da gözeterek sosyal medya, politika ve bu gibi şeylerin işleyiş şekline biraz yabancılaştığımı hissettim. Başka bir yer başka bir alemden düşünceli bir insan oluşumu ifade etme şeklimin şimdi burada neler olup bittiğiyle ilgili kendi yolunu bulduğunu düşündüm.

Kaynak: BBC

Genetik mutasyon geçirerek olağanüstü yeteneklere sahip olan insanlar: Deniz Göçebeleri

0

Yüzlerce yıldır Filipinler’de yaşayan yerli etnik grup Bajau’ların insan üstü denebilecek yetenekleri var. Onların vücutları, su altında uzun süreler boyunca kalmaya müsait bir şekilde değişmeye başladı. Metrelerce derinlikte, ellerinde mızrakla koşup balık avlayacak kadar.

Eğer nefesinizi tutar ve yüzünüzü bir su haznesinin içine batırırsanız, vücudunuz beyniniz tarafından otomatik olarak dalış haline geçirilir. Kalp atışınız yavaşlar, kan damarlarınız daralır, oksijen azlığında enerji tasarrufu sağlayan tüm reaksiyonlar, sizi su altında olabildiğince fazla tutmak için harekete geçerler.

Çoğu insan su altında nefesini birkaç saniye tutabilir, profesyonel yüzücüler bu süreyi 4 ila 5 dakikaya kadar uzatabilirler. Ancak Bajau denilen bir grup insan, 60 metre derinlikte tam 13 dakika boyunca durabilecekleri serbest dalışlar yapıyor, avlanıyorlar. Yüzyıllardır balıklarla besleniyor ve su altında bulunan değerli nadir taşları toplayarak geçiniyorlar. Filipinler’de başlayan hayatları, çeşitli iç karışıklıklar nedeniyle zamanla Malezya ve Endonezya’ya da yayılmış durumda.


Bir Bajau, yakaladığı ahtapot ile kameralara poz veriyor 

Onları daha önce bir belgeselde ya da internette görmüş olmanız çok normal. Ancak yeni bir genetik bilimi çalışması, neden bu kadar büyük dalaklara sahip olup nasıl uzun süreler boyunca su altında kalabildiklerinin gizemini çözdü.

Vücudumuzdaki tüm organları düşünmeye başladığımızda ilk olarak aklımıza gelen organ kesinlikle dalak olmayacak. Hatta teknik olarak dalağımız olmadan da hayatta kalabiliriz. Ancak bağışıklık sistemimiz zarar görür ve kırmızı kan hücrelerimizi yenileme konusunda sıkıntılar yaşamaya başlarız.

Daha öncelerde yapılan çalışmalar, denizlerde yaşayan akciğerli hayvanların dalaklarının orantısız şekilde büyük olduklarını ortaya çıkarmıştır. Bajau’lar hakkında yapılan çalışmanın baş yazarı Kopenhag Üniversitesi’nde görevli olan Melissa Llardo, dalış yapan insanlar için de aynı şeyin geçerli olup olmadığını merak etti. Deniz Göçebeleri olarak tanınan Bajau’lar, onun için çok idealdi.

Melissa, “İlk olarak o toplumla tanışmak istedim, sadece bilimsel ekipmanla gidip dönmek istemedim. İkinci ziyaretimde portatif bir ultrason makinesini götürdüm. Farklı evleri ziyaret ettik ve onların dalaklarının görüntülerini aldık. Onlarla ilgilenmeme çok şaşırdılar.”

Melissa doğru bir karşılaştırma için Endonezya’da yaşayan bir diğer yerli kabile Salunlardan da veriler topladı. Ekibi ile birlikte Kopenhag’da iki örneği karşılaştıran Melissa, Bajauların dalaklarının Saluanlardan %50 daha büyük olduğunu keşfetti.


Bir Bajau kasabası

Yetkililere göre bu muhteşem farkı açıklayan tek şey genetik mutasyon. Bir çeşit tiroit hormonunu kontrol eden ve PDE10A adı verilen bir genin dalak boyutu ile doğrudan ilişkili olduğu tespit edildi. Aynı hormon, Bajaularda çok daha fazla salgılanıyordu. Yani bölgede sürdürdükleri neredeyse 1000 yıllık yaşam boyunca Bajaular doğal seleksiyon kurallarını kendi lehlerine değiştirip, genetik mutasyon geçirmişlerdi.

Bu durum onları genetik olarak dalgıçlık özelliklerine sahip olan ilk insanlar yapıyordu. Fakat Bajaular, doğanın bir kuralı olarak modern yaşamın getirilerinden dolayı artık yok olma tehlikesi ile karşı karşıyalar.

Alıntı | webtekno.com |

3. Fener-Balat Çocuk Festivali 21-22 Nisan 2018 tarihlerinde Balat’ta!

Sinemasal Kültür Sanat Derneği, DİMES iş birliğiyle 23 Nisan’ın büyülü atmosferinde, İstanbul’un eğlencesi en bol çocuk festivaliyle binlerce çocuğu sanatla buluşturmak için gün sayıyor. Klasikleşen Fener-Balat Çocuk Festivali kapsamındaki tüm etkinlikler geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da ücretsiz olarak bu yıl da tüm çocukları bekliyor.

2013’ten bu yana Türkiye’nin 33 farklı ilinde 48 bin çocuğun geleceğine, sanatın tüm renklerini kullanarak katkıda bulunan Sinemasal, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın büyülü atmosferinde “Sinema, Tiyatro, Müzik, Bi Dünya Güzellik’’ temasıyla İstanbullu çocuklara hayatlarında unutamayacakları masalsı bir festival atmosferi yaşatmaya hazırlanıyor.

DİMES ana sponsorluğunda “HAYATA BAŞKA BAK!” sloganıyla hazırlanan festival kapsamında, 21 ve 22 Nisan 2018 tarihlerinde 2 gün boyunca binlerce çocuğun hayatlarında ilk kez kültürel ve sanatsal etkinliklerle buluşturulması planlanıyor.

Çocuklar, kendileri için düzenlenecek olan festivalde, coşku ve sevinç dolu anlar yaşayacak. “3. Fener-Balat Çocuk Festivali”nde konserden sinemaya boyama atölyesinden tiyatroya kadar birçok etkinlik çocukların hayatına renk katacak.

Hayatında ilk kez sanatla tanışan bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı görmek isterseniz 3. Fener-Balat Çocuk Festivali, 21-22 Nisan 2018 tarihlerinde sizleri de Sinemasal coşkusunu yaşamaya davet ediyor!

İki gün sürecek olan festivalin programı ise şu şekilde;

21 Nisan 2017 Cumartesi

20:00 Açık havanın büyüsünde film gösterimi: Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak

22 Nisan 2017 Pazar

13:00 Yüz Boyama, Resim ve Kukla Atölyeleri

16:00 Barış Manço – Büyümüş de Küçülmüş Masal Atölyesi

16:30 DİMES Hayal Çemberi ‘’HAYATA BAŞKA BAK!’’ Atölyesi

17:00 Şarkı Yarışması & Çocuk Müzik Konseri

18:00 Geri Dönüşüm Atölyesi

18:30 Tiyatro Atölyesi & Açık Hava Tiyatrosu

19:15 Sembolik gişe açılışı: Hatıra sinema bileti, meyve suyu ve sinemanın olmazsa olmazı patlamış mısır ikramını alan katılımcılar yer göstericisinin nostaljik feneri eşliğinde yerlerini alıyor.

19:30 Jonglör, Pandomim, Sihirbaz, Kukla ve Flamenko Dansı Gösterileri

20:00 Açık havanın büyüsünde film gösterimi: TERS YÜZ

Sinema, tiyatro ve müzik deneyimi yaşatmak istediğiniz tüm çocukları festivale yönlendirebilirsiniz. Sinemasal’ın resmi Instagram hesabından festival heyecanını takip edebilirsiniz. (@sinemasalorg)

Adres: Balat Sahil Şeridi, Fatih, İstanbul (Bulgar Kilisesi Yanı)

Sinemasal Hakkında 

Sinemasal, Sosyo-kültürel açıdan dezavantajlı bölgelerde yaşayan çocukları ve ailelerini, sinema, tiyatro ve müzik başta olmak üzere sanatın tüm renkleriyle tanıştıran ve onlara unutulmaz deneyimler yaşatan bir sosyal girişim.

2013 yılında kuruldu ve bugüne kadar Türkiye’nin 33 farklı ilinde 48 bin çocuk ve ailesinin, hayatlarında ilk kez kültür sanat deneyimi yaşamalarına vesile oldu.

2013’ten bu yana 29 farklı ülkeden gençlerin katılımıyla organize edilen Açık Hava Sinema Festivali konsepti AB tarafından En Geniş Kapsamlı Gençlik Projesi olarak seçildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan, En Yeni ve Başarılı Festival Konsepti unvanını aldı.

Harvard Üniversitesi ve MIT Media Lab tarafından Ortadoğu’nun ilham veren sosyal girişimlerinden biri olarak seçildi ve Boston’da Generational Ambassador ilan edildi.

2013’ten bu yana Türkiye’de devam eden çalışmalar 2017’de Peru (Lima), Güney Afrika (Cape Town) ve Filipinler (Manila) ofislerinin açılmasıyla uluslararası bir boyut kazandı. Kurulduğu ilk günden bugüne UNESCO ve UNICEF benzeri uluslararası bir yapılanmayla tüm dünya çocuklarını sanatla buluşturmayı hedefleyen Sinemasal, bu kapsamda Birleşmiş Milletler’e bağlı bir kurum haline gelmek için Ekim 2017’de Brüksel’de adaylık sürecini başlattı.

Sinemasal’ın yolculuğunu çocukların gözünden yansıtan bu video, yapılan çalışmaları daha iyi anlatıyor: https://vimeo.com/86586173

Realitelerin Sıkıştırması

Realite; her insanın, kendi hisleriyle (duyuları ve diğer yetenekleri) ilişki kurduğu ve dolayısıyla kendisince inanılan “mevcudiyet”tir. Buradan da anlaşılıyor ki, dünyadaki insan kadar realite var. Daha ayrıntılı bir deyişle, realiteler; yüzeysel zamanda tam manasıyla ulaşmaları mümkün olunmayan ve insanların “hakikat” sandıkları, içinde yaşadıkları, “hakikatin görecelikleridir.

Realitelerimize bakalım, insanlığın gelişimdeki realiteleri konuşmaya çalışalım.

Reliteler, bizim etrafımızla olan ilişkimizi açıklar. Etraf dediğimiz neresi? İlişki derken neyi kastediyoruz? İlk olarak yargılarımızı kastediyoruz. Biz genelde yargılarız, onaylarız mesela “para iyidir“ değil mi? Para kötü de olabilir iyi de. Olumlu ya da olumsuz yargılar bizim çevremizle olan ilişkimize örnek verilebilir. Kendinizi bir küre olarak düşünün ve bu kürenin de baş seviyesinde açılır kapanır dışarıyı “görmeye“ yarayan penceresi olsun. Kürenin önüne bir şey geldiğinde, o pencereyi açıp “yargı“ üretmeye başlayıp, kanaat getirip, değerlendirip daha sonra kapatıyoruz genelde. Etrafımızda gördüğümüz, kürenin içindeki pencereyi açtığımız şeyler bizim realitemiz olabilir.

Büyük bir fuar alanı düşünün, aynı yerde arabalar, çiçekler, mankenler, müzik aletleri olsun. Hepimiz bir yere çekileceğiz ve penceremizi o alanlara açacağız. Etrafın neresi olduğunu anladık sanırım. Varlığın dikkatinin olduğu yer, yani onunu o an’daki mekanı. Şimdi daha önemlisi ilişkilere geçelim çünkü ilişkiler bizim göreceli seviyemizi anlamamıza yardım ediyor. Amistad filmini izlemişsinizdir, 1839 yılında yaşanmış olan siyahi köleleri taşıyan aynı adlı gemide kölelerin çıkardığı isyan sonrası yaşananlar anlatılıyor filmde. Vicdanların burulduğu ve tepki vermeye başladığımız yer de tam burada. Filmin bir bölümünde siyahi köleler fena halde kırbaçlanıyor. Schindler’in listesi de böyle bir film. Daha 100 yıl önce bile penceremizi açtığımız ve yargı üretip kapadığımız şey neydi? Köle kırbaçlanıyor, tamam. Pencereyi kapa, çünkü bu “ilişki“ o zaman için normaldi.

Olayı inceleyelim. Kürenin içindeyiz, bir yerden küreye ses geliyor, bakmak için dönüyoruz, pencereyi açıyoruz, gördüğümüz şey zaten o aralar normalleşmiş ve olan bir şey, yargı üretiyoruz, bir şey yapmıştır, köle zaten, efendisi ne isterse o olur, gibi gibi, daha sonra pencereyi kapıyoruz. Peki, ne oldu? Olan şey bizim yaşanılan bir şeyi değerlendirmemiz. Vicdan kanalları ile değerlendirme yaparken, vicdanımızın seviyesini de görmüş oluyoruz değil mi? Şimdi birisi kırbaçlansa biz onun sesini duysak, penceremizi açsak böyle mi tepki veririz?

100 yıl içinde gelişen şey bizim vicdanımız. Vicdanımız, bizim realitemizi de yaratan çok önemli bir kanal. Direk yukarıyla, kendi planınla ahengli olduğun bir kanal. Realiteler atlanılan, geliştirilen bir şey. Merdivenin basamakları gibi. Vicdan geliştikçe artık, daha da incelmeye daha da hassas dengelere doğru geliyorsunuz.  Bunlara birçok örnek verilebilir, insanlık olarak zaten bir şuur deneyimi yaşıyoruz ve gelişiyoruz.

Geçtiğimiz/Bıraktığımız realiteler bizi sıkıştırabilir. Vicdani olarak ilerlememiz mümkün olduğu kadar gerilememiz de mümkündür. İlerlemekte zorladığınızda bir alt kutup daha tatlı ve daha haz dolu gelebilir. Al benisi de artar bir önceki realitenin. Vicdani olarak normalleştirdiğimiz şeyler bir süre sonra bizi rahatsız eder ve onu da bırakırız. Yalan söylemekte zorlanırız, manipüle edemeyiz, kendimizi öne süremeyiz gibi. Bunlar vidanın gelişmesiyle gelişen realitelerimiz.

Vicdanımıza bakalım. O şu anda gömülü. Kalplerimizdeki mühürü kaldıralım, bunun için niyet edelim. Herkesin birbirine bağlı olduğu tek bir realitede yaşıyoruz.

Realite konusunda daha fazla bilgi için burayı okuyabilirsiniz.

Ekonomik krizler ve Gökdelen Teorisi

0

Televizyon kanalları inşaat reklamlarıyla, asgari ücretin birkaç katı taksitlerin sevimli şekillerde süslenip pazarlandığı reklamlarla dolu.

Kentler de birer birer beton ormanına dönüştürülüyor. Sayısal veriler ne kadar doğru bilinmez ama İstanbul Avrupa’da gökdelen sayısı bakımından birinci Ankara ise dördüncü sıraya yerleşmiş durumda. Gökdelenlerde ya da mizahi bir dille asgari ücretin katlarının taksitleriyle reklamlarda çıkan evleri alacak kadar her şey normal mi? Ekonomistlere göre değil. Gökdelenlerin dolaylı olarak inşaat sektörünün krizi tetiklediği söylenmektedir. (kimine göre kriz habercisi)

1873 Ekonomik Krizi ve Equitable Life 

Avrupa’da ilk büyük krizlerden sayılır 1873 krizi ve 1896 yılına kadar sürdüğü için “uzun bunalım” olarak adlandırılmıştır. Krizi tetikleyen şey Avrupa’daki hesaplanamaz büyüme oldu. Britanya buharlı gemileriyle taşığı ürünler 16 kat artırdı. Belçika  ihracatını ikiye katladı. Almanya, Fransa ve ABD gibi ülkeler üretimlerini katbekat artırdı. Sonunda Viyana borsasında 1873 yılında bazı bankalar iflas ettiğini açıkladı. Şirketler de dahil oldu, Amerikalı şirket Jay Cooke & Company iflas ettiğini açıkladığında her yedi Amerikalıdan bir işsiz kalmıştı. O senelerde özellikle 1870 yılında Manhattan’da yapımına başlanan Equiitable Life binası tamamlanır. 1873 yılında bitirilir. İçinde asansör olan ilk gökdelen olarak tarihe geçer.

1929 Buhranı ve Empire State

Amerika’da başlayıp tüm Avrupa’yı etkisi altına alan Big Depression beraberinde ekonomik krizleri getirmesinin yanında Liberalizm’in çöküşüyle Hitler, Mussolini gibi liderlerin sahneye çıkmasına da sebep oldu. Dünya’da elli milyon işçinin işsiz kalmasına,  Amerika’da her dört işçiden birinin işsiz kalmasına sebep olmuş. Empire State  binasına da 1929 Buhranı gölgesinde başlanıldı. Dünyanın en yüksek binası olması istendi. 102 kat ve 1576 merdiven basamağına sahip olmasıyla ilkleri başardı. 18 ayda tamamlandı. Yapımında 60.000 ton çelik kullanılmış. Bittikten sonra 1000 mağaza kapasitesi olsa da içi bol  kaldığından “boş state” denmiştir. Hollywood filmleriyle popülerlik kazandırılmış.

1973 Petrol Krizi ve Willis Tower:

Arap İsrail savaşları sırasında Petrol İhrac Eden Arap Ülkeleri’nin (OAPEC) Viyana’daki bir toplantıda açıkladığı deklarasyon ile petrol krizi oluşmuş. 1970 senesinde yapımına başlanan Willis Kulesi ise petrol krizinin gölgesinde en yüksek bina olmasıyla meşhur olmuştur. 1997 yılına kadar en yüksek bina olmuş ve krizin gölgesinde kalmıştır.

1997 Doğu Asya Mali Krizi ve Petronas İkiz Kuleleri:

Willis İkiz Kulelerin en yüksek rekorunu kıran Petronas İkiz kuleleri yapılmasıyla bir krize sebep oluyor. Kriz önce Doğu Asya’da daha sonra Rusya ve Brezilya, Amerika gibi ülkelerde etkisini hissettiriyor.

2010 Krizi ve Burj Al Khalifa : 

Birleşik Arap Emirlikleri mali krizin içindeyken Burc El Dubai isimle ve yeryüzünün en uzun yapısı için kolları sıvadı. Mali kriz sebebiyle tamamlanamayan yapı için para desteği veren Abu Dabi Emiri Şeyh Halife’ye jest olarak yapının ismi Burc El Halife yapıldı. İnşaat 160 kat ve yeryüzünün en uzun binası, en geniş alanda kurulan yapısı, en uzun asansör gibi rekorları da elinde bulunduruyor.

 

Ekonomistlerin teorisi göz önüne alındığında bazı krizleri gökdelenler veya inşaat sektörü tetiklemiştir. Amerika’da en son Mortgage kredileriyle bir kriz yaşanmıştır. Yine de bazı krizleri de iyice belirgenleştirmiştir gökdelenler. Özel tüketim ve inşaat sektörünün patlaması her ne kadar topluma normalleşme mesajları verdirmek için uygulansa da tam tersi krizleri gösteriyor.

Kaynak: İnsanokur, Milliyet Blog

Heavy metal, akıl sağlığımızı nasıl etkiliyor?

0

Klasik müziği unutun! Son araştırmalara göre, yüksek sesle metal müzik dinlemek, depresif düşüncelerden kurtulmamıza yardımcı oluyor.

Heavy metal’in insanlara nasıl bir etki yattığını merak eden araştırmacılar, otuz dokuz adet heavy metal müzik hayranı üzerinde deney yaptı. Denekler, ilişkilerindeki sorunları ve mali problemlerini düşünürkenki 16 dakikalık öfke nöbetleri süresince gözlemlendi. Her bir hayran ilk önce sessizce gözlemlendi ardından deneklere 10 dakika boyunca metal müzik dinletildi.

Sık sık iddia edildiği gibi heavy metal dinleyenler, müzikten ötürü herhangi bir taşkınlık belirtisi göstermediler. Hatta metal müzik onlara çok daha sakin hissettirmişti. Queensland Üniversitesi psikoloji bölümünden Leah Sharman çalışma hakkında şunları söyledi: “Kızgın olduğunuzda çok daha sert müzikler dinlerseniz, bu müzikler ruh halinize çok iyi eşlik edebilir.”

Benzer şekilde 2018 tarihli bir çalışma sonucunda araştırmacılar, heavy metalin zihinsel sağlık sorunlarını hafiflettiği sonucuna varmıştır. Araştırmacılar, metal müzikle kendini özdeşleştiren 28 gençle konuştu. 18-24 yaşları arasındaki gençlerde şu tip gözlemler yapıldı: hepsi okul hayatında marjinal tipler olarak görülüyordu ancak metal kimliği ve topluluğu onların arkadaş bulmalarına ve okul zorbalıklarına karşı gelmelerine yardım ediyordu.

Yine de siz siz olun bu dinlediğiniz metal müziklere çok fazla kendinizi kaptırıp headbang yaptığınız sırada dikkatli olun. Bazen kendinizi metal müzikte kaybedebilirsiniz ancak yüksek sesle uzun süre metal müzik dinlemek, baş ağrısına ve baş dönmesine neden olabilir.

Peki, metal müzik sizleri rahatlatıyor mu? Bize kalırsa hangi tür müzik dinliyor olursanız olun, sevdiğimiz müzikler sizi her daim sakinleştirebilir. Umuyoruz ruh sağlığınız müzikle ya da müziksiz her daim iyi olur. Müzikle kalın!

Alıntı | webtekno.com | Kaynak | msn.com |

Oryantalistik Bir Market: Yoga

GİRİŞ

Oryantalizm her ne kadar tarihi daha eskiye dayanıyor olsa da Edward Said’in aynı isimle yazdığı çok ses getiren eseri aracılığıyla akademik bir çerçeveye oturtularak görünürlük kazanmıştır. Bu teori günümüzde gözden düşmüş görünmesine rağmen aslında farklı alanlarda geliştirdiği stratejilerle hayatta kalmayı başarmıştır. Dolayısıyla teoriyi rafa kaldırmak yerine onu geliştirerek revize etmek an için daha uygun gözükmektedir. Şarkiyatçılığın en yeni stratejilerinden biri akademik zemininden güç alarak konuya ekonomik çözümler üretmesidir. Bu şekilde Garp direkt olarak Şark’a dair olumsuz bir bakışı üretmek yerine onu pazarın parçası haline getirerek her anlamda elde ettiği yararı maksimuma ulaştırmaktadır. Bunun en anlamlı örneklerinden biri dini bir tehlike olabilecek Yoga’nın bir modaya dönüşerek ona geçici bir karakter kazandırılması ve onun etrafında oluşturulan dev marketle pazara eklemlenmesidir.

Edward Said’in Oryantalizm Anlayışı

Oryantalizm, diğer adıyla şarkiyatçılık, teorisyen Edward Said’le başlamamasına rağmen onun adıyla bir anılan Batı’nın Doğu’ya yaklaşımını belirtmek için kullanılan bir tür terimdir. Bu terim üzerine yazılan, basıldığı tarihten itibaren pek çok tartışmanın odağı olan ve otuz altı dile çevrilen Said’in “Şarkiyatçılık” isimli kitabı konu hakkında en temel eserdir. Kitap ağırlıklı olarak, Ortadoğu siyasetiyle değil kültürle, sanatla, düşüncelerle, tarihle ve iktidar ilişkileriyle ilgilidir. Konunun özünü oluşturan Şark kelimesi Şarkiyatçıların elinde Şark’a dair yazılanlarla kurgulanmış kurmaca bir mekan ve göndermeler öbeğidir. Avrupalılar için Şark, onun en zengin, en eski sömürge mekanı, uygarlıkların ve dillerin kaynağı, kültürel rakibi, en derin ve sık yinelenen Öteki imgelerinden biriyken Amerika için Şark, Çin Avrupa ve Uzakdoğu ile bağlantılı bir sözcüktür.(Said, 2017, s. 11) Bu şekilde Amerika ve Avrupa kendisini Şark’a yükledikleri anlamlarla Şark olmayan olarak kurgulamaktadır.Terime asıl anlamını kazandıran, Şarkiyatçı ise edinen, “Şarkı malzeme edinmiş yorum okulunun” hem bir öğrencisi hem de öğretmenidir. (Said, 2017, s.215) Ve her şeyden öte Şarkiyatçılık’ı mümkün kılan şey Şarklı’nın fiili yokluğudur. (Said, 2017, s.221) Şark’a dair her yaklaşım, onun hakkında üretilen her bilgi kaçınılmaz olarak siyasaldır.

Şarkiyatçılık 1312’de Vienne’de kurulmasına karar verilen akademik bir çalışma alanıdır en başta. Bu pek de mütevazı olmayan alan dünyanın yarısını açıklamaya çalışmaktadır ve simetrik bir Garpiyatçılık alanı düşünülemeyeceği için coğrafyayla kopmaz bir bağı vardır. Bu, karman çorman, sonsuz alt birimi olan devasa bir alandır: Arkeolojiden kültür çalışmalarına, antropolojiden sosyolojiye dev bir sahayı kapsamaktadır. İlk başlarda genelde çeviriler yaparak söz konusu bölgelerin sadece klasik dönemiyle ilgilenilmesine rağmen sonrasında 18. yüzyıl sonu 19. yüzyıl başında çevrilen eserlerle Şark’a dair yeni bir bilinç oluşturulmuş ve bu dönem Şark Rönesansı olarak anılmıştır. (Said, 2017, s.52) 1789 Napolyon’un Mısır istilası ise Şarklının modernleştirilmesiyle sonuçlanan bir kırılma noktasıdır. 19. yüzyılda ise Şarkiyatçı akademisyenlerin yakalandığı Şark merakı salgınının sonucu başta Paris’ten olmak üzere pek çok Batı ülkesinden Şark’a dair sözde bilimsel bilgi üretilmiştir. Fakat tüm olağanüstü genellemelere rağmen Şarkiyatçı’nın gözünde bile Şark tamamen homojen bir yapıya sahip değildir. Avrupa’nın hemen yanı başında duran Yakınşark ya da Yakındoğu olarak anılan her zaman Hristiyanlığa en çok da onun kutsal topraklarını kapsaması nedeniyle bir tehdit olarak görülmüş bölge her zaman ayrı tutulmuştur. Hristiyanlığın önemli kaynaklarından bazılarının bu bölgede konuşulan Arapça ve İbranice dillerinde olması, jeopolitik konumun her zaman siyasi, askeri ve kültürel bir tehlike oluşturması ve bilinebilirliğinden dolayı Şarkiyatçının yarattığı kurguyu bozabilme riski İslam-i Şark’ın farklı bir yerde konumlandırılmasına neden olmuştur. Diğer yandan Uzakşark yani Uzakdoğu daha egzotik daha uzak daha “kolay” olagelmiştir.

İslam, Yahudi ve Helen geleneklerine dayandığı için coğrafi ve kültürel olarak Hristiyanlığı tehdit edebilecek bir kışkırtıcılığa sahip olduğu düşünülmüştür. Oysa Hindistan en çok da dini inanışları nedeniyle Uzakşark’ın güvenli limanıdır. Buna ek olarak Şarkta diğer ülkelere göre ayrıksı durması kapılarının Garp’ın oraya girdiği ilk günden itibaren sonuna kadar açık olmasından kaynaklanmaktadır. Hindistan’daki yerli yetkenin parçalanmasının ardından toprakları Avrupa-içi rekabete ve Avrupa’nın ölçüsüz siyasal denetimine açmış olduğundan Hint Şark’ını tehlike olarak görmek bir yana dursun orada bir “mal sahibi kibriyle” davranmıştır. (Said, 2017, s. 85) Öyle ki 1769’da fiili olarak İngiltere’nin Hindistan’ı işgalinin ardında onu takip eden tarihlerde Fransa’yla bu iktisadi ve siyasi denetim için iki defa savaşmıştır. Ayrıca Uzakdoğu’nun ulaşılamaz varlığı onun hakkında üretilebilecek bilginin daha özgür bir düşünsel alana yayılmasını kurguya daha açık olmasını sağlamıştır. Hindistan’daki ilk Şarkiyatçıların bir çoğu hukukçu ya da misyonerlik eğilimleri güçlü hekimlerdir. (Said, 2017, s. 88) Said’in aktarımıyla Marx’a göre Hindistan’da toplumsal bir devrime neden olan İngiltere’nin ülkede iki görevi bulunmaktadır. Bunlar, ilk olarak Asya tipi toplumun ortadan kaldırılması ve Asya’da Batı toplumunun maddi temellerinin atılmasıdır. (Said, 2017, s. 164-165) Marx Said’e göre zavallı Asya ile pek az özdeşleşebiliyor olsa da Marx’ın bahsettiği hedeflere bugün Garp’ın büyük oranda ulaştığı söylenebilir. Ayrıca bu hedeflere ek olarak tüketim toplumunun etkisiyle zaten tehlikesiz gördüğü Uzakşark kültürünü, dilini, dinini ve dini pratiklerini egzotikleştirerek Garp’ın ortalama gelire sahip bireylerine yönelik bir pazar oluşturmuştur. Kuşkusuz bugün bu pazarın en önde gelen segmentlerinden biri Yoga’dır

Oryantalistik Bir Market: Yoga

Yoga kelimesi de kullandığı terminolojide Hint-Avrupa dil ailesinin Hint-İran alt grubundan bir dil olan Sanskrit’e aittir. Hindistan’da kutsal sayılan metinler için de kullanılan dile göre yoga ilk olarak bağlama, koşumlama, simya, büyü, kazanç, zenginlik gibi anlamlarla kullanılmıştır. (Ercan, 2015, s.37) Milattan önce beşinci yüzyılda yazılan Hint felsefesinin en önemli eserlerinden kabul edilen Bhagavad Gita’ya göre yoga varoluşsal ızdırapla bütünleşmekten ayrılış, bir diğer eser olan Brahmanda Purana’ya göre kontrol, Katha Upanishad’a göreyse duyulara hakimiyettir. (Ercan, 2016, s.21) Günümüzdeyse yoga, bedeni ve ruhu eğitmek için kullanılan, bunun için çeşitli yöntemleri izleyen Hint felsefe sistemi olarak tanımlanabilir. Yogayı bir new-age dini, bir sanat dalı, yeni nesil bir spor çeşidi, bedensel ve zihinsel terbiye veya terapi şekli olarak görenler olması nedeniyle bu kelimeyi tanımlamak oldukça güçtür. Tarihsel olarak yıllar içinde oldukça değişikliğe uğramış bir öğreti, yayıldığı ülkelerde getirilen yeni yorumlarla farklılaşan bir felsefe haline gelmiştir.

Yoga ustalarından biri olan Guruji’ye göre yoga, kim ne istiyorsa odur ve evrenseldir ama o yoganın ticari bir kazanç kapısı olarak görülmemesi gerektiğini savunmaktadır. (Ercan, 2015, s.32) Fakat günümüzde Yoga giderek Batılı ülkelerin doğularını pazarlamak için kullandıkları en büyük pazarlarından biri haline gelmiştir. Yoga pazarının pek çok alt dalı bulunmaktadır. Bunlardan en önemlilerinden biri 1997 yılında Amerika’da kurulan, Yoga okullarını ve hocalarını belli standartlara uygun olarak düzenlemeyi hedefleyen “Yoga Alliance” birliğidir. Öyle ki bugün Hindistan’daki Yoga okulları bile bu birliğe bağlı olarak o standartlara uygun şekilde Yoga eğitimi vermektedirler. Bugün bu birliğin Dünya üzerinde 90.000’den fazla üyesi bulunmaktadır. Birlik, kazanç odaklı olmadığını ileri sürmesine rağmen her bir öğretmen belgesi için belirlenen ve birliğe ödenen ücretler bulunmaktadır. Ayrıca RYS200, RYS300 RYS500 diye devam eden çeşitli yoga eğitmen eğitimlerin ücretlerinin standardı da birlik tarafından belirlenmekte ve dolar üzerinden hesaplandığı için kur farkından doğu ülkeleri olumsuz etkilenmektedir. Ayrıca bu eğitimler pek çok aşamadan oluşmakta ve genelde “inziva” denilen Yoga tatiliyle son bulmaktadır. Bu Yoga turizmi farklı sektörlerin de canlanmasını sağlamakta ve genellikle eğitim bedelinden ayrı hesaplanmaktadır. Yoga kurs merkezleri bir diğer gelir kapısıdır. Kurs merkezleri belediyenin ücretsiz kurslarından gelir düzeyi yüksek olan bireylerin ikamet edebildiği mahallelerdeki özel kurs merkezlerine kadar değişken bir ücret çizelgesi göstermesine karşın, bireysel gözlemlerime göre Yoga öğrencileri daha “eğitimli”, “Batılı”, orta sınıf ve kadın ağırlıklıdır. Diğerleri ülkemizde Yoga üzerine özellikle medyada, dizilerde oluşturulan basmakalıp düşünce şekli insanların onu uzak ve yabancı görerek kimi zaman onunla dalga geçmesine neden olmaktadır. Ama giderek bir spor modası oluşturan bu akım, normallaşmekte ve Yoga yapan kişi sayısı günden güne artmaktadır. Bu amaçla özel kurslara yığınla para dökülürken bu kursların staj dersi ücretsiz ders gibi sundukları imkanlar çoğunlukla az sayıda kişi tarafından değerlendirilmektedir. Çoğu zaman bir odayı doldurmayan kişi sayısı, özel kurslara sürekli devam eden bireylerin verdikleri ücret yoluyla stüdyoda bulunan gruba bir aidiyet geliştirdikleri yönünde yorumlanabilir. Yoga kıyafet, mat ve ekipmanları ise pazarın bir diğer göze çarpan bölümüdür. Yoga, pek çok kıyafetle çok rahat yapılabilecek bir spor olmasına karşın derslerde gözlemlenebileceği üzere tektipleştirilmiş bir giyim tarzı benimsenmektedir. Genelde tayt ve tişörtten oluşan kombinler renk ve kesim olarak birbirine benzemekte benzer markalar öne çıkmaktadır. Yalnızca ünlü spor markaları değil sadece Yoga’yı konsept edinmiş internet üzerinden ya da Yoga merkezlerinde satışlarını gerçekleştiren özel markalar da bulunmaktadır. Bu markalar başta olmak üzere modayı yakalayan diğer üreticiler de Yoga’ya dair kullanılan simgelerden mat ve diğer Yoga için kullanılan spor ekipmanlarının yanı sıra takı, biblo gibi ürünler de üreterek satışa sunmaktadır. Ayrıca kitap sektöründe de Yoga ve onun felsefesi üzerine yazılan eserler günden güne daha çok satılır hale gelmektedir. Yoga üzerinden oluşturulan bahsi geçen dev pazarlar, Şarkiyatçı aklın kurnazlığının birer ürünüdür. Bu şekilde Garp, Yoga’nın onun din anlayışını tehdit edebilecek anlayışlar oluşturmasından korkmadığını göstererek onun pazarlamasını da tekeline almaktadır.

SONUÇ

Felsefe açısından bakıldığında en genel haliyle Şarkiyatçılık dil, düşünce, tasavvur türü, köktenci bir gerçeklik biçimidir. (Said, 2017, s.83) Şarkiyatçılık’ın günün ihtiyaçlarına uygun olarak Garp’ın bölgeden kazancını maksimize edecek bu tutumu alanı akademiden açılarak ekonomide daha büyük yer kazanmasını sağlamıştır. Bu kazancın en çok olduğu alanlardan biri Yoga’dır. Yoga’nın pek çok farklı tanımı, yorumu ve alt dalı olmasına karşın bu çalışma Yoga’yı günümüzde Garp’ın mistik ögeler barındıran bir spor dalı olarak ele aldığını varsaymıştır. Bu bakış açısıyla bakıldığında Şarkiyatçı akıl hala işlemektedir nitekim bu işleyiş Edward Said’in ünlü eseri Şarkiyatçılık’ta bahsettiğinden biraz daha farklıdır. Çünkü tüketim toplumu elverişli bir çözüm üreterek Şark’ın pazara eklemlenmesinin önünü açmaktadır. İnsanların bile markette bir değişim değerine sahip olduğu, her şeyin metalaştırıldığı bu dönemde baskın güç Garp’ın Yoga üzerinden Şark’ı egzotikleştirerek aşağılaması ve bu haliyle bir tüketim modasıyla pazarlaması şaşırılabilecek bir durum değildir. Ancak Şarkiyatçılık’ın bu şekilde kendini yeniden üretmesi onun devamlılığını göstermekte ve zaman koşullar değişse de çeşitli stratejilerle varlığını sürdüreceği öngörüsünü yaratmaktadır.

KAYNAKÇA

Ercan, B. (2016). Surya’dan Patanjali’ye Yoga, İstanbul: Paloma
Ercan, B. (2016). Budha’dan Hatha Yoga’ya Yoga, İstanbul: Paloma
Said, E. (2017). Şarkiyatçılık: Batının Şark Anlayışı, Çev.Berna Ülner, İstanbul: Metis

Yüzlerce çocuk tek ses: Sen Neredeysen Orada Özgürlük

0

Bandista’nın “Özgürlüğe Manuş” şarkısının “Sen Neredeysen Orada Özgürlük” sözlerinden hareketle Şubadap Çocuk tarafından yazılıp bestelenen ve ekibin 4. albümü olan “Dersler Uzun Teneffüsler Kısa”nın en sevilen şarkılarından biri olan “Özgürlük”ün, Türkiye’nin pek çok şehrinden çocukların katılımıyla hazırlanan video klibi yayınlandı.

Şubadap Çocuk’un Aralık 2017’de yaptığı “Özgürlük şarkısının klibini birlikte çekiyoruz” çağrısına Türkiye’nin her tarafından gelen yaklaşık 200 video geldi ve bu videolar Engin Çetinkaya ve Ahmet Giliz’in kurgusuyla katılımcı bir video-klip haline getirildi. Yüzlerce çocuk, birbirini hiç tanımasa da “Sen Neredeysen Orada Özgürlük” şarkısının klibinde buluşmuş oldu.

Video-klibin açıklamasını “Özgürlük video klibi, başta oyunları çalınmış çocuklar olmak üzere tüm dünya çocuklarına armağanımızdır, eşit ve özgür bir dünya mümkün!” şeklinde bitiren Şubadap Çocuk ekibi, toplumsal ihtiyacın çocuk şarkılarını yapmaya devam edeceklerini ifade etti.