Ana Sayfa Blog Sayfa 18

ÇOK RİCA EDİYORUM

0

 

Bakın, ben dramaların hatta romantik komedilerin ayrılık, kavga, küslük sahnelerine dayanamam. İleriye sararım o sahneler bitsin diye.  Kavuşma, barışma sahnelerini ise defalarca izlerim. Hepsini değil ebette. Hayranı olduğum oyuncuların gözlerinde, dudaklarında istediğim aşkı, parıltıyı gördüğüm tüm sahneleri tekrar tekrar ve tekrar izlerim. İzlerken gözlerimin arkasından ense köküme oradan tüm vücuduma bir şey, yakan bir şey yayılıyor. Sonra bir karıncalanma başlıyor tatlı, sıcak. Dört beş dakika sürüyor en fazla. Sonra işime gücüme dönüyorum elbette. Kocam bunun bağımlılık olduğunu söylüyor. Sanmıyorum. Bağımlı olan biri hayatını mahvetmiş demektir. Benim mahvolmuş bir hayatım yok. Mükemmel bir hayatım da yok. Kimin var ki? 

Kaçıncı kat burası? Yirmi yedi, evet. Sitemizin havuzu ne kadar küçük görünüyor buradan. Mendil gibi, gözyaşı gibi neredeyse. Düşünsenize, sorsalar komşuyuz deriz. Psikiyatrist Doktor Yavuz Şan.  Belki havuz başında karşılaşmışızdır. Belki kocamla birlikte sırtımızı bronzlaştırırken siz böyle gömlekli pantolonlu ayakucumuzdan geçip gitmişsinizdir. Nasıl rahat ve mutlular diye içinizden geçirmişsinizdir belki? Haklısınız, konumuz siz değilsiniz. Aslına bakarsanız niye burada karşınızda konuşmaya devam ediyorum hiç bilmiyorum. Kocam son bir kez bunu denememizi istedi. Çocuğumuz için denemeliymişiz. Beraber gidelim danışalım doktor beye dedi ama ben istemedim. Tek başıma konuşmak bile bu kadar yorucuyken bir de birbirimizin laflarını mı dinleyeceğiz? Size de zor… Niyet mi okuyorum şu anda? Olabilir… 

Kocam istiyor ki birlikte hep mutlu olalım. Hayattan bu şekilde keyif alalım… Benim bu hayattan hiçbir alacağım yok doktor bey. Sadece önüme engel çıksın, yorulayım istemiyorum, o kadar. İşimi de bu yüzden değiştirdim. Nikâh memuruyum ben. Önceden? Önceden araziye çıkardım. Jeoloji Mühendisiyim. Mutluydum açık havada olmaktan. Kulaklarımın üzerinin sıcaktan su toplamasından, soğuktan ellerimin çatlamasından mutluydum, gerçekten. Annem ve babam mutlu değildi. Hele babam… Yoruluyorsun kızım, yüzüne hasret kaldık kızım derdi rahmetli. Annem daha doğrucudur; nasıl olsa yerin altına gireceğiz ne gerek var kendini bu kadar paralamana derdi. Bir gün değil, üç gün değil… Tıkadım kulaklarımı. Okulumu da bitirdim, işe de girdim. İyi de para kazanıyordum. Annemle babam sabah işe giderken beni uğurlardı. İkisi birden. Köşeyi dönüp beni göremez hale gelince kapatırlardı kapıyı. Araziye gideceksem, üç beş gün eve gelmeyeceksem apartmanın kapısına çıkıp yolcularlardı beni gözyaşlarıyla. Bir seferinde, ben sahadayken annem evde düşüp bileğini kırmış. Ameliyat, alçı falan derken baktım olmayacak bir ay senelik izin aldım.  Doktor Bey,  ameliyat olan, bileğinin zonklamasından ağlayan kadın gitti, yerine evde uçarcasına dolaşan taze gelin geldi sanırdınız. Sağlam elini kırık bileğine destek ederek bana mantı açmaya bile kalkmıştı rahmetli. İşin tuhafı onların mutluluğu bana da geçmişti. İstifa ettim işimden. Benim bir aylık senelik izin oldu mu size altı ay… Şöyle geriye dönüp bakıyorum da yaşamımdaki en huzurlu günlermiş. Mutlu demiyorum bakın. Huzurlu.  Alabildiğine başaklarla dolu, masmavi gökyüzünün altında, sapsarı salınan başaklarla dolu bir ovayı seyretmek gibi bir huzur. Saatlerce baksanız bile nabzınızın atışını değiştirmeyen ama içinizin hafiflemesini hissetmeniz gibi bir şeyden bahsediyorum. 

Okuldan bir arkadaşım belediyede çalışıyordu. Nikâh memuru alınacağını o haber verdi öyle geçen günlerimin arasında. Hiç beklemiyordum alınacağımı ama aldılar beni işe! Annemle babam ne yapacaklarını şaşırdılar sevinçlerinden. Annem henüz tam iyileşmemiş bileğiyle koca kazan aşure kaynatıp bütün apartmana, sokağa dağıttı. Taş toprak yerine hep mutlu insanları görecekmişim, mesai saatim belliymiş, bundan iyisi can sağlığıymış… Eski kocamla da, bu benim ikinci evliliğim, yeni işimde tanışmıştım. Belediyenin yanındaki banka şubesinde müdür yardımcısıydı. Öğlen tatillerinde aynı kafelerde yemek yerken tanıştık ortak arkadaşlarımız da varmış, tesadüf. Evlendik. Nabzımın atışını değiştirebilen ilk erkek hatta ilk insandı. Nedense beni gün günden daha mutlu, rahat yaşatmak gibi bir isteği vardı. Sonu gelmez para hırsının paravanı olduğumu çok sonra onu evimizin yatak odasında tavana asılı halde bulduğumda anladım. Kucaklayıp indirdim hemen. Yatağa yatırdım. O gün gece bir düğüne gitmiştim nikâh kıymaya. Biliyordu. Döndüğümde her şey için çok geçti. Cenaze işlerinin hepsini tek başıma hallettim. Ne kendi aileme ne de onun ailesinden birine haber verdim. Kimse bilmezse o ölmemiş olacaktı. Tek düşünebildiğim buydu. Olmadı tabii. Bir hafta kadar sonra cümle âlemin haberi oldu. Eski kayınvalidem ve kayınpederimle mahkemelik olduk. Kendi annem ve babam bana küs rahmetli oldular. 

Sonra ne mi oldu? Hiç. Ben nikâh kıymaya, mutlu insan yüzleri görmeye devam ettim. En çarpıcı gülümsememle mutluluklar diledim. İşte o nikâhların birinde şahitlerden biri benim gülümsememe âşık olmuş. Hayatında böyle heyecan duymamış. Köşe bucak kaçtım görüşmemek için. Yakalandım. Çünkü beni en zayıf yerimden yakaladı. Nasıl öğrendiyse benim davalık olduğumu öğrenmiş. Sessiz sedasız çözdü bu kördüğümü. Dingin zamanlarıma döndüm sayesinde. Evlenelim dediğinde kaçacak yerim kalmadığı için kabul ettim. Çocuk bile doğurdum bu yaşımda o istediği için. 

Vaktimiz doluyor, farkındayım. Oğlumuz var, beş yaşına yeni girdi. Yeni yaşıyla beraber keşfettiği ve adını koyamadığı bir sürü duygusu var. Uykusu ağır bir çocuk. Okula giderken de çok huysuzlanır. Benim ağlamaya tahammülsüzlüğümü bildiği için sabahları o uyandırıp hazırlar oğlanı okul için. Ne zamandı tam hatırlamıyorum ama benim içimdeki dinginlik yerini kesif bir karanlığa bıraktığına göre epey olmuş; eşim oğlanı uyandırdıktan sonra her zamankinden daha çok kızmış bağırmış babasına uyandırdı diye. Çünkü rüyasında Elif’i görüyormuş tam elini tutmak üzereymiş… Sizin anlayacağınız âşık olmuş bizim oğlan ama aşkın ne olduğunu bilmediği için çareyi kızıp bağırmakta bulmuş… Güldüm geçtim ama kocam o günden beri farklı bir adam oldu çıktı. Durmadan âşık olmak üzerine sohbet açmaya çalışıyor. Bana hâlâ âşık olup olmadığını sorguluyormuş. Önce sustum. Duymazdan geleyim dedim. Böylelikle kafasındaki sorular hiç sorulmamış gibi olur diye düşündüm. Olmayacağın bile bile gene de umut ettim. Soruların, sorgulamaların sonu gelmedi. En sonunda, “ne önemi var âşık olmanın?” diye ben ona sordum. Ve işte bu soru yüzünden karşınızda oturuyorum doktor bey. Sizden rica ediyorum onu ikna edin lütfen. Lütfen, aşık olmanın bir önemi olmadığına kocamı ikna edin. Dinginliğe çok ihtiyacım olduğunu da söyleyin n’olur…

Proje Bennu: Sessizlikte Atılan İlk Çığlık

0

Proje Bennu, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi İletişim Tasarımı ve Yönetimi bölümü son sınıf öğrencilerinin bitirme projesi olarak üniversiteli genç kadınlara yönelik psikolojik şiddetin görünmezliği ve bilinmezliğine dikkat çekerek kadına yönelik psikolojik şiddetin farkındalığına ulaşmak üzere üretilmiştir. Çalışmalarına devam eden proje ekibi, proje kapsamında Instagram ve Google Meet üzerinden canlı yayınlar, projenin web sitesi üzerinden bilgilendirici blog yazıları ve şiddet mağduru kişilerin seslerini anonim şekilde duyurabilecekleri bir platform kurgulamışlardır. Ayrıca, projenin etkinliklerinin ve bilgilendirici içeriklerinin bulunduğu bir Instagram hesapları da bulunuyor.

Proje, adını mısır mitolojisindeki bennu kuşundan alıyor

Proje Bennu, ismini Mısır mitolojisindeki Bennu kuşundan alan, üniversiteli genç kadınlara yönelik psikolojik şiddetin görünmezliği ve bilinmezliğine dikkat çekmeyi amaçlayan farkındalık projesidir. Bennu, Mısır mitolojisinde Güneş Tanrısı Ra’nın ruhuna sahip olduğu, yaratılıştan önce de var olan Nun sularının üzerinde uçtuğu ve bir kayaya inerek yaratılışın doğasını belirleyen çağrı için çığlığı attığı söylenen kuştur. Bennu, aynı zamanda, yeniden doğuşun da simgesidir.

Proje Bennu psikolojik şiddetin varlığına dikkat çekmek istiyor

Bu gönderiyi Instagram’da gör

BENNU (@proje.bennu)’in paylaştığı bir gönderi

Günümüzde şiddet, fiziksel ve diğer birçok boyutuyla maalesef devamlı gündemde. Peki şiddet sadece fiziksel olarak mı gerçekleşir? Proje Bennu ekibi, bu sorudan yola çıkarak şiddetin somut olmayan hallerine farkındalık yaratıyor. Ekip mağdurların yaşadıkları psikolojik baskılardan kurtulmaları için bir öncü olmayı hedefliyor.

Anketler gerçeği göz önüne serdi

Ekinin sürdürdüğü anket çalışmalarında, katılımcıların birçoğunun fiziksel şiddet dışındaki şiddet türlerine ilişkin fikrinin olmadığını gözlendi. Bununla birlikte, açık uçlu sorulara verilen yanıtlarda, fikir veya ön bilgi olsa bile bunların kalıplaşmış yargılarda kısır kaldığı gözlemlendi. Örneğin, “psikolojik şiddet nedir”e verilen yanıtların, mobbing ve genel tanımıyla flört şiddetini içermesi bağlamında bir önbilgiden söz etmek mümkün olsa da proje kapsamında öngörülen “görünürlük ve bilinirliğin eksikliği” fikrinin anketlerle de desteklendiği ortaya konuldu.

Psikolojik şiddet mağdurları seslerini duyuracak alan bulamıyor

Proje süresince fark edilen asıl nokta, psikolojik şiddet mağduru genç kadınların seslerini duyuracak alan bulamamaları ve yaşadıkları durumları anlamlandıramadıklarıydı. Etkinlikler süresince ve yapılan anketler doğrultusunda, maruz kaldıkları şiddeti tanımlayamadıkları için kendilerini sorguladıklarını ve bir “şiddet mağduru” olduklarının farkında olmadıkları gözlemlendi.

Herkül’ün 12 Görevi ve Astroloji Çalışmaları

Işığın Mücevherlerinden astroloji ve mitoloji takipçilerini sevindirecek bir haberi sizlerle paylaşıyorum.

Mitra yayınevinden bu hafta çıkacak olan Herkül’ün 12 görevi ve Astrolojik Yorumları kitabıyla birlikte çalışmalar başlayacaktır. Biraz daha detaylı olmak gerekirse:

Neden Herkül’ü Çalışmalıyız?

Gelişim yolundaki öğrencinin ilerleyişi Zodyak olarak resmedilmiştir.
Zodyak burçları aracılığıyla Herkül’ün görevleri ve sınavların doğası kendini göstermiştir.
Herkül’ün ilerlemesi onunla sınırlı değildir, yoldaki öğrenciler olarak, hepimiz her burcun derslerini kendi hayat konumumuza göre değerlendiririz ve çıkarımlar yaparız.
Herkül’ün burçlar arasındaki yolculuğunu çalışarak burçların/zodyakın fikirlerini ve burçlar aracılığıyla kişiye neler katmak istediklerini daha iyi anlayabiliriz.

Her burcun alt ifadelerini öğrenmeye başlarız ve takım yıldızları ile bağlantı kurarız
ve sonunda Herkül’ün sembolik yolculuklarında bizim için özetlediği derslerle yüzleşmeye başlarız. Her bir görevde, o görevin içindeki zekaları keşfederiz, ışınlarını, gezegenlerini konuşuruz ve ezoterik astrolojiye giriş yaparız. Sembolik ve analojik anlatım dilini kavrarız ve bu diğer sembolik dillerle örtüştüğünü görürüz.

Çalışmalarımız online olarak devam etmektedir. Bize https://linktr.ee/isiginmucevherleri ya da sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirsiniz.

Imany’den muhteşem konser

Derin sesi, ruhu, folk ve blues esintili besteleriyle, dinleyicilerine farklı ruh hallerini bir arada yaşatan Fransız soul divası Imany, cover şarkılardan oluşan “Voodoo Cello”projesi ile Akra Caz Festivali seyircilerine unutulmaz bir gece yaşattı.

İlk albümü “Shape of a Broken Heart” ile üç ülkede platin plak ödülü kazanarak geniş bir hayran kitlesi edinen dünyaca ünlü sanatçıya bu muhteşem konserde yedi çellist eşlik etti. Imany konseri öncesinde ise dinamik repertuvarları ile Akra Caz Band festival sahnesindeydi.

“Çok yakında tekrar görüşeceğiz!”

Sanatseverlerin büyük ilgi gösterdiği Imany, “Küçük bir kızken hayalini kurduğum tek şey şarkıcı olmaktı. Bunu gerçekleştirmek için gece gündüz çalıştım. Sonra ilk albümümü çıkardım ve o albümdeki ‘You Will Never Know’ parçası beni Türkiye ile buluşturdu ve Türk seyircisi ile birbirimizi çok sevdik.” dedi. Imany, konserin sonunda seyircilerin hep bir ağızdan eşlik ettiği “You Will Never Know” ve “Don’t Be So Shy” hitlerini seslendirdi ve “Çok yakında tekrar görüşeceğiz!” diyerek seyircilere veda etti.

Akra Hotels tarafından düzenlenen, Türk Hava Yolları’nın ulaşım sponsoru olduğu 5. Antalya Akra Caz Festivali,08 Haziran tarihinde, Afrika köklerini Londra ilhamıyla buluşturan ve birbirinden özgün müzisyenlerden oluşan Kokoroko konseri ile devam edecek.

 

5. Antalya Akra Caz Festivali, Igor Butman’la başladı

Caz müziğin ünlü isimlerini sanatseverlerle buluşturan Antalya Akra Caz Festivali dünyaca ünlü saksafon sanatçısı Igor Butman ile açılış yaptı. Bugüne kadar sayısız orkestra ve isimle aynı sahneyi paylaşan Butman’a büyülü sesiyle Fantine ve1999 yılında kurulan ve birbirinden yetenekli müzisyenlerden oluşan Moskova Caz Orkestrası eşlik etti.

Yekta Kopan: “Artık sesi buradan dünyaya yayılan bir festivalimiz var.”

Gecenin açılış konuşmasını yapan Yekta Kopan “Akdeniz’in muhteşem manzarası, Beydağları’nın eşsiz görüntüleri eşliğinde bir kez daha bu festivalde buluşmanın gururunu yaşıyoruz. Birlikte 5 yılı geride bıraktık. Artık uluslararası arenada bilinirliği artmış, sesi buradan dünyaya yayılan bir festivalimiz var. Geçtiğimiz yıl festivalin tüm geliri ile Manavgat’ta bir hatıra ormanı oluşturuldu. Doğanın ve umudun yeşertilmesine sebep olan sizlere çok teşekkür ediyorum. İşte Akra Caz Festivali, bu şekilde şehre dokunduğu için gerçek anlamda Antalya’nın festivali.” diyerek izleyicilere duygu dolu anlar yaşattı.

Seyirciler coşkulu eserler eşliğinde dakikalarca dans etti

Geçtiğimiz yıllarda da Akra Caz sahnesinde cazseverlere unutulmaz anlar yaşatan Igor Butman, konsere seyircileri Türkçe selamlayarak başladı. Butman, “Birkaç gündür buradayız. Dünyaca ünlü caz yarışmalarında sayısız ödülleri bulunan sanatçılardan kurulu orkestramız ile böyle harika bir seyirci için çalmak paha biçilmez!” dedi. Sanatseverler, açılış konserinde muhteşem bir sahne performansına imza atan Butman, Fantine ve Moskova Caz Orkestrası’nı dakikalarca ayakta alkışladı.

 

Türkiye’nin ilk ileri dönüşüm festivali başlıyor

Upcycle İstanbul Art and Design Festival’de atıklara ikinci şans veren tasarımlar, çevre konularını ve sürdürülebilirliği sorgulayan sanat yerleştirmeleri yer alacak.

“Eskiye değer katan dönüşüm” sloganıyla yola çıkan sürdürülebilir sosyal etki platformu Upcycle İstanbul, Upcycle İstanbul Art and Design Festivali’yle ileri dönüşüm hareketini başlatıyor. İleri dönüşümü odağına alan ve sanatın dönüştürücü gücünden faydalanarak kaynakların verimli kullanımı ile ilgili farkındalık yaratmayı amaçlayan festival, sürdürülebilir bir yaşam için dönüşüme hazır herkesi 4-5 Haziran tarihlerinde Müze Gazhane’ye bekliyor.

Sürdürülebilir sosyal etki platformu Upcycle Istanbul, ileri dönüşüm ve kaynakların verimli kullanımı konusunda bilinç oluşturmak, atıkların değerlendirilerek tekrar kullanıma kazandırılabileceğini sanat ve tasarım aracılığıyla göstermek ve her türlü dönüşümün sürdürülebilir çevresel faydalarına dikkat çekmek üzere 4-5 Haziran tarihlerinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ destekleriyle Müze Gazhane’de Upcycle İstanbul Art and Design Festivali’ni hayata geçiriyor. 

“Upcycle You” çağrısıyla bireyi önce kendinden başlayarak ileri dönüşüme çağıran Upcycle İstanbul Art and Design Festivali, sürdürülebilir bir hayatı ve daha yaşanılabilir bir gezegeni dert edinen herkesi beraber hareket etmeye davet ediyor. Sanat ve tasarımın dönüştürücü gücünden ilham alarak gerçekleşecek olan bu festival, kaynakları daha verimli kullanan, sıfır atık prensibini benimseyen ve doğaya saygılı bir topluma dönüşmek için umut oluyor.

İstanbul Art and Design Festivali’nde neler olacak? 

Bilal Yılmaz, Ilgın Seymen, Alper Aydın, Murat Fesih Avcıbaşı, Gamze Eskinazi, Yasemin Sayınsoy  gibi sanatçıların ileri dönüşüm kavramından ilham alarak atıklardan dönüştürdüğü eserlerinin sergilendiği ve performans sanatçısı Gülhatun Yıldırım’ın canlı performans ile katıldığı Upcycle İstanbul Art and Design Festival, aynı zamanda Tetra Pak’ın sıkıştırılmış karton içecek atıklarından imal edilen standlarında Upcycle Bazaar, üniversite öğrencilerinden sürdürülebilir moda sergisi Piknik Works’ten Oğul Öztunç tarafından tasarlanan Türkiye’nin ilk ileri dönüşüm sahnesinde atık malzemelerden enstrümanlarla müzik yapan Fungistanbul konseri gibi çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapacak. Radyo Voyage’ın medya sponsoru olduğu ve müzikleri ile eşlik edeceği festivalde ileri dönüşüm kavramı tüm ayrıntılarıyla konuşulacak, katılımcılara yönelik ileri dönüşüm atölyeleri düzenlenecek.

Atık seramikler sokak tabelalarına dönüşecek

Etkisi Müze Gazhane’yle sınırlı kalmayacak etkinlikler, ilerleyen aylarda İstanbul sokaklarının da dönüşümüne öncülük edecek. Dünyanın sanat ve tasarımla daha iyi bir olacağını savunan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin (KTSM) (ktsm_org) öncüsü olduğu “İyi Bak Dünyana” hareketi kapsamında, sonbaharda, Upcycle İstanbul Platformu ileri dönüşüm sokak tabelaları projesi hayata geçirilecek. KTSM’nin odak alanlarından biri olan seramiği merkeze alan bu özgün ve yenilikçi proje kapsamında düzenlenecek sanatçı atölyelerinde zanaatkarlar ve öğrencilerin katılımı ile atık seramiklerden tasarlanacak olan sokak tabelaları, KTSM’nin konumlandığı Karaköy sokaklarında sergilenecek. Böylelikle, “evin senin dünyan, iyi bak dünyana” diyerek, her bireyi sanat ve tasarımla sokağına, mahallesine, şehrine iyi bakma ve bu yönde harekete geçme çağrısı yapılacak. 

Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin stratejik ortaklığında ileri dönüşümün ilk kez sanat ve tasarımla buluşacağı festivalin çözüm ortakları arasında İBB, Kültür AŞ, Müze Gazhane, Harvard Business Review, Local Makers, Radyo Voyage, Tetra Pak, İstaç, SCH-Legal, YGA (Young Guru Academy), Envirotek yer alıyor.

Upcycle nedir?

“Yaratıcı yeniden kullanım” veya “eskiye değer katan dönüşüm” olarak özetlenebilir. Atık malzemeleri, eski veya istenmeyen ürünleri, daha iyi kalitede, daha değerli, yeni tasarımlar haline getirme işlemidir.  Upcycle; kaynakları verimli kullanmanın önemini hatırlatır, sürdürülebilirliğe hizmet eder, çevreye duyarlıdır, eskiye ikinci bir şans vererek eşyaya, malzemeye bakış açısını değiştirir.

Upcycle İstanbul Platformu

Upcycle İstanbul, sanatın iyileştirici gücünden faydalanarak ileri dönüşüm konusunda farkındalık yaratan, çevreye, doğaya, insana saygılı topluluklarla beraber hareket eden, sürdürülebilir sosyal etkisi olan bir platformdur. Pazarlama iletişimi, etkinlik yönetimi ve kültür sanat alanlarında yaklaşık 28 yıllık tecrübelerini toplum yararına değerlendirmek isteyen Arzu Özarı Semiz (Keçi Events) ve Şebnem Alkın (Atnivo.com) tarafından 2021 yılında   kurulmuştur. Upcycle İstanbul Platformu, ileri dönüşümü odağına alarak bireylerde kaynakları verimli kullanma ve sürdürülebilirlik bilinci oluşturmaya yönelik interaktif sanat ve tasarım içerikleri üretir. Bu konulara hassasiyeti olan tüm bireyleri, toplulukları, kurumları, kamuyu, gönüllüleri, dernekleri, sivil toplum örgütlerini, medyayı beraber hareket etmeye davet eder.

 

Sessizliğin Sesi ve Mizofoni

Sümer’in baş tanrılarından Enlil, bir gün insanlardan çok rahatsız olduğu için onları yok etmeye karar verir. İnsanlardan rahatsız olmasının tek nedeni ise çok fazla üremeleri ve çok fazla gürültü çıkarmalarıdır. İnsanların gürültü ve patırtılarından ötürü uyuyamaz hale gelen Enlil, sonunda dayanamaz ve tüm insanları yok etmek için büyük tufanı yaratır.

Asurbanipal’in (668-627) Kitaplığı’ndan çıkarılan British Museum’da K.3339+ diye kayıtlı olan parçası şu şekilde başlar:

On iki yüzyıl henüz geçmemişti ki

Ülkenin arazisi büyüdü

Nüfus da kat kat arttı.

Ama patırtıları rahatsız etti Enlil’i:

Bütün bu patırtı nedeniyle uyku tutmuyordu

Meclisi topladı

Ve çocuklarına, büyük tanrılara şöyle dedi:

«İnsanların gürültüsü çok arttı

Rahatsız oluyorum

Bütün bu patırtı uyutmuyor beni!

Emredin de salgın hastalık gelsin»*

Enlil, insanları önce salgın hastalıklar, kuraklık ve kıtlık gibi felaketlerle cezalandırır. Fakat hiçbiri çözüm olmayınca, sonunda tüm insanlığı yok edecek tufanı çıkartmaya karar verir.

İşte, yüzyıllardır Büyük Tufan olarak bildiğimiz büyük trajedinin en eski yazılı kaynaklarından biri, bize tufanın çıkış nedenini böyle açıklar.

Büyük Tufan (Nuh Tufanı) ile ilgili yazılan birçok şey olmasına rağmen, bu tür arkeik konuların ilk kaynağının Sümer mitolojisi olduğunu düşündüğümüzde, Enlil gibi bir tanrının o büyük tufanı sadece insanların gürültüsünden rahatsız olup yarattığını öğrenmek şaşırtıcı gelebilir. Peki, Enlil’i bu kadar çığırından çıkaran şeyin aslında temelinde ne olabilirdi? Mizofoni olabilir miydi?

Yıllarca bununla mücadele eden ama bunun bir rahatsızlık olduğunu bile çok geç öğrenen biri olarak, sonunda bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bu tarz sorunlar yaşayan insanların benim gibi kendilerini tuhaf hissetmelerinin saçma olduğunu belirtmek ve aynı zamanda çevresinde bu tarz problem yaşayan insanlar varsa da onları durumla ilgili bilgilendirip bu sorunla mücadele edenlere karşı daha anlayışlı olmaları gerektiğinin altını çizmek istedim.

Mizofoni rahatsızlığı olan bir insanın aşırı gürültü veya ses yüzünden tüm insanlığı yok edebilecek kadar sinirlendiğini ve kendini kaybettiğini söylemek, sanırım durumu fazla abartılı hale getirmez. En azından gürültü, en kadim mitoloji olan Sümer mitolojisine göre Enlil gibi bir tanrıyı bile çıldırtıp, büyük tufanı çıkartmasına neden olduysa, mizofoni rahatsızlığı olan bir insanın da aşırı sese ve gürültüye vereceği tepki de buna benzer şekilde büyük bir öfke patlaması şeklinde olabilir.

Enlil’i bile delirten bu mizofoni veya misofonya nedir?

Mizofoni, en kısa tanımıyla seçici ses duyarlılığı sendromudur. Misofonya işitsel bir bozukluk değil, sesle faaliyete geçen nöropsikolojik bir anomalidir.

Yabancı literatürde “misophonia” olarak bilinen rahatsızlık, dilimize mizofoni/misofonya hastalığı olarak çevrilmiştir. Seslere karşı aşırı hassasiyet olarak tanımlanan misophonia, bazı tıp kaynaklarında «seçici ses duyarlılığı sendromu» olarak da geçmektedir. Hasta birey sakız çiğneme, nefes alma, tırnak kesme, saat sesi, ağız şapırdatma, horlama, ıslık, öksürük, esneme, yürüme, konuşma, yemek yeme ve hatta diş fırçalama gibi günlük yaşamda sıkça karşılaşılabilecek seslerden rahatsız olmaktadır. İlk defa 2001 yılında Jastreboff adlı bilim insanı tarafından tanımlanan misophonia hastalığına sahip kişi, çevresel seslerden duyduğu rahatsızlık nedeni ile zamanla sosyal hayattan uzaklaşır ve yalnızlaşmaya başlar.

Misophonia hastalığı bulunan kişiler, rahatsızlıklarını tetikleyen ses ile birlikte kendilerini bir anda sosyal bir kramp içerisinde bulurlar. Bu seslerin sürekliliği ve şiddeti devam ettikçe kişi, oto kontrolünü kaybeder ve saldırganlaşarak şiddet eğilimi içerisine girebilir. Misophonia’nın en sık görülen belirtileri şunlardır:

Rahatsız edici sesler karşısında kulaklarını kapatma ve gürültüden uzaklaşma isteği,

Gergin, sinirli, endişeli ve sıkıntılı davranışlar,

Sesler devam ettikçe göğüs kafesinde hissedilen sıkışma hissi ve stres,

Gündüz olağan çevresel sesler nedeniyle devamlı stresli olma, gece ise sessizlikten gelen huzur hissi,

Bebek ve çocuk ağlamalarına tahammül edememe,

Başka birinin ayaklarını ritmik şekilde sallaması ya da herhangi bir nesneye ritmik şekilde vurularak çıkarılan seslerden rahatsız olma. **

Mizofoni ile yaşamak zorunda kalan insanlar, çeşitli seslerden rahatsız olabilirler. Saat sesi, damlayan su sesi, araba kornası, insan uğultusu, motor gürültüsü ve hatta çocuk sesleri… Bu rahatsızlığı yaşayan insanların bu tarz seslere tahammül eşikleri oldukça düşüktür. Bir müddet sonra o ses kesilmezse, kişi inanılmaz bir strese girerek baskı hisseder ve panik bir şekilde o sesi bastıracak bir çözüm yolu üretmeye çabalar. Kulaklıkla müzik dinlemek veya kulak tıkacı kullanmak gibi… Eğer o çözümlere o an orada ulaşamıyorsa, bir an önce rahatsız edici sesin olduğu ortamdan uzaklaşmaya çalışacaktır. Fakat hiçbirini yapamıyorsa, işte o zaman kişi aynı Enlil gibi bir öfke nöbeti geçirebilmektedir.

Mizofoni rahatsızlığı yaşayan biri, belirli bir ölçüde sakin kalmaya ve çözüm yolu aramaya çalışsa da bir müddet sonra kendisinden kontrol tamamen alınmışçasına bu öfke nöbetine yenilebilir. Çünkü maalesef o noktadan sonra kişi bununla baş edemez ve bu da kişinin kontrolü dışında hareketlerde bulunmasına neden olabilir.

Bu sebeplerden ötürü de bu rahatsızlığı yaşayan insanlar, genelde toplumdan uzaklaşır ve yalnızlaşırlar. Onlar için sıradan hayat oldukça katlanılmazdır. En acısı da mizofoni pek bilinmediğinden ötürü bu sıkıntıyı yaşayan insanlar, başkaları tarafından asla anlaşılmaz ve daha da kötüsü dışlanıp, ayıplanırlar. Yakınları tarafından tuhaf veya takıntılı biri diye etiketlendirilebilir ve hatta abartılı davrandığından ötürü yadırganabilirler.

Ne yazık ki mizofoni rahatsızlığı olan biri, derdini de kimseye anlatamaz. Hatta çoğunlukla kendisi bile bunun bir rahatsızlık olduğunu bilmez ve kendini takıntılı ya da problemli bir insanmışçasına tuhaf bularak insanlardan kendini soyutlamaya başlayabilir. Nitekim günlük hayat onlar için yeterince zordur. Özellikle şehir hayatı içerisinde trafik, çocuk ve insan sesleri, inşaat gürültüleri, tadilat sesi veya çocukların üst katta koşuşturup durması, yan komşunun yüksek sesle telefonla uzun bir süre konuşması, iş yerindeki uğultu gibi ritmik sesler ve rahatsız edici her türlü ses mizofoni ile cebelleşen bir insana aşırı baskı uygular ve bu stres o kişiyi istemediği şekilde davranmasına yol açabilir. Bu konudaki sıkıntılarını paylaşan ve rahatsızlık olduğunu anlayan insanların tepkilerini öğrenmek için ekşi sözlüğe «mizofoni» yazmanız bile kâfidir. Çünkü bu, aynı şeyleri yaşayanların en iyi anlayabileceği türden bir sorundur.

Bu sıkıntılar nedeniyle mizofoni ile mücadele edenler, genellikle müzik dinlemeyi tercih ederler. Müziğin mizofoni sorunu yaşayan biri için anlamı diğer insanlardan daha farklıdır fakat rahatsız edici, sürekli kendini tekrar eden ritimlerin olduğu veya aşırı tiz, gürültülü müziklere de tepkileri aynı şekilde öfkeye ve ondan kurtulma çabasına neden olabilir. O yüzden de mizofoni rahatsızlığı yaşayan biri için müziğin seçimi bile oldukça hassas bir konudur.

Eğer çevrenizde bazı seslere duyarlı ve özellikle bu seslere aşırı tepki veren biri veya birileri olursa, lütfen onlara kızıp onları suçlamayınız. Çok büyük olasılıkla nedeni bu rahatsızlıktan ötürüdür. Ve maalesef bunun bir tedavisi yoktur. Tek çözüm, kişinin olabildiğince gürültüden uzak yaşamaya çalışması ve olası durumlar için mutlaka kendince önlemler almasıdır. Örneğin; yanında mutlaka bir kulaklık veya kulak tıkacı taşıması gibi…

Sürekli dinginlik arayarak sessizliğin sesini dinlemek en huzurlu dakikalardır.

Aksi halde kendilerini durgun, berrak ve masmavi bir denize bakarlarken, aniden yıldırımların düştüğü kapkaranlık, kasvetli ve şiddetli bir fırtınanın ortasında kalmış bir gemi gibi hissedebilirler.

İşte, bu yüzden de bu sorunu yaşayanlar için gece, insanların sustuğu ve huzurun yeryüzüne indiği andır.

* Mezopotamya Mitolojisi – Jean Bottero, Samuel Noah Kramer – Türkiye İş Bankası Yayınları – Sayfa 634

** Misophonia (Mizofoni) Hastalığı – Medicana Sağlık Grubu – Uzm. Dr. Ebru Öztepe Yavaşcı

Raja Yoga Niyama III Tapas Meditasyonu

Işığın Mücevherleri olarak Raja Yoga çalışmalarına sizleri de davet ediyoruz. Meditasyon çalışmalarımız beş kural üzerine ilerlemektedir ve şu anda üçüncü çalışmadayız.
Raja Yoga’nın üzerine meditasyon yaptığımız bu beş kural, kişisel benliğimizin yaşamını yönetir ve enkarnasyondaki karakterimizin temelini oluşturur. Yama veya Niyama günlük yaşamı kontrol altına alan faktörler olarak kabul edilene kadar gerçek öğretmen yoga uygulamalarına izin verilmediği bilinmektedir.
İçsel ve dışsal arınma, memnuniyet-gönül ferahlığı, yüksek arzular, manevi kaynaklara çalışmak ve Ishvara’ya bağlılık nijama’yı (veya beş kuralı) oluşturur.
Bu meditasyonda yüksek dünyalara karşı duyulan özlemler üzerine çalışacağız. Tapas ya da üçüncü kural, fiziksel düzlemde etkili olur ve böylece vücudunun her atomu şevkle ve çabayla alevlenir… Bu ideale doğru “ilerlemek” ya da amaca doğru yol alabilmek yogaya talip olan kişide o kadar derin olmalıdır ki, hiçbir zorluk onu geri çevirmemelidir. Ancak bu nitelik geliştirilip kanıtlandığında ve hiçbir sorunun, hiçbir karanlığın ve hiçbir zaman öğesini engelleyemeyeceği anlaşıldığında, kişinin bir Üstadın öğrencisi olmasına izin verilir. Alevli çaba, istikrarlı, ısrarlı özlem ve ideal vizyona kalıcı sadakat, öğrenciliğin olmazsa olmazlarıdır.
Meditasyon yapmak ve adımlarımızı bizden önce buralardan yürümüş sayısız varlığın ayak izlerine göre atmak öğrenciliğin doğasını parçasıdır. Yoldaki derinliği, yüksekliği ölçmeli ve kendimizi zorlu tırmanışlara alevli, yüksek özlemler içinde hazırlamalıyız.
Bilgi ve Kayıt İçin
0545 387 40 44
Sosyal Medya ve Diğerleri İçin
https://linktr.ee/isiginmucevherleri

Mia Kids Cartoon Channel

Yetişkenler olarak çocuklarımızı eğitme sorumluluğumuz var. Bu sorumluluğu kurduğu “Mia Kids Cartoon Channel” ile hayata geçiren Şule’nin hikayesini paylaşıyorum sizinle.

Aslında şu anda kanal daha yeni ancak Şule’nin seslendirme yeteneği ve çocuklara yaklaşımı potansiyelini belli ediyor. Belki sizler de Şule ve kanalıyla tanışmak, yaptığı işlere destek olmak isteyebilirsiniz.

Çocuklarımızın geleceğine destek olmak için yaptığımız işlere bir yenisinin eklenmesinden dolayı hem umutluyum hem de mutluyum. Maia’da görüşmek üzere!

 

Güncenin Çevirisi

0

Mehmet’le rüya gibi bir gecede Mozambik’te bir sahilde tanıştık. Dilbilimciydi. Epeyce içtiğimiz bir gece, yanından hiç ayırmadığı çantasından papirüsü andıran bir tomar çıkarıp “Bizden yüzlerce yıl önce yaşamış bir savaşçının güncesinden kalanlara bakıyorsunuz.” dedi. Heyecanlanmıştık. Yazıyı okumayı başarmış mıydı? Cevabı evet oldu. Ondan bizimle paylaşmasını istedik. Ruloyu büyük bir titizlikle açıp, gözlüklerini taktı.

Dağları ufukta bıraktıkları çizgilerden görüyorum. Geriye kalan her şey, gri, geçirmesiz bir sisin ardında kaybolmuş. Büyük efendimiz için kurban edileceğimiz gece çevremizi bir uğultu sarmış. Lacivert bir aşılamazlık içinden bize bakıyorlar. Biraz sonra öldürüleceğimizi biliyor ve maskelerin ardında yüzlerini gizliyorlar.

Benimse içimde dağların ardına doğru çekilen bir şeyler var. Uzaklaşmak isteği, kaçmak ve kurtulmak isteği, davulların sesini bastıracak bir şiddetle kanımın atışını tutuşturuyor. Bu birazdan sonlanacak faniliğimden soyunmak istemeyen ruhumun derimi bir tutkuyla sahiplenmesinin sesi olmalı…

Kurtlar, filler, geyikler… Sürüler… Hiçbir sürü, liderinin ölümünün ardından onu öte dünyada koruyacak ölülere ihtiyaç duymuyor. Hiçbirinin öte dünyaya geçerken ardında koruyucu savaşçıları yok. Yanan ateşlerden gözlerim kamaşırken yan yana dizilmiş bekliyoruz. Birazdan kurban edilecek olan kırk savaşçı, krallığın geleceğini güvenceye almak için dizildikleri sırada büyük ayinin ortasında sallanıyor, atılan çığlıklarla sarsılıyor ve titriyor.

Bense, bu arada, sıranın dışında kaldığımı, safımı kaybettiğimi görüyorum. Bir adım atmalı ve yerime dönmeliyim. Oysa sanki mıhlanmışım, bir kayaya dönüşmüşüm, kımıldayamıyorum. Orman, hemen ardımda yumuşacık serinliğiyle beni çağırıyor.

Gözlerinden süzülen yaş, bence efendimizin ölümü için tutulan yastan değil. Belirsizliğin geçmesi için duyulan özlemin bir parçası. Kimsenin kralın öte dünyada yapacağı yolculuğu önemsediğini sanmıyorum. Krallığın gücünün öte dünyada sürmesi kimseyi ilgilendirmiyor. O çevresinde yanan ateşlerle bir kaidenin üstünde yatıyor. Yalımlar bedenini sardıkça, kadınların yas çığlıkları şiddetlendikçe, koruyucularının titremeleri, soluksuz ve çirkin görünüyor.

Ancak bedenim bir ağaca çarptığında ormanın sınırında olduğumu anlıyorum. Kimse görmeden ormana süzülüyor ve kaçmaya başlıyorum, derinliklere doğru, sessiz ve hızlı.

Efendimiz öte dünyada bizi tanısın diye alnımıza beyaz bir halka çizilmişti. Biz bu dünyada olduğu gibi öte dünyada da ona sadık kalacaktık. Seçilmişlerdik. Krallığın gelecekteki varlığı bize bağlıydı. Kötü ruhlardan onu koruyacak, krallığın geleceğinin müjdecisi olarak kurban edilecek kırk savaşçı. Çığlıklar, ağıtlar ve davulların sesi geride kaldığında bir ırmağın kenarında durup yüzümü yıkadım. Alnım, benim olana kadar yıkadım. Kralımızı ve krallığımızı geride bırakana dek yıkadım.”

Hepsi bu kadar.” diyor Mehmet.

Aman Tanrım hem çok korkunç hem çok etkileyici, bir hazine bulmuşsun, ödülleri toplarsın artık, müthiş.” diye birbiri ardına aklımızdan geçenleri söylerken yüzlerce yıl önce kralı için kurban olmamayı seçmiş bu savaşçının neredeyse bizi büyülediğini düşünüyorum. Prometheus’a benziyor ama onun gibi bir efsane değil, gerçek. İnsanlığın öncülerinden biri. Kadehlerimizi onun için kaldırıyoruz. Büyük bir coşkuyla tebriklerimizi sıralarken Mehmet’in dalgınlığı gittikçe artıyor. Bir süre sonra dayanamayıp aklından ne geçtiğini soruyoruz.

Biliyor musunuz?” diyor. “Çeviriyi bu haliyle yayımlamak istemediler. Tırnak içinde, bu kadar vahşi bir toplumda bula bula bunu mu bulmuştum? Bu nedenle günce hâlâ bende ve ben hâlâ buradayım.”

Olsun,” diye gülümsüyoruz. “Senin alnın açık. Yaptıklarının acısını öte dünyada çekecek olanlar onlar.” Mehmet’in öte dünya diye bir inancı olmadığını biliyorum. Söylediklerimiz onun için hiçbir anlam ifade etmeyecek. Olsun. Elindekini milyonlara satabilir, çok rahat bir hayat yaşayabilir. Yine de yapmayı düşündüğünün bu olmadığını anlaşılıyor… Bir süre ne söyleyeceğimizi bilemeden kendimizi gecenin sessizliğine bırakıyoruz.

Mehmet bir sigaraya yakıp tumbaların oynak ritimlerine eşlik eden birkaç tıngırtı çalıyor. Aklından geçenleri düşündüğüm sırada, “Bulduğum günceden yüzyıllar sonra ben de başka bir biçimde kurban olmayı seçmediğimden ve bir yalanı da kabul etmediğimden şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. Eskiden yüzünü yıkayıp biraz uzağa giden kurtuluyormuş. Şimdiyse gerçek diye sunulan yalan rüzgarından kaçmak neredeyse imkansız ama yine de bir şey bulacağım.” diyor.

Hint Okyanusu Mozambik Boğazı’nın yakamozlu suları her zamanki gibi kıpırdanırken savaşçının kendinden yüzyıllar sonra bir insana yol açtığı Mehmet’in duruşundan bile okunuyor.