Ana Sayfa Blog Sayfa 18

Sıradışı bir roman: Ulysses

  “Her şeye rağmen güncelliğini ve gizemini korumaya devam eden Ulysses
neden bu kadar önemlidir?”

İrlanda’da ve tüm dünyada her yıl James Joyce’a ve Ulysses‘e adanmış özel bir gün vardır. Bloomdays olarak anılan bu özel gün 16 Haziran’dır. Bunun nedeni Ulysses’in kahramanı Leopold Bloom’un 16 Haziran 1904’te günün ilk ışıklarıyla başlayıp gece yarısına kadar süren tek bir gününü konu almasına dayanır. O halde biz de bu Bloomdays’te James Joyce’u ve onun ölümsüz eseri Ulysses’i bir daha analım.

Sıradan bir adamın sıradan bir gününü konu alan Ulysses edebiyatın en zor okunan kitaplarından biri olarak kabul edilmektedir. Ulysses’in okunmasındaki bu güçlüğün birçok nedeni vardır. Bu nedenler aynı zamanda Ulysses’in neden okunması gerektiğini de ortaya koymaktadır.

Ulysses üzerinde çok fazla tartışılmış bir eserdir. Hakkında bir o kadar da makale, tez, kitap, araştırma yayımlanmıştır. Her şeye rağmen güncelliğini ve gizemini korumaya devam eden Ulysses neden bu kadar önemlidir?

Joyce, Ulysses ile postmodernizmin kapısını çalar.

James Joyce tarafından yazılan Ulysses edebiyatta modernizm akımının en güçlü örneği görülmesinin yanı sıra postmodern romanın da başlangıcı sayılmaktadır. Hatta bu konuda tartışmalar devam ederken kimileri bu soruna çözüm bulmak adına Ulysses’i ‘öncü postmodernist’ roman olarak tanımlamaktadır.

Joyce’un yedi yılda yazdığı Ulysses, tek bir günü anlatır ve kitabın aslına uygun olarak basılması da ancak seksen yıl sonra mümkün olur.

James Joyce, Ulysses’i 1904 yılında Zürih’te yazmaya başlamıştır. Ulysses, 1918’de Little Review adlı bir Amerikan dergisinde dizi halinde yayımlanmaya başlamış, ancak açılan dava nedeniyle dizi yarım kalmıştır. Eser, kitap olarak ilk kez 1922’de Paris’te basılmıştır. Eserin bu baskısı dizgi hatalarıyla doludur. Ulysses’in aslına uygun olarak hataların düzeltilmiş hâli, ancak 1984 yılında basılabilmiştir.

Ulysses, Odysseia’nın modern ve ironik bir alegorisidir.

Ulysses adını, Odysseia’nın kahramanı olan Odysseus’un Latincesinden almaktadır ve on sekiz bölümün çelişkisi Homeros’un eseriyle eştir, bölüm başlıkları aynıdır. Eliot’ın deyişiyle, “antikite ile çağdaşlığı sürekli bir paralellik içinde ele alır.”

Dublinli üç insanın ömürlerindeki bir tek gününü yani 16 Haziran 1904 Perşembe gününü anlatan Ulysses, Homeros’un Odysseia’sını yirminci yüzyılın başlangıcındaki Dublin’e taşımaktadır. Romanın kurgusal temelini Homeros’un Odysseia adlı eseri üzerine kuran yazar, oluşturduğu karakterlerle okura kendi yaşamını ve düşüncelerini aktarır. Romanın başlıca kahramanları, gazete ilan bürosunda çalışan «Leopold Bloom» Odysseus ile, karısı «Molly Bloom» Penelope ile ve «Stephen Dedalus» da Odysseus’un oğlu Telemakhos ile benzeştirilmiştir.

Ulysses, kendinden önce dile getirilmiş olgu, olay ve fikirlere ait pek çok sembole, tekniğe, anlatıya ve zihin akışına ev sahipliği yapmaktadır.

T.S. Eliot’a göre Joyce, on dokuzuncu yüzyılı bitiren adamdır.

T.S. Eliot, Ulysses’i okuduktan sonra Virginia Woolf’a Joyce’un “on dokuzuncu yüzyılı bitiren adam” olduğunu söyler. Joyce’un yapıtlarında dönemin çığır açmış fiziksel buluşlarından, zaman anlayışındaki değişimlerden, psikanalizden etkiler görülmektedir. O zamana kadar pek de görülmemiş bir teknik ve üslupla yazan James Joyce, aslında çok fazla alegoriye, simgeye, gizemciliğe ve elbette en önemlisi bilinç akışı denilen tekniğe başvurmuştur. Kullandığı dil oldukça zorlayıcıdır.

Ulysses, toplam 18 bölümden oluşmaktadır. her bölüm farklı bir teknik ve üslupla yazılmıştır. Örneğin; 15. bölüm bir oyun, 13. bölüm ucuz aşk romanı, 12. bölüm tuhaf, abartılmış müdahalelerle dolu, 11. müziğe benzeme amacıyla ses öykünmesi, tekrar ve ses yinelemesi, 18. ise tamamen bilinç akışıdır.

Modernizmle birlikte romanın anlatımında insan gerçekliğini aracısız vermek amacıyla yeni bir teknik olarak kullanılmaya başlanan bilinç akışı karşımıza çıkmaktadır. Modern edebiyatın öncü yazarı James Joyce, Ulysses adlı romanında bu yeni tekniğin ilk olgun örneklerini vermiştir. Türk edebiyatında ise Oğuz Atay, 1970 yılında yayımlanan Tutunamayanlar romanında bu tekniği kullanmıştır.

Bilinç akışı tekniğiyle bir karakterin zihnine girildiğinde, dilin aygıtlarıyla kurulan, ancak bir akış halinde olan, bazen gizemli veya fantastik gibi, bazen de bir sembolist şaire veya deliliğin sınırlarını zorlayan birine ait karmaşık ve özel bir dünyada bulunulduğu izlenimi uyanmaktadır. Bilinç akışı tekniği yazara zaman kavramının sınırlayıcılığından kurtulma ve geleneksel dil kullanımının dışına çıkma imkânı sağlamıştır.

Edel’e göre Joyce 1887’de yayımlanan Eduard Dujardin’in Les Lauriers Saint Coupes adlı romanını okumuş; bu romanın ilk cümlesinden son cümlesine kadar kendini, başkahramanın zihninde bulmuştur. Kendisine sorulduğunda Joyce da bilinç akışını Dujardin’in romanına borçlu olduğunu söylemiştir.

Dublin’de gezerken Bloom’u arar gözler.

Joyce, “Bir gün Dublin yıkılırsa bu romana bakıp yeniden yapılsın diye yazdım.” demiştir. Gerçekten de Ulysses’te Dublin’in doğası, evleri, sokakları ve binaları detaylı bir şekilde yer alır. Ayrıca Joyce bizi öyle ustalıkla Bloom’un zihninin içerisine sokar ki bir müddet sonra Dublin’de gezerken Bloom’la her an karşılaşacakmışçasına insanın gözleri onu arar hale gelebilir. Bu da bir insanın sadece zihnindekileri aktararak, onu ete kemiğe bürünmüşçesine bize sunan Joyce’un ustalığının göstergelerinden biridir.

Joyce, Ulysses ile kahramanlık sayfasını kapatır.

Joyce’un Ulysses’i yazmaya başladığı zamanlara yani 1904 ile 1922 yılları arasına baktığımızda öncelikle bütün sanat dünyasını etkileyen Freud’un izine rastlarız. Freud’un psikanaliz, bilinç altı, rüyalar gibi birçok çalışmasından etkilenen sanat dünyası peş peşe çağını aşan eserler yaratmaya başlamıştır. 1903 yılında Marcel Proust 20. yüzyıla damga vuran ve çığır açan kitap serisi Kayıp Zamanın İzinde’yi yazmaktadır. Plastik sanatlarda Kübizm, Fütürizm, Süprematizm, Dadaizm, Konstrüktivizm  ve Sürrealizm gibi akımlar görülmektedir.

“Painting Ulysses” exhibition- “Cyclops” by Aidan Hickey

Tüm bunların yanında sanayileşme olabildiğince hızla ilerlemektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da bilinen dünyanın tüm değerleri tamamen değişmeye başlar.

James Joyce, Ulysses ile Birinci Dünya Savaşı’yla yükselen ve dayatılan “kahramanlık” söyleminin karşısında durarak sıradan bir insanın sıradan bir gününü konu alır. Üstelik romanını dayandırdığı kaidenin, dünyanın ilk ve en önemli kahramanlık destanı Odessia olması da bu noktada şaşırtıcıdır.

Odysseia’nın kahramanı Odysseus keskin zekası ile ünlüdür. Keza Truva Savaşı’nın kazanılmasındaki en büyük etken de Odysseus’un bu zekası olur. Fakat 10 sene sonra savaş bitip de Odysseus eve dönmek üzere yola koyulduğunda başına gelmedik şey kalmaz. Ancak 10 yıl süren büyük maceralar sonucunda evine ulaşabilir. Böylece Odysseus’un evine dönebilmesi tam yirmi sene sürer.

Odysseia destanı aslında tanrılar dünyasıyla yani doğa üstü şeylerle mücadele döneminin kapanıp, insanın asıl mücadelesinin doğa ile başladığını vurgulamak ister gibidir.

Ulysses’in ana karakteri Bloom ise sıradan bir adamın sıradan bir gününün sıradanlığını konu alır. Bu noktada Joyce, Ulysses ile aslında akılcılık çağı olarak da bilinen yaşadığı dönemi yansıtır ve pozitivizmin sıkıcılığını Ulysses ile vererek, artık insanın asıl mücadelesinin doğa veya doğa üstü şeylerle değil, sadece zihniyle olduğu gerçeğini de yüzümüze çarpar.

“İnsanlar bu kitaptan ahlak dersleri çıkaracak diye korkuyorum, oysa içinde tek bir ciddi satır bile yok.” –James Joyce

Ulysses’te dönemine göre oldukça radikal söylemler vardır. Yer yer mühtehcen bir dil, dinle ilgili eleştiriler ve hatta inançsızlık söylemleri, Bloom’un karısı Molly’nin sadakatsizliği gibi… Nitekim 1918’de ilk bölümleri Amerika’da The Little Review edebiyat dergisinde tefrika edilirken yasaklandı. 1919’da The Egoist dergisinde bölümler yayımlanırken, müstehcenlik nedeniyle 1936 yılına kadar İngiltere’de de yasaklandı.

Ulysses’in alaycı ve muzip bir yanı da vardır. Eserde kinayelere, şakalara ve kelime oyunlarına da sıklıkla rastlanır.

Joyce’un gelecek öngörüsü neydi?

Ulysses’te Bloom’un ardından en önemli diğer karakter Stephen Dedalus’tur ve Stephen, Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi kitabının da ana karakteridir. Bu kitap aslında Joyce’un otobiyografisidir. Bu noktada Ulysses’teki Stephen aslında Joyce’dur.

Joyce, Stephen Dedalus’u düşünce bakımından “sanat”ı temsil eden genç bir adam olarak anlatırken; Leopold Bloom karekterini ise okurun karşısına “bilim”i temsil eden Yahudi bir reklam toplayıcısı olarak çıkarır. Buna göre Stephen daha soyut bir bakış açısına sahipken, Leopold ise somut bir fikirsel düzlemde ilerlemektedir.

Acaba Joyce, Stephen’i sanatı temsil eden genç bir adam olarak ele alırken, bize Bloom’la beraber pozitivizmin katı gerçekliğinin kalesinin yıkılıp, insanlığın geleceğinin soyut bakış açılarına göre şekilleneceği mesajını mı vermek istemişti? Yoksa postmodernizmin ayak seslerini mi duymuştu Joyce?

Keza Joyce’un çağdaşı yazar Wirginia Wolf’un postmodernizmin başlamasına büyük katkılar sağladı da bir gerçektir. Wirginia Wolf’a göre gerçeklik dışta değil, insanın içindedir. Asıl gerçeklik insanın duyguları, düşünceleri ve hayalleridir. Bu nedenle Joyce da Wolf gibi bize gelecekle ilgili öngörülerini aslında çok önceden eserleriyle yansıtabilmeyi başarabilmiş bir yazardır.

“Painting Ulysses” exhibition – “Dignam’s Funeral” by Aidan Hickey

Ölümsüzlüğü garantilemek için…

Ulysses’i okumak için öncelikle Homeros’un Odysseia’sı, Dante’nin İlahi Komedya’sını ve Shakespeare’in Hamlet’ini de okumak oldukça önemlidir. Ayrıca Joyce’un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi adlı kitabını da… Çünkü Joyce sık sık bu eserlerin izlerini bize aktarır ve eğer konuya hakim değilsek, o kısımları anlama imkanımız oldukça azalmaktadır. Fakat bununla da bitmez. Eski Ahit, İngiltere ve İrlanda tarihi ve birçok ezoterik öğreti de Ulysses’te fazlasıyla yer almaktadır. Üstelik bunların çoğu, bölümlere üstü kapalı olarak yerleştirilmiştir. Bu ve bunun gibi birçok detay, Ulysses’in bir bulmaca çözer gibi okunmasının altında yatan ana nedenlerdir.

Nitekim Joyce’da bir söyleşi de şöyle demiştir: “Ulysses’in içine o kadar çok bilmece, bulmaca, gizem ve muamma koydum ki, bu profesörleri yüzyıllarca meşgul tutacak ve ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.(Richard Ellman, James Joyce Biyografisi)

Şuna şüphe yok ki Ulysses, üzerinde en fazla kafa yorulan eserlerden biri olmaya hâlâ devam etmektedir ve sadece bununla bile Joyce kesinlikle ölümsüzlüğü garantilemiştir.

* Ulysses – James Joyce – Yapı Kredi Yayınları

** Ulysses ve Tutunamayanlar’da Bilinçakışı Tekniği – Serdar ODACI

7M

Akra Caz Festivali’nde Flamenko Rüzgarı

Saksafon ve flamenko vokalini tek vücutta buluşturan, caz ile flamenko arasında olağanüstü bir köprü kurmayı başaran Antonio Lizana, Akra Caz Festivali için özel oluşturduğu “Flamenco Ensemble” projesini ilk kez Antalyalı sanatseverlerle buluşturdu.

Festivale özel enerjik doğaçlamaları, nefes kesen dansları ve derin şarkıları ile Akra Caz sahnesinde yer alan “Antonio Lizana Flamenco Ensemble”, izleyenlere yağmur eşliğinde unutulmaz bir gece yaşattı.Antonio Lizana Flamenco Ensemble konseri öncesinde ise “Neşet Ruacan Quartet”festival sahnesindeydi.

“Antalya fotoğraflarda gördüğümüzden daha güzel!”

Lizana; “Antalya’ya ilk defa geliyoruz ve Antalya fotoğraflarda gördüğümüzden daha güzel. Bu kadar kalabalık bir seyirciyle bu muhteşem atmosferde Akra Caz sahnesinde buluşmak bizler için olağan üstü bir deneyimdi. Bu gece şarkılarımızı bizlerle söyleyen siz dinleyicilerimize ve bu fırsatı bize veren Akra Caz Festivali’ne çok teşekkür ederiz.” dedi.

 

Akra Hotels tarafından düzenlenen, Türk Hava Yolları’nın ulaşım sponsoru olduğu 5. Antalya Akra Caz Festivalişimdiye kadar Igor Butman, Fantine, Moskova Caz Orkestrası, Akra Jazz Band, Imany, Deli Bakkal, Kokoroko, Önder Focan Group ve China Moses gibi isimleri ağırladı. Festival; August, Kick The Switch, Afrolojive Onat Murat Trio’nun sahne alacağı “Akra Genç Caz”, Mark Eliyahu, Esra Kayıkçı Band ve Fazıl Say konserleri ile 18 Haziran’a kadar sanatseverlerle buluşmaya devam edecek.

İzmir’de yeşil girişimcilik eğitimi gerçekleşecek…

Pandemiyle birlikte her şeyin ne kadar da sınıfsal olduğunu bir kez daha anlayıp sömürü üzerine kurulu ve nasıl yaşamamız, ne yememiz gerektiğini söyleyen kapitalizmin iklime, doğaya yaptıklarını daha çok fark edince herhangi bir konuda düşünürken ekonomi temelli ilerlemek değişimin bir parçası gibime geliyor. O yüzden yeşil ekonomi, girişimcilik tarzı yaklaşımları oldukça değerli buluyorum.

Bunun için 16 Haziran tarihinde İzmir’de verilecek Yeşil Girişimcilik Eğitimi alana ve katılımcılara katkısının olacağına inandığım bir etkinlik. Eğitimin katılım formundaki eğitim ile ilgili bilgiler ise şu şekilde “*Yeşil Girişimcilik eğitimi, Green Focus for EntreComp projesi kapsamında 18-35 yaş arası gençler için düzenlenmektedir.
*Eğitim 11:30-15:30 saatleri arasında İzmir Bademler Doğal Yaşam Köyü’nde gerçekleştirilecektir. Eğitime tam zamanlı katılım beklenmektedir.
*Kontenjan 25 kişi ile sınırlıdır. Kayıt için formu doldurmanız gerekmektedir.
*Programın detayları ve ulaşım bilgileri hakkında bilgi paketi, başvuru sonrası katılımcılara iletilecektir.”

Eğitime kayıt için formu kullanıp belirtildiği üzere sonrasında detaylı bilgi elde edebilirsiniz: https://docs.google.com/forms/d/e/1FAIpQLSdC_EZ-HM9niJOkPiBtFQsF2ykT7sWqU0g2mvaLCI0QtqcTqg/viewform 

 

 

ÇOK RİCA EDİYORUM

0

 

Bakın, ben dramaların hatta romantik komedilerin ayrılık, kavga, küslük sahnelerine dayanamam. İleriye sararım o sahneler bitsin diye.  Kavuşma, barışma sahnelerini ise defalarca izlerim. Hepsini değil ebette. Hayranı olduğum oyuncuların gözlerinde, dudaklarında istediğim aşkı, parıltıyı gördüğüm tüm sahneleri tekrar tekrar ve tekrar izlerim. İzlerken gözlerimin arkasından ense köküme oradan tüm vücuduma bir şey, yakan bir şey yayılıyor. Sonra bir karıncalanma başlıyor tatlı, sıcak. Dört beş dakika sürüyor en fazla. Sonra işime gücüme dönüyorum elbette. Kocam bunun bağımlılık olduğunu söylüyor. Sanmıyorum. Bağımlı olan biri hayatını mahvetmiş demektir. Benim mahvolmuş bir hayatım yok. Mükemmel bir hayatım da yok. Kimin var ki? 

Kaçıncı kat burası? Yirmi yedi, evet. Sitemizin havuzu ne kadar küçük görünüyor buradan. Mendil gibi, gözyaşı gibi neredeyse. Düşünsenize, sorsalar komşuyuz deriz. Psikiyatrist Doktor Yavuz Şan.  Belki havuz başında karşılaşmışızdır. Belki kocamla birlikte sırtımızı bronzlaştırırken siz böyle gömlekli pantolonlu ayakucumuzdan geçip gitmişsinizdir. Nasıl rahat ve mutlular diye içinizden geçirmişsinizdir belki? Haklısınız, konumuz siz değilsiniz. Aslına bakarsanız niye burada karşınızda konuşmaya devam ediyorum hiç bilmiyorum. Kocam son bir kez bunu denememizi istedi. Çocuğumuz için denemeliymişiz. Beraber gidelim danışalım doktor beye dedi ama ben istemedim. Tek başıma konuşmak bile bu kadar yorucuyken bir de birbirimizin laflarını mı dinleyeceğiz? Size de zor… Niyet mi okuyorum şu anda? Olabilir… 

Kocam istiyor ki birlikte hep mutlu olalım. Hayattan bu şekilde keyif alalım… Benim bu hayattan hiçbir alacağım yok doktor bey. Sadece önüme engel çıksın, yorulayım istemiyorum, o kadar. İşimi de bu yüzden değiştirdim. Nikâh memuruyum ben. Önceden? Önceden araziye çıkardım. Jeoloji Mühendisiyim. Mutluydum açık havada olmaktan. Kulaklarımın üzerinin sıcaktan su toplamasından, soğuktan ellerimin çatlamasından mutluydum, gerçekten. Annem ve babam mutlu değildi. Hele babam… Yoruluyorsun kızım, yüzüne hasret kaldık kızım derdi rahmetli. Annem daha doğrucudur; nasıl olsa yerin altına gireceğiz ne gerek var kendini bu kadar paralamana derdi. Bir gün değil, üç gün değil… Tıkadım kulaklarımı. Okulumu da bitirdim, işe de girdim. İyi de para kazanıyordum. Annemle babam sabah işe giderken beni uğurlardı. İkisi birden. Köşeyi dönüp beni göremez hale gelince kapatırlardı kapıyı. Araziye gideceksem, üç beş gün eve gelmeyeceksem apartmanın kapısına çıkıp yolcularlardı beni gözyaşlarıyla. Bir seferinde, ben sahadayken annem evde düşüp bileğini kırmış. Ameliyat, alçı falan derken baktım olmayacak bir ay senelik izin aldım.  Doktor Bey,  ameliyat olan, bileğinin zonklamasından ağlayan kadın gitti, yerine evde uçarcasına dolaşan taze gelin geldi sanırdınız. Sağlam elini kırık bileğine destek ederek bana mantı açmaya bile kalkmıştı rahmetli. İşin tuhafı onların mutluluğu bana da geçmişti. İstifa ettim işimden. Benim bir aylık senelik izin oldu mu size altı ay… Şöyle geriye dönüp bakıyorum da yaşamımdaki en huzurlu günlermiş. Mutlu demiyorum bakın. Huzurlu.  Alabildiğine başaklarla dolu, masmavi gökyüzünün altında, sapsarı salınan başaklarla dolu bir ovayı seyretmek gibi bir huzur. Saatlerce baksanız bile nabzınızın atışını değiştirmeyen ama içinizin hafiflemesini hissetmeniz gibi bir şeyden bahsediyorum. 

Okuldan bir arkadaşım belediyede çalışıyordu. Nikâh memuru alınacağını o haber verdi öyle geçen günlerimin arasında. Hiç beklemiyordum alınacağımı ama aldılar beni işe! Annemle babam ne yapacaklarını şaşırdılar sevinçlerinden. Annem henüz tam iyileşmemiş bileğiyle koca kazan aşure kaynatıp bütün apartmana, sokağa dağıttı. Taş toprak yerine hep mutlu insanları görecekmişim, mesai saatim belliymiş, bundan iyisi can sağlığıymış… Eski kocamla da, bu benim ikinci evliliğim, yeni işimde tanışmıştım. Belediyenin yanındaki banka şubesinde müdür yardımcısıydı. Öğlen tatillerinde aynı kafelerde yemek yerken tanıştık ortak arkadaşlarımız da varmış, tesadüf. Evlendik. Nabzımın atışını değiştirebilen ilk erkek hatta ilk insandı. Nedense beni gün günden daha mutlu, rahat yaşatmak gibi bir isteği vardı. Sonu gelmez para hırsının paravanı olduğumu çok sonra onu evimizin yatak odasında tavana asılı halde bulduğumda anladım. Kucaklayıp indirdim hemen. Yatağa yatırdım. O gün gece bir düğüne gitmiştim nikâh kıymaya. Biliyordu. Döndüğümde her şey için çok geçti. Cenaze işlerinin hepsini tek başıma hallettim. Ne kendi aileme ne de onun ailesinden birine haber verdim. Kimse bilmezse o ölmemiş olacaktı. Tek düşünebildiğim buydu. Olmadı tabii. Bir hafta kadar sonra cümle âlemin haberi oldu. Eski kayınvalidem ve kayınpederimle mahkemelik olduk. Kendi annem ve babam bana küs rahmetli oldular. 

Sonra ne mi oldu? Hiç. Ben nikâh kıymaya, mutlu insan yüzleri görmeye devam ettim. En çarpıcı gülümsememle mutluluklar diledim. İşte o nikâhların birinde şahitlerden biri benim gülümsememe âşık olmuş. Hayatında böyle heyecan duymamış. Köşe bucak kaçtım görüşmemek için. Yakalandım. Çünkü beni en zayıf yerimden yakaladı. Nasıl öğrendiyse benim davalık olduğumu öğrenmiş. Sessiz sedasız çözdü bu kördüğümü. Dingin zamanlarıma döndüm sayesinde. Evlenelim dediğinde kaçacak yerim kalmadığı için kabul ettim. Çocuk bile doğurdum bu yaşımda o istediği için. 

Vaktimiz doluyor, farkındayım. Oğlumuz var, beş yaşına yeni girdi. Yeni yaşıyla beraber keşfettiği ve adını koyamadığı bir sürü duygusu var. Uykusu ağır bir çocuk. Okula giderken de çok huysuzlanır. Benim ağlamaya tahammülsüzlüğümü bildiği için sabahları o uyandırıp hazırlar oğlanı okul için. Ne zamandı tam hatırlamıyorum ama benim içimdeki dinginlik yerini kesif bir karanlığa bıraktığına göre epey olmuş; eşim oğlanı uyandırdıktan sonra her zamankinden daha çok kızmış bağırmış babasına uyandırdı diye. Çünkü rüyasında Elif’i görüyormuş tam elini tutmak üzereymiş… Sizin anlayacağınız âşık olmuş bizim oğlan ama aşkın ne olduğunu bilmediği için çareyi kızıp bağırmakta bulmuş… Güldüm geçtim ama kocam o günden beri farklı bir adam oldu çıktı. Durmadan âşık olmak üzerine sohbet açmaya çalışıyor. Bana hâlâ âşık olup olmadığını sorguluyormuş. Önce sustum. Duymazdan geleyim dedim. Böylelikle kafasındaki sorular hiç sorulmamış gibi olur diye düşündüm. Olmayacağın bile bile gene de umut ettim. Soruların, sorgulamaların sonu gelmedi. En sonunda, “ne önemi var âşık olmanın?” diye ben ona sordum. Ve işte bu soru yüzünden karşınızda oturuyorum doktor bey. Sizden rica ediyorum onu ikna edin lütfen. Lütfen, aşık olmanın bir önemi olmadığına kocamı ikna edin. Dinginliğe çok ihtiyacım olduğunu da söyleyin n’olur…

Proje Bennu: Sessizlikte Atılan İlk Çığlık

0

Proje Bennu, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi İletişim Tasarımı ve Yönetimi bölümü son sınıf öğrencilerinin bitirme projesi olarak üniversiteli genç kadınlara yönelik psikolojik şiddetin görünmezliği ve bilinmezliğine dikkat çekerek kadına yönelik psikolojik şiddetin farkındalığına ulaşmak üzere üretilmiştir. Çalışmalarına devam eden proje ekibi, proje kapsamında Instagram ve Google Meet üzerinden canlı yayınlar, projenin web sitesi üzerinden bilgilendirici blog yazıları ve şiddet mağduru kişilerin seslerini anonim şekilde duyurabilecekleri bir platform kurgulamışlardır. Ayrıca, projenin etkinliklerinin ve bilgilendirici içeriklerinin bulunduğu bir Instagram hesapları da bulunuyor.

Proje, adını mısır mitolojisindeki bennu kuşundan alıyor

Proje Bennu, ismini Mısır mitolojisindeki Bennu kuşundan alan, üniversiteli genç kadınlara yönelik psikolojik şiddetin görünmezliği ve bilinmezliğine dikkat çekmeyi amaçlayan farkındalık projesidir. Bennu, Mısır mitolojisinde Güneş Tanrısı Ra’nın ruhuna sahip olduğu, yaratılıştan önce de var olan Nun sularının üzerinde uçtuğu ve bir kayaya inerek yaratılışın doğasını belirleyen çağrı için çığlığı attığı söylenen kuştur. Bennu, aynı zamanda, yeniden doğuşun da simgesidir.

Proje Bennu psikolojik şiddetin varlığına dikkat çekmek istiyor

Bu gönderiyi Instagram’da gör

BENNU (@proje.bennu)’in paylaştığı bir gönderi

Günümüzde şiddet, fiziksel ve diğer birçok boyutuyla maalesef devamlı gündemde. Peki şiddet sadece fiziksel olarak mı gerçekleşir? Proje Bennu ekibi, bu sorudan yola çıkarak şiddetin somut olmayan hallerine farkındalık yaratıyor. Ekip mağdurların yaşadıkları psikolojik baskılardan kurtulmaları için bir öncü olmayı hedefliyor.

Anketler gerçeği göz önüne serdi

Ekinin sürdürdüğü anket çalışmalarında, katılımcıların birçoğunun fiziksel şiddet dışındaki şiddet türlerine ilişkin fikrinin olmadığını gözlendi. Bununla birlikte, açık uçlu sorulara verilen yanıtlarda, fikir veya ön bilgi olsa bile bunların kalıplaşmış yargılarda kısır kaldığı gözlemlendi. Örneğin, “psikolojik şiddet nedir”e verilen yanıtların, mobbing ve genel tanımıyla flört şiddetini içermesi bağlamında bir önbilgiden söz etmek mümkün olsa da proje kapsamında öngörülen “görünürlük ve bilinirliğin eksikliği” fikrinin anketlerle de desteklendiği ortaya konuldu.

Psikolojik şiddet mağdurları seslerini duyuracak alan bulamıyor

Proje süresince fark edilen asıl nokta, psikolojik şiddet mağduru genç kadınların seslerini duyuracak alan bulamamaları ve yaşadıkları durumları anlamlandıramadıklarıydı. Etkinlikler süresince ve yapılan anketler doğrultusunda, maruz kaldıkları şiddeti tanımlayamadıkları için kendilerini sorguladıklarını ve bir “şiddet mağduru” olduklarının farkında olmadıkları gözlemlendi.

Herkül’ün 12 Görevi ve Astroloji Çalışmaları

Işığın Mücevherlerinden astroloji ve mitoloji takipçilerini sevindirecek bir haberi sizlerle paylaşıyorum.

Mitra yayınevinden bu hafta çıkacak olan Herkül’ün 12 görevi ve Astrolojik Yorumları kitabıyla birlikte çalışmalar başlayacaktır. Biraz daha detaylı olmak gerekirse:

Neden Herkül’ü Çalışmalıyız?

Gelişim yolundaki öğrencinin ilerleyişi Zodyak olarak resmedilmiştir.
Zodyak burçları aracılığıyla Herkül’ün görevleri ve sınavların doğası kendini göstermiştir.
Herkül’ün ilerlemesi onunla sınırlı değildir, yoldaki öğrenciler olarak, hepimiz her burcun derslerini kendi hayat konumumuza göre değerlendiririz ve çıkarımlar yaparız.
Herkül’ün burçlar arasındaki yolculuğunu çalışarak burçların/zodyakın fikirlerini ve burçlar aracılığıyla kişiye neler katmak istediklerini daha iyi anlayabiliriz.

Her burcun alt ifadelerini öğrenmeye başlarız ve takım yıldızları ile bağlantı kurarız
ve sonunda Herkül’ün sembolik yolculuklarında bizim için özetlediği derslerle yüzleşmeye başlarız. Her bir görevde, o görevin içindeki zekaları keşfederiz, ışınlarını, gezegenlerini konuşuruz ve ezoterik astrolojiye giriş yaparız. Sembolik ve analojik anlatım dilini kavrarız ve bu diğer sembolik dillerle örtüştüğünü görürüz.

Çalışmalarımız online olarak devam etmektedir. Bize https://linktr.ee/isiginmucevherleri ya da sosyal medya hesaplarımızdan ulaşabilirsiniz.

Imany’den muhteşem konser

Derin sesi, ruhu, folk ve blues esintili besteleriyle, dinleyicilerine farklı ruh hallerini bir arada yaşatan Fransız soul divası Imany, cover şarkılardan oluşan “Voodoo Cello”projesi ile Akra Caz Festivali seyircilerine unutulmaz bir gece yaşattı.

İlk albümü “Shape of a Broken Heart” ile üç ülkede platin plak ödülü kazanarak geniş bir hayran kitlesi edinen dünyaca ünlü sanatçıya bu muhteşem konserde yedi çellist eşlik etti. Imany konseri öncesinde ise dinamik repertuvarları ile Akra Caz Band festival sahnesindeydi.

“Çok yakında tekrar görüşeceğiz!”

Sanatseverlerin büyük ilgi gösterdiği Imany, “Küçük bir kızken hayalini kurduğum tek şey şarkıcı olmaktı. Bunu gerçekleştirmek için gece gündüz çalıştım. Sonra ilk albümümü çıkardım ve o albümdeki ‘You Will Never Know’ parçası beni Türkiye ile buluşturdu ve Türk seyircisi ile birbirimizi çok sevdik.” dedi. Imany, konserin sonunda seyircilerin hep bir ağızdan eşlik ettiği “You Will Never Know” ve “Don’t Be So Shy” hitlerini seslendirdi ve “Çok yakında tekrar görüşeceğiz!” diyerek seyircilere veda etti.

Akra Hotels tarafından düzenlenen, Türk Hava Yolları’nın ulaşım sponsoru olduğu 5. Antalya Akra Caz Festivali,08 Haziran tarihinde, Afrika köklerini Londra ilhamıyla buluşturan ve birbirinden özgün müzisyenlerden oluşan Kokoroko konseri ile devam edecek.

 

5. Antalya Akra Caz Festivali, Igor Butman’la başladı

Caz müziğin ünlü isimlerini sanatseverlerle buluşturan Antalya Akra Caz Festivali dünyaca ünlü saksafon sanatçısı Igor Butman ile açılış yaptı. Bugüne kadar sayısız orkestra ve isimle aynı sahneyi paylaşan Butman’a büyülü sesiyle Fantine ve1999 yılında kurulan ve birbirinden yetenekli müzisyenlerden oluşan Moskova Caz Orkestrası eşlik etti.

Yekta Kopan: “Artık sesi buradan dünyaya yayılan bir festivalimiz var.”

Gecenin açılış konuşmasını yapan Yekta Kopan “Akdeniz’in muhteşem manzarası, Beydağları’nın eşsiz görüntüleri eşliğinde bir kez daha bu festivalde buluşmanın gururunu yaşıyoruz. Birlikte 5 yılı geride bıraktık. Artık uluslararası arenada bilinirliği artmış, sesi buradan dünyaya yayılan bir festivalimiz var. Geçtiğimiz yıl festivalin tüm geliri ile Manavgat’ta bir hatıra ormanı oluşturuldu. Doğanın ve umudun yeşertilmesine sebep olan sizlere çok teşekkür ediyorum. İşte Akra Caz Festivali, bu şekilde şehre dokunduğu için gerçek anlamda Antalya’nın festivali.” diyerek izleyicilere duygu dolu anlar yaşattı.

Seyirciler coşkulu eserler eşliğinde dakikalarca dans etti

Geçtiğimiz yıllarda da Akra Caz sahnesinde cazseverlere unutulmaz anlar yaşatan Igor Butman, konsere seyircileri Türkçe selamlayarak başladı. Butman, “Birkaç gündür buradayız. Dünyaca ünlü caz yarışmalarında sayısız ödülleri bulunan sanatçılardan kurulu orkestramız ile böyle harika bir seyirci için çalmak paha biçilmez!” dedi. Sanatseverler, açılış konserinde muhteşem bir sahne performansına imza atan Butman, Fantine ve Moskova Caz Orkestrası’nı dakikalarca ayakta alkışladı.

 

Türkiye’nin ilk ileri dönüşüm festivali başlıyor

Upcycle İstanbul Art and Design Festival’de atıklara ikinci şans veren tasarımlar, çevre konularını ve sürdürülebilirliği sorgulayan sanat yerleştirmeleri yer alacak.

“Eskiye değer katan dönüşüm” sloganıyla yola çıkan sürdürülebilir sosyal etki platformu Upcycle İstanbul, Upcycle İstanbul Art and Design Festivali’yle ileri dönüşüm hareketini başlatıyor. İleri dönüşümü odağına alan ve sanatın dönüştürücü gücünden faydalanarak kaynakların verimli kullanımı ile ilgili farkındalık yaratmayı amaçlayan festival, sürdürülebilir bir yaşam için dönüşüme hazır herkesi 4-5 Haziran tarihlerinde Müze Gazhane’ye bekliyor.

Sürdürülebilir sosyal etki platformu Upcycle Istanbul, ileri dönüşüm ve kaynakların verimli kullanımı konusunda bilinç oluşturmak, atıkların değerlendirilerek tekrar kullanıma kazandırılabileceğini sanat ve tasarım aracılığıyla göstermek ve her türlü dönüşümün sürdürülebilir çevresel faydalarına dikkat çekmek üzere 4-5 Haziran tarihlerinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinden Kültür AŞ destekleriyle Müze Gazhane’de Upcycle İstanbul Art and Design Festivali’ni hayata geçiriyor. 

“Upcycle You” çağrısıyla bireyi önce kendinden başlayarak ileri dönüşüme çağıran Upcycle İstanbul Art and Design Festivali, sürdürülebilir bir hayatı ve daha yaşanılabilir bir gezegeni dert edinen herkesi beraber hareket etmeye davet ediyor. Sanat ve tasarımın dönüştürücü gücünden ilham alarak gerçekleşecek olan bu festival, kaynakları daha verimli kullanan, sıfır atık prensibini benimseyen ve doğaya saygılı bir topluma dönüşmek için umut oluyor.

İstanbul Art and Design Festivali’nde neler olacak? 

Bilal Yılmaz, Ilgın Seymen, Alper Aydın, Murat Fesih Avcıbaşı, Gamze Eskinazi, Yasemin Sayınsoy  gibi sanatçıların ileri dönüşüm kavramından ilham alarak atıklardan dönüştürdüğü eserlerinin sergilendiği ve performans sanatçısı Gülhatun Yıldırım’ın canlı performans ile katıldığı Upcycle İstanbul Art and Design Festival, aynı zamanda Tetra Pak’ın sıkıştırılmış karton içecek atıklarından imal edilen standlarında Upcycle Bazaar, üniversite öğrencilerinden sürdürülebilir moda sergisi Piknik Works’ten Oğul Öztunç tarafından tasarlanan Türkiye’nin ilk ileri dönüşüm sahnesinde atık malzemelerden enstrümanlarla müzik yapan Fungistanbul konseri gibi çeşitli etkinliklere de ev sahipliği yapacak. Radyo Voyage’ın medya sponsoru olduğu ve müzikleri ile eşlik edeceği festivalde ileri dönüşüm kavramı tüm ayrıntılarıyla konuşulacak, katılımcılara yönelik ileri dönüşüm atölyeleri düzenlenecek.

Atık seramikler sokak tabelalarına dönüşecek

Etkisi Müze Gazhane’yle sınırlı kalmayacak etkinlikler, ilerleyen aylarda İstanbul sokaklarının da dönüşümüne öncülük edecek. Dünyanın sanat ve tasarımla daha iyi bir olacağını savunan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin (KTSM) (ktsm_org) öncüsü olduğu “İyi Bak Dünyana” hareketi kapsamında, sonbaharda, Upcycle İstanbul Platformu ileri dönüşüm sokak tabelaları projesi hayata geçirilecek. KTSM’nin odak alanlarından biri olan seramiği merkeze alan bu özgün ve yenilikçi proje kapsamında düzenlenecek sanatçı atölyelerinde zanaatkarlar ve öğrencilerin katılımı ile atık seramiklerden tasarlanacak olan sokak tabelaları, KTSM’nin konumlandığı Karaköy sokaklarında sergilenecek. Böylelikle, “evin senin dünyan, iyi bak dünyana” diyerek, her bireyi sanat ve tasarımla sokağına, mahallesine, şehrine iyi bakma ve bu yönde harekete geçme çağrısı yapılacak. 

Kale Tasarım ve Sanat Merkezi’nin stratejik ortaklığında ileri dönüşümün ilk kez sanat ve tasarımla buluşacağı festivalin çözüm ortakları arasında İBB, Kültür AŞ, Müze Gazhane, Harvard Business Review, Local Makers, Radyo Voyage, Tetra Pak, İstaç, SCH-Legal, YGA (Young Guru Academy), Envirotek yer alıyor.

Upcycle nedir?

“Yaratıcı yeniden kullanım” veya “eskiye değer katan dönüşüm” olarak özetlenebilir. Atık malzemeleri, eski veya istenmeyen ürünleri, daha iyi kalitede, daha değerli, yeni tasarımlar haline getirme işlemidir.  Upcycle; kaynakları verimli kullanmanın önemini hatırlatır, sürdürülebilirliğe hizmet eder, çevreye duyarlıdır, eskiye ikinci bir şans vererek eşyaya, malzemeye bakış açısını değiştirir.

Upcycle İstanbul Platformu

Upcycle İstanbul, sanatın iyileştirici gücünden faydalanarak ileri dönüşüm konusunda farkındalık yaratan, çevreye, doğaya, insana saygılı topluluklarla beraber hareket eden, sürdürülebilir sosyal etkisi olan bir platformdur. Pazarlama iletişimi, etkinlik yönetimi ve kültür sanat alanlarında yaklaşık 28 yıllık tecrübelerini toplum yararına değerlendirmek isteyen Arzu Özarı Semiz (Keçi Events) ve Şebnem Alkın (Atnivo.com) tarafından 2021 yılında   kurulmuştur. Upcycle İstanbul Platformu, ileri dönüşümü odağına alarak bireylerde kaynakları verimli kullanma ve sürdürülebilirlik bilinci oluşturmaya yönelik interaktif sanat ve tasarım içerikleri üretir. Bu konulara hassasiyeti olan tüm bireyleri, toplulukları, kurumları, kamuyu, gönüllüleri, dernekleri, sivil toplum örgütlerini, medyayı beraber hareket etmeye davet eder.

 

Sessizliğin Sesi ve Mizofoni

Sümer’in baş tanrılarından Enlil, bir gün insanlardan çok rahatsız olduğu için onları yok etmeye karar verir. İnsanlardan rahatsız olmasının tek nedeni ise çok fazla üremeleri ve çok fazla gürültü çıkarmalarıdır. İnsanların gürültü ve patırtılarından ötürü uyuyamaz hale gelen Enlil, sonunda dayanamaz ve tüm insanları yok etmek için büyük tufanı yaratır.

Asurbanipal’in (668-627) Kitaplığı’ndan çıkarılan British Museum’da K.3339+ diye kayıtlı olan parçası şu şekilde başlar:

On iki yüzyıl henüz geçmemişti ki

Ülkenin arazisi büyüdü

Nüfus da kat kat arttı.

Ama patırtıları rahatsız etti Enlil’i:

Bütün bu patırtı nedeniyle uyku tutmuyordu

Meclisi topladı

Ve çocuklarına, büyük tanrılara şöyle dedi:

«İnsanların gürültüsü çok arttı

Rahatsız oluyorum

Bütün bu patırtı uyutmuyor beni!

Emredin de salgın hastalık gelsin»*

Enlil, insanları önce salgın hastalıklar, kuraklık ve kıtlık gibi felaketlerle cezalandırır. Fakat hiçbiri çözüm olmayınca, sonunda tüm insanlığı yok edecek tufanı çıkartmaya karar verir.

İşte, yüzyıllardır Büyük Tufan olarak bildiğimiz büyük trajedinin en eski yazılı kaynaklarından biri, bize tufanın çıkış nedenini böyle açıklar.

Büyük Tufan (Nuh Tufanı) ile ilgili yazılan birçok şey olmasına rağmen, bu tür arkeik konuların ilk kaynağının Sümer mitolojisi olduğunu düşündüğümüzde, Enlil gibi bir tanrının o büyük tufanı sadece insanların gürültüsünden rahatsız olup yarattığını öğrenmek şaşırtıcı gelebilir. Peki, Enlil’i bu kadar çığırından çıkaran şeyin aslında temelinde ne olabilirdi? Mizofoni olabilir miydi?

Yıllarca bununla mücadele eden ama bunun bir rahatsızlık olduğunu bile çok geç öğrenen biri olarak, sonunda bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü bu tarz sorunlar yaşayan insanların benim gibi kendilerini tuhaf hissetmelerinin saçma olduğunu belirtmek ve aynı zamanda çevresinde bu tarz problem yaşayan insanlar varsa da onları durumla ilgili bilgilendirip bu sorunla mücadele edenlere karşı daha anlayışlı olmaları gerektiğinin altını çizmek istedim.

Mizofoni rahatsızlığı olan bir insanın aşırı gürültü veya ses yüzünden tüm insanlığı yok edebilecek kadar sinirlendiğini ve kendini kaybettiğini söylemek, sanırım durumu fazla abartılı hale getirmez. En azından gürültü, en kadim mitoloji olan Sümer mitolojisine göre Enlil gibi bir tanrıyı bile çıldırtıp, büyük tufanı çıkartmasına neden olduysa, mizofoni rahatsızlığı olan bir insanın da aşırı sese ve gürültüye vereceği tepki de buna benzer şekilde büyük bir öfke patlaması şeklinde olabilir.

Enlil’i bile delirten bu mizofoni veya misofonya nedir?

Mizofoni, en kısa tanımıyla seçici ses duyarlılığı sendromudur. Misofonya işitsel bir bozukluk değil, sesle faaliyete geçen nöropsikolojik bir anomalidir.

Yabancı literatürde “misophonia” olarak bilinen rahatsızlık, dilimize mizofoni/misofonya hastalığı olarak çevrilmiştir. Seslere karşı aşırı hassasiyet olarak tanımlanan misophonia, bazı tıp kaynaklarında «seçici ses duyarlılığı sendromu» olarak da geçmektedir. Hasta birey sakız çiğneme, nefes alma, tırnak kesme, saat sesi, ağız şapırdatma, horlama, ıslık, öksürük, esneme, yürüme, konuşma, yemek yeme ve hatta diş fırçalama gibi günlük yaşamda sıkça karşılaşılabilecek seslerden rahatsız olmaktadır. İlk defa 2001 yılında Jastreboff adlı bilim insanı tarafından tanımlanan misophonia hastalığına sahip kişi, çevresel seslerden duyduğu rahatsızlık nedeni ile zamanla sosyal hayattan uzaklaşır ve yalnızlaşmaya başlar.

Misophonia hastalığı bulunan kişiler, rahatsızlıklarını tetikleyen ses ile birlikte kendilerini bir anda sosyal bir kramp içerisinde bulurlar. Bu seslerin sürekliliği ve şiddeti devam ettikçe kişi, oto kontrolünü kaybeder ve saldırganlaşarak şiddet eğilimi içerisine girebilir. Misophonia’nın en sık görülen belirtileri şunlardır:

Rahatsız edici sesler karşısında kulaklarını kapatma ve gürültüden uzaklaşma isteği,

Gergin, sinirli, endişeli ve sıkıntılı davranışlar,

Sesler devam ettikçe göğüs kafesinde hissedilen sıkışma hissi ve stres,

Gündüz olağan çevresel sesler nedeniyle devamlı stresli olma, gece ise sessizlikten gelen huzur hissi,

Bebek ve çocuk ağlamalarına tahammül edememe,

Başka birinin ayaklarını ritmik şekilde sallaması ya da herhangi bir nesneye ritmik şekilde vurularak çıkarılan seslerden rahatsız olma. **

Mizofoni ile yaşamak zorunda kalan insanlar, çeşitli seslerden rahatsız olabilirler. Saat sesi, damlayan su sesi, araba kornası, insan uğultusu, motor gürültüsü ve hatta çocuk sesleri… Bu rahatsızlığı yaşayan insanların bu tarz seslere tahammül eşikleri oldukça düşüktür. Bir müddet sonra o ses kesilmezse, kişi inanılmaz bir strese girerek baskı hisseder ve panik bir şekilde o sesi bastıracak bir çözüm yolu üretmeye çabalar. Kulaklıkla müzik dinlemek veya kulak tıkacı kullanmak gibi… Eğer o çözümlere o an orada ulaşamıyorsa, bir an önce rahatsız edici sesin olduğu ortamdan uzaklaşmaya çalışacaktır. Fakat hiçbirini yapamıyorsa, işte o zaman kişi aynı Enlil gibi bir öfke nöbeti geçirebilmektedir.

Mizofoni rahatsızlığı yaşayan biri, belirli bir ölçüde sakin kalmaya ve çözüm yolu aramaya çalışsa da bir müddet sonra kendisinden kontrol tamamen alınmışçasına bu öfke nöbetine yenilebilir. Çünkü maalesef o noktadan sonra kişi bununla baş edemez ve bu da kişinin kontrolü dışında hareketlerde bulunmasına neden olabilir.

Bu sebeplerden ötürü de bu rahatsızlığı yaşayan insanlar, genelde toplumdan uzaklaşır ve yalnızlaşırlar. Onlar için sıradan hayat oldukça katlanılmazdır. En acısı da mizofoni pek bilinmediğinden ötürü bu sıkıntıyı yaşayan insanlar, başkaları tarafından asla anlaşılmaz ve daha da kötüsü dışlanıp, ayıplanırlar. Yakınları tarafından tuhaf veya takıntılı biri diye etiketlendirilebilir ve hatta abartılı davrandığından ötürü yadırganabilirler.

Ne yazık ki mizofoni rahatsızlığı olan biri, derdini de kimseye anlatamaz. Hatta çoğunlukla kendisi bile bunun bir rahatsızlık olduğunu bilmez ve kendini takıntılı ya da problemli bir insanmışçasına tuhaf bularak insanlardan kendini soyutlamaya başlayabilir. Nitekim günlük hayat onlar için yeterince zordur. Özellikle şehir hayatı içerisinde trafik, çocuk ve insan sesleri, inşaat gürültüleri, tadilat sesi veya çocukların üst katta koşuşturup durması, yan komşunun yüksek sesle telefonla uzun bir süre konuşması, iş yerindeki uğultu gibi ritmik sesler ve rahatsız edici her türlü ses mizofoni ile cebelleşen bir insana aşırı baskı uygular ve bu stres o kişiyi istemediği şekilde davranmasına yol açabilir. Bu konudaki sıkıntılarını paylaşan ve rahatsızlık olduğunu anlayan insanların tepkilerini öğrenmek için ekşi sözlüğe «mizofoni» yazmanız bile kâfidir. Çünkü bu, aynı şeyleri yaşayanların en iyi anlayabileceği türden bir sorundur.

Bu sıkıntılar nedeniyle mizofoni ile mücadele edenler, genellikle müzik dinlemeyi tercih ederler. Müziğin mizofoni sorunu yaşayan biri için anlamı diğer insanlardan daha farklıdır fakat rahatsız edici, sürekli kendini tekrar eden ritimlerin olduğu veya aşırı tiz, gürültülü müziklere de tepkileri aynı şekilde öfkeye ve ondan kurtulma çabasına neden olabilir. O yüzden de mizofoni rahatsızlığı yaşayan biri için müziğin seçimi bile oldukça hassas bir konudur.

Eğer çevrenizde bazı seslere duyarlı ve özellikle bu seslere aşırı tepki veren biri veya birileri olursa, lütfen onlara kızıp onları suçlamayınız. Çok büyük olasılıkla nedeni bu rahatsızlıktan ötürüdür. Ve maalesef bunun bir tedavisi yoktur. Tek çözüm, kişinin olabildiğince gürültüden uzak yaşamaya çalışması ve olası durumlar için mutlaka kendince önlemler almasıdır. Örneğin; yanında mutlaka bir kulaklık veya kulak tıkacı taşıması gibi…

Sürekli dinginlik arayarak sessizliğin sesini dinlemek en huzurlu dakikalardır.

Aksi halde kendilerini durgun, berrak ve masmavi bir denize bakarlarken, aniden yıldırımların düştüğü kapkaranlık, kasvetli ve şiddetli bir fırtınanın ortasında kalmış bir gemi gibi hissedebilirler.

İşte, bu yüzden de bu sorunu yaşayanlar için gece, insanların sustuğu ve huzurun yeryüzüne indiği andır.

* Mezopotamya Mitolojisi – Jean Bottero, Samuel Noah Kramer – Türkiye İş Bankası Yayınları – Sayfa 634

** Misophonia (Mizofoni) Hastalığı – Medicana Sağlık Grubu – Uzm. Dr. Ebru Öztepe Yavaşcı