Ana Sayfa Blog Sayfa 182

Bu filmler kaçmaz: 29. Ankara Uluslararası Film Festivali

Ankaralı sinemaseverler olarak her yıl merakla beklediğimiz Ankara Uluslararası Film Festivali, 29’uncusuyla bu yıl herkesi selamlıyor. Festivale birkaç gün kalmışken, şöyle bir seçkiyi değerlendirip baktım. Gerçekten de içerisinde daha önce de izlediğim; izlemeyip daha önce hakkında çok şey duyduğum veya fragmanına göz attığım filmler de yer alıyor. Eminim birçoğunuzun kafası çok karışık. Bakalım festivalde mutlaka izlemelisiniz diyebileceğim hangi filmler var:

Ulusal Yarışma’da izlenen ve merak edilen filmler

Ulusal filmlerin yer aldığı yarışmada, birbirinden ilginç filmler mevcut. Filmlerin gösterimleri sonrası ekipleriyle söyleşiler olacağını da hatırlatalım. Ümit Ünal’ın yönettiği “Sofra Sırları”nı Adana ve Malatya film festivallerinde izlemeye doyamamıştım. Vizyona da girmiş olan filmi kaçırdıysanız, mutlaka Ankara Film Festivali’nde yakalayın derim. Ayrıca festival yolcuğuna yeni başlayıp vizyona da giren Tolga Karaçelik imzalı “Kelebekler”i ekibiyle izlemek isterseniz, bu da kaçırılmaması gereken bir fırsat! Onur Ünlü hayranları sakın kaçırmasın: “Put Şeylere” ilginç hikayesi ve yıldız oyuncularıyla izleyicisini bekliyor. Tayfun Pirselimoğlu filmleri her zaman enteresan olmuştur. “Yol Kenarı”, açıklanamayan ölümler ve gizemli doğa olaylarının etkisi altında olan bir kasabadaki durumlar, siyah beyaz görüntüyle aktarılacak. Ölümsüz bir kadının ikiz kız kardeşini arayış hikayesini beyazperdeye aktaran ve Berlinale’de açılış yapan “Tuzdan Kaide” ise, Burak Çevik yönetmenliğinde bir diğer merak ettiğim yerli yapım.

Özel gösterim olarak karşımıza çıkan bir yerli yapım ise, Antalya Film Festivali’nde izlediğim Andaç Haznedaroğlu imzalı “Misafir”. Suriye’deki savaştan sonra 7 yaşındaki Lena ve komşuları Meryem’in, Türkiye’ye yolculukları sonrası yaşananları konu alan filmde, Saba Mubarrak ve Rawan Iskeif’in göz dolduran performansları ile farklı hikâyenin Haznedaroğlu rejisiyle birleşimi, görülmeye değer. Hüseyin Tabak’ın Toronto Uluslararası Film Festivalinde gösterilen ve Yılmaz Güney’i konu alan Çirkin Kral Efsanesi filmi de çıktığı günden bu yana adını çok duyurdu. “Konumuz Sinema” bölümünde yer alan film de merakla bekleniyor.

Kült Filmler, Anısına bölümünde!

“Anısına” bölümü ise kültleşmiş, izlemeye doyulmayan ve yeniden hatırlanabilecek yapımlarla dolu. Usta sanatçı Münir Özkul’a saygı duruşu niteliğinde, sanatçının rol aldığı son film ve Reha Erdem’in ilk filmi olan “A Ay” beyazperdede kaçmaz. Zombi filmlerinin babası George A. Romero anısına Night of the Living Dead, usta oyuncu Jeanne Moreau anısına, François Truffaut’nun yönettiği Jules et Jim ve Ingmar Bergman’ın doğumunun 100. yılı anısına The Seventh Seal filmlerini beyazperdede yeniden izleme şansı, kulağa hoş geliyor.

Dünya Sineması’nda merak edilen filmler

Farklı ülkelerden, farklı filmler bir araya geliyor. Birçok festivalde yer almış, ünlü yönetmenlerin ve oyuncuların merakla beklenen filmleri, özel bölüm adlarıyla Aktarmasız Avustralya bölümünde bir arada! Günümüzde çekilmiş Western filmleri merak uyandırıyor. Hareket dolu “Güzel Ülke / Sweet Country”, Watwick Thornton yönetmenliğinde festivalde. Truman Show ve Ölü Ozanlar Derneği gibi yapımları beyazperdeye kazandıran Peter Weir’in 1975 yılında en beğenilen yapımları arasında yer alan “Picnic at Hanging Rock” 1900’lü yıllarda elit bir yatılı kız okulunun düzenlediği piknikte, üç öğrenciyle bir öğretmenin kaybolmasından gizemli bir hikaye yaratıyor.

Uzak Köşeler bölümünde dikkatimi çeken bir film; Fellipe Barbosa’nın yönettiği ve Cannes Film Fetsivali’nden ödülle dönen “Gabriel and The Mountain”. Film, prestijli bir Amerikan Üniversitesine girmeden önceki bir yılını dünyayı dolaşarak geçirmeye karar veren Gabriel Buchmann’ın, son durağı Malawi’deki Mulanje Dağı’nın zirvesine ulaşmasını anlatıyor. Niles Atallah’ın Rotterdam Uluslararası Film Festivalinden ödülle dönen Rey’i ve Marcela Said’in, Berlinale’den ödülle dönen yapımı Los Perros filmi de merak edilen yapımlar arasında.

Dünya Festivallerinden bölümünde ise dünya festivallerinde yarışmış ve gösterilmiş, merakla beklenen yapımlar bir ara gelmiş durumda.
Rainer Sarnet’ın yönettiği ve Tribeca Film Festivalinde jüriyi etkileyen yapımlar arasında yer alan November, Locarno Uluslararası Film Festivalinde iki ödül birden kazanan ve gözterildiği günden bu yana hekresin dilinden düşmeyen filmlerden bir atnesi olan Ana Urushadze’nin yönettiği Scary Mother, Valeska Grisebach’ın bol ödüllü, Cannes adaylıklı filmi Western Jonathan Geva’nın senaryosunu yazdığı ve yönettiği fantastik film Abulele ve Matan Yair’in aralarında Toronto Uluslararası Film Festivali gibi önemli festivallerinden büyük beğeni toplayan Scaffolding filmi, bu bölümün merakla beklediğim yapımları arasında.

İçinden Tren geçen filmler
beni her zaman etkisi altına almış ve trenin sinemada büyük bir efektif hali olduğunu düşünürüm. Anıl Güldoğan’ın yönettiği Hikayeci, bu etkiyi büyük derecede hissedebileceğiniz güzel kısa filmler arasında. 1937 yılında inşa edilen Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası’nın tarihsel yolculuğuna çıkaracak olan, yönetmenliğini Yasin Ali Türkeri’nin üstlendiği Başka Tren Gıdı Gıdı da merak ettiğim bir belgesel.

Daha birçok filme, festival sayfalarından ulaşabilmek mümkün. Festivalin sosyal medya hesaplarını şuraya bırakıyorum, yepyeni bir festivalde görüşmek üzere!

29. ANKARA ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ
WEB SİTESİ | FACEBOOK | TWITTER | INSTAGRAM

Dört Element ve İki Toprak

Konumuz elementler. Periyodik tabloyu açın bakalım gençler eski günlere gidelim. Orbitallerine de bakalım sistemin. 1s2 2s2   şeklinde gidiyordu değil mi? Maddeyi elementlerle oluşturan bu yapıların yanında bizi ne oluşturdu? Farklı farklı uygarlıklarda “insan“ “elementler“ ile açıklandı değil mi? Hatta bunlara merhale olarak da bakıldı. Bizde de benzerleri var. İçeriye buyurun efenim “insana“ bakacağız.

Antik Yunan filozoflarından Aristo’nun “Evrene dörtlü ritm hakimdir. Canlı cansız her şeyin yapısı dört ana elementten oluşmuştur. Bunlar ateş, hava, toprak, su’ dur” fikri de bunlardan biridir. Hippokrat bu dört elementi insan vücuduna uyarlamış ve geliştirmiştir. Bu elementler şu anda anladığımızdan öte bir anlam taşımaktadır. Örneğin “su” sadece içtiğimiz su değildir. Su doğada ve insan vücudunda hem maddesel fonksiyon ve görüntüsü ile hem de enerjetik anlamda buharlaşan, toprağı yumuşatan, sıcaklığı dengeleyen, duruma göre durgun, sakin veya sel oluşturabilecek kadar hırçın, kabın şeklini alabilen, sıcak ve soğuk olabilen, temizleyen özellikleriyle ele alınmıştır. Daha sonra ünlü hekim ve filozoflar tarafından geliştirilmiş, İbn-i Sina’nın El-Kanun Fi’t-Tıb adlı eseriyle zirveye taşınmıştır. Bu eser Batı tıp okullarında 16. yüzyıl sonlarına kadar 600 yıl boyunca ders kitabı olarak okutulmuştur. Humoral patoloji olarak isimlendirilen bu sistem İslam coğrafyasında ahlat-ı erbaa (dört ahlat – dört latif sıvı – dört sıvı – dört usare) adını almış Osmanlı tıbbının temellerini oluşturmuş, teşhis ve tedaviler bu teorinin usullerine göre yapılmıştır.

Bu işin fiziksel şifa kısmı. Biraz daha derinlere inelim, okültizme bakalım gördüğümüz kadarıyla da ezoterizme bakalım. Günlük insan ne yapacak bu element bilgisiyle? Biz genellikle bir sorun olduğunda anlarız ne yapmamız gerektiğini. Boğazımız ağrır, boğazımıza bakarız, karnımız ağrır ona bakarız ya da doktora gideriz. Bir şekilde fiziksel tezahür etmiş olana bakarız. Tamam, peki psikoloji? Düşünceler? Ya da enerjiler? Tükettiğimiz, yediklerimiz… Artık insanın bir bütün olduğunu ve etrafıyla olan uyumuna sağlık denildiğini biliyoruz. Kişinin bedenen bir şeyi yoksa ve etrafıyla ilgili bir sorunu varsa bu sağlığını olumlu etkilemez. Kadim uygarlıklar insanları böyle “tedavi“ etmiş ve dengeli hale getirmiş. Tabii ki buradaki baba konu insanın nasıl uyumlu hale geldiği ve uyumun neden bozulduğudur? Fakat konumuz elementler ile ne yapacağımız. Peki, haydi bakalım.

Henüz fiziksel bir rahatsızlık haline gelmemiş bir rahatsızlığı fark etmek olayımız. İNK’yı ilk okuduğum ve İlahi Nizam ve Kainat sentez günlerine gittiğim zaman da bende çok ciddi yer bulan bir kısmı vardı şöyle:

“Bir insanı teşkil ve idare eden varlığın da o insan bedeniyle, karşılıklı bir organizatör-organizma durumu vardır. Her organizmaya yukarıdan, yanlardan, aşağılardan bir sürü tali ve yan tesirler de gelir: Bu tesirler içinde, hem o organizasyonun vazifesini kolaylaştırıcı müspet tesirler vardır, hem de onun güçlenmesi, ‘görgü ve tecrübe’lerinin artması, ‘inkişaf’ ve ‘tekâmül’ etmesi için, aksine sarsıcı, bozucu ve hatta yıkıcı menfî tesirler vardır ki, bunlar o organizmanın sınav (Sınavlar), deneyim ve ‘gözlem’ tatbikatlarının meydana gelmelerine neden olurlar. Bütün bu tâli tesirler o organizmanın yetişmesi için idrakli veya otomatik olarak çalışan bir sürü, vazifeli varlıktan gelir. Yüksek kâinat mekanizmasına bağlı bu vazifeliler, varlıkların, beden hayatlarındaki vazifelerinde başarı kazanmalarını sağlayacak cehit ve gayretleri göstermelerine zemin hazırlamak için, –tekâmül malzemeleri olarak– gerektiğinde şartlarını ağırlaştırıcı, güçleştirici ve bazen de imkânsızlaştırıcı bir sürü olayı önlerine sürerler. “

Kısaca şöyle diyor, kişiye hastalığı biz veriyoruz, hastalık onda nasıl gelişecek, hastalık geldiğinde mevcut ekonomik durumu ne, şifa bulmak için gideceği doktorun durum ne gibi her şey sistemin kontrolü altındadır. Şimdi, kime ne diyeceğiz? Sadece nedenini almak ve daha gelmeden önce engellemek için bir çaba sarf edebilirim değil mi? Çünkü diyor ki babalar ve abiler “bunlar o organizmanın sınav (Sınavlar), deneyim ve ‘gözlemidir’”. Biz bedenle özdeşleştiğimiz ve sadece beden olarak var olduğumuzu düşündüğümüz için bir şeyi beden dışında gözlemek nedir bize çok yabancı geliyor. Bakın mesela kanserden kurtulanlara, hayatları değişiyor, sevgi pıtırcığı oluyorlar, az yiyorlar, çok seviyorlar, daha fazla paylaşıyorlar (genel olarak). Peki, yukarısı bizi hareket ettirmek ve bu kavramları yaşamamız için acı ve/veya hastalık vermesine gerek var mı? Hiç gerek yok. Istırap olmadan da öğrenebiliriz.

Öğrenelim. Kanser olmamıza gerek yok. Gerek yok derken, eğer varlık hayat planında böyle bir deneyim yaşaması gerekiyorsa o zaman başka tabii ki. Ben tekamül sürecinde öğrenmemizi ve gelişmemizi sağlayacak etkilerin daha az ıstıraplı olmasından bahsediyorum. İşte tam da burada elementler dediğimiz “ince“ tesirler gündeme geliyor. Dört elementimiz var sık sık üzerine makara yapılan ama bağlı olduğu sistemlerin de o kadar derin olduğu. Güneyin Suları, Kuzeyin Havası, Batının Toprağı ve Doğunun Ateşi. Bu dört elementin dengesini ve ifadesini kullanırız bir fikri hareket ettirirken. Kısaca dört elementi de yazmak istiyorum.

Şöyle ki; Öfke ve gurur, yukarıya doğru yükselen ateş elementinden oluşmaktadır, bu  ateş öfke ve gurur ile adam (ateş gibi) havaya yükselir.

Su ise zevklerin ve şehvetin doğduğu yayıldığı elementtir ve su için her türlü zevk veren  şeyin artışını sağlayan element tanımı yapılabilir. Su yeteneği ile keyifli şeylerin artışını  sağlayarak kendi içinde zevk unsurunu gizlemektedir.

Ciddiyetsizlik ve sürekli şakalaşarak yapılan alaycı sözler övünme ve boş konuşmalar ise hava elementinden kaynaklanmaktadır; hava gibi onların da bir maddeleri yoktur, Ciddiyetsizlik, lakaitsizlik sefahat ve boş yere övünmek bu gibi karakteristik özelliklerin  temeli rüzgar elementinden gelmektedir

Ve tembellik ile melankolik tutumlar ise toprak elementinden kaynaklanmaktadır. Bu  toprağın ağırlığıyla karakterize edilebilir .

Elementlerle ilgili bu girişler basamak gibi tadımlık ifadeler, siz de kendinizde bunları gözleyip dengeyi bulmak için sorular sormaya başlayabilirsiniz. Bu, benim elementim buymuş demek değil, içsel olanı nasıl arayacağınızı ve ifade edeceğinizin de ortak lisanıdır bir yerde. Başlıktaki iki toprak ise, beni topraklayan iki şeyi ifade ediyor : ) Tabii ki, buradaki bilgiler “dış” bilgiler, iç bilgileri daha derinleri sizin aramanız ya da sormanız gerekiyor dostlar. Bu arada söylemeliyim ki elementler ile burçlar arasında da sıkı bağlar vardır.

Kapak Görseli

Beşinci Elementi koymadan gidemezdim 🙂

Christopher Golden’ın Türkiye’de geçen korku romanı: Ağrı Dağı

ABD’li yazar Christopher Golden’ın orijinal adı Ararat olan kitabı İthaki Yayınları tarafından, Cihan Karamancı’nın Türkçe çevirisi ile Ağrı Dağı ismiyle okuyucuya sunuldu.

Christopher Golden daha çok korku romanları ile tanınsa da; fantezi, gerilim türünde de romanları kaleme almıştır. Ayrıca Mike Mignola ile birlikte yazdığı çizgi romanları da bulunmaktadır. Senaryosunu yazdığı filmler ve editörlük deneyimleriyle de tanınan yazar, Ağrı Dağı romanında hiç gelmediği ama gayet başarılı anlattığı Türkiye’yi mekan olarak seçmiş.

Ağrı Dağı, verilen ayrıntıların ustalığına bakılınca, ustaca araştırılmış çok yönlü unsurlar barındırıyor. Kitapta birbirinden farklı milletlerden, dinlerden, kültürlerden gelen insanlar bir araya toplanmış ve gerek manevi inançlarından gerekse bilimsel amaçlarından kaynaklanan bir merak ve inançla ortak bir araştırma yürütüyorlar.

Ağrı’da gerçekleşen şiddetli bir depremin yol açtığı çığ sonucu ortaya çıkan esrarengiz bir gemi…

Adam Holzer, doğa üstü varlıklara inanan bir Yahudi, nişanlısı Meryem ise Müslüman bir ailede yetişmiş ateist bir kadın. Tam bir macera tutkunu olan bu çift, gezileriyle ilgili kitap yazıyorlar, videolar çekip takipçileri ile paylaşıyorlar. Ağrı Dağı’nda ortaya çıkan gemi kalıntısını duydukları zaman da, o geminin en eski inançlardan biri olan, Nuh’un Gemisi olma ihtimalinin üzerinde duruyorlar. Eğer o kalıntılar, Nuh’un Gemisi’ne aitse ve oraya ilk önce onlar varırsa, araştırmanın yürütücüleri olma hakkını kazanacaklar. Meryem, kitapta çok baskın ve güçlü bir karakter olarak ele alınmış. Nişanlısını bu araştırma için ikna eden de, araştırma sırasında olaylara ve kişilere yön veren de Meryem oluyor.

Adam ve Meryem daha önceki tırmanışlarında tanıştığı Feyiz ve Hakan ile gemi kalıntılarına ulaşan ilk ekip olabilmek için tüm tehlikelere ve yasaklara rağmen tırmanışa başlıyor. Feyiz ve Hakan Ağrı’da yaşayan Kürt rehberler. Birçok ekiple tırmanışa katıldıkları için Ağrı Dağı’nı karış karış biliyorlar ve çok tecrübeliler. Fakat deprem tehlikesi ve zorlu hava koşullarında bu tırmanışları onlar için de tehlikeli. Meryem ve Adam, dağa tırmanma yasağı olduğu için, başka bir ekip olmayacağını düşünüyor ve bu yasağı fırsata çevirmek istiyorlar. Ancak onlar gibi gemiye ilk ulaşmak isteyen başka ekipler de aynı zamanda yola çıkıyor. Bu yüzden hızlı olmak zorunda kalıyorlar. Mücadele daha bu esnada devreye giriyor.

Feyiz ve Hakan’ın tecrübesi, Adam ve Meryem’in isteği diğer ekipleri geçmeleri ve gemiye ilk ulaşan olmalarını sağlıyor. Araştırma hakkını elde ettikten sonra Türk yetkiler ve yurt dışındaki araştırmacıların gönderdikleri arkeologlar, din adamları, akademisyenler de bu maceraya dahil oluyor. Yeni katılan ekip arkadaşları da farklı inanç ve kültürleriyle ekibe çeşitlilik katıyor. Bu çeşitlilik, konuya farklı bakış açıları ve yorumları da beraberinde getiriyor. Her karakterin olayların gelişmesinde katkısı olsa da Meryem’in baskınlığı hissediliyor.

Meryem ve Adam, tüm aşamaları kayıt altına alıyor. Takipçilerinin de bu konuya merakla yaklaşacaklarını ve ele geçirilen bilgilerin yıllardır inanılan ama açıklanamayan bir hikayeyi aydınlatacağına inanıyorlar.

Günlerce ulaştıkları geminin içinde hava koşullarıyla, hastalıklarla, gerginliklerle başa çıkıyorlar. Ama oradaki ekibin yalnız olmadıklarını ve büyük bir kötülükle karşı karşıya olduklarını anlamasıyla araştırmaları bambaşka bir yola giriyor.

Gemide buldukları bir tabut, bu kalıntının Nuh’un Gemisi olup olmadığını aydınlatmaya yaklaştıkları en önemli bulgu… Tabutta karşılaştıkları şey ise boynuzları olan bir yaratık…

Araştırmanın tatmin edici bir sonuca ulaşmasını isteyen bu ekip, çok önemli gördükleri ama isim koyamadıkları bu yaratığın onlar için kilit noktası olduğuna inanıyor ve incelemek istiyorlar. Fakat attıkları bu adım, büyük bir kötülüğün dışarı salınmasına, içlerine karışmasına sebep oluyor.

İblis’in ekibe bulaşmasıyla baş edemeyecekleri kadar büyük bir savaş başlıyor. Nuh’un Gemisi efsanesini aydınlatmak için çıktıkları Ağrı Dağı, korkunç hikayelerle anılacak bir yere dönüşüyor.

Ağrı Dağı, yazarın kafasını kurcalayan ve hayal gücünü zorlayan bir efsaneden yola çıkılarak yazılmış bir korku romanı… Kitapta yalnızca korku unsuları değil; aşktan yola çıkan çekişmeler, mesleki inanç, bolca dini ve kültürel öge yer alıyor. Yer yer siyasi göndermeler de mevcut.

Birçok noktayı aynı bünyede buluşturan Ağrı Dağı, farklı fikirler ile bir bilinmezin sorgulanmasını adım adım işliyor. Dini korku unsurlarını ağırlıkla içinde barındıran kitap, sağlam bir araştırmanın ve derin bir hayal gücünün ürünü.

İnsan saçı ile kaplı araba ile yolda olmanın farkı

0

Elbette ki biz insanları birbirinden ayıran şey, zevklerimiz ve sahip olduğumuz renklerimizdir. Ancak bu kadarı da “yok artık” dedirtti. İnsan saçı kaplı araba görenleri şaşkına çevirdi.

İtalyan saç stilisti Maria Lucia Mungo, sahip olduğu Fiat 500 model arabasını saçlar ile kapladı. Gerçek insan saçı ile kaplanmış olan araba, dünyanın en tehlikeli arabası seçildi.

Maria Lucia Mugno adlı kadın, insan saçı ile kaplı orijinal (!) arabasının içinde 150 saat geçirdi. Tüm yüzeyi saçlarla kaplı olmasından dolayı ise aracın ağırlığı da %20 oranında artış gösterdi. Mugno tarafından özenle bakılan ve dezenfekte edilen saçlar ise yıkanır, ağartılır, boyanır ve elle kurulur durumda. Hindistan’dan satın alınan saçların maliyetini soracak olursanız, 106 bin dolardan daha fazla maliyete sebep oldu.

Tüm yüzeyi kaplı olan aracın, saçlardan mahrum kalan tek kısmı ise motoru olarak gösteriliyor. Bu ise yangın tehlikesinden dolayı düşünülmüş. Aslına bakarsanız bu olay ilk olarak bir bahis üzerine başlamış. Bir arkadaşı Mugno’ya tamamen saçlardan kaplı bir araba yapamayacağını iddia etmiş ancak Mugno’nun tasarladığı arabaya bakılırsa, iddianın kaybedeni Mugno değil.

Haftada bir defa tüm saçları yıkayan ve arabasına bakım yapan kadın, saçları yıkadıktan sonra bazen de kısaltabiliyor. Koltukları dâhil her yeri saçlar ile kaplı bu araba ile siz ne düşünüyorsunuz? Bu araba ile bir tura ne derdiniz?

Alıntıwebtekno.com |

Editör Notu: Bu, biz normal insanlar için pek olası bir saç değerlendirme yolu değil, gündelik hayata daha uygun ve hatta faydalı bazı yöntemler için şu yazımız da okumanızı öneriyoruz: Saçları geri dönüşümde kullanmanın yolları

Mark Zuckerberg: “Facebook Bir Gözetleme Kuruluşu Değil”

Facebook CEO’su Mark Zuckerberg, Facebook’un insanları gözetleme amacıyla kurulan bir şirket olmadığını iddia etti.

Facebook kurucu ortağı ve CEO’su Mark Zuckerberg, bu haftanın başlarında mahkemeye çıkarıldı. 5 saat süren sorgu sürecinde Zuckerberg, “Facebook, bir gözetleme kuruluşu değil.” açıklamasında bulundu. Kullanıcıların istediği zaman veri toplama programlarından çıkmasına olanak sağladıklarını belirten Zuckerberg, insanları gözetleme amaçlı kurulan şirketlerin bunu yapmayacağını belirtti.

Zuckerberg, ayrıca toplanan verilerin kötüye kullanımına engel olmak için yapay zeka teknolojilerine odaklanacağını, ve bu verileri yapay zeka aracılığıyla kullanacağını söyledi. 87 milyon kişinin verilerinin kötü niyetli kişilerin eline geçmesine sebep olan Cambridge Analytica skandalının, ABD’deki başkanlık seçimlerinde de rol oynadığı iddia edilmişti. Görünen o ki Zuckerberg, böyle bir olayın tekrar yaşanmaması için elinden geleni yapacak, en azından konuşmaları o yönde.

İş modelinin bir parçası olarak çeşitli kullanıcı verilerini toplayarak en iyi reklamları sunduğunu söyleyen Facebook, ücretli iş modeline geçmeyi kesinlikle düşünmüyor. Daha önce farklı bir Facebook yöneticisinden öğrendiğimiz bu bilgi, Mark Zuckerberg tarafından da doğrulandı. Peki siz ne düşünüyorsunuz? Sizce Facebook, mahkemenin ardından aklanacak mı?

Alıntı | webtekno.com | Kapak Görseli

Sakin yaşamın arkasındaki toplumsal çatışmalar: Elmet

0

2017 MAN BOOKER ödülü finalisti Fiona Mozley’in ilk romanı Elmet, Berna Günen’in çevirisiyle Çınar Yayınları’nda. Şaşkına çeviren bu ilk kitap, Mozley’in akıcı anlatımı ve gittikçe artan temposuyla okuyucuda merak uyandırıyor. Hüzünlü, gizemli ve eğlenceli olarak niteleyebiliriz. Alışılagelmiş ailelerden farklı bir ailenin yaşadığı dramı, başlarına neler gelecek endişesi ve anlatıcı Daniel’in cümleleri hayranlık uyandırıcı.

Bülbülü Öldürmek’i andırdı, en son Harper Lee’yi okurken böyle hissetmiştim. Su gibi akıyor, insanları ve doğayı ne kadar güzel anlatmış. İntikam, şiddet, özveri, masumiyet var kitapta. Ve elbette, bu kavramlar arasındaki çizgileri inceliyor, bu çizgilerin ne kadar kalın olabildiklerini.

Daniel adında bir çocuk, ailesini ve yaşamını tanıtıyor ilk önce. Babaları ‘Babacık’, ablası Cathy ve iki köpekleriyle ormanda kendilerine bir ev inşa ediyorlar. Ev işlerini yapıyor, avlanıyor, birlikte içki ve sigara içiyor, Babacık’ın saçını ve sakalını kesiyorlar. Daniel özel biri, hayata bakmayı, insanları gözlemlemeyi ve bir hikâye anlatmayı iyi biliyor.

Babacık ilginç bir karakter, yıllar boyu geçimini zengin insanlar için dövüşerek kazanmış. Ama bedenim benim diyor, artık kaslarımı satmayacağım. Yine de kitap boyunca babacık’ın şiddete düşkün, şiddeti seven biri olduğundan bahsedilse de bu kocaman, kaslı, sert adam aslında yumruk attığı bazı kimseler dışında kimseye zararı olmayan birisi.

Daniel’ın ve ailesinin yaşadığı üç sorun var. İlki, evlerini kaybetme tehlikesi, evlerinin olduğu arsaların sahibi olan zengin kişi onları zora koşmaya başlıyor. Mülk ve mülksüz kavgası, bu iki aileyi karşı karşıya getiriyor. İkincisi, sıradan bir genç kızdan farklı olan Cathy’nin tacize uğraması, bu zengin ailenin çocukları Cathy’yi rahatsız etmeye başlıyor. Ama Daniel bu konuyu fazla gözlemleyemiyor. Gözlerden uzak, sadece Cathy’nin baş ettiği bir sorun haline geliyor bu. Böyle bir sorunu yaşamayan kimse için, durum hep böyledir. Sadece Cathy başa çıkar, başa çıkabileceğini sanırsın, büyük bir sorun gibi görünmez, ama içini ezer. Üçüncü sorun, babasının kaslarının para karşılığı kullanılmak istenmesi. Babacık buna karşı çıkıyor elbette, çocuklar da daha öncesinde kabullenmiş oldukları Babacık’larının dövüşerek geçimini sağlaması konusuna farklı bakmaya başlıyorlar.

Kitabın en ilginç yanı, bu sıra dışı kişilerin “aile” kavramı. Daniel, Cathy ve Babacık “aile” dediğinde, bizim ailelerimizden farklı bir anlamla kucaklamış oluyorlar bu kelimeyi. Ablasının yaşadığından emin olmayan Daniel, onu aç ve çamurların içinde bata çıka arıyor. Sanırım, aileden çok bir sürüye benziyorlar, vahşiler ve şiddetli bağ ile birbirlerini tutuyorlar. Bu tür bir bağın sevgi olduğundan şüpheliyim, belki de sadece birbirlerine alışkın oldukları için böylesi bir düşkünlük yaşıyorlar. Kendilerine benzeyen başka kimse olmadığı için, ailelerinden birini kaybetmek, kimsesiz kalmak düşünülemeyecek kadar korkunç olmalı.

Gittikçe daha etkileyici, dramatik görüntüler ortaya çıkartan bu kitabın masalsı bir havası var. İlk bölümünden son bölümüne kadar akıcı, hüzünlü durumlar ve can sıkıcı kimselerle geçiyor, yine de huzurlu hissettiriyor. Mülkün sahibi olmanın, mülksüz olmanın, şiddetin ve masumiyetin hikâyesini Daniel büyüleyici bir şekilde anlatmış, Mozley ise etkileyici kitaba dönüştürmüş. Mozley’nin gelecek kitaplarını merakla bekliyorum, çünkü bu kitabıyla şaşkına çevirdi. Kitabı bitirince “Ben ne okudum?” hissi ve pek çok duygu eşlik etti bir süre. Çınar Yayınları’nın daha önce Dünyanın Sonundayız’ı okumuş ve aynı şekilde hissetmiştim. Bu iki kitap da, okumayı bitirdikten sonra bile okuyucuyu bırakmıyor. Mozley’ye, Berna Günen’e, Çınar Yayınlarına çok teşekkürler. Dilerim, herkes kapılır bu kitaba ve son zamanlarda yaşayabileceği en güzel kitap okuma deneyimlerinden birini yaşar. İyi okumalar herkese.

Vegan doktor Murat Kınıkoğlu ile vegan beslenme üzerine…

Türkiyeli doktorlarının başarısı şüphesiz bütün dünya tarafından biliniyor. Yaptığı şov programı ile büyük bir izleyici kitlesine sahip olan Dr. Mehmet Öz ilk akla gelen isim olsa da ben sizi hastalarına önerdiği gibi bir yaşam ve beslenme şekli olan, espirili kişiliği ile köşe yazılarında okuyucularını güldüren ve aynı zamanda başarılı bir kitap yazarı olan sayın Dr. Murat Kınıkoğlu ile tanıştırmak istiyorum. (Ki siz O’nu zaten tanıyorsunuz.) Youtube kanalı ile adından sıklıkla söz ettiren, takipçilerinin sorular sorup kolayca yanıt alabildiği Kınıkoğlu son zamanlarda çok fazla tartışılan vegan beslenme konusunda en çok merak edilen soruları siz okuyucularımız için yanıtladı. Kendisine buradan röportajımız için bir kez daha teşekkür ederim.

Çoğumuz sizi “Vegan Doktor” olarak tanıyoruz. Vegan / vejetaryen hayat tarzına geçmeye nasıl karar verdiniz?

Tutkulu bir hayvansever olmama rağmen vegan hayat tarzına geçişim sağlık amaçlı oldu. Anne babamı kalp damar hastalığından kaybettim. Biz altı kardeşiz, kardiyolog olmama rağmen benden büyük dört kardeşim kalp krizi geçirdi. Ben ne zaman kalp krizi geçireceğim diye araştırırken beslenmeyle damarların açılabileceğini öğrendim. Bu fakültede bize öğretilmeyen bir bilgiydi. O gün bu gündür az yağlı vegan besleniyorum. Bitkisel beslenmeye geçtikten sonra veganlıkla daha yakından ilgilenmeye başladım. Etik vegan olmanın ruh haline olumlu katkısı olduğu kesin, duygusu olan canılara zarar vermiyor olmanın bilincinde olmak insana huzur veriyor. Hastalarıma da bitkisel beslenmenin yanı sıra etik vegan olmalarını öneriyorum.

Beslenme konusunda doğru bilinen bir çok yanlış var, size göre en önemlisi hangisidir?

O kadar çok yanlış bilinen var ki hangisini öne alayım bilemedim. Kırmızı et yemeden veya hayvansal protein olmadan yaşanamayacağı yanlışı en önemlisi sanırım. Hastanelerde protein eksikliğinden yatan tek bir hasta olmamasına rağmen herkes (özellikle anneler) protein eksikliği denilen meçhul bir hastalıktan öcü gibi korkuyor. Protein eksikliğine hayalete inanır gibi inanıyoruz. Görmediğimiz, tecrübe etmediğimiz bir şey ama korkuyoruz. Kırmızı et yemeyenlerin kansızlık çekeceği inancı bir başka yanlış. Son olarak bir de “şeker yiyenler şeker hastası olur” yanlış inancı var, halbuki şeker yiyenler değil “fazla kalori alanlar, fazla miktarda hayvansal protein ve yağ yiyenler şeker hastası olur.

Hayvansal gıdalardan uzak durmanın en büyük yararları nelerdir?

Kronik hastalıklar dediğimiz şeker, kalp krizi, felç, romatizma gibi rahatsızlıklara yakalanma riskiniz azalır. Hayvansal besinlerin yanında şeker ve yağı da keserseniz pek çok hastalığa yakalanma riskiniz sıfırlanır, örneğin, kesinlikle kalp krizi geçirmezsiniz. Hayvansal gıdaları keserek şiddetini azaltabileceğiniz veya tamamen kurtulabileceğiniz sağlık sorunları arasında astım, alerji, tansiyon yüksekliği ve ürtikeri de sayabiliriz. Yeni çıkacak kitabımda bitkisel beslenmenin yararlarını, bilimsel makaleleri delil göstererek madde madde saydım. Az yağlı vegan beslenmeyle tam 53 hastalığa karşı korunuyorsunuz.

Ve B12 konusu, et yemeyen bir kişi B12 nasıl alabilir?

B12 almanın en kolay yolu B12 tabletleri emmektir. Bazı insanlarda mide rahatsızlıkları nedeniyle mideden emilim olmayabilir bu yüzden dil altı emme tabletlerini kullanmak daha garanti bir yoldur. 500 veya 1000 mcg lik tabletlerden haftada iki gün emdiğinizde tüm B12 ihtiyacınızı karşılıyorsunuz ve artık B12’nizi dert etmenize gerek kalmıyor.

Hamilelikte vegan beslenme konusunda neler söyleyebilirsiniz?

Hamilelerin vegan beslenmesinde hiçbir sakınca yoktur. Çalışmalar vegan annelerin bebeklerinin vegan olmayanlar kadar sıhhatli olduklarını, doğumsal anomalilerin daha fazla olmadığını gösteriyor. Vegan hamileliğin bazı avantajları da var, örneğin preeklampsi dediğimiz gebelik toksikasyonu vegan annelerde daha az görülüyor.

Günümüzde vegan aileler hızla çoğalıyorlar. Bebeklerin vegan yetiştirilmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ülkemizde besin alerjisi gibi nedenlerle mecburen bitkisel beslenen çocukları saymazsak vegan bebek/çocuk sayısı bir elin beş parmağını geçmez. Çünkü anne babalar çocuklarının et, yumurta yememesi halinde protein eksikliği, süt içmemesi halinde kalsiyum eksikliği, balık yememesi halinde de omega-3 eksikliği çekeceğine inandırılmış durumdalar. Bu yüzden günde birkaç bardak süt içirmeyi, yumurta, balık yedirmeyi sağlıklı buluyor, hayvansal gıda almazlarsa yeteri kadar büyüyemeyeceklerini düşünüyorlar. Oysa araştırmalar vegan beslenen çocukların en az vegan olmayanlar kadar sağlıklı geliştiğini gösteriyor. Amerikan Diyet Birliği ve Amerikan Çocuk Akademisi “İyi planlanmış vegan diyetlerin çocukların normal büyüme ve gelişmesi için yeterli olduğunu” kabul etmiştir. Çocuklar için vegan beslenmenin artısı eksisinden çoktur.

Artificial Meat (Clean Meat) yani Yapay Et (temiz Et) projesi hakkında ne düşünüyor sunuz? Bir vegan olarak Temiz Et’i denemek ister miydiniz? (Yer miydiniz?)

Vegan beslenmeye geçtikten 3-6 ay sonra bağırsak florası değişir. Hayvansal protein tüketen zararlı bağırsak bakterileri kendilerine yemek gelmediğini görünce o bedeni terk ederler, onların yerini lif parçalayan faydalı bakteriler alır. Ağırlıklı olarak bitkisel beslenip kırk yılın başında et yiyenler bağırsaklarında eti parçalayacak bakteri olmadığı için hazımsızlık çeker, rahatsız olurlar. Bu yüzden yapay et yiyen veganların sindirim sistemi bu etten pek hoşlanmayacaktır diye düşünüyorum. Kendi adıma yapay eti deneyeceğimi sanmıyorum.

Sizce vegan yaşam tarzını benimsemenin dünyamıza ve bütün insanlara ne gibi getirileri olabilir?

Faydalar saymakla bitmez. Bence tüm çevrecilerin vegan olması gerekir çünkü dünyaya en büyük zararı besi hayvancılığı sektörü veriyor. Ormanların yok olmasının en büyük nedeni yangınlar değil hayvanlara yem yetiştirmek için açtığımız tarım alanlarıdır. Dünyadaki tüm ekilebilir alanın % ’70’i hayvanlar için kullanılıyor. Tarla açıyor, mısır ekiyor, hayvanları besliyoruz. Dünyanın ısınmasından bahsediyoruz, hava kirliliğinden bahsediyoruz ama et yemeye devam ediyoruz. Hayvanların sindirim süreçleri yılda 100 milyon ton metan gazı salıyor. Tüm dünyadaki Co2 nin % 9’u, metan’ın % 37’si, azot oksit’in % 65’i hayvancılık faaliyetleri sonucunda açığa çıkıyor. Veganların sayısı arttıkça tüm bu zararlı etmenler azalacak.

Ciddi bir takipçi kitleniz olduğunu düşünürsek aslında sizi ekran önünde görmek isteriz, gelecekte TV programı yapmak gibi bir düşünceniz var mı?

Bu konuda ciddi hazırlığım var. İzleyicisi olan bir kanaldan teklif gelmesi halinde hemen başlayacak durumdayım. Vegan beslenme eğitimi ve yaygınlaşması konusunda hiçbir maddi beklentim yok, yeter ki daha çok insanı vegan yapalım. Bunu başarabilirsek insanların gereksiz yere kalp krizi ve felç geçirmesini engellemiş, şeker ve tansiyon hastalıklarının görülme sıklığını azaltmış olacağız.

Son olarak, okuyucularımıza mesajınız nedir?

Vegan olmayan okurlarınıza mesajım şudur; korkmadan vegan olmayı denesinler. Beden sağlığının da ruh sağlığının da yolu vegan olmaktan geçiyor. İlk denemeleri başarısız olsa da ikinci de üçüncü de vegan olacaklardır. Veganlara da bir mesajım var, vegan olmak eşittir sağlıklı olmak değildir. Üç besin maddesini çok az tüketmeleri gerekir: Bitkisel yağ, şeker ve alkol!

 Peter Broderick ve XJazz üzerine söyleşi

XJAZZ Festivali dördüncü yılında İstanbul’da 11 Nisan Tarihinde Caz müziği tutkunlarıyla buluşuyor. Festival kapsamında sahne alacak Peter Broderick ile müziği üzerine konuşma fırsatımız oldu.

Q: Merhaba Peter, ne zaman senin hakkında yazılar okusam ve müziğini dinlesem kendimi sana çok yakın hissediyorum. Eğer senin için de uygunsa sohbetimize “Amacım müziğe bir açıklık ve merak duygusuyla yaklaşmak ve hiçbir zaman belirli bir üsluba bağlı olmamak” sözü ile başlamak istiyorum. Müzikte ne buluyorsun?

PB: Belki bunu söylemek biraz klişe ama müziğin gerçekten ‘evrensel bir dil’ olduğuna inanıyorum . . . Müzik, dili aşan bir iletişim şekli ve aslında bu müziği çok değerli kılıyor. Benim için müzik genellikle çok terapötik olmuştur. Hayatın kafa karıştırıcı hislerinde gezinmenin bir yolu. Kendimle ve dışarıdaki her şeyle bağlantı kurmanın bir yolu.

Q: Sanırım Gülşah Erol ve Çınar Yazgan ile sahne alacaksın, değil mi? Onlarla daha önceden tanışma şansı bulmuş muydun yoksa yeni mi tanışacaksınız?

PB: Gülşah Erol benden önce sahne alacak. Çınar Yazgan ile de birlikte sahne alacağız. Onunla henüz tanışmadım ancak birlikte bir keman düeti çalacağız, çok güzel olacağını düşünüyorum!

Q: Hikaye anlatıcılığını seviyorsun, değil mi? Ne tarz hikayelerden hoşlanırsın? Nordik, Antik Yunan, Roma, Pers’e ait mitolojik hikayeler mi yoksa daha çok tarihi hikayeleri mi tercih edersin? Sen de hikaye anlatıcılığı yapıyor musun? J Son zamanlarda insanlar bunu bir terapi olarak kullanıyorlar.

PB: İyi hikayelere bayılırım! Halk hikayeleri, bir ateşin etrafında dede ve ninelerin anlattığı hikayeleri çok seviyorum. Hayal kurduran, fantastik, büyülü ve metaforlarla dolu masallar… Öyle sevmediğim herhangi bir tür yok doğrusu. Her şeye açığım, kendim de hikaye anlatmayı çok severim.

Q: Peter, sen çok sevgi dolu bir insansın. Bu dünyada da nefret çok fazla. Bu durum senin müziğini etkiliyor mu? Senin için sevginin kaynağı nedir?

PB: Sevgi her yerdedir. Nefret de öyle. Bunu Yin ve Yang durumuyla açıklayabiliriz, karanlık ve ışık. Deneyimlerime göre, sevgiyi seçmek nefrete göre her daim daha iyi. Ne kadar çok verirsen, o kadar çok geri alırsın!

Q: Harika bir gizem. Gizem hakkında ne düşünüyorsun? Hayatın veya maddenin gerçek anlamını veya etrafımızda gördüğümüzden daha fazlasını arayan gizem. Gizemli misindir?

PB: Sanırım, biraz gizemliyim. Yine de gerçek bir mistik olmak için biraz normal bir yol kat ettim. Ancak, yalnızken doğada bulunmayı çok seviyorum, bu da bir noktada gizemli sayılabilir. Dünyadaki sıkıntılarla depresif bir ruh haline bürünmek çok kolay. Bu nedenle kendime bu gizemi bir şekilde hatırlatmam gerek. İşlerin nereye doğru yol alacağını bilmiyoruz. Bunun da rahatlatıcı bir durum olduğunu düşünüyorum.

 Q: Sanatla ilgileniyor musun? Fotoğrafların da farklı mesajlar içeriyor. J Sanırım kendini farklı yollarla ifade etmek istiyorsun.

PB: Elbette, öyle çok büyük bir sanatçı olduğumu söyleyemem ama bazen görsel sanat işleriyle ilgilenmeyi seviyorum. Bence bu çok terapötik.  

Q: Vapurda bir Boğaz yolculuğu yaptın ve siyah beyaz bir müzik videosu çektin. Bu müzik videosunun arkasındaki hikaye nedir? Bu konu hakkındaki düşüncelerini ve duygularını paylaşabilir misin?

PB: Benim için Boğaz’ı bir vapurla geçmek çok büyüleyici bir deneyimdi. Birkaç ay sonra da birisi benimle belirli bir yolculuk için şarkı besteleyebileceğimi sordu. Bu saf bir senkronizasyondu. Bu müziği bestelerken de gerçekten keyifli bir deneyim yaşadım. Parçayı henüz vapurdayken dinleyemedim ama bir gün bunu yapmak çok isterim! 

Fizikçi Michio Kaku’nun gelecek hakkındaki güçlü tahminleri

0

Dünyanın geleceğini hakkında kimse Michio Kaku’dan daha fazla şey bilmiyor. Teorik fizikçi, fütürist ve popüler bilimci Kaku, geleceği anlayabilmek için bilim ve teknolojiyi bir arada inceliyor.

Berkeley ve Harvard Üniversitesi’nden mezun Kaku, 25 yıldır New York City Koleji’nde teorik fizik profesörü olarak çalışmaktadır.

Tıpkı Albert Einstein’inde kariyerinin çoğunu uğruna harcadığı “Her Şeyin Teorisi”, Kaku’nun da asıl meselesi. Bu biraz zor gözüküyor ancak Kaku’nun Sicim Teorisi’ne kattıkları, fizikçilerin bu konuda başarıya ulaşmaları yolunda yardımcı oluyor.

Kısaca: bu adamın eşsiz bakış açısının ve geleceği tahmin etmede güçlü fikirler üretmesinin arkasında sahip olduğu bilimsel zekası var.

Kaku’nun yarını ele alışı

Çoğu insan gelecek hakkında düşündüğünde, genlerimizi düzenleyebildiğimizi veya uçan arabaların üzerlerinden geçtiğini hayal eder.

Ama Kaku’ya göre bir inovasyon diğer hepsinin üzerine gölge düşürüyor: Drone’lar.

Geçen ay Dünya Hükümetleri Zirvesi’nde yapılan bir röportajda ağırlık Fütürizm’e yönelikti.

Kaku, militarize drone sistemlerinin tehlikeli olduğu konusunda yıllardır uyarılarda bulunuyor. “Askeri uçakların tehdidi” diyor. “Otomatik öldürme makineleri şu an için en büyük tehlike.”

Geleceğin yapay üstünlükle donanmış Terminatör tarzı robotlarla dolu olacağını işaret edenler bunun gerçek tehlikesini görmezden geliyor. “Önümüzdeki yüzyılda bu gerçekleşmeyeceği için ben endişelenmiyorum” diyor. Muhtemelen o zamana kadar öleceğini düşünüyor : )

Kaku’ya göre bizi ne endişelendirmeli?

“Bir insanı denetleyen ve “hedefini öldüreceğini” söyleyen drone’lar var. Gelecekte, dronelar insan formunu tanıyacak ve hedefi öldürme iznine sahip olacak. Hatta bir gün bu dronelar o kadar delirebilir ki (bir kısa devre veya ufak bir hata sebebiyle) insan ırkını hiçbir sebep olmaksızın ortadan kaldırmaya çalışabilir. Otomatik öldürme makineleri bugün hakkında endişelenmemiz gereken şeydir, yarın için değil. Ama bunun dışında, robotlar için endişelenmek zorunda değiliz.”

Ve Kaku’nun gelecekle ilgili trend konulardaki tahminleri

Dünyadışı Yaşam: “İçinde bulunduğumuz yüzyılda, radyo sinyalleri aracılığıyla yabancı bir medeniyet ile iletişim kuracağız.”

Yapay Zekanın Evrimi: “İnsanların yaptığı basit görevler, robotların yapabileceklerini ötesindeydi. Ancak yıllar geçtikçe bir fare kadar akıllı olacaklar, ardından bir sıçan, ardından kedi, köpek ve maymun. Bu noktada, bu yüzyılın sonuna doğru insanların yerini alabilirler ve bu tehlikeli olabilir.

Yabancı Gezegenleri Kolonileştirme: “Bir sigortaya, bir B planına ihtiyacımız var. Dinazorların bir planı yoktu ve bu yüzden bugün burada değiller. Kimse çıkıp şu an Dünya’dan Mars’a gitmemiz gerektiğini söylemiyor ama gelecekte Mars’ta bir yaşam kesinlikle yüksek bir olasılık.”

Bitcoin: “Sanal para birimini durduramazsınız. Bir şey ne kadar ödeme yapabiliyorsanız o şey sizin için o kadar değerlidir. Bir bir kumar. Bir spekülasyon. Benim kişisel tutumum Bitcoin’in verimli bir endüstri olmadığı yönünde.”

Sürücüsüz Arabalar: “Önümüzdeki on yıl içinde ulaşım dijitalleştikçe, otobanlarımızı GPS ve radar tarafından yönlendirilen sürücüsüz araçlar ile paylaşacağız. ‘Trafik kazaları’ ve ‘trafik sıkışıkları’ eskide kalmış birer terim olacak. Her yıl binlerce hayat bu sayede kurtarılacak.”

Kaynakfuturism.com | Alıntımakersturkiye.com | Kapak Görseli 

29. Ankara Uluslararası Film Festivali tanıtım filmi yayınlandı!

0

Festival posterinden esinlenerek tasarlanan tanıtım filminde, kameralı insanın bozkırdan, kente ve en sonunda sinema salonuna gidişini görüyoruz. Bozkırın ortasında yalnız bir ağaç gibi, bulunduğu ortama renk getiren kamera insan Ankara Uluslararası Film Festivalini temsil ediyor. Köklerini bulunduğu toprakların sinemasından ayırmadan çıktığı yolculukta kült filmlerden sahnelerle karşılaşıyor. Kış Uykusu, Susuz Yaz, Bisiklet Hırsızları, Easy Rider ve Leon filmlerinden temsili sahneler kameralı insanın kadrajına takılıyor. Kente ulaşan kameralı insan, festival aracılığıyla dünya sinemasının evrensel değerleriyle buluşuyor.

Tanıtım filminin yaratıcıları Bahadır Yazıcı, Uğur Erbaş ve Kayahan Kaya’nın filme dair ifadeleri şöyle:

“Film festivalleri vizyonda gösterilme ihtimali düşük filmleri izleyiciye sunarken, bir yandan filmin içindeki karakterleri de kentte misafir eder. Festival boyunca izlediğimiz filmler ile evrensel bir kültürel genişleme hissederiz. Sanki oyuncular her an karşımıza çıkacak ve biz de kendi kadrajımızla onları görecekmişiz gibi… Tanıtım filmi bu düşünceyle ortaya çıktı. Umarız Ankara Uluslararası Film Festivali’nin vizyonunu yansıtabilmeyi başarmışızdır.”

Festival programında 55 ulusal ve uluslararası uzun metrajlı, 19 belgesel ve 84 kısa film yer alıyor. Berlinale, Viennale, Cannes, Toronto, Locarno, Tribeca, Sundance, Hamburg, Rotterdam ve San Sebastián gibi uluslararası film festivallerinden filmlerin yer aldığı festival kapsamında 181 yönetmenin 158 filmi bulunuyor. Festivalde konuk sinemacıların katılacağı söyleşilerden, Festilab atölyelerine birçok özel etkinlik de gerçekleştirilecektir.

29. AUFF Tanıtım Filmi