Ana Sayfa Blog Sayfa 202

Ömer Madra ile iklim krizi ve bitkisel beslenme

Açık Radyo’da her çarşamba 14.00’da hazırlayıp sunduğum Vegan Sağlık Programı’nın 14 Şubat 2018 tarihindeki konusu “İklim krizi ve bitkisel beslenme”, konuğu bu konuda Türkiye’deki önemli kişilerden Açık Radyo’nun Kurucusu Ömer Madra idi.

Merhabalar, Açık Radyo’da sesine çok tanıdık biri var yanımda, Sevgili Ömer Madra. Bugün iklim krizi ve bitkisel beslenmeyi konuşacağız, hoş geldiniz.

Merhabalar…

İklim değişikliği ve bitkisel beslenme… Hep bitkisel beslenmenin insan sağlığına etkisini konuşuyoruz, bir de konunun iklim ve çevre boyutu var. İklim değişikliği, küresel ısınma gibi konularla ilgili Açık Radyo’yu takip edenler bilir, Ömer Bey bu konuları sıklıkla ele alıyor. Biz de bugün bitkisel beslenme ile iklim değişikliği konularının birbiriyle ne kadar ilintili olduğundan bahsedeceğiz. Konunun özeti niteliğinde Açık Radyo’nun sitesinde George Mombiot’un yazdığı “Böyle yemeye devam edemeyiz?” başlıklı bir The Guardian çevirisi yer alıyor. Bu çeviri 2017 yılının adeta bir çevre raporu niteliğinde.

“İklim değişikliği değil, iklim krizi!”

Yakından takip etmeye çalıştığımız iklim ve çevre konularında çok aktif, birçok kitabı da olan George Mombiot, Enkazın İçinden başlığını taşıyan çok ilginç bir kitap yazdı. Bu kitabı da yakında etraflıca ele almak gerekiyor. Çağa yeni bir politika… “Bu sistemle bu iş devam edemez.” Ama yılı kapatırken “Böyle yemeye devam edemeyiz.” başlıklı hem The Guardian’da hem kendi internet sitesinde çıkan yazıya da dayanarak…

İklim değişikliğine artık iklim değişikliği dahi demiyor, iklim krizinden bahsediyor. Çünkü, gezegen bütün canlılar alemiyle beraber büyük tehdit aldında. Aynı zamanda kendisi de “Yüzyılın ortasına geldiğimizde…” diye başlayan bir yazıda “Dünyadaki insan sayısı iki ya da üç milyar kadar artmış olacak, bir sürü mesele var bunlardan biri bile kitlelere kıtlık yaşatmaya yetiyor.” diyor. Bir de bunların kümülatif etkisi de var, birbirlerini etkiliyor. “Dolayısıyla ciddi bir problem içindeyiz.” diyor. “Böyle yemeye devam edemeyiz” yalnızca veganlıkla bitkisel beslenmenin ötesinde bir tüketim alışkanlıkları, bir hayata bakış meselesi ile ilgili benim de çok katıldığım şeyler söylüyor.

Şimdi biraz özetlersek… Açık Radyo web sitesinde de yayınlandı birkaç hafta önce, bir gönüllü arkadaşımızın, Büşra Balcan’ın çevirisiyle. Bu önemli bir yazı, büyük bir gelir dağılımı adaletsizliği var, milyarderler demokrasiyi her yerde çökertiyor, Avrupa’da, Amerika’da Trump yönetimi başta olmak üzere, yakın bir zamanda ekonomik bir kriz daha bekleniyor. Bütün dünyada, global bir kriz ve ekonomik bir çöküş… Amerika’nin haydut başkanı bile geceleri beni uykumdan etmiyor, umursamadığımdan değil, hepsi umrumda, ama bunlardan daha büyük bir sorun var, yiyeceğimiz nereden gelecek diye soruyor Mombiot.

“Sorun her şeyin başladığı yerde toprakta başlıyor.”

Hepimizin meselesi…

Şunun şurasında 2050’ye 30 yıl kaldı, sorun her şeyin başladığı yerde toprakta başlıyor, diyor, Birleşmiş Milletler istatistiklerini veriyor, daha önce de yazmıştı bunu, dünyada toplam 60 yıllık hasat kalmış olduğu belirtiliyor.

“Dünyadaki tarlaların 2017 hesabıyla %20’sinde randıman bitmiş durumda.”

Toprak kirleniyor, su kirleniyor, hava kirli bunların ne kadarı hayvansal endüstriye odaklı? Hayvansal endüstrinin bu kirliliğe ne gibi etkisi var? Birleşmiş Milletler Raporu’nda çevreyi kirleten etkenlerin %51’i hayvancılık endüstrisi kaynaklı, ve çok ciddi bir oran, bunları nasıl değiştireceğiz?

Mombiot’nun üzerinde önemle ve birinci mesele olarak durduğu şey, iklim değişikliğiyle beraber randıman azalıyor, toprak çok kötü kullanılıyor. Tarım ve hayvancılık başta olmak üzere yüksek verim almak için toprak, çok fazla kimyasalla zehirleniyor. Bir de hayvancılık ve tarım endüstrisinin zaten en büyük zaafı, milyarlarca hayvanı insanlar kesip yesin diye bir yerlerde tutmak. Bu hayvanlar, geğirerek ve yellenerek hem metan gazı salgılıyorlar. Dolayısıyla en büyük küresel ısınma sebebi metan gazı… Karbondioksitin kat be kat üstünde ama daha kısa ömürlü olduğu için pek dikkat edilmiyor, görünmez bir gaz.

Bir o var, bir de dünyadaki tarlaların 2017 hesabıyla %20’sinde randıman bitmiş durumda, bu çok önemli bir şey: Tarımda, %80’ini kullanıyor yalnızca. Bir de su kaybı var: Dünyanın en büyük su merkezleri, Kuzey Çin Ovası, Amerika’nın orta bölümü, Kaliforniya ve Hindistan’ın Kuzey Batısı gibi dünyanın en önemli tarım bölgelerinde ekinleri sulamak için kullanılan yer altı sularının seviyesi de çoktan alarm veriyor, bunları da vermiş Mombiot. Şimdi en önemli şeylerden biri, Ganj Nehri aküferinde, yani Hindistan da 1,3 milyar çok büyük nüfuslu bir ülke, Güney Asya çiftçileri, orada yeniden dolum oranı 50 kat kadar çekiliyormuş.

“Bütün her koşul sabit kalsa bile her 1 derece Celsius artış ile pirinç randımanının %3, buğdayın %6, mısırın da %7 düşeceği belirtiliyor.”

Bu aslında korkunç bir durum, yağmurla yenileyemiyorsun. İklim değişikliğinin görünür zararları…

Bunların hepsi bir arada, büyük bir kriz var, toplu bir gelir adeleti krizi de var, gelir seviyesindeki muazzam değişiklikten dolayı, Güney Asyadaki çiftçiler, Hindistanda Kamboçyada vs. yiyecek talebini karşılamak için 2050’ye kadar yani 32 yıl içinde mevcut suyun %80-200’ünün daha fazlasını kullanma beklentisi içindeler. Peki bu su nereden gelecek diye soruyor Mombiot, bunun cevabı yok. Bu yaşam tarzı, senin önemle sorduğun konular: küresel ısınma, sıcaklık…

Yeni bir araştırma var: bütün her şey eşit kalmak şartıyla, her 1 derece Celsius ısındığı zaman, bu çok önemli, 2017’deki en önemli ve vurucu rakamlardan bir tanesi, 20 yıldır takip etmeye çalıştığım şeyler bunlar, 1 derece Celsius artış ile pirinç randımanının %3, buğdayın %6, mısırın da %7 düşeceği belirtiliyor, bu da iyimser bir tahmin, bu çok yeni bir araştırma, Agriculture of Environmental Letters Dergisi’nde yayımlanmış. Amerika diyince akla ilk gelen şeylerden biri mısırdır, o mısır kuşağındaki 4 derecelik bir ısınmanın, mısır randımanını %84 düşürebileceği, ileride de %100’e kadar düşürebileceği, yani Amerika’dan, mısır memleketi olan Amerika’dan Meksika, Orta Amerika da dahil, mısır ortadan kalkıyor. Mısır gibi temel bir besinin ortadan kalkması, maalesef öngörülenler arasında, artık tahminler de değişti, böyle giderse…kömür yakmaya, petrol kullanmaya, uçaklar gemiler, ticaret vs. ısınma, yenilenebilr enerji olmaz ise mısır kalkıyor. Sebebi de şuymuş, yüksek sıcaklıkların tozlaşmaya etkisi: Tozlaşma, bitkilerin arılar, böcekler tarafından çoğalması, bu sıcaklık artışı tozlaşma işlemini de aksatıyormuş, doğru düzgün teste tabi tutulmadan kullanılan böcek ilaçları… Baya bir böcek kıyameti denilen şey ortaya çıkıyor, dünyanın bazı bölgelerinde işçiler elle tozlamaya başlamışlar.

Aslında çok doğal bir şekilde, kolayca olacak şeyi insanlar kendi elleriyle yapılıyor. Arı, böcek kelebek kolayca tozlayacakken…

Bu tabi en çok para getiren ürünler için kullanılabilir. Yoksa elle yapılacak bu işlem akıl karı değil. Bir de yapısal unsurlar var bunun dışında, böceklerle ilgili tam bir kıyamet beklentisi var, son 27 yıl içinde kanatlı böceklerin %67’sinin yani 3’te 2’sinin yok olduğuna dair Almanya’da bir çalışma yapıldı, ondan sonra benim de uykularım iyiden iyiye kaçtı. Böcek yoksa onu yiyen kuş da yok, kuşu yiyen başka hayvan da yok, hiçbir şey de yok yani tozlaşma da yok. Küçük çiftçiler, daha çok emek harcadıkları, daha fazla çeşitte ürün yetiştirdikleri ve toprağı daha dikkatle işledikleri için haliyle büyük çiftçilere göre daha büyük hektar verimi alıyorlar.

Yani dünyanın daha yoksul kesimlerinde herkes beş hektardan daha az alana sahip, küçük çiftçi hepsi… Ekilebilir arazinin %30’una sahipler, ama gıdanın %70’ini üretiyorlar, halbuki yeni yüzyılın yani içinde bulunduğumuz yüzyılın aynı zamanda bin yılın başından beri sadece Amerika’nın 2 katı kadar devasa, verimli toprakları gasp edilmiş, haksız yere ele geçirilmiş, büyük tarlalarla birleştirilmiş şekilde mono kültür denen tarım yapılıyor ve bu yoksul kesimin ihtiyacı için değil, ithalat ve ihracat için yapılıyor.

Hem bir iklim krizi hem de bir gıda krizi var, endüstriyel beslenmeye yönlendiriliyoruz, doğal domatesi bulmak o kadar zor ki, buğday mesela bizim ülkemiz bir buğday ülkesi olarak anılıyor, ama artık buğdayımız bile kendi genlerimize ait değil. Peki devlet politikaları bu meselelerin neresinde?

Devlet politikaları, bol termik santral inşa etmekle uğraşıyor.

Bir yandan iklim krizi, bir yandan gıda krizi var, bir yandan politikalarla bu krizler körükleniyor.

“İnsanlık tarihi boyunca okyanusların gördüğü en büyük tehlike şimdi burada ve dünya çapında yakalanan balığın sayısı her yıl %1 azalıyor.”

İnşaat ve hafriyat ekonomisi… Bütün bunlarla beraber muazzam bir plastik kirlenmesi sorunu var okyanuslarda, dünyanın en derin yeri olan Mariana Çukuru’nda bile, plastik madde bulundu, deniz tabanında, 11 bin metre derinliğinde… Deniz atı fotoğrafını sen de görmüşsündür, kulak pamuklu plastik bir çubukla dolaşıyor, kuyruğuyla yakalamış, işte böyle bir muazzam bir sorun var.

Okyanusların, bütün hayatı barındıran okyanusların, tarihin en büyük tehlikesi içinde olduğunu belirtmeliyiz. Yeni bir dizi var, dinleyicilere de görmediysen sana da tavsiye ederim,  Blue Planet Dizisi’nin ikinci bölümü, bu dizi yedi bölüm halinde yayınlandı, olağanüstü! Orada Sir Tambara da söylüyor: “İnsanlık tarihi boyunca okyanusların gördüğü en büyük tehlike şimdi burada, insan kaynaklı, küresel ısınma vesaireden olayı.” Bütün bu balıklar nereden gelecek bilinmiyor, çünkü dünya çapında yakalanan balığın sayısı her yıl %1 azalıyor, denizler de ele geçiriliyor ve yaklaşık 3 milyar insan da büyük oranda kabuklu deniz hayvanları ve balıklardan alacakları proteine bel bağlamış durumda, peki bu balıklar nereden geliyor?

Çiftlik balıklarından sağlanıyor, aslında o balıklar da hasta balıklar, insanlar bu balıklardan protein aldığını sanıyor.

Evet maalesef, bütün bu anlattıklarımız yeterince zor diyor Mombiot, Açık Radyo’nun internet sitesinde de yer alan yazısında.

Bu yazıyı tavsiye ediyoruz. Böyle yemeye devam edemeyiz adlı makale çevirisi… 2017 yılının bir çevre raporu ve politika özeti. ..

“İnsanların gelirleri arttıkça, protein ihtiyacını karşılama kaynağı bitkisel proteinden hayvansal proteine yön değiştiriyor.”

Burada, bütün bunlar yeterince zorken insanların gelirleri arttıkça, burası bizim program açısından da çok önemli, protein ihtiyacını karşılama kaynağı bitkisel proteinden hayvansal proteine yön değiştiriyor, böyle bir yanılgı var, korkunç! Reklam sektörünün de çok etkisi var, dünyadaki et üretimi son 50 yılda %400 yani 4 kat arttı.

Veganların sayısı artıyor, İngiltere’de %365 artmış ancak sadece İngiltere’de artmış.

Ama İngiltere’de de veganlar küçük bir orandalar. Son araştırmaları içeren özet bir yazı olduğu için sürekli atıf yapıyorum, buraya da getirdim, Açık Gazete’de yeterince konuşamamıştım, iyi oldu. Son 50 yılda 1970’ten bu yana dünyadaki et tüketimi 4 kat artmış. Ama küresel ortalama gıda tüketimi, hala her yıl vücut ağırlığımızın neredeyse tamamen etten oluşturduğumuz İngiltere’nin yarısı.

Aslında büyüme hormonlu, insülin benzeri hormon içeren, içi zararlı maddelerle dolu etleri yiyor insanlar, ben geçen bir vidyo izledim, tavuğa bir şey enjekte ediyorsun, tavuk bir anda 3 kat büyüyor.

“Tavuk endüstrisinde rekor antibiyotik kullanımı var.”

Daha dün The Guardian’da okuduğum bir haberde İngiltere’de tavuk endüstrisinde rekor antibiyotik kullanımı varmış. Tavuklar, hem korkunç şartlarda tıkış tıkış yaşadıkları için, hastalanmasınlar diye, aynı zamanda hızlı büyüsünler, daha fazla kaslı olsunlar diye antibiyotik basıyorlar. Bu artık rezistansı sıfırlamak üzere, yani antibiyotikler yakında hiçbir işe yaramayacak; salgın hastalıklar artacak, en basit diş çekiminin dahi ölümcül sonuçları olabilecek. Şimdi, tam da burada ona geçelim beslenme şeklimizden dolayı İngiltere’de ekilebilir arazinin kapladığı alan, talebi karşılaması gereken toprak, tarım alanının 2,4 katı büyüklüğünde. Herkes bu diyete yönelirse gerekeni nasıl temin edeceğiz, hiçbir çıkarı yok.

Sürdürülebilir değil artık hayvansal beslenme.

”Tahıl ve bakliyattan üretilen kalorinin %6’sı, proteinin %53’ü çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılıyor.”

Asla değil ve çarçur diyor, tahıl ve bakliyattan üretilen kalorinin %6’sı proteinin %53’ü çiftlik hayvanlarını beslemek için kullanılıyor.

Hani soya hormonlu deniyor ya soyanın hormonlu olmasından bitkisel beslenenlerden çok hayvansal beslenenler korkmalı.

“Fasulye veya bezelyeden 1 gram protein almak için 0.01 metrekare toprağa, oysa sığırdan veya koyundan elde etmek için 1 metrekare toğrağa ihtiyaç duyuluyor.”

Aynen öyle, bu gıdanın 3’te 2’si de bitkiden hayvana dönüşürken kayboluyor, Our World in Data diye bir araştırma grubunun internet sitesi var, orada bir çizelgede ortalama olarak fasulye veya bezelyeden 1 gram protein almak için 0.01 metrekare toprağa, oysa sığırdan veya koyundan elde etmek için 1 metrekare toğrağa ihtiyaç olduğu belirtiliyor. Akıl ve hayal alamayacak bir durum, arada 100 misli fark var. Bu sürdürülebilir mi?

Hem sürdürülebilir değil hem de sağlığa kötü etkileri var, oradan bir gram protein almak için doymuş yağ kolesterol, kolin, karnitin, damarları tıkayıcı bir sürü faktör alınıyor, bunlara girmiyoruz daha, sadece iklimden bahsediyoruz şu an.

Son bir genel değerlendirme işte, senin bahsettiğin iklim ve dünyanın genel kriziyle bağlantısını kurmak için. Yani büyük baş ve küçükbaş hayvanların kullandığı otlakların birçoğunda üretim yapılamayacağı doğru olsa da ürün yetiştirmek yerine vahşi hayatı ve ekosistemleri sürdürmek için de pekala kullanılabilirlerdi. Ama otlaklar çoğaldıkça bataklıklar kurutuluyor bu sefer, korkunç bir çıkmaz, ağaçlar kesiliyor, fideleri de hayvanlara yem olarak veriliyor, yırtıcı hayvanlar yok ediliyor, yabanıl otçul hayvanların önü çitlerle çevriliyor, duvarlar her tarafta ve başka yaşam formları da yavaş yavaş ortadan kaldırılıyor. Hatta yavaş yavaş bile değil, hızla ortadan çekiliyor. Madagaskar’ın ve Brezilya’nın yağmur ormanları gibi canlılar alemi için bütün oksijeni sağlayan muazzam bölgeler buralar.

Yeryüzünün klimaları…

“Hem ihtiyaca hem de ihtirasa aynı anda yetecek toprak yok!”

Okyanuslar da öyle, tabi o muazzam bölgeler de daha fazla hayvanı otlatmak için tahrip ediliyor. Yani, çok önemli bir şeyi söylüyor yazının sonlarına gelirken, hem ihtiyaca hem de ihtirasa aynı anda yetecek toprak yok. Küresel çapta hayvan yemeye geçiş artık yoksul kesimin ağzındaki lokmayı kapmak anlamına geliyor. Burada da büyük bir adaletsizlik var, tabi gezegenin neredeyse bütün köşelerine ekolojik bir temizlik yapılmaya ve yok edilmeye çalışılıyor.

Yoksul bir insanın hayvansal gıdaya ulaşması çok kolay, 5 liraya tavuk alıyor, protein aldım diye içini rahatlatıyor. Ama bilmiyor aslında geri planında neler oluyor.

Bilmesine de imkan yok, çünkü muazzam bir halkla ilişkiler endüstrisi ile karşı karşıyayız.

Müthiş bir toplum mühendisliği…

“Birleşmiş Milletler, et tüketiminin 2030’a gelindiğinde %70 oranında artacağını söylüyor.”

Tamamen öyle, sistemin değişmesi lazım, senin konuştuğun benim de konuşmaya çalıştığım şey tam da bu. Yani nüfus artmasa bile, yeme tarzımızdaki bir değişimi ayakta tutmak mümkün olmayacak, bugünden itibaren hiç nüfus artmasa bile, 1 milyar 2 milyardan bahsediliyor artık, insan sayısı arttıkça et yemenin getirdiği açlık da büyüyecek. 2010’da çok önemli bir araştırmada Birleşmiş Milletler, et tüketiminin 2030’a gelindiğinde %70 oranında artacağını söylüyor.

Daha da kolay olacak ete ulaşmak.

2030’a ne kadar kaldı?

12 yıl sonra yani, korkunç! Hastalıkların artış hızı da doğru orantıyla olmayacak, aritmetik artacak.

Geometrik hatta… 2050’ye gelindiğinde küresel mahsul talebi, 2005’teki bu araştırmaya göre 2 katına çıkmış olacak, bu mahsulü üretecek toprak dünyada mevcut değil, böyle bir alan yok!

Laboratuvarda et üretmeye başladılar, iş oraya doğru mu gidiyor?

O dediğin kısım çözümler arasına gösteriliyor. Ama asıl mesele kesinlikle bitkisel bazlı işlenmemiş yiyeceklerden oluşan beslenmede…

Bütünsel bitkisel beslenme… Bitkisel beslenme deyince işlenmiş, içine şekerler girmiş, bir sürü işlemden geçmiş, prosesleri uzun sürmüş yiyeceklerden bahsetmiyoruz, peki biz sağlık uzmanlarının bu konuda yapabileceği neler var?

Bunu özellikle çok önemle sürekli gündemde tutmak ve anlatmak lazım, medyada da son derece yanlış, saçma sapan şeyler çıkıyor.

Maalesef her gün kriz geçiriyoruz izlerken.

Beslenme çılgınlığı fantazisi var bitmiyor diyor Mombiot, canlı bir dünyada da devam eden ekonomik büyüme masalı, büyülü düşünce, her şey ekonomik büyüme ve kalkınma…

Ama hormonlu bir büyüme, geçen bir televizyon kanalında bunu işlemişlerdi, hormonlu büyüme, hormonlu büyüyoruz!

“Bütün bu sorulara verilecek kolay bir cevap yok ama en kritik değişim, hayvan temelli diyetten bitki temelli bütünsel diyete geçiş olacak.”

İnsanlık toplumsal bir çöküşe girerse ki tamamen katılıyorum Mombiot’ya, sebebi, büyülü düşünce olacak, fantezi, bütün bunlara verilecek kolay bir cevap yok ama en kritik değişim, hayvan temelli diyetten bitki temelli bütünsel diyete geçiş olacak diyor. Diğer unsurları hesaba katmazsak, et üretimini ve biyoyakıt üretmek için toprak kullanımını durdurursak ki o biyoyakıt meselesi üzerinde de çok durmak lazım, o ayrı bir problem, 4 milyar insana daha yeterli kalori sağlanabilir ve insanın tüketmesi için gerekli proteini 2 katına çıkarabiliriz, bunu araştırmalar gösteriyor, çözüm burada, bir miktar da demin konuştuğumuz yapay et… Bir makaleye göre yapay ette su kullanımını en az %82, toprak kullanımını da en az %99 oranında azalttığını öne sürüyormuş, doğru mu bilmiyorum diyor, ama bir sonraki yeşil devrim önce hibe olmayacak, toprağı kırbaçlaya kırbaçlaya öldürmeye değil, toprağı nasıl ve neden kullandığımızı durup düşünmemize bağlı, bunu yapabilir miyiz? Son cümle bu, yoksa bizler yaşayan gezegeni tüketen zengin insanlar, biz hepimiz zengin kesimdeyiz, diyetimizi beslenme biçimimizi değiştirmek yerine küresel çapta bir ölümü daha mı kolay karşılarız diye de ekliyor.

Çok güzel bir sonuç paragrafı olmuş, ben çok teşekkür ederim Ömer Madra’ya bugün beraber program yaptık, ayrıca Açık Radyo’ya Ömer Bey nezdinde teşekkür ederim, her çarşamba Vegan Sağlık Programı’nı sunmama vesile oldukları için, bugün iklim krizi ve bitkisel beslenmeden bahsettik, bahsetmeye de devam edeceğiz.

Ben teşekkür ederim, hoşça kalın.

“Yoksa bizler, diyetimizi beslenme biçimimizi değiştirmek yerine küresel çapta bir ölümü daha mı kolay karşılarız?”

Dede Korkut Öykü/Masallarının Zaman Makinesiyle Boğaç Han’ı Görmek

Dede Korkut öyküleri, günümüzden yüzlerce yıl önce yazılmış ve günümüze kadar gelmeyi başarmış öykülerdir. Sözlü edebiyat eseri olan bu öykülerin yazıya aktaranı bilinmese de üç yüz-dört yüz yıllık bir tarihsel kesitte anlatılageldikten sonra derlendiği düşünülmektedir.

Dede Korkut kimdir? Rivayet olunan o ki yüzlerce yıl yaşamıştır. Yaşayan Dede Korkut’un kendisi midir? Yoksa tüm masalların doğuş mitine uygun olarak, göçer kavimlerin ateş başında anlatılı geleneğini sürdüren bir usta-çırak ilişkisinden ve bu masalların anlatıcısını Dede Korkut olarak adlandırmaktan kaynaklı bir durumdan bahsedilebilir mi? Bilinmiyor. Diğer bir yandan yine Dede Korkut, öykü ve masallarla katharsise bağlanabilecek bir öğenin cisimleşmiş hali midir? Korkunun bir iktidar aracı olarak bin yıllardır kullanıldığı düşünüldüğünde, bir kavme tehlikelerin kaynaklarını, şekillenişini, neler olup/olabileceğini anlatan ve amacı kavmi bir arada tutup, han buyruğunun devamını ve iktidarının bekasına sağlamaya hizmet etmek olan öykülerin anlatıcısını da “Korkut” olarak adlandırmak, öykü ve masalların beslendiği hayal gücü dünyasına özgü bir tür mizah mıdır?

Sınırların belirsiz, sancakların ise henüz bir ulus devleti temsil etmediği zamanlarda öykü/masallar, topluluğun ortak hafızasını oluşturarak biz bilincine katkı sunduğu/sağladığı gibi diğer yandan da didaktik yapısıyla eğer şunlar şunlar böyle yapılırsa bunlar bunlar olur diye toplumda ortak bir görüş biçimi yaratmaktadır.

Haydi dedem, korkut, korkut ki, masal/öykü mutlu sona ermeden önce varsa kusurlar, hatalar, yanlışlar görelebilsin!

Tamamen varsayımsal bu fikirler, kültürel öğelerimizin dip köşelerine bakıldığında umacılar, iğneciler, seni …’ya vereceğimler gibi korkutma öğelerinin çocukların büyütülmesi sürecinde ne kadar sık kullanıldığının hatırlanmasıyla daha anlaşılır olacaktır. Burada belirtmek zorundayım ki, mutlu sonla şifalanan öykünün korku öğesi, korkunun bir pedagoji öğesi olarak kullanıldığı durumlarda geçerli değildir. Burada masal ya da öykünün çatışma öğesi kurulurken düğüme serpiştirilen korku, kahramanın dönüşümüyle yerini güven duygusuna bırakırken, gerçek hayat, masallar ve öyküler dünyasından tamamen farklıdır.

Öykü/masallar, içinde anlatılanlara, yüzde yüz katıldığımızdan değil, deyiş bütünlüğünden beslenir ve beğenilir. Dede Korkut öykü/masalları kullandığı sade ve akıcı dille de kendi içinde bir deyiş güzelliğine sahiptir.  Öykü/masallara, deyiş güzelliğini veren anlatım, onlara atfedilen iyileştirici etkiyi de sağlayan unsurlardan biridir. Bu açıklaması zor ve aynı zamanda metafizik bir iddia gibi görünse de “dil” ya da “söz” kavramları üstüne yapılan incelemeler ve masal/öykü araştırmaları bu söylenileni destekler niteliktedir.

“Dedem Korkut boy boyladı (destan söyledi, bir boyun hikayesini anlattı), soy soyladı (soyunu sopunu anlattı, kökünü araştırdı), bu oğuznameyi düzdü, koştu, böyle dedi:

Onlar da bu dünyadan geldi geçti,

Kervan gibi kondu, göçtü,

Onları da ecel aldı, yer gizledi,

Fani dünya kime kaldı?

Kara ölüm geldiğinde geçit versin! Tanrı sana sağlık versin! Sağ kalanlar için devletini Hak artırsın! O öğdüğüm Yüce Tanrı dost olup yardım etsin! Yom vereyim (Mutluluk –dileyeyim, saadet dileyeyim, uğur dileyeyim), hânım, yerli kara dağların yıkılmasın! Gölgelice kaba ağıcın kesilmesin! Kan gibi akan görklü suyun kurumasın! Kanatlarının ucu kırılmasın! Seğirdirken ak-boz atın sürçmesin! Çalışanda kara polat öz kılıcın kedilmesin! Dürtüşürken ala gönderin (bir tür mızrak) ufanmasın! Ak pürçekli anan yeri Cennet olsun! Ak sakallı baban yeri Uçmak olsun! Hakkın yandırdığı çerağın (ışığın) yanadursun! Kadir Tanrı seni namerde muhtaç etmesin.”

Dede Korkut’un bu soylaması bazı farklılıklarla bütün öykü/masalların kapanışıdır. On iki öykü/masalın sonunda mantra olarak adlandırabileceğimiz bu soylama yer alır.

Ad Verme/Boğaç Han

Günümüzde de farklı biçimlerde sürmekte olan ad verme ritüellerinin Oğuz boylarındaki işleyişinde, ad vermeden önce doğan kişinin, adını almak için bir şey yapması beklenir. Bir kahramanlık örneğin…

Çoğu kitapta ilk öykü/masal olarak yer alan Dirse Han oğlu Boğaç Han boyundaki namı değer Boğaç Han’ın adını alması anlatımı, bu kültürü işaretler. Bir boğayı yıkan oğlana layık bir ad olarak düşünülüp, adı Dede Korkut tarafından koyulmuştur.

Boğaç Han’ın doğumuna yol açan olaylara bakıldığında, boylar için verilen ziyafette Han’ların üç çadıra ayrıldığı görülür. Oğlu olanlar, kızı olanlar ve çocuğu olmayanlar. Tabii ki atlara binilip, kılıçların kuşanıldığı bir çağda çocuğu olmak hele ki oğlu olmak boyun devamı için gerekli, gerekli olduğu için de yüceltilen bir şeydir. Günümüzde bile erkeğe yüklenen bu şişirilmiş algının sürmesi, koşulların ne kadar değiştiği düşünüldüğünde tuhaftır.

“Oğlu-kızı olmayanı kara otağa kondurun, kara keçeyi altına döşeyin, kara koyun yahnısını önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın, gitsin;”

Dirse Han kalkar gider, karısına:

“Senden midir, benden midir, Yüce Tanrı bize erdemli oğul vermez, nedendir dedi, diye soylamaya başlar. Karısının cevabı:

“Dirse Han’ın hatunu soylamış, görelim ne soylamış?:

Hay Dirse Han, bana hışmetme!

İncitip acı sözler söyleme!

Yerinden doğrul, kalk,

Ala çadırını yeryüzüne diktir,

Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kırdır,

İç-Oğuzun, Dış-Oğuzun beylerini üstüne yığınak et,

Aç görsen doyur,

Yalıncak görsen donat

Borçluyu borcundan kurtar,

Tepe gibi et yığ,

Göl gibi kımız sağdır,

Ulu toy eyle (Büyük ziyafet ver), hacet dile!

Olaki bir ağzı dualının berakâtıyla Tanrı bize bir erdemli çocuk verir.”

O devirde karıkocanın kendi isteğiyle çocuk yapmaması olacak şey değildir. Lakin bu bakış, çocuk yapamamanın kabahatini kadına yıkan cehaletten de çok uzaktır. Dede Korkut öykü/masallarında görülen iyiliğin iyiliğe/kötülüğün kötülüğe yol açacağını destekler nitelikte bu hatun soylamasının devamında bir çocukları olur.

Boğayla Karşılaşma

Doğan çocuk büyür, beyler için düzenlenmiş bir eğlencede, salınan boğanın önünde kalır. Heyecan doruktadır:

“Ne oğlan yener, ne boğa yener. Oğlan düşündü, kendi kendine dedi ki: Bir dama direk vururlar, o dama dayanak olur. Ben bunun alnına neye dayak olur, dururum, dedi. Oğlan boğanın alnından yumruğunu giderdi, yolundan savuldu. Boğa ayak üstüne duramadı, düştü, tepesin üstü yıkıldı. Oğlan bıçağına el vurdu, boğanın başını kesti.”

Bir gücü güç yapan aslında ona dayanak olan karşı güçtür. Boğaç Han’ın kısa akıl yürütmesiyle öyküye yerleştirilen bu fikirle felsefe okumalarında karşılaşmak mümkündür. İşte Dede Korkut’un oğlana Boğaç Han adını vermesine sebep olan olay budur.

Hanın babasını çocuksuz diye küçümsemesiyle, dünyaya gelen Boğaç Han’ın serüveni daha yeni başlamıştır. Boğaç Han’ı kıskanan babasının adamları, baba oğlu kurban etsin diye bir dümen peşindedirler. Değişmeyen insanlık durumlarının anlatımının başka bir hali, kıskançlığın yol açabileceği kötülük sahnededir. Oğulun Han’ın topraklarına girdiği, orada türlü kötülük yaptığı, savunmasızlara yaşlı/kadın/çocuğa eziyet ettiği ve bunları Han duysa Dirse Han’ı oğlundan dolayı cezalandırılacağı, oğlanın hayırsız olduğu babaya anlatılır. Dirse Han oğlunu öldürecektir. Bir av düzenlenir. Avda da oğul Boğaç Han’a meziyetlerini gösterip, babayı gururlandırması için davranmasını söyleyenler, babaya da bu davranışları oğlanın kötü huyuna delalet göstererek babayı kışkırtmaya devam ederler. Avın sonunda baba oğula okunu atar. Öldü sanıp, geri döner.

Hızır’ın Görünmesi

Yaralı Boğaç Han’a Hızır görünür. Hızır, kutsal bir karakter olmasının yanında bir arketip olarak da okunabilir. Kurtarıcı Kahraman Hızır, Boğaç Han’a bu yaradan ölmeyeceğini söyler.

Kırk yiğidin kurban kıldığı oğulu, Boğaç Han’ı kurtarmaya giden anasına

Soylamış, görelim hânım ne soylamış?

Beri gelsen-e, ak sütünü emdiğim kadınım ana!

Ak pürçekli, izzetli canım ana!

Akarlıda sularına ilenme,

Kazılık Dağının suyunun günahı yoktur;

Biterlide otlarına ilenme,

Kazılık Dağı’nın günahı yoktur;

Arslanıyla, kaplanına ilenme,

Kazılık Dağı’nın suçu yoktur;

İlenirsen babama ilen,

Bu suç, bu günah babamdandır!

Dedi. Oğlan yine:

-Ana, ağlamasan-a, bana bu yaradan ölüm yoktur, korkma. Bozatlı Hızır bana geldi, üç kez yaramı sığadı, bu yaradan sana ölüm yoktur, dağ çiçeği ile anan sütü sana merhemdir, dedi.”

Boğaç Han’ın kurtulduğunu duyan Dirse Han’ın adamları bu sefer de Dirse Han’ın oğlunun yaşadığını duyup, olayın gerçeğinin açığa çıkacağı zamanki Dirse Han’ın hışmından korkup, onu kaçırırlar. İyileşen Boğaç Han ve yiğitlerinin Dirse Han’ı adamların elinden kurtarması ve onları cezalandırmasıyla öykü/masal son bulur.

Sonuç Yerine

Öykü/masalın sonu geleceğe duyulan güvenin de tazelenmesidir. Çünkü hangi toplum yeni nesillere, gençlere güveniyorsa geleceğe de güveniyor demektir. Bu öykü/masaldan diğer tüm Dede Korkut Öykü/Masalları gibi yaşam biçimine dair kültürel öğeler okunabileceği gibi kıssadan hisse ya da hisseler çıkarılabilir. Yazılı kültürün çok gelişmediği, ekransız dünyalardan gelen bu öykü/masallar egemen algıyı destekleyen/yansıtan hoş sedalar olarak günümüzde de keyifle okunabilecek ve geçmişe dair kurgularımızı besleyecek zaman makineleridir.

*Görsel: nonim.blogspot.com.tr’den alınmıştır.

Kurtulan Kızlar

1

Stephen King’in “2017’nin en büyük gerilim romanlarından biri” dediği Kurtulan Kızlar, yayınlandığından bu yana beğeni toplamış ve kısa sürede 25 dile çevrilip uluslararası bir çoksatan olmuş. Aslıhan Kuzucan’ın çevirdiği Riley Sager’ın ilk gerilim romanını okuyucuyla buluşturan ise Yabancı Yayınları.

Quincy, üniversitedeyken beş arkadaşıyla ormanın içinde Çam Ev’e tatile gidiyor ve korku filmlerinden fırlamış bir katliamdan kurtulan tek kişi oluyor. Basının kurtulan kızlar dediği, katliamlardan sağ çıkan kızları ifade eden bir grubun da parçası oluyor ve üçüncü kurtulan kız olarak dikkatleri üzerine çekiyor. Bu olaydan 10 yıl sonra, daha önce bir üniversite yurdundaki katliamdan kurtulan Lisa’nın, birinci kurtulan kızın, evindeki küvette ölü bulunmasıyla sarsılan Quincy hemen ardında kapısında Sam’i, Nightlight Inn’deki katliamdan sağ çıkan ikinci kurtulan kızı buluyor.

Kurtulan Kızlar: Final Girls

Kanın gövdeyi götürdüğü, bir katilin herkesi doğradığı dehşet saçan korku filmlerinde, katliamdan kurtulan tek kıza final girl, kurtulan kız, deniyor. Bu kız, çoğu zaman diğer karakterlere göre ahlaki açıdan daha duyarlı, masumiyeti ön plana çıkan genç ve sevimli bir kız olarak görülüyor. Kurtulan kız en sonunda katil ile yüzleşiyor, bundan sonra ya masumiyetini bir kenara bırakıp katilini acımadan öldürüyor ya da katil onu öldürmek üzereyken dışarıdan gelen biri tarafından kurtarılıyor, hikâyeyi anlatacak tek kişi olarak hayatta kalmış oluyor. Çığlık’ta Sidney Prescott (Scream, 1996), Yabancı’da Laurie Strode (Halloween, 1978), ve Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum’da Julie James (I Know What You Did Last Summer, 1997) en bilinen kurtulan kızlardan.

Aklımızda bulundurmamız gereken, Quincy’nin başına gelenlerden sonra Lisa’nın manevi desteğini reddetmesi ve basının kendisine biçtiği kurtulan kız, final girl, rolünü istememesi. Her şeyi geride bıraktığına inanarak kendine bir hayat kuruyor. Ama okudukça göreceğiz ki bu hayat Quincy’nin sandığı gibi rahat ve düzenli değil, aksine yüzleşmediği sorunları ve gerçekliğini kabul edemediği anıları saklıyor. Birinci kurtulan kız Lisa ölü bulunduğunda ve ikinci kurtulan kız Sam kapısına dayandığında, üçüncü kurtulan kız Quincy asıl kurtulan kız olunduğunu ve gerçek bir “sağ kalan” olup olmadığını öğrenecek.

Kurtulan Kız Yaratmak

Kitap bir gerilim romanı, okuyacaklarımız ise bu kızların nasıl kurtuldukları değil, kurtulduktan sonraki yaşamları ve karşılarına çıkan yeni tehditler. Lisa, yıllar önce üniversite yurdundaki katliamdan kurtulduğunda basının ilgisini çekiyor. Bu ilgiyi, benzer olaylar atlatan ve acı çeken insanlara yardım etmek için kullanıyor. Sam ise Nightlight Inn katliamından kurtulduktan sonra ortadan kaybolmuş. Quincy ise bu olaylar hiç yaşanmamış gibi hayatını sürdürmeye çalışıyor.

Kurtulan kız olmak Quincy’nin istediği bir şey değil. Zaten basının ilgilendiği de ölen insanlar değil, kurtulanlar. Zayıf kızlar bir anda güçlü ve sağ kalan oluyorlar, nadir bulunan bir haber değerleri var, kana bulanmışlar ve duygulular. Bu şekilde halka sunuluyorlar ve bir şekilde bu içerikler de tüketiliyor. En sonunda yaşadığı trajediyle ayrılmaz birer parça haline gelmiş kurtulan kızları yaratıyorlar.

Ya kurtulduktan sonra?

Quincy’yi kurtaran polis memuru Coop ve Quincy arasındaki ilişki bütün bu trajedinin yarattığı sonuçları özetliyor gibi. Asla sarılmıyorlar, çünkü ilk sarıldıklarında Quincy kanlar içinde Coop’a doğru koşuyordu ve bayılmadan önce söylediği son şey “Hepsi öldü”ydü. Görüşmeleri ise terapilerden farksız, katliamdan söz etmiyorlar ama sohbet de etmiyorlar, Coop havadan sudan sorular soruyor ve Quincy cevaplıyor.

Quincy yaşadıklarından sonra çözülmeli amneziden, yani bastırılmış anı sendromundan, mustarip olduğu için epey sıkıntı çekiyor. Yaşadıklarının akılda tutulamayacak kadar kötü olması yetmezmiş gibi, bir de bu yüzden şüpheli durumuna da düşüyor. Annesi ve babasının bu duruma tahammülleri gittikçe azalırken, artık “kurban” olmasını istemiyorlar. İlaç içip, normal olmasını bekliyorlar. İyileşmek, yaşadıklarını atlatmak yerine normalleşmek için baskı yapılınca, Quincy için işler pek yolunda gitmiyor. Kurduğu sevimli hayatın perdeleri kapatınca geride sürekli Xanax içen, kendi yansımasını görebildiği eşyaları çalan ve Çam Ev katliamı hiç yaşanmamış gibi yapan bir kadın kalıyor.

Birinci kurtulan kızın beklenmedik ölümü

Lisa’nın ölümünden çok etkileniyor elbette, Lisa’nın desteğini ne kadar reddetse de aslında onun varlığından güç aldığını fark ediyor. Lisa’nın ilham veren biri olduğunu, gülümsemelerinin gerçek ama gözlerinin bilinçdışı bir keder yansıttığını ve Quincy de izin verse böyle biri olabileceğini itiraf etmek zorunda kalıyor. Lisa’ya göre hayatta kalmanın bir asaleti, bir nezaketi var, acı çektikleri ve bundan hayatta kaldıkları için acı çekenlere ilham verme gücüne sahipler. Quincy ise şiddetle karşı çıkıyor buna, çekilen acıların kişinin kendisini tanımlamasına izin vermemesi gerektiğini söylüyor ve yaşananları kabullenmiyor.

Lisa neden öldü? Hayatla baş edebiliyor gibi görünüyordu ve çevresine ilham veriyordu. Böyle bir olayla nasıl baş edilir ki zaten? İsim değiştirmek, kaçmak, tedavi görmek… Hangisi işe yarar?

Bu kızların güven sorunu var, Lisa’nin ölümüyle güvenleri iyice sarsılıyor. Bu olayla ilgili detaylar öğrenildikçe kime güveneceğini şaşırıyor, kendilerinden bile şüphe ediyorlar. Kan dondurucu değil mi? Güvendikleri şeyler yüzünden kendilerine kızıyor ve güvenmeyi bıraktıkça da kendilerine bunu yaptıran her şeyden nefret ediyorlar. Güven işte bu, sarsılıyor ve geride şüphe ve öfke bırakıyor.

Şefkati hak etmediklerini düşünüyorlar, zaten şefkatin de sınırı var. Belki tanıdığınız birine belli bir sınıra kadar şefkat duyabilirken, tanımadığınız birine karşı ne kadar şefkatli olabilirsiniz? Peki ya, tanıdığınız bir kişiyi tanıyamamaya başladıysanız ne yapardınız? Yaşadıklarından sonra aynı kişi olarak kalmıyor insanlar bazen. Quincy kendine zamanla kim olduğunu sormaya başlıyor ve kendini en son ne zaman tanıyabildiğini hatırlayamıyor.

Gerilim gittikçe artıyor

Hikâye önce yavaş ilerliyor ama dönüş noktasından sonrasını yutarak okuyabilirsiniz. Gerilim gittikçe artıyor ve dehşete düşüren ipuçları ortaya çıkıyor. Öyle akıcı ve etkileyici hale geliyor ki bazı yerlerde irkilebilirsiniz bile. Kafes, Kırmızı Piyano, ve Gölün Dibindeki Ev kitaplarının yazarı Josh Malerman’ın Kurtulan Kızlar için dediği gibi okurken siz de kendinize soracaksınız, kurtulan kız olmaya cesaretiniz var mı? Büyük bir trajedi yaşayıp, değiştiğinizi kabullenip, kendinizi yeniden tanıyabilir miydiniz? Aileniz ve sevdikleriniz sizi yeniden tanıyabilir miydi? Yaralanmış bir bedenin içinde başka biri var gibi hissetmeyi ne zaman bırakırdınız ve “sağ kalan” olmanın ne demek olduğunu anlayabilir miydiniz?

Korku ve gerilim türünü seviyorsanız bu kitaba kesinlikle bayılırsınız: akıcı, geriyor ve pek çok filmi hatırlatan unsurlar var, ama karşınızdaki özgün bir roman; çünkü kurtulan kız nasıl olunur, kurtulan kız olmak ve sağ kalmak arasındaki fark nedir, bunları ilk kez okuyacaksınız. Dikkatli okuyun, akışa kapılıp hızlanmayın, her cümleye ve bazen kelime seçimlerine bile dikkat edin, okuduklarınız dehşete düşürebilir, buna hazırlıklı olun. Çevirisi için Aslıhan Kuzucan’a ve Yabancı Yayınları’na teşekkürler! Herkese iyi okumalar!

Kahvaltıda İrlanda usulü patatesler

0

İrlanda kahvaltılarının vazgeçilmez lezzeti kişniş aromalı bu leziz patatesleri çok seveceksiniz. Üstelik yapması çok kolay!

Malzemeler:

375gr. patates,
1 bardak su,
1 çorba kaşığı agave ya da akçaağaç şurubu,
1/2 çay kaşığı soğan tozu,
1 çorba kaşığı nutritional yeast ( bitkisel maya),
1/2 çay kaşığı sarımsak tozu,
75ml. bitki bazlı süt,
1/2 çay kaşığı öğütülmüş kişniş,
1 çay kaşığı tuz,
4 çorba kaşığı pirinç unu,

Süslemesi için:
Bir tutam kırmızı biber, susam ve çörek otu.

Ölçü Notu: Bu malzemelerle 5 adet büyük yuvarlak patates elde edebilirsiniz.

Yapılışı:

1. Patetesleri soyun, yıkayın ve çeyrek parçalara kesin.

2. Bir bardak su içinde düdüklü tencerede yumuşayana kadar haşlayın.

3.  Süzerek soğumaları için birkaç dakika bekletin.

4. Patatesleri ve diğer tüm malzemeleri blendara yerleştirin. Yüksek hızda iyice püre haline gelinceye kadar karıştırın.

5. Fırını 180 dereceye ayarlayın.

6. Fırın tepsisine yağlı kağıt yerleştirin.

7. Hamurdan 2 çorba kaşığı alarak üstüste yuvarlaklar halinde yağlı kağıdın üzerine belli aralıklarla dizin.

8. Üzerine susam, çörek otu ve kırmızı pul biber serpin.

9.  35-40 dakika kadar ya da üzeri kızarıncaya kadar pişirin. Yanmaması için sık sık gözlemlemeyi ihmal etmeyin.

10. Birkaç dakika soğumaya bıraktıktan sonra servis edin. Soğuk ya da sıcak yenilebilir. Afiyet olsun!

Sofra Sırları: Şahane bir aşçı iken, bir katile dönüşseydiniz ne olurdu?

1

Hayat; insanı bambaşka yaşamlara, bambaşka duygulara ve bambaşka kafa değişimlerine doğru götürebiliyor. Sürprizlerle dolu olabiliyoruz. Bir gün etrafımıza neşe saçarken, öbür gün sağa sola aksi şekilde bağırıp çağırabiliyoruz. İnsanız ya işte… Peki ya bir gün kendimizi kaybedersek?

Gölgesizler, Ses, Kaptan Feza ve Nar gibi filmlerin yönetmenliğine; Teyzem, Milyarder, Piyano Piyano Bacaksız, Hayallerim Aşkım ve Sen gibi unutulmaz filmlerin senaryosuna imza atmış efsane isim Ümit Ünal’dan hafızalara her anıyla kazınacak bir film geldi: “Sofra Sırları”! Ünal’ın yönetmenliğini ve senaristliğini üstlendiği “Sofra Sırları”nda başlıca rolleri son dönemin başarılı oyuncuları Demet Evgar, Alican Yücesoy, Fatih Al, Fırat Altunmeşe, Ferit Aktuğ ve Elit Andaç Çam gibi isimler paylaşıyor.

 

Hikâyemiz bir Anadolu kasabasında geçmektedir. Bambaşka bir hayat sürerken, evlendikten sonra hayatını kocasına adamış bir kadın olan Neslihan, dışarıdan bakıldığında sevimli ve utangaç bir ev hanımı olarak görünmektedir. Çok iyi bir aşçı olan Neslihan, bu ünüyle çevresine de nam salmıştır. Her şey yolunda giderken, olaylar sonucunda yakın çevresindekiler bir bir ölmeye başlar. Bu da mükemmel bir ev hanımı olan Neslihan’ın, aslında bir seri katil olabileceğini akıllara getirir. Bu bir ihtimal olsa da, Şehre yeni atanmış, çok zeki, hırslı ve genç bir komiser bu işin peşini bırakmamaya kararlıdır…

“Sofra Sırları”nı ilk olarak Adana Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde duymuş ve orada izlemiştim. Yarışmada izlediğim son filmdi ve kafamdaki liste tepetaklak olmuştu. Daha sonra Malatya Film Festivali’nin de Ulusal Yarışma bölümünde yarışan filmi, orada da dayanamayıp izledim. İki kez izleyip, keyif alıp kahkaha atarak izlediğim “Sofra Sırları” hakkında, uzunca bir yazı yazmasam olmaz diye düşünüyorum…

Ümit Ünal’ın uzun bir aradan sonra sinemaya dönüşünü müjdeleyen Sofra Sırları, kurduğu enteresan dünyasıyla fark yaratıyor. Neslihan karakteri o kadar sevgiye aç ki, kim gül verse peşinden gidebilecek potansiyelde. Belki de bu yüzen ona kim değer verse onunla olmak istiyor. Ama sevgisini bırakandan da intikamını almak kolaydır onun için. Filmde öne çıkan ve sofrada hiç değişmeyen tek yemek olan Çerkez Tavuğu, belki de Neslihan karakteri için hayatta sevgi katarak yarattığı tek ürün. Aslında filmde iki farklı tarzın bir araya gelip dengelendiklerini görmemiz mümkün. Özellikle mutfak sahnelerinde ana akım dili ön plana çıksa da hareketli sahnelerden bir anda durgun sahnelere geçiş dengesi güçlü ayarlanmış. Mesela sanat yönetmenliğinde dekor kullanımında da bu dengeyi görebiliyoruz. Nostaljik döşenmiş dekorun ön plana çıktığını görsek de günümüz popüler dekorunu da görüyoruz ve bu iki geçişe de kolay alışıyoruz. Filmin o kadar akıllıca ve zıtlıkların birbirine uyumluluk gösterdiği bir senaryosu var ki, özellikle o absürtlükler tek kelimeyle mükemmel yazılmış. Filmin olay örgüsüne baktığınızda aslında birbirinden bağımsız gelişen durumlar var gibi görünüyor, ama Ümit Ünal o olayları o kadar iyi sıkı bağlarla birbirine bağlamış ki, filmden adeta senaryo lezzeti alıyorsunuz. Filmin belki bir sıkıntısı süresinin uzunluğu olabilir, ama bunu toparlayan durumun senaryo olduğu görülebiliyor.

Filmin bir şahane yanı da final müziği. 2014 yılında çıkan Gaye Su Akyol’un şarkısı “Biliyorum” filme uyumluluk göstermekte. Gizli kalmış bu şahane şarkının yeniden gün yüzüne çıkması da film sayesinde oluyor.

Türk Sineması ve ekranı için büyük bir mucize: Demet Evgar

Demet Evgar bu yıl sinemada harikalar yaratan isimlerden oldu, kuşkusuz. “Aile Arasında” filindeki çılgın “Solmaz” karakteriyle de çok eğlendirdi ve kalplerde yer edindi. “Sofra Sırları” filmindeki Neslihan karakteriyle; bir kadının aşağılanma durumunda neler yapabileceğini ve her durumda sakin kalıp hedefe adım adım ilerleyebileceğini Ümit Ünal çok disiplinli ve başarılı bir şekilde kaleme alırken, Demet Evgar da kendine has yorumuyla zirveye yükseltmiş. Demet Evgar, Türk Sineması ve ekranı için büyük bir mucize olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Filmde bir diğer parıldayan oyuncusu ise Elit Andaç Çam. Çam, ilk sinema performansında rolüne hâkim bir şekilde başarılı performans sergilemekten kendini alamıyor. Fırat Altunmeşe ise Ramo rolüyle sinema için kalıcı bir oyuncu sinyallerini veriyor. Alican Yücesoy ve Fatih Al’ın da rollerine uyumlu olup doğru cast olduklarını görmemek imkânsız.

Şoka uğrayacağınız, gülmekten yerlere yatacağınız, önemli sahnelerde sinema zevkine varacağınız ve karnınızın acıkacağı bir filme hazır olun. “Sofra Sırları”nı izledikten sorma sinema doyumuna varacaksınız, ama karnınız bir hayli acıkmış olacak.

Twitter.com/CarpeDiem_Dali

Düdüklüde kıymalı bamya

1

Geçmişten günümüze tek değişmeyen şey insanların ötekileşmesi belki de, herkes kendi huzuru rahatı yerindeyse mutlu, diğerlerinin mutluluğunu düşünen kalmamış. Hayat acımasız biliyorum, peki bizim hayattan aşağı kalır yanımız kaldı mı ki? Ona acımasız diyoruz. Oysa biz sadece kendi dertlerimizi düşünür olduk. Böyle gelmiş, böyle geçer dünya demekten başka yaptığımız bir şey yok.

Düdüklüde Kıymalı Bamya, evin üniversite okuyan kızının liseden arkadaşı dedesini birkaç saatliğine evlerine bırakmasıyla başlıyor. Oyunda yaygınlaşan dedikodu ve eğitimsiz toplum kültürünü eleştirirken, bunlara karşı olanların ötekileştirilmesini sorguluyor. Sabah kahveleri, fal tutkuları ve televizyon düşkünlükleri komik bir bakış sergiliyor.

Bu oyunda beni konusunun dışında etkileyen diğer bir şey ise geçmişle kurduğu bağ oldu. İşlemeli koltukları, eski model büyük ekran televizyonu, oyuncuların 80’lerdeki gibi hissettirdiği saç, makyaj ve giyim tarzı ile izleyenleri o günlere götürüyor. Oyuncular oyundaki duyguyu çok iyi vermiş.

İzlerken çok keyif olacağınız Memet Baydur’un yazdığı, Serap Eyüboğlu’nun yönettiği oyun İstanbul Devlet Tiyatrosunda 1 saat 20 dakika sergileniyor. Tek perdede sergilenen, oldukça hareketli, trajikomik sahnelerle dolu oyunu sıkılmadan izleyebileceğinize emin olabilirsiniz.

Oyuncular kadrosu ise şöyle: Sevinç Niş, Ayla Baki Yücesoy, Emin Maltepe, Fatoş Ece Koroğlu, İpek Gülbir, Demet Ergün, Türkü Deyiş Çınar, Rami Çakır.

Oyunu izleyebileceğiniz sahneler: Erzurum DT sahnesi, Kozyatağı Kültür Merkezi, Küçük Sahne, Küçükçekmece DT Sahnesi

Yabancı dil nasıl öğrenilir?

1

Türkiye’de okulların önemle vurguladığı, ileride herkesin bilmesi gerektiğini söylediği, dil kurslarının açıldığı, YDS, TOEFL, IELTS, CELTA, DELTA gibi sınavları olan İngilizce, maalesef okullarda yeterince ilgiyi ve önemi görmediği için hâlâ istenilen düzeye ulaşamadık.

Bir İngilizce Öğretmeni olarak farklı farklı metotların olduğunu biliyorum. Güncel haberler, yeni yaklaşımlar, yapılan araştırmalar, uluslararası sınavlar derken belki de sebze çorbası kıvamına gelmiş dil öğreniminde bir sonuca varamadık. Dili alıp geceden suya yatır, kabuklarını ince soy, aman kısık ateşte haşla, demlenmesi için on dakika bekle… Yemek tarifinden hallice, epey de komikçe hallere girdiğimiz doğrudur. Yok dil, çeviri ile öğrenilir, yok tekrarla öğrenilir, yok asıl önemli olan kelime, aslında her şey yalan en iyisi yabancı film izleme diyen herkes kendince bir yöntem bulmuş ama bir İngiliz veya Amerikan gibi konuşmayı başaramamış.

Sahi, onlar gibi konuşmak zorunda mıyız? Bir İngilizin Türkçe konuşurken -r sesini çıkaramaması bizde sorun olmazken onlar da neden sorun olsun ki diye düşünüyorum. Bazı yaklaşımlar var demiştik. Güncel, yeni, hatta her kültüre ayrı ama gayesi bir olan güzel, sıcak çıkmış yöntemler mevcut: Flower method, Ko Ko method, Communicative Language method… Elbette işe yarayan kısımları vardır ama ortalama öğrenci gruplarında işe yaradığını söyleyemem.

Derste öğrencilerime bunu sorduğumda aldığım cevaplar aşağı yukarı aynı. Dinleyerek, kelime öğrenerek, ezberleyerek, yazarak, konuşarak, yurt dışına giderek, yabancı arkadaş edinerek, dil kursuna  giderek, özel ders alarak, internetten dil öğrenim sitelerine kaydolarak… Fakat hiçbiri “dil okulda öğrenilir” demedi. Bu arada belirteyim özel bir okulda çalışıyorum. İmkânları fazla olan öğrenciler okulda yabancı dil dersine pek sıcak bakmıyorlar. Peki dersi mi kaldıralım? Tabii ki hayır, dersleri verimli yapmak gerekir. Bu fikirlerin hepsi doğru ama aynı zamanda hepsi eksik. Dil kurslarına gidip dünyanın parasını verip bir kağıt parçasından yapılmış sertifika sizin dil bilginizi ölçmez. Sınavda on beş dakikalığına speaking de sizin ömrünüzün geri kalanında akılcı ve akıcı konuşabileceğiniz anlamına gelmez. Dinleme, yazma, konuşma, okuma, kelime öğrenimi dil öğreniminin parçaları ama okulda da dersi içinde bunlar veriliyorsa neden gençler “hello, how are you?”dan öteye gidemiyor? “How is it going on?” dediğimde bana bakan boş gözlerde çok derin sorgulamalar var, biliyorum. Şimdi bu hoca ne dedi, küfür mü ediyor yoksa iyi bir şey mi dedi? Dil öğreniminde fikirlerini sorduğumda aldığım cevaplardan sonra bana yönelen soru karşısında bu kez ben cevapsız kalıyorum. Peki, biz bunları derste niye yapamıyoruz?!

İşte asıl soru bu: Bunları derste neden yapamıyoruz?

1- sınav kaygısı ile dil öğrenilmez.

2- okuldan öğrenemiyorsanız kendiniz çözüm bulmalısınız.

3- önce nasıl öğrenemediğini bul, neyi yanlış yapıyorsun?

4- sonra kendine doğru yöntemi bul bu da denemekten geçiyor.

5-dilin hangi kısmını öğrenmek istiyorsun, günlük dil mi meslek İngilizcesi mi edebiyatı mı ona karar ver.

6- hata yap ve hata yaptığında gül çünkü sen utandığın zaman kaygı başlar ve kaygı varsa öğrenme yok!

7- son olarak düzenli çalışman gerek, haftada beş saat günde beş saat sana kalmış.

8- dili kullanacağın bir alan bul, meslek İngilizcesi öğreneceksen onunla ilgili yazılar bulup okuyabilirsin, yabancı meslektaşlar tanıyabilirsin. Günlük dili öğreneceksen yabancı arkadaş fikri çok iyi, mümkünse yurt dışına git iki kay kal, göreceksin farkı çünkü dil kültür ile beraber canlı bir varlıktır, ayrılamazlar.

9- öğrendiğin kelimeleri, cümleleri günlük hayatta karşılaştığın durumlar için kullan, o dilde günlük tut, Türkçe bir yazıyı otur İngilizceye çevir, evde kendi başınayken bile İngilizce bir şeyler söyle.

Sonuç olarak dil öğrenimi gerçekten de kişide bitiyor, ön yargılarını kaldır, yanlışı bul, doğrusunu uygula, bir hedefin olsun ve çalış!!!

Son soruyu sormadan edemeyeceğim, sence dil nasıl öğrenilir?

Aklına bir fikir geliyorsa, tebrikler hemen başlayabilirsin…

Kaynak: 1, 2

Vrubel’in romantik, melankolik, yalnız şeytanı

Vrubel, neredeyse bir takıntı haline getirdiği “Demon” resimlerini Mikhail Lermontov’un 15 yaşındayken yazmaya başladığı ve 25 yaşında bitirdiği uzun şiiri “İblis”den etkilenerek yapmaya başlamıştır. Lermontov’un şiirinde İblis tanımı bildiğimiz iblis hikâyelerinden biraz farklıdır. Daha çok ilahi özellikleri olan bir insan şeklindedir ve hatta şiirde insana özenen bir şeytan vardır.

Lermontov şiirinde İblis’in ikinci kez düşüşünü anlatır. İkinci düşüşü-yani aşka ve aşktan düşüşünü konu alır. Şiirde İblis, Gürcü Prenses Tamara’yı düğün gününde görür ve aşık olur. Demon Seated adlı resimde Tamara’ya rastlamadan önceki şeytanı görürüz, yalnız ve uzakları seyreden.

Şeytan aşkına yenik düşer ve Tamara’nın evleneceği adamı yok eder. Şeytan, müstakbel eşi ölen ve yas tutan Tamara’nın rüyalarına girmeye ve sonra da ona seslenmeye başlar. Tamara rüyalarına giren varlığın kim olduğunu anlamaya çalışır, sorular sorar ve sonunda öğrenir. Ama artık aralarında bir bağ oluşmuştur ve Tamara geri dönemez.

“Sen bir günahkârsın, niye senin günahına, çektiğin ve çekeceğin çileye ortak olayım?” diye sorar Tamara ve devam eder “Ya Tanrı bizi lanetlerse, korkunç cehennem azabına çarptırırsa?”.

Şeytanın cevabı “İkimiz orda da birlikteysek ne gam!”.

Tamara, Şeytan’la bir anlaşma yapar ve eğer onunla birlikte olmayı kabul ederse günahlarından ve kötülüklerinden vazgeçmesini tövbe etmesini ister. Şeytan bunu kabul eder.

Lermantov’un şiirinde bu bölüm:

Yaradılışın ilk gününe
ve son gününe, yemin olsun
Tanrı’nın hükmüne ve küfre
Ebedî hakikatin zaferine
Sırtımdaki günahın keskin utancına

Bu rüyanın kısacık şanına
Yemin olsun, seni bir kez daha görebilmenin lütfu üstüne
Uyumayan düşmanlarımın
Cennet ve cehennemin üstüne
Kader’in emrime sunduğu ruhların

Düşmanlarımın savurduğu İlâhî kılıçlar üzerine ant içerim
Hissiz, uykusuz melekler zümresinin; Yemin olsun sana, senin başın üstüne,
Son, uzun nazarın ve ilk gözyaşın
Aldığın nefes üstüne
Saçının ipeksi sağanağına
Yemin olsun cefaya ve saadete
Yemin olsun aşkım üstüne

Vazgeçtim tüm intikam arzularımdan
Vazgeçtim yılların gururundan

Bugünden sonra hiçbir yalan vesvese
Musallat olmayacak hiçbir ruha
Aradığım selamet
Aradığım aşk

Şeytan bu sözlerle yemin eder ve Tamara kabul eder. Şeytan, Tamara’yı öper ve birlikte olur ancak bu birliktelik Tamara için ölümcül olacaktır. Bir melek gelir ve Tamara’nın ruhunu cennete götürmek ister, Şeytan karşı çıkar ve sonunda Tamara cennete, Şeytan da sürgününe yani cehenneme yalnız ve üzgün olarak geri döner.

Vrubel için Demon resimleri bir tutku hatta bir takıntı haline gelmiştir. Defalarca Demon resimleri yapar, hatta bazılarını tekrar tekrar çizer.

Vrubel ilk resmi hakkında açıklama yaparken resimdeki iblisin Demon, iç ses olarak kullandığını söylemiştir. İblis değil insanın iç dünyasının bir yansıması olarak kullanılmıştır yani iyi ve kötü arasında gidip gelen bir ruh.

Kaynak: Zekiye Antakyalıoğlu – Lermontov ve Vrubel’in Şeytanı

Başlık Görseli: Mikhail Vrubel’in 1890 tarihli eseri “DemonSeated”

Tüketmekten bıktıysanız ve iyi ve anlamlı bir yaşam arayışınız varsa…

Günümüzde düzenli kullandığımız, severek satın aldığımız ürünlerin nerede ve hangi koşullarda, kimler tarafından üretildiğini bilmiyoruz. Her geçen gün kendimizi tanımak için daha çok çaba harcarken, bizi biz yapan alışkanlıklarımızın nasıl oluştuğunu sürekli gözden kaçırıyoruz…

Şehirdeki çoğu insan uzun yıllardır her gün yediği sebzelerin, giydiği kazakların, çocuklarına aldığı kıyafetlerin üreticisini tanımıyor. Üretim, gün geçtikçe toplumsal alanın dışına itiliyor ve insana yabancılaştırılıyor.

Oysa biz türeticiler, kullandığımız ürünlerin nereden geldiğini, kimin neyi, ne şekilde ürettiği bilmek istiyoruz! Adil olanla olmayanı ayırt etmek, gezegeni önemseyerek üretenleri desteklemek istiyoruz. Kullandığımız ürünlerin üretimine destek olurken, aldığımız her ürünle ekolojik ve sosyal açıdan adil bir yaşamı seçiyoruz. Doğaya ve insana dost üretim yapan sorumlu üreticilerimiz hayatı her gün yeniden üretirken, bizler de onların hayatta kalması için çaba harcıyor, derdimizi ortaklaştırıyoruz.

Good4Trust’ın ev sahipliğinde, İzmir ve İstanbul’da eşzamanlı yapılacak toplantılarda, üreticiler ve türeticiler olarak hep birlikte tüketimi değil, türetimi konuşacağız.

Tüketmekten bıkan ve türetmenin yollarını arayan herkesi bekliyoruz.

Fırsatınız olursa gelmeden önce good4trust.org platformunu inceleyerek türetici kaydınızı yapabilirsiniz.

Facebook etkinliği için lütfen tıklayın.

Detaylı bilgi için iletişim: Berk Butan [email protected]

ImpactHub Istanbul 20 Şubat Salı günü 19:00 – 21:00
Originn İzmir 20 Şubat Salı günü 19:00 – 21:00

Program:

19.00-19.30 Toplanma-tanışma
19.30-20.00 Üretici hikayeleri
20.00-20.30 Originn – ImpactHub Bağlantısı Selamlaşma ve Mesaj
20.30-21.00 Üretici ve türetici sohbeti

29. Ankara Uluslararası Film Festivali Proje Geliştirme Desteği Seçici Kurulu Belli Oldu

1

19-29 Nisan 2018 tarihlerinde yapılacak olan 29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen “Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği” seçici kurulunda bu yıl senarist ve film yönetmeni İlksen Başarır, film yapımcısı Emre Oskay ile yönetmen ve film yapımcısı Tunç Şahin yer alacak.

Seçici Kurul Üyeleri
İlksen Başarır “Başka Dilde Aşk” adlı filmiyle 46. Uluslararası Antalya Film Festival’inde Kent Konseyi Jüri Ödülü, 4.Bursa Uluslararası İpekyolu Film Festivali’nde SİYAD En İyi Film Ödülü; 21. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel ve En İyi Senaryo ödüllerine değer bulundu. Başarır “Atlıkarınca” adlı filmiyle 47. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülüne ve 30. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde Radikal Halk Ödülüne değer bulundu.
Emre Oksay Tayfun Pirselimoğlu’nun Locarno Uluslararası Film Festivali Altın Leopar adayı “Saç” adlı filminde yapım sorumlusu olarak görev aldı. Dünya prömiyeri 2012 Berlinale’de yapan ve ABD’de SXSW Film Festivali İzleyici Ödülüne değer bulunan “Mustafa’nın Rüyası” adlı belgeselin yapım sorumluluğunu üstlendi. Uluslararası Antalya Film Festivali En iyi Yönetmen ve En İyi Kurgu ödüllerini alan “Gölgeler ve Suretler” filmiyle uygulayıcı yapımcılığa başladı. Emre Oskay Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde film yapımcılığı üzerine ders vermektedir.
Tunç Şahin kısa ve uzun metraj film yapımcılıklarının ardından, “Hamam” ve “Sadece Tek Bir Gün” adlı kısa filmleri, daha sonra ilk uzun metrajlı filmi “Karışık Kaset”i çekti. 2017 yılında BluTV için, 7 orta metrajlı filmden oluşan 7Yüz adlı diziyi yazdı ve 4 bölümün yönetmenliğini üstlendi. Bir Film’de içerik departmanının başında bulunan Tunç Şahin Kadir Has Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yarı zamanlı olarak eğitmenlik yapmaktadır.
Genç Sinemacılara 60.000 TL “Proje Geliştirme Desteği”
“Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği” seçici kurulu, başvuruda bulunan senaryo aşamasındaki ulusal uzun kurmaca yapımların yönetmenlerini seçecek. Ön elemeyi geçen projelerin yönetmenleri seçici kurul üyeleriyle bir araya gelecekler ve deneyimli sinemacılar eşliğinde çalışmalarını değerlendirecekler. Seçici kurul en iyi iki projeye 30’ar bin TL maddi destek verecek. Projelerin gelişmesi için yol haritası çizilecek.

Festivale son başvuru tarihi 23 Şubat 2018

Proje Geliştirme Desteğine başvurmak isteyen sinemacılar, başvuru sürecinin detaylı bilgilerine www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşarak başvurularını 23 Şubat 2018 tarihine kadar gerçekleştirebilirler.
Ankara Uluslararası Film Festivali İle İlgili Gelişmeleri Sosyal Medya Hesaplarından Takip Edebilirsiniz
29. Ankara Uluslararası Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeler; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgiler ile programa dair ipuçları sosyal medya hesaplarından takip edilebilir.