Ana Sayfa Blog Sayfa 203

Vrubel’in romantik, melankolik, yalnız şeytanı

Vrubel, neredeyse bir takıntı haline getirdiği “Demon” resimlerini Mikhail Lermontov’un 15 yaşındayken yazmaya başladığı ve 25 yaşında bitirdiği uzun şiiri “İblis”den etkilenerek yapmaya başlamıştır. Lermontov’un şiirinde İblis tanımı bildiğimiz iblis hikâyelerinden biraz farklıdır. Daha çok ilahi özellikleri olan bir insan şeklindedir ve hatta şiirde insana özenen bir şeytan vardır.

Lermontov şiirinde İblis’in ikinci kez düşüşünü anlatır. İkinci düşüşü-yani aşka ve aşktan düşüşünü konu alır. Şiirde İblis, Gürcü Prenses Tamara’yı düğün gününde görür ve aşık olur. Demon Seated adlı resimde Tamara’ya rastlamadan önceki şeytanı görürüz, yalnız ve uzakları seyreden.

Şeytan aşkına yenik düşer ve Tamara’nın evleneceği adamı yok eder. Şeytan, müstakbel eşi ölen ve yas tutan Tamara’nın rüyalarına girmeye ve sonra da ona seslenmeye başlar. Tamara rüyalarına giren varlığın kim olduğunu anlamaya çalışır, sorular sorar ve sonunda öğrenir. Ama artık aralarında bir bağ oluşmuştur ve Tamara geri dönemez.

“Sen bir günahkârsın, niye senin günahına, çektiğin ve çekeceğin çileye ortak olayım?” diye sorar Tamara ve devam eder “Ya Tanrı bizi lanetlerse, korkunç cehennem azabına çarptırırsa?”.

Şeytanın cevabı “İkimiz orda da birlikteysek ne gam!”.

Tamara, Şeytan’la bir anlaşma yapar ve eğer onunla birlikte olmayı kabul ederse günahlarından ve kötülüklerinden vazgeçmesini tövbe etmesini ister. Şeytan bunu kabul eder.

Lermantov’un şiirinde bu bölüm:

Yaradılışın ilk gününe
ve son gününe, yemin olsun
Tanrı’nın hükmüne ve küfre
Ebedî hakikatin zaferine
Sırtımdaki günahın keskin utancına

Bu rüyanın kısacık şanına
Yemin olsun, seni bir kez daha görebilmenin lütfu üstüne
Uyumayan düşmanlarımın
Cennet ve cehennemin üstüne
Kader’in emrime sunduğu ruhların

Düşmanlarımın savurduğu İlâhî kılıçlar üzerine ant içerim
Hissiz, uykusuz melekler zümresinin; Yemin olsun sana, senin başın üstüne,
Son, uzun nazarın ve ilk gözyaşın
Aldığın nefes üstüne
Saçının ipeksi sağanağına
Yemin olsun cefaya ve saadete
Yemin olsun aşkım üstüne

Vazgeçtim tüm intikam arzularımdan
Vazgeçtim yılların gururundan

Bugünden sonra hiçbir yalan vesvese
Musallat olmayacak hiçbir ruha
Aradığım selamet
Aradığım aşk

Şeytan bu sözlerle yemin eder ve Tamara kabul eder. Şeytan, Tamara’yı öper ve birlikte olur ancak bu birliktelik Tamara için ölümcül olacaktır. Bir melek gelir ve Tamara’nın ruhunu cennete götürmek ister, Şeytan karşı çıkar ve sonunda Tamara cennete, Şeytan da sürgününe yani cehenneme yalnız ve üzgün olarak geri döner.

Vrubel için Demon resimleri bir tutku hatta bir takıntı haline gelmiştir. Defalarca Demon resimleri yapar, hatta bazılarını tekrar tekrar çizer.

Vrubel ilk resmi hakkında açıklama yaparken resimdeki iblisin Demon, iç ses olarak kullandığını söylemiştir. İblis değil insanın iç dünyasının bir yansıması olarak kullanılmıştır yani iyi ve kötü arasında gidip gelen bir ruh.

Kaynak: Zekiye Antakyalıoğlu – Lermontov ve Vrubel’in Şeytanı

Başlık Görseli: Mikhail Vrubel’in 1890 tarihli eseri “DemonSeated”

Tüketmekten bıktıysanız ve iyi ve anlamlı bir yaşam arayışınız varsa…

Günümüzde düzenli kullandığımız, severek satın aldığımız ürünlerin nerede ve hangi koşullarda, kimler tarafından üretildiğini bilmiyoruz. Her geçen gün kendimizi tanımak için daha çok çaba harcarken, bizi biz yapan alışkanlıklarımızın nasıl oluştuğunu sürekli gözden kaçırıyoruz…

Şehirdeki çoğu insan uzun yıllardır her gün yediği sebzelerin, giydiği kazakların, çocuklarına aldığı kıyafetlerin üreticisini tanımıyor. Üretim, gün geçtikçe toplumsal alanın dışına itiliyor ve insana yabancılaştırılıyor.

Oysa biz türeticiler, kullandığımız ürünlerin nereden geldiğini, kimin neyi, ne şekilde ürettiği bilmek istiyoruz! Adil olanla olmayanı ayırt etmek, gezegeni önemseyerek üretenleri desteklemek istiyoruz. Kullandığımız ürünlerin üretimine destek olurken, aldığımız her ürünle ekolojik ve sosyal açıdan adil bir yaşamı seçiyoruz. Doğaya ve insana dost üretim yapan sorumlu üreticilerimiz hayatı her gün yeniden üretirken, bizler de onların hayatta kalması için çaba harcıyor, derdimizi ortaklaştırıyoruz.

Good4Trust’ın ev sahipliğinde, İzmir ve İstanbul’da eşzamanlı yapılacak toplantılarda, üreticiler ve türeticiler olarak hep birlikte tüketimi değil, türetimi konuşacağız.

Tüketmekten bıkan ve türetmenin yollarını arayan herkesi bekliyoruz.

Fırsatınız olursa gelmeden önce good4trust.org platformunu inceleyerek türetici kaydınızı yapabilirsiniz.

Facebook etkinliği için lütfen tıklayın.

Detaylı bilgi için iletişim: Berk Butan [email protected]

ImpactHub Istanbul 20 Şubat Salı günü 19:00 – 21:00
Originn İzmir 20 Şubat Salı günü 19:00 – 21:00

Program:

19.00-19.30 Toplanma-tanışma
19.30-20.00 Üretici hikayeleri
20.00-20.30 Originn – ImpactHub Bağlantısı Selamlaşma ve Mesaj
20.30-21.00 Üretici ve türetici sohbeti

29. Ankara Uluslararası Film Festivali Proje Geliştirme Desteği Seçici Kurulu Belli Oldu

1

19-29 Nisan 2018 tarihlerinde yapılacak olan 29. Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında düzenlenen “Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği” seçici kurulunda bu yıl senarist ve film yönetmeni İlksen Başarır, film yapımcısı Emre Oskay ile yönetmen ve film yapımcısı Tunç Şahin yer alacak.

Seçici Kurul Üyeleri
İlksen Başarır “Başka Dilde Aşk” adlı filmiyle 46. Uluslararası Antalya Film Festival’inde Kent Konseyi Jüri Ödülü, 4.Bursa Uluslararası İpekyolu Film Festivali’nde SİYAD En İyi Film Ödülü; 21. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde Jüri Özel ve En İyi Senaryo ödüllerine değer bulundu. Başarır “Atlıkarınca” adlı filmiyle 47. Uluslararası Antalya Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülüne ve 30. İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde Radikal Halk Ödülüne değer bulundu.
Emre Oksay Tayfun Pirselimoğlu’nun Locarno Uluslararası Film Festivali Altın Leopar adayı “Saç” adlı filminde yapım sorumlusu olarak görev aldı. Dünya prömiyeri 2012 Berlinale’de yapan ve ABD’de SXSW Film Festivali İzleyici Ödülüne değer bulunan “Mustafa’nın Rüyası” adlı belgeselin yapım sorumluluğunu üstlendi. Uluslararası Antalya Film Festivali En iyi Yönetmen ve En İyi Kurgu ödüllerini alan “Gölgeler ve Suretler” filmiyle uygulayıcı yapımcılığa başladı. Emre Oskay Doğu Akdeniz Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde film yapımcılığı üzerine ders vermektedir.
Tunç Şahin kısa ve uzun metraj film yapımcılıklarının ardından, “Hamam” ve “Sadece Tek Bir Gün” adlı kısa filmleri, daha sonra ilk uzun metrajlı filmi “Karışık Kaset”i çekti. 2017 yılında BluTV için, 7 orta metrajlı filmden oluşan 7Yüz adlı diziyi yazdı ve 4 bölümün yönetmenliğini üstlendi. Bir Film’de içerik departmanının başında bulunan Tunç Şahin Kadir Has Üniversitesi Sinema-TV bölümünde yarı zamanlı olarak eğitmenlik yapmaktadır.
Genç Sinemacılara 60.000 TL “Proje Geliştirme Desteği”
“Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği” seçici kurulu, başvuruda bulunan senaryo aşamasındaki ulusal uzun kurmaca yapımların yönetmenlerini seçecek. Ön elemeyi geçen projelerin yönetmenleri seçici kurul üyeleriyle bir araya gelecekler ve deneyimli sinemacılar eşliğinde çalışmalarını değerlendirecekler. Seçici kurul en iyi iki projeye 30’ar bin TL maddi destek verecek. Projelerin gelişmesi için yol haritası çizilecek.

Festivale son başvuru tarihi 23 Şubat 2018

Proje Geliştirme Desteğine başvurmak isteyen sinemacılar, başvuru sürecinin detaylı bilgilerine www.filmfestankara.org.tr adresinden ulaşarak başvurularını 23 Şubat 2018 tarihine kadar gerçekleştirebilirler.
Ankara Uluslararası Film Festivali İle İlgili Gelişmeleri Sosyal Medya Hesaplarından Takip Edebilirsiniz
29. Ankara Uluslararası Film Festivali ile ilgili tüm gelişmeler; filmler, etkinlikler ve konuklarla ilgili bilgiler ile programa dair ipuçları sosyal medya hesaplarından takip edilebilir.

İyimserlik güzeldir, gerçekçi olduğu sürece

Dürüst olmak gerekirse çok iyimser birisi sayılmam. Belki hayal kırıklığına uğramaktan korktuğum için kendimi savunma isteğimden, belki de genel kişilik yapımdan… Ancak yaşama çoğunlukla olumlu bir pencereden bakan, iyi şeylerin olacağına inanan insanları hepimiz biliriz. Belki siz de onlardan birisiniz.

İki meslektaşımla birlikte yakın zamanda Encyclopedia of Personality and Individual Differences’ta yayınlanmak üzere hazırladığımız bir kitap bölümü için iyimserlik konusunu enine boyuna inceledik. Yazdığımız bu bölümden seçtiğim bazı önemli noktaları sizler için derledim.

Gerçekçi bir iyimserliğin pek çok faydası var

Bir kişilik özelliği olan iyimserlik, gelecekte iyi şeylerin olacağına dair genel bir beklentidir. Yani kişi sorunlar veya zorluklar da yaşasa, başına kötü şeyler de gelmiş olsa, geleceğe olumlu bakar ve iyi şeylerin meydana gelebileceğine inanır. İyimserler de sorunları görür; ancak nispeten daha kötümser olanlara kıyasla iyimserler, iyi şeylerin olabileceğini daha çok düşündüğü için daha aktiftirler ve eyleme geçmeyi bilirler. Böylece ellerinden geleni yapmaya ve sorunun çözümüne katkıda bulunmaya çalışırlar. Nispeten kötümser olanlar ise zaten gelecekte iyi şeylerin oluşabileceği beklentisinde olmadıkları için eyleme geçmemeyi ve sorumluluk almamayı seçer.

Pek çok araştırma, iyimserliğin fiziksel sağlığımıza olan etkisini açıkça ortaya koyuyor. İyimser hastalar kötümserlere oranla daha az acı çekiyor, daha hızlı iyileşiyor ve günlük aktivitelerine daha hızlı dönebiliyor. İyimser bireylerin bağışıklık sistemlerinin de daha iyi olduğunu biliyoruz. İyimserlik ayrıca mutluluğumuzla da olumlu ilişkili. İyimserler daha kaliteli bir yaşam sürüyor, yaşamdan daha fazla doyum alıyor ve stresle başa çıkmak için daha fazla çaba harcıyor. Kötümserlik ise depresif belirtiler, yalnızlık ve hatta intihar düşünceleriyle ilişkili. Bunun yanında iyimser insanların daha çekici olarak algılandığını gösteren bazı araştırmalar da var. Ayrıca iyimserler ilişkilerinden daha fazla doyum alıyor, daha yapıcı iletişim kuruyor ve çatışmaları daha iyi çözüyor.

Gerçekçi iyimserliği hatalı iyimserlikten ayırmak gerek

Gelelim gerçekçi iyimserlik ve kör, yani hatalı iyimserliğe. Gerçekçi bir iyimserlikle sürekli pozitif düşünmek arasındaki ince çizgiyi iyi çizmek gerekir. Gerçekçi iyimserler her şeyin ne kadar muhteşem gittiğini veya ileride her şeyin iyi olacağını tekrarlayıp durmaz. Olumsuzlukları da görür; ancak onlarla başa çıkmak için aktif olarak bir şeyler yapmaya isteklidir. Hatalı iyimserlikte ise “her şey çok iyi olacak” tadında bir yaklaşım vardır. Bu yaklaşımla birlikte kişi rasyonellikten uzaklaşır. Hatalı iyimser “Sorun edecek, endişelenecek hiçbir şey yok, her şey güzel olacak” derken, gerçekçi iyimser ise “Bu sorun gerçekten de hoş değil, bize zarar verebilir. Ancak doğru adımlarla ilerlersek bunu çözmek için yol kat edebiliriz” der.

Hatalı iyimserlik hem bizi tehlikelere açık hale getirebilir hem de başkalarına zarar vermemize neden olabilir. Ayrıca başkaları acı çektiğinde, yalnızlık veya öfke hissettiğinde bu duyguları ifade etmelerine izin vermemizi de engelleyebilir. Öyle ya, sürekli olumlu düşünen ve olumsuzlukları görmemeyi seçen insanların yanında gerçek (olumsuz) duygularınızı ifade etmekten çekinir hale gelebilirsiniz. Onlar her şeyi tozpembe görürken üzülmek utandırır belki de sizi.

Yaşamın sadece iyi taraflarına ve başımıza gelen iyi olaylara bakmak, olumsuzlukları görmezden gelmek ve gerçekleri göz ardı etmek, pek çok olumsuzluğa hazırlıksız yakalanmamıza neden olabilir. Küçük sorunlar görmezden gelindiğinde veya kabul edilmediğinde büyüme ve yayılma eğilimi gösterebilir. Bazı riskli davranışları düşünün. Şayet gerçekçi bir iyimser değilsek ve her şeyi tozpembe görüyorsak, sağlığımızın bozulmayacağına inanıp birtakım kötü alışkanlıkların bize zarar verme ihtimalini de küçümseriz. Örneğin; gerçekçi olmayan iyimserliğin kalp krizi riskini artırdığı biliniyor. Bunun nedeni ise bu kişilerin kendi sağlıklarına yönelik bir tehlikenin olmadığını düşünmeleri ve hastalıkları önlemeye yardımcı olan davranışlardan kaçınmaları. Benzer şekilde aşırı iyimser insanlar kötümserlere oranla kumarda kaybetme ihtimallerini daha çok küçümser. Bu tarz bir iyimserlik kısa vadede bizi rahatlatabilir ve haz almaya itebilir; ancak uzun vadede sonuçların kötü olma ihtimali yüksektir. Ayrıca hatalı bir iyimserlik, kendimizden gerçekçi olmayan beklentiler içine girmemize ve “Nasıl olsa başarırım” düşüncesini benimseyip şayet başarısız olursak hayal kırıklığı ve suçluluk deneyimlememize neden olabilir.

Gerçekçi iyimserliği artırmak mümkün

Bir kişilik özelliği olarak iyimserliğin genetik bir boyutu var. Yani bazılarımızın daha iyimser olmaya doğuştan yatkınlığı var. Ancak çevresel faktörlerin de iyimserliğin veya kötümserliğin gelişmesinde oldukça etkisi olduğu kesin. Örneğin; bir yakının kaybı, cinsel veya fiziksel taciz, ebeveynlerin kötü davranışları veya ebeveynlerin boşanması gibi yaşam olayları iyimserliği olumsuz yönde etkilerken güvene, desteğe, sevgiye, kabule ve iyi iletişime dayanan bir aile ortamı ise iyimserliği olumlu yönde etkiliyor.

İyimserlik kişilik özelliği olduğu için nispeten sabit olsa da, uzun dönemde artırılabileceğine ve kötümserliğin de törpülenebileceğine dair araştırmalar da var. Özellikle son yıllarda iyimser bakış açısını geliştirmeye yönelik bazı girişimlerin olduğunu görüyoruz. Örneğin; her akşam yatmadan önce o gün iyi giden 3 şeyi yazmak, araştırmalara göre iyimserliği olumlu yönde etkileyen bir egzersiz. Bu 3 şeyin küçük veya büyük olması, önemli görünüp görünmemesi çok mühim değil. O gün iyi bir haber almaktan tutun, yolda işe giderken şirin bir köpek görmeniz ve bunun sizi gülümsetmesine kadar size olumlu gelen her şey olabilir. Bunu her akşam yapmak yerine haftanın bazı günleri yapmanız da mümkün. Kendi yaşam şeklinize uydurmaya çalışabilirsiniz. Ben bu etkinliği yıllar önce, belki de henüz araştırmalara konu olmadığı zamanlarda yapmaya başlamıştım. Bunun için kendime güzel bir defter aldım ve her akşam o gün için iyi giden şeyi (veya birden fazla) yazmaya başladım. Beni oldukça olumlu etkiledi diyebilirim.

Bunun yanında bir başka etkinlikte kendimizi gelecekteki tüm hedeflerimize ulaştığımız şekilde hayal etmemiz ve orada kendimize dair gördüğümüz olumlu resimleri anlatmamız isteniyor. Burada neler yapıyoruz, nasıl biriyiz, neleri başardık, yeni hedeflerimiz neler, kimlerle birlikteyiz… Bu ve benzeri soruları kendimize sorduğumuz bir etkinlik bu. Bu etkinliğin de iyimserliği geliştirmede etkili olduğuna dair araştırma sonuçları var. Ancak bazı çalışmalarda benzer etkinliklerin tam tersine olumsuz duygulara yol açabildiğine dair sonuçlar da var. Bu nedenle dikkatli olmak önemli.

Bunların dışında, düşünce şeklimizde yapacağımız bazı değişikliklerin de iyimserliğin geliştirilmesinde veya en azından daha rasyonel bir bakış açısı geliştirip kötümserliğin azaltılmasında işe yaradığı biliniyor. Örneğin; kötümserler başlarına kötü bir olay geldiğinde bunun kalıcı olduğunu ve değişmeyeceğini düşünür. Oysa iyimserler bu kötü olayı kabul eder, ancak eyleme geçerek ve bazı değişiklikler yaparak ileride sorunu çözebileceğine veya bu kötü durumun geçeceğine inanırlar. Ayrıca kötümserler bir hata yaptığında veya başarısız olduğunda kendilerini suçlama ve “ben zaten işe yaramaz biriyim” gibi genellemeler yapma eğiliminde olurlar. Bunun yerine iyimser bir bakış açısıyla bu sefer hatalı veya başarısız olduğumuzu kabul edip, bir sonraki durum için neleri farklı yapabileceğimize odaklanmak, düşüncelerimizle ilgili yapılabilecek çalışmalara örnek olarak verilebilir. Olaylara yüklediğimiz anlamların rasyonel olması için kendimize sorular sormanın da etkili olduğu araştırmalarda ortaya çıkan bir diğer sonuç.

İyimserlik konusu uzun ve göründüğünden daha karmaşık aslında. Önerilerime gelirsek:

  • İyimserliği pozitif düşünce veya Polyannacılıkla karıştırmamalıyız.
  • Umutlu olmaktan vazgeçmemeli, ancak gerçekçi olmanın önemini de unutmamalıyız.
  • Durumun veya olayların ne derece değiştirilebilir olduğunu değerlendirmeli ve adımlarımızı buna göre atmalı, şayet kontrolümüz dışında olan seyler varsa bunu kabul etmeliyiz.
  • “Çok” iyimser olmanın bizim için her zaman en iyi sonuçları getirmeyeceğini akılda tutmalıyız.

Shakespeare’in bir sözüyle bitirelim: “İyi ya da kötü diye bir şey yoktur, düşünce onu öyle yapar.”

29. Ankara Uluslararası Film Festivali’nin Ulusal Yarışma Jürisi belirlendi!

0

19-29 Nisan 2018 tarihlerinde Ankara’yı 29. kez sinema kendi haline getirecek olan 29. Ankara Uluslararası Film Festivali, sinemaseverlerle buluşmak için gün sayıyor! Festival kapsamında düzenlenen “Ulusal Uzun Film Yarışması” seçici kurulunda yer alacak isimler belli oldu!

“Ulusal Uzun Film Yarışması”nda jürki başkanlığını, ödüllü yönetmen Barış Pirhasan’nın üstleniyor. Seçici kurulda yer alan diğer jüri üyeleri ise; oyuncu Songül Öden, oyuncu Güven Kıraç, yazar Şebnem İşigüzel ve görüntü yönetmeni Meryem Yavuz oldu.

Seçici kurul “En İyi Film”, “Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film Ödülü”, “Onat Kutlar En İyi Senaryo Ödülü”, “En İyi Yönetmen”, “En İyi Kadın Oyuncu”, “En İyi Erkek Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu”, “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”, “En İyi Görüntü Yönetmeni”, “En İyi Sanat Yönetmeni”, “En İyi Kurgu” ve “En İyi Özgün Müzik” ödüllerini belirleyecek. 29. Ankara Uluslararası Film Festivali “Ulusal Uzun Film Yarışması” kapsamında “En İyi Film” ödülüne değer bulunan filmin yapımcısına 50.000 TL ve “Mahmut Tali Öngören En İyi İlk Film Ödülü”ne değer bulunan filmin yönetmenine 10.000 TL değerinde ödül verilecek. Festivalde “Ulusal Belgesel Film”, “Ulusal Kısa Film” ve “Ulusal Uzun Proje Geliştirme Desteği” yarışmalarında çeşitli kategorilerde ödüller sahiplerini bulacak.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali’ne başvurmak isteyen uzun metraj, kısa ve belgesel tüm sinemacılar için son başvuru tarihi ise 23 Şubat 2018.

29. Ankara Uluslararası Film Festivali
WEB SİTESİ | FACEBOOK | TWITTER | INSTAGRAM

29. Ankara Uluslararası Film Festivali Ulusal Uzun Film Yarışması Seçici Kurul Üyeleri

Barış Pirhasan
Barış Pirhasan 80’li yıllarda Atıf Yılmaz, Ömer Kavur ve Şerif Gören gibi Türkiye sinemasının usta yönetmenleriyle beraber çalışmıştır. Pirhasan’ın “Ah Belinda”, “Adı Vasfiye”, “Körebe”, “Amansız Yol”, “Kadının Adı Yok” ve “Asiye Nasıl Kurtulur” gibi pek çok filmde senarist olarak imzası bulunmaktadır. Pirhasan “Usta Beni Öldürsene”, “O da Beni Seviyor” ve “Adem’in Trenleri” filmlerinin yönetmenidir. Sanatçı 2017 yılında İKSV’nin verdiği onur ödülüne değer bulunmuştur.

Songül Öden
Geçtiğimiz yıl Ankara Uluslararası Film Festivali kapsamında “Rüzgârda Salınan Nilüfer” filmindeki performansıyla En İyi Kadın Oyuncu Ödülüne hak kazanan Songül Öden, pek çok tiyatro oyununda ve sinema filminde rol almıştır. Öden, Sadri Alışık Tiyatrosunda “Kadıncıklar ve Küçük Adam Ne Oldu Sana” oyunuyla tiyatro alanında da en iyi kadın oyuncu ödülleri almıştır. Sanatçı Birleşmiş Milletlerin kadına karşı şiddetle mücadele kampanyasının Türkiye yüzüdür.

Güven Kıraç
2011 yılında 22. Ankara Uluslararası Film Festivalinde “Kavşak” adlı filmde En İyi Erkek Oyuncu ödülü almış olan Güven Kıraç, 1997 yılında Zeki Demirkubuz’un yönettiği “Masumiyet” adlı film ile Çağdaş Sinema Oyuncuları Derneği ve İsrail Uluslararası Film Festivalinde En İyi Erkek Oyuncu Ödüllerini almıştır. Sanatçı pek çok tiyatro oyununda ve sinema filminde rol almıştır.

Şebnem İşigüzel
İlk kitabı, Hanene Ay Doğacak ile 1993 Yunus Nadi Öykü Ödülü’ne layık bulunan Şebnem İşigüzel, roman, öykü ve denemeleriyle okurlarıyla buluşmaktadır. Şebnem İşigüzel‘in “Ağaçtaki Kız” adlı romanı bu sene 68. Berlin Film Festivali kapsamında Berlinale ve Frankfurt Kitap Fuarı ortak çalışması olan Books at Berlinale programına seçilen 12 edebi eserden biridir.

Meryem Yavuz
Görüntü̈ yönetmenliğini yaptığı ilk uzun metrajlı film “İki Çizgi” dünya prömiyerini 65. Venedik Film Festivali’nin Uluslararası Eleştirmenler Haftası Bölümünde yapmıştır. “Kumun Tadı” ve “Toz Bezi” filmleri uluslararası ilk gösterimlerini Berlin Film Festivalinin Forum Bölümünde gerçekleştirmiştir. “Gözümün Nuru” adlı filmi Moskova Uluslararası Film Festivalinde jüri özel ödülüne değer bulunmuştur. Yavuz, Okan Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi Sinema TV Bölümlerinde öğretim görevlisidir.

What Da Funk: “Ankara’da, ikinci evimizde ilk albümle olmak heyecan verici!”

1

Funk, Jazz ve Soul tarzdaki müzikleri harmanlayarak Türk müziğine yeni bir akım getiren ve 2010 yılından bu yana kendi enstrümanlarının önde gelen kreatif müzisyenlerinin isimlerinin bir araya geldiği “What Da Funk” grubu, Arpej Müzik etiketiyle yayınlanan ilk albümleri “WDF1” ile piyasaya hızlı bir giriş yaptı. Aile boyu müzisyen olan ve ailesindeki bireyler gibi saksafon çalan Anıl Şallıer’in liderliğinde kurulan grup, “WDF1” albümünde; efsane şarkıları ve kendi bestelerini bir araya getirip; kendi tarzlarında müzikleriyle ünlü şarkıcılarla düetler gerçekleştirdi.

Daha önce Moda Kayıkhane’de albüm lansmanını gerçekleştiren grup, düet yaptıkları sanatçılardan İrem Derici, Gülçin Ergül, Gökçe, İrfan Özata, Simge Sağın, Buray ve Can Gox’ın da katılımıyla keyifli bir gece yaşatmıştı. “What Da Funk” grubu, bu kez Ankara’da 6.45 Kaybedenler Kulübü’nde Gülçin Ergül ile birlikte albüm lansman gecesi gerçekleştirdi. Ankara’yı ikinci evleri gibi benimsediklerini belirten gruptan ve Gülçin Ergül’den, Ankaralı müzikseverlere keyifli bir konser gecesi yaşatmadan önce, duygu ve düşüncelerini aldık. Yeni projelerini de konuştuğumuz ekip ile, albüme katkı veren ve geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Harun Kolçak’ı anmayı ihmal etmedik.

“Sahnedeyken dinleyicilere mutluluk hazzını veriyorsak, o bizi daha keyiflendiriyor.”

Grubun kurucusu ve saksafonisti olan Anıl Şallıer, söze şöyle başlıyor;

Ankara’da albümümüzün lansmanını yapmak çok heyecan verici. Burada olmaktan olayı çok mutluyuz ve 6.45 Kaybedenler Kulübü, Ankara’daki evimiz gibi olan mekanlardan oldu. Bu konser için, Gülçin Ergül de konuk sanatçımız olarak yer aldığı için ayrıca keyifliyiz. Repertuarımıza albüm içinden şarkıların yanı sıra yerli- yabancı şarkılar da ekledik. Bizim için konsere hazırlanma süreci yoğun geçti.

Grubun gitaristlerinden Deniz Beydili ise Ankara’daki lansman duygularını şu şekilde dile getiriyor;

Ankara’ya 6.45 Kaybedenler Kulübü’ne albüm yapmadığımız zaman da gelirdik ve buradaki müzikseverlerden muhteşem geri dönüşler alırdık. Yeniden burada olmak ve albüm ile birlikte gelmek ayrı bir mutluluk. Albüm yapmanın çok bir farkı yok, biz sevdiğimiz müzikler her zaman çalıyoruz. Biz, sahnedeyken dinleyicilere mutluluk hazzını veriyorsak o bizi daha keyiflendiriyor.

Tolga Şanlı ise grubun bir diğer gitaristi. Onun duyguları ise şu yönde;

İstanbul’daki konser unutulmazdı ve herkesi bir arada görmek zor, öyle bir geceyi yeniden yapabilmek daha da zor. Umarın yeniden olur. Ankara’daki dinleyiciyi çok seviyoruz. Şahane konserler geçirdik daha önce, bu konserimiz için de çok çalıştık.

What Da Funk grubu ile sık sık coverlar ve düetler gerçekleştiren ve albümde “İyisin” ve “Mecbursun” şarkılarına vokalistlik yapan genç sanatçı Gülçin Ergül ise şunları söylüyor;

What Da Funk grubuna konuk olmaktan her zaman mutluluk duyuyorum. Ankara’daki lansman konserinde onlara hem vokal hem de geri vokal olarak eşlik etmek ayrı bir keyif veriyor. Başarılı bir çalışma sonucu güzel bir proje ortaya çıktı. Albümdeki şarkılara güzel geri dönüşler geldi, zaten genel olarak albüm de beğenildi.

Röportajımız, Anıl Şallıer ve diğer grup üyelerinin cevaplarıyla devam ediyor…

“Harun Kolçak’ın varlığını her zaman yanımızda hissediyoruz.”

Albümde yer alan sanatçılar ve o sanatçılardan bazılarıyla albümlerinin ilk lansman gecesinde birlikte konser verdiniz, nasıl hisler içindeydiniz?

Albümde bize vokallik yapan sanatçı dostlarımız, daha önce sahnelerinde ve kayıtlarında çaldığımız sanatçılar olduğu için önceden tanışıklığımız var. Bizleri kırmadan albüm lansman sahnesindeydiler. Birlikte çaldık, söyledik. Bizim için de inanılmaz bir deneyimdi. Konserde Ferman Akgül vokalliğinde “Dinleyiverin Gari” şarkısının klibini ilk kez gösterdik ve çok güzel geri dönüşler geldi. Konserden de ilk klip, İrem Derici vokalliğinde çaldığımız “Sanat İhtiyacım Var” oldu. O konserde birlikte çaldığımız her sanatçı ile ayrı ayrı klipler yayınlanmaya devam edecek.

Yeni klip planlarınız var mı peki?

Yeni şarkıların yanında, yeni klip planları da var tabi. Gülçin ile “İyisin” ve ya “Mecbursun” için farklı bir konsepte klip yapma planımız var. Ama bizim planlarımızdan çok, solist arkadaşlarımızın da kariyer planları da varsayarsak, onların rahat zamanlarına göre çalışabiliyoruz. Çünkü Simge, İrem Derici ve Gülçin Ergül’ün de yeni kliplerinin çıktığı bir zaman denk geldi. Albüm için de, klipler için de onların zamanlarına göre planlama yaptık.

Ankara’daki konser gününüzün 1 yıl öncesinde, Harun Kolçak ve İrem Derici de birlikte Ankara’da konser vermişti. Enteresan bir tesadüf oldu. Yakın zamanda kaybettiğimiz Kolçak ile, albümde şarkılarından “İstersen” için yeniden bir düzenleme yaptınız ve onunla söylediniz. Nasıl bir histi?

Onu hep saygıyla anıyor, sevgiyle hatırlıyoruz. Konserimizde de girişi onun şarkısıyla açtık ve fotoğraflarını da slayt yaparak onu andık. Her zaman yanımızda varlığını hissediyoruz. Bize büyük bir desteği vardı albümde ve bu çok kıymetli. Hasta yatağından kalkarak stüdyoya geldi ve şarkıyı hep birlikte söyledik.

Gülçin Ergül: ”Mart ayında yeni albümüm çıkıyor”

Son olarak sevgili Gülçin Ergül’e dönecek olursak; yeni projeler var mı, yeni albüm gelecek mi?

Yeni albümüm için uzun zamandır çalışıyoruz. What da Funk ile birlikte çalıştık yeni albüm için. Düzenleme konusunda çok destek oldular. Bol sürprizli bir albüm oldu. Mart 2018’de piyasada olmasını planlıyoruz.

2 Mart’ta Nardis Jazz Club’ta sahne alacak olan What Da Funk, ayrıca Nisan ayında Moda Kayıkhane’de albüm lansmanı gibi yeniden tüm sanatçıların bir arada olacağı bir konser planladıklarını dile getirdi.

Savaş; bir çeşit geçmişten gelen virüstür…

Bilfiil geçmiş tarihsel etkileşimlerin izdüşümlerini şimdiki kimliklerinde sergileyen özneler ve toplumlar, o izdüşümlerin praksisleriyle; ideolojik mücadele alanında kendilerini bedenleştirebilmektedir. Başka bir deyişle; geçmişten gelen üstyapı kodları (savaşma kodları da dahil), merkez işleyiş mantığından çok fazla değer kaybetmeden yeni kurgulanan hegemonyanın praksislerinde kendini göstererek cisimleşmektedir ve/veya bedenleşmektedir. Fakat şu da bilinmesi gerekir ki, kurgulanan hegemonya için; kolektif bedenleşme, bireysel bedenleşmeden daha etkili bir belirlenime sahiptir. Zira; “bütün (toplum), parçadan (birey) önce gelir, parça bütünden önce gelmez; ve parça bütün bakımından açıklanır, bütün parça ya da parçalar bakımından değil… Tabiri caizse içten dışa yerine, dıştan içe…”(Mead, 1934). Yani; kolektif bedenleşmeye öncelik veren iktidarlar; kolektif bedenleşmeden bireysel bedenleşmeye doğru baskın etkileşim akışı sağlayarak, bireysel bedenleşmeyi de manipüle etmek ve böylece de hegemonya kurmak istemektedir. Zati bireysel bedenleşmeler iktidar nezdinde şekillendiği vakit, iktidar; bireyin bedeninden, yani aşağıdan yukarıya (kendine) doğru geri besleme de kazanmaktadır -ve böylece de ideolojilerini kalıcılaştırmaktadır.

Nitekim: “Birey iktidarın bir etmenidir ve aynı zamanda, bir etmeni olduğu ölçüde de onun aracısıdır: iktidar, oluşturduğu bireyden geçiş yapar” (Foucault, 1975-76).

Keza, geçmişten gelen savaş güdüleri ve/veya savaşmanın “habitus”laştırıldığı üstyapı kodları da; yukarıdaki anlatılan süreç paralelinde, öznelerin/toplumların etkileşimlerinde kendine yer bulmaktadır. Ve bulmaya devam ettiğinde de, şahsi fikrim; yazıdaki fotoğrafta yer alan distopik karikatür, kendini somutlaştıracak alan bulacaktır. O sebeple de ezcümle diyorum ki: Savaş yıkımdır, savaş; geçmişten gelen kodların içkin özelliğinde bulunan, şimdiki ve/veya gelecekteki kuşaklara yayılmasıyla öldürücü/yok edici hâl alan bir çeşit virüstür… Tedavi edilmediği takdirde de hızla yayılması muhtemeldir…

Antrparantez; savaşlar kimi zaman da iktidarın statükosunu yeniden üretmek için öznelere bulaştırılan bir virüstür ve bu uğurda da devletin ideolojik aygıtları mevcut iktidar tarafından mütemadiyen kullanılmaktadır:

Peki, nedir bu devletin ideolojik aygıtları? Devletin ideolojik aygıtları: Okul, cami/kilise, aile, kitle iletişim araçları ve benzeri olan; fiziksel şiddetin minimum seviyede tutulduğu ve önceliği rızanın inşası olan aygıtlardır. P. Bourdieu, işte bu aygıtları; “pedagojik eylem ilişkileri” çatısı altından incelemiştir. Bourdieu’ya göre: Verili toplumsal formasyonda, egemen “pedagojik eylem ilişkileri”, kendisini cisimleştirdiği toplumlarda her daim bir statüko devamlılığı sağlamaya güdümlüdür; ve bu uğurda direniş öbeklerine tahditler koymaktadır. Yani pedagojik eylem ilişkileri, grup veya sınıflar arasındaki güç ilişkileri yapısını, mevcut iktidar lehine yeniden üretmek amacıyla iktidar tarafından sürekli işlevselleştirilmektedir. Bu işlevini de: “Ya zihne kazıma ya da dışlama vasıtasıyla, egemen kültürün meşruiyetinin ikrarını tahakküm altındaki grup veya sınıfların mensuplarına dayatmayla” yapar. Ve bu dayatma “özellikle oto-disiplin veya oto-sansür biçimini aldığında egemen grup veya sınıfların sembolik ve cismani çıkarlarına hiç olmadığı kadar hizmet eden disiplin ve sansürü, onlara içselleştirmeye meylederek yapar” (Bourdieu, Passeron, 1970).

Kitle iletişim araçları da işte bu minvalde bir statüko sağlamak için; egemen pedagojik eylem ilişkilerinin ürettiği sosyal formasyonun, taşıyıcısı olma konumunda hareket etmektedir. Onlara bağlı kalmaktadır. Başka bir deyişle, teknik gelişme ekseninde geliştirilen kitle iletişim araçları; yolladığı kodlarla, özneleri/toplumları, mevcut iktidarın alanda dolaştırdığı statükocu pedagojik eylem ilişkilerini tekrardan üretmeye meyletmektedir. Amma velakin bu üretim süreci; ana-akım iletişim çalışmalarının analiz ettiği gibi düz-çizgisel/basit değildir. İtalyan düşünür A. Gramsci’den ve Fransız düşünür Althusser’den etkilenen S. Hall; ana-akım iletişim çalışmalarına antagonist yaklaşarak, mevcut iktidar aygıtları tarafından yollanılan bu üstyapı kodlarını doğrudan alımlayanlara karşın, mesajı alımlamayan ve/veya müzakereli yaklaşan özneler de alanda mevcuttur ifadesinde bulunur. Fakat, devletin baskı aygıtlarının, kapı arkasında muhafız edasıyla durması; öznelerin korku duymasına sebep olmaktadır, ve bu durum, mesajı alımlamayan öznelerin, mesajı alımlamış özneler gibi tavır sergilemesiyle sonuçlanmaktadır. Zati Zizek de, Hegel’den beslenerek, yukarıdaki durumun oluşmasına neden olan şeyin cevabı (genel olarak); iktidarın ‘öldürme/yok etme/dışlama’ gücünde gizlidir diye analizde bulunur. Fakat bilhassa şu da bilinmelidir ki, iktidar; korkuyla gerçekleri ancak baskı altına alabilir. Onları baskıyla, gizlemeyle/görmezden gelmekle yok edemez. Keza ne diyor A.Huxley: “Gerçekler yok sayıldıkları için yok olup gitmezler”.

Kısacası, iktidarın sürekli tazelediği baskı ile gerçekleri bulanıklaştırması, bir zaman sonra çürümeye de tabidir, ve bu çürümeler mütemadiyen gerçekleştiğinde; salt gerçek/hakikat, toprağın altından bir çiçek gibi filizlenip serpilecektir. Önemli olan ise; bu serpilmenin, iş işten geçtikten sonra olmamasıdır…

Nordik badem kurabiyesi (vegan & glutensiz)

0

Yapması çok basit ve sadece 7 bileşene sahip kakule aromalı bu badem kurabiyeleri bir fincan kahveyle size kendinizi mutlu hissettirecek. Mutlaka deneyin.

Malzemeler:

1 bardak badem unu,
3 çorba kaşığı macadamia yağı,
3 çorba kaşığı pudra şekeri,
3 çay kaşığı keçiboynuzu unu,
2 çorba kaşığı badem sütü,
1 çay kaşığı vanilya ekstratı.
8 adet badem ( süsleme için opsiyonel.)
1/2 çay kaşığı kakule

Yapılışı:

1. Fırını 175 dereceye ayarlayın.
2. Geniş bir kasede önce macadamia /hindistancevizi yağı, vanilya ekstraktı ve pudra şekerini karıştırarak krema haline getirin.
3. Keçiboynuzu ve badem ununu ilave edin ve iyice karıştırın. Hamur kıvamını alması için elinizle yoğurabilirsiniz.
4. Bir tahta üzerine hamuru alarak merdane ile nazikçe açın.
5. Zevkinize uygun kalıplarla şekil verebilir ya da elinizle yuvarlak toplar halinde şekillendirebilirsiniz.
6. Fırın tepsisine yağlı kağıt yerleştirin ve kurabiyeleri üzerine aktarın. Üzerlerini bademle süsleyin.
7. Kurabiyeleri 8-10 dakika pişirin. Çabuk yanabileceği için sıklıkla gözlemleyerek pişirmeniz önerilir.
Afiyet olsun!

Not: Keçiboynuzu ununu atlayıp yerine aynı oranda badem unu ekleyebilir, makademya yağı yerine hindistan cevizi yağı kullanabilirsiniz. Bu durumda badem sütünü bir kaşık azaltmanız önerilir.

Lüsid rüya, Lüsid bir yaşam

Her gece yatağa gidip bilinçsizce uyumanın ve yaşamınızın neredeyse yarısını bilinçsizlikle geçirmenin nasıl bir şey olduğunu biliyor musunuz?
Geceleri bir bilinçsizlik uçurumuna düşer, altı ya da sekiz saatimizi bilinçsizliğe teslim eder, sonra da sabah sanki bu dünyanın en normal şeyiymiş gibi uyanırız. Aslında biz bunu normal görmeye, uykuyu bilinçsizlik zamanı, bilgisayarı kapatma zamanı olarak kabul etmeye şartlanmışız. Ancak böyle olmak zorunda değildir.
Rüya yogisi Tenzin Rinpoche, “Rüyalar, uykuda geçirdiğimiz süreci ziyan etmektense, iç potansiyelimizi keşfetmeyi öğrenmek için kullanmamıza yardımcı olan harika bir araçtır.” der.
Muhtemelen bu konuyu daha önce hiç düşünmediniz. Çünkü uyku sırasında hücrelerin yenilendiği ve bunun bedensel bir ihtiyaç olduğu, bu süreçte bilinçsizliğin çok normal olduğu düşüncesine sahipsiniz.
Bu bir bakıma doğrudur. Fakat yenilenme sürecinin en fazla 90 dakika sürdüğünü biliyor musunuz?
Peki eski dönemlerde saat 22.00- 02.00 aralığında uyunarak gündelik yaşantının sürdürüldüğünü biliyor musunuz?
Ne oldu da bir anda sabaha kadar uyumayı gerektiren bir algı oluşturuldu? Nasıl oldu da 8 saat uyumaya ihtiyaç duyan şekilde evrimleştik, siz de merak ediyor musunuz?
Dikkatinizi gece gözlerinizi kapattığınızda yeni bir dünya olduğuna, burada zihninizin bedenden ayrıldığına, bilinçaltına girdiğinize ve altıncı bir duyunun varlığıyla soyutluğu deneyimlediğinize çekmek istiyorum. Bu deneyim bir lüsid rüya çalışmasını içerir.
Lüsid rüyayı en basit haliyle rüyadayken bunun farkına varmak ve rüyayı kontrol edebilmek olarak tanımlayabiliriz.
Zihni algı aldanması ve kendi kendini aldatması durumlarından arındırmak için zihnimizi şefkatli bir şekilde eğitmemiz meditasyon benzeri uygulamalarla mümkün olabilmektedir.
Rüya esnasında da bilinçli (lüsid) duruma geçerek ve kendimizi bu alanda eğiterek zihnimizi de eğitmiş oluruz.
Lüsid rüya belirsiz bulanık bir hayal değil, yüksek çözünürlüklü gerçeküstü bir deneyimdir. Aynı zamanda gerçeklik algınızı derinden etkileyecek bir farkındalığı beraberinde getirir.
Bu o kadar yüksek bir farkındalıktır ki, ilk kez lüsid rüya gören biri zihnin yaratıcılığı ve potansiyeli karşısında hayrete düşer.
Bir lüsid rüya sırasında beyin, rüya sahnesinin işlevsel gerçekliğini kurmak için inanılmaz derecede ayrıntılı üç boyutlu tasarımlar oluştururken diğer bir bölümü de bu tasarımlarla gerçek zamanda etkileşime girmektedir. Yani, bir lüsid rüyada, hem yaratıcı, hem yaratılan; hem tasarlayan hem de tasarlananızdır.” Charlie Morley — Rüya Farkındalığı, sayfa 22
Albert Einstein, kaybettiği bir yakınına yasını tutan bir arkadaşına yazdığı mektupta “Bir insan, kendini, düşüncelerini ve duygularını geri kalan herşeyden ayrılmış bir şekilde yaşar. Bu sanki bilinçliliğin optik bir yansımasıdır. Bu yanılsamanın üstesinden gelebilmek için tam bir zihinsel barışa ulaşmak gerekir.” demiştir. Albert Einstein, Robert S. Marcus’a mektup, 12 Şubat 1950, Albert Einstein Arşivleri, Hebrew Üniversitesi Kudüs
Kendimizi lüsid rüya görmeye eğiterek, bizden ayrı görünen fakat varlığını rüyamızda gördüğümüz ve aslında bizim içimizde hep olan bu yanılsamayı tam bir gerçeklik yaşayarak yenebiliriz. İkililiğin bir yanılsama olacağı sonucuna varabiliriz. Bu deneyim uyanma durumumuzdaki izole edilmişlik duygusunu giderebilir ve Einstein’ın sözleriyle teklik kavramına uyanmamıza yardımcı olur.
Burada akıllara gelen genelde “acaba lüsid rüyalarla zihnimizin normalde otonom şekilde işlev yaparmış gibi görünen bir alanına farkındalık getirerek, bilinçsizliğin bütünlüğüne müdahale mi ediyoruz?” korkusudur.
Lüsid rüyalarla benliğimizin derinlerinden gelen saf mesajları kirletmediği gibi bunların dikkate alınmasını kolaylaştırır. Bilinçaltımızın istediği de budur. Bilinçaltı lüsidlikten oldukça hoşlanır, her gece rüyalarımız aracılığıyla bizimle iletişim kurmaya çalışır. Bu sayede bilinçle arasında doğrudan iletişim kurulmaya, daha fazla farkındalık ve bilinçle etkileşime girme zevki yaşanır.Age.,s,20
Sonunda bilinçaltımız bizimle yüzyüze konuşabilecektir.
Budist Tantra Psikolojisi kitabında Rob Preece’in dediği gibi “Ruhumuzu ciddiye almaya istekli olduğumuz ve onun sembolik dışa vurumlarını dinlediğimiz zaman bizi etkileyen güçleri daha net ve sezgili olarak fark edebiliriz, bu şekilde bilinçaltımızın esiri olmaktan kurtuluruz.Rob Preece— Budist Tantra Psikolojisi, Snow Yayınları 2012, sayfa 107
Lüsid rüyalarla ilgili bilimsel araştırmalarda ilginç ve harika keşifler yapılmıştır. EEG cihazları, göz hareketleri ve kas esnekliği monitörleri kullanılarak lüsid rüya sürecinde şarkı söylemek ve kafadan matematiksel işlemler yapmak gibi aktiviteleri içeren deneyler yapılmış, lüsid rüya eylemlerinin, uyanıkken yapılan eylemlerle tıpatıp nörolojik tepkileri ortaya çıkardığı tespit edilmiştir.
Araştırmalar ilerledikçe saat tahmini gibi sezgiler lüsid rüyada gerçekliği doğrular nitelikteydi.
Çıkarımlar müthiştir; sinir sistemimizde uyanıklık ile lüsid rüya durumlarında bir farkındalık görülmemektedir. Yani birşey yapmayı lüsid olarak görmek, onu yaptığını hayal etmek değil, onu gerçekten yapmak gibidir.
Bu bulgunun potansiyel yararları derindir. Lüsid rüya bize eğlence ve mutluluk getiren bir aktivitede yer alırsak (uçmak, yunuslarla yüzmek, çiçek dolu bahçelerde koşmak gibi..) beynin mutlulukla ilgili bölümündeki sinapslar aynen biz bunları uyanıkken yaşıyormuşuz gibi hareket eder ve mutluluk kimyasalları salgılar. Psikofizik sistemimiz için lüsid rüya canlandırma değil gerçektir.
Lüsid rüyalarda iradeli olarak yararlı aktivitelerle uğraşayan kişiler yararlı sinir yollarını açmakta, kuvvetlendirmekte ve uyanıklık durumunda da devam edecek bir alışkanlık haline getirerek yararlı bir lüsid bir yaşam sürmektedirler. Bu lüsid rüyalar sırasında öğreneceğimiz anlamına da gelir.
Harvard Üniversitesi’nden bir araştırma ekibinin araştırma sonuçlarına göre, “İnsanların çoğu bilinçli değil ve uyanık yaşamlarının %47’sinde yaşadıkları anda değiller.” Kaynak 

Araştırmacılar, çoğumuzun yaşamlarımızı otomatik pilotta sürdürdüğümüz, fantezilerimizde kaybolduğumuz ve nadiren bilinçli olarak var olduğumuz sonucuna vardılar. Fakat her lüsid rüya görüşümüzde zihnimizi olduğundan daha bilinçli olmaya alıştırıyoruz. Zihnimizin yansıtmalarının farkına varıyor ve kendimizi farkındalıkla eğitiyoruz.
Freud düşüncede yansıtma kendi kabul edilemez niteliklerimizi, bilinçsizce başkalarına yansıttığımız bir psikolojik savunma mekanizmasıdır. Örneğin, kibirliysek bunu inkar edebiliriz fakat başkalarının kibirini de gerçeklikle orantısız bir derecede algılarız. Aslında başkalarında gördüğümüz rahatsız eden şeyler, kendimizde olduğunu anlamadığımız ve kabul etmeye direndiğimiz özelliklerdir. Disiplinli bir rüya pratiği oluşturabilirsek, yalnız rüyada değil gerçek yaşamda da yansıtmalar yoluyla görülebilecek yeni bir idrak gücü oluşturabiliriz. Rüyalarımızı anlamaya başladığımızda, aynı yolla uyanık zamandaki psikolojik yansıtmalarımızı da anlamaya başlarız.
Eski gnostiklerin “Uyanın, uyanık olmak sizin sorumluluğunuzdayken, uyumanın yükünü nasıl taşırsınız?” sözlerinden ne demek istediklerini anlayabilirsiniz.

Rüya Yogası

Rüya yogası, ruhsal gelişimi ve zihin eğitimini amaçlayan dönüşümsel lüsid rüyaların, bilinçli uykunun ve Batı’da bizim beden dışı deneyim dediğimiz olayların toplamıdır.
Eğer sanskritçe bir sözcük olan yogayı birlik olarak çevirirsek, rüya yogası hakkında ipucu elde edebiliriz. Rüya yogası rüya durumundaki bilincin birliğinden bahseder. Ruhsal uyanış yolunda uykudan yararlanmak için lüsid rüya yöntemleri zihin yogasında kullanılır.
Budizm’de bilgisizlik ve hayal en yararsız iki zihin durumu olarak görülür. Bunları dönüştürmek için kullanılan binlerce yöntemden biri rüya yogasıdır. Rüyada tam bilinçli olduğumuzda gerçek olduğunu sandığımız şeylerin öyle olmadığını idrak ettiğimizde bilgisizliğe meydan okuruz. Rüya sahnelerinin zihinsel yansıtmadan oluştuğunu anladığımızda hayaller yıkılmış olur.
Bilgisizlik ve hayal çözündüğü zaman yerini oldukça yararlı iki beyin durumu alır: Sezgi ve bilgelik.
Bilinçli olmayan rüyalar bilgisizlik rüyasıdır, gerçek zannederiz ve rüya olduğunu o an farketmeyiz, sabah kalktığımızda ise ya yarım ve karışık olarak hatırlarız ya da tamamen unuturuz. Ama bilinçli rüya görüldüğünde bilgisizlik ve hayaller tamamen sezgi ve bilgeliğe dönüştürülmüş olur.
Budist gelenekte uyku, ölüm için bir metafor değil, ölüm için ana eğitim zeminidir. Nasıl rüya uykuya dalma ile uyanıklık arasındaki bardo (varlığın geçişken durumu, aradaki yer) ise, yaşam da doğum ile ölüm arasındaki bardodur.
Ölümden sonraki bardo durumu doğası gereği rüyalara benzer. Eğer rüyaların özü üzerine ustalık kazanırsak, aynı zamanda ölümün özü üzerine de ustalık kazanacağımıza inanılır.
Eğer uykuya bilinçli olarak dalar, rüya esnasında rüya gördüğümüzün farkına varırsak, ölüm aşamasında da biliçli olur ve ölüm sonrası bardo durumunu tanıyabiliriz. Böylelikle kişiler tam ruhsal uyanışa erişme potansiyeline sahip olabilirler.
Lüsid rüya ve rüya yogası uygulamalarının amacı, kişileri yalnız ölüm sonrası bardoyu tanımak üzere eğitmek değil, uyanıklık durumunda (fiziksel boyutta dünyevi yaşam) nasıl lüsid olunacağı konusunda eğitmektir.
Charlie Morley, lüsid rüya görmenin faydalarını “Rüya Farkındalığı” kitabında gölgelerle çalışmak, yaratıcılığı arttırmak, eğlenmek, ölüm için hazırlık, ruhsal eğitim, boşluğu keşfetmek, öğretilenleri hızlı bir şekilde almak, farkındalık eğitimi ve lüsid bir yaşam olarak birçok başlık altında detaylı açıklamış ve bir çok teknikten bahsetmiştir.
Bu yolda kendini geliştirmek isteyenler için Charlie’nin başlangıç düzeyinde olan “Lüsid Rüya” ardından “Rüya Farkındalığı” kitapları muazzam kaynaklardır.

Bilgi Kütüphanesi

İnsan aklı bilinç üstü ve bilinçaltı olmak üzere iki parçaya bölünmüştür ve bilinçaltı diğerinden çok daha büyüktür.” Fraser Boa, Rüya’nın Yolu, Windrose,1988, sayfa 16 
Bilinçaltında uyanıkken bilincin çok kısıtlı erişebileceği devasal bilgi depoları vardır. Rüyalarda ortaya çıkan bilinçaltıdır. Yani rüyada bilinçli olarak (bilinçüstü tarafı uyanık tutarak) her iki bilincin de birbiriyle iletişimde kalmasını sağlamış oluruz.
Hatta Jung’a göre bazı rüya içerikleri kişi ötesidir. Çok eski zamanlara ait insan görüntüleri, kültürlerarası tema ve görüntüler içerebilir. Bu gözlemler onu kollektif bilinçaltı denen kavrama götürmüştür.
Günümüzde analitik psikolojinin rüyalarla ilgili perspektifleri büyük ölçüde Jung’un teorilerine dayanır. Jung, “Rüyalar” adlı kitabında, rüyaların ancak uyanıklık halinde hatırlamaya yetecek kadar bilinci olan istem dışı psişik faaliyetler olduğunu savunur. Ayrıca bastırılmış duyguları sansürsüz bir şekilde su yüzüne çıkarabilecekleri ve arzu gerçekleştirmesinde telafi edici, dengeleyici rol oynadıkları konusunda Freud ile aynı fikirdedir.
Onun inancına göre rüyalar bilinç tarafından çok zor açıklanabilir ve temelde mantık dışıdır.
“Rüyalar, uyanıklık bilincinin mantık ve sansürüne maruz kalmadığı için zihnimiz rüya görerek ruhun kendi içinde bir denge kurmasına çalışır ve bilinçli davranışların genellikle alıkoyduğu psikolojik bütünlüğü destekler.” Rob Nairn, Yaşamak, Rüya Görmek, Ölmek, Shambhala Yayınları, 2004, sayfa 41
Lüsid rüyalarda psikolojimizin somut gibi görünen kişiselleştirmeleri ile doğrudan iletişime geçebiliriz. Bu durumun, rüya içinde gördüğümüz karakterlerin aslında bizim bilinçaltımızda birbiriyle çoğu zaman zıtlaşan değişik ben’liklerimiz olduğunu söyleyebilirim. Bu bizim onlarla rüyada fiziksel gibi görünen bir soyutlukta iletişime geçmemizi sağlar. Üst benliğinizle birebir tartışabilir, içinizdeki çocuğa rastlayabilir, en derin korkularınızın kaynağı ile kucaklaşabilirsiniz.
Rüya gören zihnimiz bilinçaltında bizim hakkımızda ve çevremizdeki dünya hakkında çok zengin bilgilere sahiptir. Uyanıkken çok nadiren erişilebilen bu bilgi kütüphanesine lüsid rüya sırasında bilinçli olarak erişebiliriz. Lüsid rüyada kelimenin tam anlamıyla ruhumuzun derinlerinde dolaşır, benliğimizin değişik yönleriyle etkileşebiliriz.
Hipnoterapi uzmanı olan Valerie Austin’e göre “Söylediğimiz, duyduğumuz, yaptığımız, kokladığımız ve gördüğümüz herşey bilinçaltında saklanır ve hipnoz bilinçaltımızda saklanan bu verilere ulaşmamızı sağlar.”
Austin’e tamamen katılmakla birlikte, bilinçaltına bu erişimin lüsid rüyalarla da olabileceğini söylemek isterim. Bilinçaltına her girdiğinizde sizi öylesine şaşkınlığa uğratacaktır ki, gördükleriniz karşısında bazen herşeyi hatırlamadığınıza şükreder halde kendinizi bulabileceğinizi söyleyebilirim.
Yaşadığımız her duygu, her düşünce, her eylemin kaydedildiğini düşünün, öyleyse kendimize yaşattığımız olumlu ve olumsuz deneyimler bilinç üstümüz farkında olmadan bize bu dünyada cenneti ya da cehennemi yaşatabilir.
Bilinçaltımıza bilinçli olarak girerek, (bilinç üstümüzle etkileşime geçmesini sağlayarak. Bir başka deyişle sağ ve sol lobu beraber çalıştırarak) pozitif duygu ve yararlı düşüncelerin tohumlarını zihnimize atarak, geleceğe dair farkındalık dolu ve güzel bir hayat yaşamak mümkündür.
“ Her zaman lüsid olmanın, her şeyi, farkındalığımızın en derin boyutlarının aydınlık görüntüleri olarak algılamanın mutluluğunu hayal edin. Bizi özgür kılan gerçek, budur.” B.Alan Wallance.
Uyanık yaşamda, çoğumuz gerçekliğin büyük bölümünün yanılsama olduğunun farkında değiliz. Biz, kendimizi biz olmayan herşeyden ayrı ve tehdit altında hissederiz. Bu algılanmış tehdit, korkuya neden olur ve “diğer”’den yani bizim dışımızda olan herşeyden korkar hale geliriz. Kendimizi yanlış anlaşılmış ikiliğin şokuna karşı, barikat arkasına saklarız. Bir lüsid rüyada ise, rüya gördüğümüzden haberliyizdir ve bir zamanlar katı, sürekli var olan, olduğunu düşündüğümüz şeyin aslında kendi zihnimizin bir yansıması olduğuna uyanırız. Bir kere bu uyanışı yaşadığımızda rahatlamaya başlar, uyanık yaşamda da gösteriden zevk almaya başlarız. Biliriz ki dış dünya bize inandırıldığı kadar katı ve sert değildir.

 

Her lüsid rüya görüşümüzde, eş yaratıcısı olduğumuz gerçekliğin yeni bir algılanışını yaşarız ve bu deneyimlerimiz çoğaldıkça uyanıklık gerçekliğini de benzer şekilde algılamaya başlarız. Bunu her yapışımızda farkında olma alışkanlığı ediniriz. Lüsid yaşamın püf noktasını oluşturan da bu yanılsama yoluyla görme alışkanlığıdır.

Yazıda kullanılan kaynak kitaplar:

Charlie Morley — Rüya Farkındalığı, Budist Öğretide Rüyadan ve Yaşamdan Uyanmak
Rob Nairn — Yaşamak, Düş Görmek ve Ölmek
Carl Gustav Jung — Rüyalar   

Dance in Berlin in a nutshell; Sinestesia

Iron Sculls Co (SPA), in Sinestesia, with camouflage costumes and gas masks, show identical image without any gender differentiated or personal roles. They carry a strong physical quality and technic by being both strong and soft at the same time; with full body strength, flexibility, mindful presence and contentment. We could catch some differentiated moves of dancers which are visible without masks at the end of the performance as a Hip-Hop battle in a harmonic, respectful atmosphere. Indifferent costume, choreography and dramaturgy make the piece like a smooth flowing wave on the stage throughout the performance. Light design supports main focus and the story behind the piece, “a post-apocalyptic world where, through experimental dance, a group of survivors is formed and begins a journey toward safety”, in their words.

Purple Dance Festival, Berlin, Germany, January 2018

Photo by David Brock
Copyright: Iron Skulls

 

Direction & Choreography: Iron Skulls Co.

Premiere: June 7th, 2014 at “FACYL Festival”, Salamanca, Spain

Performers: Adrián Vega, Facu Martín, Héctor Plaza ‘Buba”, Diego Garrido, Moisés’ Moe”, Luis Muñoz, Agnés Sales

Lights: Petar Tanev